Üç yıl sonra
Bige Saka Kalender
Defne artık beş yaşında olduğu için ilkokula başlamıştı. Bugün onu okuldan almaya ben gelmiştim. Defne ve Cesur aynı okula gittiği için Elay’la okulun bahçesinde karşılaşmıştık. İkimizde çocukları beklerken Elay’ın sık sık esnemesi benim de uykumu getirmişti. Dün gece hiç uyumamış olmalı ki mavi gözlerinde uyku akıyordu. Ona bakınca bile dün gece hastanede nöbeti olduğunu anlayabiliyordum.
“Cesur’u ben okuldan alırdım, sen keşke biraz uyusaydın.”
Bileğindeki saate bakıp esneyerek başını iki yana salladı. “Okul yolumun üstündeydi, Cesur’u eve götürdükten sonra uyurum.” Meraklanarak etrafına bakındı. “Herkes çıktı nerede kaldı bunlar?” Sınıftan hep en son bizimkiler çıkardı.
Beş dakika sonra okulun kapısından somurtarak çıkan çocukları görünce Elay’la ikimiz sinirden ne yapacağımızı bilemedik. Anlaşılan yine kavga etmişlerdi. Belki aralarındaki sorunu halledip iyi geçinirler diye bu iki bacaksızı aynı okula yazdırmıştık. Ancak onlar her fırsatta saç baş birbirlerine girmeyi hiç bırakmıyorlardı. Babalarından el almış gibi doğduklarından beri hiçbir konuda anlaşamıyorlardı.
Defne’ye bakınca sabah özenle taradığım kahverengi saçlarının darmadağın olduğunu gördüm. Üstelik tokalarının hiçbiri kafasında değildi. Serseriler gibi üniformasının ceketini beline bağlamıştı ve eteği kirlenmişti. Ne yazık ki kilotlu çorabının dizleri de çamur içindeydi. Mavi gözlerinden kıvılcımlar çıkartarak ters gözlerle Duha’nın oğluna bakıp duruyordu.
Cesur’un durumu da ondan farklı değildi. Siyah saçlarının arasındaki o yemek atıklarının nereden geldiğini bilmiyorum ama bu konuda küçük bir tahminim vardı. Yemekhanede bizim kızla kavga ettilerse Defne tabağını onun kafasına geçirmiş olabilirdi. Cesur’un boynunda hatta tişörtünde bile yemek yağları vardı. Defne’yle tek ortak noktaları ikisinin mavi gözlere sahip olmasıydı. Bunun dışında ateş ve su gibi birbirlerine zıtlardı.
Cesur, Defne’nin omzuna çarparak onun yanından geçtiğinde sinirden burnundan soluyordu. Cesur’un bu hareketiyle Defne’nin güzel yüzü gerildi ve sıktığı dişlerinin arasında, “Yine döverim seni görürsün!” diye bağırdı.
Cesur çantasını yere atarak öfkeyle ona döndüğünde küçük yumruklarını sıkıyordu. “Dene bakalım aptal kuş!”
“Birazdan göreceksin bana kuş demeyi, piç!” Defne’de çantasını yere atıp ona doğru yürüyünce Elay’la aynı anda bir küfür savurduk. Bu ikisinin düşmanlığı, Karun ve Duha’nın düşmanlığından daha beterdi.
“Defne!”
“Cesur!”
İkisi sesimizi duyunca hareketsiz kaldılar. Hemen yanlarına gidip onları birbirlerinden uzaklaştırdık. Elay oğlunu arkaya çekerken bende kendi baş belası kızımın elini sıkıca tutuyordum. “Bu halin nedir, Defne?” Kaşlarımı çattığımda bu sefer kendimden taviz vermemeye kararlıydım. “Cesur’la uğraşmamanı söylemiştim.”
Elini benden kurtarmaya çalışırken dudaklarını sarkıtarak sızlanmaya başladı. “Anneciğim ben değil, o piç benimle uğraşıyor.”
“Sana kaç kez şu kelimeyi söyleme dedim.” Karun etrafındaki herkese piç dediği için Defne’de Duha’nın oğluna söylüyordu. Çatık kaşlarla ona Cesur’un üzerindeki yemek atıklarını gösterdim. “Bunu sen yaptıysan akşama iyi bir ceza seni bekliyor.”
Bir şey söylemeden önce durup bakışlarını Cesur’a çıkardı. Bir süre ilgisiz gözlerle onun üzerindeki yemek lekelerine baktı, daha sonra da yavaşça omuzlarını silkti. “Hak etti anne.” Bu kızla ne yapacağımı hiç bilmiyordum.
Elay oğlunu bizimkinden uzaklaştırmaya çalışırken çatık kaşlarla Defne’nin saçlarını gösterdi. “Arkadaşına bunu sen mi yaptın, Cesur?”
“O benim arkadaşım değil.” Cesur ayaklarını sertçe yere vurarak yürürken eğilip çantasını aldı. “Ondan nefret ediyorum.”
“Bende senden nefret ediyorum.” Defne kolunu benden kurtarmaya çalışırken, “Anne bırak şunu bir döveyim!” demesi beni delirtiyordu.
“Defne böyle davranmaya devam edersen seni bu okuldan alırım.” Çırpınmayı bırakıp hızla bana baktığında ne kadar kararlı olduğumu görüp yutkundu. Aynı şekilde Cesur’da yürümeyi bırakıp bana dönmüştü. Az önce Defne’den nefret ettiğini söyleyen çocuk şimdi telaşla, “Bige teyze üstüme yemek döken Defne değildi,” dedi aceleyle. “Onu okuldan alma.”
“Anne lütfen beni okuldan al.” Bu okulda arkadaşları olduğu için Defne burayı seviyordu ama illa Cesur’a ters bir şey söyleyecek ya, bu yüzden çenesini dikleştirdi. “Başka okula gitmek istiyorum yoksa ağlarım görürsün.”
“Öyle canın her istediğinde ağlayamazsın,” diye ona kızdığımda Elay iğneleyici gözlerini bana dikip bunu sen mi söylüyorsun, der gibi baktı.
Defne bir kez daha annesinin kızı olduğunu gözüme sokarak yere çöktü. Yerde bağdaş kurarak otururken sadece birkaç saniye içinde gözleri dolmuştu. Canı her istediğinde çok kolay ağlayabilen bir çocuktu ve kahretsin ki bu özelliğini benden almıştı! Bir anda hüngür hüngür ağlamaya başlayıp yerde tepindi. “Anne anlasana çok zor bir durumdayım.” Burnunu çekerek Cesur’u gösterdi. “Ben bu düşman oğluyla aynı okula gitmek istemiyorum!”
Defne’nin döktüğü gözyaşlarını gören Cesur, dehşete kapılarak ona bakıyordu. “Gözyaşların için senin gizli bir düğmen mi var? İstediğinde ağlayıp istediğinde susuyorsun.”
Elay ayıplayan bakışlarını bana dikip elini Cesur’un omzuna koydu. “Bige teyzen kendini doğurmuş canım, kızı da annesi gibi.” Haklı söze ne denir ki.
Defne’nin ağlayıp durmasından rahatsız olan Cesur cebinden küçük bir çikolata çıkardı. Sus payı verir gibi çikolatayı Defne’ye uzatması çok komikti. “Eğer ağlamazsan yarın da sana çikolata veririm.”
Defne çikolatalara bayılırdı. Ağlamayı kesip tam Cesur’un uzattığı çikolatayı alacaktı ki aklına ne geldiyse onu almadı. Ayağa kalkıp sıklıkla Karun’da gördüğüm bir kibirle küçük omuzlarını dikleştirdi. “Çikolata istediğimde babam bana alır. Benim babam bana dünyadaki her şeyi alabilir. Düşman oğlunun çikolatasını istemem.”
Elay uykulu yüzünü ovuşturarak yumuşak bir sesle, “Defneciğim düşman olduğunuzu kim söyledi?” diye sordu. Ancak Defne kendinden emin bir şekilde başını kaldırdı. “Babam söyledi.” Karun’u parçalayacaktım.
“Sen bakma babana.” İkaz dolu gözlerle ona Cesur’u gösterdim. “O senin düşmanın değil, arkadaşın.” Hemen ardından Cesur’a dönüp işaret parmağımı ona doğru salladım. “Sende bunu kafana soksan iyi edersin.”
“Bige teyze ben bir şey yapmıyorum ki.” Cesur kendini savunurken çatık kaşlarının altında dik dik Defne’ye bakıyordu. “Bu kız sürekli okulda benimle uğraşıyor, evimize geldiğinde de hep bana vuruyor.”
Defne onu parçalamak ister gibi öne doğru atılıp, “İspiyoncu piç!” diye bağırınca Cesur’da altta kalmayıp yanında duran ellerini sıktı. “Kuş beyinli aptal kuş!”
“Anne gördün mü, bana yine aptal kuş dedi hem de beyni olmayan kuş dedi!” Defne elimden kurtulup Cesur’un üzerine atlayınca ikisi yere düşmüştü. Bu ikisi iyi bir cezayı hak ediyordu.
Defne, Cesur’un suratına tokat atacağı esnada hemen belini yakaladım ve onu Cesur’un üzerinden çektim. “Cezalısın, Defne Kalender!” Onu karşıma dikip sert bir ifadeyle gözlerinin içine baktım. “Cezanın ne olacağını eve gittiğimde düşüneceğim.”
Defne suratını asarak yerden kalkan çocuğa baktığında tekrar sinirlenmişti. “Yaptığını beğendin mi?”
Cesur üstünü başını düzeltirken Defne yüzünden daha bu yaşta canından bezmiş görünüyordu. Defne onu yere düşürdüğünde Cesur kolunu çok sert yere vurmuş olmalı ki kolunu tutarak inledi. Defne bunu görünce öfkesinden eser kalmamıştı. Minik adımlarla Cesur’a yaklaşıp üzgün gözlerini onun koluna dikti. “Çok mu acıyor?”
Cesur ondan uzaklaşarak kaşlarını çattı. “Acımıyor git yanımdan!”
“Yalancı acıyor işte.” Defne yine ona yaklaşıp zorla Cesur’un kolunu tuttu. Yarayı görmek için başını eğip Cesur’un dirseğine bakınca derisinin sıyrıldığını gördü. Buna o sebep olduğu için gözleri yine dolunca Cesur panikledi. “Valla acımıyor.” Defne’ye iyi olduğunu göstermek için kolunu sağa sola hareket ettirip, “Bak gördün mü hiç acımıyor,” dedi aceleyle.
“Eğer yalan söylüyorsan seni yine döverim!” Bu kızın pişmanlığı bile dayakla son buluyordu. Cesur’u tehdit ederek kolunu sıkıca tuttu ve dik dik ona bakmaya başladı. “Şimdi doğruyu söyle, acıyor mu acımıyor mu?”
Cesur yardım ister gibi annesine bakınca, Elay gülmemeye çalışarak yanaklarının içini dişledi. “Kolun acıyorsa ona söyleyebilirsin.”
“Ona bunu söylersem hemen yere oturup ağlar anne.”
“Acımadığını söyle.”
“O zamanda acıtana kadar beni döver!” Tüm bunların tek suçlusu benmişim gibi Cesur hayıflanan bakışlarını bana dikti. “Bige teyze sen bu kızı başıma bela diye mi doğurdun?” Babası yetmezmiş gibi bir de bu çocuktan azar işitiyordum.
“Oğlum ben ne yaptım şimdi?” Onlara yaklaşıp Defne’yi arkaya çekerek Cesur’a biraz nefes aldırdım. Haylazlıktan sınır tanımayan bacaksız kızımın kulağını çekerek, “Şu çocuğa biraz rahat ver,” dedim. Canını çok yakmayacak şekilde Defne’nin kulağını çekerken onunla ne yapacağımı hiç bilmiyordum. “Bir daha Cesur’u dövdüğünü görmeyeceğim.”
Defne kulağını benden kurtarmaya çalışırken, “Anne bıraksana kulağım kopacak,” diye sızlanınca Cesur hemen öne atıldı. Az önce Defne’den şikayetçi olan o değilmiş gibi bileğimi tutarak elimi çekmeye çalıştı. “Bige teyze bırak onu, Defne’nin canını yakıyorsun.”
Cesur ne derse Defne illa tam tersini söyleyecek ya, çırpınmayı bıraktı. “Anne kopar kulağımı, hiç acımıyor.”
“Bige teyze daha sert çek bu aptal kuşun kulağını!”
“Anne bu piç çek diyorsa çekme!”
“Ne haliniz varsa görün!” İkisine de kızarak Defne’nin kulağını bıraktım. Bunlarda tıpkı babaları gibi ayrı ayrı çok iyilerdi ama yan yana gelince insanı deli ediyorlardı.
“Cesur yeter.” Elay sinirli bakışlarını ona çıkartarak nefesini sertçe verdi. “İlk saldırının sürekli Defne’den gelmesi hep onu kışkırttığın gerçeğini değiştirmiyor.” Oğluna bahçe kapısını göstererek, “Düş önüme, akşam sende cezalısın,” deyince Cesur suratını asarken şimdi Defne sırıtıyordu. Onun da ceza almasına sevinmişti.
Okulun bahçesinden çıktığımızda korumalarımız arabaların yanında bizi bekliyordu. Arabayı kullanırken kısa bir an ön koltukta oturan ufaklığa baktım. Daha ben söylemeden kemerini taktığını görünce tebessüm ederek önüme döndüm.
“Anne Çağıl amcam ne zaman eve dönecek?” Çağıl’ı özleyen tek kişi o değildi.
“Yakında döner canım.” Şükürler olsun ki Defne, Çağıl’ın oğluyla iyi anlaşıyordu. Kuzenine ablalık yapıp her fırsatta Dağhan’la oynuyordu.
Arabanın içinde küçük bir sessizlik yaşanmıştı ki Defne bu seferde, “Gurur amcaya gidebilir miyim?” diye sordu. “Akşam onun evinde kalmak istiyorum.” Amcalarına aşık bir çocuktu.
“Babanla bir gece bile senden ayrı kalamadığımızı biliyorsun.” Geceyi malikane dışında geçirmesi korkularımızı tetikliyordu ama bunu ona söylemedim.
Defne hatırlamıyordu ama iki buçuk yıl önce kaçırılmıştı. O esnada çok küçük olduğu için orada yaşadıklarının ciddiyetini bile anlamamıştı. Bu yüzden unutması zor olmamıştı. O yaşlardaki çocuklar için her şey oyun gibi geldiğinden nasıl bir tehlike atlattığının farkında değildi. Eğer kızımın başına bir şey gelseydi kendimi asla affetmezdim çünkü her şey benim suçumdu. Defne’nin kaçırılması benim ihmalkârlığımdan kaynaklanmıştı.
Anne-kız dışarıda birlikte zaman geçiriyorduk ve nasıl olduysa Defne’yi kaybetmiştim. Çok enerjik bir çocuk olduğu için küçük bir dalgınlık anında kızım yanımda yoktu. Aradan geçen yıllara rağmen o olayı hatırlamak bile tüylerimi diken diken ediyordu. Defne’yi bulamadığım her saniye delirecek gibi olmuştum, üstelik Karun ve Gurur’da onun yerini bulamamıştı. Tüm aile seferber olmuştu ama o an kızımı kimin kaçırdığını bulamamıştık.
Defne’nin yokluğuyla Kalenderler taş üstünde taş bırakmamıştı ama onu hiçbir yerde bulamadık. Kötü bir haber alma korkusuyla diken üstünde yaşamaya başlamıştık. Karun, Defne’yi bulamadıkça saldıracak yer aramaya başlamıştı, bense olanlardan kendimi suçlayıp gerçek anlamda yıkılmıştım. Nefes aldığım sürece Farah’a borçlu kalacaktım çünkü kızımın yerini bulan oydu.
Arayıp bana Defne’nin nerede olduğunu bildiğini söyleyince kimseye haber vermeden hemen evden çıkmıştım. O esnada Karun’u aramak aklıma bile gelmemişti, tek düşündüğüm bir an önce kızıma kavuşmaktı. Kızım için ölümü bile göze almıştım ama Farah beni hiç yalnız bırakmamıştı. Bir cehennemin içine benimle girmişti ve tıpkı benim gibi çok fazla kan dökerek Defne’yi kurtarmama yardım etmişti.
Eğer Karun ve Gurur tam zamanında gelmeseydi orada ölebilirdik. Onlar bizi bulduğunda Farah’la ikimiz yaralıydık ama Defne iyiydi, onu korumayı başarmıştık. Defne konusunda Farah’ın bana neden yardım ettiğini iyi biliyordum.
Farah’ta çocukken annesinin yanından kaçırılmıştı ve rehineyken ne yaşadıysa aynı şeyleri Defne’nin de yaşamasını istememişti. Farah’ın bana yaptığı bu iyiliği hiç unutmayacaktım.
Geceyi Gurur’un evinde geçirmesine izin vermediğim için Defne üzgünce dudaklarını sarkıtıp, “Ama anne-” demişti ki bu konuda itiraz istemediğim için onu susturdum. “Amcanı çok özlediysen hafta sonu seni ona götürürüm ama gece orada kalamazsın.” Gurur ölümle iç içe bir hayat yaşıyordu. Ya Defne oradayken bir saldırıya uğrarlarsa? Bunun düşüncesi bile kanımı dondurduğu için kızımı gözümün önünden ayırmıyordum.
Göğüslerim sızlayınca derin derin nefesler aldım. Sütyenimin içine taktığım göğüs pedlerinin ıslanmaya başladığını hissedebiliyordum. Sütüm aktığı için böyle bir tedbir almıştım. Atlas’ı emzirmem gerektiği için arabanın hızını biraz arttırdım fakat yanımda Defne olduğu için arabayı çok dikkatli kullanıyordum. Defne okul çantasını karıştırmaya başlayınca yine neyin peşinde olduğunu anlamadım.
Çantasından çıkardığı bir keki bana gösterip gülümsedi. “Bunu kardeşim için aldım. Karnı acıkınca hep ağlıyor, anne bak bu kek kocaman. Atlas bunu yerse iki gün acıkmaz.” Kendimi tutamayıp kahkaha attım. Beş yaşında olmasına rağmen Defne çok iyi bir ablaydı.
Onun bu huyu bazen Karun’un duygusallaşmasına neden oluyordu. Kızına bakarken hüzünlü gözlerle, “Adına çekmiş,” diye mırıldanırdı. “Halası Defne’de çok iyi bir ablaydı,” der ve geçmişin anılarına çekilirdi.
“Aşkım o daha çok küçük, henüz dişleri bile yok.” Yolu kontrol edip omzumun üzerinden keke baktım. “Atlas şu an için sadece süt içebilir.” Aklıma gelenlerle küçük bir uyarıda bulundum. “Anne sütü dışında diğer sütleri de içemez.” Geçen hafta eski biberonunu bulup dolaptaki sütle doldurmuştu. Neyse ki Defne daha o sütü Atlas’a vermeden ona engel olmuştum.
Kardeşinin o keki yiyemeyeceğini duyunca tüm keyfi kaçmıştı. Atlas için aldığı keke üzgün gözlerle baktığını görünce gülmemeye çalıştım. “O keki biz mi yesek?” Işıklardan döndüğümde tek istediğim onu biraz neşelendirmekti. “İkimiz yiyelim, Atlas büyüyünce ablası ona yenilerini alır.”
“Alırım tabii.” Kekin paketini açıp hepsini bana uzattı. “Tadını seversen sana da alırım anne.”
Hevesli bakan gözlerine kıyamadığım için keki aldım. Bir an yarısını ona vermeyi düşündüm ama Defne’nin bakışlarını görünce bunu yapmaktan vazgeçtim. Kendi harçlıklarıyla aldığı bir şeyi benim yemem onu çok mutlu ederdi. Öyle de yaptım, kekin tadını sevmesem de onun için hepsini yedim. Defne’nin dudaklarından küçük bir tebessüm yaratmak bile beni mutlu ediyordu.
Benden küçük bir şeyler duyma ümidiyle, “Tadı güzel miydi, anne?” diye sorunca gülümseyerek başımı aldım. “Çok güzeldi canım.”
“O zaman sana artık hep bundan alırım.” Lütfen bunu yapmasın.
İkinci kez o berbat keki yiyecek olmanın düşüncesiyle gülümsemek için kendimi zorladım. “Çok sevinirim.”
Eve geldiğimizde Defne önce kardeşiyle biraz vakit geçirmişti, daha sonra da üzerini değiştirip koşarak Tunuslara gitti. Cesur’dan nefret ettiğini söylüyordu ama tek akranı o olduğundan oynamak için hep onun evine gidiyordu. Bende küçük oğlumun karnını doyurup ona temiz bir bez takmıştım. Atlas’ı yatağımın üzerine koyup yanına oturduğumda onu izlemek bile kalbimi ısıtıyordu. Oğlum tüm fiziksel özelliklerini benden almıştı.
Tıpkı benim gibi kahve saçlı ve kahverengi gözlere sahipti. Henüz iki aylık olduğu için küçücüktü. Onu uyutmaya çalışıyordum ama Çağıl ve Çiçek’in iki buçuk yaşındaki oğlu odamda koşturduğu için Atlas’a odaklanamıyordum. Dağhan’ın en sevdiği şey odama gizlice girip eşyalarımı karıştırmaktı. Odamda gördüğü eşyalar ve makyaj ürünleri ona oyuncak gibi geliyordu.
Kırmızı rujuma uzandığını görünce, “Dağhan hayır,” diyerek onu uyardım. “Bu odada bir tek rujlarıma dokunamazsın.” Geçen hafta rujumla duvarı boyayarak beni delirtmişti.
Babasının bir benzeri olan ela gözlerini kırpıştırarak önce elindeki ruja, daha sonra da bana baktı. Aklından geçen yaramazlığı yapmasın diye kaşlarımı hafifçe çattığımda ruju yerine koydu. Bu seferde göz kalemimi alıp bana bakınca gülerek başımı salladım. “Onu alabilirsin.” Bu çocuğa yeni bir boya seti almanın zamanı gelmişti.
Göz kalemimi alarak küçük adımlarla masamın yanına gitti. Eskiz defterlerimden birini alınca o defterden umudumu kesmem gerektiğini anladım. Resim yapmak için defterin kapağını açınca gördüğü resimle gözleri büyüdü. “Bu Dagan!” Kendinden ikinci şahıs gibi bahsederek resme baktığında kıkırdadım. Adını doğru şekilde söylemekten hep güçlük çekiyordu.
Onu çizmemi hiç beklemediği için çok şaşırmıştı. Karakalemle yaptığım resmi burnunun ucuna kadar yaklaştırıp mutlulukla gülümsedi. “Yenge baaak.” Kelimeleri uzatarak kendi resmini bana gösterdi. “Bu benim.”
“Evet, canım seni çizdim.” Ona tebessüm ederek hayranlıkla baktığı resmi gösterdim. “Beğendin mi?”
Gülümseyerek başını sallayıp yanıma geldi. Bunu yaparken eskiz defterini kaybetmekten korkar gibi sıkı tutuyordu. Uzanıp yanağıma sulu bir öpücük bıraktığında ela gözleri ışıldıyordu. “Yenge Daganı yapmış.”
“Çünkü Dağhan çok tatlı bir çocuk ve yengesi onu seviyor.” Siyah saçlarını okşayarak diğer yanağımı da uzattım. “Şimdi yenge ikinci bir öpücük daha istiyor.” Öpücüklerini eşitlemeliydi.
Ne zaman beni öpse diğer yanağımı da uzattığım için artık buna alışmıştı. Bana iyice yaklaşıp yanağımdan öpmesi çok tatlıydı. Dışarıda Çiçek’in, “Dağhan!” diyen sesi geliyordu. Ev çok büyük olduğu için koca evin içinde Dağhan’ı çok sık kaybediyordu.
Çiçek kapıma hafifçe vurarak, “Abla Dağhan orada mı?” diye sordu. Kapıyı çalmadan hiçbir odaya girmezdi.
Annesinin sesini duyunca Dağhan parmağını dudağına bastırıp bana sus işareti yaptı. Aceleyle eğilip yatağımın altına girince güldüm. Çiçek’ten saklandığına göre kesin onu kızdıracak bir şey yapmıştı. “Çiçek dışarıda durma, içeri gir.”
Çiçek içeriye girdiğinde burnunda soluyordu. Odaya bakarak oğlunu bulmaya çalışırken, “Abla o bacaksızın nerede saklandığını biliyor musun?” diye sordu. “Dışarı baktım ama dayısının yanında da değil.” Nedim onu görseydi bile yeğenini Çiçek’e ispiyonlamazdı.
“Yine ne yaptı o ufaklık?”
“İnatla yemeklerini yemiyor.” Çiçek’in üzgün suratına bakınca sorunun sadece bu olmadığını anladım. “Babasını çok özledi, o gelmeden yemek yemem diye tutturdu.”
Evdeki çocukların içinde babasını en az gören Dağhan’dı. Onu özlemesini anlayabiliyordum ama öğün atlamasına izin veremezdik. “Eminim ona yemek yedirmenin bir yolu vardır.” Bunları söylerken Çiçek’i neşelendirmeye çalışıyordum. “Sen istersen onun yemeğini buraya getir, ben bir şekilde Dağhan’a yediririm.”
Çiçek umutsuzluğa kapılarak asık bir suratla başını iki yana salladı. “Bu o kadar kolay değil. Sabahtan beri karnı aç ama yemeklerin yüzüne bile bakmıyor.”
“Çağıl’a bundan bahsettin mi?” Uzun zamandır eve gelmiyordu belki de küçük bir izin yapmasının zamanı gelmiştir.
Çiçek yatağımın kenarına oturarak elinde sıkıca tuttuğu telefonu gösterdi. “İki gündür Çağıl’a ulaşamıyorum. En son konuştuğumuzda önemli bir operasyona katılacağını söylemişti.” Endişesini gizlemeden bana baktığında kocası için ne kadar korktuğunu görebiliyordum. “Biraz daha sesini duymazsam delireceğim. Onu özleyen sadece Dağhan değil.”
“Biliyorum ama Çağıl’ın işi bu.” Omzuna dokunarak onu kötü düşüncelerden uzaklaştırmaya çalıştım. “İşi bitince ilk fırsatta seni arayacağına eminim. Hemen en kötüsünü düşünme.” Çiçek’in içini rahatlatmaya çalışıyordum ama Çağıl konusunda endişelenen sadece o değildi.
Çağıl işi konusunda çok ketum olduğu için katıldığı operasyonların detaylarını karısına bile anlatmıyordu. Karun onun karargahını aramıştı ama ekibin henüz dönmediğini söylediler. Nereye gittiler, şu anda ne yapıyorlardı ve neyle mücadele ediyorlardı, hepsini bizden sır gibi saklıyorlardı. Bu bilgiyi asker aileleriyle paylaşamadıkları için bizi geçiştirecek şeyler söylüyorlardı.
Karun iki gündür kardeşine ulaşamadığı için küçük çaplı bir araştırma başlatmıştı ama bunu Çiçek’ten saklıyorduk. Çiçek eğer bizimde endişelendiğimizi anlarsa kötü bir şeyler olduğunu düşünüp daha çok korkardı. Şu an için Çağıl’ın sağ salim eve dönmesi için dua etmekten başka elimden bir şey gelmiyordu.
Çiçek ayağa kalkıp odamdaki dağınıklığı göstererek meraklı bakışlarını bana çıkardı. “Belli ki Dağhan buraya uğramış, nerede saklanıyor?”
“Sence küçük arkadaşımı sana ispiyonlar mıyım?”
“Abla sende Nedim gibi konuşma lütfen. Onu hep siz şımartıyorsunuz.” Odanın içinde gezinerek onu aramaya başladı. “Dağhan kızmayacağım çık dışarı.”
Dağhan saklandığı yerden çıkmayınca Çiçek bu sefer sesini yumuşatıp, “Oğlum gerçekten kızmayacağım,” dedi. “Babanın en eski fotoğraflarını görmek ister misin? Sen yemeğini yerken belki sana gösterebilirim.” İyi taktik.
Babasının fotoğraflarını duyunca Dağhan sürünerek yatağın altında çıktı. Eskiz defterimi elinden bırakmadan Çiçek’in yanına gitti. “Babayı aricaksın anne?” Bazı kelimeleri eksilterek konuşup çizdiğim resmi annesine gösterdi. “Bak bu benim, baba da görsün.” Başıyla beni gösterip gülümsedi. “Yenge yaptı.”
Çiçek onun yumuşacık saçlarını okşayarak tebessüm etti. “Yengen resim konusunda çok yetenekli.” Eğilip küçük oğlunu kucağına alarak Dağhan’ın yanağına bir öpücük kondurdu. “Önce yemek yiyelim sonra da babanın fotoğraflarına birlikte bakalım.”
İkisi odamdan çıkınca bende minik oğlumun yanına uzanıp yanağını okşadım. “Büyüyünce sende Dağhan abin gibi evin altını üstüne getirme sakın.” Odamın duvarlarının her yerinde Dağhan’ın boya kalemlerinin izleri vardı.
Atlas ağzını kocaman açarak esneyince gülümsedim. “Küçük beyimizin uykusu gelmiş.” Yanına uzanarak yavaşça onu kollarımın arasına aldım. Uykusu derinleşince onu beşiğine koyacaktım ama o zamana kadar biraz daha onunla zaman geçirmek istiyordum.
Artık iki çocuk annesi olduğuma kim inanırdı ki? Bir zamanlar hiçbir şey düşünmeden kafasına eseni yapan bir kadındım. Ancak Defne’yi doğurduktan sonra anneliğin getirdiği bir olgunluk beni kucaklamıştı. Çocuklarım sahip olduğum en güzel şeydi, onların olmadığı bir hayat düşünemiyordum. İkinci gebeliğim sorunsuz geçtiği için Defne’yle yaşadığım sıkıntıların hiçbiriyle karşılaşmamıştım.
Atlas’ı dünyaya getirirken de çok zorlanmıştım ama bu her doğumda olan bir şeydi. Karun aynı şeyleri yaşamamdan çok korkmuştu ama Atlas’ın doğumu sorunsuz geçmişti. Böylece Karun’da doğumlara olan korkusunu az da olsun atlatabilmişti. Oğlumuzun adını o koymuştu. Atlas isminin anlamı güçlü ve dayanıklı demekti. Adı gibi güçlü olmasını ve tüm zorlukların üstesinden gelmesini istediği için ona bu ismi seçmişti.
Atlas uykuya dalınca yataktan çıkıp onu yavaşça kucağıma aldım. Uyanmamasına dikkat ederek onu beşiğine bıraktığımda aklım Defne’de kalmıştı. Umarım Elay’ı çok yormuyordur. Atlas’ın üzerini örtüp odadan çıktığımda kapıyı arkamdan yavaşça çekmiştim. Aşağıya inip mutfağa girerek kollarımı topladım. Aşçılar çoktan akşam yemeği hazırlığına başlamıştı ama bende birkaç şey pişirmek istiyordum.
Karun benim yaptığım yemekleri yemeyi çok seviyordu. Üstelik yarın 28 Mart'tı, yani Karun’un doğum günü. Doğum gününden önce kocamı biraz şımartmak istiyordum. Bu evdeki herkesin doğum gününü kutlarken kendi doğum günlerimi yasaklamam Karun’un canını çok sıkıyordu. Ancak 13 Haziran’da yaşadığım şeyleri iyi bildiği için bu konuda fazla üzerime gelmiyordu. Arkadaşlarımı kaybettiğim ve ablamın cenazesini kaldırdığım bir günün kutlayacak hiçbir yanı yoktu.
***
Akşam yemeğinden sonra hepimiz salona geçip kahvelerimizi içiyorduk. Defne ve Dağhan yerdeki yumuşak kilimin üzerinde oyuncaklarıyla oynadıkları için şimdilik bizi rahat bırakmışlardı. Hepimizin bakışları Levent’teydi ama o, düşünce seline o kadar dalmış ki izlendiğinin farkında değildi. Son günlerde hiç kendi gibi değildi. Sık sık uzaklara dalıp gidiyordu, bazen de hiç olmayacak bir şey yüzünden bize kızıyordu.
Belli ki bir sorunu vardı ama anlatmaya da yanaşmıyordu. Levent artık evin küçük çocuğu değildi, zamanla çok olgunlaşıp yakışıklı ve başarılı bir iş insanına dönüşmüştü. İş hayatı konusunda o kadar titiz ve profesyoneldi ki çoğu zaman Karun bir anlaşma yapmadan önce onun da fikrini alıyordu. İş konusunda Levent kendini fazlasıyla kanıtladığı için o da artık şirketteki yöneticilerden biriydi.
Tek sorunumuz onun son zamanlardaki bu dalgın ve durgun halleriydi. Çiçek daha fazla dayanamayıp, “Karadeniz’de gemilerin mi battı?” diye ona takıldı. “Ne bu dalıp dalıp gitmeler?”
Çiçek’in sesiyle gerçek dünyaya dönüp kendine çekidüzen vermeye çalıştı. “İşlerle ilgili bir şey düşünüyordum, önemli bir şey değil.”
“Yalan söylediğini anlayacak kadar seni tanıyoruz.” Bir bacağımı diğerinin üzerine atarak gözlerimi kıstım. “Sorun ne, söyle bize?”
“Sandığınız gibi bir sorun yok ortada.”
Çiçek ona zerre kadar inanmayıp koltuğundan hafifçe öne eğildi. “Bir iş yüzünden öyle kara kara düşünmezsin.”
“Katılıyorum.” Meraklı bakışlarımı ondan ayırmıyordum. “Kesin bir şey saklıyorsun.”
“Siz ikinizin başka işi yok mu?” Çiçek’le ikimizin onu köşeye sıkıştırmasını istemediği için ayağa kalktı. Bizden kurtulmak için yine odasına çıkacaktı fakat, “Kız meselesi mi?” diyerek onu durdurdum. “Biri var değil mi?”
Sıkıntıyla yüzünü ovuşturarak kalktığı koltuğa geri oturdu. Bunu yaparken bezgin ve kızgın bir ruh halindeydi. “Adı Büşra.” Nihayet dilindeki kilidi çözerek ben ve Çiçek’e baktı. “Ondan nefret ediyorum ama onu düşünmeden de duramıyorum!”
Karun kendini tutamayıp güldü. “Geçmiş olsun.”
Kenan koltuğundan öne eğildiğinde daha şimdiden eğlenmeye başlamıştı. “Hangi aileden bu kız? Tanıyor muyuz?”
Ondan bahsetmek bile Levent’in gerilmesine neden oluyordu ama biraz daha anlatmazsa kafayı yiyecek gibiydi. “Bizim camiadan değil.” Ne hatırladıysa kaşları çatıldığında sinirle çenesini sıktı. “İyilik bilmez nankörün teki!”
“Neden öyle düşünüyorsun?” diye sorduğumda buradaki herkes gibi bende olayın iç yüzünü çok merak ediyordum.
“Onunla ilk kez bir kulüpte karşılaştım.” Yerinde hafifçe kıpırdanarak Karun’a baktı. “Rüstem’in kulübünde çalışıyordu ve o it kızı gözüne kestirmişti.” Levent’in bir anda söyledikleriyle Karun hareketsiz kaldı. Levent ise olanlardan bahsederken omuzları kalkık, boyun çizgisi gergindi. “Onların konuştuklarını duydum. Rüstem yanındaki arkadaşına kızı gösterip biraz parayla onu kolayca metresi yapabileceğinden bahsediyordu.”
Levent’in beden dilindeki gerilim gözle görülürken tüm vücudu kasılmıştı. “Bir arkadaşımın ısrarıyla oraya gitmiştim ama o kız içki servisi yaparken telefonu çaldı. Elindeki tepsiyi yan tarafımdaki boş masaya bırakıp annesiyle konuşmaya başladı. Bana sırtı dönük olduğu için konuştuklarını duyduğumu anlamadı.”
Nefesini sertçe vererek başını hafifçe eğerek yüzünü sıvazladı. “Nasıl bir yerde çalıştığını annesinden saklıyordu ve orada kazandığı parayla onun ilaçlarını alacağından bahsediyordu. Belli ki bizim dünyamızı bilmeyen düzgün bir aile kızıydı.” Dudakları ince bir çizgide buluştuğunda öfkesi tüm yüzüne yayılmıştı. “Rüstem’i sende tanıyorsun,” diyerek bakışlarını Karun’a çıkardı. “Birine kafayı takarsa istediğini almadan durmaz.”
Levent yüzünü buruşturmamaya çalışarak başını yavaşça salladı. “Kıza acıdım, Rüstem gibi biriyle mücadele edecek güçte değildi. Rüstem onun başına bela olmadan bilerek ona çarptım ve onu sakarlıkla suçlayıp kulüpten kovdurdum.” Bu duyduklarımla gülümsedim. Onu kovdurması kötü bir şeydi ama aslında Büşra denen kızı tehlikeli bir adamdan kurtarmıştı.
“Bir daha onu görmeyeceğime çok emindim ama sadece üç ay sonra onunla bir otelde karşılaştım.” Levent onunla yaşadığı tesadüflere küfreder gibi kısık bir sesle homurdandıktan sonra derin bir nefes aldı. “Amcam o otelde kaldığı için onu ziyaret etmiştim.” İğneleyici gözlerle Karun’a bakıp, “Bil bakalım orası kimin oteliydi?” diye sordu.
Karun yüzünü buruşturmamaya çalışarak, “Rüstem’in mi?” diye sordu fakat hemen sonra fark ettiği bir gerçekle, “Sikeyim!” dedi sert sesle. “Gurur’un öyle bir adamın otelinde ne işi var?”
“O kafası kırık adamın aklından neler geçtiğini nereden bileyim?” Levent asıl konumuza dönerken stres altında olduğunu saklayamıyordu. “O aptal kız yeni bulduğu o işin ona kurulan bir tuzak olduğundan habersizdi. İyi bir iş bulduğunu sanıp otelde oda temizliği yapıyordu.” Göğüs kafesi aşağı ve yukarı hareket ederken sinirden dişlerini sıktı. “Bir şeyleri bahane ederek onu Rüstem’in otelinden kovdurdum.”
Karun bu hikâyeyi oldukça ilgi çekici bulmuş olmalı ki kahvesinden bir yudum alarak, “Sonra?” diyerek devam etmesini bekledi.
Levent yumruğunu sıkarken gergin bir duruşu vardı. “Oteldeki o karşılaşmamızdan beş hafta sonra bu seferde bir hastanede karşılaştık. Ciddi bir baş ağrısı çekiyordum, yol üstünde bir hastane görünce uğramıştım. O da oradaydı, sanırım elini kesmişti.” Başını ağır ağır sallayarak hoşnutsuz bir sesle konuştu. “Eli sarılıydı.”
“Telefonla konuşarak yukarı çıkarken önümde yürüyordu ama henüz beni görmemişti. Bir arkadaşına Yılmazların evinde iş bulduğunu anlatıp neşeyle şakıyordu hanımefendi.” Sadece bakışlarıyla bile onun bir aptal olduğunu düşündüğünü saklayamıyordu. “Tüm iş tekliflerini Yılmazlardan almasını hiç mi şüpheli bulmuyordu?”
“Acil işe ihtiyacı olan insanlar işin nereden geldiğine bakmaz.” Bunu söyleyen Çiçek’ti. “Kendin söyledin kız bizim dünyamızdan çok uzak biri, arkadan dönen oyunları nasıl bilsin?”
“Bilmediği için bende insanlık yaptım ve başına birkaç küçük bela açarak o görüşmeye gitmesine engel oldum.”
“Kıza her şeyi anlatmak aklına gelmedi mi?” Ters gözlerle Levent’e bakarken ne düşüneceğimi bilmiyordum. “Siz erkekleri anlamak mümkün değil. Ben olsam alırdım kızı karşıma ve ona içinde bulunduğu tüm tuzakları anlatırdım. Konu siz erkekler olunca her şeyi zorlaştırıyorsunuz.” Kızın nefretini kazanmak yerine ona yardım etmeye çalıştığını söyleyebilirdi.
Levent rahatça omuz silkerek koltuğuna yayıldı. “Rüstem onun işine taş koyduğumu anlayınca beni tehdit etti.” Bir konuda usanmış gibi bir kez daha bakışları Karun’la buluştu. “O tehdidin ertesi günü ortadan kayboldu. Cesedi bile bulunmadı.”
Kenan’ın gözleri kısıldığında kafasına yatmayan bir şeyler vardı. “Onun öldüğünü mü düşünüyorsun?”
“Düşünmüyorum bundan eminim.”
“Nasıl bu kadar eminsin?” diye sordu Kenan.
“Onu en son ziyaret eden amcammış.” Gurur’dan bahsederken Levent bir küfür savurup sinirle saçlarını dağıttı. “Nasıl oluyorsa benimle ilgili her şey kulağına gidiyor. Rüstem’in beni tehdit ettiğini duymuş olmalı ki herifi ziyaret etti ve o günden beri Rüstem kayıp.” Çatık kaşlarla Karun’a bakıp, “Amcamla konuş, elini çeksin üzerimden!” dedi sertçe. “Ben artık çocuk değilim, kendi başımın çaresine bakabilirim.”
“Peşindeki tehlike sandığından daha büyük olmasaydı Gurur devreye girmezdi.” Karun iğneleyici gözlerle küçük kardeşine bakarken tek kaşını yukarı kaldırdı. “Deli Kralın yeğenini tehdit ederek Rüstem kendi ecelini çağırdı. Kendini koruyacak güçte olsan bile Gurur yolundaki taşları çekmeye devam edecek, o öyle biri.”
“Her neyse.” Levent omuzlarını düşürerek anlatmaya devam etti. “Daha sonra Büşra’yla bir restoranda karşılaştık ve onu oradan da kovdurdum.”
Çiçek mantıklı bir sebep arayarak, “O restoran da Yılmazlara mı aitti?” diye sordu merakla.
“Hayır, değildi.” Levent hatırladıklarıyla sırıttı. “O gün gerçekten yemekleri beğenmemiştim ve aşçının o olduğunu bilmiyordum. Benden çok fazla şikâyet aldığı için sinirlenerek masama gelince birbirimizi gördük. O yemeği kafama dökmeseydi bende onu kovdurmazdım.”
Kenan nihayet olayı çözmüş gibi güldü. “Önceki vukuatlarını da düşününce kafayı ona taktığını düşünüp senden nefret ediyor, değil mi?”
“Onun nefreti sanki çok umurumda.” Levent rahat görünmeye çalışıyordu ama söylediği gibi umursamaz değildi. “Bir kez daha karşıma çıkarsa hiç iyi şeyler olmayacak. Koskoca şehirde nereye gitsem hep bir şekilde karşıma çıkıyor!”
Çiçek kendini tutamayıp kıkırdadı. “Aşk tesadüfleri sever,” dediğinde Levent’in inkâr girişimlerini hiçbirimiz ciddiye almadık. Bence yakında ikisi tekrar karşılaşacaktı. Eğer birbirleri için yaratıldılarsa bu tesadüflerin sonu hiç gelmeyecekti ta ki iki taraftan biri kaçmayı bırakana kadar.
Defne elinde oyuncak bebeğini tutarken yanımıza gelip Levent’in kucağına tırmandı. Levent’in dizlerinin üstüne oturarak başını kaldırdı. “Amca neden üzgün görünüyorsun?”
Levent ona gülümseyerek Defne’nin saçlarını okşadı. “Üzgün değilim güzelim sadece biraz yorgunum. Diktatör baban şirkette beni çok yoruyor.”
“Amca diktatör ne demek?”
“Babana bakınca ne görüyorsan o demek.”
“Mutluluk demek mi?”
“Anlamadım?”
“Babama bakınca mutlu oluyorum.” Defne’nin söyledikleriyle Karun’un sert çehresinde bir kırılma meydana geldi. Mavi gözleri parlarken dudaklarındaki tebessüm insanın içini ısıtıyordu. Kızına aşık bir babaydı.
Karun kollarını kızına uzatınca Defne hemen Levent’in kucağından atlayıp babasına koştu. Karun onu yukarı kaldırıp dizlerinin üstüne oturttuğunda hep yaptığı gibi yine gülümsüyordu. Sinirli ve sert halini hiçbir zaman Defne’ye göstermezdi, kızına ne zaman baksa ona hep gülümserdi. “Bebeğine bir isim seçebildin mi?”
Defne oyuncak bebeğini ona göstererek başını salladı. “Adını zeytin koydum.”
Duymayı beklediği son isim bu olmalı ki Karun şaşırdı. “Neden ona zeytin ismini koydun?”
“Çünkü saçları siyah.”
“Ya saçları sarı olsaydı?”
“Limon koyardım baba.”
Karun istemsizce gülerek oyuncak bebeğe baktı. “Saçları mavi olsaydı ismi ne olurdu?”
“O zamanda Mavi koyardım adını,” deyince Karun gülerek ona doğru eğildi. “Saçları yeşil olsaydı adını Yeşil mi koyardın?” Defne başını sallayınca Karun onun saçlarının tepesine bir öpücük kondurdu. “Sende annen gibi her şeyin kolayına kaçıyorsun.”
“Baba.” Defne ona şımararak çipil çipil bakan gözlerini kırpıştırdı. “Yarın okula gitmesem olmaz mı?”
“Neden?” Aklına gelenlerle Karun’un kaşları hafifçe çatıldı. “Okulda biri senin canını mı sıkıyor?”
“Evet.”
Karun’un mavilerinde ölümcül bir his geçtiğinde tüm bedeni kasılmıştı. “Kim?”
“Duha amcanın oğlu!” Defne, Cesur’u şikâyet ederken babasının kucağında biraz dikleşti. “Onunla aynı okula gitmek istemiyorum çünkü öğretmenin sorduğu her soruyu doğru biliyor.” Dudaklarını büzerek kendisini gösterip acıklı bir sesle, “Baba o niye benden daha akıllı?” diye sordu. “Öğretmen beni tahtaya kaldırınca hiçbir şey bilemiyorum.”
“Aptal değilsin ama tembelsin,” dedim sakince. “Cesur bir konuda senden iyi olduğunda onu dövmek yerine kendini geliştirmek için biraz çaba göstermelisin.”
Defne nemli gözlerini bana dikip ağlamaklı bir ifadeyle, “Anne gelme üzerime,” deyip kendini yere attı. Yine bağdaş kurarak yerde oturduğunda ağlaması uzun sürmemişti. Karun’un yumuşak karnına oynayıp gözlerinden yaşlar akıtmaya devam etti. “Baba anneme bir şey der misin? Görmüyor musun, çok zor bir durumdayım.” Elay haklıydı, ben gerçekten kendimi doğurmuştum!
Karun başını omzuna doğru eğerek gülüşünü ondan sakladı. Kısık bir sesle, “Annesi kılıklı,” diye bir şeyler söyleyip yerinden kalktı. Defne’nin karşısında diz çöktüğünde yüzünde eğlenen bir ifade vardı, sanki her an gür bir kahkaha kopartabilirdi. Defne’nin huy olarak bana bu kadar çok benzemesine bayılıyordu.
“Cesur’un derslerde daha çok şey bilmesi onu senden daha iyi yapmaz.” Karun kıyamayan gözlerle ufaklığa bakarken Defne’nin yüzünü avuçlarının arasına aldı. “Dünyada senin bir eşin benzerin yok,” demişti ki aklına gelenlerle güldü. “Anneni saymazsak.”
Karun küçük kızımıza gereken özgüveni aşılarken onun ıslak yanaklarını sildi. “Her konuda herkesten daha iyi olamazsın, zayıf yanlarını düşünerek kendini üzme.” Defne’nin burnunun ucuna hafifçe vurarak yalandan kaşlarını çattı. “Annen sana ders çalışmanı söylediyse tembelliği bırakıp çalışacaksın. Anneni üzmemen konusunda seninle anlaştığımızı sanıyordum?”
Cesur’la yan yana gelmediği sürece Defne beni pek üzen bir çocuk değildi. Başını çevirip bana baktığında güzel gözleri hüzünlü bakıyordu. “Anneciğim seni üzüyor muyum?”
“Bugünkü ödevlerini yapmayarak evet,” dediğimde yine sızlanarak suratını astı. “Ama anne ödevler çok zor, Gurur amcamda benimle aynı fikirde. O da çocukken ev ödevlerinden nefret ediyormuş.” Bu kızı hep Gurur böyle yapmıştı.
Karun sinirlenerek işaret parmağımı ona doğrultup ciddi bir ifadeye büründü. “Kıyamadığımdan sana bir şey yapmam ama amcana yapacaklarımı hayal bile edemezsin,” dediğinde Defne hızlıca başını salladı. “Ödevlerimi yapacağım baba.” Gurur’u kurtarmak için tabii ki yapacaktı.
“Aferin benim kızıma.” Eğilip Defne’nin saçlarının tepesine küçük bir öpücük kondurdu. “Ödevlerini yapmakta zorlandığında bana söyleyebilirsin, sana yardım ederim.”
Defne gülüşüyle kalbimizi ısıtırken, “Baba” dedi yumuşacık bir sesle ve meraklı bakışlarını Karun’a dikti. “En çok annemi mi seviyorsun yoksa beni veya Atlası mı?”
Karun tebessüm ederek Defne’yi kucağına alıp dizlerinin üzerine oturttu. Kızının sevimli yüzünü seyrederken bile huzur buluyordu. “Sen benim kalbimin baharısın, Defne’m. Atlas ruhumun aynası ve annen… İçime çektiğim nefesim. İstesem de birinizi diğerinden daha az sevemem,” dediğinde gülümseyen sadece Defne değildi.
Karun’un bakışları Dağhan’ı bulunca sertçe yutkundu çünkü Dağhan artık oyun oynamıyordu. Salonun diğer ucunda oyuncaklarının yanında dururken üzgün gözlerle Karun ve Defne’ye bakıyordu. Onlara baktıkça kendi babasını daha çok özlediği için ela gözleri mahsundu. Karun yavaşça Defne’yi yere bırakıp Dağhan’a doğru yürüdü. Çağıl’ın yokluğunda elinden geldiğince yeğeniyle ilgilenmeye çalışıyordu.
Dağhan’ı kucağına alarak koltuğa oturup şimdi de onu dizlerine oturttu. “Baş başa hafta sonu kaçamağına ne dersin?” Yeğeninin yumuşacık saçlarını okşayarak ona Defne’yi gösterdi. “Bu küçük cadıyla tek başıma uğraşamam ve evet, o da bizimle geliyor, tabii sende istersen?” Dağhan’ın gözlerinin içine bakıp, “Defne ablanda bizimle gelsin mi?” diye sordu.
Babasının yokluğunu amcalarıyla dindirmeye çalıştığı için Dağhan başını hızlıca salladı. “Abla gelsin.” İşaret parmağını kendine doğrultarak çipil çipil gözlerle Karun’a baktı. “Daghan’da gelsin istiyorsun amca?”
Karun gülümseyerek parmaklarını onun saçlarından gezdirmeye devam etti. “Sensiz her şey eksik ve yarım aslan parçası. Tabii ki sende geleceksin.” Sır verir gibi ona yaklaşıp Çiçek’le beni gösterdi. “Ama kadınlar gelmeyecek, erkek erkeğe gideceğiz ve bir de Defne. Sakın bunu annene ve yengene söyleme.”
Dağhan minik elleriyle dudaklarını kapatarak, “Söylemem amca,” derken ne kadar tatlı göründüğünü anlatamazdım. “Sadece biz ve Defne abla.”
“Aynen öyle sadece biz ve Defne ablan.” Dağhan’ı kucağına alarak ayağa kalktı. “Odandaki oyuncaklarla neden birlikte bakmıyoruz? Eminim içlerinde bana göre bir şeyler vardır.”
“Silah var!”
“Dağhan silahlardan uzak durmanı söylemiştim.”
“Oyuncak silakım var amca.”
“Sana oyuncak silah aldığımı hatırlamıyorum.”
“Daghan’ın babası aldı.”
“O piçin belasını sikeceğim!”
“Amca ne dedin?”
“Bir şey demedim koçum.” Karun onu ve Defne’yi yanına alarak salondan çıkınca Çiçek tebessüm ederek arkalarından bakıyordu. Çağıl burada olmasa bile oğlunun bu evde çok sevildiğini biliyordu. Bizim için Defne ve Atlas neyse Dağhan’da oydu. Evdeki çocukların hiçbirini bir diğerinden daha az sevmiyorduk çünkü hepsi bizim çocuklarımızdı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde çocuklardan hiç ses çıkmayınca yukarı çıktım. Defne’nin odasına bakınca pijamalarını giyip yatağında mışıl mışıl uyuduğunu gördüm. Uyku saati gelince Karun hep yaptığı gibi onu uyutmuş olmalıydı. Defne uykusunda battaniyesini tekmeleyip üstünü hep açardı. Yine üstünü açtığını görünce yaklaşıp yavaşça battaniyeyi çektim. Yanaklarına tüy gibi iki öpücük bırakarak odasından çıktım.
Bir üst kata çıkıp kendi odamızın kapısını yavaşça açtığımda gördüklerim tebessüm etmemi sağlamıştı. Karun, Atlas’ı da uyutmuştu. Bunu beni yormamak için yapmıyordu, çocuklarıyla ilgilenmeyi seviyordu. Gün içinde işte ne kadar yorulursa yorulsun, çocuklarına mutlaka zaman ayırırdı. Karun beşiğin üzerine eğilmiş gülümseyerek Atlas’ı izliyordu.
Kendini onu izlemeye o kadar kaptırmış ki odaya girdiğimin farkında bile değildi. Parmak uçlarıyla Atlas’ın yanağını okşarken, “Büyüdüğünde ister güçlü bir adam ol ister zayıf,” diye mırıldandı. “Ne olursan ol baban seni hep sevecek.”
Kendi çocukluğu aklına gelince babasından gördüğü zulümleri hatırlayarak buruklaştı. “Ne gücünden korkacağım ne de zayıflığından iğreneceğim.” İç çekerek başını ağır ağır salladı. “Sevilmeyişimin büyüklüğü kadar seni çok seveceğim oğlum.”
Sevişmeyişimin büyüklüğü kadar, içimden bu kelimeleri tekrarladığımda yüreğimin sıkıştığını hissettim. Anne ve babası tarafından sevişmeyi onun için tüm duygulardan daha büyük ve ağırdı. Kendi ailesinde yaşadığı o hor görülme ve dışlanmışlık hissinin nasıl bir şey olduğunu iyi bildiği için aynı şeyleri çocuklarına yaşatmak istemiyordu.
İlerleyen yıllarda bile babası gibi biri olmayacağına emindim çünkü Karun’un sadece dış görünüşü Şeref’e benziyordu ama içindeki adam bambaşka biriydi. Adımlarımın sesini duyunca yavaşça arkasını döndü. Beni görünce yakışıklı yüzünde iç ısıtan bir ifade belirmişti. Aradan geçen tüm o yıllara rağmen Karun’da değişmeyen tek şey bana olan bakışlarıydı.
Beni ne zaman görse sert çehresi yumuşar, mavi gözleri aşkla parlar ve dudaklarında kendiliğinde bir gülümseme belirirdi. Adımlarını bana doğru atarken hınzır gözlerle bedenimi süzüyordu. “Nihayet çocuklarımın annesi de geldi.”
Bunları söylerken bile ayartıcı bakışları göğüslerimin kıvrımında ve mini eteğimin kapatamadığı bacaklarımda geziniyordu. “Bu gece sabaha kadar benimsin.” Tek kelime etmeme izin vermeden beni kollarının arasına çekip dudaklarıma kapanınca neredeyse gülecektim. Bu kadar acele etmesinin nedeni her an Atlas’ın uyanma ihtimaliydi.
Atlas hiç olmadık zamanlarda uyanıp her şeyin içine ediyordu. Kocamla sevişmek için bile önce Atlas Bey’in uyumasını bekliyorduk. Umarım bu gece deliksiz bir uyku çekerdi çünkü kocamla saatlerce sevişmek istiyordum. Kollarımı Karun’un boynuna dolayıp dudaklarının keyfini sürerken daha şimdiden tüm vücudum yanmaya başlamıştı.
***
Sabah erken kalkıp Defne’nin karnını doyurduktan sonra onu okula bırakmıştım. Eve döndüğümde herkes çoktan uyanmıştı ama kahvaltıya başlamak için hep olduğu gibi beni bekliyorlardı. Hep birlikte güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Karun’u işe uğurlamak için onunla avluya çıktım. Parmak uçlarıma basarak uzandım ve dudaklarına küçük bir öpücük kondurdum. “Dikkatli bir şekilde evine geri dön.”
Her sabah onu işe uğurladığım için bunu bir gün yapmazsam çok huysuzlanıyordu.
Kollarını belime sarıp üzerime eğildiğinde mavi gözleri ışıldıyordu. “Evde kendini çok yorma, canın sıkılırsa beni görmeye şirkete gelebilirsin.”
Bunun düşüncesi bile beni ürküttüğü için başımı iki yana salladım. “Karun iş yerine ne zaman gelsem beni saatlerce asistanının odasında bekletiyorsun.”
“Yavrum zamanlanman kötü.” Gülmemeye çalışarak biraz daha üzerime eğildi. “Tekrar gelirsen söz veriyorum bu sefer seni hiç bekletmeyeceğim.” Bunları söyledikten sonra tam beni öpecekti ki Dağhan’ın, “Baba!” diyen sesiyle durdu. Yavaşça Karun’un kollarından çıktığımda Dağhan’ın artık top oynamadığını, bahçe kapısına doğru koştuğunu gördüm.
Nedim’le birlikte bahçe kapısından içeri giren kişiyi görünce mutluluktan, “Çağıl!” diye bağırmadan duramadım. Şükürler olsun ki askerimiz bir kez daha sağ salim eve dönmüştü.
Bize sürpriz yapmak istemiş olmalı ki arayıp eve döneceğini söylememişti. Onu havaalanında alanın Nedim olduğunu anlamak zor değildi. Dağhan’ın ona doğru koşmasıyla Çağıl’ın ela gözleri parladı. Bavulunu Nedim’e vererek hızlı adımlarla oğluna doğru yürüdü. Adımları sabırsız, bakışları ise özlem doluydu. “Babaya gel küçük kurt.”
Aceleyle yürüyüp oğlunun belini yakaladığı gibi ayaklarını yerden kesti. Dağhan’ı kucağına alıp sarıldığında Çağıl’ın hissettiği huzur yüzüne yansıyordu. Oğluna sımsıkı sarılarak saçlarının kokusunu içine çektiğinde gözleri kapanmıştı. Baba-oğulun kavuşmasını soluksuz bir şekilde izliyorduk. Kalender erkeklerinin çocuklarına bu kadar düşkün olmaları nefesimi kesiyordu.
Kendi ebeveynlerinde göremedikleri tüm sevgiyi eşlerine ve çocuklarına vermeye çalışıyorlardı. Çağıl, Dağhan’ın küçük yanaklarına üst üste öpücükler kondururken, “Burnumda tüttün oğlum,” deyişi derinlerden gelen bir iç çekişti. Dağhan’ın mutlulukla ışıldayan gözlerine bakıp gülümsedi. “Anlaşılan sende beni çok özledin.”
Dağhan hızlıca başını sallayarak babasının kucağında kollarını iki yana açtı. “Daghan babayı bu kadar çooook özledi.” Hemen ardından kollarını Çağıl’ın boynuna dolayıp, “Baba,” dedi heyecanla. “İstediğim şeyi aldın mı?”
Dağhan’ın ondan ne istediğini bilmiyorduk ama Çağıl tebessüm ederek onu yavaşça yere indirdi. “Aslan oğlum bir şey ister de hiç almaz mıyım?” Bavulunu açarak içinde ayakkabı kutusu büyüklüğünde bir paket çıkardı.
Dağhan’ın gözleri ışıldadığında paketi ondan almak için zıplıyordu ama Çağıl hemen vermedi. Başını eğip oğlunu baştan ayağa süzerken bakışları muzırdı. “Ama sen her gördüğümde biraz daha büyüyorsun,” diyerek ona takıldı. “Bu sana küçük gelirse mecbur Atlas’a saklarız.”
Dağhan suratını asınca Çağıl ona kıyamayıp bir dizinin üzerine diz çöktü. “Hemen üzülme aslan parçası. Üstüne olmazsa baban sana yenisini alır.” Aldığı hediyeyi oğluna verince Dağhan hemen paketi yırtmaya başladı.
Hediye paketinin içinden çıkan asker kıyafetiyle Karun yüz kızartıcı bir küfür savurdu. “Piç kurusu çocuğu da kendine benzetecek!”
Çağıl’ın yardımıyla Dağhan asker kıyafetini giydi. Çağıl onun yaşını göz önünde bulundurarak bu kıyafeti aldığı için Dağhan’a tam olmuştu. Kolları biraz uzun gelmişti ama Çağıl onun kollarını katlayıp güldü. “İşte şimdi gerçek bir asker oldun ama bir şey eksik.” Bavulunu karıştırarak oyuncak bir silah çıkartıp Dağhan’a uzatması Karun’u sinirden deli ediyordu.
Dağhan o üniformayı giyince beklediğimizden daha hızlı bir askerin ruhuna kavuştu. “Ben askerim!” diye heyecanla bağırıp silahını bahçedeki korumalara doğrulttu. “Siz düşmansınız,” dediğinde Karun’un, “Sikeyim!” diyen kızgın sesini duydum. “Çağıl’da çocukken asker üniformasını giyince ilk yaptığı şey oyuncak silahını babamın korumalarına doğrultmaktı!”
Kaşlarını çatarak Çağıl’a öldürücü gözlerle bakması çok komikti. “Yeğenim senin izinden giderse belanı sikerim! Çocuğa askerliği aşılayıp durma.”
“Amcalarının izinden gideceğine babası gibi bir asker olmasını yeğlerim.” Çağıl gülerek abisine doğru yürüdü. “Seni tekrar görmek güzel birader.” Ona her birader dediğinde Karun’un çatılan kaşlarından büyük bir haz alıyordu.
Çağıl ona sarılınca Karun’un öfkesi saman alevi gibi sönmüştü. Kardeşinin yeniden evde olmasının mutluluğuyla iç çekerek onun sarılışına karşılık verdi. “Bir gün senden önce şehit haberin gelecek diye anam ağlıyor burada. Hevesini aldıysan bırak artık şu işi.”
Çağıl yavaşça ondan ayrıldığında gözlerinde büyük bir kararlılık ve bizim hiçbir zaman anlayamayacağımız bir aşk vardı. “Bendeki vatan sevdası gelip geçici bir heves değil birader. İstiklal uğruna dökülecek bir kanı damarlarımda tutmam.”
Karun sinirle çenesini sıktığında yüzünde bir kas seğiriyordu. “Karın ve çocukların ne olacak lan!”
Çağıl kısa bir an oğluna baktığında dudaklarındaki gülümsemesi genişlemişti. Dağhan’ın asker kıyafeti içindeki görüntüsü bile içini ısıtıyordu. Daha sonra Karun’a dönüp hafifçe omuz silkti. “Karım ve oğlumun yanında olamazsam önce Allah’a sonra sana emanet.”
Karun’un daha fazla onu azarlamasına izin vermeden bana sarılınca gülerek kollarımı boynuna sardım. “Sen abine bakma, sana bir şey olacak diye çok korktuğundan hep aynı konuda kızıyor.” Karun ve Gurur ne kadar uğraşırsa uğraşsın Çağıl mesleğini bırakmayacaktı. İkisi yıllardır Çağıl’a askerliği bıraktırmaya çalışıyorlardı ama Çağıl kimseyi dinlemeden kendi bildiğini yapıyordu.
Yavaşça Çağıl’dan ayrıldığımda Çiçek bir bardak sütle dışarı çıkıp, “Dağhan sütünü içmelisin,” demişti ki kocasını gördü. Çağıl’ın ani dönüşü onu afallattığı için önce tüm bedeni titredi, daha sonra da gevşeyen parmaklarının arasındaki bardak yere düştü. Çiçek’in gözleri dolduğunda dudaklarında fısıltıyla karışık, “Ça-Çağıl,” ismi dökülmüştü ama hemen sonra gür bir sesle, “Çağıl!” diye bağırıp kocasına koştu.
Görmeyi beklediği asıl kişiye kavuşmanın özlemiyle Çağıl’ın dudakları kıvrılmıştı. “Çiçeğim,” diyen sesinde büyük bir aşk vardı. Büyük adımlar atarak yarı yolda karısını karşılayıp onu kollarının arasına aldı.
Ayların özlemi ve korkusuyla Çiçek ona sarılırken ağlıyordu. “Günlerdir sana ulaşamamak ölüm gibiydi.” Ne yazık ki asker karısı olmak böyle bir şeydi. Her an kötü bir haber almanın korkusuyla eli yüreğinde yaşardı insan.
Çağıl yüzünü Çiçek’in boynuna gömüp karısının kokusunu içine çekerken dünyanın en mutlu insanıydı. Nasıl bir operasyondan çıktıysa sanki o bile bir daha karısı ve oğlunu göremeyecekmiş gibi hissetmiş olmalıydı. Bunu bakışlarıyla çok fazla belli ediyordu. Çiçek onun omuzlarına tutunurken başını kaldırıp tam bir şey söyleyecekti ki, Çağıl onu daha fazla konuşturmadan Çiçek’in dudaklarına kapandı. Sanki şu an için ihtiyacı olan tek şey karısının dudaklarıydı.
Onları izlerken tebessüm etmeden duramadım. Çağıl’ın dönüşüyle ailemiz tamamlanmıştı. Yeniden bir aradaydık, bundan daha güzel bir şey olamazdı. Çağıl uzun süre Çiçek’in dudaklarından kopmadı, daha sonra oğlunu kucağına aldı ve boştaki kolunu Çiçek’in omzuna attı. Çekirdek ailesiyle eve doğru yürürken gülümseyerek karısı ve oğluna bakıyordu. “Hep evde olmaktan sıkılmış olmalısınız, neden küçük bir tatile çıkmıyoruz?”
Çiçek başını Çağıl’ın göğsüne yaslayıp mutlulukla gülümsedi. “Gideceğimiz yeri ben seçeceğim.”
Onlar eve girdiğinde Karun rahat bir nefes alarak bana döndü. Kardeşinin yeniden evde olması ona tarifi olmayan bir sevinç yaşatıyordu. “İkisi yalnız kalmak istediklerinde Dağhan’ı biraz oyala nefesim.” Bu hep yaptığım bir şey olduğu için itiraz etmedim. Birkaç saat sonra Çağıl’ın Dağhan’ı bana verip Çiçek’le odalarına kapanacaklarını biliyordum.
Çağıl’ın geri dönmesiyle Karun gönül rahatlığıyla işe gitti. Bende Atlas’la ilgilenmek için eve girdim. Minik oğlum çoktan uyanmış olmalıydı. Üst katın merdivenini çıkarken Atlas’ın ağlayan sesini duyunca güldüm. Hep bu saatlerde uyanırdı.
Yorumlar