Roman
  • 14/02/2026

48-HAZİNDİR MAZİNİN ÖYKÜSÜ

“İçine attığın her şey içinden bir şeyleri alarak seni değiştirirdi. Bastırılan tüm duygular, geriye hiçbir şey kalmayana dek önce sahibiyle beslenirdi.”


Gazel ile yüzleşmenin bana acı vereceğini tahmin ediyordum ancak bu denli bir acıya hazırlıklı değildim. Dudaklarına bile yakışmayan tecavüz sözcüğü beni kıskıvrak yakalamıştı. Gazel’in isminin yanına yakıştıramadığım çirkin bir kelimenin saldırısına uğramış gibi donup kalmıştım. Artık nefes bile almıyordum. Duyduklarım kulaklarımın tüm duvarlarına çarpıp şiddetli bir sarsıntı yaratırken nefes almak şöyle dursun, kıpırdayamıyordum bile. Delicesine korktuğum ve kimseye konduramadığım bir şeyi ablama yaşatmış olamazlardı.

Bir konuda yanılmayı hiç bu kadar çok istememiştim.

Gazel yüzüme bakmaya bile utanıyormuş gibi kalktığı koltuğa yığıldı. “Annem öleli henüz bir hafta olmuşken Carlos beni aradı.” Dizlerinin üzerinde duran parmaklarıyla oynarken ısrarla bana bakmıyordu. “Onunla görüşmek şöyle dursun, yüzünü görmeye bile tahammül edemezdim ama annen için dedi.” Başını sallayarak kendi sözlerini onayladı. “Anneni görmek istiyorsan sana vereceğim adrese gel dedi.”

Gitmemiş ol demeyi o kadar çok istedim ki ama gittiğini biliyordum. Annemin ölümünden bir hafta sonra evi terk ettiğine göre o aşağılık herifle görüşmeye gitmişti. “Annemin yaşadığını ve bunu bana kanıtlayacağını söylemişti.”

Ayağa kalkıp sırtını dönerek pencereye yürüdü. “Kim olsa annesi için giderdi.” Bana bakmamasının en iyi yolu camdan dışarıyı izlemekti, o da öyle yaptı. “Gittim Efil, ona gittim.” Gözlerimden süzülen bir damla yaşı o görmeden hızlıca sildim. Gitmemeliydi, keşke gitmeseydi.

Ablam bana sırtı dönük bir hâlde dışarıyı izlerken sesi ağlamaklıydı. “Carlos’un biz Saka kızları için bazı planları vardı.” Fısıldadığında titreyen sesi bir ağıttan farklı değildi. “Bizim anne ve babamız için yapacağımız şeyler vardı.” Dudaklarından bir hıçkırık çıktığında, “Onları yaşatmalıydık yoksa ölürlerdi,” dedi zayıf bir sesle.

O benim tüm hayatımı bilirken ben onunla ilgili hiçbir şey bilmek istemediğimi fark ettim. Onun dünyası benimkinden daha korkunçtu. İşte bu yüzden yol yakınken buradan gitmek istiyordum. Gözlerim kapıyı bulduğunda, “Sen babanı yaşatmalıydın,” diyen içli sesini duydum. “Ben de annemi...”

“Babam için hiçbir şey yapmadım.”

“Artık kendini böyle mi kandırıyorsun?” Alay ederek bana döndüğünde dalga geçmek için bile olsa yüzünde tebessümün emaresi yoktu. “Baban senden o patlamayı çıkarmanı istediğinde ne oldu, Efil?” Birçok şey.

Kaskatı kesildiğimde gereken tüm cevapları değişen suratımdan alıyordu. “Tek bir patlamayla gözlerini, dostlarını ve her şeyini kaybettin. Peki, çok sevgili baban o gece ne kaybetti?” Hiçbir şey... Bir kayıp yaşamadığı gibi üzerine bir de ona madalya vermişlerdi. Ülkesi için kızını bile gözden çıkaran kahraman asker Albay Asım Saka.

Bundan bahsetmek bile canımı sıktığı için çantamdaki sigara paketini çıkardım. “Hepsi bu da değil.” Bulunduğu yerden beni izliyordu. “O geceki patlamayla baban bir şey daha kazandı ve o da kendi hayatıydı.” Gazel buruk bir şekilde gülerek başını salladı. “Artık Carlos onun değil, sekiz yaşındaki küçük kızının sorunuydu. O patlamayla baban hedef olmaktan çıktı ve sen potaya girdin. Sen artık bir terör örgütünün oğlunu öldüren o çocuktun.”

Yaktığım sigaranın dumanını içime çekerek sırtımı duvara yasladım. “Zaten bildiğim şeyleri bana neden anlatıyorsun?”

“Bir de benden dinle çünkü senin hastalıklı zihnin olaylara farklı açılardan bakıyor.” Elimdeki sigara paketini işaret edince çakmağı paketin içine koyup ona attım. Havada yakaladığı paketten bir dal sigara çıkarırken yüz ifadesi alaycıydı. “O günden sonra baban bizim için ne yaptı?” Bunun cevabını gerçekten merak ediyormuş gibi bakıyordu. “Bizi hiçbir işe yaramayan o tanık koruma programına aldırmak dışında bizim için ne yaptı?”

“Nereden bileyim ben?”

“Hiçbir şey yapmadığını sen de çok iyi biliyorsun.” İkimiz de evin farklı duvarlarına yaslanıp sigaramızı içerken artık gitmek istiyordum. “Başımıza Carlos gibi bir belayı musallat ettiği hâlde yanımızda kalmadı. Bizi korumak yerine bir görevden diğerine koşmayı sürdürdü. O patlamanın yaşandığı gece kadınlarla çocukları aldıklarında ve her anneden bir çocuk kopardıklarında baban yanımızda değildi.”

Saçlarımı işaret etti. “Carlos bizi kaçırıp saçına siyah bir toka taktığında da baban yanımızda değildi ve annemi son kez gördüğümüz o gece de yoktu.” İçler acısı hâlimize gülerek başını iki yana salladı. “Ona ihtiyacımız olduğu zamanlarda hiç yanımızda olmadı.”

Gözlerinde aşağılayıcı bir ifade belirdiğinde bunun nedeni bir aptal olduğumu düşünmesiydi. “Yanımızda olması için daha kaç kez kaçırılıp kendimizden bir şeyler kaybetmemiz gerekiyordu?” Başıyla camdan dışarısını gösterdi. “Hiç tanımadığımız o insanları kurtarmak neden bizden daha önemliydi? O kadar berbatlar ki çoğu kurtarılmayı hak etmiyor!”

Yarı ettiğim sigaramdan bir nefes daha çekerek kendimi dumana boğdum. “Babamın iyi bir koca ve iyi bir baba olduğunu hiçbir zaman savunmadığımı biliyorsun. Ancak o iyi bir askerdi ve kurtardığı insanların büyük bir bölümü kurtarılmayı hak ediyordu.”

“O herif hâlâ yaşıyorsa bu senin sayende.”

Gerçeklikten uzak bir şekilde güldüm. “Bana bilmediğim bir şey söyle.” Eğer ben Carlos’un öfkesini üzerime çekmeseydim şimdiye kadar kim bilir kaç kez babamı öldürmüştü. “Belki de bizi bu yüzden eğitti,” dedim alayla. Umursamaz bir ifadeyle başımı duvara yaslayıp nemli tavana baktım. “Onun yokluğunda aileyi korumamız için.”

“Eh, işe yaradı da.” Bir süre sustu fakat daha sonra söyledikleriyle hızla ona döndüm. “Bize aşıladığı şeyler yüzünden sen babanın kalkanı oldun, ben de annem için Marasliyanların fahişesi.” İliklerime kadar titrediğimde Gazel’in göz bebekleri titriyordu.

“Sen babana etten bir kalkan olurken sekiz yaşındaydın, ben de annemin kalkanı olurken on altımdaydım.” Bakışlarım doğrudan onu bulduğunda sigarayı dudaklarına yaklaştırdığı eli bile titriyordu. “Hak etmediği şeyler yaşayan sadece sen değilsin.”

Dudaklarından süzülen gri duman yüzünü yalayıp kirpiklerini titreştirdi. Gazel ise yerinden hiç kıpırdamadan beni izlemeye devam etti. “O gün Carlos bana annemin videosunu izletti,” diye fısıldadı. “Bir hücrede perişan bir hâldeydi.”

Gözleri dolduğunda sahte de olsa gülümsemek için kendini zorladı ama bunu yapamadı. “O kadar savunmasız görünüyordu ki gözlerindeki o korkuyu ve çaresizliği gördüm.” Yürüyüp elindeki sigaranın izmaritini sobanın içine attı. “Annem korkuyordu çünkü hep olduğu gibi babamın yine ona geç kalacağını biliyordu.”

Bir kez daha bana sırtını dönüp yine pencereye doğru yürüdü. “Fazla savunmasız ve kimsesiz görünüyordu.” İçerideki sigara dumanı çıksın diye pencereyi açarken omuzları gergindi. “Beni hep dışlayan baban sayesinde kimsesizlik duygusunu çok iyi bildiğim için annemin kimsesi olmak istedim.”

Yönünü bana çevirdiğinde titreşen gözlerinden bir damla yaş süzüldü. “Annemi kurtarmak için bazı bedeller ödemem gerekiyordu.” İlk gözyaşı sol gözünden akmıştı. Bir tek bu konuda birbirimize benziyorduk.

Islak kirpiklerinin arasından gözlerimin içine bakınca aceleyle başımı iki yana salladım. “Söyleme.” Ona yalvardığımın farkında bile değildim. “Söyleme Gazel, bildiklerin sende kalsın.” Duymak istemiyordum, duyacaklarıma hazır değildim.

Ablam başını eğdiğinde o günlere tekrar dönmüş gibi yıkık bir hâldeydi. “Efil,” diye fısıldadı ama başını kaldırıp bana bakmadı. Utanç ve acı karışımı gözlerini benden saklaması bana nefes aldırmıyordu. Bu utanç ona aitmiş gibi yüzüme bile bakamıyordu. “Carlos bana annemin yaşadığını gösterdikten sonra...”

Hemen müdahale edip aceleyle, “Gazel sus!” dedim. Susmalıydı.

“Karşı koyarsam annemi öldürecekti.”

“Yeter, sus!” Bağırarak sesini kesmeye çalıştım. Duyamam, o lanet kelimeyi bir kez daha ondan duyamazdım. Duymazsam belki daha kolay atlatırdım, belki de öyle bir şeyin hiç yaşanmadığına kendimi ikna ederdim. Ablamın böylesine korkunç bir şeyi yaşadığına inanmak istemiyordum.

Bir süre sessiz kaldı ancak bu çok uzun sürmedi. Dudaklarından kaçan hıçkırığı tüm direncini kırmış gibi gözyaşları hızla aktı. “O bana tecavüz etti.” Çoktan sönen sigaranın izmariti parmaklarımın arasından düştüğünde hiç kıpırdayamadım. “Ona karşılık verip kendimi savunamadım, bunu yaparsam annemi öldüreceğini söylemişti.” Acı sadece yüreğime değil, kemiklerime kadar ulaşmıştı.

Eğer cümlelerin öldürücü gücü olmasaydı belki de bu denli sarsılmazdım. Duymaktan kaçındığım üç kelime ablamın titreyen dudaklarından döküldüğünde tüm dünyam yerle bir olmuştu. Bana tecavüz etti. Artık istesem de bu gerçekten kaçamazdım. Babamın düşmanı ablama tecavüz etmişti. Carlos’u öldürdüğüme o kadar pişmandım ki ölmek onun için kurtuluş olmuştu.

Ablam sol gözümden süzülen bir damla yaşı ıslak gözlerle izledi. İçimin yangını dilime ket vurduğu için belki ona bir şey diyemedim ama tek bir damla gözyaşım gerekenden fazlasını söylüyordu. Ben gerçek anlamda acıyınca sol gözümden yaş akıtırdım; sağ göz mutluluktan sol gözse saf acıdan akıtırdı ilk gözyaşını.

Konuşmak için kendimi zorlayıp söylememem gereken en saçma şeyi söyledim. “Bilmiyordum, Gazel.”

Dizlerinin üzerine düştü ve başını eğerek ağlamaya başladı. Bu cümlenin ikimiz için de mazisi hazindi. Yıllardır kâbuslarımızı süsleyen bu cümleyi yıllar sonra benden bir kez daha duyunca ayaklarının üzerinde duramamıştı.

Annemi vurduğum o gece benden duyduğu son şey, “Bilmiyordum, Gazel,” olmuştu. Ben yıllarca kâbuslarımda Gazel’in, “Efil, sen ne yaptın?” diyen sesini duymuştum. Tepkisine bakılırsa onun da yıllarca kâbuslarında duyduğu ses, “Bilmiyordum, Gazel,” diyen sesimdi.

Onu ilk kez diz çökmüş bir hâlde görüyordum. Gazel Saka her şey olabilirdi ama asla zayıf bir savaşçı olamazdı. Oysaki şimdi o kadar kırılgan ve zayıf görünüyordu ki sanki tüm dünya gelse kimse onu düştüğü bu yerden kaldıramazdı. Kimsenin değil, benim karşımda yıkılmıştı. Kim bilir kaç yıldır tutuyordu gözyaşlarını ve hüznünü. İçine attığı acılara yıllarca direnmiş gibi onca zamandan sonra daha fazla dayanamamıştı. “Bana bunu yaşattıklarında sadece on altı yaşındaydım.”

Dudaklarımı birbirine bastırıp boğazımı tırmalayan çığlığa engel oldum. Oysaki yanına gidip ona sarılarak ağlamaya o kadar çok ihtiyacım vardı ki. Ancak yerimden bile kıpırdayamıyordum. “Çocuk sayılırdım.” Sayılmazdı, o yıllarda zaten çocuktu.

Başını biraz daha eğerek güzel yüzünü tamamen benden gizledi. “On altı yaşında çocukluğumu kaybederken Carlos bana karşı çok acımasızdı. Hâlâ her saniyesini hatırlıyorum, istesem de unutamıyorum çünkü tek seferlik bir şey değildi.” Dizlerinin üzerinde duran elleri bir kez daha birleşti. “Sert, acımasız ve aşağılayıcıydı.” Kafamın içinde canlanan sahneler beni öldürebilirdi. Kör bir bıçakla etimi kanırta kanırta kestiklerini hissederken hâlâ nasıl ölmüyorum, aklım almıyordu.

Oysaki Gazel’in anlattıkları bana soğuk bir mezarı hissettiriyordu. O anlatıyordu ama bir tek ben ölüyordum. Ablama dokunan kirli eller boğazımı sıkıp benim nefesimi kesiyordu. O anlattıkça sanki ben yaşıyordum o iğrenç şeyleri ve tüm aşağılamaları. “Sus artık,” derken bile o kadar âciz ve bencildim ki onun artık bunları biriyle konuşmaya ihtiyacı olduğunu anlamıyordum.

Ablamın gözlerinde durmaksızın yaşlar akarken dalgın bir şekilde yerdeki kirli ve eski fayanslara bakıyordu. “O gece hepsi sırasıyla bana tecavüz etti.” Kaskatı kesildim. “Ne çığlıklarım onları durdurdu ne de yalvarışlarım.” Hepsi derken?

Yıkıl dünya, benim yıkıldığım gibi artık sen de yıkıl.

Yüzük parmağının ucuna dokunduğunu görünce hıçkırıklarıma engel olmak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Biz asker çocukları parmakların işaretini unutmazdık, o da unutmamıştı. Ne zaman canımız yansa veya kendimizi güvende hissetmezsek farkında olmadan bir parmağımızın ucuna dokunurduk. Çoğu zaman bunu yaptığımızın farkında bile olmazdık. Yardım istiyorsan yüzük parmağına dokun. Gözyaşlarına boğulmamak için yumruğumu ısırdım. Ablam on altı yaşında tecavüze uğrarken kim bilir kaç kez dokunmuştu yüzük parmağına.

Benimle bu ses tonuyla konuşmasından nefret etmeye başlamıştım ama Gazel, “Efil,” diye mırıldandı utanç dolu bir sesle. “Öldürdüğün tüm o adamlar bana defalarca kez tecavüz etti.” Kalbim yoğun bir acıyla kasıldı. Dizlerimin üzerine öyle bir düştüm ki yaslandığım duvarın önünde artık omuzları sarsıla sarsıla ağlayan bendim.

Bizi her anlamda bitirmişlerdi.

Ablam tıpkı benim gibi sesli bir şekilde ağlarken nihayet başını kaldırıp ıslak gözlerini bana çıkardı. Yaşlar yüzünü ıslatırken bana öyle bir baktı ki içim titredi. “Çok korkmuş ve utanmıştım.”

O lanet anı tekrar ve tekrar yaşıyormuş gibi kendini korumak istercesine kollarını göğüs kafesine sardı. “Carlos, Hector ve onun babası William,” diye fısıldadı. “Her gece biri mutlaka odama geliyordu ve bunlar olurken ben daha on altı yaşındaydım.”

Ablama dokunduklarını bilmeden üçünü de havaya uçurup parçalarına ayırmıştım. Eğer bu duyduklarımı önceden öğrenseydim onları bu kadar kolay öldürmezdim. Allah kahretsin, bunlar duymayı beklediğim şeyler değildi! Bir şeyler söyleme ihtiyacı hissederek kendimi zorlayıp, “Artık geçti,” dedim ama yaşadığı hiçbir şey geçmeyecekti.

Gözyaşları içinde başını iki yana salladı. “Geçmiyor,” diye fısıldarken yardım ister gibiydi. “On üç yıl boyunca yaşadım ben bunu ve geçmiyor, geçmek bilmiyor.” Keşke geçse ama bize yaşatılan hiçbir şey geçmiyordu.

Bir yetim gibi ablamın kaşları büküldüğünde bunu görmek bile beni darmadağın ediyordu. “Onların yanında neler yaşadığımı veya nelere zorlandığımı bilmiyorsun.” Onun dudaklarından çıkan her sözcükle acım katlanıyordu ama bu sefer onu susturmaya çalışmadım.

“Ne zaman onlara dirensem bana annemi öldüreceklerinden bahsediyorlardı.” Titreyen dudaklarını birbirine bastırarak başını yavaşça salladı. “Boyun eğdiğim her şey annemi yaşatıyordu ama beni öldürüyordu.” Tıpkı babamı yaşatan her şeyin beni öldürdüğü gibi.

Gözlerimin içine böyle bakmaması için her şeyimi verebilirdim. Kimsesiz, kırılgan ve acı doluydu bakışları… Tanıdığım o Gazel’den çok farklı biri vardı karşımda. “Odama gelecekler diye geceleri uyuyamıyordum.” Omuzlarını kaldırıp indirdi. “Hâlâ öyle.” Çenesi titrerken ıslak gözlerle iç çekti. “Hepsi öldü ama dışarıda en küçük bir çıtırtı duysam, onlardan biri odama girdi sanıyor ve sıçrayarak uyanıyorum.”

Elinin tersiyle gözyaşlarını sildiğinde bakışları isyan eder gibi sarsıcıydı. “Tüm bunlara annemi yaşatmak için katlandım ama o beni hatırlamıyor bile.” Kalbim sıkıştığında kırgınlığının bende yarattığı dalgaya hazır değildim.

“Ben onun için ölmelere doymazken o, kendine yeni bir çocuk doğurmuş ve hayatını yaşıyormuş.” O kadar savunmasız ve kırılgandı ki ona sarılarak tüm yaralarını iyileştirmek istedim ama onun her parçası bir yere dağılmış gibiydi. Sanki bir cesede bakıyordum.

Ablam on altı yaşındayken çoktan ölmüştü.

Daha fazla dayanamayıp hemen yanına gittim. Yanına diz çöküp onu kollarımın arasına çektiğimde sanki ikimizin de ihtiyacı olan tek şey buymuş gibi geldi. Ona sımsıkı sarılarak göğsümü gözyaşlarına yuva yaptım. Ablam anlattıkça daha çok ağladı, bense dinledikçe onunla ağladım. On dört yılın ardından abla kardeş bugün ilk kez birbirimize sığınmıştık. Onu bir daha asla bırakmayacaktım. Olması gereken yer burasıydı, benim kollarımın arası ve benim yanım.

Gazel sözlerinin bende yarattığı depremden habersiz içli bir sesle, “Bizi unutmuş,” diye fısıldadı. “Onun için çektiğimiz tüm o acılardan habersiz annemin mutlu bir hayatı var. Onca yıl onu bulmak için katlandığım şeylerin karşılığı bu olmamalıydı.” Gözyaşlarım onunkilere karışırken evet bile diyemedim. Bizi unutması başımıza gelen en kötü şeylerden biriydi.

Bir süre ikimiz de sustuk, ne onun konuşmaya gücü kalmıştı ne de benim dinlemeye. Biz sustukça gözyaşlarımız akmaya devam etti. Belki de Gazel yıllar sonra ilk kez ağlıyordu, o benim gibi çok kolay ağlayan biri değildi. On dört yılın birikimini bir zamanlar zorbalık yaptığı küçük kardeşinin kollarında ağlayarak dindirdi. Annem kardeş kardeşin düşmanı olmaz derken çok haklıymış meğerse. Herkes giderdi lakin kardeş kalırdı. Canın yandığında günün sonunda yardımına koşan bir tek kardeşin olurdu.

Eğer ablamın neden evden ayrıldığını bilseydim onu aramayı hiç bırakmazdım. Belki de ben ondan çok kolay vazgeçtim. Bize ihanet ettiğine çok kolay inanmıştım. Bunda babamın beni manipüle etmesinin de payı vardı. Gazel’in düşmanlarımızın safına geçtiğini ve bize ihanet ettiğini söyleyip durmuştu. Bilinçaltıma bunu yerleştirecek kadar sık söylemişti. Bunun tek suçlusu babam değildi, ben de suçluydum. Ona bu kadar kolay inanmamalıydım.

Gazel’in gitmek için sebepleri olacağını düşünmek yerine babama inanmıştım. Hiçbirimiz Gazel’in bunu neden yaptığını sorgulamamıştık. Ondan çok kolay vazgeçmiştik. Hadi ben o yıllarda on üç yaşında bir çocuktum, peki ya babam? Babam nasıl kızından vazgeçmişti? Nasıl düşmemişti peşine, neden savaşmadı onun için? Ne yazık ki babam için bizden vazgeçmek en kolayıydı. Dağların aslanı bir tek konu ailesi olunca yetersizdi.

Bize ayıracak vakti o kadar yoktu ki bizimle ilgilenmek yerine bizden nefret edip hayatından çıkarmak onun için daha kolaydı. Böylelikle ayaklarının altında dolaşıp ona ayak bağı olmazdık. Babam bizim sebebimiz olmuştu.

Marasliyanların saltanatı geçen yıl yıkılmıştı ancak bizde açtıkları yaralar hâlâ kapanmamıştı. Onların on üç yıl boyunca işkence ettikleri tek kişi ben değilmişim. Gazel’in canını da en az benim kadar yakmışlardı hatta benden bile daha fazla. Ben onlardan birilerini sadece yılda bir kez doğum günlerimde görüyordum. Ancak Gazel onları on üç yıl boyunca hayatının her karesinde görmüş, onların zulümlerine boyun eğmişti. Bakıldığında hedefte ben vardım ama asıl kurban Gazel’di.

Annemi yaşatmak için katlandığı tüm o şeyleri tahmin bile edemiyordum. Bana küçük bir kısmını anlatmasına rağmen yıkılmış durumdaydım. Gazel benimle o kafese bu yüzden girmişti, değil mi? Annemi yaşatmak için her şeyi yapmaya hazırdı. Amacı beni öldürmek olsaydı ona karşılık vermediğim tüm o anlarda bunu zaten yapardı.

Beni öldürmek yerine bana zaman kazandırmak için kafesin içinde bilerek oyalanmıştı. Karun ve Duha’nın yardımımıza gelmesi için özellikle her şeyi ağırdan almıştı. O gün Kadem’i de kurtarmıştı, Kadem’i arkasındaki adam konusunda uyarmıştı. Kumarhane baskınında da bize sıktığı kurşunlar hep ıskaydı. Oysaki tıpkı benim gibi Gazel de usta bir nişancıydı, yani kolay kolay ıskalamazdı.

O zaman fazla üzerinde durmamıştım ancak şimdi düşününce bunu bilinçli yaptığını anlıyordum. “Haberim olmadan bana kaç kez yardım ettin?” diye sorarken ağlamaktan sesim çatallaşmıştı.

Derin bir nefes alıp benden ayrıldığında umarsızca omuzlarını silkti. “Önemi yok.”

Israr ettim. “Benim için var, bilmem gereken her şeyi anlat.”

Bu işin peşini kolay kolay bırakmayacağımı anladığı için ayağa kalkıp köşedeki sehpaya doğru yürüdü. Sehpanın üzerindeki kâğıt mendillerden birkaçını alıp yüzünü silmeye başladığında yine bakışlarını benden kaçırıyordu. “Onların yanında olmamın tek amacı annemi hayatta tutmak değildi, senle babanı korumak için de oradaydım.”

Sigara paketini, çakmağı ve kül tablasını alarak koltuğuna doğru yürüdü. “İçlerinde olursam sizin için planladıkları her şeyi önceden öğrenebilirdim.” Yerine oturup elindekileri yanına bıraktı. “Oradaki ilk birkaç yılım sadakatimi test etmeleriyle geçti.” Paketten bir dal sigara çıkararak yaktı. “Her konuda beni test ettiklerini bildiğim için rolümü iyi oynuyordum.”

Yanındaki koltuğa geçerek sigara paketine uzandım. Tüm bu olanlardan sonra benim de içmeye ihtiyacım vardı. Gri duman dudakları arasında süzülürken gözleri tekrar doldu. “Tecavüzlerinden zevk alıyormuş gibi davranıyor, bana verdikleri her kirli işi onlar adına sorunsuz bir şekilde hallediyordum. Vur dediklerini vuruyor, bırak dediklerini yaşatıyordum. Babanın saat dükkânını bile kundaklayan bendim çünkü yapıp yapmayacağımı görmek istediler.” Buz kestim. Babam haklı mıydı? O yangın Gazel’in işi miydi?

Başını çevirip omzunun üzerinden bir süre beni izledi. Bakışları kırgın ama bir o kadar da hissizdi. “O gün sadece dükkânı yakmakla kalmadım, Carlos’a Asım Saka’yı da öldürmemi ister misin diye sordum.”

Gözlerim titreştiğinde başını iki yana salladı. “Yapmazdım ama yapmaya can atıyormuş gibi bir izlenim yaratmak bana güvenmesini sağladı. Carlos’u iyi tanıyordum, kimseye kolay bir ölüm yaşatmazdı. Benden onu öldürmemi istemeyeceğini biliyordum.” O kundaklama olayını hatırlıyordum. Bunda Gazel’in parmağı olduğu aklıma bile gelmemişti ama babam bunu Gazel’in yaptığını tahmin etmişti. Gazel’in ondan ölesiye nefret ettiğine emindi ve hâlâ böyle düşünüyordu.

Ablam sigarasını içerken dalgınca pencereden dışarıya bakıyordu. “Onların güvenini kazandıktan sonra her şey daha kolay oldu. Sizden nefret ettiğime inanıyorlardı, bu konuda gereken her şeyi yapıyordum. Bir süre sonra planlarına beni de dâhil etmeye başladılar.” Güldü ama bu gerçek bir gülümseme değildi. “Sizin haberiniz bile olmadan birçok belayı sizin için savuşturdum. Tabii bunu yaparken benden şüphe etmeyecekleri kadar temiz çalışıyordum.” Başını çevirip manidar gözlerle tekrar bana baktı. “Onların yanındaki beşinci yılımda peşindeki tetikçiyi buldum.”

Midem kasıldı.

“Tetikçiyi buldun mu?” Bunu sorarken bile şaşkınlığım yüzüme yansıyordu.

İç çekerek küçük bir baş hareketiyle beni onayladı. “Onu buldum ve ondan kurtuldum. Doğal sebeplerden ölmüş gibi gösterdim. Senin için yeni atadıkları tetikçiyle de gizli bir dostluk kurdum. Onun işi seni öldürmek değil, korumaktı.”

Ablam beni izlerken kinayeli bir ifadeyle kaşlarını kaldırdı. “Kumarhanedeki odada sıkışıp kaldığında tetikçinin seni koruduğunu anlamamış olamazsın. Hepsini benim için yaptı ama o baskından sonra Hector ondan şüphelendi.” Kalbim hızlandı. Öyle ki parmaklarımın arasındaki sigara bile titriyordu. Gazel aslında benden hiç vazgeçmemişti.

Beni koruyan o tetikçi dostunu kaybetmiş olmalı ki gözlerine yaşlar birikti. Ağlamaklı bakan siyah gözlerini hemen kaçırıp tekrar camdan dışarıya baktı. “Hector onu öldürüp senin peşine yeni birini taktı. O piç de tokayı çıkardığın ilk fırsatta seni vurdu.” İçi acımışçasına yüzünü ovuşturdu. “Bir sokak lambasının altında bunu yaptı. Engel olamadım çünkü Hector ve Karun’un annem için yaptığı anlaşmayı bilmiyordum. O sıralar arkadaşımın kaybının üzüntüsünü yaşıyordum. O benim tek dostumdu.” Kaburgalarım birbirine geçmiş gibi göğüs kafesimde bir sızı oluştu. Benim için bu kadarını yaptığını hayal dahi edemezdim. Bunların hiçbirini bilmiyordum, onca yıl peşimdeki hep aynı tetikçi sanmıştım.

Oysaki hayatımdan üç farklı tetikçi gelip geçmiş. Birincisini Gazel öldürmüş, ikincisi beni korumaya çalışırken ölmüş ve üçüncüsü de beni göğsümden vurmuştu. Gazel’in dostu olan tetikçi birçok konuda bana iltimas gösterdiği için peşimdeki tüm tetikçileri o sanmıştım. Bu yüzden ister istemez katilime sempati duymuştum. Öyle ki sol göğsümden vurulunca özellikle kalbimi ıskaladığını düşünmüştüm. Oysaki o beni koruyan tetikçi değilmiş ve beni öldürmeye çalışırken bilinçsizce ıskalamış.

Tüm bu konuşma ikimiz için çok sarsıcı geçtiği için benim daha fazla duymaya, onun da anlatmaya gücü yoktu. Bu yüzden sık sık kendimizi toparlamak için susuyorduk. Beş dakikalık bir sessizlikten sonra içtiği sigaranın izmaritini kül tablasına bastırdı. “Açık artırmada anahtarı, yani o tarağı sana ben aldırdım,” diyerek bir kez daha beni afallattı. Bu da mı onun işiydi?

Ablam apaçık bir alayla bana bakıyordu. “Önünde yürüyen o iki kişinin Carlos hakkında konuşması sence tesadüf müydü? Ya da sunucu kadının tarağı sana satmak için bu kadar istekli olması?” Yüzünü buruşturdu. “Kuruş mu? Ciddi misin?” deyince sinirden güldüm. Kadem yüzünden tarağı kuruş farkıyla almıştık.

“Peki, o garip tarağı bana neden aldırdın? Bilgin olsun o hâlâ bende.”

Gülerek başını iki yana salladı. “Sendeki anahtar gerçeğinin replikası. Onları değiştirdiğimi hiç fark etmedin, değil mi?”

Kısık bir sesle küfrettim. “Hangi ara yaptın bunu?”

“Daha güç şeyler yaptığım olmuştu. Bir anahtarı değiştirmek zor değildi.”

“Bu bir cevap değil.” Daha iyi bir açıklama isteyerek koluna dokunduğumda irkilince kalbim kasıldı. Ateşe dokunmuşum gibi elimi hemen çektim.

Habersiz bir şekilde ona dokunulduğunda korkup refleks gösteriyordu. Bir gün Gazel’i böyle göreceğimi hayal dahi edemezdim. Bunu görmek benim için ölüm gibiydi. Bakışlarım ona berbat hissettiriyor olmalı ki başını yukarı kaldırıp derin derin nefesler almaya çalıştı. Bu benim de sıklıkla yaptığım bir hareketti.

Gözyaşlarını tutmaya çalışan tüm insanların yaptığı bir şeydi. Boğazında bir yumru oluştuğunda güçlükle yutkunduğunu gördüm. “Bilmiyorsun ve umarım nasıl bir his olduğunu hiç öğrenmek zorunda kalmazsın. Kendilerine zorla dokunulan insanlar…” diyerek başını eğdi ve acı çekercesine gözlerime baktı. “Sevdiği insanların ona dokunmasından bile ürker.”

Soluğum kesildi.

Öyle ki kaburgalarım parçalanıp kalbime battı.

“Özür dilerim,” diye fısıldadım ağlamaklı bir sesle. “Yaşamak zorunda kaldığın ve sana yaşatılan her şey için özür dilerim.” Başım öne düşerken her şeyin tek suçlusu benmişim gibi tekrar ağlamaya başladım. “Eğer Carlos’un oğlunu öldürmeseydim...”

“Yine değişen bir şey olmazdı.” Uzun zaman sonra bir abla gibi yerinden kalkıp koltuğumun kenarına oturdu. Omuzlarımdan tutup beni göğsüne çekerken benim az önce onun için yaptığım şeyi şimdi o bana yapıyordu. Beni göğsüne bastırıp teselli etmek istercesine, “Senin suçun değildi,” deyince bu beni daha çok ağlattı. Yıllardır ailemden birinin bunu bana söylemesini o kadar çok beklemiştim ki. Olanların benim suçum olmadığını duymaya çok ihtiyacım vardı.

Gazel bir anne şefkatiyle saçlarımı okşayıp, “Senin suçun değildi,” derken sesi yatıştırıcıydı. “Sen o patlamayı çıkarmadan önce de Carlos hayatımızdaydı. Babamla olan husumetinin suçlusu biz değiliz, biz onların kurbanlarıyız.”

Benimle ağlarken alnını saçlarımın tepesine yaslayarak kokumu içine çekti. “Üzgünüm, bunu sana söylemek için çok geç kaldım ama hiçbiri senin suçun değildi.” Bunu duymanın bana iyi geleceğini düşünmüştüm ama öyle olmadı. Zamanı geriye alıp Gazel’in yaşadıklarını engellemenin bir yolu olmadığı için hiçbir teselli sözcüğü bana iyi gelmiyordu.

Odanın içi serinleyince ablam bir süre sonra benden ayrılıp sobaya doğru yürüdü. “Yıllarca annemin Carlos’un esiri olduğunu düşündüm. Onu bir depoda tutup ona işkence ettiklerini sandım,” diyerek iç çekti. “Onu aramadığım yer kalmamıştı ama Carlos’a ait hiçbir yerde değildi.”

Sobanın kapağını açıp metal kovanın içindeki odunlardan birkaçını içine attı. “Son yıllarda Carlos’un çok iyi korunan bir deposu daha olduğunu öğrendim. Açık artırmada Carlos’tan önce sana aldırdığım o tarak, Carlos’un herkesten sır gibi sakladığı o deponun anahtarıydı.” Annemin tutulduğunu düşündüğü deponun anahtarını bana aldırmıştı.

Çok zekice bir hamleydi, anahtarı olması gereken en doğru kişiye aldırmıştı. Karun’un himayesi altındaydım ve Carlos, Karun engelini aşıp kolay kolay benden o anahtarı alamazdı. Aynı zamanda çok aptalca bir hareketti çünkü içinde annemin olduğunu düşündüğü bir anahtarı kendi almak yerine bana aldırmıştı. İyi ki annem o depoda değildi, anahtarın bende olduğu tüm o aylarda kadın içeride açlıktan ölürdü.

Artık ona nasıl bakıyorsam bakışlarımdan ne düşündüğümü anlamıştı. “Onu beslemekle uğraşmamak için deponun içini konservelerle falan doldurduklarını düşünmüştüm,” diye homurdanınca sinirden güldüm. Bazı konularda hâlâ çok aptaldı.

“Eee?” dedim kollarımı göğsümde birleştirerek. “Sonra ne oldu?”

Masadaki suya uzanarak beni görüş açısından çıkardığında hiç rahat değildi. “Annemin tutulduğunu düşündüğüm o depoya gittim.” Kömür karası gözleri buğulandığında yaşlar güzel gözlerine akın etti. “Deponun kapısını açarken beni görmeliydin. Binlerce duyguyu aynı anda yaşadığım için kapıyı bir türlü açamadım. O kapının arkasında annem var sanıyordum.” Titreyen ellerini gizlemek için bana sırtını dönüp sobanın kapağını kapattı. Bugün benimle olan tüm bu konuşma ona acı veriyordu ama bilmem gereken her şeyi anlatmak için kendini zorluyordu.

Canını yakan tüm defterleri tozlu raflardan çıkarıp hepsini sırasıyla açmak onun için hiç kolay değildi. Sanki tüm bunlar onun günlüğüydü ve her cümlesiyle bana günlüğünden bir satırı okuyup geçmişi yeniden yaşıyordu. “Heyecan, korku, panik, acı ve sevinci aynı anda yaşıyordum. Heyecanlıydım, annemi görecektim.”

Burukça gülümsedi. “Korkuyordum çünkü onu ne hâlde bulacağımı bilmiyordum. Paniklemiştim, sebebi de ona geç kalma düşüncesiydi. Ya öldüyse diye acı çekiyor, iyidir diyerek kendimi kandırıyordum.” Oysaki annem o kapının arkasında bile değildi, hiç olmamıştı.

Gazel küçük bir çocuğun mahzunluğuyla bana bakınca kalbim kırk yerinden parçalandı. “Boştu, Efil,” diye fısıldadı. Elinden elma şekeri alınan bir çocuğun küskünlüğüyle, “Boştu,” diyerek başını iki yana salladı. “Annem orada değildi. Meğerse orada olan şey Carlos’un herkesten sakladığı kirli işlerinin belgeleriymiş.”

Canı acıdıkça titreyişlerini kontrol altında tutmaya çalıştı. “Onu orada bulamayınca çıldırdım. Oradaki her şeyi etrafa saçıp depoda bir yangın çıkaracak kadar kendimi kaybettim. Her şey çok zordu.” Tahmin edebiliyordum.

“Peki, annemin yerini nasıl buldun?”

“Karun beni ona götürdü.”

“Karun mu?”

Suratımda beliren şaşkınlığı izlerken, “Evet,” diye mırıldandı. “Annemi bulamamıştım, üstelik herkes gibi senin de öldüğünü düşünüyordum. Bir anda her şeyimi kaybetmiştim. Bir meyhanede alkol komasına girmek üzereyken Karun geldi.” Gözlerimin içine bakarak, “Bir nevi beni kurtardı,” dedi hisli bir sesle. “O gecenin sonunda intihar bile edebilirdim.” Son duyduklarımla bir kez daha Karun’un varlığına şükretmeye başlamıştım.

Karun beni öldü sanıp yasımı tutarken bile Gazel’i sahipsiz bırakmamıştı. “O gece beni bir otele götürdü.” Ablam tüm hikâyeyi bana anlatırken gözleri sık sık uzaklara dalıp gidiyordu. “Sabaha ayılmanın bir yolunu bul çünkü seni annene götüreceğim, demişti.” Islak gözlerle başını salladı. “Beni hayata bağlayan tek cümle buydu, sabah anneme gidecektim. Eskisi gibi bana kızım deyip sarılınca onun için çektiğim tüm o acılar geçecekti.” Kirpiklerimin arasından süzülen birkaç damla gözyaşına direnemedim. Annem ona hiç sarılmadığı için çektiği acılar son bulmamıştı.

Gazel annemi görünce yaşadığı hayal kırıklığının büyüklüğünü tahmin bile edemiyordum. Uğruna onca acıya katlandığı annesini evli ve çocuklu görmüştü. Bunun üstesinden gelebildiğini sanmıyordum. Üzerinden bir yıl geçmesine rağmen annem için ondan çalınan on üç yılın kırgınlığını saklayamıyordu. Gözlerinden süzülen yaşları hızlıca sildi. “O mutlu.” Bunları söylerken sesi kırgın ve buruktu. “Biz olmadan da yaşamanın bir yolunu bulmuş.”

Bakışlarını eğip benim dışımda her yere bakmaya başladı. “Düşündüğüm gibi onca yıl işkence görüp acı çekmediğine seviniyorum ama...” Çenesi titreyince ıslak gözlerle bana bakmak zorunda kaldı. “Ben hiç mutlu değilim, Efil. Yıllarca canımı o kadar çok yaktılar ki her defasında dayan dedim kendime. Dayan, tüm bunların sonunda annene kavuşmak var dedim.” Bana sırtını dönerek çektiği acıyı gizlemeye çalıştığında hıçkırığı kulaklarıma ulaştı.

“Oysaki beni bekleyen bir anne hiç yokmuş. Her karanlığın sonunda bir ışık olduğunu düşünecek kadar aptalım.” Gözlerim üzerindeki siyah kıyafetlerde oyalandı. Yaşadığı karanlığı yıllardır üzerinde taşıyormuş gibi hep siyah giyiniyordu. Aradığı ışığı hâlâ bulamamış gibi yası bitmemiş, renkli kıyafetler onun vücudunu sarmamıştı. Gazel hüzünlü gözlerle yerdeki halıya bakarken, “Bazılarımız için tünelin sonunda bir ışık yok,” diye fısıldadı.

Boğuluyor, nefes alamıyor ve duyduklarımın acısını kaldıramıyordum. Annemi görünce ben de onun gibi mi hissedecektim? Yıllardır özlemini çektiğim kadını gördüğümde ben de bu kadar çok incinecek miydim? Bir kez daha yanına gidip Gazel’e sarılamıyordum. Buna ihtiyacı olduğunu çok iyi bilmeme rağmen bunu yapamıyordum çünkü ben de hiç iyi değildim. Biraz yalnız kalıp nefes almaya ihtiyacım vardı.

“Artık gitmeliyim.” Hızlıca kapıya yürüdüğümde dışarı çıkmaya ne kadar çok ihtiyacım olduğunu bildiği için beni durdurmadı. Buradan ve ondan uzaklaşmam lazımdı. Gözlerinin önünde parçalarıma ayrılmadan önce kaçıp uzaklaşmalıydım. Kendimi biraz toparlamadan buna devam edemezdim.

Koşarak evden çıktığımda Karun’u gördüm. Ben içeri girdiğimde gideceğini söylemişti ancak gitmemiş, gidememişti. Gazel ile olan yüzleşmenin beni ne denli inciteceğini bildiği için beni yalnız bırakmak istememişti. Kalçasını arabanın kaportasına yaslayarak sigarasını içerken beni gördü. Aceleyle dışarı çıktığımı görünce elindeki sigarayı hemen yere atıp bana doğru bir adım attı. Yaşların ıslattığı yüzüme bakması bile ona korktuğu her şeyi yaşatıyordu.

Kaşlarımı çattığımda onu suçlayarak, “Biliyordun!” diye bağırdım. “O insanların ablama yaptıkları her şeyi biliyordun ama sustun!” Karun bunun olmasından hep korkmuş gibi sertçe yutkunduğunda tek kelime edemedi. “Biliyordun ve Hector’u havaya uçurmama izin verdin!” O piçi havaya uçurmak yerine elime kör bir testere almalı ve her uzvunu canlı canlı kesmeliydim! Ondan kapacağım virüsleri umursamadan onu en ağır şekilde öldürmeliydim.

Aklımdan geçenleri anlamış gibi derin bir nefes alan Karun, “Hector’a dokunamazdın, vücudunda virüs vardı,” dedi sıkkın bir sesle. “Sana ve Gazel’e yaptıkları için bir yıl boyunca en ağır şekilde işkence gördü. Yaşanılanları değiştirmeyeceğini biliyorum ama sandığın gibi kolay ölmedi.”

Bana doğru aceleyle bir adım atınca hemen ona sırtımı dönüp Furkan’a doğru koştum. “Bige!” diye bağırsa da onu dinlemedim. Tıpkı ablama dokunduğu gibi ben de o piçe dokunmalı ve onu kendi ellerimle öldürmeliydim. Artık bunu yapmak için hiç şansım kalmamıştı.

“Furkan!” Sinirden bağırdığımda Furkan sadece iki saniye gibi kısa bir süre yüzüme baktı ve hemen cebinden çıkardığı anahtarı bana attı. Bana bakınca bile tekrar ağlamak üzere olduğumu anlamıştı. Belki de o iki saniyelik sürede yüzümde birçok şey görmüştü. Karun’un ona yapacaklarını zerre kadar umursamadan bana ihtiyacım olan şeyi verip arabasının kapısını açtı.

Havada yakaladığım anahtarla arabaya girip çalıştırdığımda Karun’un, “Bige!” diyen kükreyişini duydum.

Karun bana ulaşmadan gaza basıp oradan uzaklaştığımda yan aynadan kendi arabasına doğru koştuğunu gördüm. Tüm korumalar arabalarına atlayıp tıpkı Karun gibi peşime takılmıştı. “Yalnız bırakın beni!” Sinir krizi geçiriyormuş gibi üst üste direksiyona vurup bulduğum her sokağa sapmaya başladım. Yalnız kalmaya ihtiyacım vardı.

Çantam Gazel’in evinde kaldığı için kimse beni arayamazdı ama torpido gözünde Furkan’ın yedek bir telefonu olmalı ki durmaksızın çalmaya başladı. Karun’un aradığını bildiğim için telefonu alma gereğinde bile bulunmadım. Bu hızda arabayı kullanırken zaten torpido gözüne ulaşamazdım. Peşimde olmaları umurumda bile değil, yolumu kesmedikleri sürece kolay kolay beni durduramazlardı. Direksiyonu sıkarken yolda oynayan çocuklara çarpmamak için arabayı çok dikkatli kullanmak zorundaydım.

“Neden?” Gözyaşlarım görüşümü puslandırırken elimi kaldırıp avuç içimi sertçe direksiyona geçirdim. “Neden, neden, neden!” Neden tüm bunları öğrenmek için bu kadar geç kaldım? Neden Carlos, William ve Hector’u havaya uçurmadan gerçekleri öğrenmedim? Neden ablama yaptıklarının karşılığında onlara daha ağır bir ölüm yaşatmadım!

Her gece biri mutlaka odama geliyordu ve bunlar olurken ben daha on altı yaşındaydım.

Boğazımı yırtarcasına çığlık attım, arabanın içinde sinir krizi geçiriyordum. Gazel’in anlattıkları kulaklarımda çınladıkça kontrolümü biraz daha kaybediyordum. Çok hızlı nefes alıyor, nefes aldıkça göğüs kafesim ve omuzlarım şiddetle hareket ediyordu. O kadar çok titriyordum ki direksiyonu tutan ellerimin kontrolü artık bende değildi.

Kalbim patlayacakmış gibi ritmini artırınca bir an boğulduğumu düşündüm. Ne kadar çok nefes alırsam alayım bir türlü yeterli gelmiyordu. Karnıma giren şiddetli bir sancıyla iniltime engel olamadım. Acılar içinde kıvranarak öne doğru büküldüm. Hiç iyi değildim, bir şeyler oluyordu. Karnıma çok keskin bir ağrı girmişti.

Karnımdaki kramp bana nefes aldırmadığı için dişlerimi sıkarak ani bir frenle arabayı yolun ortasından durdurdum. Elim karnıma baskı uygularken güçlükle kapıyı açıp kendimi dışarı attım. Biraz daha öne doğru büküldüğüm esnada ikinci bir sancıyla dizlerimin üzerine düştüm. Yerde ellerimi karnıma bastırıp hızlı hızlı nefesler alarak acının geçmesini bekledim. Karnımdaki bu sızının nereden çıktığını bilmiyordum ama beni çok yanlış bir zamanda yakalamıştı.

Yerde iki büklüm dururken kıpırdamaya bile korkuyordum, bunu deneyince karnımın ağrısı artıyordu. Yaklaşan arabaların sesini duyduğumda bile yerimden hareket edemedim. Karun’un, “Bige!” diyen sesi kulağıma geldiğinde gözlerimin önü kararmaya başlamıştı. Hiç iyi değildim.

Karun koşarak yanıma gelip karşımda diz çöktüğünde endişeden rengi atmıştı. “Bige...” demişti ki yeni bir sancıyla acı içinde bağırarak ellerimi karnıma daha sıkı bastırdım. Karun dehşete kapıldı. Gazel’in evinde öğrendiklerimin beni ruhsal olarak yaralayacağını biliyordu ancak fiziksel bir acı beklemiyordu.

Mavi irisleri titreşirken gözleri ellerimin baskı uyguladığı karnımı buldu. Bir an yaralandığımı bile düşündü. Her an parmaklarımın arasından kan sızacakmış gibi beti benzi attı ancak görmeye korktuğu hiçbir şey yaşanmadı. Bu onu rahatlatmadı çünkü acılar içinde kasılan vücudum ve kıvranışlarım onu delirtiyordu. Hemen beni kucaklayıp yerden kaldırdı. “Hastaneye gidiyoruz!” Başımı yasladığım göğüs kafesi titriyordu. Bana bir şey olma ihtimali bile onu dehşete düşürüyordu.

Karun’un beni yerden kaldırması bile canımı çok yaktığı için inlediğimde beni göğsüne bastırdı. “Her neyin varsa geçecek.” Bunları söylerken benden çok onun sakinleşmeye ihtiyacı vardı. “Sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim. Açın şu kapıyı!” diye bağırdığında adamları hemen arabanın kapısını açtı.

Beni kucağından indirmeden arka koltuğa geçtiğinde çılgına dönmüş bir hâlde şoförüne bağırdı. “Hastaneye sür!”

Normalde buna karşı çıkardım fakat Karun’u bu kadar çok korkutmuşken öldürseler geri adım atmazdı. Beni hastaneye götürüp neyim olduğunu öğrenmek istiyordu. Açıkçası ben de artık hastaneye gitmek istiyordum, özel günümde bile değilken karnımdaki bu sancı normal değildi. Beynime dank diye düşen gerçeklerle buz kestim. Karun’un kolları arasında kaskatı olmuştum. Bu olabilir miydi? Kalbim kasıldı. Ben en son iki ay önce âdet olmuştum.

İki aydır âdet görmüyordum ve bunu daha önce hiç fark etmemiştim. “Durdurun şu arabayı!” Panikleyerek bağırırken korkudan ölecek gibiydim. Karun’un kucağından inmek için çırpındım fakat karnıma giren yeni sancıyla, “Ahh!” demekten başka hiçbir şey yapamadım.

Karun beni sıkıca göğsüne bastırırken çıldırmanın eşiğindeydi. “Kıpırdama, acı çekiyorsun!” Daha sonra yavaşlayan şoföre dönüp kaşlarını çattı. “En kısa sürede hastanede olmazsak belanı sikerim!” Şoför gaza bastığında Karun kıpırdamama bile izin vermedi. Gerekirse zorla beni hastaneye götürecek ve doktordan neyim olduğunu bizzat öğrenecekti. Allah kahretsin!

Ya doktordan duymaktan nefret ettiği tek şeyi duyarsa?

Ya hamileysem?

Hamile olmam mümkün değildi, ikimiz de korunuyorduk. İki aydır âdet görmüyor olmamın başka bir sebebi olmalıydı. Bu iki ayda Karun ile aramızdaki sorunların büyük bir bölümünü aştığımız için kendimle ilgili çoğu şeyin farkında değildim. Mutluluktan ayaklarım yerden öyle bir kesilmişti ki âdet olmadığımı bile anlamamıştım. Sadece ben değil, Karun da geciktiğimi hiç anlamamıştı.

Yaşadığımız mutluluk sarhoşluğu en önemli detayı gözden kaçırmamıza neden olmuştu. Büyük ihtimalle endişelerim yersizdi. Hamile değildim, olmam da mümkün değildi. İkimiz de korunduğumuz için hamile olamazdım. Benim korunmadığım anlarda gereken tedbiri hep Karun alırdı. Korkmayı bırakıp sakin olmalıydım.

Son yaşadığımız olaylardan etkilendiğim için âdetim geçmiş olabilirdi. Bazı kadınlar yaşadıkları şeyler yüzünden hormonsal açıdan etkilenebiliyordu. Bana da bu olmuş olabilirdi. İçimin rahatlaması için bir test yaptırmalıydım. Ancak böyle korkmayı bırakıp rahat bir nefes alırdım. Tabii öncesinde Karun’un ellerinden kurtulmalıydım. Gereken testleri yaptırmadan önce onunla hastaneye gidemez, bu riski göze alamazdım.

Araba son sürat hastaneye doğru yol alırken karnımdaki sancı yavaş yavaş geçmeye başlamıştı. Canımı yakan şiddetli bir kramp şükürler olsun ki geçmek üzereydi. Karun’un erkeksi kokusu sinirlerimi yatıştırırken başımı kaldırıp endişeli gözlerine baktım. “İyi misin?” diye sordum.

Dizlerinin üzerinde yan bir şekilde oturduğum için birbirimize çok yakındık. “Sen iyi olmadığın sürece iyi olmam mümkün değil.” Kolları beni biraz daha sardı. “Karnının ağrısı ne âlemde?”

“İyi,” dedim içli bir sesle. “Sanırım çok fazla stresten kaynaklandı.” Kucağından kıpırdanıp onu ikna etmek için gülümsemeye çalıştım. “Küçük bir kramp için hastaneye gitmemize gerek yok. Geri dönelim, ben iyiyim.”

Kaşlarının kavisi çatıldığında Laz inadının tuttuğunu anladım. “Stresten kimsenin karnı o denli ağrımaz.” Beni ürkütecek bir sertlikte bakıyordu. “Hastanelerle sorunun nedir, bilmiyorum ama bu sefer beni atlatmana izin vermeyeceğim. Bugün baştan ayağa gereken tüm testleri yaptıracağız. Son günlerde seninle ilgili kafamı kurcalayan çok şey var.”

“Ama kocam...”

“Yemezler güzelim, bu sefer kaçışın yok.”

“Doktor da basit bir kramp olduğunu söyleyecek.”

“İnşallah,” dediğinde bu onunla olan son konuşmamızdı. Başımı göğsüne bastırarak beni susturmuştu. Kulağımın altındaki kalbinin hızlanan ritimlerinden onu ne kadar çok korkuttuğumu daha iyi anlıyordum.

Hastaneye gelene kadar Karun onun kucağından inmeme hiç izin vermedi. İzin versem hastaneye bile beni kucağından taşımayı düşünecek kadar endişeliydi. Yürüyecek kadar iyi olduğuma onu ikna etmek hiç kolay olmamıştı. Kendi özel doktoruna beni getirdiği için sıra beklemekle falan uğraşmadık. Doktorun odasına doğru yürürken buradaki herkesin gözleri üzerimizdeydi çünkü arkamızda bir ordu dolusu koruma vardı.

“Lavaboya gitmem gerekiyor.” Özel hastanenin koridorunda yürürken içimde büyüyen korkuyu gizlemeye çalışıyordum. “En acilinden lavaboya gitmeliyim.”

Karun elimi sıkıca tutup beni yürümeye zorlarken dümdüz bir şekilde karşısına bakıyordu. “Önce doktora şikâyetlerinden bahsedelim, sonra gidersin. Tabii öncesinde gereken tüm testleri yaptırmalıyız.” Kısa bir an omzunun üzerinden bana baktı. “Önce testler, sonra lavabo.” Sanki kaçmaya çalıştığımı biliyordu.

Yürümeyi bırakıp durdum. “Bekleyemem, çok sıkıştım.” Bacaklarımı birbirine bastırıp koridorun ortasında kıvranmaya başladığımda kimse rol yaptığımı anlayamazdı. “Buraya kadar gelmişken neden testleri yaptırmayayım ki? Sandığın gibi kaçmayı düşünmüyorum.”

Her an altıma kaçıracakmışım gibi inledim. “İstersen adamların da benimle gelsin.” Bir kez daha bacaklarımı birbirine bastırıp kıvrandım. “Anlamıyor musun, çok müşkül bir durumdayım.”

“Hay senin müşküliyetine!” Kızgınlıkla bana bakıp sıktığı dişlerinin arasından sertçe konuştu. “Kaçmaya kalkışırsan sonuçlarına katlanırsın! Beş dakika içinde burada olacaksın.”

Hızlıca başımı salladım. “Hiç şüphen olmasın.”

Karun benim için hemşirelerden birini durdurup tuvaletin yerini sordu. Hemşire tuvaletlerin koridorun sağında olduğunu söyleyince yanlarından ayrıldım. Düz bir şekilde yürüdüğümde Karun’un bakışlarını sırtımda hissediyordum. Asansör ve merdiven onun arkasında kaldığı için tüm çıkışları tuttuğunu düşünüyordu. Bu yüzden peşimden gelip kapımda beklemedi. Üçüncü kattayken atlayacak değildim ya. “Gerekirse öyle bir atlarım ki.”

Koridoru düz yürüyüp sağa döndüm. Gereken testi yaptırıp hamile olmadığımdan emin olana kadar doktora görünemezdim. Kaçmak için etrafıma baktım ama hiç çıkış yoktu. Camdan atlamak için çok yüksekteydim, merdiven ve asansör de Karun’un bulunduğu koridordaydı. Ne yapacağımı kara kara düşünürken erkekler tuvaletinden çıkan temizlik görevlisini gördüm. Dudaklarım kıvrıldı. Sanırım ne yapacağımı biliyordum.

Bir saniye bile düşünmeden adamın yanına gittim. Doğru düzgün selam bile vermeden, “Altı aylık maaşından daha fazlasını kazanmak ister misin?” diye sordum hızlıca.

O testleri yaptırmayacaktım.

***

Arabadan indiğimde yaşadığım küçük çaplı aksiyon yüzünden çok gergindim. O temizlik görevlisi ona teklif ettiğim para konusunda ciddi olduğumu görünce bana yardım etmeyi kabul etmişti. Ona hızlı bir özet geçip koridorda beni bekleyen adamlara yakalanmadan hastaneden çıkmam gerektiğini anlatmıştım. Tek düşündüğü ona ödeyeceğim para olduğu için detaylarla pek ilgilenmiyordu.

Haberleri yakından takip ediyor olmalı ki ülkenin sayılı milyarderlerinden birinin eski karısı olduğumu daha ben söylemeden anlamıştı. Bu yüzden teklif ettiğim parayı ona ödeyeceğimden şüphe etmemişti. Benden kadınlar tuvaletinde beklememi söyleyip gitmişti. Bir süre sonra bir sedyeyle geri dönmüştü. Sedyeye uzandığımda üzerimi çarşafla kapatmıştı. Karun ve adamlarının önünden geçmiştik ama hiçbiri ceset sandıkları şeyin ben olduğumu anlamamıştı.

Hastanenin otoparkına indiğimizde bana yardım eden adamın telefonuyla Kadem’i aramış ve benim yerime parayı adamın hesabına atmasını istemiştim. Telefonum yanımda olmadığı için banka hesaplarıma girip parayı transfer edemezdim. Kadem neler olduğunu anlamamıştı ancak bir terslik olduğunu hissetmişti. Adama eğer beni ona götürürse daha fazlasını vereceğini söylemişti. Ona vadettiğimiz parayı almak için temizlik görevlisi arabasıyla beni hastaneden çıkarmıştı.

Kadem’in söylediği kafeye geldiğimizde bizi kapıda bekliyordu. Şu anda adamın parasını onun hesabına transfer etmekle uğraşıyordu. Banka hesabını kontrol eden adam hesabındaki parayı görünce gözleri ışıldadı. Kadem’e teşekkür etmeye başlayınca Kadem onu dinlemeyip bana doğru yürüdü. “Yine ne işler karıştırıyorsun?”

Onun arabasına yürürken sıkıntıyla yüzümü buruşturdum. “Yolda anlatırım ama önce bir eczaneye uğramalıyız.” İçimdeki bu şüpheden artık kurtulmalıydım.

Arabaya bindiğimde Kadem hiç vakit kaybetmeden sürücü koltuğundaki yerini aldı. Arabayı çalıştırıp en yakın eczaneye doğru sürerken sık sık bana bakıp duruyordu. “Hastaneden neden kaçtın, Efil? Karun seni bulamayınca şimdiye deliye dönmüştür.”

“Eczaneden ihtiyacım olan şeyi alana kadar onu arayıp seninle olduğumu söyleyebilirsin.” Karun’u aramasının bir sakıncası yoktu. Onu daha fazla endişelendirmek istemiyordum. Kadem ile olduğumu bilirse hiç olmazsa rahat bir nefes alırdı. Tabii öfkesinde değişen bir şey olmazdı, o ayrı bir konuydu.

Her köşebaşında bir eczane olduğu için iki dakika içinde arabadan indik. Eczaneye doğru yürürken Kadem’e açıklama yapmakla meşguldüm. “Gazel ile konuştuktan sonra fenalaştım. Karun’u sen de bilirsin, zorla beni bir hastaneye götürdü.”

Peşimden gelirken kafası çok karışmıştı. “Hastaneye gitmenin nesi kötü?”

Eczaneye girip görevli kadına doğru yürürken, “Neden mi kötü?” diye homurdandım. Kadına bakıp, “Farklı markalara ait on üç gebelik testi istiyorum,” diyerek Kadem’e döndüğümde donup kaldı. “İşte bu yüzden Karun ile hastaneye gitmek çok kötü.”

Gözleri aceleyle karnımı bulduğunda kaskatı kesildi. Öyle bir dondu ki sanki hayatının şokunu yaşıyordu. Daha önce bunu hiç düşünmediği için hamile olma ihtimalim bile onu dehşete düşürmüştü. Kadem’in surat ifadesi beni endişelendirdiği için bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim. “Sakin ol, büyük ihtimalle korktuğumuz gibi değil ama emin olmalıyım.”

Gözleri durmaksızın karnımda oyalanırken sertçe yutkundu. “Ya korktuğumuz gibiyse?” Suratı kireç gibi solduğunda birkaç kez derin derin nefesler almıştı. “Karun’un bundan nefret edeceğini biliyor olmalısın.” Benim adıma endişelenirken omuzları gerildi. “Sektir lan! Boş ver şimdi Karun’u, senin bir parazitin mi olacak?” Korkuya kapılarak bir adım geriledi. “Sülük gibi hem kanını hem ruhunu emecek.”

Daha ilk dakikada beni korkuttuğu için sinirden gözlerim doldu. “Bana bak, zaten çok kötüyüm, bir de sen üzerime gelme.” Hisli gözlerle ona bakarken tek istediğim bana iyi gelecek bir şeyler söylemesiydi. “Ne kadar müşkül bir durumda olduğumu görmüyor musun?”

“Sektirtme müşküliyetine! Senin bir parazitin mi olacak?”

“Ona parazit deyip durma, gebertirim!” Bir ayağımı sertçe yere vurdum, her an yumruğumu suratına geçirebilirdim. “İkimiz de korunuyorduk, hamile kalmam mümkün değil. Büyük ihtimalle hormonsal bir nedenden dolayı âdet tarihim iki ay gecikti.”

Kadem son duyduklarıyla ağız dolusu küfretti. “İki ay mı?” dediğinde yüzündeki tüm kan çekilmişti. “Bu testi yaptırmak için iki aydır aklın neredeydi, geri zekâlı!” Yanımdan hızla geçip istediğim şeyleri bir poşete koyan kadına yaklaştı. “Bu testlerdeki hata oranı yüzde kaç?”

Kadın poşeti ona uzatırken, “Hata oranı çok düşük,” dedi. “Yüzde bir gibi bir ihtimal.” Ben de zaten bu yüzden farklı markalara ait on üç adet test istemiştim. Hiçbir hataya yer kalmamalıydı.

Kadem hızlıca parayı ödeyince poşeti alıp eczaneden çıktık. Arabaya bindiğimizde ikimiz de çok gergindik. Kadem kucağımdaki poşete ölümcül bir silahmış gibi baktıkça beni daha çok endişelendiriyordu. “Ne duruyorsun, yapsana hadi.”

“Burada mı işeyeyim?” diye sordum şaşkınca.

Anlamayan bir ifadeyle gözlerini kırpıştırdı. “Tuvaletin mi geldi?”

“Hayır salak, bu şeyler idrarla çalışıyor.”

Önce bana sonra da poşete baktı. “Onların üzerine mi işeyeceksin?”

“Bir nevi böyle çalışıyor.”

Ve bana hayatımdaki en garip cümleyi kurdu. “Senin sekin yok.”

“Af buyur?”

Gözleriyle önümü işaret etti. “Sekin yok senin.” Bu ayarsız hormon beni delirtmeye yemin etmiş gibi, “O şeyleri yere dizip sulamayı düşünüyorsan sandığın kadar kolay olmayacak,” dedi tuhaf bir sesle.

“Kuş beyinli densiz!” Poşeti alıp kafasına bir tane geçirdim. “Sayende kafamda korkunç bir şey canlandı! Bu şeyler sandığın şekilde sulama yöntemiyle çalışmıyor. Paketin içinde vakumu var.”

“Hepsinin üzerine damla damla mı bırakacaksın?”

“Evet.”

Kafası karışmış bir hâlde ensesini kaşıdı. “Kendini tutamayıp bir tanesinin üzerine tüm idrarını yaparsan diğerlerini senin için sulamam.”

“Onları yere dizip üzerlerine işemeyeceğim!”

İnsanı kanser ederdi.

Birbirimizle kavga ederek tekrar yola çıktık. Bir süre sonra arabayı sağa çekerek bir restorana girdik. Onlardan bir tane plastik bardak istedikten sonra kadınlar tuvaletine girip işimi hallettim. İdrar bardağını kenara bıraktığımda Kadem poşetin içindeki testleri çıkarıyordu. Beni yalnız bırakmamak için o da kadınlar tuvaletine girmişti. Testlerin hepsini paketinden çıkarıp yan yana lavabonun önüne dizdik. Plastik vakumları bardağa daldırdığımızda ikimiz de çok endişeliydik.

Çektiğimiz sıvıyı testlerdeki işaretli yere damlatmaya başladık. On üç testin hepsine birkaç damla idrar damlatmıştık. Çıkacak sonuçtan çok korkuyordum. Başımızı testlerin üzerine eğdiğimizde ikimiz de soluğumuzu tutmuştuk. “Kaç çizgi çıkınca sonuç pozitif oluyordu?” Bunu sorarken sesim titriyordu.

Testlerin üzerine o kadar çok eğilmiştik ki neredeyse kafalarımız birbirine çarpacaktı. “Pakette iki çizgi çıkınca sonuç pozitif diyor.”

“Allah’ım n’olur tek çizgi çıksın,” diye fısıldarken yüreğim ağzımdaydı. Çıkacak sonuç yüzünden o kadar endişeliydim ki kalbim patlayacaktı. Sonuç negatif çıkarsa yüreğimdeki tüm bu korku dağılacaktı.

Bir şeylerle meşgul olmak için ellerimizi sabunlarken gözlerimiz sık sık testlere kayıyordu. Çift çizginin çıkmasını istemiyordum. Tuvaletin kabinlerinden çıkan kadınlar burada bir erkek olmasını yadırgıyor, lavabonun üzerine dizdiğimiz gebelik testlerini görüp homurdanıyorlardı. Ellerimizi yıkayıp kuruttuktan sonra tekrar testlerin üzerine eğildik. “Çok korkuyorum.” Bunu aynı anda söylemiştik. Çubuklarda oluşan çizgilerle gözlerimden bir damla yaş aktı. Sonucun değişmesini çok bekledim ama hiç değişmedi.

Testlerin on üçünde de aynı şey vardı.

Çift çizgi.

Hamileydim.

Başımı kaldırıp Kadem’e baktığımda gergin bir sessizlik yaşanmaya başlamıştı. Kalbim kasılırken acı çekercesine, “H-hamileyim,” dedim ağlamaklı bir sesle. Fısıltım kulaklarıma ulaşmazken korku ve panikten bayılabilirdim. Elim refleksle karnıma gittiğinde dokunmaktan bile korkarak elimi çektim. Karun’un çocuğuna hamileydim.

Testleri toplayıp çöpe atma işini Kadem’e bırakarak hemen dışarı çıktım. Orada kalıp çift çizgiden oluşan testleri gördükçe aklımı kaçıracak gibi oluyordum. Yürüyordum ama nasıl yürüdüğümü bile bilmiyordum. Uyuşuk adımlarla ilerlerken her şey etrafımda dönmeye başlamıştı. Restorandan çıkıp kaldırımda yürürken morgdan fırlamış bir cesetten farkım yoktu. “A-anne mi olacağım?”

Dizlerimin üzerine küt diye düştüğümde daha fazla dayanamayıp ağlamaya başladım. “Efil!” Kadem’in endişeli sesini ve bana doğru koşan adım seslerini duydum ancak yığıldığım yerden kalkamadım. Anne olacaktım ve bu korkunç bir şeydi.

Yanıma gelip karşımda diz çöken Kadem’e ıslak gözlerle bakıp daha fazla ağlamaya başladım. “Benden anne olmaz.” Başımı eğip hıçkırıklarla ağlarken hep aynı şeyi söylüyordum. “Benden anne olmaz.”

Benim tarafımdan korunmaya ve sevilmeye ihtiyaç duyan bir bebeğe iyi bir anne olamazdım. Tıpkı annemin bana yaptığı gibi ben de kendi kaderimi ona çeyiz olarak bırakırdım. Berbat bir çocukluğum, kanla sulanmış bir genç kızlığım vardı. Yetişkinliğim bile ölüm ve vahşetten oluşuyordu. Ben bir çocuğun hak ettiği kadar iyi bir anne olamazdım.

Saçma sapan hareketlerim, bilinçsizce yaptığım bencillikler, çokça edindiğim düşmanlar ve sağlıksız bir psikolojim vardı. Tüm bunlar tek bir vücutta birleştiğinde bu, beni dünyanın en kötü annesi yapardı. Bakamayacağım bir çocuğu doğurmak istemiyordum.

Böylesine rezil bir dünyaya onu getirmek istemiyordum. Omuzlarım sarsıla sarsıla ağlarken bu dünyanın en kötü haberiymiş gibi davranıyordum çünkü öyleydi. Bu iyi bir haber değildi, birçok açıdan çok kötüydü. Karun aklıma gelince kalbim kasıldı, yüreğim korkuyla titredi. “Karun bunu bilinçli yaptığımı düşünecek.” Bunda hiçbir suçum olmadığına inanmayacaktı. Baba olma fikrine bile tahammül edemiyordu.

Bebekten nefret edecekti.

Belki benden de.

“Bunun için beni suçlayacak.” Gözyaşlarım hızla süzülürken tırnaklarımı soğuk kaldırım taşlarına geçirdim. O kadar hissiz bir hâldeydim ki bir şeyler hissetmeye ihtiyacım vardı. Acı dışında bir şeyler hissetmeliydim, güzel ve iyi olan bir şeyler…

“Bilerek hamile kaldığımı düşünecek.” Ne düşüneceğimi bilmez bir hâldeydim. “B-beni kürtaj için zorlayacak.” Karun’un vereceği tepkiyi kestirmek zor değildi. Hamile kalma ihtimalimden bile ödü kopuyordu.

Bu konu ne zaman açılsa suratının ne denli değiştiğini birçok kez görmüştüm. Baba olmak istemiyordu hatta bunu daha önce birkaç kez açık bir şekilde bana söylemişti. Bu konuda özellikle beni uyardığı hâlde hamile kalmamı çok yanlış anlayacaktı. Bana her şeyi yap ama sakın nefretimi kazanma demişti. Karun’un benden nefret edeceği tek şeyi karnımda taşıyordum. İstemediği hâlde baba olması benden ve bebekten nefret etmesine neden olabilirdi.

Avuç içimi sertçe yere geçirdim. “Onunla aramız henüz yeni düzelmişken bu olmamalıydı!”

Ben Elay gibi şanslı değildim, Karun bebek haberine Duha gibi sevinmeyecekti. Duha baba olacağını öğrendiğinde oradaydım. Mutluluktan ayakları yerden kesilmiş, gözleri dolmuştu. Ancak Karun onun gibi değildi. Yanımda olup bana korkmamam gerektiğini söylemeyecek, destek olup benden iyi bir anne olacağını bana aşılamayacaktı. Karun hamile olduğumu öğrenir öğrenmez beni suçlayıp bebekten kurtulmanın yollarını arayacaktı.

Onu daha doğmadan öldürecekti.

Kendi çocuğunu öldürecekti.

Nasıl hamile kaldığımı bile aklım almıyordu. Sadece ben değil, Karun da hep korunmuştu. O lanet prezervatifler tam olarak ne işe yarıyordu! Her şey bitecekti, bu bebek her şeyi bitirecekti. Hayır, hayır, bunu istemiyordum. Hayatım daha yeni rayına oturmuşken bir sorun daha istemiyordum.

“B-ben bunu yapamam.” Kadem’e bakıp çıldırmış bir hâlde başımı iki yana salladım. “Karun öğrenmeden bir şekilde bundan kurtulmalıyım.”

Kadem hayretler içinde kaldığında kaşlarını çatarak bana ters ters bakmaya başladı. “Onu istemediğin için mi ondan kurtulmak istiyorsun yoksa Karun istemediği için mi?” Bunun ne önemi vardı ki bu bebek bize mutluluk getirmeyecekti.

Ağlayıp durduğum için sert bakışlarla yüzümü işaret etti. “Şu suratının hâline bakar mısın? Bu kadar üzülüp ağlamanın sebebi bile Karun.” Kadem aklımı başıma getirmek ister gibi omuzlarımı sertçe kavrayıp ona bakmam için beni zorladı. “Karun’un ne düşüneceği değil, senin ne düşündüğün önemli çünkü anne olacak sensin!”

Bu sefer daha sıcak ve dost canlısı bir ifadeyle, “Efil,” diye mırıldandı. “Paraz… yani bebeğin konusunda bir karar vermeden önce kendi duygularını dinle.” Beni olası tüm yanlış kararlardan korumak ister gibi bakışları destekleyiciydi. “Onu isteyip istemediğini bile düşünmeden ondan kurtulmaktan bahsediyorsun.”

Bir an bile tereddüt etmeden, “Ama istemiyorum!” dedim sertçe. “Onu karnımda istemiyorum.”

Kadem’in bakışları sertleşirken son derece ciddi bir ifadeyle bana bakıyordu. “Karun baba olmayı dört gözle bekleseydi onu yine istemez miydin?” Kaskatı kesildiğimde ona verecek bir cevap bulamadım. Karun bebeği isteseydi ben de ister miydim? Anne olmayı isteyip istememem bile Karun’a mı bağlıydı?

Kadem yüz ifademden gereken cevabı almış gibi bakışları buruktu. “Karun baba olmayı isteseydi karnındakini severdin.” Derin bir nefes alırken can sıkıntısını gizleyemiyordu. “Gittikçe annene dönüştüğünü görmek ne üzücü. Onun da önceliği her zaman babanın istekleriydi.” Soluğum kesilmişti. Kadem’in her sözü tokat gibi yüzüme çarpmaya başlamıştı.

Gözlerimin içine bakarak, “Baban istemeseydi belki sizi doğurmazdı bile,” dediğinde içim ürperdi. Sol gözümden bir damla yaş daha süzüldü. Haklılığı karşısında dilim tutulmuştu.

Annemin kaderi her açıdan benim çeyizimdi.

Islak bakışlarım Kadem’i bulduğunda o da en az benim kadar sarsılmıştı. Bebek haberi karşısında aslında o da en az benim kadar endişeliydi. “Ben ne yapacağım şimdi?” diye fısıldadığımda buna ne kadar çok ihtiyacımın olduğunu anlamış gibi beni kollarının arasına çekti.

“İyice düşünmeden bir karar vermeni istemiyorum, Efil.” Bana sımsıkı sarılırken o bile bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu kestiremiyordu. “Her neye karar verirsen yanında olacağımı biliyorsun.” İç çekti. “Onun hakkında bir karar vermeden önce onu isteyip istemediğini iyi düşün. Karun’u işin içine katmadan bir karar vermelisin.”

Babası Karun’ken bu nasıl olacaktı?

İstesem de onu dışarıda bırakıp sağlıklı bir karar veremezdim.

***

Kendimi biraz toparlayana kadar eve dönmemiştim. Kadem beni eve bıraktığında akşam olmak üzereydi. Malikânenin kapısından içeri girdiğimde adımlarım geri geri gidiyordu. Karun her an öğrenecek diye ödüm kopuyordu. Şimdilik Kadem’le her şeyi saklamaya karar vermiştik ancak bunu uzun süre gizleyemezdik. Karnım büyümeye başlamadan önce bu konuda bir karar vermeliydim. Bahçeye girip malikâneye doğru yürürken buradan kaçıp gitmeyi o kadar çok istiyordum ki. Birkaç günlüğüne herkesten uzaklaşıp kendimi dinlemeliydim.

Beni etkileyecek tüm faktörlerden uzaklaşıp en doğru kararı vermeliydim. Zile bastığımda derin derin nefesler alıp sakinleşmeye çalışıyordum. Kadem, Karun’u arayıp onunla olduğumu söylemişti ancak yine de bana çok kızgın olduğunu biliyordum. Hastaneden kaçtığım için delirmiş olmalıydı. Çiçek bana kapıyı açıp, “Hoş geldiniz, Bige Hanım,” deyince tek kelime etmeden içeri girdim.

Koskoca malikânenin içinde nereye gideceğimi bilmez bir hâlde etrafıma baktım. “Karun evde mi?” Arabası dışarıdaydı.

Başını salladı. “Gurur Bey ile çalışma odasında.”

“Akşam yemeğine katılmayacağım. Erkenden uyuyup dinlenmek istiyorum.” Bugün insan içine karışmak istemiyordum.

Merdiveni çıktığımda koridorun sonundaki odada Karun’un kızgın sesi geliyordu. Öfkeli sesi çalışma odasının dışından bile duyuluyordu. “Ne yapmaya çalıştığını anlayamıyorum. Hastaneden kaçmak da ne demek oluyor? Son günlerde iyice dengesizleşti!” Sesini duymak bile beni ürküttüğü için tekrar merdiveni tırmanıp çatı katına çıktım.

Odaya girince ayakkabılarımı çıkarıp yatağa girdim. Üzerimi bile değiştirmeden yorganı kafama kadar çekip yatağın içinde küçülmüştüm. Hamile olduğumu öğrendikten sonra o kadar çok ağlamıştım ki gözyaşlarımın yorgunluğuyla gözlerim hemen kapanmıştı. Cenin pozisyonu aldığımda en az karnımdaki bebek kadar benim de korunmaya ihtiyacım vardı.

Odanın kapısı açılınca yorganın altında irkildim. Çiçek ona geldiğimi bildirmiş olmalıydı. “Bana bir açıklama yapmak zorundasın.” Karun yorganı sertçe üzerimden çekerken beni ne denli korkuttuğunun farkında bile değildi.

Tek kelime etmedim hatta yerimden bile kıpırdamadım. Bebeği ondan saklamak ister gibi dizlerimi karnıma çekip gözlerimi dahi açmamıştım. “Uyumadığını biliyorum, Bige.” Yatakta bir hareketlenme olunca korkularım çığ gibi arttı. Karun yatağın kenarına oturduğunda tam arkamda olduğunu bilmek bana iyi gelmiyordu.

Kafasını boynuma doğru uzatınca ılık nefesini omzumda hissettim. “Neyin var?” Sesi şimdi daha sakindi. “Tüm bu dengesizliklerin sebebi Gazel ile olanlar mı?”

Omzumdan tutup beni kendisine çevirdiğinde ondan uzaklaşmaya çalıştım ancak buna izin vermedi. Sırtımı yatağa bastırarak gözlerimi açmama neden oldu. İçimi titreten buz saçağı gözleri, bir sorun arar gibi yüzümde hızlıca gezindi. Bakışları gözlerimde durduğunda sertçe yutkundu. “Ağladın mı?” Çok fazla ağlamaktan gözlerim kızarmış olmalıydı.

Dudaklarımı büktüm. “Belki biraz.”

Kolunu yatağa bastırıp üzerime eğildiğinde gözlerime olan bakışı sıkkındı. “Birazdan daha fazlası gibi.” Yüzüme yapışan saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. “Zor olduğunu biliyorum ama hepsi geçmişte kaldı.” Gazel ile olanlardan bahsediyordu. Beni üzen tek şey ablamın mazisi sanıyordu. Aslında yanılmıyordu çünkü bugün döktüğüm gözyaşların tek sebebi bebek değildi. Önce Gazel’e kahrolmuş, sonra da bebek haberiyle dağılmıştım.

Karun’un parmakları yüzüme küçük dokunuşlar yapıp beni rahatlatmaya çalışırken, “Yemek yedin mi?” diye sordu yumuşak bir sesle.

“Canım istemiyor.”

“Hımm.” Üzerime biraz daha eğildi. “Peki, güzel karımın canı ne istiyor?”

“Sarılmak desem?”

“Kollarım sana hep açık derim.” Yanıma uzanıp beni göğsüne çektikten sonra arkadan bana sımsıkı sarıldı. Karnımdaki elleri bile canımı yakıyor, beni kedere boğuyordu. Hiçbir zaman diğer kadınlar gibi bebek haberini mutlu bir şekilde sevdiğim adama veremeyecektim. Ellerinin altında kendi bebeği olduğunu bilmeden bana sarılıyordu.

Elimi onun elinin üzerine koyarak karnıma biraz daha bastırdım. Bu hareketimi yanlış anladı. “Hâlâ karnın mı ağrıyor?” Beni tekrar sırtüstü çevirdiğinde gözlerinde artan endişeyi gördüm. “Hastaneye gitmek istemiyorsan doktoru buraya çağırayım.” Burnundan nefesini sertçe verdi. “Bige bugün tanık olduğum normal bir karın ağrısı değildi.”

“Ben iyiyim.” Suratımı asarak ona karnımı işaret ettim. “Özel günüm yaklaştı, bunlar onun sancıları.” Elini tutup düz karnımın üzerine bastırdım. “Biraz ovalar mısın?”

Bugün yaşadıklarım beni duygusallaştırdığı için yaşlar gözlerime akın etti. “Lütfen kocam,” diye fısıldarken her an hıçkırıklarla ağlayabilirdim. Yarın bebek hakkındaki kararım ne olacak, bilmiyordum ama ona dokunsun istiyordum. Belki de son kez bebeğinin olduğu yere dokunup farkında bile olmadan onunla vedalaşacaktı.

Karun ona hoş geldin diyecek biri değildi. Bu yüzden bilmeden vedalaşsındı bebeğiyle.

Yaşlarla titreşen gözlerimi görünce yutkunarak, “Şşş,” dedi yumuşacık bir sesle. “İyi gelecekse tabii yaparım.” Bluzumu yukarı çekip karnımı açığa çıkardı. İri elini çıplak karnıma hafifçe bastırınca irkildim. O ellere bir bebeğin yakışıp yakışmayacağını bile bilmiyordum. Öğrenmeme de izin vermeyecekti.

Karun’un eli karnımın üzerinde gezinerek masaj yapmaya başladı. Çıplak karnımın üzerindeki elini hissediyor, dokunuşuyla içim kederle doluyordu. Acaba benim gibi o da babasının dokunuşlarını hissediyor muydu? Onu hissedemeyecek kadar küçük olmalıydı, belki de bir kan pıhtısı kadar küçük. Karun’un eli karnımda gezinirken içli gözlerle onu izliyordum.

Çocuk konusunda çok keskin çizgileri olduğu için istesem de hayal gücüm onu bir çocukla aynı karede buluşturmuyordu. Uzun süre bıkıp usanmadan karnımı ovaladı. Bir süre sonra başını eğip dudaklarını çıplak karnıma bastırınca nabzım hızlanmıştı. Dudakları düz karnımla buluşunca burnumun direği sızladı, hamile olduğumu öğrendikten sonra da bunu yapmasını çok isterdim.

Karnımı öptükten sonra başını kaldırıp yüzüme bakınca mavi gözlerinde korku vardı. “Karnın çok mu ağrıyor?” Yaşların aktığı gözlerimi görmek onu deli ediyordu. “Gel inat etme, bir hastaneye gidelim.”

Elini karnımdan iterek yataktan çıktım. “Ben… Ben bunu yapamam!” Allah kahretsin, bu kadarını yapamazdım! Nefret edeceği bir şeyi ondan saklarken onun yakınında olamazdım.

Karun peşimden yataktan çıktığında gözleri kısılmıştı. “Neyi yapamazsın?”

“Bir süre her şeyden uzaklaşmalıyım.” Kan beynine sıçramış gibi kaskatı kesildi. “Üzgünüm.” Konuşmak için kendimi zorlarken gözlerimden akan yaşları durduramıyordum. “Bir süre buradan uzaklaşmalıyım.”

Yakışıklı yüzü kireç gibi solduğunda tek kelime edemedi. Yüzündeki tüm kan çekilirken onda bıraktığım tüm travmalar bir anda hortlamaya başlamıştı. Zihni en kötüsüyle meşgulken kendini ayrılıkla ilgili düşüncelerden kurtarmaya çalışarak, “Tamam,” dedi hızlıca. “Tamam, uzaklaşalım.” Korkularını bastırarak hemen beni onayladı. “İhtiyacın olan buysa küçük bir tatile çıkalım.”

Tırnaklarımı avuçlarımın içine geçirdim. “Yalnız kalacağım bir yere gitmek istiyorum.” Sözlerim yüzüne tokat gibi çarparken ona bakmak için kendimi zorluyordum. “Sensiz gitmek istiyorum.” Damarlarındaki kana kadar dondu. “Üzgünüm ama bir süre yalnız kalmalıyım.”

Bakışlarından bile ne düşündüğünü anlayabiliyordum. İstediğimi aldıktan sonra onunla işimin bittiğini düşünüyordu. Ablamla aramızdaki buzlar çözülmeye başladı, üstelik annemin yerini de Gazel’den öğrendim sanıyordu. Demek istediğim Karun’un bana karşı kullanacağı bir kozu kalmamıştı çünkü hepsini kendi elleriyle bana vermişti. Ve ben istediğimi aldıktan sonra yine onu yanıltmayıp ondan uzaklaşmaya başlamıştım. Tam olarak böyle düşünüyordu.

Sebebinin bebek olduğunu bilmeden yanlış fikirlere kapılıyordu. Uzun sayılacak bir sessizlikten sonra söyledikleri irkilmeme neden oldu. “Yine gidiyorsun, öyle mi?” Sesi buz gibiydi.

“Sadece birkaç günlüğüne.”

Bana zerre kadar inanmıyormuş gibi kaşlarını kızgınlıkla çattı. “Yalan söylemeyi kes! Senin gidişlerin hiçbir zaman birkaç günlüğüne olmadı!” Bir anda bana bağırınca istemsizce arkaya çekildim. Beni korkuttuğunu görmek bile canını sıktığı için benden uzaklaşıp odanın içinde yürümeye başladı. “Beni bırakıp gidiyorsun!”

“Sandığın gibi değil.”

“Ne sandığım gibi değil, Bige?” Yanında durduğu masanın üzerindeki her şeyi elinin tersiyle yere iterek öfkeyle bana döndü. “Sen busun işte!” Sinirden zangır zangır titrerken sıktığı dişlerinin arasından küfreder gibi, “İstediğini elde ettikten sonra çekip giden bir kadınsın!” dedi. “Kimse seni uzun süre yanında tutamaz çünkü birine bağlanamıyorsun.”

Sinirden her şeyi yapacak ve her şeyi söyleyecek durumda olduğu için alttan alıp onu sakinleştirmeye çalıştım. “Senden ayrılmıyorum, sadece birkaç günlüğüne uzaklaşmak istiyorum.”

Şakaklarındaki damarlar belirginleşti. “Gitmekten bahsediyorsun!”

“Gitmek ayrılmak anlamına gelmiyor.”

“Zırvalık bunlar, siktir git!”

“İzin verirsen ben de tam olarak bunu yapmaya çalışıyorum!” Ona sırtımı dönüp kapıya doğru yürüdüm. “Birkaç gün sonra geri döneceğim, sakinleş biraz.”

Yürüyüp kapı kolunu kavramıştım ki arkamdan gelip kolumu tuttuğu gibi beni kendisine çevirdi. Sırtımı kapıya yaslarken deliye dönmüş bir hâlde, “Gidemezsin!” dedi şuursuzca. Çenesinde bir kas seğirirken haddinden fazla sahipleniciydi. “Bu kapıdan çıkıp gidemezsin!”

Başımı çevirip pencereye baktığımda çok şaşkındım. “Camdan mı çıkayım?”

Yüzündeki her kas sinirden seğirirken sıktığı dişlerinin arasından, “Siktiğim evimden ve hayatımdan gitmiyorsun!” dedi sertçe.

Kararımı çoktan verdiğimi göstermek istercesine başımı kaldırıp ona baktığımda kemiklerine kadar titredi. Gözlerime bakınca ne görüyor, bilmiyordum fakat bunun bir veda olduğunu düşünecek kadar kendini kaybetmişti. Artık bir terslik olduğunu hissediyordu. “Eve gelmem,” derken titreyen sesi beni kahrediyordu. “Sorun bensem evden gitmene gerek yok, sen kafanı dinleyene kadar buraya gelmem.” Bu söyledikleriyle kirpiklerimin arasından süzülen yaşlara engel olamadım. Sorun o değildi.

Onu bırakıp gitmemin acısıyla mavi irisleri koyulaşırken, “Ben giderim, sen kal,” dedi hızlıca. Uzanıp yüzüme dokunurken gözyaşlarımı silen eli bile titriyordu. “Sen gidince uzun süre dönmüyorsun.” Histeri bir krizin eşiğindeymiş gibi bembeyaz olmuş bir suratla başını iki yana salladı. “Gidemezsin.” Göz bebekleri titreşirken yalvarırcasına bana bakıyordu. “Gitme Bige, gitme. Sen gidince dönmüyorsun.” Kalbim kasıldı.

Onu karşımda böylesine titrerken görünce kendimden tiksinerek hemen kolunu tuttum. “Gitmiyorum, sakinleş lütfen.” Ona gitmekten hiç bahsetmemeliydim!

“Bige gidemezsin,” derken beni gördüğünü bile sanmıyordum. Bana bakıyor lakin beni görmüyor gibiydi. Tüm korkuları bir sanrıya dönüşüp ona saldırırken kafasının içindeki dünyaya çekilmişti. Kasları titriyor, heybetli vücudu endişe verici bir sarsıntı yaşıyordu. Midem kasıldı. Bir çeşit atak geçiriyordu. Tüm konuşma boyunca sağ kolumu tutan eli canımı hiç yakmazken şimdi tutuşu bile sertleşmeye başlamıştı.

Göz bebeklerinin büyüdüğünü görmek bile korkumu had safhalara çıkarıyordu. “Karun beni duyuyor musun, hiçbir yere gitmiyorum.”

Kolumdaki eli gittikçe canımı yakacak bir boyuta ulaştı ancak bu umurumda bile değildi. Karun’un hızlanan nefes alışları, kasılan vücudu ve bembeyaz olan suratı beni korkudan deli ediyordu. Sanki bana bağımlıydı ve gitme ihtimalimle yoksunluk krizine girmişti. Bir kriz geçiriyorsa bile bunu nasıl durduracağımı bilmediğim için panikleyerek ona uzandım. Dudaklarımı onun dudaklarına bastırarak beni hissetsin istedim.

Artık daha iyi anlıyordum.

Gitmem Karun için ölümdü.

Dudaklarımı onun dudaklarına bastırarak onu öpmeye başladım. Bunu yaparken fazla aceleci ve korku doluydum çünkü bir atak geçiriyorsa bile bunun başlamadan sonlanmasını istiyordum. Bana karşılık veremeyecek kadar korkularının esiri olmuştu. Buna rağmen durmaksızın onu öpmeye devam ettim. Her şeyin yolunda olduğunu göstermenin tek yolu buymuş gibi onu öpüyordum. Bir kolum onun sert tutuşunun altında kıvranırken boştaki kolumu kaldırarak boynuna doladım.

Başlarda hiç tepki vermedi fakat ben onu öpmeye devam ettikçe kaskatı olan vücudu gevşemeye başladı. Sahte ölümümden dolayı bensiz geçirdiği o bir yılın korkunç anılarından çıkıp yavaş yavaş bana dönüyordu. Buz tutan vücudu sanki erimeye başladı. Kan akışı yeniden damarlarına nüfuz etmiş gibi dudaklarının sıcaklığı bana yaşadığını hissettirdi. Başını küçük bir açıyla eğdikten sonra dudakları aralandı. Artık o da beni öpüyordu.

Canımı yakan kolumdaki eli bile gevşediği için bana acı vermeyi bırakmıştı. Gittikçe normale dönüyordu. Beni çok korkutmuştu. Nefes almaya ihtiyaç duyana kadar birbirimizi soluksuz bir şekilde öptük. Bir süre sonra yavaşça ondan ayrıldığımda yüzlerimiz hâlâ birbirine çok yakındı. Elimi kaldırıp endişeden kavrulan yüzüne dokundum.

“Senin bana olduğundan daha fazla sana muhtacım,” diye fısıldadım. “Her ne yaşıyorsan bunun karşılıksız olmadığını artık anlamalısın.” Avuç içimi yanağına bastırıp, “Seni o kadar çok seviyorum ki senden ayrılmak aklımın ucundan bile geçmiyor,” dedim. Bu yalan değildi.

Yüzündeki sertlikte değişen hiçbir şey olmadı. “Madem beni seviyorsun neden gitmekten bahsediyorsun?”

Bir türlü beni anlamadığı için dudaklarım büküldü. “Zor günlerden geçiyorum, Sanrı.” Yanağımda akan gözyaşının sıcaklığını hissettim. “Ben bugün ablamın yıllarca tecavüze uğradığımı öğrendim.”

İçim acıyla dolarken beni doğru şekilde anlamasına ihtiyacım vardı. “Biz yıllarca onu dışlarken o neler çekmiş. Kendimi suçlu, kötü ve berbat hissediyorum. Her şey seninle ilgili değil.” Tüm bunlar da yetmezmiş gibi üstüne bir de hamile olduğumu öğrenmiştim. Ne hâlde olduğumu anlayamazdı.

Gitme nedenimin kendiyle ilgili olmadığını öğrenince yüz hatları gevşemeye başladı. “Hayatımızda dönem dönem her şeyden kaçıp kendimizi dinlemeye ihtiyaç duyduğumuz anlar olabilir.” Avuç içim sakalına sürtünürken, “Sebebi sen değilsin,” diye fısıldadım. “Boğuluyorum, nefes alamıyorum ve uzaklaşmalıyım.” Ağlayarak başımı iki yana salladım. “Sadece birkaç günlüğüne gitmeyi istemiştim ama seni bu kadar üzecekse gitmem.”

Islak gözlerime ve acı çeken yüzüme bakınca buna ne kadar çok ihtiyacım olduğunu fark etti. Benden bir gün bile ayrı durmaya katlanamazken kendinden çok beni düşünerek derin bir nefes aldı. Omuzları çöktüğünde bu aşamada bencillik yapamayacağını anladı. “Bu kafa dinleme olayı tahminince ne kadar sürer?”

“On üç gün nasıl?”

Kızgınlıkla kaşlarını çattı. “Siktir etsene!”

Sinirden gülerek, “Bir hafta peki?” diye sordum.

“Yavrum, mevzu sensiz geçireceğim günler. Bana kabul edilir bir şey söyle.”

“Pekâlâ, üç gün ve bu son teklifim!”

“Bir saat nasıl?”

Onu taklit ederek, “Siktir etsene,” dediğimde güldü.

“En fazla altı saat,” dedi.

“Sinirlenmeye başlıyorum, kocam.”

“Ben zaten sinirliyim, karım.”

İnatçı bir tutumla çenemi dikleştirdim. “Bana kabul edeceğim bir teklif sun.”

Beni kapıyla kendi arasında sıkıştırırken dudakları hınzırca kıvrıldı. “Önümüzdeki tüm yıllarda her gün bensiz geçireceğin sekiz saate ne dersin?”

Kafamı karıştırmayı başarmıştı. “O nasıl oluyormuş?”

Yatağı işaret etti. “Ortalama bir insanın uykuda geçirmesi gereken süre sekiz saat.” Bana dönüp çarpık bir gülüşle, “Her gece uyuyarak sekiz saatini bensiz geçiriyorsun,” dedi. “Üç yüz altmış beş günü sekizle çarparsan iki bin dokuz yüz yirmi saat ediyor.” Hesap sorarcasına dik dik bana bakmaya başladığında bu söylediklerine inanamadım. “İki bin dokuz yüz yirmi saatini bensiz uykuda geçiriyorsun, bir de utanmadan benden teklif mi bekliyorsun?” Bunu iki dakikada mı hesapladı?

Çıldıracaktım.

Hayretler içinde kalarak karşımdaki işgüzar adama bakıyordum. “Ayrı yataklarda yatmadığımıza göre uykuda geçirdiğimiz süreyi sayamazsın.” Başımı omzuma doğru eğerek ısrarımı sürdürdüm. “Bana kabul edeceğim bir teklif sun.”

“Evlen benimle.”

“Anlamadım?”

“Kabul etmen gereken tek teklifi sana sunuyorum.” Şaşkın suratıma bakınca çok eğleniyor olmalı ki gülmemek için kendini zorluyordu. “Bu teklife ne dersin?”

“Hayır derim.”

“Gebertirim!”

“Hele bir dene de bak sana neler yapıyorum.”

“Ulan sen daha bana ne yapacaksın!” Kızgınlıkla bakarken beni şuracıkta boğabilirdi. “Az önce gitmekten bahsederek az kalsın bana kalp krizi geçirtiyordun. Yapmadığın bir bu kalmıştı, artık bunu da yapmadım demezsin!”

O hâli gözlerimin önüne gelince içim burkularak, “Üzgünüm,” demiştim ki öperek beni susturdu. Beni kapıya yaslayıp nefesimi kesene kadar öptü. Bu öylesine bir öpücüktü ki diğerlerine hiç benzemiyordu. Sevgisini ve sahiplenici tutumunu iliklerime kadar hissettiren yoğun bir öpücüktü. Dudaklarıma son bir öpücük kondurarak başını hafifçe geriye çekti.

Gözlerimden ruhumu görmek ister gibi bakarken, “Anla artık,” diye fısıldadı can yakan bir sesle. “Beni bırakıp gideceksin diye çok korkuyorum.” Bana olan bakışlarında bile yoğun bir çaresizlik vardı. “Benden seni çıkardıklarında geriye hiçbir şey kalmaz.” Nabzım hızlandı.

Nemli gözlerle ona bakarken yoğun bir sevgiyle, “Sana ölürüm,” dediğimde beni göğsüne bastırıp kemiklerimi kırmak istercesine sımsıkı sarıldı.

“Bana ölümden bahsetme, güzelim.” Burnunu saçlarımın tepesine bastırarak saçlarımın kokusunu içine çekti. “İlla benim için bir şey yapacaksan yaşa. Benden bile daha uzun yaşa.”

Kollarımı beline sararak onun erkeksi kokusuna teslim oldum. “Çok seviyorum seni,” diye mırıldandığımda aşk sarhoşu olmuş gibiydim.

“Hımm,” diyen hınzır sesini duydum. Dudaklarını saçlarıma bastırırken yine muzırlık peşindeydi. “Bunun anlamı her gün için sana sunduğum sekiz saati kabul etmen olabilir mi?”

“Karun bir git ya!”

“Yavrum, o küçümsediğin saatler bir yılda iki bin dokuz yüz yirmi saat ediyor. Gidemezsin bir yere, önce bu konuyu halletmeliyiz. Bige bana daha çok zaman ayırman için uykuda geçirdiğin süreyi düşürmeliyiz.”

“Git tedavi ol, hasta herif. Uykuyla ne alıp veremediğin var?”

“O siktiğim uykusu her gece seni benden sekiz saat alıyor.”

“Ben uyurken ahtapot gibi bana sarılıp üzerimde yatıyorsun. Uyurken bile birlikteyiz, anla artık.”

“Aynı rüyayı görmüyorsak kapat çeneni.”

“Rüyamda bari rahat bırak!”

***

Sabah güne gayet iyi bir şekilde başlamıştım. Karun üç günlüğüne evden uzaklaşmama izin vermişti. Dün gece ona zorla kabul ettirdiğim son teklif bu olmuştu. Üç gün boyunca birbirimizi görmeyeceğimiz için hâliyle geç saatlere kadar sevişmiştik. Sabah uyanıp birlikte duş aldığımızda banyoda bile rahat durmamıştı. Şimdi ikimiz de giyinip hazırlanmıştık, birazdan evden ayrılacaktım.

Gideceğim diye Karun’un üzgün olmasını bekliyordum lakin keyfi gayet yerinde görünüyordu. Boy aynasının önünde kravatını bağlarken bir tek ıslık çalmadığı kalmıştı. Ben gidiyorum diye mi bu kadar mutluydu? Kaşlarımı çatarak onu süzmeye başladım. Siyah takımın ceketi yatağın üzerinde duruyordu. Geniş omuzlarını sarıp ince belini ortaya çıkaran siyah gömleği ona çok yakışmıştı.

Gömleğin manşetlerindeki gümüş kol düğmelerini ilk kez görüyordum. Bugüne özel taktığı çok belliydi. Belindeki kemeri, ütülü kumaş pantolonu, sivri uçlu ayakkabılarıyla çok şık ve zengin görünüyordu. Giyim kuşam konusunda ikimiz de çok özenliydik ancak bugün sanki özellikle bir şeylere hazırlanıyor gibiydi. Ben gider gitmez soluğu başka bir kadının yanında almazdı, değil mi?

Bunu yaparsa onu öldürürdüm, bu kadar net.

Kravatını taktıktan sonra en pahalı markalara ait parfümlerinden birini alıp sıktı. Parfümünün kokusu bile üzerimde afrodizyak etkisi yaratırken ince tarağını alıp kumral saçlarını taradı. Daha fazla dayanamayıp, “İş toplantın falan mı var?” diye sordum ama asıl sormak istediğim ben gidiyorken tüm bu hazırlık kimeydi!

Rolex saatlerinden birini kutusundan çıkarıp takarken kısaca beni yanıtladı. “Bugün şirkete gitmeyeceğim.”

Ayna karşısında kırmızı rujumu sürerken yerimde rahatsızca kıpırdandım. “Evde durmak için fazla şık değil misin?”

“Evde olmayacağım.”

“Hangi cehennemde olacaksın?”

“Anlamadım?”

Ruju dudaklarıma yedirdikten sonra makyaj masamın önünden kalktım. “İşte olmayacaksın, evde de olmayacaksın, peki nerede olacaksın?”

“Başka planlarım var.” Bana cevap verirken huzursuz gözlerle baştan ayağa beni süzüyordu.

Yarım kollu kırmızı elbisenin içinde dal gibi süzülüyordum. Mini elbisenin uzunluğu kalçamın bir karış altındaydı. Dar elbisenin altına siyah tül çoraplar giymiştim. Sivri topuklu siyah stilettolar bu elbiseye çok yakışmıştı. Karun ise büyük bir bölümü açıkta olan bacaklarıma bakıyor, çorapların devamında nasıl bir jartiyer olduğunu merak ediyordu.

Her an elbisenin dar eteğini yukarı sıyırıp kontrol edecekmiş gibi görünüyordu. “Sence de birkaç günlük tatil için fazla özenli değil misin?” Sorusu buram buram kıskançlık kokuyordu.

“Geçen hafta tüm gün evde giydiğim bir elbise olduğunun farkında mısın?”

“Ben de onu diyorum ya, neden her an bir davete katılacakmış gibi hep bu kadar şıksın? Pijama veya tişört denen şeylerin varlığından haberin var mı?” diye sorunca kıkırdadım.

“Ağır bir depresyona girmediğim sürece o şeyleri giymem mümkün değil.”

Kıskançlıkla kaşlarını belli belirsiz çattı. “Libidosu yüksek ateşli bir kadın olman hoşuma gidiyor, özellikle de geceleri.” Susup üzerimdeki kısa ve şık kıyafeti gösterdi. “Ancak bensiz geçireceğin bir tatil için tüm bu hazırlık fazla değil mi?”

Blöf yaparak, “Üzerimi değiştirmemi ister misin?” diye sordum.

Burnundan nefesini vererek, “Yakışmış, çıkarma,” dedi sıkkın bir sesle. “Sana yamuk yapan biri olursa sen zaten icabına bakarsın.” Kalbim yumuşayıp mum gibi erimeye başladı. Onu bu kadar çok sevmemin başlıca nedenlerinden biri de buydu. Dışarıdaki erkekler bakar deyip kıyafetime karışmak yerine, bana güvenip sen icabına bakarsın diyordu.

“Çıkalım mı artık?”

Kapının yanındaki bavulumu benim için alarak başını salladı. “Kahvaltını yaptıktan sonra yola çıkarsın.” Bunu sorun etmemesini hâlâ yadırgıyordum. Gidişim dün gece onu delirtmişken bu sabah çok sakindi.

Birlikte aşağıya indiğimizde bavulumu evdeki korumalardan birine verdi. Karun tek bir şartla üç günlüğüne gitmeme izin vermişti. Şartı da seyahatimi benim için onun ayarlamasıydı. Tek istediğim birkaç gün her şeyden uzaklaşıp bebek konusunda ne yapacağıma karar vermekti. Bu yüzden Karun’un beni nereye göndereceğine karışmadım. Tatil için İtalya’ya gideceğimi söyleyince seve seve kabul etmiştim çünkü İtalya’yı seviyordum. Sabah uyanıp özel jetlerinden birini benim için hazırlatmıştı.

Ona ait uçaklardan biriyle seyahat edeceğim için uçağı kaçıracağım diye bir endişem yoktu. Kabul etmekten nefret etsem de zengin biriyle olmanın birçok avantajı vardı. Yemek salonuna girdiğimizde Gurur, Melek, Kenan ve Levent kahvaltı masasındaydı. Karun masanın başındaki yerine geçmeden önce sol tarafındaki sandalyemi benim için çekti. Gülümseyerek, “Teşekkür ederim,” dedim. Her zaman böyle jestler yapan biri değildi.

Yerimize geçtiğimizde kızlar hemen bizim için servis açtı. Masadakilere bakıp, “Günaydın,” dedim neşeli bir sesle. “Kahvaltıdan sonra tek başıma İtalya’ya tatile gidiyorum.” Masadakiler hızla Karun’a dönerken Levent rahatlayarak nefesini verdi. Bu ergen Kalender benden kurtulduğuna seviniyordu çünkü zorba arkadaşlarıyla beni tanıştırmak istemiyordu. Onlarla er veya geç tanışacaktım.

Tıpkı Kenan ve Melek gibi Gurur da şaşkınca Karun’a bakıyordu. “Oni yalniz mi göndereysun?”

Karun çayına şeker atarken başını ağır ağır salladı. “Yalnız tatile gitmesinin ne mahsuru var?”

“Kız tarafunda bir sorun yok, tüm sorun sendedur.”

“Ne diyorsun lan sen yine?”

“Ne işler çevirduğuni merak edeyim.” Gurur karnını doyurmayı bırakıp yönünü tamamen Karun’a çevirdi. “Sen bu kuş olmayinca nefes bile almayi unutaysun. Şimdi kalkmiş oni tatile göndereysun, hem de yalniz.” Ellerini masaya bastırarak öne eğildi. “De bakayim bağa, ne geçiyor o kafanda?”

Karun yalandan öksürerek boğazını temizledi. Amcasının dikkatli bakışlarından kurtulmak için çayından bir yudum aldı. “Sen ne zaman evine gideceksin?” Bir kez daha Gurur’u evden kovarak ona kapıyı işaret etti. “Siktir olup gitsene artık.”

Gurur ona tersçe bakarak yeşil zeytinlerden birini ağzına attı. “Daha önce de deduğum gibi o zargananin kızı gelip benden özür dilemeden gitmeyim bir yere.”

Karun sinirden çay fincanını sertçe masaya bıraktı. “Ümit’in evinden mi bahsediyorum, piç! Senin kaç tane evin var, git yerleş birine. Farah özür dilese bile içgüveysi olarak gitmeyeceksin o eve.”

Gurur sırıtarak, “Özür dilerse giderum,” dedi.

“Sen ciddi ciddi bir de kızdan özür mü bekliyorsun?” diyen Kenan sinirden ağlamak ve çıldırmak arasında bir yerdeydi. “Kızın spor hocasını dövdüğün yetmezmiş gibi Farah ile tartıştın ve taze gelinler gibi baba evine döndün. Bir de üstüne özür mü bekliyorsun?” deyince Melek ile aynı anda gülmeye başladık çünkü Gurur’un yaptığı tam olarak buydu.

“Farah Hanım ha buraya gelup benden özür dileyecek.” Gurur fındık ezmesini ekmeğine sürerken o kadar rahattı ki Karun ve Kenan’a sinir krizleri geçirtebilirdi. “Suçlu olan odur, o gelecek da.”

“Gelmezse başımıza mı kalacaksın?” Kenan bunu sormakta çok haklıydı çünkü Gurur burada kaldığı sürece evdeki herkesi deli ediyordu.

“Gelecek.” Bileğindeki saati kontrol etti. “Eli kulağundadur, birazdan ha burada olacak.”

Çok emin konuştuğu için Karun kaşlarını çattı. “Ne yaptın lan kıza? Geleceğinden nasıl bu kadar eminsin?”

Furkan içeri girip, “Abi,” diyerek masadaki konuşmayı böldü. “Farah Hanım geldi.” Karun ve Kenan küfretmekle meşgulken Gurur’un keyfine diyecek yoktu. Şaka gibi ama Farah gerçekten gelmişti.

“Bekletmeyin Ümit’in kızını.” Gurur bir anda normal konuşmaya başlamıştı. Karadeniz ağzıyla konuşmadan kaç dakika dayanacağını çok merak ediyordum. Sandalyesine yaslanarak, “Madem geldi, içeri alın,” dediğinde meraklı bakışlarım onun üzerindeydi. Kızı buraya getirtmek için ne yapmıştı?

Furkan dışarıya çıkınca Karun dışında hepimiz gözlerimizi kapıya dikip beklemeye başladık. Karun ise Farah’ın gelişinden çok benim kahvaltımla meşguldü. Tabağımı alıp masadaki şeylerle doldurarak önüme koydu. “Dün akşam da yemek yemedin, karnını doyur.”

Tabağımdakileri bırakıp etli ekmeğe uzandım. Küçük bir parça ısırdığımda ağzıma gelen et kokusuyla öğürerek hemen peçeteye uzandım. Ağzımdaki parçayı peçeteye çıkardığımda masadaki herkes çok şaşkındı. Önce etli ekmeklere sonra da bana bakıyorlardı. Karun ise inanamayan gözlerle yutkunmuştu. “Kırk yıl düşünsem etten midenin bulanacağı aklıma gelmezdi.” Benim de!

Gözlerinin ardından korku dolu bir parıltı geçti. “Bige hastaneye gitmemek için inat ediyorsun ama son günlerde beslenme alışkanlıkların bile değişmeye başladı. Kendi rızasıyla gelsin diyorum ama bu inadının sonu gelmiyor. Bu durum devam ederse seni zorla hastaneye götürmekten çekinmem!” Ben de bundan korktuğum için ondan uzaklaşmaya çalışıyordum. Burada kalırsam bebek konusunda bir karar vermeden önce hamile olduğumu anlayacaktı. Onlarla aynı masaya oturduğumda bile kendimi ele verecek şeyler yapıyordum.

Aceleyle bakışlarımı kaçırıp, “Midemi üşütmüş olmalıyım, eğer geçmezse hastaneye gideriz,” dedim kısık bir sesle.

Tam bir etoburken hamilelikte ilk tiksindiğim şey et olmaya başlamıştı. Bu korkunç bir faciaydı, daha önce bu kadar uzun süre et yemeden durduğum hiç olmamıştı. Herkes şimdilik söylediğim yalana inanmış gibiydi fakat Gurur’un bakışları beni endişelendiriyordu. Kısık gözlerle bana bakıp duruyordu. Neyim olduğunu anladığını sanmıyordum ama bir şeyler sakladığımdan şüphelenmeye başlamıştı.

Neyse ki Farah’ın adım sesleri onun ilgisini benden uzaklaştırdı. Farah ürkek adımlarla içeri girdiğinde tüm gözler ona kenetlendi. Ona bakınca bile bölge liderlerinden birinin kızını göremiyordum. Tehlikeli bir mafyanın kızı gibi görünmekten çok uzaktı. Saçlarını özensizce toplayıp dağınık topuz yapmıştı hatta topuzunu bile bir kalemle tutturmuştu. Gözlerinde onu oldukça sevimli gösteren siyah çerçeveli yuvarlak gözlükler vardı.

Beyaz camın arkasındaki gözleri fazla ürkek bakıyordu. Üzerindeyse salaş bir kazak, kot pantolon ve spor ayakkabılar vardı. O kadar duruydu ki yüzünde makyajın emaresi bile yoktu. Buna rağmen güzel ve sevimliydi. Üniversitede dirsek çürüten öğrencilerden birini andırıyordu.

Hepimizin ona bakması onu daha fazla endişelendirdiği için kapının önünde durup ayaklarına bakmaya başladı. “Hoş geldin, Farah.” Ayağa kalkıp gülümseyerek ona doğru yürüdüm. “Seni burada görmek çok güzel.”

Ona yaklaşıp sarıldığımda yabanilik yapıp beni geri çevirmedi. Bana sarıldıktan sonra belli belirsiz gülümseyip, “Hoş buldum,” dedi kısık ve zor duyulan bir sesle. “Nasılsın, Bige?”

“Teşekkür ederim, sen nasılsın?”

Kısa bir an masaya bakınca gülüşü soldu. Gurur sanki kaç gündür onun yolunu beklemiyormuş gibi kahvaltısıyla meşguldü. Kafasını çevirip bu tarafa hiç bakmayarak karısını görmezden geliyordu. Kendini ağırdan satmak bu olsa gerekti! Melek de ayağa kalkıp yanımıza geldi. Ona kocaman gülümseyerek, “Hoş geldin, Farah yenge,” dedikten sonra uzandı ve onun yanaklarına sulu öpücükler bıraktı.

Farah tedirginliğini gizlemeye çalışarak ona da gülümsemeye çalıştı. Oysaki yenge lafını duyunca bile yüzü değişmişti. Haklı olarak bu ailenin bir parçası olmayı istemiyordu. Masaya doğru yürüdüğünde ilk Gurur’un yanına gideceğine çok emindik. Ancak kocasının yanından geçerek bizi şaşırttı. Karun’un yanında durduğunda tüm korkuları dağılmış gibi bakışları değişti. Belki de ilk kez Farah’ı içten bir şekilde gülümserken görüyordum ve bunun sebebi Karun’du.

Karun’a olan bakışları daha içten ve daha sıcaktı. “Merhaba, Karun abi.” Görmekten hoşlandığı birine bakar gibi Karun’a bakıyordu. “Kusura bakma, böyle destursuz gelmek zorunda kaldım.”

İşin garip yanı Karun’un ona olan bakışları da fazla sıcaktı. “Ne kusuru, Farah,” dediğinde sesi onu ürkütmekten endişe eder gibi yumuşacık çıkmıştı. “Burası senin de evin, bunu biliyorsun. Geç otur, biz de kahvaltı yapıyorduk.”

Farah’ın gözleri tekrar Gurur’a kaysa da Gurur ısrarla onu görmezden geliyordu. Kısık bir sesle bir şeyler homurdanarak Gurur’un yanına gitti. Onun tepesinde dikilirken fısıltılı bir sesle, “Özür dilerim,” dedi isteksizce.

Ekmeğine bu sefer de tereyağını süren Gurur, “Ne için özür diliyorsun?” diye sorarken fazla ciddi ve umursamazdı.

Farah bunu doğrudan ona nasıl söyleyeceğini bilmez bir hâlde başını eğdi. “Sana şey dediğim için...”

“Ney dediğin için?”

“Neyden bahsettiğimi iyi biliyorsun.”

Gurur buradaki herkesi sinir ederek omuzlarını silkti. “En küçük bir fikrim yok.”

Farah birkaç saniye yukarı bakıp sabır çektikten sonra bakışlarını tekrar ona dikti. “Özür diledim işte, eve dön artık.”

“Dönmeyeceğum, önce ne için özür dileduğunu söyle.”

Farah’ın bakışlarından kızgın bir ifade geçti. “Sana zorba bir haydut olduğunu söylediğim için özür dilerim.”

“O değuldur, diğer söyleduğunden bahset.”

“O kadar şey söyledim ki hangi birinden bahsedeyim?”

“Ben de onu deyim, Farah Hanım.” Ayağa kalkıp ona sırtını dönerek yürüdü. “O kadar şey söyledun ki hangi biri için özür dileyeceksun?”

Farah onun peşinden pıtı pıtı adımlarla gitmeye başladığında hepimiz tuhaf gözlerle bu ikisini izliyorduk. “Hepsi için toplu bir özrü kabul etsen olmaz mı?”

“Olmaz ula, kalbimi kirdun. Doğru düzgün telafi etmelusun.”

Büyük masanın etrafında Gurur dönüyor, Farah da peşinden gidip ona yetişmeye çalışıyordu. “Tamam, dur da hepsi için tek tek özür dileyeyim. Adımların büyük, sana yetişmekte güçlük çekiyorum.”

Gurur adımlarını hızlandırdı. “Durmayacağum, biraz da sen koş benum peşumde.”

“Sen benim peşimde hiç koşmadın ki!”

“Önce sen benum peşumde koş bakayim, sonrasını düşünürüz.” Kahkaha attım. Bu ikisi gerçek miydi?

Farah ona yetişmeye çalışırken sinir krizleri geçiriyordu ama bunu belli etmemeye çalışıyordu. “Masanın etrafında dönmekteki amacımızı söyler misin? Bu masa çok mu kutsal, neden onu tavaf ediyoruz?”

“Canım öyle isteyi.” Gurur gülmemeye çalışarak masanın etrafında bir tur daha döndü, tabii Farah da onun peşindeydi.

“Başım döndü, lütfen durur musun?”

“Heç umurumda değul.”

Farah onu takip etmeyi bırakıp hızlı adımlarla kapıya yürüdü. Kapının önünde durup Gurur ile aralarındaki mesafeyi kontrol ederken gözleri kısılmıştı. Güvenli bir alanda olduğuna kanaat getirdikten sonra kaşlarını çattı. “Sana söylediğim tüm o şeyleri hak ettin!” diyerek sesini yükseltti. “Hiçbiri için pişman değilim! Sarkacım kaybolmasaydı buraya bile gelmezdim! Özürmüş, yok sana özür!” dedikten sonra korkudan koşarak hemen dışarı çıktı.

Gurur onun arkasından bakarken sinirlenmek yerine gülerek başını iki yana salladı. “Tekrar gelecek.” Karısıyla uğraşmaktan ne denli zevk aldığının farkında mıydı? Sarkacı için Farah’ın buraya tekrar geleceğinden çok emindi.

Sinirden gülerek masaya yürüdüm. Bizde yemekler olaysız geçmiyordu. Şaşırtıcı olansa hiçbirimiz bunu yadırgamıyorduk. Bu kaos ortamına o kadar çok alışmıştık ki asıl yadırgamayı sessiz sedasız yemek yediğimizde yaşıyorduk.

***

Kahvaltıdan sonra Karun beni götürüp bizzat kendisi uçağa bindirmişti. Korumasız beni hiçbir yere göndermediği için yirmi bir korumam da benimle uçağa binmişti. Malikâneden ayrılmadan çatı katına çıkıp doğum kontrol haplarımı ve çekmecedeki tüm prezervatifleri almıştım. Karun’a Kadem ile vedalaşacağımı söyleyip Duha’nın malikânesine gitmiş ve onları gizlice Kadem’e vermiştim. Kadem benim için onları kontrol edecekti. Haplarımı bir laboratuvara göndereceğini söylemişti. O haplarda bir terslik olmasaydı hamile kalmazdım.

Karun’un lüks jetlerinden birinde yolculuk yapmak çok rahattı. Yaklaşık üç saat sonra İtalya’nın Milano şehrine inmiştik. Uçaktan indiğimizde Karun her şeyi önceden ayarlattığı için havaalanında bizi bekleyen adamlarla karşılaştık. Siyah lüks arabaları korumalara teslim ederek gitmişlerdi. Arabalara geçip yola çıktığımızda, “Hangi otelde yer ayırttınız?” diye sordum.

Arabayı kullanan Furkan nereye gideceğimizi biliyor gibiydi. “Karun Bey’in sizin için ayarladığı yeri seveceksiniz.”

“Buna hiç şüphem yok ama otelin adı ne?”

Ön koltukta oturan Nedim elindeki paketten bir şeyler atıştırırken beni yanıtladı. “Otele gitmiyoruz, Bige Hanım.” Otele gitmediğimize göre tatil konutlarından birini kiralamış olmalılardı.

Başımı öne doğru uzattım. “Nedim sen ne yiyorsun? Çok güzel koktu.”

Düz gözlerle elindeki pizzaya baktı. “Midem kazınınca havaalanında pizza almıştım ama soğuk ve peyniri de akışkan değil.” Bana döndü. “İster misiniz?”

“İstiyor ki soruyor,” dedi Furkan. “Ona da ver birkaç dilim.”

Nedim tüm kutuyu bana uzattı ama almadım. Eğilip soğuk pizzayı koklayıp başımı kaldırdım. “Soğuk olduğu için bunun kokusu bile yok. Az önce farklı bir koku vardı.”

Furkan arabayı ustaca kullanırken, “Bige Hanım, siz K-9 köpeği misiniz?” diye sordu sakince.

“Sen ne diyorsun be!”

Gülerek başıyla açık camı işaret etti. “Az önce bir restoranın önünden geçtiğimiz esnada Nedim’e ne yediğini sordunuz. Biz hiç koku almazken siz restoranda pişen yemeklerin kokusunu nasıl alabiliyorsunuz?”

“Hayvan herif, koku duyum iyi diye köpek mi oluyorum!”

Nedim tıkınırken gülmemeye çalıştığı için burnundan garip sesler çıkıyordu. “Size köpek demek istemedi, sadece hepimiz gibi o da çok şaşkın,” diyerek Furkan’ı savundu. “Son günlerde iyi koku alıyor ve fazla yiyorsunuz.”

“Ne var bunda?” diye sorduğumda benimle arka koltukta oturan Celil camdan dışarıya bakmayı bıraktı. Dördümüz neden aynı arabaya bindik, anlamıyordum ama bu sabahtan beri bana karşı çok korumacılardı. Celil gözlerini bana dikip derin bir nefes aldı. “Bizim çocuklardan Yakup’u biliyorsunuz, değil mi? Geçen ay baba oldu.”

Omuzlarımı dikleştirdim. “Bunun için onun maaşına zam yapıp karısına da doğum hediyesi olarak bir gerdanlık göndermiştim.” Cömertliğimle övündüğümde Furkan gülerek başını salladı.

“Nasıl unutabiliriz ki bunu her gün hatırlatacak kadar mütevazısınız.”

“Konumuz benim cömertliğim değil.”

Celil’in gözleri karnımda oyalanınca bu bakışlarının nedenini anlayamadım. “Yakup’un karısı da gebeliğinin ilk aylarında değişmeye başlamıştı.” Olamaz, biliyorlardı!

Nedim ön koltukta başını salladı. “Mesai saatleri içinde bile karısı olur olmadık zamanlarda Yakup’u arıyor ve ondan bir şeyler istiyordu.”

“Sanki bebeği bize doğuruyor da her işine koşturuyorduk,” diye homurdandı Furkan. “Arkadaş hatırına dokuz ay ne çektik be.”

“Yakup’un karısı nihayet doğurduğu için tam kurtulduk demiştik ki...” Celil gözleriyle düz karnımı işaret etti. “Aynı dengesizlikleri bu sefer de siz göstermeye başladınız.”

“Gerçi normal hâliniz de dokuz aylık hamile bir kadınla aynı dengesizlikleri içeriyor,” diyen Furkan yüzünü buruşturdu. “Tabii eskiden ne zaman yola çıksak bir şeyler yiyip çöpünüzü arabamın içine atmıyordunuz.”

“Durum böyle olunca,” diyen Nedim pizzasından kocaman bir ısırık daha aldı. “Hamile olduğunuzdan şüphelendik.”

Aynadan arkaya bakan Furkan kısa bir an benimle göz göze geldi. “Bembeyaz olan yüzünüze bakılırsa yanılmıyoruz,” dedikten hemen sonra bir küfür savurdu. “Her ne olacaksa umarım size benzemez.”

Celil ve Nedim gülerken ben nefes bile almıyordum. Hamile olduğumu herkesten önce anlamalarını beklemiyordum. “Başka kim biliyor?” diye sorarken korkudan sesim pürüzlü çıkmıştı.

Nedim beni rahatlatmak için başını çevirip arkaya uzandı. Bana olan bakışları güven vericiydi. “Sakin olun, sadece biz biliyoruz. Neden üçümüz de bu arabadayız sanıyorsunuz?” Şimdi nedenini daha iyi anlıyordum. Bu konuyu benimle konuşmak için özellikle üçü buradaydı.

“Karun’a söyleyemezsiniz.”

Aynı anda, “Söylemeyeceğiz,” dediklerinde rahat bir nefes aldım. Karun’un çocuk konusundaki tutumunu çok iyi bildikleri için bu sırrı ondan saklayacaklarını biliyordum.

Arabanın dikiz aynasından Furkan ile göz göze geldim. Endişeli hâlimi gördükçe o da üzülüyordu. “Bizler bir şey söylemeyiz ancak bunu uzun süre ondan saklayamazsınız.” Yolu kontrol ederek nefesini koyuverdi. “Bu seyahat bunun için değil mi? Bebeği isteyip istemediğinizi siz bile bilmiyorsunuz. Bunu düşünmek için buradasınız?” Burnumun direği sızlarken ona başımı salladım.

“Yanlış bir karar vermekten çok korkuyorum.”

Gizlemeye çalışsalar da bu konuda en az benim kadar endişeli olduklarını görebiliyordum. Celil içli gözlerle bir süre beni izledi. “Ya bebeği istediğinize karar verirseniz ve Karun Bey onu istemezse ne olacak?”

“Biliyor musunuz, ben çocukken hayvanlarla beslenirdim.” Bir anda söylediklerimi nereye bağlayacağımı merak ettikleri için sessizliklerini korudular. “Bir çocuğun hatta normal bir insanın bile yemeyeceği şeyleri yerdim.”

Camdan dışarıyı izlerken üzerimde bir ölüm sakinliği vardı. “Haşereler, kemirgenler, sürüngenler ve yakalayabildiğim canlı olan her şeyi yerdim.” Hepsi aynı anda yerinde rahatsızca kıpırdandı, bunları duymayı beklemedikleri çok açıktı.

Koltuğuma yaslanarak bir bacağımı diğerinin üzerine attım. “Annem ve babam beni birçok psikoloğa götürdü ancak hiçbir tedavi işe yaramıyordu. Rezil beslenme alışkanlığımı sürdürüyordum.” Sahte bir gülüşle başımı salladım. “Hastalıklı bir beslenme alışkanlığım vardı ve onlar doktorların beni düzelteceğini sanıyordu çünkü sorunun bende olduğunu düşünüyorlardı.”

“Değil miydi?” diye sordu Furkan.

“Değildi.”

“Peki, sorun neredeydi veya kimdeydi?” diyen kişi Nedim’di.

“Sorun ben değildim aslında.” Camdan dışarıya bakarken bakışlarım fazla ruhsuzdu. “Sorun hiçbir zaman ben olmamıştım.” O yılların hatıralarıyla iç çektim. “Sorun annem ve babamdı, yani yaşadığım evdi.”

Celil, “Nasıl?” diye sordu metalik bir sesle.

“Ne Gazel ne de benim için evimiz yuva olmuştu. Belki bir harp meydanıydı, belki bir cephe belki de bir savaş alanı ancak hiçbir zaman sıcak bir yuva değildi.”

Hatırladıklarımla burnumun direği öyle bir sızladı ki gözyaşlarıma direndim. “Uyuduğumuz, uyandığımız, yemek yediğimiz ve birlikte geçirdiğimiz zamanların bile saatleri hep aynıydı. Asım Saka’nın diktatörlüğünde yaşamaya çalışan üç köleden farkımız yoktu. Annem fazla pasif, Gazel asi ve bense yamyamdım.” Babam bizden bir kusursuzluk abidesi yaratmaya çalışırken aslında hepimizde büyük kusurlar bırakmıştı.

“Babamın annemden aldığı ilk şey öz güveni oldu. Ablamdan öz saygısını, benden de cesaretimi aldı.” Dilimi ısırdığımda ağzımdaki kan tadını alamayacak kadar hissizleşmiştim. “Babam tarafından o kadar çok bastırılmıştık ki bir süre sonra yeni huylar edinmeye başladık.”

Kaldırımda annesinin yanındaki çocukları gördükçe içim burkuluyordu. “Annem artık hiçbir konuda babama itiraz etmeyen bir korkaktı.” Onu görmeyi ertelediğime inanamıyordum. Her şey üst üste geldiği için annemi görmeyi İtalya dönüşüne ertelemiştim.

Gözlerimden bir damla yaş süzüldüğünde bu duygusallığımı hamile olmama yordum. “Eminim o yıllarda babamdan önceki Begüm’ün nasıl biri olduğunu annem bile hatırlamıyordu. Gazel ise artık isyankâr bir asiydi, yaşadığı her şey ona bir öfke patlaması olarak dönüyordu. Bizim öfke sandığımız şeyler bile aslında Gazel’in yardım çığlıklarıydı.”

Kendimi işaret ederek, “Bense midesiz rezil bir çocuktum,” diye fısıldadım. “Tuhaf beslenme alışkanlığımla ailemin canını sıktıkça sanki rahatlıyordum çünkü öyle bir ailede doğmak da benim canımı sıkıyordu. Değişiyorduk ve bunu bize yapan babamdı.”

Bu gerçeği kabul etmek hiç kolay olmamıştı ama artık her şeyi daha iyi anlıyordum. “Çoğu zaman dolapta et olmasına rağmen kemirgenlerin peşine düşüyordum, gittikçe daha fazla akıl sağlığımı yitiriyordum. Çocuk gözlerim o evi vahşi bir doğa olarak görmeye başlamıştı ve ben hayatta kalmak için kendi avımı avlamaya başlamıştım.” Bu hiç sağlıklı değildi.

“Farkında bile değildim ama kızgındım, öfkeliydim ve korkuyordum. Babam bizi üzdükçe hırsımı o hayvanlardan çıkarıyor, beni Gazel ile rekabete zorladıkça babama yapmak istediğim her şeyi o hayvanlara yapıyordum.” Bu yıllardır kendime sakladığım kirli bir sırdı.

Başımı çevirip sessizce beni dinleyen bu üç adama sırasıyla baktım. “İçimde uyanan öldürme tutkusunun, yani o canavarın asıl istediği babamdı.” Duydukları karşısında sertçe yutkunduklarında burukça gülümsedim. “O hayvanlarla beslenerek ben sadece içimdeki canavara hedefini şaşırtıyordum.”

Belki de ilk kez ne diyeceklerini bilmez bir hâlde bana bakıyorlardı. “On üç yaşıma kadar beslenme alışkanlığımı hiçbir tedavi düzeltemedi çünkü on üç yıl boyunca ben babamın hüküm sürdüğü o evdeydim. Sonra annem öldü, Gazel kaçıp gitti ve sadece biz kaldık.” Komik bir şey varmış gibi kıkırdadım ama mutlu olmanın yakınında bile değildim. “Artık o vahşi ormanda sadece babamla ikimiz vardık. Belki de iki avcı.”

İyice meraklanarak aynı anda, “Sonra ne oldu?” diye sordular.

“Annemin ölümü ve Gazel’in gidişi babamı çok değiştirdi. Belki de artık benden başka kimsesinin kalmadığını anladı. Babam işlerine daha az, bana daha çok vakit ayırmaya başladı. Kaybettiği her şeyin boşluğunu benimle doldurmak ister gibi beni hayatının merkezine koymaya çalıştı.” Annem ve Gazel’in yokluğu ikimizi de değiştirmişti.

Dudaklarımda kendiliğinden oluşan gülümsemenin farkında değildim. “Birbirimizin yarasını sarmayı öğrenmiştik. Her geçen günle çocuk gözlerimin gördüğü o vahşi orman biraz daha eve dönüştü. Bir süre sonra içten içe öldürmeyi düşündüğüm o adam artık en sevdiğim kişi olmuştu. Birbirimizin tüm dünyası olmaya başlamıştık, ne de olsa birbirimizden başka kimsemiz kalmamıştı.” Gülüşüm solduğunda gözlerimin ardı sızladı. “Belki de biz birbirimizi mecburiyetten sevdik.”

Sigara içme dürtümü bastırmaya çalışarak derin bir nefes aldım. “Artık o rezil beslenme alışkanlığımı bırakmıştım. Kendiliğimden düzeldim, meğerse ihtiyacım olan şey hiçbir zaman psikolojik tedavi değilmiş. Yoksunluğunu çektiğim asıl şey içinde korkmayacağım bir ev ve beni seven bir babaymış.” Sevginin birçok açıdan iyileştirici bir gücü vardı. Beni on üç yıl boyunca hasta eden babam, daha sonra sevgisi ve ilgisiyle iyileştirmişti.

Bir kez daha gözlerim uzun uzun korumalarımın üzerinde oyalandı. “Bunu size anlatmamın bir nedeni var.” Elimi düz karnıma bastırdım. “Eğer bu bebeği istediğime karar verirsem işte o zaman onu benden kimse alamaz.” Sesim bir kaldırım taşı kadar soğuk ve katıydı. “Ben çocuk yaşta avlanmayı keşfettim. Bebeğim için tehlike olan herkesi saf dışı bırakacak kadar acımasız olabilirim.”

Başımı eğip elimle baskı uyguladığım karnıma baktım. “Seninle ne yapacağıma karar verene kadar bir süre daha seni herkesten gizlemeliyiz.” Burnumdan nefesimi vererek sinirden güldüm. “Sen benimsin, kaderini belirleyecek kişi de benim. Ne Karun ne de bir başkası senin yaşayıp yaşamayacağına karar verebilir.” Bunun kararı bir tek bana aitti çünkü onu içinde taşıyan bendim.

Umarım bunun için Karun ile savaşmak zorunda kalmazdım.

Bu anlattıklarımdan sonra bir daha kimse konuşmadı. Yolun kalanını sessizlik içinde geçirmiştik. Araba Milano’nun göbeğinde son derece nezih bir yerde durunca arabadan indim. Merkezî bir konumda kiraladıkları en küçük bir ev bile servet değerinde olurdu. Çocuklar yanıma geldiğinde, “Nerede kalacağız?” diye sordum.

Üçü de arkamda bir yeri işaret edince başımı çevirdim ve gördüklerimle kalbim hızlandı. “Yok artık,” diye fısıldadığımda bile konuşmakta güçlük çekiyordum.

Karun’un bunu yapacağı aklımın ucundan bile geçmezdi.

Yorumlar