Roman
  • 16/02/2026

2-ÖZEL BÖLÜM

Defne’yle ikimiz çok ısrar edince Karun bize daha fazla karşı koymadığı için küçük bir tatili kabul etmişti. Tüm işleri Gurur ve Levent’e bırakıp çekirdek ailesini alarak bizimle tatile gelmişti. Atlas henüz çok küçük olduğu için yanımıza Cesur’un eski dadısını da almıştık. Üç yıl boyunca Cesur’un dadılığını yaptığı için Elay onun çok titiz ve güvenir biri olduğunu söylemişti.

Oğlumuz altı aylık olduğu için küçük gezimizde bir dadıya ihtiyacımız vardı. Hawaii Adalarındaydık ve burası cennetten bir parça gibiydi. Aslında buraya yalnız gelmemiştik, Tunus ailesi de bizimleydi. Karun bir hafta boyunca Duha’ya sataşmadan çok sıkılırdı, Duha’da o dönene kadar uğraşacak kimseyi bulamayacağı için her saat başı arayıp tatili bize zehrederdi.

Bizde Elay’la anlaşıp iki aile tatile gelmeye karar vermiştik. Özel jetle gökyüzünün semalarında alçalmaya başladığımızda Pasifik Okyanusunu ilk kez gören Defne büyülenmişti. Güneşin suyun üzerindeki yansımaları her şeyi gölgesinde bırakacak kadar parlaktı. Hawaii’nin en seçkin bölgelerinde birinde kalıyorduk.

Otelin girişinde bizi karşılaşmışlardı ve otelin özel ekibi lobide değil, suitlerimizde giriş işlemlerimizi yapmıştı. Karun Kalender ve Duha Tunus gibi iki büyük ismi otellerinde ağırlayan bu insanlar hizmette kusur etmiyordu. Üç yatak odalı bir suitte kalıyorduk. Odalardan birini Defne’ye, diğerini Atlas ve dadısına tahsis etmiştik ve üçüncü oda bize aitti.

Özel sonsuzluk havuzu olan lüks bir suitti. Mini mutfağı ve kendi şefi olan bu yeri sevmiştim. Her odasında İtalyan tasarımı küvetler ve mermer banyoları olması hoş bir detaydı. En güzeli de manzarasıydı, balkonunda okyanusun mavi ışıltısını görmek insana huzur veriyordu. Sabahları uyanınca bir kahveyle balkona çıkıyor ve masmavi okyanusu izleyerek rahatlıyordum.

Burada yediğimiz yemekler bile üst kalite lüks şeylerdi. Her müşterileri için şeflerin oluşturduğu özel menülerin olması çok güzeldi. Gündüzleri çocuklarımızla adayı gezip geceleri otuz yıllık Fransız şarabıyla küvete girip Karun’la sevişmeye bayılıyordum. Buraya gelene kadar bu tatile ne kadar çok ihtiyacımızın olduğunu anlamamıştım.

Akşam üstü marinadan kalkan bir yata binip küçük bir gün batımı gezisi yapmıştık. Gün batarken Karun ve Duha beyaz deri koltuklara oturup buz kovasındaki viskiden içerek sohbet ediyorlardı. Elay kamaraya inmişti, bende hem okyanusu izliyor hem de Defne ve Cesur’a göz kulak oluyordum. İkisi yatın kenarındaki demirlere yaklaşıp kafalarını aşağıya eğmeden duramıyordu. İki dakika rahat durmayacak kadar yaramazlardı.

“Uzaklaşın oradan.” Daha ben müdahale etmeden Kadem onları uyararak yanlarına gitti. “Balıklara yem olmak istemiyorsanız güvenli bölgede kalın.” Çocukların denize düşmesini istemediği için onları geriye çekti. “Okyanus sizin yüzdüğünüz sahile benzemez.”

“Kadem amca sadece balıklara bakacaktık.” Defne onu ikna etmek için ikinci kez ağzını açmıştı ki garsonun elindeki tatlı tabağını gördü. Cesur’la ikisi hemen tatlıya koşunca bende Kadem’in yanına geldim. Onu bizimle buraya gelmesi için ikna etmem hiç kolay olmamıştı.

Yanında durduğumuzda ikimizde yönümüzü okyanusa doğru çevirdik. Tuzlu suyun kokusunu içime çekerken rüzgâr saçlarımı dalgalandırıyordu. “Sıkıcı bir iş insanı için bu gezi katlanılmaz olmalı.” Ona sataşırken tek istediğim aklını biraz dağıtmaktı.

Melek’ten sonra Kadem kendini herkese kapatmıştı. Tüm gününü şirkette geçirerek mutluluktan uzak tekdüze bir hayat yaşıyordu. Başarılı bir yönetici olduğunu kabul ediyordum ama hayat sadece işlerden ibaretmiş gibi davranması canımı yakıyordu. Melek’ten kalan boşluğu işlerle doldurmaya çalıştığını biliyordum. Onu içten bir şekilde gülerken görmeyeli yıllar olmuştu.

Yanımda hep taşıdığım çilekli şekeri çıkartarak ona uzattım. “İster misin?” Yıllardır ona bu şekerlerden uzatıyordum ve tek istediğim bir gün bunu almasıydı. Eğer Melek’e bir kez bile yediremediği bu şekeri alırsa bir şeyleri aşmaya başladığını anlayacaktım.

Lütfen bu sefer alsın.

İçimden dua ederek şekeri almasını bekledim. Kadem göz ucuyla avucumdaki şekere bakıp bir süre hareketsiz kaldı. Birkaç saniyelik bir duraksamanın ardından şekeri almadan önüne dönmesiyle hüsrana uğradım. Omuzlarım düştüğünde bir kez daha gözlerimin ardı yanmıştı. “Sana yalvarıyorum bunu kendine yapma.”

“Ben sana yalvarıyorum, onu benden almaya kalkışma.” Omzunun üzerinden bana baktığında onu kendi haline bırakmam için kahve gözlerinde büyük bir yakarış vardı. “Sandığın gibi yalnız ve ıssız bir adam değilim, Melek hep benimle.” Yıllardır bir hayale tutunduğunu görmek beni kahrediyordu.

Melek onun böyle bir hayat sürmesini istemezdi. Yatta bize eşlik eden garsonlardan biri yanımıza gelince bir kadeh şarap aldım. Kadem sert bir şeyler içmek istediği için brendi bardağını alarak önüne döndü. Yatın uç kısmında durarak birlikte güneşin batışını izlerken aynı anda iç çekmiştik. “Bazı geceler benimle konuşuyor.” Gördüğü rüyaları bana anlatırken gözlerinin kahvesinde yoğun bir özlem vardı. “Öyle anlarda uykudan uyanmak başlı başına bir cehennem.”

Kadem hep onu düşündüğü için bilinçaltı Melek’in anılarıyla doluydu. “Sana onu unut demiyorum kardeşim ama artık gitmesine izin vermelisin.” Melek’in anılarına öyle bir tutunuyordu ki yürek yarası ilk günkü gibi kanıyordu. “O da bunu isterdi, bunu iyi biliyorsun.”

“Onun gitmesine izin verirsem…” Yenilgi içinde gözlerini yumduğunda içine çektiği nefes, göğüs kafesinin arasında sıkışmıştı. “Bende giderim.”

Kaskatı kesildiğimde gözlerini usulca açarak batmakta olan güneşin turuncu ışıklarını izledi. Kederli ifadesi bakışlarındaki tüm canlılığı katlettiği için artık gözleri bile fazla ölüydü. “Beni hayatta tutan tek şey onun hayali. Bunu da benden alırlarsa yaşayamam, Efil.”

Kaşları büküldüğünde içi acımış gibi kısık bir sesle, “Varsın hiç yanımda olmasın,” dedi. “Ama anılarımda yaşamaya devam etsin.”

“Melek’in görmek istemediği ve hep korktuğu bir hayatı yaşıyorsun.” Bir seferinde kapı aralığında ikisinin konuşmasına tanık olmuştum. Melek hasta yatağında kendinden çok Kadem için endişelenmişti. Gittiğinde Kadem’in yaşayacaklarına ve nasıl bir adama dönüşeceğini düşünüp üzülmüştü. “O bu kadar değişmeni hiç istemezdi, Kadem.”

“Bende sevdiğim kadının hep yanımda olmasını isterdim.” Dudaklarında hüzünlü bir gülümseme belirdiğinde mutlu olmanın nasıl bir şey olduğunu bile unutmuşa benziyordu. “Hayat bazılarımıza adil davranmıyor kardeşim.”

Beş yıldır bir insanın acısından eksilen hiçbir şey olmaz mı? Kadem’in kaybı ve acısı hala ilk günkü gibi tazeydi. Her gün karşısına onu mutlu edecek bir kadının çıkması için dua ediyordum. Ancak Kadem başını çevirip hiçbirine bakmıyordu. Şirkette birbirinden farklı kadınla karşılaşıyordu ama hiçbirine iki saniyeden uzun bakmıyordu. Kalbini öyle bir kapatmıştı ki, Melek dışındaki hiçbir kadına orada yer yoktu.

Yaşayan bir bedende ölü bir ruh taşıyarak bürgün sevdiği kadına kavuşmayı bekliyordu. Allah’ın verdiği canı alamadığı için ecelin onu bulmasını beklediğini biliyordum. O zamana kadar yalnız bir hayat yaşayacağını bilmek beni kahrediyordu. Duha’yla ikimiz onu birileriyle tanıştırmaya bile kalkışmıştık. Ancak her defasında Kadem’in tepkisi çok sert ve yıkıcı olduğu için bunu yapmayı bırakmıştık.

Kadem yalnız kalıp Melek’le olan hayallerinin içinde kaybolmak istediği için yanımdan ayrıldı. Üzgünce iç çekerek önüme döndüm. Ne yazık ki Kadem’e daha iyi hissettirmek için elimden bir şey gelmiyordu. Güneşin son ışıklarına bakarken arkadan bir kol belime dolandı. Parfümünün kokusundan onun kim olduğunu anlayınca sırtımı Karun’un göğüs kafesine yasladım.

Karun az önce Kadem’le nasıl bir konuşma yaptığımızı tahmin ediyor olmalı ki, “Sen sakın beni bırakıp bir yere gitme,” dedi içli bir sesle. “Hep yanımda kalmalısın, yokluğunda darmadağın olurum.”

Ona yaslanıp kollarının arasında olmanın huzurunu yaşarken tebessüm ettim. “Seni iki çocukla bırakıp hiçbir yere gitmem. Çocuklarıma üvey anne getirmeni istemem,” dediğimde kısık gülüşünün sıcaklığını omzumun yakınlarında hissettim. “Senin dışında hiçbir kadın kapımın eşiğinden içeri giremez.” Bunu biliyordum.

Karun’un elleri belime sürtünerek karnımın üzerinde buluştu. Beni kollarının arasında tutarken çenesini çıplak omzuma yaslamıştı. Rahatlatıcı mırıltılar çıkartarak kokumu içine çekerken huzurlu bir sesle konuştu. “Defne’de senin gibi kokuyor.”

“Nasıl?”

Çenesini biraz daha boynuma yaslayarak karnımdaki kollarını sıkılaştırdı. “Kızım da annesi gibi dünyanın en güzel kokusuna sahip. İkinizde kainattaki en eşsiz çiçekler gibi kokuyorsunuz.”

Gün batımını izlerken başımı arkaya doğru yatırarak ona daha çok yaslandım. “Sence de bizi çok şımartmıyor musun?”

“Şımartılmayı hak ediyorsunuz.” Kalbimin hızlanmasına neden olan gülüşünü duydum. “Karşılığında sende beni şımartabilirsin.” Arkadan kendini bana yasladığında sertliğini kalçalarımda hissettim. “Neden kamaraya inmiyoruz?”

Kendimi tutamayıp güldüğümde onun kışkırtmalarına karşı koymaya çalışıyordum. “Karun biraz daha böyle devam edersen üçüncü çocuğu kucağına vermem yakındır.”

Kahkaha atarak dudaklarını boynumun girintisine bastırdı. “Bunun için hiç olmazsa Atlas’ın bir yaşını doldurmasını bekle.” Nefes alışlarım hızlandığında tebessüm etmeden duramadım. Babalığı tattıktan sonra artık hamile kalmamdan ödü kopmuyordu, tam tersi kalabalık bir aile onu mutlu ediyordu.

Karun boynuma küçük öpücükler kondurmaya başladığında öpücüklerini eşitlesin diye başımı eğdim. Öpmediği boynum için alan açtığımda büyük bir zevkle öpücüklerini eşitlemeye başladı. Tüm öpücüklerini saydığımı iyi bildiği için sağ boynuma kondurduğu öpücüklerin sayısında boynumun sol tarafını da öpmüştü. Beni yavaşça kendisine çevirince kollarımı boynuna doladım.

Başını eğip yüzümü yakından izlerken mavi gözlerinde kalbimi ısıtan bir duygu vardı. “Bugün çok güzelsin, Saka.” Alay edercesine tek kaşımı yukarı kaldırdığımda güldü. “Sen hep çok güzelsin.” Alnını alnıma yaslayıp dudaklarıma karşı fısıldadı. “Karımdan daha güzeli yok bu dünyada.” Tam mutlu olmuştum ki sinirlerimi bozarak ekledi. “Ve daha manyağı.”

“Karun ne manyaklığımı gördün?” İğneleyici gözlerle bana bakınca sorumu düzelttim. “Defne doğduktan sonra ne manyaklığımı gördün?”

“Yavrum daha geçen ay gözümün önünde birine kafa attın.”

“O trafik magandası bunu hak etmişti.”

Belimdeki elleri kalçama doğru kayarken eğlenen ifadesinde bir şey kaybetmemişti. “Gurur’un kafasında vazo kırdın, Bige.”

Kendimi savunarak omuz silktim. “Hak etmeyen kimseye bir şey yapmıyorum.”

“Daha üç gün önce arabanla arama çarptın!”

“Seni öldürmek isteseydim sana çarpan aramam olmazdı, Karun.”

“Hala kendini haklı buluyorsun ya, deliriyorum.” Kaşlarını belli belirsiz çatarak kalçama sert bir şaplak attı. “O kadınla aramda bir şey olmadığını sana kırk defa söylemiştim!”

Gülmemeye çalışarak, “Sana inandığım için hala yaşıyorsun,” dediğimde bir küfür savurdu. “Seninleyken kendimi hep tehlikede hissediyorum, Çeyrek Mafya.”

“Güvende hissetmenin nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsan benden uzakta bir hayat sürebilirsin.” Sözcükler dudaklarımdan çıktığı an yüz ifadesi sertleşmişti. Beni hiç bırakmak istercesine daha sıkı tutarken kaşları çatıktı. “Benim için bir tehdit olsan bile senden vazgeçmem, sendeki kaosu seviyorum.”

Bakışlarım yumuşadığında uzanıp onu öptüm. Karun başını yan tarafa eğip soluksuz bir şekilde beni öperken elleri yine bedenimde geziniyordu. Yanında olduğumda bana dokunmadan duramadığı için elleri hep üzerimdeydi. Kalçamı kavrayıp beni kendisine bastırdığında kısık iniltim ikimizin dudakları arasında kaybolmuştu. Hemen şimdi onunla burada sevişebilirdim ve bunu bilmek onu daha çok tahrik ediyordu.

Atlas’ın dadısı, “Bige Hanım,” diye bana seslenince isteksizce Karun’dan ayrılmak zorunda kaldım. “Atlas uyandı karnını doyurmalısınız.” Aramızdaki tutkuyu nasıl sabote edeceğini Atlas’tan daha iyi kimse bilemezdi.

Dadının kucağında bas bas bağıran Atlas’ı görünce üçüncü çocuk fikrinden hızla uzaklaştım. Bebekler ağlamaktan başka hiçbir şey bilmiyordu. Karun benden önce davranıp Atlas’ı dadıdan aldı. Atlas daha çok küçük olduğu için Karun’un iri kollarının arasında minicik kalıyordu. Kendini parçalayarak ağlayan ufaklığa bakıp belli belirsiz tebessüm etti.

“Oğlum sen ablandan daha felaket bir şey çıktın.” Onun ağlamaktan ıslanan minik gözlerine bakarken dudaklarındaki tebessümün farkında değildi. “Karnın acıksa da doysa da hep ağlıyorsun. Nasıl bir Kalender’sin sen?”

“Altı ıslak, karnı da aç olan bir Kalender.” Sorusuna yanıt vererek Atlas’ı ondan aldım.  Oğlumun sevimli yüzüne bakmak bile ona duyduğum sevgiyi hat safhaya çıkartıyordu. “Annesi şimdi bu oburun karnını doyuracak.”

Kamaramıza inip önce Atlas’ın bezini değiştirdim daha sonra karnı doyana kadar onu emzirdim. Sütünü içince ağlamayı bırakmıştı. Henüz uyumaya niyeti olmadığı için onu alıp yukarı çıktım. Karun sıkıca Defne’nin eline tutarak onunla yatın kenarında duruyordu. Çevredeki adaları Defne’ye anlatarak onu burası hakkında bilgilendiriyordu. Duha ise oturduğu yerde yatın ışıkları altında bir dergi okuyordu.

Ancak sık sık göz ucuyla Cesur’un olduğu yöne bakıp onu kontrol ediyordu. Duha’nın karşısına oturup battaniyesini Atlas’ın üzerine attım. Atlas kucağımdaydı ama battaniyeyle onu iyice örtmüştüm. Hava serinlediği için hasta olmasını istemiyordum. “Elay nerede?” Etrafıma baktım ama onu göremedim.

Duha’nın siyah gözleri ışıldadığında dergiyi kenara koyarak başını kaldırdı. “Midesi bulandığı için kamaraya indi.”

“Deniz mi çarptı?”

Keyifli bir şekilde başını iki yana salladığında gözleri kucağımdaki bebekte oyalandı. “Allah’ın izniyle bizde yakında ikinciyi kucağımıza alacağız.”

Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi olduğunda bir süre hiç kıpırdayamadım. Tüm bedenime yayılan bu sıcak hissin adı mutluluktu. “Elay hamile mi?” Bugün içinde aldığım en güzel haber buydu.

Ayın ışıkları Duha’ya vurdukça sert yüzündeki çizgileri daha belirgin kılıyordu. İkinci kez baba olmanın sevincini gözlerinde taşırken başını yavaşça salladı. “Atlas doğduğundan beri Cesur’un ne kadar huysuzlandığını iyi biliyorsun. Defne’nin bir kardeşi var ama benim yok, diye sızlanarak her gün canımıza okuyordu.”

Çocukların arasındaki rekabeti Karun’la ikisi başlatmamış gibi güldü. “Bir başarısız tüp bebek denemesinden sonra ikincisinde oldu.”

Mutluluktan, “Karun!” diye bağırdım. “Elay hamileymiş.”

Duyduğu bu haber Karun’u mutlu etmemişti. Birkaç saniye hiç kıpırdayamadı ancak daha sonra beyninden vurulmuş gibi Duha’ya döndü. Kaşları çatılmıştı, omuzlarının duruşu ise gergindi. “Sırf bana yetişmek için karını hamile mi bıraktın?”

Duha başını geriye atarak güldüğünde Karun’un kızgın suratını görmek ona inanılmaz bir keyif veriyordu. “Skoru eşitlemeden duramazdım.”

Karun, Defne’yi güvenli bir alana çekerek bize doğru yürürken suratından düşen bin parçaydı. Tam o esnada Elay’da yukarı çıkmıştı. İkisi gelip güvertedeki lüks koltuklara oturunca Karun hemen yanımdaydı. Buz kovasının içindeki şişeyi alıp kendine bir kadeh viski doldururken ters gözlerle Duha’ya bakıyordu. “Kaç tane çocuk yaparsan yap, benimkiler seninkilerden hep daha iyi olacak.”

“Öyle mi dersin?” Duha sırıtarak ona Kadem’le oynayan Cesur’u gösterdi. “Yanılmıyorsam oğlum senin kızından önce konuşmaya başlamıştı.” Kendiyle böbürlenircesine gömleğinin yakasını düzeltti. “Oğlumda babası gibi zeki.”

Karun yerinde dikleşip tıpkı onun yaptığı gibi Defne’yi işaret etti. “Kızım sonradan gelmesine rağmen senin oğlunla aynı gün doğdu.” Dudağının köşesi yavaşça kıvrıldığında Duha’nın gözlerinin içine baktı. “Kızım aradaki bir aylık farkı kapattı, bundan daha büyük bir skor var mı?”

Elay’la göz göze geldiğimizde ikimizde sinirden ağlayabilirdik. Ne zaman yan yana gelsek kocalarımız mutlaka yarışacak bir şeyler buluyorlardı. Duha lafın altında kalmayarak Karun’la uğraşmayı sürdürdü. “Kızın oğlumla aynı gün doğmuş olabilir ama iki saat farkla benimki önde.”

Karun kucağımdaki bebeğe baktığında sırıttı. “Atlas senin ikinci çocuğundan ne kadar önde? Niye bundan bahsetmiyorsun?”

“Ne önemi var.” Duha yerinden hafifçe kıpırdanarak yönünü Karun’a çevirdiğinde bakışları alaycıydı. “Eminim kızımda her yönden Atlas’ı geçer.” Böylece çocuğun cinsiyetini de ilk bize söylemişti. Kız babası olsun da Karun’un ne hissettiğini daha iyi anlasın.

Duha başıyla Cesur’u gösterip yeniden güldü. “Oğlum senin kızından önce konuştu, emekledi ve yürümeye başladı.” Şeytani bakışlarını Karun’un gözlerine dikip, “Aynı gün doğmalarına rağmen oğlum birçok yönden farkını ortaya koydu,” dedi.

“Ne sikimden bahsediyorsun lan sen?” Konu kızı olunca Karun çok çabuk fevrileştiği için kaşlarını çatması uzun sürmemişti. “Oğlunun Defne’den önce yürümesi ve konuşması neden bir başarı sayılsın? Defne yüzmeye başladığında seninki suya bile giremiyordu.”

“Cesur’un okul notları Defne’den daha iyi diye hazmedemiyorsun.”

“Kızım her gün bir posta oğlunu dövüyor diye çıldırıyorsun.”

“Cesur senin kızından dayak yemiyor, bilerek Defne’ye yüklenmiyor.”

Karun güldü. “Buna kim inanır? Defne her zaman onu ağlatarak evine gönderiyor.”

“Amına koyduğum piçi, o bacaksızı öğretirsen yapar tabii! Cesur kibarlığından kızına el kaldırmıyor!”

“Kaldıramaz da!”

Duha’nın dudaklarının kenarı yukarı kalktığında çocukça bir inatla Karun’a meydan okuyordu. “Cesur oldukça disiplinli bir çocuk, odasını bile kendi topluyor.” Ona Defne’yi gösterdi. “Senin küçük dağıtıcın gibi değil.”

Karun kadehinden bir yudum alırken ona cevap vermek için acele etmedi. Kaşlarını hafifçe yukarı kaldırdığında eğlenen ifadesinden eksilen bir şey olmamıştı. “Kızım da annesi gibi büyük yıkımların küçük savaşçısı. Bugün yıkıp dağıttığı şey odası olur ama yarın…” Duha’nın gözlerinin içine bakarak ona Cesur’u gösterdi. “Bakarsın yıkıp dağıttığı şey senin oğlun olur. O velet aklı varsa kızıma bulaşmaz.”

Duha güldüğünde rahat ve sakin tavırlarıyla Karun’u sinirlendirmenin peşindeydi. “O küçük kurt bir tilkinin zekasıyla yarışamaz. Kızın ne kadar vahşice saldırırsa saldırsın hiçbir zaman Cesur’un stratejilerini geçemez.” Bir kez daha çocukları göstererek sırıttı. “Kendin gör.”

Onun neyden bahsettiğini anlamak için hepimiz başımızı çevirince Defne ve Cesur’u gördük. İkisi yerde oturmuş Kadem’in onlar için getirdiği kutu oyununu oynuyorlardı. Jenga bir denge oyunuydu ama ne yazık ki Defne’nin kötü olduğu oyunlardan biriydi. Kadem onların yaramazlıklarından bezdiği için ikisini jenganın önüne oturtmuştu.

Kadem her fırsatta çocukları sevmediğini, onların bir parazit olduğunu söylüyordu. Fakat Defne ve Cesur’un yakınlarında olduğunda onları mutlaka korur ve göz kulak olurdu. Çocukların yaramazlık yapıp denize düşmelerini istemediği için onları kutu oyunuyla yere oturtmuştu. Kendisi de bir kenarda durup sigarasını içerek çocukları izliyordu.

Cesur ve Defne birbirlerine yenilmekten nefret ettikleri için düşman gözlerle birbirilerine bakıp sırasıyla kuleden bir taş çekiyorlardı. Sırası geldikçe Cesur bir taş çekerken çok sakin ve soğukkanlıydı. Bu oyunu kazanacağına emin bir şekilde rahat ama dikkatle kuleden bir taş çekiyordu. Zekasını gerçekten babasından almış olmalı ki beş yaşındaki bir çocuğa göre iyi strateji yapıyordu.

Kuleden çektiği taşlar bile öyle rastgele değildi, Defne’nin dokunmaya cesaret edemediği tüm taşları çekerek bizim ufaklığı delirtiyordu. Defne kulenin ortasındaki bir taşa uzandığında Cesur, “Bence onu çekme,” dedi sakince. “O taşı alırsan iki tur sonra kaybedeceksin.”

Defne küçük kaşlarını çatarak düşmanca bakışlarını ona dikti. “Her şeyi sen biliyorsun dimi?” İyice yaklaşıp gözüne kestirdiği o taşı çekti. “Bu sefer ben kazanacağım.”

“Yenildiğinde yine ağlama aptal kuş.” Sadece kuş demesi bile Defne’yi kızdırırken Cesur uzanıp en altlardan bir taş çekip onu kulenin üstüne koydu. “Sıra sende.”

Defne mavi gözlerini kısarak kuleyi detaylıca inceledi. Çok kritik bir noktaya gelmişlerdi, o kule her an yıkılabilirdi. Defne kahverengi saçlarını yüzünden çekerek elini uzattığında heyecandan parmakları titriyordu. Bu oyunda bir kez de olsa Cesur’a karşı kazanmak istediğini saklayamıyordu. Kendini hazır hissedince nefesini tuttu ve taşlardan birini parmaklarının ucuyla tuttu.

Bunu yaparken nefesini doğru şekilde tutmayı bilmediği için yanakları balon gibi şişmişti. Onun için gergin geçen saniyelerin hakkını vererek kuleyi devirmeden o taşı çekti. Şimdi kuleyi yıkmadan o taşı en üstte koymalıydı ama eli titrerken bunu yapması kolay olmayacaktı. Elindeki taşı kulenin üstüne yaklaştırdı ama yaşadığı stres yüzünden taşı bırakmaya cesaret edemedi.

Gözlerimizi dahi kırpmadan onları izlerken Cesur hepimizi şaşırtacak bir şey yaptı. Defne’nin aşırı heyecan ve stresten ne kadar titrediğini görünce elini onun elinin üstüne koydu. Rakibi olmasına rağmen dostane bir sesle, “Sakin ol,” diye konuştu ve yavaşça Defne’nin elini yönlendirdi.

Cesur’un Defne’ye yardım etmesi Duha’nın homurdanmasına neden olmuştu. Karun ise kızgın gözlerle kızının elini tutan çocuğa bakıyordu. “Yaşına başına bakmadan bu piçi kurşuna dizmek istiyorum!” Kısık bir sesle söyledikleri beni güldürdü. Karun onlardan daha çocuktu.

Defne, Cesur’un yardımıyla kuleyi yıkmadan taşı en üste bırakınca rahat bir nefes aldı. Rakibinin küçük jesti için ona teşekkür etmek yerine dudaklarını büktü. “Senin yardımın olmadan da yapabilirdim.” Cesur yardım etmeseydi o kuleyi yıkacağını iyi biliyordu ama kibrini babasından aldığı için bunu asla kabul etmezdi.

Cesur ona karşılık vermeden önüne döndü. Bazı yönlerde Defne’ye kıyasla daha olgun bir çocuktu. Göz ucuyla kuleyi incelediğinde onun için en güvenli taşı seçmeye çalışıyordu. Kule fazla dayanamazdı, üstelik hafifçe esen rüzgârda kulenin sallanmasına neden olup onlara gergin dakikalar yaratıyordu. Cesur kuledeki en güvenli taşa uzanmıştı ki eli havada kaldı. Kısa bir an Defne’ye bakınca onun ne kadar gerildiğini gördü.

O taş kuledeki en sağlam taşlardan biriydi. Eğer Cesur onu çekerse Defne hangi taşı çekerse çeksin büyük ihtimalle yıkılacaktı. Fark ettiğim şeyle dehşete kapıldım. Sıra Defne’ye gelince yenilme ihtimali çok yüksekti, yani Cesur’un dediği çıkmıştı. Duha’nın oğlu şaşırtıcı bir şekilde Defne’nin iki tur sonra kaybedeceğini öngörmüştü.

Kazanmasını sağlayacak taşı çekmek yerine bir süre Defne’ye baktı. Onun heyecanını, kazanmayı her şeyden isteyen sabırsız halini sessizce izledi. Daha sonra başını eğdi ve hepimizi hayrette bırakacak bir hamle yaptı. Gözüne kestirdiği taş yerine kuleden rastgele bir taş seçip onu çekti. Taşı alırken bilerek parmağıyla diğer taşlara dokunarak kuleyi yıkmasını beklemiyordum.

Defne onun planlı bir şekilde kuleyi yıktığını anlamadığı için ellerini çırparak, “Ben kazandım!” diye bağırıp mutluluktan gülücükler saçmaya başladı. “Bak gördün mü, ben kazandım.”

Duha içkisinden sert bir yudum alıp ters gözlerle oğluna bakıyordu. “Bilerek kaybetti.”

“Kabul et artık.” Elay kendini tutmayıp güldüğünde kocasını kızdırmaktan büyük bir zevk alıyordu. “Cesur hiçbir zaman Defne’ye karşı kazanamayacak.” Burada Defne’den başka hiç arkadaşı olmadığı için bilerek ona yeniliyordu.

Cesur’un yaptığı jestler sadece Duha’yı değil, Karun’u da kızdırıyordu. Boynundaki damarlar belirginleştiğinde küçücük çocuğa attığı bakışlar ölümcüldü. “Şu piçe bakınca bile kan beynime sıçrıyor. Kızıma iyilik yapmak ona mı düşmüş!”

“Karun saçmalama lütfen,” diyerek onu sakinleştirmeye çalıştım. “O daha beş yaşında rahat bırak çocuğu.”

Henüz Karun sakinleşemeden Defne onu kızdıracak bir şey yaptı. Uzanıp dudaklarını Cesur’un yanağına bastırarak ona gülümsedi. “Teşekkür ederim, Cesur.” Defne’nin fark etmediğini sanmıştım ama bilerek ona yenildiğini anlamıştı.

Defne’nin onu öpmesiyle Duha bir küfür savururken Karun delirdi. Elindeki kadehi sıkarken sinirden yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Duha’nın da ondan kalır bir yanı yoktu, çocukları onları çıldırtıyordu. Karun’un bedenindeki gerilimi hissedebiliyordum. Bir hışımla ayağa kalktığında hemen onu durdurdum. “Çocuklarla çocuk olma.” Kırk yılın başında güzel anlaşıyorlardı, bunu bozmasını istemiyordum çünkü Defne ve Cesur çoğunlukla hep kavga ediyorlardı.

Karun gözlerinden şimşekler çıkartırken kaşlarını çatarak ölümcül bakışlarını Cesur’a kenetledi. “Bu çocuğun belasını sikeceğim!”

“Kimin belasını sikiyorsun lan sen?” Duha oğlunu savunurken çatık kaşlarla Defne’yi gösterdi. “Kızın oğlumu öptü, git ondan hesap sor.”

“İkinizde kesin şunu.” Elay’ın sırtı dikleştiğinde kızgın gözlerle Karun ve Duha’ya bakıyordu. “Bir de baba olacaksınız, onlardan daha çocuksunuz.”

Karun kimseyi dinlemeyip sinirli adımlarla çocukların yanına gitti ve bir ayağının üzerine diz çöktü. Onlarla aynı hizaya geldiğinde bakışlarının ilk hedefinde Defne vardı. Kızına bakarken istemsizce bakışlarını yumuşattı. “Karşı evden kimseyi öpmemen konusunda seninle anlaştığımızı sanıyordum?” Sinirden avuç içimle alnıma vurdum. İşte yine başlıyorduk.

Defne kısa bir an Cesur’a bakıp daha sonra da Karun’a döndü. Masum bakan gözlerini kırpıştırdığında kafasına yatmayan bir şeyler olduğu çok açıktı. “Ama baba sen demiştin ki iyilikler ödüllendirilmeli.” Sevimlice gülümseyerek ona Cesur’u gösterdi. “Kazanmama yardım ederek bana bir iyilik yaptı, bende onu ödüllendirdim.”

Karun bir küfür savurduğunda inanamayan gözlerle Defne’ye bakıyordu. “Sende annen gibi işine geleni anlıyorsun.” Sinirlerine hâkim olmaya çalışarak parmağıyla Defne’nin burnuna küçük bir fiske vurdu. “Bir daha kimseyi öpücükle ödüllendirme. Biri sana bir iyilik yaptığında bana söyle, baban onu gerektiği gibi ödüllendirir.”

Defne kafası karışarak ona Cesur’u gösterdi. “Baba Cesur’u sen mi, öpmek istiyorsun?”

“Evet!” diyen Karun sinirden dizinin üzerindeki yumruğunu sıkıyordu. “Bu gidişle onu ben öpeceğim onu ama anladığın şekilde değil.” Gırtlağından bir hırıltı çıkartarak ölümcül bakışlarını Cesur’a dikince, zavallı çocuk korkudan hemen ayağa fırladı.

Koşup Duha’nın kucağına sığındığında yüzünü babasının göğsüne bastırmıştı. “Baba Karun amcaya bir şey söyler misin? Sürekli bana kızıyor.”

Duha gülmemeye çalışarak Karun’un kızgın suratına bakarken oğlunun saçlarını okşadı. “Sen ona aldırma, ne yaptığını bilmiyor.”

Atlas’ın uyuduğunu görünce yanlarından ayrıldım ama gitmeden önce Karun ve Duha’ya uyarı dolu bakışlar atarak, “Rahat durun,” dedim. “Eskiden de çekilir bir yanınız yoktu ama baba olduktan sonra iyice zıvanadan çıktınız.” Karun kızını aşırı kıskanan bir baba olduğu için her an bir olay çıkartabiliyordu. Duha ise onun öfkesini körükleyerek ortalığı daha çok karıştırıyordu. Bu ikisiyle ne yapacağımızı hiç bilmiyorduk.

***

Akşam yemeğinden sonra çocukları uyutup Kadem ve dadıya emanet ederek sahile inmiştik. Aslında Kadem’in de bizimle gelmesi için çok ısrar etmiştik ama çocukları bahane ederek gelmemişti. Yanan ateşin etrafında otururken alevler gecenin serinliğini kırıyordu. Gökyüzündeki yıldızlar o kadar belirgindi ki onları izlemekten insan konuşmak bile istemiyordu.

Karun’un hemen yanında oturuyordum ve başım onun omzuna yaslıydı. Elay ise Duha’nın yanında oturarak tıpkı kocası gibi içkisinden küçük yudumlar alıyordu. Karun’da içiyordu ama benim içtiğim tek şey alkolsüz bir kokteyldi. Atlas’ı emzirdiğim için alkol başta olmak üzere tükettiğim şeylere dikkat ediyordum. Sigarayı zaten Defne’ye hamile kaldığımda bırakmıştım ve bir daha da hiç başlamamıştım.

Son günlerde Karun’da sigarayı bırakmaya çalışıyordu ama bu sandığı kadar kolay değildi. Benim yüzümden başladığı sigarayı Defne için bırakmak istiyordu. Defne ne zaman babasından sigara kokusu alsa çok rahatsız olduğu için Karun sigarayı bırakmaya karar vermişti. Bir anda bırakamadığı için bunu yavaş yavaş yapıyordu. Dünden beri sadece üç dal sigara içmesi onun için büyük bir başarıydı, normalde günde bir paket tüketiyordu.

Sigarayı bırakmaya çalıştığı için son günlerde hep gergin ve sinirliydi ama bunu bize yansıtmıyordu. Yakın zamanda sigarayı tamamen bırakacağına adım gibi emindim. Çocukları için yapmayacağı bir şey yoktu. Duha kısa bir an Karun’la ikimize baktı, daha sonra da yanında oturan güzel karısına. Dudaklarında iç ısıtan bir gülümseme belirdiğinde, “Nereden nereye,” diye mırıldandı huzurlu bir sesle. “Kim derdi ki Kalender’den intikam almaya çalışırken ikimizin de hayatımızın kadını bulacağını.”

Karun kolunu omzuma atarak beni biraz daha göğsüne çekerken istemsizce gülümsedi. “Hayatındaki tek başarın o boktan intikam anlayışın olabilir, Tunus.” Başını eğip saçlarımın tepesine küçük bir öpücük kondurdu. “Senin o planın olmasaydı belki de Saka’yla hiç tanışmayacaktım ve bu en büyük kaybım olurdu.”

Duha yaptığı şeyle övünerek omuzlarını dikleştirdi ve göğüs kafesini havayla şişirdi. “Bunun için bana hala teşekkür etmedin, Kalender beyciğim.”

“Siktir git lan, sanki bile isteye bana iyilik yaptın.” Karun onu tersleyerek içkisinden birkaç yudum aldı. “Ayrıca ben değil, sen bana teşekkür etmelisin.”

Duha onun neyden bahsettiğini anlamadığı için yerinden dikleşti. “Hangi konuda sana teşekkür etmeliyim?”

“Ben olmasaydım o sikik intikam planını yapmazdın ve bu olduğunda-” Ona Elay’ı gösterdi. “Karınla tanışamazdın.”

Duha bir şey söylemeden önce başını çevirip omzunun üzerinden karısına baktı. Elay’ın ateşten daha kızıl saçlarına, çilli yanaklarına ve masmavi gözlerine büyülenmiş gibi baktığının farkında değildi. “Bir konuda haklısın, Kalender,” dediğinde bakışlarını Elay’dan çekemiyordu. “O intikam planı hayatımda yaptığım en iyi şey olabilir.”

Uzanıp karısının dudaklarına küçük bir öpücük kondurduğunda Elay’ın tebessümü bile Duha’ya iç çektiriyordu. “Hayatımda olduğun için çok şanslıyım hatun.”

Elay ona sataşarak, “Bunun farkında olmana sevindim,” dediğinde Duha gülüşüne engel olamadı ancak hemen sonra ne hatırladıysa tüm keyfi kaçmıştı. “O piçin kalbini bana verdiğin için seni hiç affetmeyeceğim!” Yine aynı konuyu açmasıyla Elay sızlanırken burada gülen tek kişi bendim. Duha bir şeye kafayı takınca aradan yıllar geçse bile bunu kimseye unutturmuyordu. Ara ara bana Fransızların otelini hatırlattığı için hiçbir şeyi unutmadığını iyi biliyordum.

Rüzgâr biraz sert estiği için istemsizce irkildiğimde Karun hemen ceketini çıkardı. Küçük bir esintiyle ürperen bedenime ilgili gözlerle bakıp, “Üşüdün mü?” diye sordu. Daha ben cevap vermeden ceketini omzumun üzerine bırakmıştı.

Ceketini bana verdiği için onun üşümesinden endişe ettim. “Sen ne olacaksın?”

Çenemi hafifçe okşayarak başımı kaldırdığında tebessümü tüm ateşlerden daha yakıcı ve sıcaktı. “Ben artık üşümüyorum, Saka.” Kadife gibi çıkan yumuşak sesiyle gülümsedim. Bu cümlenin ikimiz için de çok derin bir anlamı vardı.

Tam bir şey söyleyecektim ki beni konuşturmayıp dudaklarıma kapandığında yine etrafımızdaki her şeyi unutmuştuk. Onu öpmek, ona dokunmak ve onunla olmak bana yaşadığımı hissettiriyordu. Karun’un hayatımdaki yerini kimse dolduramazdı. O ve çocuklarım sahip olduğum en değerli hazineydi.

Yaşadığım sürece tüm benliğimle onları sevecek ve hayatım pahasına olsa bile onları koruyacaktım. Bin bir güçlükle inşa ettiğim mutluluğumu kimsenin bozmasına izin vermeyecektim. Çok zor olmuştu ama başarmıştık ve tüm felaketlerden sağ çıkarak kendi ailemizi kurmuştuk. Yeni hayatımı çok seviyordum. Bir aile olmanın nasıl hissettirdiğini kocam ve çocuklarımla öğreniyordum.

Yorumlar