Roman
  • 14/02/2026

49-SONU GELMEYEN TEKLİFLER

“İnsanın kalbine ilk dokunan, en karanlık günü aydınlatan ve korkuyu bile yumuşatan tek şey anne sevgisiydi.”


Bir seferinde Karun bana saçımdaki siyah kurdeleyi neden taktığımı ve tokanın sırrının ne olduğunu sormuştu. Sakladığım sırların ikimize de zarar verdiğine inandığı için tokayla ilgili gerçeği bilmek istemişti. Ona tokayı çıkarırsam bir tetikçinin beni öldüreceğini söyleyemediğim için sorularından kaçmaya çalışmıştım. O gün tokayla ilgili gerçeği bilmek istediği için fazla ısrarcıydı. Rüyamda bile tokayı koruduğumu söyleyip gerçekler konusunda üzerime gelmişti. Bu da yetmezmiş gibi tokanın sırrını ona söylemem için bana para bile teklif etmişti.

Uzun zaman önce onunla çatı katındaki o konuşmalarımızı hâlâ hatırlıyordum. Tokayla ilgili gerçeği ona söylemem için bana para teklif edince, “Hayır,” diyerek onu geri çevirmiştim. “Benim için İtalya’da yüz on üç katlı bir gökdelen alsan bile olmaz.”

Neden yüz on üç?” diye sormuştu kafası karışarak.

Çünkü on üç katlı olunca adı gökdelen olmaz.” On üçe takıntılıydım. “Mecburen bir üstüne çıkmalıyım.

“Bir üstüne çıkınca yirmi üç olması gerekmiyor mu?”

“Ama yirmi üçün içinde on üç yok.”

“Yirmi üçün içinde on üç olmadığını mı söylüyorsun? Ne mezunuydun sen? İlkokul mu?”

“Düz bir şekilde baktığında yirmi üçün içinde on üç yok.”

“Yirmi üçe ulaşmak için on ikiden on dörde mi atlıyorsun?”

“Düz bir şekilde baktığında dedim!”

“Düzünü tersini bilmem, yirmi üçün içinde on üç var.”

“O zaman düzünde on üç, tersinde on üç, önünde on üç, arkasında on üç, sağında on üç, solunda on üç, altında on üç, ortasında on üç ve üstünde dokuz katlı bir gökdelen alsan bile olmaz! Kaç etti? Ah, olamaz, yüz on üç mü?”

O esnada Karun’un bana söylediği tek şey, “Dokuzun içinde on üç yok,” olmuştu. O konuşmanın devamında ona dokuzun içinde on üç olduğunu kendi yöntemlerimle kabul ettirmiştim. İkimiz için de tarihî bir andı.

O gün orada olan şey her zamanki gibi birbirimizle atışmamızdı. Sırf üzerime gelmeyi bıraksın diye dalga geçercesine ondan istediğim yüz on üç katlı gökdelene bakıyordum. Ondan İtalya’da yüz on üç katlı bir gökdelen isterken ciddi değildim. Bundan yola çıkarak bana İtalya’da gerçekten bir gökdelen alacağını hayal dahi edemezdim. Üstelik şehrin göbeğindeydi. Tek bir dairesini bile kiraya verirsem elime ciddi bir para geçerdi.

Zengin bir iş insanıyla birlikteyken konuyu paraya bağlamam şaka gibi bir olaydı. Ön cephesinde devasa bir saka kuşu olan bu cam gökdelen soluğumu kesiyordu. Karun her anlamda hayret verici biriydi. Bunu gerçekten yaptığına inanamıyordum. Güvenlikten geçip yürüdükçe kalbim biraz daha hızlanıyordu. Giriş kapısının üstünde bile saka kuşu amblemi vardı. Karun her yere bana ait izler bırakmıştı.

Korumalarım peşimden gelirken Nedim elindeki anahtarı bana uzattı. Anahtarın takılı olduğu anahtarlıkta küçük bir bilardo topu vardı ve üzerinde yüz on üç sayısı yazıyordu. Nedim gökdelenin en üst katını işaret edip, “Yüz on üç numaralı daire sizin için hazırlandı,” diyerek anahtarı bana verdi.

Hiçbir şey anlamıyordum, kafam çok karışıktı. Benim için açtıkları kapıdan devasa binanın içine girdim. Gökdelene girmek için kapıdaki şifreyi bile bilmiyordum. Tüm bu şeyleri korumalar benim için halletmişti. Asansöre binip yüz on üç numaraya bastım. Gerçek anlamda bunu yaşıyordum. Ciddi ciddi yüz on üç katlı bir gökdelenin içindeydim. Başımı kaldırıp asansörün tavanına baktığımda aşırı yoğun duygular yüzünden gözlerim doldu. Saka kuşu.

Asansörün tavanında bile kanatlarını iki yandan açan kahverengi saka vardı. Hamileliğin getirdiği hormonlardan mı, bilmem ama gözlerimden bir damla yaş süzüldü. “Sen inanılmazsın be adam,” derken Karun’a olan sevgim içime sığmıyordu. Uzun zaman önce aramızda geçen küçük bir konuşma yüzünden benim için bir gökdelen almasını beklemiyordum.

En üst kata gelip asansörden indiğimde çok heyecanlıydım. Anahtarın yanı sıra anahtarlığıma takılı bir kart vardı. Anahtarla uğraşmak istemediğim için kartı okutarak daireye girdim. İçeriye adımımı attığımda harika çiçek kokuları beni karşıladı. Başımı eğince ayaklarımın önünde mor menekşe çiçekleriyle karşılaştım. Kendimi tutamayıp güldüm. “Yollarıma güller dökmedi de demem artık.” Karun istediğinde gayet de romantik olabiliyormuş.

Menekşelerin süslediği yola basarak yürümeye başladığımda kalbimde tatlı bir heyecan vardı. Menekşe çiçekleri beni bir yere götürüyor olmalıydı. “Bu işin sonunda beşinci evlilik teklifi yoksa ben de hiçbir şey bilmiyorum.” Gülerek çiçekleri takip etmeye başladım. Karun’u birazcık tanıdıysam gökdelen sürprizinin arasına evlilik teklifini sıkıştırırdı. Bana evet dedirtene kadar durmayacaktı.

Çiçekli yol beni oturma odasına getirdi. Sanırım dairemdeki tüm eşyalar Karun’un seçimiydi, buradaki her şey gümüş ve beyaz tonlarındaydı. Sade, klas ve şık eşyalar. Her köşede menekşeler ve mor balonlar vardı. Hepsi de çok güzeldi. Cam masanın üzerinde birtakım evraklar gördüm. Mor bir kurdeleyle mühürlenen belgeleri açıp baktığımda binanın tamamı, yani buradaki tüm katların bana devredildiğini gördüm.

“Hassiktir, zengin oldum.” Milano’nun göbeğinde bana ait yüz on üç katlı bir gökdelen vardı.

Nabzım hızlandı.

Gökdelenin yüz on iki katı da kiradaydı. Kiracıların yaptığı sözleşmeler, bu işlerle benim yerime ilgilenen yeni emlakçımın iletişim bilgileri falan hep buradaydı. Belgelerin yanındaki banka hesap cüzdanını açınca gördüğüm rakamla gözlerim yuvalarında fırladı. “Hadi canım.” Adıma açılan bir hesaba bir yıl boyunca buradaki kiralardan dolayı yüklü miktarda para akışı vardı.

Gördüğüm miktar bana kalp krizi geçirtebilirdi. “Kaç sıfır var burada?” Gökdelenin bir yıllık gelirini hesaplamaya beynim yetmiyordu. Banka cüzdanını kapattığımda masaya yapıştırılan notu gördüm. Karun’un el yazısını hemen tanıdım. Okuduklarım bana kahkaha attırmıştı. Bu adama ölünürdü.

“Bıkıp usanmadan başıma kaktığın nafakana sayarsın artık :)”

“Bir de gülücük koymuş.” Çok tatlıydı. Artık nafaka konusunda onu ne kadar bezdirdiysem çenemi kapatmak için böyle bir yol bulmuştu.

Başımı çevirince masanın diğer ucunda gördüğüm siyah kadife kutuyla kıkırdadım. “Şaşırtmıyorsun.” Kutuyu açınca bir öncekinden daha büyük taşı olan bir yüzük gördüm. Evlenme teklifini kabul edene kadar bu yüzüklerdeki taşın boyutunun sürekli değişeceğini biliyordum. Yüzüğü yerinden bile çıkarmadım. Bunun yerine yüzük kutusuna sıkıştırdığı kâğıdı aldım. Okuduklarımla tekrar gülmeye başladım. İnanılır gibi değildi.

“Sana bu gökdelenden daha fazlasını alacak kadar zengin bir adamın karısı olmak ister misin?

Not: Bu bir rüşvet değil.

İkinci not: He dersen şirketi bile üzerine yaparım.

Üçüncü not: Rüşvet gibi görünebilir ama rüşvet değil.

Dördüncü not: Yine hayır dersen oraya gelir ve seni yüz on üçüncü kattan atarım aşağıya!

Beşinci not: Bu bir tehdit değil.

Altıncı not: Bu bir tehdit! Sabrım kalmadı, evlen artık benimle!

Yedinci not: Cevabın evetse alttaki numarayı ara.

Sekizinci not: Cevabın hayırsa beni yormadan kendini terastan aşağıya at!

Dokuzuncu not: Bir önceki not geçersizdir yavrum, sakın öyle bir şey yapma.

Onuncu not: Uslu uslu otur evinde, balkon ve teraslardan uzak dur.

On birinci not: Seni çok seviyorum, güzelim.

On ikinci not: Nasıl olsa yine evlilik teklifime hayır diyeceksin. Bu yüzden bilerek notları on ikide bırakacağım, manyak karı!”

O kadar çok güldüm ki neredeyse gözlerimden yaşlar gelecekti. Karun Kalender’i yansıtan her şey vardı bu kâğıtta. Para, rüşvet, tehdit, hemen sonrasında gelen pişmanlık, aşk itirafı ve devamında ortaya çıkan öfke. Teklifine hayır diyeceğimi hatırlayınca notları on üçe tamamlamaması da ayrı bir olaydı. On üçe olan takıntımı bildiği için dengesiz herif on ikide kesmişti. Sanki numarası ezberimde değilmiş gibi evet dersem diye en alta da kendi numarasını bırakmasına ne demeliydi?

Onu aramayacaktım, eğer ararsam kabul ettiğimi düşünüp umutlanabilirdi. Yüzümdeki gülümsemeyle yeni dairemin tüm odalarını görmek için yürüdüm. “Tek bir imzayla benden boşanmak kolaydı, şimdi sıkıysa beni o nikâh masasına oturt.” Bana tekrar Saka demediği sürece benden evet cevabını duymayacaktı.

Ben artık eskisi gibi Sanrı’nın Saka’sı olmak istiyordum.

Karun’un zevklerine göre döşenmiş daireyi hızlıca gözden geçirdikten sonra banyo yapmıştım. Üzerimdeki yol yorgunluğunu güzel bir banyoyla dindirmeye çalışmıştım. Banyoya girmeden önce Furkan bavulumu getirdiği için kıyafet bulmakla uğraşmadım. Buraya İtalya’nın turistlik yerlerini gezmeye gelmemiştim, daha önce zaten hepsini görmüştüm. Kendimi ölü gösterdiğim o bir yılda İtalya dâhil dünyanın her yerinde uzun soluklu bir tatil yapmıştım.

Yalnız kalmak istememin asıl nedeni kendimi birkaç gün eve kapatıp dinlenmekti. Dış etkenlerin baskısı altında kalmadan bebek hakkında en doğru kararı vermek istiyordum. Bu yüzden inzivaya çekilmek istemiştim. Banyodan sonra ince askılı bir atlet ve mini bir şortla odadan çıktım. Dışarı çıkmayı düşünmediğimden evde rahat bir şeyler giymenin sakıncası yoktu. Karnım acıktığı için dairenin ferah ve pırıl pırıl olan mutfağına girdim. Buzdolabını açınca gülümsedim, Karun benim için dolabı doldurtmuştu.

Dolaptan gereken malzemeleri çıkarıp kendime sandviç yaptım. İçecek bir şeyler almak için tekrar buzdolabını açtığımda soda şişelerine uzanmıştım ki duraksadım. Asitli sodalar karnımdaki şeye zarar verir mi? “Neden umurumda ki?” Homurdanarak sodayı aldım. “Sanki ben istedim hamile kalmayı.” Buzdolabının kapağını kapatıp mutfak adasının üzerindeki tabağı aldım. Tabağın içinde salamlı sandviçim vardı.

Duvarları camlardan oluşan oturma odasına geçip aldıklarımı koltuğa bıraktım. Televizyonu açtığımda tüm kanallar yabancıydı. Birden fazla dil bildiğim için rastgele bir kanalda durdum. Tabağı önüme koyup sandviçten bir ısırık almıştım ki öğürerek hemen çıkardım. “Salamla ne derdin var, Allah’ın cezası!” Karnımdaki bücürden daha şimdiden nefret etmeye başlamıştım.

Tabağı kendimden uzaklaştırarak sodanın kapağını açtım. “Sen benim sevdiğim şeyleri bana yedirmezsen ben de sana zararlı şeyleri yer içerim. Bu konuda pek bilgim yok ama gazlı içeceklerin zararlı olduğunu duymuştum.”

Şişeyi dudaklarıma yaklaştırmıştım ki sebepsiz yere elim titredi. Beni kuşatan buruk bir hissin yakıcılığıyla tek bir yudum bile almadan şişeyi dudaklarımdan çektim. “Seni düşündüğüm için içmediğimi sanma.” Homurdanarak soda ve tabağı alıp ayağa kalktım. “Canım istemediği için içmedim, ayrıca salam et sayılmazdı!”

Elimdekileri mutfağa bıraktıktan sonra yatak odasına girip üzerimi değiştirdim. Bugün dışarı çıkmayı düşünmüyordum ancak tüm gün bebekle evde yalnız kalırsam kriz geçirebilirdim. Çiçekli bir elbise giyip bağcıklı sandaletlerimi bavuldan çıkardım. Ayakkabıyı hızlıca giydikten sonra kafama bej rengi fötr şapkamı taktım. Kırmızı rujumu tazeledikten sonra hasır çantamı aldım ve güneş gözlüğümü takarak odadan çıktım.

Evden çıktığımda karşı dairemin kapısını kapatan kişiyi gördüm. Bu da ne demek oluyordu? Onu burada görmenin şaşkınlığıyla kapının önünde donup kaldım. “Karun?” Adını bile zikrederken sesim titremişti, burada olmasını beklemiyordum. “Ne işin var burada?”

Baştan ayağı beni süzerken gözlerinin mavisinde can alıcı bir ifade vardı. Dikkatli bakan gözlerinin esiri olmak kalbimi hızlandırıyordu. “Söyleyeceğim ama öncesinde…” Ellerimi kontrol etmeye başlayınca derdinin ne olduğunu anlamadım. İçine çektiği nefesi rahatlayarak verirken çok tuhaf davranıyordu. “Güzel, ellerin boş.” Yıldırımı andıran gözleri bu sefer de kolumdaki büyük hasır çantayı buldu. “Çantanın içinde silah var mı?” Derdi ne bunun?

Şaşkınca başımı iki yana salladığımda gözleri kısıldı. “Bıçak var mı?”

“Yok.”

“Mektup açacağı?”

“Kocam, saçmalamaz mısın?”

Gözleriyle çantanın büyüklüğünü tartarken, “O şeyin içinde satır var mı?” diyerek beni afallattı.

Neyin peşinde olduğunu bilmediğim için gözlerimi belerttim. “Satırın çantamda ne işi var?”

Asansörü çağırırken hâlâ çantaya dik dik bakıyordu. “Peki çantanın içinde bana fırlatacağın herhangi bir cisim var mı?”

Kaşlarım usulca çatıldı. “Sana bir şey fırlatacağım kadar beni kızdıracak ne yaptın?”

Bana bir dakika işareti yaptıktan sonra asansörü kontrol etti. Konuşmak için asansörün yukarı çıkmasını mı bekliyordu? Kaçacaktı! “Deneme bile!” Üzerine yürüdüğümde hemen merdivene doğru koştu. Sinirlenerek peşinden koşarken, “Buraya gel!” diye bağırdım. “Bana ne işler karıştırdığını söyleyeceksin!”

O önde ben arkada merdiveni inerken, “Kızım bıraksana peşimi!” diye bağırdı benden kaçarken. “Yüz on üç katı merdivenle mi ineceğiz!”

“Gerekirse evet!” Çantamı arkasından fırlatırken çıldırmak üzereydim. “Karşı dairemi tuttun, değil mi? Buraya gel, hayvan herif!” Peşinden basamakları hızlıca inmeye başladım. Yakalarsam ona ne yapacağımı iyi biliyordum. “Alt tarafı üç gün benden uzak duracaktın!”

Karun bana yakalanmamak için basamakları ikişer ikişer inerken, “Benden ve evimden uzaklaşmak istediğini söyledin ama karşılıklı dairelerde kalamayacağımızı söylemedin!” dedi sertçe. Savunması karşısında sinir krizleri geçiriyordum.

“Uzaklaşmak derken birbirimizi hiç görmemeyi kastettiğimi biliyordun!”

“Siktir etsene, seni görmeme engel olamazsın!”

“Alt tarafa üç gün!”

“Üst tarafı da yetmiş iki saat, dört bin üç yüz yirmi dakika!” diye bağırdı sinirle. “Her şeyin altına bakmayı bırak, bu işin bir de beni ilgilendiren üst tarafı var!” Benden kaçarken bile o lanet beyni dakikaları nasıl bu kadar hızlı hesaplıyor, aklım almıyordu.

“Sanrı, dur artık, nefesim kesildi!”

“Yavrum, ben de keyfimden bu siktiğim merdivenlerini inmiyorum! Bırak peşimi de durayım.”

“Peşinden koşacağım diye merdivenden düşersem görürsün!” Anında durdu. Düşme ihtimalim ona yapacağım şeylerden daha çok korkutmuş olmalıydı.

Kalan basamakları hızlıca inip karşısında durduğumda ikimiz de soluk soluğa kalmıştık. Ona kızmak istedim ama kesik kesik nefesler alırken tek kelime edemedim. Karun da benden farklı değildi, ikimiz de şiddetli nefes almaktan ter içinde kalmıştık. Aldığımız her nefesle omuzlarımız hareket ediyor, göğüs kafeslerimiz balon gibi şişip iniyordu. Kim bilir kaç kat aşağı inmiştik?

Gözlerimdeki gözlüğü çıkarıp ona yaklaştığımda başımı göğsüne yaslayarak soluklanmaya çalıştım. “K-kendime gelince seni öldüreceğim,” diye homurdandım. Koştuğu için kalbi çok hızlı atıyordu.

Omuzlarımdan tutarak beni göğsüne çekerken gülüşünü duydum. “Beni bu kadar koşturan tek kadınsın.” Kollarını bana sardı. “İyi misin, güzelim?”

Kendimi toparlayana kadar göğsünde hiç kıpırdamadım. Bir süre sonra konuşacak duruma gelince başımı kaldırıp küskün gözlerle ona bakmaya başladım. “Birkaç gün yalnız kalmak istemiştim.”

Kafamdaki şapkayı düzeltirken bana olan bakışları sitemliydi. “Sana az gibi görünen bu birkaç gün benim için bir asırdan farklı değil.” Soğuk eli yanağıma sürtünerek bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. “Birkaç gününü benden uzakta geçirmek istiyorsan yine geçir. Dairene gelmeyecek veya seni rahatsız etmeyeceğim.” Buna zerre kadar inanmamam beni kötü bir kadın mı yapardı?

Karun benden ayrılarak üstünü başını düzeltti. “Zaten benim de burada halletmem gereken birkaç iş var. İş ortaklarımla olan toplantım haftayaydı ama hazır gelmişken öne çektim.” Saatini kontrol etti. “Geç bile kaldım.”

Uzanıp dudaklarıma küçük ama tutkulu bir öpücük bıraktı. “Tatilinin keyfini çıkar, nefesim. Bir isteğin olursa çocuklar hemen aşağıda.” Gözlerinin ardından muzır bir ifade geçtiğinde bana doğru uzandı ve sağ yanağıma dudaklarını bastırdı. Hemen sonra da benden ayrılıp açılan asansöre yürüdü.

İki kadın aşağıya inerken Karun asansöre bindi. Kadınlar dönüp asansöre binen Karun’a bakmıştı çünkü fazla bakılasıydı. Bundan nefret ettim. “Bekle!” dedim aceleyle. Hızlı adımlarla asansöre yürüdüm. “Öpücüğünü eşitle!”

Daha ben yetişemeden asansörün kapıları kapanmıştı. Fakat öncesinde Karun dudaklarındaki çarpık gülüşle bana bakıp, “Prensip olarak komşularımı öpmüyorum,” demişti.

Kapanan kapılarla o aşağıya inerken asansörün kapısına tersçe bakıyordum. “İşgüzar herif!” Bu konuda ne kadar takıntılı olduğumu bilmesine rağmen bilerek öpücüğünü eşitlememişti. Eşitlenmeyen bir öpücük için yollarını gözleyeceğimi çok iyi biliyordu! Döndüğünde dairesinin kapısını çalmam için bunu yapmıştı.

“Bir de utanmadan seni rahatsız etmeyeceğim, beni görmeyeceksin diyor!” Ona küfürler ederek diğer asansörün düğmesine bastım. “Adi herif, kapıma gelmese bile beni kapısına götürecek bir yol buluyor.”

***

Günün kalanını Milano sokaklarını turlayarak geçirmiştim. Dışarı çıkmak berbat bir fikirdi, tüm gün baktığım her yerde bir çocuk görmüştüm. Anne ve babalarının yanındaki küçük çocukları gördükçe ister istemez kendimi onların yerine koyup duruyordum. O çocuklardan birine sahip olursam nasıl olacağını sık sık düşünmeye başlamıştım. Kafamı hangi yöne çevirsem bir çocukla karşılaşmam kaderin bana kötü bir sürprizi olsa gerek.

Hava yavaş yavaş karardığından bir markete girdim. Akşam yemeğini dairemde yiyeceğim için birkaç şey almalıydım. Diğer korumalar beni dışarıda bekliyordu ancak Furkan, Nedim ve Celil her ihtimale karşı benimle markete girmişti. Et reyonunda durup kuzu inciği almak istedim ama bundan yemek yapsam bile yiyemeyeceğimi hatırlayınca yüzümü buruşturdum. “Onlarca spermin içinde bir otçulla döllenmem şaka mı?”

Furkan gülerek karnıma baktı. “Birinin hakkınızdan gelmesi gerekiyordu ve bunu bir tek sizden biri yapabilirdi.”

“O benden biri değil.”

Nefesini bezgince verdi. “Sizin karnınızdaysa sizden biri.”

“Karnımda olmasını ben istemedim.”

“Bunu Karun Bey ile o haltı yemeden önce düşünecektiniz,” dediğinde onu öldürebilirdim. Büyükbabam gibi konuşuyordu.

Başımı eğip karnıma baktım. “Onca spermin içinde yarışı kazanacak kadar ne meziyetin olduğunu merak ediyorum. Ve hayır, otçul olmak bir meziyet değil.”

Nedim market arabamı sürerken güldü. “Onun da kendine göre birkaç meziyeti olduğuna eminim.”

“Birkaç derken?” Et reyonundan çıkarken sataşacak birilerini aradığım için dik dik ona bakıyordum. “Tatlım, benim genlerimi taşıyan birinin birkaç meziyeti olamaz.” Böbürlenerek saçlarımı savurdum. “Annesi gibi kusursuzluk abidesi olacağına hiç şüphem yok.”

Celil heyecanlanarak, “Onu istediğinize mi karar verdiniz?” diye sorunca donup kaldım. Bunu da nereden çıkarmıştı?

“Daha bir karar vermedim.”

Üçünün de yüzünde gözle görülür bir hayal kırıklığı oluşmaya başlamıştı. Celil karnımı işaret ederek sorgularcasına bana bakıyordu. “Tüm gün onunla konuşup durdunuz,” dedi sakince. “Biz de onu istediğinizi düşünmeye başlamıştık.”

“Onu istemiyorum.”

“Onu ister gibisiniz.” Furkan’ın kaşları alayla yukarı kalktığında gözlerinde bariz bir kinaye vardı. “Tüm gün hiç sigara içmediniz.”

Nedim onu onaylayarak başını salladı. “Gün içinde defalarca kez sigara paketini çıkardınız ancak her seferinde karnınıza tersçe bakıp paketi yeniden çantanıza koydunuz.”

Celil gülmemeye çalıştığı için yanaklarının içini ısırdı. “Onu önemsiyorsunuz.”

Onları katlanılmaz bulduğumu hissettirene kadar dik dik bakmaya başladım. “Onu önemsemiyorum ve ona ne olduğu umurumda değil.” Daha cümlemi yeni bitirmiştim ki üçü de arkamda bir yeri işaret etmeye başladı. Bana sus dercesine baktıklarında başımı çevirip arkaya baktım. Karun’u görünce hemen dudaklarımı birbirine bastırmıştım. Neyse ki bizi duyacak kadar yakınımızda değildi.

Korumalarım yanıma gelince onlara biraz ilerideki ikiliyi gösterdim. “Bu herif ölmeyi bayılmak mı sanıyor?” Karun yanındaki manken gibi bir kadınla market alışverişindeydi.

Yakışıklı ve oldukça karizmatik bir adamı markette görmekten daha şaşırtıcı bir şey varsa o da elindeki market sepetiydi. Takım elbisenin içinde ciddi bir toplantıdan çıkıp buraya gelmiş gibiydi. Pahalı kıyafetlerin içinde ben bir markayım dercesine etraftaki müşterilerin ağzının suyunu akıtıyordu. Elindeki o ucuz sepet bile garip bir şekilde onu çekici ve sempatik gösteriyordu. Kadınlar mutfağa giren erkeklere bayılırdı, özellikle de bu erkek Yunan tanrısı gibi görünürken.

Karun üzerindeki gözleri umursamıyormuş gibi sakince sepetine bir şeyler atıyordu. Yanında dergi kapaklarından fırlayan sarışın bir kadın vardı. Masmavi gözleri ve kıvrımlı bir vücudu olması sinirlerimi bozuyordu. Yakası açık bir bluz giydiği için dik göğüslerinin çatalı görünüyor, mini eteği yüzünden sütun gibi bacakları dikkat çekiyordu.

Furkan sırıtarak kadına bakarken, “Taş gibi hatun,” deyince kafasına bir tane geçirdim.

“Ne taşı, kaldırım mı?” Omuzlarımı dikleştirerek bu aptal korumalara kendimi gösterdim. “Ben daha güzel, ateşli, seksi ve libidosu yüksek bir kadınım. Dövüş sanatlarında ustayım ve silah kullanmakta üzerime tanımam. Barbie de olabilirim harbi de. O kimmiş benim yanımda? Dünyada benden bir tane daha yok. Mükemmelim, harikayım, bir şaheserim ve artı olarak hamileyim.” Başımla kadını gösterdim. “Onun çocuğu bile yok!”

Üçü bıyık altında gülerken Nedim arkamdaki bir yeri işaret etti. “Yakınlıklarına bakılırsa bence her an onun da bir çocuğu olabilir.”

“Furkan silahımı getir!” diye bağırdığımda Karun irkilerek bana döndü. Burada olduğumu zaten biliyormuş gibi şaşırmadı ancak çatık kaşlarımı görmeyi beklemiyordu.

Neye sinirlendiğimi anlamak için bakışlarımı takip edince sol tarafındaki kadınla bakıştı. Hemen yanında duran kadını görünce kısık bir sesle küfrederek ışık hızıyla ondan uzaklaştı. “Bu kim lan!” Kadından kaçarcasına onunla arasına mesafe koyması çok komikti. Panikleyerek bana dönüp, “Yavrum, ekmek Kuran çarpsın ki onu tanımıyorum,” demesiyle kahkaha atabilirdim. “Haberim olmadan bana yaklaşmış.” Benden ödü kopuyordu.

Kollarımı göğsümde birleştirdiğimde ters bakışlarımda değişen hiçbir şey olmamıştı. “Kadın burnunun dibine kadar girmiş, ruhun duymadı. Ya bir suikastçı olsaydı? Ne zamandır bu kadar temkinsiz bir adam oldun?”

Dudağının köşesi belli belirsiz kıvrıldığında gözlerinin içinde haylaz parıltılar oluştu. “Sen etrafımdayken gözüm hiçbir şey görmüyor.” Nabzım boğazımda atmaya başladı.

Homurdanarak ona doğru yürürken, “Bir de mafya babası olacak,” diye söyleniyordum. “Daha yanında kim var, onu göremiyor, ya amacı seni öldürmek olsaydı? İşimiz gücümüz yok, bir de seni mi koruyacağız?”

Karun yüksek sesle güldüğünde gülüşüne kaç ömür sığardı, hiç bilmiyordum. “Beyzbol sopasıyla kovalamasını biliyorsan korumasını da bileceksin.”

“Kovalamasını biliyorsak korumasını da biliriz, evelallah.” Omuzlarımı dikleştirerek kabadayılar gibi davranmaya başladım. “Adanalıyız oğlum biz, yeri gelince söver, yeri gelince severiz.”

“Öyle mi, Çeyrek Mafya?” Kaşlarını yukarı kaldırdığında yüzünde muzır bir ifade vardı. “Sevsene beni.” Aramızdaki mesafeyi çok hızlı kapattı.

Belimden yakalayarak beni göğsüne çektiğinde kemiklerime kadar titredim. Karun gözlerimin içine haylazca bakıyordu. “Senin tarafından acayip sevilmek istiyorum.” Mavilerinde tutkunun yıldırımları çakarken benimle hemen burada sevişebilirdi. Bunu yapacak kadar dengesizdi.

Üzerime eğildiğinde yanağı yanağıma sürtündü. Sakalı yanağıma batarken dudaklarını kulağımın yakınına getirdi. “Bige,” dediğinde etli dudakları kulağıma değip beni kışkırtıyordu. Gırtlağından çıkan boğuk bir sesle kulağıma fısıldadı. “Eğer sevmek yeterli gelmezse…”

Ilık nefesi kulağıma çarptığı için kalbim hızlandı. Dudakları bir kez daha kulağıma sürtündü, nefesi içimi titretti. “Sevişebiliriz.” Bacaklarımın arası zonkladı. Kısık ve tahrik edici sesiyle ihtiyaç içinde kıvranmaya başladım.

Kollarının arasından erimeme ramak kalmışken kendimi toparlayıp hemen ondan uzaklaştım. Arzuyla kararan gözlerine bakıp bugün onun yaptığı gibi küstah bir sesle, “Komşularımla sevişmek prensiplerimin arasında yok,” dedim. Kaşlarını belli belirsiz çatmıştı.

Gözlerim onu bir markette görmeyi yadırgadığı için şaşkınca ona bakıyordum. “Burada ne işin var?”

Elindeki sepeti burnumun ucuna getirecek kadar kaldırdı. “Akşam yemeği için bir şeyler alıyorum.”

Şaşkınlıktan gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Sen mi yapacaksın yemeği?”

Sanki ona hakaret etmişim gibi ukala bir tavırla bana üstten bakışlarını atmaya başlaması çok tatlıydı. “Kendi yemeğimi kendim yapabilirim.”

“Karun, sen yemek yapmasını bilmiyorsun.”

“Daha önce bir kez yaptım ve tadını beğenmiştin.”

“Çünkü sana yardım etmiştim.”

Çapkınca sırıttı. “Belki yine yardım etmek istersin.”

“Yemezler canım, dairene gelmem.”

“Ben sana geleyim.”

“Kapıyı açmam.”

“Kırarım.”

“Ben de senin kafanı kırarım.”

Bakışları alev alırken sinirlenmeye başlamıştı. “Aç mı kalayım, lan!”

“Bana lan deme!” Bir gün bunun için onu gerçekten dövecektim. “Git dışarıda ye ya da kendin için bir şeyler sipariş et.” Beni evine atmak için her yolu deneyeceğini tahmin etmeliydim. “Sen ne anlarsın yemek yapmaktan, hiç girme bu işlere.”

Karadeniz inadı tuttu ya, öldürseniz geri adım atmayacaktı. “Kendi yemeğimi kendim yapabilirim.” Tersçe bana bakarak yanımdan geçti. “Bekâr adamım, evime kadın da atarım.”

“Furkan silahımı getir!”

Sinirle bana bakarken, “Seni kastetmiştim!” diye beni tersledi.

“Kadın mıyım ben, hayvan herif!”

Kızgın bakışları şaşkınlıkla harmanlandı. “Erkek misin?”

“Artık değil.”

Kaskatı kesildi. “Öncesinde?”

Ciddi görünmeye çalıştım ancak suratının aldığı şekli görünce kahkaha attım. “Soruyu yanlış sormuşum.” İşaret parmağımla kendimi gösterdim. “Evine atacağın kadın mıyım?”

Dudakları düz bir çizgide buluştuğunda gözlerinin ardından yakıcı bir parıltı geçti. “Evime atmak istediğim tek kadınsın.” Egoist bir tutumla çenesini dikleştirdi. “Bilgin olsun, her kadını evime atmak istemem.”

“Bu beni şanslı mı yapmalı?” Omzuna çarparak yanından geçtim. “Bilgin olsun, beni evine atmak isteyen ilk erkek sen değilsin.”

Öfkesinin yakıcılığını sırtımda hissettiğimde savurduğu küfürleri duymamak mümkün değildi. “Şu ağzına bir ayar çekmezsen o dilini keserim!” Gırtlağından çıkan sesinin şiddeti bile fazla sertti.

Az önce Karun’un dibine kadar giren kadının yanında durdum. Beni görünce hemen raftaki ürünlerle ilgileniyormuş gibi yapmaya başlamıştı. Elimi uzatıp mutfak ürünlerinin içinden bir bıçak aldığımda omuzları gerildi. “Bir dahaki sefere kimin yanında durduğuna dikkat et.”

Bıçağı paketinden çıkardığımda Karun’un, “Bige,” diyen endişeli sesini duydum ama duymazdan geldim.

Parmağımı bıçağın keskin ucuna sürterken kadının korku dolu gözlerine bakarak sırıttım. “Benim olanı paylaşmaktan hoşlanmam.” Bunları İtalyanca söyledikten sonra bıçağı Nedim’in sürdüğü arabanın içine attım. Kadına gelirsek… Çoktan kaçmıştı.

Yürüyüp turşuların olduğu reyona geldiğimde Karun hemen arkamdaydı. En üst rafta bulunan salatalık turşusunu görünce ağzımın suyu akmaya başladı. “Komşu, yardım eder misin?” Karun’a yukarıdaki kavanozu gösterdim. “Onu istiyorum.”

“Benim dışımda her haltı istiyorsun.” Söylenerek yanıma gelip sepetini Nedim’e uzattı. Uzun boylu olduğu için hiç zorlanmadan turşu kavanozunu aldı.

Bana uzattığı kavanozun jelatinini açtım ancak kapağını açamadım. Kavanozu beni izleyen Karun’a uzattım. “Açar mısın?”

Elimdeki kavanoza baktığında kafası karışmış gibiydi. “Burada mı yiyeceksin?”

“Canım çok çekti.” Kavanoza aç gözlerle bakıyordum. “Eve kadar duramam.”

Beni bir turşudan bile kıskanarak, “Tahminen senin bu canın beni ne zaman çekecek?” deyince gülmeye başladım. Bazen tam bir çocuk oluyordu.

Benim açamadığım kapağı hiç zorlanmadan lak diye açtı. Kavanozu hemen ondan alıp kafama dikerek turşunun suyunu içmeye başladım. Suyu bile o kadar güzeldi ki içtikçe içesim gelmişti. Kavanozun yarısına kadar suyunu içtikten sonra içinden bir tane salatalık aldım. Katur kütür turşuyu yerken, “Hımm,” diyerek içimi çektim. “Tadı çok güzel.”

Övdüğüm şey keskin sirke kokusu olan bir turşu olduğu için Karun yüzünü buruşturarak yanımdan geçti. “Bu aralar sana bir şeyler oluyor ama hadi hayırlısı.”

Elimde turşu kavanozuyla onun yanında yürüyüp tıkınmaya devam ettim. Ben market arabamı çoktan doldurduğum için alacağım pek bir şey kalmamıştı. Karun akşam yemeği için balık aldı. Limon, dereotu ve birkaç yeşillik daha almıştı. Kasayı bulmaya çalışırken yanlışlıkla oyuncak reyonuna girdik. Etraftaki rengârenk oyuncaklarla içim bir tuhaf olmuştu. Burada bir çocuğun seveceği her şey vardı.

Yarısına kadar yediğim turşu kavanozunu Furkan’a uzattıktan sonra çıngıraklardan birini aldım. Salladığımda zil sesi çıkan çıngırağı neden elime aldığımı bile bilmiyordum.

“Oyuncaklarla mı oynayacaksın?” Karun’un gülen sesini duyduğumda derimin altı ısındı.

“Öylesine baktım,” diye bir şeyler gevelemiştim.

Karun kuş şeklindeki turuncu çıngırağı alıp kulağımın yakınında salladı. “Bu tam senlik.” Hınzırca gözlerime bakarak beni utandırmayı sürdürdü. “Bunu sana almamı ister misin? Arada oynarsın.” Beni çocuk yerine koyarak eğleniyordu.

Sırf kuş şeklinde diye benim için almak istediği çıngırağı arabamın içine attım. “Arada oynarım bununla,” dediğimde bu çıkışım onu daha çok güldürmüştü.

Biraz ilerleyince rafların yanında oturan küçük bir erkek çocuğu gördük. Beş altı yaşlarındaki yaramaz çocuk ebeveynlerinden kaçıp buraya saklanmış olmalıydı. Oyuncak bir arabayı paketinden çıkarıp yerde sürüyordu. Karun onu gördüğünde bile yüzünde hoşnutsuz bir ifade oluştu. “Ailesi nerede bunun?” Çocuğa olan bakışları fazla soğuktu. “Ayak altında dolaşan veletlerden nefret ederim.” Kalbimin tam ortasına soluğumu kesen bir korku yerleşmişti.

“Çocuklardan hoşlanmıyor musun?” Bunu sorarken bile sesim fazla kısıktı. Baba olmak istemediğini biliyordum ama genel olarak çocukları sevip sevmediğini bilmiyordum.

Karun yerdeki çocuğa bakarken yüzünde en küçük bir yumuşama olmadı. “Baş belasılar.” Bu iki kelimenin her harfi keskin bir ok gibi karnıma saplanıyordu. “Zamanının çoğunu alan bu küçük yaratıkları neden yaparlar, anlamıyorum.” İstemsizce elim karnıma doğru havalandı ancak o görmeden elimi hemen indirdim. Anlam veremediğim bir koruma içgüdüsüyle karnıma dokunmak istemiştim ve bu çok endişe vericiydi. Hamile olduğumu öğrendiğinde olacakları kestiremiyordum.

Çocuğun yanına yürürken, “Bence onlar sevimli,” diye homurdanarak ufaklığın yanına diz çöktüm. “Merhaba,” dedim İtalyanca. “Adın nedir senin?”

Başını kaldırıp boncuk gibi gözlerle bana bakıp, “Stella,” deyince az kalsın kahkaha atacaktım. Sandığımızın aksine bu bir kız çocuğuydu.

Kısacık sarı saçları olan ve erkek kıyafetleri giyen bir kız çocuğu. Eğer benim kızım olsaydı o saçları asla kesmez, erkek kıyafetleri giymesine izin vermezdim. Kız çocuklarına özgü süslü kıyafetlerle dolabını doldurup her gün yeni bir kıyafetle onu süslerdim. Elindeki oyuncak arabayı ona gösterdim. “Bu erkekler için değil mi, Stella?”

Arabayı göğsüne bastırıp minik omuzlarını silkti. “Ben bunu istiyorum.”

“O kız çocuklarının sevebileceği bir şey değil.” Ona raftaki bebekleri gösterdim. “Onlarla oynamak daha eğlenceli.”

Minicik dudağını sarkıtarak arabaya sıkıca sarıldı. “Ben bunu seviyorum.”

“Bebeklerle oynamalısın, o sadece bir araba.”

“Bige, rahat bırak çocuğu.” Karun tepemizde dikilirken sanki çocuk olan benmişim gibi beni azarladı. “İstediğiyle oynar, sana ne bundan?”

“O bir kız, neden arabayla oynuyor ki?” Ona Barbie bebekleri gösterdim. “Onlarla oynamalı. Benim kızım olsaydı buna izin vermezdim.”

Son söylediklerimle bile Karun’un omuzları gerilmişti. Yüzü kasılırken gözlerinin ardından endişe verici bir şeyler geçti. “Senin kızın değil.” Bana bunu hatırlatırken bakışları sertleşmişti. “Başkalarının çocukları üzerinden varsayımlarda bulunma.” Sert çehresini görünce dilimin ucuna kadar gelen tüm kelimeleri yutmak zorunda kalmıştım.

Çocuğun annesi ortaya çıkınca Stella’dan uzaklaşarak yürümeye başladım. “Kasayı siz halledin.” Keyifsiz bir sesle konuşup hızlı adımlarla Karun ve korumaların yanından ayrıldım. Tüm keyfim kaçmıştı.

Dışarı çıktığımda marketin önünde durarak çantamdaki sigara paketini çıkardım. Her zamankinden daha fazla içmek istiyordum. Korumalar arabaların yanında bizi beklerken sigara dalını dudaklarımın arasına yerleştirdim. Çıkardığım çakmağı yaktım ama sigarayı yakamadım. Tüm gün içmediğimden bir dal sigara içmek için yanıp tutuşuyordum ancak dudaklarımın arasında olmasına rağmen onu yakamıyordum.

“Baş belası bücür!” Sigarayı alıp avucumda kırarak sıktığımda sinirden çığlık atmak üzereydim. Karun çocuk üzerinden varsayımlarda bulunmama bile katlanamıyordu.

O böyleyken bu çocuğu nasıl isteyebilirdim?

***

Eve geldiğimde ruh gibiydim. Bir koltuğa oturup karşımdaki duvara boş gözlerle bakıyordum. Başımı eğdiğimde elimin yine karnımda olduğunu görünce içim acıdı. İstemsizce sık sık karnıma dokunmaya başlamıştım. Sanki onu hissetmeye ihtiyacım vardı. Fark ettiğim şeyle kalbim endişe verici bir hızla atmaya başladı. Onu istiyordum, değil mi? Bundan ne kadar kaçmaya çalışsam da bir yanım daha şimdiden ona bağlanmaya başlamıştı.

Karun’un ne düşüneceğini aradan çıkarınca düşüncelerim daha da berraklaşmaya başlıyordu. Kadem haklıydı, bu benim bebeğimdi ve kimseyi düşünmeden önce kendi hislerimi dinlemeliydim. Gözlerimden bir damla yaş süzülürken başımı eğdim. Elimin yaslı olduğu karnıma bakıp nemli gözlerle, “Seni istemekten korkuyorum,” diye fısıldadım. “Ve korkarım ki seni istiyorum.”

Onu içimden söküp aldıklarında bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacakmış gibi geliyordu. Kendi bebeğimin katili olunca sanki bir daha şimdi olduğum kadın olamayacakmışım gibi hissediyordum. Kendi kanından birinin katili olarak yaşamanın ne denli ağır olduğunu benden daha iyi kimse bilemezdi. On dört yılım annemin katili olduğumu düşünmekle geçmişti. Annem hayattaydı ve artık onun katili olmadığımı biliyordum. Fakat buna rağmen onu görmedikçe bana işkence eden kâbuslarım son bulmamıştı.

Annemi görünce belki kâbuslarım geçecekti ama kürtaj olursam yeni bir kâbus uykularımı süsleyecekti. Bir kez daha kendi kanımdan birinin sebebi olamazdım. Benden nasıl bir anne olur, bilmiyordum ama elimden geleni yapardım. Kendi anneme dönüşmemek için uğraşır, gerekirse onu babasından bile korurdum. Ona kötü bir anne olmaktan ödüm kopuyordu. Hak ettiği gibi bir anne olmayı deneyebilirdim.

Karun onu istemeyecek.

Ne yapacağımı bilmez bir hâldeydim. Bir çıkmaza girdiğim için gözlerimden süzülen yaşlara engel olamadım. “Seni ondan uzun süre saklayamam.” Vereceği tepki çok sert ve kırıcı olsa da baba olacağını bilmeliydi. Bunu kendisi anlamadan veya bir başkasından duymadan benden öğrenmeliydi.

Elim karnımı okşarken sol gözümden süzülen bir damla gözyaşının sıcaklığıyla iç çektim. “Zor olacak ama savaşmalıyız.” Onu öldüremez, karnımda filizlenmeye başlayan gülümü solduramazdım. Bir çocuğun en büyük koruyucusu annesiydi. Onu korumam gerekiyordu. Sırf Karun mutlu olsun diye canımdan bir parçayı nasıl öldürebilirdim?

“Bizi büyük bir savaş bekliyor, küçük Saka.” Üzgün bir sesle konuşarak ayağa kalktım. “Şanslısın ki annen doğuştan bir savaşçı.”

Nefret ettiğim bir kadına dönüşmemek için onu koruyacaktım. Karun istedi diye bebeğimden vazgeçmeyeceğim. Bunun kararını bir tek o veremezdi. Kendimi biraz toparladıktan sonra cesaretimi toplayıp ona hamile olduğumu söyleyecektim. Bu konuda korkaklık yapamazdım.

Mutfağa girip akşam yemeği için gereken malzemeleri çıkarmaya başladığımda kafam allak bullaktı. “Gerçeği bilmeli.” Kendi kendime konuşarak başımı salladım. “Artık o eski bencil Bige değilim. Bu konuda kolaya kaçamam.”

Eskiden olsa Karun öğrenince bebeği istemez deyip çeker giderdim. Bebeği ondan saklayıp onun olmadığı bir yerde büyütmeye çalışırdım. Ancak artık o kadın değildim. Onca psikolojik tedavi bana bir şeyler öğretmişti. Bunlardan biri de kendi kafamda kurduklarıma inanıp ön yargıyla hareket etmememdi. Karun’a hamile olduğumu söyleyecektim. Eğer yine bebeği istemezse o zaman ne yapacağıma bakardım.

Akşam için kendimize leziz bir makarna yaptık. Yanına birkaç pirzola kızartmak istedim ancak pirzolayı kızgın tavanın içine koyunca çıkan koku midemi altüst etmişti. Eskiden kokusuna bayıldığım bir şeyin artık tadına bile bakamıyordum. Mutfağın camlarını açarak rahatsız edici kokunun dışarı çıkmasını bekledim. Tüm bu süre zarfında salata ve çorbayı yapıp mutfaktaki masayı hazırladım.

Tam oturup yiyecektim ki kapı zili çalınca ağlamak istedim. Karun’un geldiğine o kadar emindim ki. “Akşam oldu ya, duramaz artık.”

Kapıyı açınca tam da tahmin ettiğim gibi Karun kapımdaydı. Üzerinde siyah bir tişört ve eşofman altı olduğu için gözüme farklı göründü. Tüm gün hiç çıkarmadığı o takım elbiseleri olmayınca daha insancıl görünüyordu. “Hayırdır komşu?” derken yanık kokularının nereden geldiğini sorgulamaya başladım.

Hamilelikten dolayı burnum tazı gibi koku aldığı için yanmış balık kokusunu soluyordum. Bu koku Karun’un üzerine de sinmişti. Anlaşılan birileri akşam yemeğini yakmıştı. Son derece sakin bir ifadeyle elindeki boş tabağı bana uzattı. “Bir tabak yemek ver, komşu.” Bunu söylerken çok rahat, çok profesyoneldi.

Kapının önünde durup geçmesine engel olurken gülmemeye çalıştım. “İnsanlar boş tabağını alıp komşularının kapısına dayanmaz.” Tek komşusu Duha olduğu için bunu bilmemesi çok normaldi. Duha ile olan tek komşuluğu birbirlerine kurşun sıkmalarıydı.

Karun’un mavi gözleri kafa karışıklığıyla şaşkınca bakarken keşke surat ifadesini görebilseydi. “Bana yemek vermeyeceksen niye komşumsun?”

“Yahu komşuluk bu değil.”

“Bu siktiğim komşuluğu tam olarak nasıl bir şey? Komşun açken sen tok mu yatacaksın?” Piç herif, kelimelerle oynamayı iyi biliyordu.

İnatçı bir tutumla çenemi dikleştirdim. “Komşum yoksul biri olsaydı onu doyururdum ama değil.”

Aramızdaki mesafeyi hızla kapattığında bir an beni iterek içeri gireceğini düşünüp endişelendim. Bunu yapmadı ancak burnumun dibine kadar girmekten de çekinmedi. “Karnım aç diyorum, nesini anlamıyorsun?” Yakınlığından dolayı vücudumda meydana gelen ısıyı durdurmanın bir yolu yoktu.

“Git dışarıdan ye.”

“Evimde yemek istiyorum.”

“Evine yemek sipariş et.”

“Senin yaptığın yemeği istiyorum.”

“Sana yemek yapmayacağım.”

Kaşlarını iğneleyici bir ifadeyle yukarı kaldırdı. “Malikânedeyken hiç yemek yapmıyorsun.” Bunları alaycı bir üslupla söylemişti ancak sesinde küçük bir serzeniş vardı. “Annem de hiç yapmazdı.” Kalbim kasıldı.

“O da senin gibi ojeli tırnakları kırılsın istemezdi.” Sertçe yutkunduğumda yapay bir şekilde gülümsedi. “Yapmanızı bekleyemem, sonuçta evde yığınla aşçı var.” Nefesini yorgunca verip omuzlarını silkti. “Neyse ben dışarıda yerim.”

İçim acıdı.

Bazı konularda annesine benzediğimi şu ana dek hiç fark etmemiştim. Beni bırakıp kendi dairesine girince kapımın önünde öylece kalmıştım. Kapattığı kapıya nemli gözlerle bakmak dışında hiçbir şey yapamadım. Karun kaç yaşında olursa olsun hâlâ bir yanı anne babasından göremediği o ilgi ve sevgiyi arayan çocuktu. Dünya üzerindeki tüm yemekleri satın alacak gücü olsa da bir yanı hâlâ sevdiği bir kadının elinden çıkan yemeklere hasretti.

Belki de anne yemeklerini hiç yememişti. Âşık olmuştu ancak karısının pişirdiği yemekleri de hiç yiyememişti çünkü sevdiği kadın da bazı yönlerden annesi gibiydi. Bir seferinde ona sana yemek yaptım demiştim. Kadem’i malikâneye alması için ona şirinlik yaparken böyle bir şey söylemiştim. O an Karun’un yüzündeki şaşkınlığa odaklanamamıştım ancak şimdi düşününce yüzünde olan tek şey şaşkınlık değildi.

Ona yemek yaptığımı söylediğimde heyecanlanmıştı. Bu heyecanın yılların yoksunluğuna dayandığını o an anlayamamıştım. Hemen devamında aşçılara yaptırdığımı söylediğimde yüzünde oluşan hayal kırıklığını bile şu ana dek fark etmemiştim.

Bugünden sonra onun için sık sık mutfağa gireceğimi bilmeden daireme girdim. Mutfağa geçerek bulduğum tepsiyi mutfak adasının üzerine koydum. İki kâse çorba ve iki tabak makarnayı tepsiye yerleştirdim. Anahtarımı ve telefonu şortumun ceplerine koyduktan sonra tekrar mutfağa geçtim. Salatayı da koyup tepsiyi alarak mutfaktan ayrıldım. Kendi dairemden çıktığımda elimdeki büyük tepsi yüzünden dairemin kapısını kapatmakta güçlük çekmiştim.

“Adi herif, vicdanımla nasıl oynayacağını iyi biliyor.” O sözleri annesine söyleseydi o kalpsiz kadının ona yemek hazırlayacağını hiç sanmıyordum çünkü annesinin bir vicdanı yoktu. Eğer olsaydı Gurur’un organize ettiği o yemek masasında, “Karun ölsün,” demezdi. “Sen öl, şeytan karı.” Kaynanamı bir kaşık suda boğmak istediğim bir sır değildi.

Karun’un kapısının önünde durup zile bastım. Zile basar basmaz kapı anında açılınca şaşkınlıkla gözlerimi büyüttüm. “Kapının arkasında mı bekliyordun?”

Güldüğünde kalbim deli gibi atmaya başlamıştı. “Boş yere dram yapmadık herhâlde.” Tepsiyi elimden alınca kıkırdayarak içeri girdim. Beni nasıl kandıracağını iyi biliyordu. Ancak söyledikleri yalan da değildi. Kabul etmek istemesem de yemek konusunda şeytan annesiyle benzerliklerim vardı.

Bundan sonra vakit buldukça mutfağa girip onun yemeklerini ben hazırlayacaktım. Aslına bakarsak vakitten çok bir şeyim de yoktu, bir işte çalışmadığım için tüm günüm evde geçiyordu. Karun ile mutfağa geçtiğimizde benim dairemin benzeri olduğu için kaşık ve çatalı bulmakta zorlanmadım. Tepsiyi masanın üzerine koyduğunda ben de çatal ve kaşıkları çıkarıyordum.

İki bardak su doldurup masaya bıraktım. “Bu koku ne zaman geçer?” Yüzümü buruşturarak dağıttığı mutfağa ve tavaya yapışan yanmış balığa baktım. “Bunu bu kadar yakana kadar aklın neredeydi?”

“Sende.”

Gülerek yanına oturdum. “Aklın olması gereken yerdeymiş desene.” Önündeki makarna ve çorbayı işaret ettim. “Daha farklı bir şeyler yemek istersen senin için hazırlayabilirim.” Ona doğru uzanıp sol yanağımı gösterdim. “Beni evine de attığına göre şu öpücüğünü eşitle ki tabağı kafana geçirmeyeyim.” İstediğini aldığına göre artık öpücüğünü eşitleyebilirdi.

Beni öpmemek için ağzını makarnayla doldurmasını şaşkınlık içinde izledim. Ağzı yemekle doluyken, “Karnımı doyurduktan sonra bakarız,” diyerek beni geçiştirdi. Sabrımı zorluyordu!

Birbirimizle itişerek yemeklerimizi yedik. Yemekten sonra gitmek istedim ancak Karun ısrarla öpücüğünü eşitlemediği için beni evinde alıkoymaya devam etti. Yemekten sonra birlikte mutfağı toplayıp atıştırmalıklar hazırlayarak salona geçtik. Film açıp ışığı kapatarak koltuğa geçtiğimizde içim içime sığmıyordu. Onunla daha önce hiç böyle şeyler yapmamıştık. Tehlikeli ve çalkantılı bir hayatımız olduğu için sıradan insanların yaptığı şeyler bile bizim için çok yeni bir deneyimdi.

Karun viskisini yudumlarken ben de yanında oturmuş, kucağımdaki büyük mısır kâsesine elimi daldırıp duruyordum. Patlamış mısırları yerken izlediğim filmdeki her şeyi eleştirerek onun sabrını zorlamaya başlamıştım. Film izlerken bana tahammül eden tek kişi Kadem’di çünkü o da benim gibi hep konuşurdu. Filmde olan şeyler hakkında konuşup birbirimizi deli ederdik.

Ancak Karun filmi sessizlik içinde izleyen bir adamdı, ben her konuştuğumda bana susmam gerektiğini hatırlatan bir bakış atıyordu. The Swarm diye bir film izliyorduk. Filmde iki çocuk annesi olan dul bir kadın vardı. Kadın yüksek proteinli gıda olarak çekirge üretiyordu. Beslediği çekirgeler üremediği için onları çoğaltmakta zorluk çekiyordu. Kazara çekirgelerin kana olan düşkünlüğünü fark edince çok çılgınca şeyler yapmaya başlamıştı.

Kadın fırında kızarttığı çekirgelerin tadına bakınca Karun iğrenerek yüzünü buruşturdu. “Senin seçeceğin filmi sikeyim, yamyam karı.” İğrenerek büyük ekran televizyonu işaret etti. “İnsanların normal şeyler yediği bir film yok muydu?”

“Listemdeki en masum film buydu.” Onun aksine iştahlı bir şekilde patlamış mısırları avuçladım. “Ayrıca çekirgelerin tadı sandığın kadar iğrenç değil. Tadına bakmadıysan ön yargılı olma.”

Suratı bembeyaz kesildiğinde neredeyse öğürecekti. “Çekirge de yedim deme?”

Ağzımdaki mısırları çiğnerken masumca omuz silktim. “Okuldaki kamp gezilerine katılmadıysan beni eleştiremezsin. Orada yemek saatleri dışında yiyecek hiçbir şey vermiyorlar.” Aklıma gelenlerle kıkırdadım. “Herkes balık yakalamaya çalışırken şapkamı çekirge ve şu küçük kertenkelelerle doldurmuştum.”

Yakışıklı yüzündeki tüm kan çekildi. “Onları yedin mi?”

“Aşk olsun, kocam,” dediğimde yemediğimi düşünüp tam rahat bir nefes almıştı ki, “Yemeyeceğim şeyi niye yakalayayım?” diyerek içtiği viskiyi püskürtmesine neden oldum.

“Hepsini çiğ çiğ yediğim için kamp gezim kısa sürdü. Sanki zehirlenmem mümkünmüş gibi öğretmenim beni kusmaya zorladı. Bende öğürme refleksi bile yok, ne kusması?” Bebek yüzünden şimdilerde her halta öğürüyordum ama normalde öğürme refleksim yoktu.

Öğretmenime olan kinim bitmemiş gibi homurdanarak bana şaşkınca bakan Karun’a döndüm. “Ben kusmayınca midemi yıkatmak için beni zorla hastaneye götürdüler ama oradan kaçtım.” Üzgünce iç çektim. “Babama yakalanmasaydım daha iyiydi.” Aklıma gelenlerle kederli hâlim çok hızlı dağıldı. “Ceza olarak o gece beni eve almadı. Aklım başıma gelsin diye bahçede yatmam gerekiyormuş.”

Hatırladıklarımla kahkaha attım. “Köpek kulübesindeki köpeğine saldırdığımda beni içeri almak zorunda kaldı yoksa sabaha kadar köpeğini yerdim,” dediğimde Karun sinirden gülerek başını iki yana salladı.

“Senin gibi bir kızım olmasını istemezdim.” Eğer karnımdaki kızsa korktuğu şey başına gelmek üzereydi.

Gerçi bebek otçuldu. Bunu daha şimdiden belli ediyordu ama orası hiç belli olmazdı. Doğmadan hiçbir şeyi bilemezdik. Tekrar filme odaklandığımızda filmdeki kadının yaptıkları yine beni kızdırmaya başlamıştı. Çekirgelerin kana olan düşkünlüğü fark edince onların kafesine kolunu uzatıp kendi kanını veren bir hastaydı. Çekirgeler onu ısırıp kanını emdiği için kısa sürede şişmanlayıp üremeye başlamıştı. Eğer kendini yedirmeyi düşünmüyorsa onlar için kan temin etmeliydi.

“Bu kadın neden aklını kullanamıyor?” Kan bulmakta zorlanan aptala bakıyordum. “Kan bulmak ne kadar zor olabilir ki? Konu komşuyu at seranın içine,” dediğimde Karun kahkaha attı.

“Bulduğun çözüm bu mu?”

“Evet.” Meyve suyuna uzanırken sırıttım. “Ben olsam nefret ettiğim herkesi evime çağırır, size çekirge koleksiyonumu göstereyim diyerek hepsini çekirgelerin içine atardım.”

“Peki, bu çekirgeleri beslemek için kesin bir sonuç olur muydu? Sonuç odaklı düşünmüyorsun.”

“Nefret ettiğim insanlardan kurtulduğum sürece kimin umurunda?”

Başını çevirip bana baktığında karşımda ticari zekâsı olan bir iş insanı vardı. “Civarda birçok kasap ve mezbaha olmalı. Kafasını biraz çalıştırsa onlara gidip bir iş anlaşması yapabilir. Mezbahalar etle ilgilenir, kanla değil. Oradaki tüm mezbahaları ziyaret edip kanın litresinden fiyat biçse onlar da kestikleri hayvanların kanını heba etmez. Sadece etten değil, kandan da kâr edecekleri için kesimi kanı depolayacakları bir yerde yaparlar.” Ekrandaki kadını gösterdi. “Böylece kan sorunu çözülür.”

“Ama o zaman da kan için para harcamak zorunda.”

“Geniş çerçeveden bakmıyorsun.” Temas bağımlısı olduğu için eli farkında olmadan yine bacağıma dokunuyordu. O ise bana bu işlerin nasıl yürüdüğünü anlatıyordu. “Kan için harcadığı meblağ çekirgelerden kazandığı paranın yanında hiçbir şey. Kâr elde etmek istiyorsa belli bir bütçeyi gözden çıkarmalı.”

“Ben yine de sıfır bütçeyle komşuları gözden çıkarıp daha çok kazanmasından yanayım.”

Gülerek kadehini dudaklarına yaklaştırdı. “Bu yüzden sana vermeyeceğim tek şey şirketteki haklarım,” deyince homurdanmaya başladım. O şirketi iki günde batıracağımı düşünüyordu.

Ona yılışarak en tatlı sesimle, “Bence şirketi gayet iyi yönetirdim,” dediğimde dudakları titreyerek güldü.

“Koskoca güvenlik şirketini iki günde kozmetik firmasına çevirirdin.”

“Koruma ve güvenlik yerine güzellik satmanın nesi kötü?” dediğimde Karun bunun düşüncesinden bile nefret etmiş gibi bakıyordu.

Dümdüz bir suratla bana bakarken gözlerinin ardında haylaz parıltılar vardı. “Senin satacağın tüm güzellikler kendinle ilgili olanlar ve tek alıcısı da benim.” Kadehindeki tüm viskiyi içip koltuğun yanında duran sehpanın üzerine bıraktı. “Bakışlarının, gülüşünün, duygularının ve vücudunun güzelliğine sonsuza kadar talibim.” Bana doğru dönerek kucağımdaki mısır kâsesini alıp onu da kenara bıraktı.

Alt dudağımı dişleyerek cilveli bir ifadeyle kirpiklerimin altından ona baktım. “Karşılığında ne alacağım?”

Bacaklarımdan tutup çekerek beni koltuğun üzerine sırtüstü düşürdü. Bacaklarımın arasına girip üzerime uzanırken, “Ne istersen,” dedi boğuk bir sesle. Gözleri kararırken uzanıp dudaklarını sol yanağıma bastırdı. Onun altındayken kaçmama izin vermeyeceği için öpücüğünü eşitlemişti.

Bacaklarımın arası ona olan ihtiyaçla sızlarken yüzünü yüzüme dengeledi. Koyulaşan gözlerle gözlerime bakıp, “Bu hayatta sana veremeyeceğim hiçbir şey olamaz,” diye fısıldadı.

Tahrik edici bakışlarına karşılık altında kıpırdanıp bacaklarımı onun için biraz daha araladım. “Teşekkür ederim,” diye mırıldandım. Onun yakınlığının tutkusunu solurken gözlerinin en derinine yoğun bir şekilde bakmaya başladım. “Bu gökdelen için teşekkür ederim.”

Hafifçe hareket edip kıyafetlerin üzerinde kendini bana sürterken, “Siktir et teşekkürü,” dedi hırıltılı bir sesle. “İlgilendiğim şey sikik teşekkürler değil.” Elini atletimin içine daldırınca soğuk eli beni ürpertti. “Bana sen lazımsın, gerisi teferruat.”

Avucunun içine aldığı göğsümü sıkınca inleyerek dudaklarımı araladım. “İlk geceden komşumla yatmam doğru değil.”

“Sana kötü bir haberim var.” Dudağının köşesi kıvrıldığında yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı. Ilık nefesi yüzüme çarpıp beni titretirken hırıltılı bir sesle, “İlk geceden komşunla yatmaktan çok daha fazlasını yapacaksın,” dedi ve hemen sonrasında beni öpmeye başladı.

İşte bu yüzden onun dairesine gelmeyi istememiştim.

***

Bir Hafta Sonra

Üç günlük İtalya tatilimiz Karun sayesinde bir haftaya çıkmıştı. Bu tatile benden çok onun ihtiyacı varmış gibi işi gücü Gurur’a yıkarak dönüşümüzü ertelemişti. Neredeyse her gün Karun ile İtalya’nın farklı yerlerinde zaman geçiriyorduk. Dün masal şehri Venedik’e gidip gondola binmiştik. Köprüyü gondolla geçmek çok keyifliydi, birlikte çok eğleniyorduk. Karun kim bilir ne zamandır böyle bir tatile çıkmamıştı.

İş güçten eğlenmeye çok az zaman bulduğu için peşimden İtalya’ya gelmesine artık seviniyordum. Bu sayede o da kendine vakit ayırabilmişti. İşin komik tarafı hâlâ ayrı dairelerdeydik. Daha komik olansa geceleri bensiz uyuyamadığı için geceyi ya benim dairemde geçiriyordu ya da beni tuzağa düşürüp onun dairesinde kalmamı sağlıyordu. Bu bir haftada bir kez bile geceyi tek başına uyuyarak geçirmemişti.

Farklı dairelerde kalmamız artık bizim için bir fanteziye dönüşmüştü. Ben Karun’u daireme almamaya çalıştıkça bu onun için keyifli bir oyun hâline gelmeye başlamıştı. Kendini daireme attığı her an oyunu kazanmış gibi keyifleniyordu. Ya da beni evine attığı her anda… Dışarı çıkmadığımız zamanlarda evde tek başına olmaktan sıkıldığı için sürekli bir şeyleri bahane ederek kapımı çalıyordu.

Bebeğe gelirsek… Onu istediğime gerçek anlamda emin olmuştum. Bir hafta boyunca etraftaki çocuklu insanları gördükçe onlardan biri olmak istediğimi anlamıştım. Bu akşam bir yemek eşliğinde Karun’a baba olacağını söylemeyi planlıyordum. Bunun için bir hafta beklememin tek nedeni Karun onca zaman sonra tatile çıkmışken hemen tadını kaçırmamaktı. Bebek haberinin onu mutlu etmeyeceğini bildiğim için biraz daha tatilin keyfini çıkarmasını istemiştim.

Bence artık zamanı geldi.

Bu akşam baba olacağını öğrenecekti.

Öğle yemeğimi terasta yemek istediğim için mutfakta hazırladıklarımı terastaki masaya taşımaya başladım. Tabii bunu yaparken de kulaklıkla Kadem ile konuşuyordum. “Neden lafı gevelemeden bana doğrudan test sonuçlarını söylemiyorsun?” Ona verdiğim doğum kontrol haplarını laboratuvara bir hafta önce göndermişti. Sonuçlar çoktan çıkmış olmalıydı.

Sıkıntıyla nefesini vererek, “Yanılmamışsın,” dedi. “Paketlerin içindekiler vitamin hapları çıktı.”

Böyle bir şey beklediğim için şaşırmadım. “O hapların ambalajını açan bendim.” Biri doğum kontrol haplarını paketinden çıkarıp yerine onun şeklindeki vitamin haplarını koysaydı bunu anlardım.

Kadem’in alaycı sesi sinirlerimi bozuyordu. “Ne sanıyorsun, içindeki hapı değiştirdikten sonra üzerindeki jelatini tek tek yapıştırdıklarını mı?”

“Hayır,” diye homurdandım. “Böyle bir şey yapsalardı hemen anlardım. O haplar farklı bir içerikle o şekilde üretildi, değil mi?”

“Evet.” Yanılmayı çok isterdim ama görünen o ki yanılmamışım. Belli ki o hapların hepsi bana özel üretilmişti. Dışarıdan bakıldığında doğum kontrol haplarına çok benziyordu ama içeriği vitamindi.

“Biri hamile kalmanı istediği için bir ilaç şirketinde sana özel bu hapları yaptırmış. Hepsi bu da değil, bana verdiğin prezervatifler de delik çıktı. Hepsini açıp suyun altına tuttum,” dediğinde onu buna zorladığım için sesi benden nefret etmiş gibi geliyordu. “Biri paketleri açmadan onları delmiş çünkü hepsi sızdırıyor. Sence kim böyle bir şeye kalkışabilir?”

“Karun’un kanı bozuk babasının işi.” Onun olduğunu anlamak için medyum olmaya gerek yoktu. “Tahminimce iki aylık hamileyim ve bil bakalım iki ay önce kimi öldürmeye kalkıştım?” O herif eğer çelik yelek giymeseydi şimdiye toprağın altında olacaktı. Artık Şeref Kalender’in iki aydır sessiz kalmasının nedenini anlıyordum. Saldırıya geçmek için hamile kalmamı bekliyordu. Beni can evimden vuracaktı.

Kadem’in kafasını karıştırmış olmalıyım ki, “Şeref piçi neden böyle bir şey yapsın?” diye sordu şaşkınca. “Hamile kalmandan ne gibi bir çıkar sağlayabilir?”

“Bir taşla birden fazla kuş vurmanın peşinde.” Terasa çıktığımda başımı kaldırıp temiz havayı içime çektim. “Karun’un çocuk istemediğini iyi biliyor, hamile kalırsam Karun ile aramız açılır. Çocuğu istemeyecek ve ondan kurtulmaya çalışacak.” Şeref denen o herifin ne planladığını anlayabiliyordum.

“Bebekten kurtulması için Karun’a izin versem de vermesem de bu çatışmanın sonunda Karun’dan nefret edip gitme ihtimalim var. Böylece Karun tamamen yalnız kalacak, tüm bunlar tam olarak Şeref Bey’in aklından geçen şeyler.” Karun bensiz nefes bile alamazdı ve herkes gibi babası da bunun farkındaydı. Aşk acısı çeken bir adamdan daha zayıf ve savunmasız kimse olamazdı. Bu olduğunda babası oğlunu ortadan kaldırmak için saldıracaktı.

Terasın korkuluklarına yaklaşıp yüz on üçüncü kattan aşağıya baktım. “Hepsi bu da değil.” Bu yükseklikten bakınca aşağıdaki herkes karınca kadar küçük görünüyordu. “Bir diğer ihtimal Karun’un bebeği istemesi.” Sinirden güldüm. “Eminim bu Şeref’in daha çok işine gelir. Karun çocuğu isterse bu sefer hedef Karun değil, bebek olacak. Bir zamanlar ondan ablasını aldığı gibi bu sefer de çocuğunu almanın peşine düşecek.” İçim burkulurken acı dolu bir sesle, “Bu çocuk her iki yönden de babasını çok üzecek,” diye mırıldandım.

“Peki, sen bu işin neresindesin?”

Sinirden gülerek, “Tam ortasında,” dedim. “İlk ihtimal gerçekleştiğinde sevdiğim adamı kaybedeceğim, ikinci ihtimal olduğundaysa bebeğimi.”

Kadem kısık bir sesle küfrederek kızgınlıkla konuştu. “Nereden bakarsan boktan bir durum!”

“Elimden geldiğince Karun’u ve bebeğimi o heriften koruyacağım.” Bir gökdelenin en tepesinde dururken sesim fazla kararlı çıkmıştı. “Şeref Kalender canımı yakmaya çalışan ilk kişi değil ve son da olmayacak. Sabrımı zorlarsa kimin babası olduğuna bakmaksızın onu da havaya uçurmaktan çekinmem.” Ben büyük patlamaların kadınıydım. Damarıma basarsa onu da paramparça eder ve kopmuş uzuvlarının içinden geçerek bir keyif sigarası yakardım.

“Anladığım kadarıyla artık o küçük paraziti istiyorsun?” Kadem’in sesi bu sefer daha keyifli geliyordu. “Muhtemelen ondan nefret edeceğim ama en doğru kararı verdiğini görmek güzel.”

“Ona parazit deme, hayvan herif! Sen onun amcasısın, ona karşı daha kibar ol.”

“Dayısı lan!” diyerek beni azarladı. “Ben kız tarafıyım, ne amcası?”

“Yeğenine parazit diyen bir dayısın.”

Aklına ne geldiyse şen kahkahasını duydum. “Duha abi bebek haberine çıldıracak. Elay ile aranızda sadece bir ay olmalı ve bu onu iki kat daha fazla delirtecek. Karun’un ona yetişmek için seni özellikle hamile bıraktığını düşünecek,” deyince beni de güldürmeyi başardı.

“Tepkisini bizzat görmek istiyorum, lütfen benden önce güzel haberi ona verme.” Her konuda Karun ile yarıştıklarını düşünürsek bebek haberi Duha’nın hiç hoşuna gitmeyecekti.

“Sanki birbirleriyle rekabet etmek için doğmuşlar.” Durumun trajedisi karşısında Kadem şaşkınlığını gizleyemiyordu. “İstemeden bile yarışıyorlar.” Ne yazık ki haklıydı. Duha tek bir gece Elay ile birlikte olmuştu ve o gece de Elay hamile kalmıştı. Karun ise hiç istemediği hâlde babasının oyunları yüzünden beni hamile bırakmıştı. Her şeyleri aynı olmak zorundaymış gibi kader bile bu yönde işliyordu.

“Kapatmalıyım,” diyen sesini duydum. “Kız arkadaşım beni bekliyor.”

Gözlerimi devirerek terastaki masaya doğru yürüdüm. “Bana karşı bari dürüst ol. Senin bir kız arkadaşın yok.”

Gülerek, “Bir süredir var,” dedi. “Kim olduğunu öğrenince kızacağını bildiğin için sana söylemiyorum.”

“Ablamla mı birliktesin yoksa!”

“On yaşındaki o çocuk değilim, hoşlandığım kız Gazel değil,” dedikten sonra onu daha fazla sıkıştırmayayım diye telefonu kapattı. Açıkçası bir kadınla buluştuğunu hiç sanmıyordum. Kadem gibi kendine âşık biri kolay kolay başka birine âşık olamazdı.

Karnımı doyurmak için masaya geçip hazırladığım yemeklere baktım. Aklını kaçırmış bir deli gibi beş dakika boyunca ne yiyeceğime karar vermeye çalıştım. Masadaki iki çeşit yemeğe bakarken büyük bir çekişme yaşıyorduk çünkü ne yiyeceğimize karar vermek hiç kolay değildi. Mantarlı risotto ve lazanya arasında bakışlarım gidip geliyordu.

Çatalı alıp lazanyaya uzanmıştım ki midem bulanınca, “Bana bunu yapamazsın!” diye isyan ederek başımı eğdim. Dümdüz karnıma bakarken çıldırmak üzereydim. “Anneciğim, proteine de ihtiyacımız var, hep ot yiyemeyiz.”

Lazanya tabağını önüme çektim ancak kokusu burnuma gelince hemen tabağı ittim. “Sen benim çocuğum olamazsın çünkü et sevmiyorsun.” Bebek bana hiç çekmemişti. “Seni kesin hastanede karıştırdılar.” Eğer doğsaydı benim çocuğum olmadığına hiç şüphem kalmazdı.

“Neyse.” Homurdanarak mantarlı risottoyu önüme çektim. “Küçük Saka mantar yemek istiyorsa öyle olsun bakalım.” Daha doğmadan beni parmağında oynatmaya başlamıştı. Umarım et konusunda bana uyguladığı bu ambargoyu dokuz ay sürdürmeye kalkışmazdı. Evet, yedi ay daha onunla birlikte olacaktık ve sonraki tüm yıllarda da.

Bebeğimin bizim için seçtiği yemeği afiyetle yemeye başladım. “Endişelerim var ama sana kendi annemden daha iyi bir anne olmak istiyorum,” diye mırıldandım. “Seni koruyacağım ve kimsenin sana zarar vermesine izin vermeyeceğim.”

Dairemin terasında manzarayı izleyerek yemeğimi yerken hatırladıklarımla burnumun direği sızladı. “Özür dilerim.” Başımı eğip karnımı okşayarak beni duymasını istedim. “Orada olduğunu öğrendiğimde korktum ama sebebi sen değildin. O esnada yeteri kadar mutlu olamadığım için özür dilerim.” Kucağımda olmasını çok isterdim. O zaman küçük ellerinin avuç içlerini öperek gerektiği gibi ondan özür dileyebilirdim.

Gözlerimden bir damla yaş süzülürken burukça gülümsedim. “Hiçbir şeyden korkmayan bir çocuk olacaksın çünkü senin annen Bige Efil Saka, babansa Karun Kalender. Canını yakanların canını alırız.” Dilimi ısırarak güldüm. “Sanırım sana ölümden bahsetmem doğru değil, değil mi?” Birbirimizden öğreneceğimiz çok şey olacaktı.

Onu Karun’dan saklamayacaktım. Bu akşam güzel bir yemekle ona baba olacağını açıklayacaktım. Tepkisinden korksam bile ona gerçeği söyleyecektim. Hamile olduğumu öğrenmeden ne düşündüğünü anlayamazdım. Şarap kadehine uzanmıştım ki elimi hemen çektim. “Çok pardon, bazen unutuyorum.” Alkol dışında başka neler bana yasaktı? Bu konuda gereken tüm araştırmayı yapıp bebeğime sakıncalı olan şeylerden uzak durmalıydım.

Gözlerim masadaki sigara paketini bulunca burnumdan nefesimi sertçe verdim. “Zor olacak ama senin için sigarayı da bırakabilirim.”

Yüzümü ovuşturarak derin bir nefes aldım. “Kadem dayın çok haklı, daha doğmadan kanımı emmeye başladın. Ayrıca merak etme, sana parazit demesine asla izin vermeyeceğim.”

Kapı çalınca terastan çıkarak kapıya yürüdüm. Bunu yaparken de akıl hastaları gibi hâlâ karnıma bakarak konuşuyordum. “Doğduğunda birlikte alışverişe de gider miyiz? Sana harika şeyler alacağım.” Daha şimdiden onunla yapmak istediğim o kadar çok şey vardı ki. Acaba cinsiyeti ne olacaktı?

Zil üst üste çalınca nefesimi bıkkınlıkla verdim. “Anneciğim, senin bu baban kafa dinleme olayını çok yanlış anlamış.” Karun hemen karşı dairemde kaldığı için ona hep kızıyordum ama savunması müthişti. “Benden ve evimden uzaklaşmak istediğini söyledin ama karşı dairelerde kalamayacağımızı söylemedin. Gitmeme izin verdiğinde aklında böyle bir şey olduğunu bilmeliydim!

Kapıyı açtığımda Karun’u karşımda bulduğuma hiç şaşırmadım. Elinde boş bir kahve fincanıyla bana bakıyordu. Buz saçağı gözleri muzırca ışıldarken dudağında çarpık bir gülüş vardı. “Bir fincan kahveni alabilir miyim, komşu?” Neden bu kadar tatlıydı?

“Tabii.” Fincanı aldığımda içeri girmek için bir adım attı ama hemen kollarımı iki yana açarak geçmesini engelledim. “Evime giremezsin, komşu.”

Şaşkınca bana bakarken yine o aldatıcı masum pozunu takınmıştı. “Sen kahveyi yapana kadar kapıda mı bekleyeyim?”

Gözlerimi belerttim. “Kahveyi ben mi yapacağım?”

“Yavrum, bir fincan kahve diyoruz, nesini anlamadın?”

“Fincanın içini kahveyle doldurup verecektim sana.”

Ensesini kaşıyarak kafa karışıklığıyla bana baktı. “Toz şeklinde mi verecektin?”

“Evet.”

“Neden?”

“Bir fincan kahve dedin.”

“Yap da içeyim anlamında dedim.”

“Karun, sen bu komşuluk işini çok yanlış anlamışsın. Dün akşam yine boş tabağını alıp geldin.”

“Karnım acıkınca karımdan başka kime gideyim, Bige?”

“Dışarıdan sipariş et, cimri herif! Adın gibi Karun kadar zenginsin ama parana kıyamıyorsun.”

“Kahvemi yap.”

“Gir içeri kendin yap!”

Beni tuzağa düşürdüğü için dudağının köşesi kıvrıldı. “Emrin olur, karım,” diyerek hemen içeri girdi. Daha ben müdahale edemeden kendini içeri atmıştı. İşgüzar herif.

O kadar sempatikti ona kızmak istedim ama kendimi gülerken buldum. Kapıyı kapatırken, “Bana da yap bari bir fincan kahve,” dedim.

“Bige, ben ne anlarım kahve yapmaktan?”

“Karun, çık git evimden!”

İstesem de ona kahve yaptıramayacağımı bildiğim için mutfağa geçerek kahve kutusunu çıkardım. Hızlıca kahvesini yapıp onunla terasa çıktım. Kahveyi önüne bırakıp ona masadaki yemekleri gösterdim. “Öğle yemeği yemediysen bana katılabilirsin.” Henüz karnımı doyurmadığım için kendime kahve yapmaktan vazgeçmiştim.

Karun yemeklerini bensiz yemediği için kahve fincanını kenara bırakıp lazanyayı önüne çekti. Tebessüm ederek terastan çıkıp onun için de boş tabak, çatal ve bıçak alarak geri döndüm. İştahlı bir şekilde yemeye başladığında karşısındaki yerimi aldım. Mantarlı risottoyu yediğimi görünce önündeki tabağı gösterdi. “Lazanyayı yemeyecek misin?”

Başımı iki yana sallayıp, “Biz onu yiyemiyoruz,” diyerek önüme döndüm. Bir an ağır sessizlik yaşandı. Ağzımdan kaçırdıklarımla kaskatı kesildim. Kahretsin!

Neyse ki Karun hiçbir şey anlamadı. Birini arar gibi önce sağıma, sonra soluma ve en sonunda da bana bakıp, “Siz kimsiniz?” diye sordu şaşkınca.

Bunu akşam yemeğinde söylemeyi planlamıştım ama mademki konusu açıldı, daha fazla ertelemek istemiyordum. “Bana baktığında bir kişi görüyorsun, değil mi?”

Konuyu nereye bağlayacağımı merak ederek sakince başını salladı. “Kendi kendine çoğalmanın bir yolunu bulmadıysan evet.”

“Aslında çoğalmanın bir yolunu buldum ama bunu pek kendi kendime yaptığım söylenemez.”

Gergince nefesini koyuverdi. “Seni anlamadığımın farkında mısın?”

Yerimde rahatsızca kıpırdanıp stresten alt dudağımı dişlemeye başladım. “Karun bir ben var içimde, senden ötürü.” Böyle söyleyince de kulağa çok tuhaf geldi.

“Yavrum sende olan tek şey yüksek ateş gibi görünüyor.” Neredeyse ayağa kalkıp ateşimi kontrol edecekti. “Yine dengesizce konuşmaya başladın.” Masada öne eğildiğinde gözleri kısıldı. “Dün gece çok mu yordum seni?”

Yüzümü ovuşturarak sıkıntı içinde ona bakmaya başladım. “Sana burada bir şey anlatmaya çalışıyorum.”

“Pek iyi bir anlatıcı olduğun söylenemez.” Telefonu çalınca cebinden çıkarıp ekrana baktı. “Gurur arıyor.”

Sabırsızca sandalyemde kıpırdandım, hiçbir şeyin bu konuşmayı bölmesini istemiyordum. “Telefona sonra bakarsın, önce beni dinle.” Cesaretimi toplamışken ona söylemek istiyordum, aksi takdirde bir daha bunu yapamayabilirdim.

Karun beni dinlemeyip telefonu açarak kulağına yasladı. “Söyle, Gurur,” diyerek ayağa kalktığında kaşlarımı çattım. Gurur bekleyebilirdi, önce beni dinlemeliydi.

Gurur’u dinleyerek terasın kenarına doğru yürürken, “Karun,” diye arkasından seslendim. “O telefonu kapatıp buraya gel.”

Beni duymazdan gelerek Gurur’a, “Orası artık kullanmadığımız tesislerden biri,” derken yürümeye devam ediyordu. “Yıkım emrini çoktan verdim.”

“Karun?” Tekrar ona seslendim. “Beni dinlemelisin.”

“Bina iş görecek hâlde değil.”

“Karun, kapat o telefonu.”

“O arazi için farklı planlarım var.”

“Ben hamileyim!”

Başını çevirip omzunun üzerinden bezgince bana baktığında ne dediğimi idrak edememişti. “Bige iki dakika izin ver, anladık hamilesin.” Kulağındaki telefonu işaret etti. “Bu konu gerçekten önemli.” Önüne dönüp terasın duvarına iyice yaklaşıp, “Arazinin imarı...” demişti ki sustu. Artık nefes bile almıyormuş gibi ağır bir sessizlik yaşandı. Sonunda kafasına dank etmişti.

En zoru şimdi başlıyordu.

Korku dolu gözlerle Karun’un sırtıyla bakışıyordum. Donmuş gibi hiç kıpırdamadan orada öylece kalmıştı. Havada öyle bir sessizlik vardı ki sanki top patlasa duymayacaktık. Karun benden duyduğu iki kelimelik küçük bir cümlenin altında ezilirken ben, bana bakmadığı her saniye onun tepkisizliğinde can veriyordum.

Kendimi zorlayarak sandalyeden kalktım. Ona doğru attığım adımlar bile fazla ürkekti. Beni incitmesinden, kalbimi kıracak bir şeyler söylemesinden ama en çok da onu kaybetmekten korkuyordum. O Duha değildi ve ben de Elay değilim. Hiçbir zaman bebek haberiyle mutlu olmayacaktı.

Yürüyüp karşısında durduğumda kendimi zorlayarak başımı kaldırdım. Karun’un suratındaki katı ve soğuk ifadeyi görünce irkildim. Hiçbir suçum olmamasına rağmen ona karşı büyük bir suç işlemişim gibi, “Üzgünüm,” dedim kısık bir sesle. Bunun için üzgün olmak bile bana kendimi berbat hissettiriyordu. “Üzgünüm ama hamileyim.”

Karun’un bakışları, ona kötü bir şaka yaptığımı düşünmek istercesine yüzümde oyalandı. Küçük bir alay veya yalan aradı ancak aradığı hiçbir şeyi bulamayınca sertçe yutkundu. Bir şey söylemek için dudaklarını araladı lakin kuruyan dudaklarından tek kelime çıkmadı. Vücudundaki tüm kan çekilmiş gibi bana bakarken ne denli sarsıldığını görebiliyordum. “Hamile misin?”

Onu onaylarken bile endişe içindeydim. “Tahminimce iki aylık hamileyim.”

Tepki bile vermeden bana bakıyordu çünkü herhangi bir tepki verecek durumda değildi. “Bunun için bir hastaneye gittin mi?”

“Henüz değil.”

Rahatlayarak nefesini koyuverdi. “O zaman hamile olduğunu nereden çıkardın?” Gözlerim doldu, bundan kaçmanın yollarını arıyordu. Tüm bunların benim kuruntum olmasını diler gibiydi. “Hamile olman mümkün değil.”

O bundan kaçmaya çalıştıkça canım daha çok yandığı için, “İki aydır hiç âdet olmadım,” dedim kısık bir sesle. “Olmadığımı biliyorsun.” Kaskatı kesildiğinde onu böyle görmenin kederiyle kalbim paramparça oluyordu. “Eczaneden tam on üç hamilelik testi aldım ve hepsinin sonucu pozitif.” Nefes dahi alamadı. Bundan istese de kaçamazdı.

Bir haftalık güzel bir tatili onun için cehenneme çevirmişim gibi bakışları değişti. “Nasıl?” diye sorarken sesi güçlükle çıkmıştı. Tüm bu sürede bakışları bir kere bile karnıma değmemişti. “İkimiz de korunuyorduk, bu nasıl olabilir?”

Karun’un buz gibi ifadesinden bir kaçış yoktu. İstesem de kaçamıyor, kurtulamıyor veya o gözlere daha yumuşak bir ifade konduramıyordum. “Biri haplarımı değiştirmiş.” O bana böyle baktıkça kalbim korkudan hızlandığı için sesim pütürlü çıkmaya başlamıştı. “Prezervatiflerinin de hepsini delmişler.” Ona açıklama yaparken bana inanmayacak diye çok korkuyordum. “Biri hamile kalmamı planlamış.”

Söylediklerimle kaşları çatılırken konuşmak için kendimi zorladım. “Buraya gelmeden hemen önce hamile olduğumu öğrendim. Bu yüzden evden uzaklaşmak istedim, ben de bunu beklemediğim için çok sarsıldım.”

Mavilerinde çakan yıldırımların hiddeti ruhumun derinliklerine ok gibi saplanmaya başladı. Omuzları gerilirken kızgınlıkla, “Kim?” diye sordu hırlamayı andıran bir sesle. “Kim yaptı bunu?”

Babasının ismini vermeyi çok istedim ama yapamadım çünkü bu gerçekliği kanıtlanmamış güçlü bir şüpheydi. Emin olmadan ona bir isim veremezdim. “Bilmiyorum.”

Bakışlarındaki saf öfke omurgama buz gibi bir his gönderiyordu. “Uçağa binmeden önce Kadem’e uğrayıp hapları ona verdiğim için gereken testleri yaptırmış. Az önce onunla konuştum.” Titrek bir nefesten sonra, “Haplarımın içini vitaminlerle değiştirmişler,” demeyi başardım.

Duyduklarından sonra Karun’un gözleri koyulaşırken yüzündeki her kas seğirdi. Bu işin arkasında babası olduğunu o da iyi biliyordu. Bunu sesli bir şekilde söylemese de bakışlarından bunu anlayabiliyordum. Böyle bir şey yapacak kadar ileri gidebilecek tek kişi babasıydı. Bir şey söylemesini beklerken katı ifadesinde değişen hiçbir şey olmadı. Gözlerinde sadece öfke yoktu, aynı zamanda yoğun bir korku vardı. Bir konuda ölesiye korkuyormuş gibi bana bakıyordu.

“Bige.” Belki de ilk kez adım onun dudaklarına yabancıydı. İsmimi vurgulayan sesi bile titremişti. Karnımı işaret ederek, “Bana onu istemediğini söyle,” diye fısıldadı. Yüzünde gördüğüm tek şey yoğun bir korkuydu.

“Karun...”

“İstemediğini söyle, Bige.” Bunu duymaya her şeyden çok ihtiyacı varmış gibi yalvaran gözlerle bakıyordu. “İstemediğini söyle.”

Bir an ona ihtiyacı olan şeyleri söylemeyi düşündüm ancak bunu yaparsam bebeğimden vazgeçmiş olurdum. İstemediğimi söylediğim an kürtaj için beni bir hastaneye götüreceğine hiç şüphem yoktu. Verdiği tepkilerden bunu anlayabiliyordum. İçim acıyarak başımı iki yana salladım. Onun duymak istedikleri benim asla telaffuz edemeyeceğim şeylerdi.

“İstiyorum.” Gözlerimden taşan yaşlarla sesimi daha güçlü ve daha kararlı çıkarmaya çalıştım. “Onu istiyorum, Karun.”

Son söylediklerimle omuzları çöktü. Duymaktan kaçındığı ve duymaktan ölesiye korktuğu bir şeyi benden duyduğu için yenilgi içinde kalmıştı. İlk kez bakışlarını karnıma indirdi. Nefret ettiği ve varlığını asla kabul etmeyeceği bir şeye bakar gibi sertti bakışları. Hiçbir şey söylemedi, belki de söyleyecek bir şey bulamadı.

Şaşkındı, şoktaydı, kızgındı ve üzgündü. Bebeği istediğimi söyledikten sonra bir şey söylemesini çok bekledim ancak bunu yapmadığı gibi bana sırtını dönerek gitmeye yeltendi. “Karun, bir şey söyle.” Koşarak yolunu kesip karşısında durdum. Ondan bir şeyler duyma ihtiyacıyla kıvranırken yalvarırcasına baktım. “Bir şey söyle,” diye fısıldadım. “Her ne olursa…”

Hissiz bakışları beni tatlı bir uykudan uyandıran sert bir tokat gibiydi. “Söyleyeceklerimi duymak istemezsin.” Boğazım düğümlendiğinde nefes alamadım. Söyleyecekleri iyi şeyler değildi.

Konuşmak için dudaklarını araladı ancak sözlerinin ağırlığı altında ezileceğimi anlamış gibi dudaklarını birbirine bastırdı. Beni ağır sözlerinden korumak ister gibi kendini susturup dilinin ucuna kadar gelen tüm sözleri yutmuştu. “Hazırlan, Türkiye’ye dönüyoruz,” dedikten sonra yanımdan geçip gitti. Arkasından kalakaldım. Kötü olan hiçbir şey söylememişti ama kötü olan her şeyi hissettirmişti.

***

Araba malikâneye girerken içinde tek başıma olmak canımı yakıyordu. Karun havaalanında beni arabaya bindirip korumalarla eve göndermişti fakat kendisi benimle gelmemişti. Arabasına binip yanına hiç koruma almadan gaza basarak gitmişti. Biraz yalnız kalmaya ihtiyacı olduğu belliydi. Uçakta bile benimle tek kelime konuşmamıştı, haddinden fazla endişeliydi.

Baba olmayı istemediğini biliyordum fakat baba olmanın onu bu denli korkutacağını hayal dahi edemezdim. Ben de bebeği öğrenince çok delice şeyler yapmıştım, belki o da aynı yollardan geçiyordu. Hemen kızıp tüm gemileri yakmak istemiyordum. Bir kez daha aynı hataları yapmak istemediğim için bu sefer ona biraz zaman verecektim. Bunu kabullenmesi için zamana ihtiyacı olabilirdi. En kötüsünü düşünmek yerine bu konuda iyimser olmalıydım.

Arabadan indiğimde Melek koşarak beni karşılamaya geldi. Bir haftalık yokluğumda beni çok özlemiş görünüyordu. Boynuma atlayıp yanaklarıma sulu öpücükler bırakması biraz da olsa bana iyi hissettirmişti. “Hoş geldin, yenge.” Ona sarılırken bile kemiklerini hissedebiliyordum. Daha ne kadar zayıflayabilir ki diyordum ama Melek her geçen günle biraz daha eriyordu.

“Hoş buldum, canım.” Sesim keyifsiz, suratım da asık olunca bir şeyler olduğunu hemen anladı.

“İtalya’da kötü bir şey mi oldu?” İndiğim arabaya baktı. “Dayım nerede?”

“Cehennemin dibinde, nereden bileyim?” Resmen çatacak yer arıyordum.

“Dayımla yine kavga mı ettiniz?”

“Keşke kavga etsek, o zaman ağzıma geleni söyleyip rahatlardım.” Asık bir suratla ona karnımı gösterdim. “Bir bebeğimiz olacağını duyunca benden ışık hızıyla uzaklaştı.”

Söylediklerim kulağına ulaştığı an Melek’in gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi büyüdü. Bakışları hızla karnımı bulduğunda sanki dünya üzerindeki tek hamile kadın benmişim gibi donup kalmıştı. Abartısız beş dakika boyunca karnıma bakıp durdu. Artık gerilmeye başlamıştım ki Melek’in donuk yüz kasları hareket etmeye başladı. Gözlerinde mutlu parıltılar oluştuğunda bana dünyanın en güzel gülümsemesini sundu.

“Teyze mi olacağım?” Ellerini birbirine vurup tepinmeye başlamasına hayret ettim. “Sonunda bu ailenin en küçük üyesi olmaktan kurtulacağım!” Bir dakika, sevindiği asıl şey bu muydu? Ailenin her üyesi bir değişikti.

Melek gülerek bana yaklaşıp önümde eğildi. Yüzünü karnımın hizasına getirerek karnımdaki bebeği görmek ister gibi bakmaya başladı. “Merhaba, küçük Saka Kalender.” Elini uzatıp hafifçe karnıma bastırdı. “Ben senin Melek teyzenim.” Karnımı okşarken yüzü göbeğimin hizasındaydı. “Seni çok seveceğim.”

Dünyanın en güzel gülümsemesi Melek’in dudaklarındaydı. “Sen de beni sevecek misin?” Başını kaldırıp hevesli bir şekilde bana baktı. “Yenge, sence bebeğin beni sever mi?” Gözlerimin ardı sızladı. Bu aile tarafından yirmi yıl boyunca hiç sevilmediği için bebeğin de onlar gibi onu hemen sevmeyeceğinden korkuyordu.

Saçlarını okşadım, kafasındaki bir peruk olsa da kendi saçları olduğunu biliyordum. “Seni sevmeme gibi bir ihtimal yok,” diye fısıldadım buruk bir sesle. “En az annesi kadar o da seni çok sevecek.”

Bu bile onu mutlu etmeye yetmişti çünkü çok kolay mutlu olabilen biriydi. Melek’i mutlu etmek için küçük bir gülümseme ve birkaç tatlı söz yetiyordu. “Ben de seni seviyorum, yenge,” derken o kadar masum görünüyordu ki insan ona bakmaya kıyamıyordu. Başını eğip bakışlarını tekrar karnıma dikti. “Onu da çok seveceğim.” Uzanıp karnımı öpücünce acıdan içim titredi. Melek’in onu görebileceğini bile sanmıyordum.

Eğer bugün dua kapılarım açıksa sana yalvarıyorum Allah’ım, bebeği görecek kadar ona ömür ver ve daha fazlası için de... Benim ömrümden alıp birazını ona ver ki Melek’in içinde hiçbir şey ukde kalmasın.

Gurur evden çıkınca beni gördüğü için gülümsedi. “Sensiz çok sıkılmaya başlamıştım.” Etrafıma baktı ama Karun’u bulamayınca nefesini sesli bir şekilde vererek karnımı işaret etti. “Bebek yüzünden mi burada değil?”

Şaşkınlık içinde gözlerimi irice açtım. “Ben bile daha yeni öğrendim sayılır, sen nereden biliyorsun?”

Bana doğru yürürken omuzlarını kaldırıp indirdi. “Karun ile telefonda konuşurken hamileyim diye bağırdığını duydum.”

Yanıma gelip tıpkı az önce Melek’in yaptığı gibi önümde eğildi. Yüzünü karnımın hizasına getirerek, “Merhaba ufaklık,” dediğinde Karun’dan görmeyi beklediğim hareketleri Melek ve Gurur’dan görmenin burukluğunu yaşıyordum. Gurur hınzır gözlerle karnıma bakarak güldü. “Babanın ödünü koparmış olmalısın.” Tahmin bile edemezdi.

Karnıma bakınca sanki içindeki bebeği görüyormuş gibi bakışları fazla sahiplenici ve korumacıydı. “Babanın seni kabullenmesi kolay olmayacak. Annense büyümeyen bir kadın. Birçok yönden senden daha çocuk olduğunu doğunca göreceksin.” Yüzünü buruşturdu. “Annen ve babanda iş yok. Şanslısın ki çocuk bakmayı iyi biliyorum.” Yıllarca Melek’e baktığı için bu konuda deneyimliydi. “Bu beceriksizler sana bakamazlarsa ben bakarım.”

“Ben kendi çocuğuma bakabilirim.”

“Yeğenimle konuşuyorum, girme araya,” diyerek beni susturdu. Daha sonra yüzünü biraz daha karnıma yaklaştırıp tehdit eder gibi, “Baban olacak piç gibi sen de bana amca demeyeceksen kendi iyiliğin için oradan hiç çıkma,” deyince kıkırdadım. Az önce henüz doğmamış bir çocuğu tehdit mi etmişti?

Minik Saka ile olan küçük sohbetinden sonra Gurur doğrulup bana baktı. Gözlerimdeki endişeyi dağıtmak ister gibi, “Korkma,” diyerek beni sakinleştirmeye çalıştı. “Karun’un çocuğu istememesi için kendince haklı sebepleri var.” Karun ile konuşmuş olmalı ki bebeği istemediğini biliyordu. “Kabullenmesi biraz zaman alacak ama er veya geç korkularının yersiz olduğunu o da anlayacak.”

“Neyden korkuyor?” diye sordum safça.

Konuşmak için tam dudaklarını aralamıştı ki gözleri Melek’i bulunca kendini susturdu. “Bunu Karun’dan duyman daha doğru olur.”

Gurur beni bırakıp arabasına yürürken, “Sen içeri geçip dinlen,” diyen sesi yatıştırıcıydı. “Onu ben bulurum, konuşacak birilerine ihtiyacı olmalı.” Arabasının kapısını açtıktan sonra sıkıntılı bir ifadeyle bana döndü. “Levent eve gelirse onu sakın dışarı gönderme. Benden yiyeceği birkaç yumruk var,” dedikten sonra arabaya bindi.

Arkasından bakarken Gurur’un varlığına bir kez daha şükrettim. Yeğenlerinden biri ne zaman tökezlese onu yerden kaldırmak için hep yanında oluyordu. Onları kendi hâline bırakarak dağılıp gitmelerine izin vermiyordu.

Sadece Melek’in değil; Karun, Çağıl ve Levent’in de en büyük destekçisiydi. Şeref Kalender’in onlara yapmadığı babalığı Gurur yeğenlerine yapıyordu. Ondan gerçekten iyi bir baba olurdu. İleride çocuğu olursa o çocuk gerçek anlamda çok şanslı olacaktı. Gurur’un Karun’u biraz sakinleştirmesini ümit ederek içeri girdim. Karun’un nerede ve ne hâlde olduğunu bilmemek beni endişeden deli ediyordu. Üstelik yanına da hiç koruma almamıştı. Umarım iyiydi.

***

Karun Kalender

Viski kadehine uzanırken daha şimdiden sarhoş olmaya başladığımı hissediyordum. Bige’nin hamile olduğunu unutmam için daha kaç kadeh içmeliydim? Hamileydi, siktir hamileydi! Gözümün önünden Defne’nin güzel yüzü hiç gitmiyordu. Bige hamile olduğunu söylediğinden beri Defne’yle ilgili hatıralar gözlerimin önünde canlanıyordu.

Defne’nin bir yatakta ter ve acıyla solan yüzü gördüğüm tek şeydi. Doğumda attığı acı dolu haykırışlar ve hemen sonrasındaki kanlı görüntüsü aklıma geldikçe çıldıracak gibi oluyordum. Aynı şeyleri Bige’nin de yaşamasına nasıl izin verirdim?

Bebek onu öldürecekti.

Defne’nin öldüğü gibi Bige de ölecekti. O bebek hiç doğmamalıydı. Annesinin katili olacak bir bebeği istemiyordum. Onun yüzünden Bige’ye bir şey olursa ondan nefret ederdim. Melek’i kabullenmem bile yirmi yılımı almışken karımın katiline hiç acımam olmazdı. Asla doğmamalıydı. Annesi için tehdit olan bir çocuğu istemiyordum.

“Gözlerim kimleri görüyor, Kalender?” Duha’nın sesini duyunca çatık kaşlarla başımı kaldırdım. Keyifli bir şekilde benim masama doğru yürüyordu. Bu piç benim mekânlarımdan birine gelecek kadar eceline mi susadı?

Masama gelip karşımdaki koltuğa yayılarak oturunca sinirden kan beynime sıçradı. “Mekânımdan siktir git!”

Gözlerinde dikkat çekecek bir şaşkınlık oluştu ve bana tuhaf bakışlarını atmaya başladı. “Benim kulübüm lan burası.” Diğer boş locaları işaret etti. “Buraya geldiğin yetmezmiş gibi bir de locaları boşaltmışsın.” Ne saçmalıyordu?

Tunus kafa karışıklığıyla bana bakıyordu. “Beni arayıp Karun Kalender bizim mekâna geldi, kulübü kapattı dediklerinde inanmak istememiştim ama buradasın.” Kısık bir sesle küfrederek bana tersçe baktı. “Oğlum, hadi geldin ama kulübü niye boşaltıyorsun? Senin kulüp hemen yolun karşısında!”

“Siktir git lan, burası benim.” Boş kadehimi doldurmak için şişeye uzandım. “Kendi mekânımı karıştıracak kadar bunamadım. Burası Vera.”

Masadaki boş şişeleri görünce yüzünü sertçe ovuşturdu. “Kulüpleri karıştıracak kadar çok mu içtin? Burası Hera.”

Dişlerimi sıktığımda suratını dağıtmama ramak kalmıştı. “Siktiğimin piçi, ben mi sana dedim karşımda bir kulüp aç ve benimkinin çakması bir isim bul diye!”

Sabır dilenircesine bana bakarken en az benim kadar kızgın görünüyordu. “Buraya ilk mekân açan bendim, daha sonra sen açtın! Kulüp ismini bile canımı sıkmak için Vera yapmıştın çünkü benimkinin adı Hera’ydı!”

“Ben öyle hatırlamıyorum.”

“O kadar çok içtiğine göre hatırlamaman normal.” Köşede dikilen adamlardan birine masayı gösterdi. “Şurayı temizleyip iki kadeh içki getirin.” Daha sonra bana dönüp dağılmış görünüşüme yüzünü buruşturdu. “Ne bu hâlin?”

Arsız piç bana yaptıklarını çok hızlı unutmuşa benziyordu. “Seni görmeye bile tahammülüm yok, kaybol gözümün önünden.” Buz gibi bir sesle konuşarak önüme döndüm. Bige’yi ölü göstererek bir yıl boyunca bana çektirdiklerinin kini içimdeydi. Yaptıklarından sonra bir de kalkıp ona neyim olduğunu mu anlatacaktım?

Masamızı toplayıp kısa sürede içki ve çerezlerle doldurduklarında bile Tunus gitmemişti. Olanlar yüzünden gerçekten üzgünmüş gibi nefesini vererek, “Özür dilerim,” dedi sıkıntılı bir sesle. “Bige’yi senden saklayarak fazla ileri gittim.”

“Özrün sikimde bile değil.” Ona içinde bulunduğumuz kulübü ve masayı gösterdim. “Bir yıl boyunca kaç gece böyle bir masada sana içimi döktüm? Gecenin sonunda kaç kez karım beni bekler diyerek yanından ayrılıp mezarlığa gittim?” Son bir yılı bana unutturacak hiçbir güç yoktu. “O günlerde sustuysan şimdi de karşıma geçip konuşma.”

Bana karşı affedilmez bir suç işlediğini çok iyi bildiği için masadaki şişeye uzandı. “Herkes hata yapar.”

Alayla güldüm. “Bu hata değil, ihanet.” Doldurduğum kadehi dudaklarıma yaklaştırıp sert viskiden birkaç yudum aldım. “Seninle yıllara dayanan bir husumetimiz var. Bu âlemde kimse beni senden daha iyi tanıyamaz.” Sert bir sesle konuşup gözlerinin içine buz gibi bir ifadeyle baktım. “Bige’ye olan düşkünlüğümü iyi biliyordun.” Bunları söylerken sesim kırgın mı yoksa kızgın mı çıkıyordu, ayırt edemiyordum.

“Her şeyin altında bir kulp ararken boşanmamın altında da bir neden olacağını nasıl düşünemedin?” Bir yıl sonra bana neden boşandığımı sormuştu. Daha önce değil, bir yıl sonra.

Tunus’un kaşları büküldüğünde burnunun direği sızlamışçasına gözlerini kaçırdı. “Bige’yi o kaldırım kenarında gördüğümde bir şey düşünecek durumda değildim.” Kadehi bırakıp masadaki sigara paketine uzandı. “O benim hiç sahip olmadığım kız kardeşim gibi. O gece gözlerimin önünde vurulduğu için bir şeyleri sorgulayamadım hâliyle.”

Paketin içinden çıkardığı sigarayı dudaklarının arasına yerleştirerek çakmağı aldı. “O an tek düşündüğüm o kızın canını yakan birinin canını yakmaktı.”

Yaktığı sigaradan içine bir nefes çekerek içli bir ifadeyle bana döndü. “Onu ölü gösterdiğimde neyi neden yaptığını düşünemeyecek kadar kendimi kaybetmiştim. Daha sonra Bige toparlanıp yurt dışına çıktıktan sonra aklım yeni yeni başıma gelmeye başladı.” Hafifçe öne eğilerek pişmanlık içinde soludu. “Sanki bir akıl tutulması yaşamıştım ve daha yeni kafam çalışmaya başlamıştı.”

Pişmanlığının üzerimde zerre kadar etkisi yoktu ama bunu anlamayarak konuşmaya devam ediyordu. “O bir yıl içinde defalarca sana neden onu boşadığını sormak istedim ama yapamadım çünkü cevabından korktum.” Bunları benimle konuşmak bile onu rahatsız ediyormuş gibi ifadesi sıkkındı. “Senin de dediğin gibi seni en iyi tanıyan kişilerden biriydim ve içten içe bir sebebin olduğunu biliyordum.”

Omuzlarını kaldırıp indirirken yeteri kadar umursamaz değildi. “Nedenini bilmezsem kendi yaptıklarımın sonuçlarıyla yüzleşmezdim.” Bir korkak gibi gerçeklerden kaçmıştı.

İçimde zerre kadar yumuşama olmadığını çok net görüyordu. Yaptıkları yüzünden bir daha asla eskisi gibi olamayacağımızı o da iyi bildiği için konuyu değiştirerek, “Bu kadar içmenin sebebi nedir?” diye sordu.

Eğer sarhoş olmasaydım muhtemelen yüzüne bile bakmaz ve onunla tek kelime konuşmazdım. Ancak sarhoştum ve saatler önce aldığım kötü haberin etkisindeydim. Etrafımda bu piçten başka konuşacak kimse olmadığı için, “Bige hamile,” dedim keyifsiz bir sesle.

Sanki ben değil de asıl kötü haberi o almış gibi irkilerek başını kaldırdı. Gözleri büyük bir hızla beni bulurken suratında şaşkınlık ve sinir karışımı bir şeyler vardı. “Bana yetişmek için onu hamile mi bıraktın?” Ne diyor bu piç?

Alkolden kafam uyuştuğu için anlamaz gözlerle onun karnına baktım. “Sen de mi hamilesin?”

Tunus ettiği gereksiz küfürlerle kulaklarımı doldurdu. “Elay hamile!” Bir konuda beni suçlar gibi çatık kaşlarla bakmaya başladı. “Baba olduğumu duyunca hemen Bige’yi hamile bıraktığına inanamıyorum!”

“Siktir git lan! Bana ne senden.” Onu tersleyerek sigara paketine uzandım. “Elay’ın hamile olduğunu bile bilmiyordum.” Bunu bile daha yeni ondan öğreniyordum. “O bozuk kalple kızı hangi ara hamile bıraktın?”

“Konumuz bu değil.” Dik dik bana bakıp durması sinirlerimi bozuyordu. “Sırf bir konuda bana yenileceksin diye bebek yapacak kadar kendini aştın.”

“Her konuda senden daha iyiyim, bunun için bir bebeğe ihtiyacım yok!”

“Bu yüzden mi kızı hamile bıraktın?” Ayıplarcasına bana bakarken dilini damağına vurarak cık cıklar gibi sesler çıkardı. “Sayemde baba olacaksın.”

Masayı kafasına geçirmeme çok az kalmıştı. “Baba olmayacağım!”

Sigarasını içerken en az benim kadar sinirli görünüyordu. “Onu, benimle yarışmak için kızı hamile bırakmadan önce düşünecektin.”

“Onu hamile bırakmadım!”

Duyduklarıyla suratının rengi değişirken kaşlarını kızgınlıkla çattı. “Çocuk benden değil dersen belanı sikerim!”

Masadaki elimi sıkmaktan parmak boğumlarım beyazlaşmaya başlamıştı. “Lafı çarpıtıp siktirtme ecdadını! Öyle demek istemediğimi çok iyi biliyorsun!” Omuzlarım çöktüğünde ne yapacağımı bilmez bir hâldeydim. “Çocuk benden ama onu bile isteye hamile bırakmadım.” Sigaramdan bir nefes çekerek, “O çocuğu istemiyorum,” dedim kısık bir sesle. Berbat bir hâlde gözlerine baktım. “Çocuğu istemediğim için buradayım.” Çocuk fikrinin beni bu hâllere düşürdüğünü anlayınca taş kesilmişti. Bu ihtimal hiç aklına gelmemişti.

Tunus doğrudan bana bakarken bakışları artık fazla ciddiydi. “Baba olmayı istemiyor musun?”

Yarısına kadar içtiğim sigarayı masadaki kül tablasına bastırarak söndürdüm. “Ben baba olamam.” Bu konuda ona karşı dürüst olarak iç çektim. “Benim baba olmam sevdiğim kadının ölümü demek.” Aklıma gelen korkunç senaryolarla gözlerim titreşirken, “Bige’nin ölme ihtimali var,” diye fısıldadım acı dolu bir sesle. “Doğumlarda ölen kadınlar var.”

Elay da hamile olduğu için onu da korkutmuşum gibi sertçe yutkundu. “Bu çok düşük bir ihtimal.”

“Bige imkânsızlıkların kadını. İyi veya kötü, nerede düşük bir ihtimal varsa mutlaka içinde yer alıyor. 13 Haziran Katliamı’nı hatırlıyorsun, değil mi? Sekiz yaşındaki bir çocuğun onlarca terör örgütü üyesini havaya uçurması imkânsıza yakındı. Bige orada bir imkânsızı gerçekleştirdi.” Üstelik bunu yaparken henüz bir çocuktu.

Tunus beni ne kadar anlıyor, bilmiyordum ama canım sıkılmış bir hâlde ona bakıp duruyordum. “Benim yardımım olsun veya olmasın, Bige’nin hayatta kalması ve Azap Tarikatı’nın yok olması da imkânsız denilecek bir şeydi. Hepsini geçtim, farklı bir adamla evlenip benim karım çıkması da milyonda bir ihtimaldi. Gördüğün gibi imkânsız denecek her şeyin içinde bu kadın!” Bu berbat bir durumdu. “Nerede küçük bir ihtimal varsa oraya çekiliyor. Doğumlardaki ölümler düşük bir ihtimalse Bige kesin içinde yer alır.” Bunun olmasına izin veremezdim.

Duyduklarından sonra bana söyleyecek bir şey bulamamış gibi kısık bir sesle homurdanmaya başladı. “Olaylara bakış açını sikeyim. Böyle şeyler düşünerek kendini korkutmayı bırak.” Viski şişesini alıp ikimizin kadehlerini doldurmaya başladı. “Bige gayet sağlıklı bir kadın. Nelerin üstesinden geldi, bir doğumu mu atlatamayacak?”

“Beni hiç anlamıyorsun.”

“Hiç iyi anlatmıyorsun.”

“Defne gibi onun da ölmesinden çok korkuyorum!” Nihayet beni korkutan asıl şeyi anlamış gibi hareketsiz kaldı. Gözlerinden soğuk bir ürperti geçerken nefes dahi almıyordu.

Sinirden saçlarımı karıştırarak dişlerimi sıktım. “Defne kollarımda öldü!” Hayatımın her anına nükseden o olayı aşamıyordum. “Ablam kollarımda öldüğünde küçücüktü.” Daha çocuktu.

Sızlayan gözlerime yaşlar akın ederken başımı öne doğru salladım. “Üşüyordu, titriyordu ve kanaması vardı.” Nefret edercesine ona kendimi gösterdim. “Hiçbir şey yapamadım. Ablamın yardımıma ihtiyacı vardı ama onu kurtaracak hiçbir şey yapamadım.” Hâlâ Defne’nin üşüyorum kardeşim diyen o acı dolu sesini duyuyordum. Defne bende sıcak olan her şeyi almıştı, on yaşından beri ben de üşüyordum.

Kirpiklerimin arasından süzülen bir damla yaşla, “Ne zaman hamile bir kadın görsem aklıma Defne geliyor,” diye fısıldadım. “Öyle anlarda içim sızlıyor, bir anda on yaşına dönüyor ve kendimi ablamın cesediyle o dondurucunun içinde buluyorum.” Akan tek bir damla gözyaşını hızla silerek başımı omzuma doğru eğdim. “Şimdi Bige de hamile ve beni bekleyen tek şey büyük bir azap.”

Doğuma kadarki her günde ona baktıkça Defne’yi hatırlayacaktım. Doğum yaklaştıkça ablam gibi, sevdiğim kadını da kaybetmekten aklımı kaçıracaktım. “Ben onun ölümünü daha önce yaşadım.” Duha’nın da bakışları kederle değiştiğinde çaresizce başımı salladım. “Üç yüz seksen üç günün her gecesi onun mezarının başında uyudum. Bir bebek yüzünden aynı şeyleri yaşayamam.” Bige’yi kaybetme ihtimali bile ölüm sebebim olabilirdi.

Tunus derin bir nefes alarak kadehi masaya bıraktı. “Bebeği istemediğini ona söyledin mi?”

“Doğrudan hayır ama istemediğimi biliyor.” Çok fazla içtiğim için daha fazlasını kaldıramayacak kadar midem bulanıyordu. “Karşısına geçip ona bebeği aldırmaktan bahsedemem. Bunu yaparsam aramızdaki şey biter, bitirir.” Bebekten vazgeçmektense benden vazgeçeceğini bilecek kadar onu tanıyordum, o bebeği çoktan sahiplenmeye başlamıştı. Onu istediğini söylediğinde bile sesinde göz ardı edilmeyecek bir sahiplenme vardı.

Tunus beni anlamaya çalışarak masadan öne doğru eğildi. “Bebeği istemiyorsun ama Bige’yi kaybetmemek için bunu ona söyleyemiyorsun. Peki, ne yapacaksın?”

“Sence ne yapacağımı biliyormuş gibi mi görünüyorum?”

“Mevzu derin mi, beyler?” Gurur’un sesini duyduğumuzda aynı anda başımızı kaldırdık. Hangi ara buraya geldiyse köşedeki koltuğa yayılarak oturdu. Daha sonra meraklı bir ifadeyle Tunus’a bakıp, “Ne işin var lan senin bizim mekânda?” deyince Duha bir kez daha ağız dolusu küfretti.

“Zorla bana mekânın ismini değiştireceksiniz!”

Gurur buradaki çalışanlara bir işaret yapıp kendi için de bir kadeh istedikten sonra gözleri Duha ile ikimizin üzerinde oyalanmaya başladı. “Genç baba adaylarının buluşma gecesi falan mı?” Bacak bacak üstüne attıktan sonra gülerek arkasına yaslandı. “Aslında genç değilsiniz, otuz bir yaşındasınız, yani çocuk için geç bile kaldınız.” Bizimle aynı yaşlarda değilmiş gibi konuşması yok mu? Gerçi deliye her gün bayramdı.

Tunus sorgularcasına kaşlarını yukarı kaldırdı. “Benim baba olacağımı nereden biliyorsun?”

Gurur sırıtarak masadaki fındık tabağını önüne çekti. “Gaipten duyduğum sesler söyledi.” İşaret parmağıyla kafasını gösterdi. “Akli melekeleri yerinde olmayanlar hep bazı sesler duyar.” Bunları söylerken omuzlarını hafifçe silkmişti. “Benimkiler dedikoduya çalışıyor.”

“Oğlum sen nasıl bir delisin, lan?” Duha bunu gerçekten merak ediyormuş gibi büyük bir ciddiyetle ona bakıyordu. “Ateş görmediğin sürece bizden daha akıllısın.”

Gülerek masadaki çakmağı işaret etti. “Onu yak da sana ne tür bir akıllı olduğumu göstereyim,” deyince Duha hemen çakmağın üzerini peçeteyle kapattı. Gurur’un yanında kazara bile ateş yakmaktan korkuyorduk.

“Her neyse,” diyerek yönünü Duha’ya çevirdi. “Seninki kaç aylık?”

“Üç,” dedi Duha.

Gurur bu sefer de bana döndü. “Seninki?”

Nefret ettiğim bir şeyden bahseder gibi, “Tahminen iki,” dedim keyifsiz bir sesle.

Duha güldü. “Benim çocuğum bir ay önde.”

“Benimki istediği kadar geride kalabilir.” Bu konuda ciddiydim. “Hatta hiç büyümesin, hep iki aylık kalsın. Böylece annesine zarar verme ihtimali de ortadan kalkar.”

“Dinle lan piç.” Gurur ciddileşerek bana doğru eğildiğinde yeşil gözleri sert bakıyordu. “Kızın yanında da çocuğu istemediğini belli edip durma.” Kaşları belli belirsiz çatıldı. “Telefonda bu hamileliğin babanın işi olduğunu söylemedin mi?”

Başımı salladığımda Gurur beni daha kötüsüne hazırlamak ister gibi göz kontağını kesmedi. “Baban olacak o puştun sence bu bebekten nasıl bir çıkarı olabilir?” Fark ettiklerimle çenem kasılınca başını salladı. “Bige’nin ona sıktığı kurşunun karşılığında ondan bebeğini almaya kalkışacak.” Damarlarıma kadar öfkeyle doldum. Babam Bige’nin tek bir saç teline bile dokunmaya kalkışırsa Allah şahidimdir ki kendi babamın katili olmaktan hiçbir şey beni alıkoyamazdı.

En az benim kadar babamdan nefret eden Gurur, “Bige o çocuğu doğurmasın diye elinden geleni yapacaktır,” diyerek gözlerimin içine baktı. “O kızı zor bir gebelik bekliyor. Üstüne bir de senin tarafından hoş karşılanmazsa ve baban amacına ulaşırsa sence ne olur?” Bunu düşünmek bile istemiyordum.

Gurur buruk bir şekilde beni izlerken kinayeli bir ifadeyle kaşlarını yukarı kaldırdı. “Bige karşına geçip artık mutlu musun, demez mi sana? Çocuğun öldü, mutlu musun, demez mi?” Bu piçin her bir cümlesi suratıma tokat gibi çarparak beni istemediğim şeyleri düşünmeye zorluyordu.

Tüm bu söyledikleri Bige’nin yapacağı şeylerdi.

Gurur yüzüme bakınca bile beni istediği doğrultuya çekmenin memnuniyetiyle dudakları kıvrıldı. “Bu olduğunda sence onu ne kadar yanında tutabilirsin? Bige’den bahsediyoruz lan,” diyerek güldü. “Belanı siker.”

Duha gülmemeye çalışarak başını salladı. “Yapar çünkü daha önce yapmışlığı var.”

Gurur övünerek omuzlarını dikleştirdi. “Kimin gelini, tabii ki yapacak. Hele o çocuğa bir şey olsun, asıl o zaman abim olacak piç kendine saklanacak yer arasın.” Bir konuya imzasını atar gibi parmağını masaya bastırdı. “Aha da buraya yazıyorum, Şeref biraz daha o deli karıyla uğraşırsa onun da sonu havaya uçmak olacak. Saka deyince herkesin aklına büyük patlamalar geliyor, düşmanlarını havaya uçurmakla nam saldı.”

Gurur, Bige’nin böyle olmasını çok seviyormuş gibi keyifli bir şekilde güldü. “Bizim âlemde kolay kolay bir kadının ünü de namı da olmaz. Gelin hanım bir ilki başardı, haberi yok.”

“Ne yok lan, kabadayılar gibi geziyor ortalarda, Çeyrek Mafya,” diye söylendim. “Birazcık rahat bıraksam âlemin içinden geçecek.”

“Benimki de ancak banyolara saklanıp dursun,” diyerek tabaktaki fındıkları yemeye başladı Gurur. “Gerçi son günlerde Farah Hanım da kabuğunu kırmaya başladı.” Aklına ne geldiyse Gurur’un dudağının köşesi belli belirsiz kıvrıldı. “En azından artık ailesine kendini ezdirmiyor. O Seçil karısına ağzının payını verdikçe keyfim yerine geliyor.”

Duha konudan çok uzak kaldığı için kafası karışarak ona döndü. “Seçil karının kuzeni değil mi?”

Ondan bahsetmek bile Gurur’un midesini bulandırıyormuş gibi yemeyi bırakıp elindeki fındıkları tabağın içine attı. “Eve gitmememin tek nedeni Farah ile tartışmam değil, Seçil’den uzak durmalıyım.”

Öne doğru eğilerek, “Niye?” diye sorduğumda Gurur tiksinti içinde, “Niyeti bozuk,” dedi. Bu sözlerle ne demek istediğini anladığımız için Duha ile gerilmeye başladık. Düşündüğümüz şeyden bahsediyor olamazdı, değil mi? Siktir!

Bu konular çok hassas olduğundan dışarıya sızmasın diye Duha etrafımızı kontrol etti. Buradaki tüm locaları boşalttığım için bize hizmet eden birkaç çalışandan başka kimse yoktu. Onlar da bizi duyamayacak kadar uzaktaydı ancak Duha şüpheye yer bırakmamak için onları da gönderdi. Daha sonra Gurur’a dönüp, “O senin karının kuzeni,” dedi kısık bir sesle. “Bir yanlışın olmasın?”

Gurur bu konudan uzun zamandır mustaripmiş ancak durumun ciddiyetinden ötürü kimseye bahsedemiyormuş gibi sıkkındı. “Hareketleri fazla ölçüsüz.” Seçil konusu gerçekten canını sıkıyormuş gibi nefesini sertçe verdi. “Bundan bahsederek canımı sıkmayacağım, kapatın konuyu.” Konuyu kapatmasına kapatırdık ancak ortada anladığımız gibi bir şey varsa bu onun başını çok ağrıtabilirdi.

Masanın üzerinde duran telefonumun çalması bu tatsız konuya son verdi. Ekrana bakınca üçümüz de Karım yazısını gördük. Bige arıyordu. Telefonu açmayıp meşgule attığımda Duha onaylamaz gözlerini bana dikti. “Ondan uzun süre kaçamazsın.” Bunu biliyordum ama açınca ona ne diyecektim? Muhtemelen eve dönmemi isteyecekti fakat bunu da yapamazdım, gidince bebek konusu tekrar açılacaktı.

Ne halt edeceğimi bilmiyorum.

Yorumlar