Roman
  • 14/02/2026

50-UZAKLARDA EVLİ VE ÇOCUKLU

“Bir gün anne olunca seni anlar mıyım, bilmiyorum ama beynimi söküp alsalar bile kendi çocuğumu unutmayacağım.”


Bige Efil Saka

Karun’a hamile olduğumu söylediğim günden beri hayatım bir anda garipleşmeye başlamıştı. Bana karşı kötü değildi ama eskisi gibi de değildi. Kendini fazlasıyla geri çektiği için aramıza koyduğu mesafelerin soğukluğunu yaşıyordum. Sabah ben uyanmadan evden çıkıyor, akşamları geç saatlerde eve dönüyordu. Benden kaçıyordu çünkü bana baktıkça korkuları depreşiyordu. Önce neyden korktuğunu anlayamamıştım ama bir süre sonra cevap kendiliğinden zihnime düşmüştü. Sebebi Defne’ydi.

Ablası doğumda öldüğü için aynı şeyleri yaşamamdan çok korkuyordu. Korkularının sebebini bildiğimden aramıza koyduğu mesafeler yüzünden Karun’a kızamıyordum. On yaşındayken bir çocuğun çocuk doğurmasına tanık olmuştu. Bu bir insanın kolay kolay üstesinden gelebileceği bir şey değildi. Üstelik hepsi bu da değildi, ablasının cesediyle iki gün boyunca soğuk hava deposunda kalmıştı ve tüm bunlar bir doğumla başlamıştı.

Aradan yıllar geçmesine rağmen Karun hâlâ üşüyordu. Benim ilgim ve aşkım bile onun vücuduna baharı getiremediyse, travması düşündüğümden daha ağırdı. Tüm bunları bilirken aramıza koyduğu mesafeler yüzünden ona kızamaz, bebeği istemediği için ona gücenemezdim. Bana düşen tek şey bu sancılı süreçte ona karşı sabırlı olmak ve yavaş yavaş onu çocuğuna alıştırmaktı.

Doktora giderek kan tahlili yaptırmış, bebeğim için gereken vitaminlere başlamıştım ama ultrason kontrolüne gitmemiştim. Bebeğimizin ilk kalp atışlarını babasıyla beraber duymak istiyordum. O yüzden biraz daha bekleyecektim.

Bugün Karun’a bir sürpriz yapıp onu iş yerinde ziyaret etmiştim ama beni ofisine almak yerine sekreterinin odasında bekletiyordu. Asistanı onu arayıp geldiğimi bildirmişti fakat önemli bir toplantıda olduğunu ve biraz beklemem gerektiğini söylemişti. Yıllar önce bu şirkete ilk geldiğimde de beni saatlerce asistanının odasında bekletmişti. O kadar çok beklemiştim ki sıkıntıdan onun cam duvarına saka kuşu çizmiştim.

Çizdiğim kuşun hâlâ durduğunu görmek tebessüm etmemi sağladı. Fosforlu kalemlerle çizdiğim saka kuşunu sildirmediğini bilmiyordum. Cam duvarı şeffaf bir şekilde kaplattığı için resim hiç bozulmamıştı. Elimdeki kâğıt kesenin içindeki kestane şekerlerini yerken bebeğime duvarı gösterdim. “Onu annen çizdi. İlk karşılaşmamızda da baban beni böyle saatlerce bekletmişti.”

İlk seferinde gerçekten toplantı yaptığı için beni beklettiğini biliyordum ama bence şu anda içeride bir toplantı yapılmıyordu. Hamile olduğumu öğrendiğinden beri benden kaçıp durduğu için toplantı bahanesiyle oyalayarak eve gitmemi bekliyordu. İki saattir burada beklediğim için sıkıntıdan ayağa kalktım. Karun’un odası ve sekreterinin odası birbiriyle bağlantılıydı. Asistanının ofisine girip oradan Karun’un odasına geçiyorlardı.

Buradan bakınca Karun’un odasını göstermeyen ancak o taraftan bakınca buradaki her şeyi gösteren cam duvar sinir bozucuydu. Tek taraflı bir görüş sağladığı için Karun şu anda burada oturduğumu görüyordu. Fakat ben bakınca sadece cam duvarı ve o duvara çizdiğim saka kuşunu görüyordum.

Sekreterin masasının üzerindeki fosforlu kalemleri aldığımda kadın meraklı gözlerle bana baktı. Ona en küçük bir açıklama yapmadan sandalyeyi alıp cam duvara yaklaştım. Sandalyenin üzerine dikkatli bir şekilde çıkıp kahverengi fosforlu kalemin kapağını açtım. “Bence sen de bu duvarda olmalısın, ufaklık.” Bebeğimle konuşarak onu da çizmeye başladım.

Önceden çizdiğim devasa saka kuşunun yanına bu sefer daha küçük bir saka çizmeye başladım. Annesinin kanatları altında uçan küçük kuşu çizerken dudaklarımda küçük bir tebessüm vardı. Onu sol kanadımın altına çizip diğer kalemlerle gölgelendirdim. Resim becerim çok iyi olduğundan en az anne kuş kadar gerçekçi olmuştu. Yavru kuşu çizmem yarım saatimi almıştı ancak Sanrı’yı çizmek bir saatten fazla zamanımı almıştı.

Sanrı genelde karanlığı çağrıştırdığı için onu karanlık bir sis şeklinde çizmiştim. Kara bir bulut gibi iki kuşun etrafını saran siyah bir sis olarak resmetmiştim. O bizim sanrımızdı. Bu resmin ne ifade ettiğini sadece bizi tanıyan insanlar anlayabilirdi. Karun bir sis gibi etrafımızı sarmış, bizi dışarıdaki tüm tehlikelerden koruyordu. Bizse onun gölgesi altında onun gökyüzünde uçuyorduk. Yaptığım resmin geldiği son durum buydu.

Bu resmin anlamı anne, baba ve çocuktu.

Şirketten ayrıldığım an kimse silmesin diye duvarı bir kez daha şeffaf bir filmle kaplatacağını biliyordum. Karun’un ofisinin kapısı yana kayarak açılınca donup kaldım. Bir sandalyenin üzerinde elimdeki fosforlu kalemlerle kalakalmıştım, ilk seferinde olduğu gibi yine içeriden birçok adam çıkmıştı. Kahretsin, gerçekten bir toplantı yapıyormuş! Bebekten dolayı beni görmek istemediği için toplantı yalanını uydurduğunu sanmıştım.

Tarih kendini tekerrür ediyor, ikinci kez aynı olayı yaşıyordum. Ben bir şeyler çizerken tüm bu adamlar içeride beni izlemişti. İçeriden çıkan Karun’un bakışlarından kurtulmanın bir yolu yoktu. Gözleri haddinden fazla düz baktığı için ne düşündüğünü anlayamıyordum.

Yanındaki adamlara döndü ve “Karımın kusuruna bakmayın, beyler,” dedi tıpkı ilk seferinde beni burada gördüğü gibi. “Arada böyle çılgınlıkları var ama bunun için onu suçlayamayız, değil mi? Uzun süre beklemek her kadına bu tür şeyler yaptırabilir.” İçim bir tuhaf olmuştu. İlk karşılaşmamıza atıfta bulunur gibi o yıllardaki sözlerine benzer şeyler söylemişti.

Birlikte iş yaptığı adamlar ona tebessüm ederek dışarı çıktığında Karun yönünü bana çevirdi. Hâlâ bir sandalyenin üzerinde elimdeki kalemlerle duruyordum. Arkamdaki duvara çizdiğim resme dikkatli gözlerle baktı. Annesinin kanatları altında uçan küçük kuşu görünce karnıma eğdi bakışlarını. Mümkün olsa onu bakışlarıyla öldürebilirdi, karnıma olan bakışları fazla düşmancaydı.

Bir süre karnıma nefret dolu bakışlarını attıktan sonra iki kuşun etrafına çizdiğim siyah sise baktı. Çatık kaşları yavaşça düzeldiğinde sert yüzü gevşedi. Dudakları belli belirsiz kıvrıldı çünkü bu sisle aslında onu da çizdiğimi anlamıştı. Cam kapıdaki bu resim Saka ve Sanrı’ydı. Küçük bir yorumda bulunarak, “Güzel bir resim,” derken sesi metalikti. Keşke bu kadar soğuk olmasaydı.

Boğazım kurumuş gibi pütürlü bir sesle, “Sağ ol,” dedim.

Tıpkı ilk karşılaşmamızda olduğu gibi kaşlarını büyük bir kibirle yukarı kaldırdı. “Sağ mı olayım?”

“Evet, sağ ol.” Onda gördüğüm kibrin bir benzerini takınarak çenemi dikleştirdim. “Kocamın ölmesini istemek beni nasıl bir eş yapardı?”

İlk karşılaşmamıza ait sözleri tekrarladığımızda mavilerinde hisli bir ifade geçti. O gün ofisine gelen yabancı bir kadınla yaşadığı inişli çıkışlı bir ilişkinin her anı gözlerinin önünde geçmiş gibi hisliydi. Nereden nereye der gibi bana bakıyordu. Yanıma geldiğinde kalbim hızlanmaya başladı. Belimi tutarak beni sandalyeden indirip gizleyemediği bir özlemle ofisini gösterdi. “İçeri geç.” Günlerdir benden köşe bucak kaçtığı için özlemişti.

Ofisine girerken Karun hemen arkamdaydı. Kapı kendiliğinden kapandığında masasına doğru yürümesini izledim. “Neden buradasın, Bige?” Bana Bige dedikçe kendi adımdan nefret ediyordum. Herkese Bige ama ona Saka olmak istiyordum.

Karun masasının arkasına geçip yerine oturunca kendimi mülakata girmiş gibi hissettim, odasının ortasında öylece dikiliyordum. Fazla ciddi bakıyordu, öyle ki yüzünde tek bir kas bile oynamıyordu. Sanki hamile kalarak ona karşı büyük bir suç işlemişim gibi davranıyordu. Gerginliği beni de geriyordu.

Bu kasvetli ortamı biraz yumuşatmak için derin bir nefes alarak, “CV’im masanızda,” dedim en tatlı sesimle. “İş başvurum hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Bir süre ciddiyet dolu gözlerle bana baktıktan sonra uzanıp masadaki belgelerden birini aldı. Benimle hiç alakası olmayan bir dosyayı açıp son derece katı gözlerle incelemeye başladı. “Hımm,” diye sesler çıkarırken bile fazla ciddi görünüyordu. “Bige Efil Saka.”

Adımı mırıldanırken gözleri o meçhul dosyada gezinip durdu. “İş deneyimiz sınırlı, daha önce bizim sektörümüzdeki bir firmada çalışmamışsınız. Burada arkeolog olduğunuz yazıyor.” Başını kaldırıp alaycı gözlerini bana çıkarırken çok ukala görünüyordu. “Bir arkeolog güvenlik sektöründe ne iş yapabilir?”

Dudaklarıma küçük bir gülümseme kondurarak elinde tuttuğu dosyayı işaret ettim. “Dikkatli bakarsanız orada aynı zamanda bir grafiker ve dövüş sanatlarında usta biri olduğum yazıyor. Reklamlarınızı tasarlayabilir veya yakın korumanız olabilirim.”

“Hepsi için yeteri kadar çalışanım ve adamım var.” Elindeki dosyayı masaya atarak koltuğuna yaslandı. “Söyler misiniz, sizi neden işe almalıyım?”

Ayartıcı bir şekilde onu izlerken alt dudağımı dişleyerek gözlerimi süzdüm. “Başka meziyetlerim de var, Karun Bey.”

Gözleri kırmızı rujun süslediği dudaklarımı bulunca oturuşunu dikleştirdi. “Ne gibi meziyetler mesela?”

Ağır adımlarla ona doğru yürürken cilveli bir sesle, “Yatakta da çok iyiyimdir,” diye fısıldadım.

Yaşadığımız o sıcak birliktelikleri hatırlayınca kaskatı kesildi. “Sadece yatakta mı?” Bunu söylerken koyulaşan gözleri vücudumun kıvrımlarında oyalanıyordu.

Masasının önünde durdum ama yanına gitmedim. “Hayır, sadece yatakla sınırlı değilim.” Ellerimi masaya bastırarak öne eğildiğimde gözleri elbisemin dekoltesinden görünen göğüslerimin çatalında gezindi. Nefes alışları hızlanmaya başlamıştı.

Kıvrımlı kirpiklerimin arasından gözlerinin içine baktım. “Şömine karşısında sevişmekte de çok iyiyim.” Sertçe yutkunarak kravatını çekiştirdi, vücudunu ateş basmış gibiydi. Karun’u en çok ayartacak kelime şömineydi, şömine karşısında seks yapmaya bayılıyordu.

“Hımm.” İrisleri biraz daha koyulaşırken sadece gözleriyle beni soyuyordu. “Başka?”

Dudağımın köşesi kıvrıldı. “Şömine karşısında, duvarda, yatakta, banyoda ve daha birçok yerde seks yapabilirim.” Ellerimin yaslı olduğu masayı gösterdim. “Masada bile.”

Karun başını omzuna doğru yatırırken aç gözlerle bana bakmaktan kendini alamıyordu. “Neden bana şu meziyetlerinizi göstermiyorsunuz, Bige Hanım?” Yanını işaret etti. “Yaklaş.”

Dudaklarımı büzerek eğildiğim yerden doğruldum. “Bilemedim ki bu iş ahlakına uyar mı?” Onu kışkırtan ben değilmişim gibi kendimi geriye çekerek onunla uğraşmaya başladım. “Tüm işe alımlarınızı bu şekilde mi yaparsınız?”

Gözlerini açık yakamdan ve kısa eteğimden ayırmadan, “İşe alımları ben yapmam,” dedi boğuk bir sesle. “Bununla uğraşmayacak kadar meşgul biriyim.”

“Şu anda iş görüşmesini bizzat sizinle yapıyorum.”

“Ve bu seni şanslı kılıyor.” Sabırsızca bana yanını işaret etti. “Buraya gel.”

Suratımı asarak başımı iki yana salladım. “Hayatınızda çok belalı bir kadın olduğunu duydum, sonra bana musallat olmasın?”

Alıcı gözlerle vücudumu incelemeyi bırakıp bakışlarını gözlerime çıkardı. Dudakları belli belirsiz kıvrılırken gülüşünü bastırmaya çalışıyordu. “Siktir et onu.”

Ölmek mi istiyordu?

Sinirlenmemeye çalışarak, “Ya o sizi siktir ederse?” diye sordum.

Kaşları çatıldı. “Sıkar o biraz.”

“Sinirlenmeye başlıyorum.”

“Yanıma gelmediğin her saniye ben de öyle.”

Masanın etrafından dönüp yanına gittiğim an kolumdan tutarak beni kucağına çekti. Bir anda kendimi onun dizlerinin üzerinde bulunca şaşırmış gibi yaparak gözlerimi kırpıştırdım. “Sevgilinizin bunu öğrenmeyeceğinden emin misiniz?”

Çenemi tutarak başımı kaldırdı. Kucağında yan bir şekilde otursam da kalçamın altındaki sertliğini hissettim. “Sevgilim yok.” Başparmağı alt dudağıma sürtünerek rujumu dudaklarıma dağıttı. “Karım var.”

Dudağıma dokundukça beni daha çok öpmek istediği için üzerime eğildi. “Karım iş yerime pek uğramadığından burada yaptıklarımı öğrenemez.” Beni kışkırtarak üzerime biraz daha eğilince ılık nefesi dudaklarıma çarptı. “Burada olan burada kalır.”

Patron ve çalışan fantezisini oynadığımız için ona kızmak yerine güldüm. “Karın da gittiği her yerde acaba böyle küçük kaçamaklar yapıyor mudur?”

Bakışlarına kızgınlık eklendiğinde çenesi seğirdi. “Ölmek mi istiyorsun?”

“Daha çok sen ölmek ister gibisin.”

Gözlerinin ardından tehlikeli bir parıltı geçtiğinde, “Siktir et şu oyunu!” dedi agresif bir sesle. “Yoksa elimden bir kaza çıkacak!”

“Sen yaparken iyi ama.”

“Henüz sana hiçbir şey yapmadım.” Çenemi sıkarak başımı biraz daha yukarı kaldırdığında dudaklarımız birbirine değmek üzereydi. “Yapmak üzereyim.” Konuşurken dudaklarıma sürtünen dudakları aklımı başımdan alıyordu. “Neden buradasın, Bige?”

Beni öpmesi için kıvranırken kısık bir sesle fısıldadım. “Seni ziyaret etmek istedim.”

Dudaklarını acı verici bir şekilde dudaklarıma sürterken beni kıvrandırmaktan zevk alıyordu. “Neden buradasın diye sordum?”

Daha fazla dayanamayıp, “Konuşmak için,” diye itiraf ettim. “Bebek hakkında konuşmalıyız.” Bebek kelimesini duyunca bile tüm vücudu kaskatı kesilmişti. Güzel bir rüyadan uyanmış gibi karnıma bakınca bakışları donuklaştı. Midem kasıldı. Karnıma baktıkça mavilerindeki tüm tutku kayboldu. Az önce bana yoğun bir şehvetle bakan gözleri şimdi fazla soğuk bakıyordu.

Beni kucağından kaldırarak uzaklaştı. “Konuşacak bir şey yok.” Ayağa kalkıp kapıya yürümesine hayret ettim. “Eve dön.”

“Karun bu kaçtığında ortadan kaybolacak bir sorun değil.” Sırtıyla bakışırken başımı iki yana salladım. “Bu bir sorun bile değil.” Sorun olarak gördüğü şey bizim bebeğimizdi. “Sen onun babasısın.”

Bir anda bana dönüp kızgınlıkla, “Değilim!” diye bağırınca yaşadığım şaşkınlığı anlatmanın bir yolu yoktu. Tüm bunların suçlusu benmişim gibi öfkeyle bakıyordu. “Ben onun babası değilim!”

“Ne saçmalıyorsun sen?” Ne hissedeceğimi bilmez bir hâlde ona bakarken gittikçe ben de sinirleniyordum. “Başkasından mı bu çocuk?”

Nefesini sertçe verdi. “Değil!”

“Başkasından mı yaptım onu?”

“Yeter, Bige!”

“Bir başkasıyla mı yattım?”

“Kes şunu!”

“Sen kes!” Ona sesimi yükselterek kızgın adımlarla üzerine yürüdüm. “Çocuk benden değil dediğinde ne anlamalıyım veya başkaları ne anlamalı?” Ellerimi göğsüne bastırarak onu sertçe geriye ittim. “Bebeği istemiyorsan istemiyorum de ama sakın babası değilim veya benim değil deme!” Söylediği şeylerin gittiği yer onu parçalamama neden olabilirdi.

“Bir daha bu çocuk benden değil dersen sana onun yüzünü bile göstermem!” Sert bakışlarına aynı şekilde karşılık vererek ellerimi sıktım. “Bundan nefret etsen de bu çocuk senin ve bununla yüzleşeceksin!” dedikten sonra yanından geçip dışarı çıktım. Er veya geç baba olacağıyla yüzleşmeliydi.

Onun ofisinden çıkıp asansöre doğru yürürken, “On üç gün!” diye mırıldandım. Kısık bir sesle kendi kendime konuşurken sinirle dişlerimi sıktım. “Sana verdiğim süre on üç gün.” Bugünden itibaren on üç gün sabredecektim. Eğer hareketlerinde değişen bir şey olmazsa bir daha istese de bebeğini göremeyecekti. İstemediği bu bebeği de alıp gittiğimde dünyanın kaç bucak olduğunu görürdü.

***

“Karun sinirlerimi çok bozuyor.” Elimdeki kese kâğıdının içinden çıkardığım erikleri yerken öfkemden hiçbir şey kaybetmemiştim. “Bu sabah onu iş yerinde ziyaret ettim ama gittiğime pişman oldum.” Benimle yürüyen Kadem’e bakarken umutsuz bir hâldeydim. “Bebek hakkında konuşmak bile istemiyor.”

Gazel suratını buruşturarak, “Erkek değil mi, hepsini siktir edeceksin,” deyince Kadem’in ters bakışlarına maruz kaldı.

“Neden genelleme yapıyorsun, lan?”

Ablam sinirden gözlerini devirerek onu gelişigüzel süzdü. “Senin erkek olduğundan bile şüpheliyim, değişik şey.”

Kadem’e ablamın yaşadıklarını anlattığım için ona karşı sabırlı olmaya çalışıyordu ancak Gazel onunla uğraştıkça sinirleniyordu. Yanımda yürüyen kıza tersçe bakarak bana yaklaştı. “Bundan sonra o da mı bizimle takılacak?” Bunun olmasından nefret etmiş gibi bakıyordu.

Kadem’e doğru uzanarak, “Bizden başka kimsesi yok,” diye fısıldadım. “İdare et işte.”

“Sinirlerimi bozuyor.”

“Çoğu zaman benim de.” Karnımı işaret ettim. “Bebeğe ne kadar iyi bir anne olduğumu göstermek için teyzesine katlanıyorum.”

“Bence minik parazit teyzesini sevmeyecek, teyzesi çekilir gibi değil.”

Başımı sallayarak onu onayladım. “Bebeğe hem dayı hem de teyze olacaksan Gazel’den kurtulabiliriz.”

Bu teklife balıklama atlayarak sırıttı. “İkisi de olurum, kurtul şu ablandan.”

“Anlaştık.”

“Sandığınız kadar kısık bir sesle konuşmadığınızın farkında mısınız?” Gazel inanamayan gözlerle bize bakarken ifadesi oldukça sarsıcıydı. “Aradan geçen onca yıla rağmen ikinizde değişen hiçbir şey olmaması ne acınası.”

Saçlarımı savurarak güldüm. “Aradan geçen yıllar beni daha da güzelleştirdi.” Elimi karnıma bastırdım. “Buna ek olarak hamileyim.”

Kadem büyük bir kibirle parmaklarını saçlarından geçirdi. “Ben de artık daha yakışıklıyım.” Karnımı işaret etti. “Buna ek olarak artık bir dayıyım.”

“Taş gibiyiz,” dedim.

“Doğal afetiz,” dedi Kadem.

“Bizden bir tane daha yok.”

Kadem gülerek başını salladı. “Eşsiziz.”

Omuzlarımı dikleştirdim. “Allah bizi özene bezene yaratmış.”

Kolunu omzuma atan Kadem’in dudakları kıvrıldı. “Çok da seçiciyiz.”

Yana doğru adımlar atarak Gazel’den uzaklaştık. “Herkesle arkadaş olmayız.”

Gazel ikimize nefretle bakarak adımlarını hızlandırdı. “Hâlâ çocuksunuz!” Bizi arkasında bırakıp önde yürürken küfreder gibi konuşup duruyordu. “Zorla beni evden çıkartan sizsiniz, şimdi de beni dışlıyorsunuz!” Onu dışlamadığımızı çok iyi biliyordu.

Elimdeki kese kâğıdının içinden bir tane daha erik alırken arkasından dik dik bakıyordum. “Yavaş yürü, hamileyim ben.” Ağzımı erikle doldurduğumdan sesim boğuk çıkıyordu. “Ayrıca bu ev nerede? Yürü yürü bitmiyor.” Annemi görmeye gelmiştim fakat bunu yalnız yapmak istemediğim için Kadem ve Gazel’i de yanıma almıştım.

Karun bugün annemi göreceğimi bilmiyordu, bu konuda ona hiçbir şey söylememiştim. Bebek yüzünden bana soğuk yapıp durduğundan bir de bu konuyla onun canını sıkmak istememiştim. Evden gizlice çıkarak korumalardan da kurtulmuştum. Karun beni arayıp durduğu için telefonu kapatmıştım. Belki biraz merak ederse aramıza mesafe koymayı bırakırdı. Alt tarafı hamile kalmıştım fakat ona karşı büyük bir suç işlemişim gibi davranıyordu.

Gazel durunca biz de durduk. Yolun diğer tarafındaki müstakil eve hüzünlü gözlerle bakıyordu. “Orası.”

Kalbim hızlanırken yönümü eve doğru çevirdim. “Annem orada mı yaşıyor?” Bunu sorarken bile sesim fazla şaşkın ve hüzünlü çıkmıştı çünkü annemin son on dört yılını geçirdiği ev Beşiktaş’taydı, yani Karun’un yaşadığı yerde. “Ama bu…”

Gazel içini çekerek başını salladı. “Kaldığın malikânenin sadece üç sokak aşağısında.” Kalbim teklemişti. Annem aylarımı geçirdiğim bir yerin üç sokak uzağındaydı fakat şu zamana kadar onunla hiç karşılaşmamıştım. Bu kadar yakınımdayken bana bu kadar uzak olmayı nasıl başarmıştı?

Gazel bileğindeki saati kontrol ettiğinde burnunu kırıştırdı. “Kızı okulda öğlenci.” Tereddüt eder gibi bana bakarken bakışları iç yakıyordu. “Hep bu saatlerde onu okula götürür.” Kalbimin ritmi biraz daha bozuldu. Annem birazdan dışarı mı çıkacaktı?

İfademde ne gördüyse Kadem endişeli gözlerini bana çıkardı. “Bunu yapabileceğine emin misin?”

Gözlerimi küçük bir bahçesi olan bej rengi evden ayırmadan başımı salladım. “Gazel buna dayandıysa ben de dayanabilirim.”

Bir yabancı gibi annemi tam bu noktada izleyebilir, gözlerimle özlem giderebilir, sonra da hiçbir şey olmamış gibi ona sırtımı dönüp gidebilirdim. Sessiz gözyaşları dökerek onun olduğu bir yerden ayrılabilir ve neden diye kaderime isyan edebilirdim. Gazel son bir yıldır bunları hep yapıyordu, ben de yapabilirim.

Annemin dışarı çıkmasını beklerken üçümüzün de gözleri onun evinin gri kapısındaydı. Kaldırım kenarında durmuş, yolun karşısındaki eve içli gözlerle bakıyorduk. “Dün gece bir rüya gördüm.” Gazel’in kederli sesini duyduğumda bile gözlerimi evden ayırmadım. “Çok gerçekçi bir rüyaydı.”

Başımı çevirip ona baktığımda gökyüzünü işaret etti. “Siyah bir Saka gördüm.” Dudakları belli belirsiz kıvrıldı. “Çok güzel bir rüyaydı çünkü o kuş bendim.”

Tebessüm ettim. “Seni üzen bu mu? Kâbus değil, güzel bir rüya görmüşsün.”

“Hayır Efil, kâbustu.” Anlamayan gözlerle ona baktığımda başını çevirip omzunun üzerinden beni izledi. Siyahları hüzünlüydü. “Benim uçtuğum gökyüzünde farklı bir kuş belirdi ve bir anda gökyüzü kızıla büründü.” Gözleri puslandığında gördüğü rüyanın etkisinden çıkamıyormuş gibi uzun süre bana baktı. “Kuşlardan birini vurup öldürdüler, Efil.”

Bunun düşüncesiyle bile ürpermiştim. “Rüyaların tersi çıkar derler.” Onu teselli etmek için bir şeyler söyleme ihtiyacı duydum ama gördüğü rüya beni de etkisi altına almıştı. “Eğer vurulan siyah Saka’ysa tersi çıkacağı için diğer kuş ölür.”

Ablam gözlerimin içine öyle bir baktı ki bakışları içimden bir yerleri kor gibi yakıyordu. Başını ağır ağır sallayarak, “İnşallah gördüğüm rüyanın tersi çıkar,” deyince midem kasıldı. Rüyasında vurulan kuş siyah Saka değildi, değil mi?

Yerimden rahatsızca kıpırdanarak, “Gazel?” diye mırıldandım. “Rüyanda hangi kuş öldü?” Bakışlarını benden kaçırarak hiçbir şey söylemedi ama onun suskunluğundan gereken cevabı aldım. Sonradan ortaya çıkan ikinci kuş bendim, yani kahve Saka… Kahve Saka rüyasında öldüyse ve bunun tersi çıkarsa… Siktir! Gazel.

Onu korumak istercesine elini sımsıkı tutup bana bakmasını sağladım. “Sana bir şey olmasına izin vermem.” Sürekli onunla didişsem de o benim ablam, canımın bir parçasıydı. Tırnağı kırılsa benim içim yanardı. Bizler uzun yıllar düşman kardeşler olsak da nefes aldığım sürece onu koruyacaktım.

“Bu sadece aptal bir rüya.” Onu rahatlatmak için gülümsemeye çalıştım ancak rüyanın etkisinde kaldığı için tebessüm bile edemedi. “Seni korurum, Gazel.”

Yapmacık bir gülümsemeyle beni avutmaya çalıştı. “Asıl ben sana bir şey olmasına izin vermem, Efil.” Yemin edercesine bunları söylemişti. Abla kardeş birbirimize o kadar geç kalmıştık ki daha yeni birbirimizi bulmuşken tekrar kaybetmekten korkuyorduk.

“Kapı açıldı.” Kadem’in sesiyle hemen eve döndüm. Yolun karşısındaki evin kapısı açılmıştı.

Bir kadın ve küçük bir kız çocuğu bahçe kapısından dışarı çıktığında gözlerimin ardı sızladı. “A-anne,” diye mırıldanırken her uzvum donmuştu.

Aradan geçen onca yıla rağmen hiç değişmemiş gibiydi. Her şeyiyle Begüm Saka’ydı. Kalbim öyle bir hızlandı ki bir an durmasından korktum. Ona baktıkça gözlerimin önünde onunla olan anılarım canlandığı için kalbim buruk, kırık ve yıkıktı. O günlerin özlemiyle dolup taşmıştım. Kahverengi saçlarında şimdilerde aklar vardı ama hâlâ güzeldi. Eskiden saçlarını hep açardı, şimdiyse sıkıca bağlamıştı. Oysaki ne çok severdim onun saçlarının kokusunu. Benim annemin saçları yuva gibi kokardı. Acaba hâlâ öyle mi kokuyordu?

Yüzündeki kırışıklıklar bile onu çirkin göstermiyordu. On dört yıl önceki hâline göre biraz kilo almıştı. Keyfi yerinde olmalı ki hiç zayıflamamıştı. Üzerinde yarım kollu beyaz bir bluz ve siyah bir etek vardı. Annem gibiydi ama bir o kadar da yabancıydı.

On veya on bir yaşlarında bir kız çocuğunun elini tutuyor, arada başını eğerek ona gülümsüyordu. Oradaydı, yaşıyordu, annemdi fakat gülümsediği kişi ben veya ablam değildi. Şu zamana kadar birçok kez vurulmuştum ama hiçbir mermi, bu gördüklerim kadar canımı yakmamıştı. Annemi başka bir çocukla görmek bıçaktan daha keskin, kurşundan daha ağır bir histi. Annem bana veya ablama değil, başka bir çocuğa annelik yapıp ona gülümsüyordu. Oysaki ondan ayrıldığımızda o çocuktan iki veya üç yaş büyüktüm.

İlk gözyaşım bir kez daha sol gözümden akarken, “Uzak diyarlarda evli barklı,” diye mırıldanan Kadem’in ne yapamaya çalıştığını anlamadım. “Mutluluk en çok onun hakkı.” Çenem titrediğinde hıçkırdım. Kadem aptalının söylediği bu şarkı beni daha çok ağlatıyordu. “Bu yorgun kırık dökük hikâyede, adı bende saklı.” Anneme baktıkça bu şarkı sözleri canımı yakarcasına zihnimde çalıyordu. Kafasına sertçe vurarak Kadem’i susturdum. Dramatik bir olaya daha fazla dram eklemesine gerek yoktu.

Annem kaldırımın diğer tarafında kızıyla yürüyordu, bense yolun bu tarafında onu izleyerek ilerliyordum. Çantamdan telefonumu çıkarıp onu aradım. Ondan bana kalan telefondan çağrımı yanıtlayıp tekrar çantama koydum. Yolun iki farklı ucunda yürürken bir kez daha onunla tek taraflı konuşmaya başladım. “Merhaba anne,” derken onunla aynı hizada yürüyordum.

Bizi birbirimizden ayıran tek şey bir yoldu. Bu yol sanki benim için sınır çizgisiydi. Geçmeyi her şeyden çok istediğim ama geçmemem gereken bir sınır çizgisi... Telefonu kulağımda tutarken hıçkırmamak için kendimi tutuyordum. “On dört yıldan sonra bugün seni gördüm, anne.” Kadem ve Gazel bana biraz mahremiyet sağlayarak birkaç adım arkamdan geliyordu.

“Hâlâ çok güzelsin.” Onu yan profilinden izlerken ıslak gözlerle başımı salladım. “Sen hâlâ benim güzel annemsin.”

Elini sıkıca tuttuğu kız çocuğuna bakınca kaşlarım büküldü. “Sen artık bir tek onun annesisin, değil mi?” Kemiklerime kadar acırken ağlayarak başımı salladım. “Sen artık bir başkasının annesisin ama yokluğunda kimse bizim annemiz olmadı.” O çocuğun elini tuttukça tüm dünyam yıkılmış gibi hissediyordum. Belki de çoktan yıkılmıştı.

Düz bir şekilde yürüyüp bir sokağa girince ben de girdim. Ne yazık ki hâlâ aramızda bir yol vardı. Dudaklarım titrerken, “Bizi hatırlayamaz mısın?” diye yalvardım. “En azından bunun için biraz çabalayamaz mısın?”

Biliyorum, yaptığım bencillikti, onun bir hayatı vardı ama biz de onun çocuklarıydık ve ona ihtiyacımız vardı. “Bizi hatırlamak istemeyecek kadar çok mu üzdük seni?” Gözyaşlarım birbiri ardına akarken öylesine çaresizdim ki koşup ona sarılamamak beni kahrediyordu.

Küçük bir esintiyle o üşüdü, benim içim titredi. “Söz veriyorum, bir daha seni hiç üzmeyeceğim.” Yalvaran gözlerle onu izlerken hıçkırarak başımı iki yana salladım. “İstemezsen bir daha hiç et de yemem ama bana geri dön. Anne artık beni, bizi hatırlamalısın.” On dört yıllık hayatını bırakıp bize dönmesini beklemiyordum ama bizi hatırlasın, arada bir de olsa ona gidelim istiyordum.

Kapısını çaldığımızda kimsiniz diye değil, kızlarım gelmiş diye açsın o kapıyı istiyordum. Mutlu hayatını terk edip bize dönmesini değil, bizi de o hayata dâhil etmesini istiyordum; Gazel ile ikimiz onun yokluğunda çok büyük acılar çekmiştik. Ben yıllarımı kendimi onun katili sanarak geçirmiştim, Gazel ise yıllarını onu yaşatmak için tecavüze uğrayarak... Onu herkesten daha çok hak ediyorduk.

Annem durağa girerek otobüs bekledi, ben de onunla bekledim. “Tam karşındayım,” diye fısıldarken ıslak gözlerimi ondan ayırmıyordum. “Sadece bir kez bak bana.” Kulağıma yasladığım telefonla öylece bana bakmasını bekliyordum ancak bakmıyordu. Başını eğmiş, küçük kızına gülümseyerek bir şeyler anlatırken bana bakmıyordu. Gözleri gözlerime bir kere değse ölümüm olurdu, lakin o güzel gözleri bir kez bile benim olduğum tarafı bulmadı.

“Anne n’olur bana bak.” Telefonda ona yalvarırken artık sesli ağlıyordum. “Sadece bir kez bana bak… Bir yabancının gözleriyle olsa bile bana bakmanı istiyorum.” Titreyen elimi kaldırıp karnıma bastırdım. “Sana anlatacak o kadar çok şeyim var ki.” Ben de artık anne oluyorum demek istiyordum. Bunu bir telefonla değil, yüz yüze söylemeyi ne çok isterdim.

“Benim.” Cılız bir sesle konuşup birbiri ardına gözyaşlarımı akıttım. “Benim anne.” Daha fazla kendimi tutamadığım için hıçkırığıma engel olamadım. “Senin kızın, Efil.” On dört yıldır unuttuğun kızın, Efil.

Dikkatli gözlerle onun kızına baktım. Bizden esirgediği sevgiyi yıllardır ona veriyordu. Bize hiç benzemiyordu, hatta anneme bile benzemiyordu. Babasını henüz görmemiştim ama kız kumraldı. Bu uzaklıktan küçük çocuğun gözlerinin rengini seçemiyordum ancak annemin kahve gözlerine sahip olduğunu sanmıyordum. Yuvarlak bir yüzü vardı ve saçlarını da balıksırtı örmüşlerdi. İçim sızladı. Biz küçükken annem saçlarımızı hep balıksırtı yapardı. Onun saçlarını annem örmüştü.

“O çocuk seni bizim kadar sevemez.” İçim öyle bir acıdı ki sanki kalbimi kırk yerinden parçalıyorlardı. “Kimse seni bizim kadar sevemez, özellikle de Gazel kadar kimse seni sevemez.” Gazel onun için çocuk yaşta her şeyinden vazgeçmişti. Bu görüntü beni kahrediyorsa ablamı öldürüyor olmalıydı.

Başımı çevirip Gazel’e baktığımda benden daha iyi durumda değildi. Islak gözlerle annem ve küçük çocuğun birleşen ellerine bakıyor, hıçkırmamak için dudaklarını birbirine bastırıyordu. Ablamın acı çeken bakışlarında ölmelere doyamazken tek kelime edemedim. Çektiği onca eziyet bunun için miydi? Onca acı annemi başka bir çocuğa annelik yaparken izlemek için miydi?

Gazel öksüzler gibi başını omzuna eğdi ancak annem ona da bakmadı. Annem çantasından çıkardığı bir mendille küçük kızının yüzünü silerken bizim farkımızda bile değildi.

“Efil gidelim buradan.” Onlardan gözlerini ayırmayan Gazel, “Gidelim, canım çok yanıyor,” deyince çığlık çığlığa ağlamak istedim. Keşke onun acısını da kendi yüreğime almanın bir yolu olsaydı.

“Bir kez bizi görürse belki hatırlar.” Kaşlarım büküldüğünde âcizliğim sesimi titretiyordu. “Yanına gidelim mi, abla?”

“Gitmeyelim ablam.” Islak bakışlarını bana çevirdiğinde gözlerindeki saf ıstırabı gördüm. “Daha önce onun olduğu birkaç yerde bulundum. Ara ara çıktım karşısına hatta yanımdan geçip giderken kısa bir an bana baktı da.” Sol gözünden bir damla yaş da o akıttı. “Hatırlamadı, Efil.” Hisli bir ifadeyle başını ağır ağır iki yana salladı. “Hiç hatırlamadı, kardeşim. Bizim artık bir annemiz yok.”

Bizim artık bir annemiz yok.

Bundan daha acı verici bir cümle olamazdı.

Kendimden çok Gazel için üzülüyordum. Marasliyanların tüm o eziyetlerine, tecavüzlerine ve aşağılamalarına katlanırken düşündüğü tek şey bir gün anneme kavuşmaktı. On altısında başlayan bir zulmün karşılığı bu olmamalıydı. Yaşadığım çaresizliğin daha fazlasını yaşayan biri varsa o da Gazel’di.

Annem nasıl ki kızının elini sımsıkı tutuyorsa Gazel de benim elimi öyle tuttu. Bu hâldeyken bile kendi için değil, benim için üzülüyordu. Tıpkı benim de kendimden çok onun için üzülmem gibi. Beni olmasa bile Gazel’i hatırlasa yeterdi bana. Ablam uzanıp kulağıma yasladığım telefonu aldı ve yönünü anneme çevirdi.

Burnunun direği sızlarken gözlerini anneme kenetledi ve titreşen kirpiklerinin arasından son kez ona baktı. “Biliyorum, unutmak senin seçimin veya senin suçun değildi ama yine de sana kızgın ve kırgınım.” Acı dolu buruk bir tebessüm dudaklarına konduğunda gözlerinden bir damla yaş daha süzülmüştü. “Seni de affetmeyeceğim anne, son nefesimde bile affetmeyeceğim.”

Başını iki yana sallayarak gözyaşlarını durdurmaya çalıştı. “Ne ben ne de yaşadıklarım seni affedecek.” İçi acıdığında titreyen dudaklarından kaçan hıçkırığa engel olamadı. “Bir gün ölürsem bil ki sana hakkımı helal etmiyorum.” Annem belki hatırlamıyordu ama üzerinde Gazel’in ahı vardı.

Hâlâ yaşıyorsa bu Gazel’in sayesindeydi, Gazel onu yaşatmak için tüm hayatından vazgeçmişti. Bir zamanlar bize bakmaya kıyamayan annem şimdi dönüp bakmıyordu bile. Gözleri o küçük çocuktan başka kimseyi görmüyordu. Tam şu anda onun artık bizim annemiz olmadığını anlıyordum, o anneme benzese de annem değildi. Artık bizim değil, o küçük çocuğun annesiydi.

Tek düşündüğü küçük kızıydı, ne de olsa bizi hatırlamıyordu. Ancak buna rağmen ona kırılıyor ve güceniyorduk çünkü kimse annesini paylaşmak istemezdi. Mavi bir otobüs yanlarında durduğunda annem kızıyla gitti. Onun kızları olmamıza rağmen gitmesine izin verdik. Islak gözlerle uzaklaşmasını izlemek dışında hiçbir şey yapamadık. Bize bir kez kızım demesi için ölmeyi göze alacakken o, artık bir başkasına kızım diyordu.

Bir kez olsun bize baksaydı hatırlar mıydı?

Hiç sanmıyordum.

***

Bir barda tek başıma içerken masanın üzerindeki telefonlara bakıyordum. Telefonlardan biri benimdi, diğeriyse annemin. Son on dört yıldır yaptığım gibi yine onun telefonuyla bakışıyordum. Başka ne yapabilirdim ki ondan bana kalan tek şey bu telefondu. Gazel ve Kadem beni yalnız bırakmak istememişti ancak ikisini de gitmeye ikna etmiştim. Annemle olanlardan sonra üçümüzün de biraz yalnız kalmaya ihtiyacı vardı.

Gazel muhtemelen küçük gecekondusuna gitmiş, yaşadıklarımıza ağlıyordur. Kadem ise soluğu Duha’nın yanında alıp ona olanları anlatıyordur. Bense bulduğum bir bara girmiş, diğer herkesten uzak bir masaya geçerek içiyordum. İçtiğim tek şeyin su olması çok komikti ama alkol kullanamazdım. Yoğun alkolün tüketildiği bir yere gelmemin nedeni kendimi sarhoş edip bugün yaşadıklarımı unutmaktı. Ancak karnımdaki ufaklığa kıyamadığım için bunu yapamamıştım.

Adana’daki avukatımı arayarak telefonu kulağıma yasladım. Telefonu açınca konuşmasına fırsat vermeden, “Adana’daki tüm konutları Begüm Saka’ya devretmek istiyorum,” dedim hızlıca. “Evet, annem yaşıyor ve ondan bana kalanları ona geri vermek istiyorum. Oradaki dairem dışındaki tüm konutları ve arsaları devredeceğim. Bunu yaparken hiçbir şekilde adım geçmemeli veya kim olduğumu bilmemeli. Ölen babasından kalan miras için onu uzun zamandır arıyormuşsunuz gibi davranacaksınız.” Ona ait olan şeyleri geri almalıydı.

“Anneniz yaşıyor mu?” diyen şaşkın sesiyle iç çekerek başımı salladım.

“Evet ve bundan kimsenin haberinin olmaması gerekiyor. Özellikle de babam bunu asla bilmemeli.” Annemin hayatını bir kez daha mahvetmesine izin vermeyecektim.

“Konutlar benim üzerimde, yani siz söylemedikçe babam onları devrettiğimi asla öğrenemez. Şu anda adı Beliz Sümer, İstanbul Beşiktaş’ta yaşıyor. Devir işlemlerini bir an önce başlatın lütfen. En kısa zamanda onları anneme geri vermek istiyorum. Adımı ondan gizleyerek devir işlemlerini sorunsuz halletmenin bir yolunu bulun,” dedikten sonra telefonu kapattım. O yapamazsa bu konuda Karun’dan yardım alırdım. Karun’un bu tür işleri ustaca halleden avukatları vardı.

Barın içindeki gürültülü müzik bir anda kesilip yerini fısıltılara bırakınca uyuşuk bakışlarımı masadan çektim. Başımı kaldırınca baskın yapar gibi arkalarındaki korumalarla bu tarafa doğru gelen Karun, Gurur ve Duha’yı gördüm. Üçü de tanınan insanlar olduğu için onları gören herkes yollarından çekiliyor, hemen telefonlarını çıkarıp gizlice onları çekmeye çalışıyordu. Arkalarında bu kadar koruma olması onları daha çok ilgi odağı yapıyordu.

Mayışan bakışlarım Karun’un üzerinde oyalanırken derin bir nefes aldım. “Geldi buz kütlesi.” Adam bana tapıyor, benim için ölüyordu ama şu zamana kadar ben bile onu ısıtamamıştım. Bana duyduğu aşk bile babasının onda yarattığı travmayı dindirip vücudundaki üşüme hissini dindirememişti. Sevişmelerimizi saymazsak onu ısıtmak hiç kolay değildi.

Karun beni kaybetmekten korktuğu için doğrudan bana kürtaj olmamı söyleyemiyordu. O da aramıza mesafe koyup bebeği istemediğini belli ederek bana kürtajı aşılamaya çalışıyordu. Sanıyordu ki böyle yapınca ona kızıp bebeği aldıracaktım. Doğrudan söylese bile küçük Saka’mdan vazgeçmezdim.

Normal şartlar altında bu üçünü kolay kolay aynı karede göremezdik. Duha’nın burada olmasını Karun bu sefer sorun etmemişti çünkü Kadem onlara annemi görmeye gittiğimi söylemiş olmalıydı. Nefret etse de Duha’nın bana iyi geldiğini biliyordu. Zor bir gün geçirdiğim için Duha’nın desteğine ihtiyaç duyacağımı düşünmüş olmalıydı.

Keşke hep böyle yan yana olabilselerdi. Ne yazık ki benim yüzümden ikisinin arası açılmıştı. Tekrar nasıl eskiye döneceklerini bilmiyordum. Meraklı bakışları bizlerden uzak tutmak için korumalar buradaki herkesi dışarı çıkarıp barı boşaltmaya başladı. Karun bir sandalye çekerek yanıma oturdu, Duha da diğer yanımdaki yerini aldı. Gurur ise tam karşıma oturmuştu.

Üçünün bakışlarına somurtmakla karşılık verdim. Karun gözlerini kısarak elimdeki şişeye baktığında kaşları belli belirsiz çatıldı. “Sarhoş musun sen?”

“Hayır.” Daha iyi görebilmesi için şişeyi yukarı kaldırdım. “Bu sadece su.”

Duha’nın yakışıklı yüzü sertleşmişti. “Elinde tuttuğun şey bir votka şişesi.”

“Biliyorum ama içindeki su.”

Kafa karışıklığıyla bana bakan Gurur, “Votka şişesinin içinde neden su var?” diye sordu.

“Çünkü içmek istedim.”

“Neyi?” dedi Karun.

“Votka, viski, şarap veya alkol oranı yüksek herhangi bir şeyleri.”

Bebekten dolayı Duha’nın bakışları önce karnımı buldu, daha sonra da doğrudan yüzümü. “İçtin mi?”

“Neyi?” diye sordum.

Gurur bana kızgınlıkla bakıp dişlerini sıktı. “Votka, viski, şarap veya alkol oranı yüksek herhangi bir şeyleri?”

“Hayır,” dedim safça. “Hamileyim, nasıl içerim onları?”

Karun yüzünü sertçe ovuşturdu. “O zaman elinde neden bir votka şişesi var!”

“Çünkü içmek istedim!”

Üçünün aynı anda, “İçtin mi?” diye sormasıyla çıldırmak üzereydim. Bu üçünden benim çektiğim kadar kimse çekmiyordu.

“İçmedim!” Şişeyi sertçe masaya bıraktım. “Annemden dolayı çok üzülüp içmek istedim ama bebek yüzünden alkol tüketemiyorum.” Ters ters onlara bakıp şişeyi gösterdim. “Ben de garsonlardan birine içki şişesini suyla doldurup getirmesini söyledim.” Omuzlarımı kaldırıp indirdim. “Psikolojik olarak kendimi kandırıyorum.”

Böyle bir şeyi ilk kez benden duymuş olmalılar ki üçü bir süre birbirine baktı, daha sonra da bana. Karun’un bakışları soru işaretleriyle doluyken ifadesi fazla komikti. “İstediğin gibi kendini kandırabildin mi bari?”

Umutsuzca başımı iki yana salladım. “Bir gram bile sarhoş hissetmiyorum.”

Duha gülmemeye çalışarak muzır bakışlarını bana dikti. “Suyla sarhoş olmaya çalışan aptal kuş. İlla bir şey içeceksen bari meyve suyu falan içseydin. Hiç olmazsa karnındaki de kendini gölde hissetmezdi.” Gözlerinde iç gösteren dürbün varmış gibi kısık gözlerle karnıma bakıyordu. “İçtiğin sular yüzünden bebek boğulmaz, değil mi?”

Gurur yerinde rahatsızca kıpırdandığında yeşil gözlerindeki paniği gördüm. “Böyle bir şey mümkün mü lan?” Neredeyse yerinden fırlayıp beni kafa üstü çevirerek içtiğim tüm suları çıkaracaktı.

Bir an buna kalkışacağını düşündüm çünkü yeşil irislerinde oluşan telaş görülmeyecek gibi değildi. “Gelin hanım, sen yeğenimi karnında boğmaya mı çalışıyorsun?” Bunu sorma şekli son derece ciddi olduğu için istesem de gülemedim.

Karun kısık sesle bir şeyler dedi ama ne dediğini anlayamadım. Yüzündeki ifadeye bakılırsa hoşuma gidecek bir şeyler söylememişti. Ona olan sert bakışlarımı görmezden gelerek garsona masamızı donatmalarını söyledi. Canım yeterince sıkkınken bir de onunla uğraşmak istemiyordum. Onun yanından kalkıp masanın etrafını döndüm. Gurur’un yanına oturduğumda Karun’un kaşları belli belirsiz çatıldı. “Bu ne demek oluyor şimdi?”

Gözlerinin içine dik dik bakarak sinirleriyle oynamaya başladım. “Senin yanında oturmak bana kendimi güvende hissettirmiyor. Bebekten kurtulmak için karnıma falan vurursun, gebertirim seni.” Çenesi kasıldı.

Bakışlarının hiddetini üzerimden çekmeden masada öne eğildi. “Şu zamana kadar sana bir kez bile el kaldırdım mı?” Gözlerinin ardından kinaye dolu bir ifade geçti. “Senin aksine.”

“Benden bu kadar rahatsız oluyorsan gidebilirim.”

“Dene bakalım!”

“Bağırma bana!” Sesim onunkini bastırırken sinirden elim ayağım titriyordu. “Ben bugün annemi gördüm ama yanına bile gidemedim!” Gözlerimin ardı sızlarken göz pınarlarıma akın eden yaşlara direndim. “On dört yılın ardından annemi gördüm ama o beni görmedi. Nasıl görsün ki beni hatırlamıyor bile.”

Yanağımdan süzülen bir damlanın sıcaklığıyla içi acımışçasına bana bakarken sert tavrı yıkıldı. “Karun,” diye fısıldadım. “Anlamıyor musun, çok müşkül bir durumdayım.”

Yerinden o kadar hızlı kalktı ki yanıma gelmesi saniyelerini aldı. Yanımdaki boş sandalyeyi çekip oturduktan sonra yönünü bana çevirdi. “Özür dilerim, senin için ne kadar zor olduğunu düşünemedim.” Karun’un sesi pişmanlık içinde çıkarken çenemi tutarak başımı ona doğru çevirdi. “Ona gideceğini bilmiyordum.”

Gözlerimden akan yaşlar ona katlanılmaz bir acı veriyor olmalı ki bakışları saf kederle doldu. “Annene gideceğini bilseydim seninle gelirdim.” Bilseydi beni yalnız bırakmayacağından hiç şüphem yoktu.

Aslında sabah iş yerine biraz da bunun için gitmiştim ama orada bana karşı sert çıkınca bunu ona söyleyememiştim. Bakışlarımdan bunu anlamış olmalı ki kısık bir sesle kendine küfrederek, “Şirkete bunun için gelmiştin!” dedi suçluluk içinde. Karun kendine kızarak parmak uçlarıyla gözyaşlarımı sildi. Dokunuşu bile sinirlerimi yatıştırıyor, onun ilgili mavilerinde kaybolmamı sağlıyordu. “Çok mu kötü geçti?”

O sildikçe yaşlar gözlerimden durmaksızın aktığı için başımı salladım. “Annemdi ama annem değil gibiydi.” İçim öyle bir acıyordu ki bu acıyla ne yapacağımı bilmiyordum. “Annemden geriye kalan bir kabuktan farkı yoktu.” Kaşlarım büküldüğünde hıçkırdım. “Gazel de oradaydı.” Burnumu çekerek Karun’un mavilerine ıslak gözlerle baktım. “Onun için de çok kötüydü.”

Acım karşısında omuzları gerilirken yakışıklı yüzü fazla içli bakıyordu. “Bile isteye sizi unutmadığını biliyorsun.” Sıcak bir sesle konuşup beni teselli etmeye çalıştı ancak hiçbir teselli sözcüğünün beni yatıştıramayacağını o da çok iyi biliyordu.

Titreyen elimi kaldırıp ona sol göğsümün üzerindeki mavi çiçeği gösterdim. “Bunu onun için çizmiştim.” Dudaklarımda oluşan buruk tebessüm çok yapmacıktı. “Unutmabeni çiçeğini onun için göğsüme çizdim ama hiç görmedi.”

Karun’un gözleri göğsümün üzerindeki çiçeği bulunca içim burkularak, “Sanrı,” diye mırıldandım. “Acaba çok mu kötü çizdim, bu yüzden mi hiç bakmadı?” Kemiklerime kadar titreyerek başımı eğdim. “Kötü olmuş, değil mi? Onu göreceğim için çok heyecanlıydım, bu yüzden aceleyle çizmiştim.” Islak kirpiklerimin arasından ona bakarken dudaklarım büküldü. “Onun için çizdiğim çiçeği hiç görmedi.”

Karun hüzünlü bakışlarının rotasını yüzüme yönlendirdiğinde gözyaşlarımda boğuluyor gibiydi. “Senin elinin değdiği her şey güzelleşir, nefesim.” Son kısmı içine çektiği nefes benmişim gibi içten söylemişti. Göğsümdeki unutmabeni çiçeğini işaret etti. “Sen çok güzel çizmişsin, görmemek onun ayıbı.” Daha sonra başını eğdi ve herkesin içinde dudaklarını sol göğsümün üzerine bastırdı. Kalbim kasıldı.

Dudaklarının sıcaklığını unutmabeni çiçeğinin üzerinde hissettiğimde gözyaşlarım durdu. Karun açık yakamın diğer tarafını da öperek daha ben söylemeden öpücüğünü eşitlemişti. Başını kaldırıp yüzümü avuçlarının içine aldı. Başparmakları ıslanan yanaklarımı silerken kıyamayan gözlerle bana bakıyordu. “İste dünyaları vereyim, her şeyim sana feda olsun.” Bana tüm dünyasıymışım gibi bakarken mavilerinin ardında yakıcı bir çaresizlik geçti. “Sana veremeyeceğim tek şey benim de hiç sahip olamadığım bir şey… Anne baba sıcaklığı,” deyince bir saniye bile beklemeden ona sarıldım.

Anne ve baba konusunda Karun bana göre daha bahtsızdı; o, annesiyle babası tarafından hiç sevilmemişti. Uzun süre onun göğsünde soluklandım. Kendimi daha iyi hissedip sakinleşene kadar onun göğsünde ağladım. Karun için için acıyarak gözyaşlarımı göğsünde topladı. Kolları beni sımsıkı sararken göğsüne akan her bir damla kalbini yakıp geçmişti. Bir kez daha onun varlığına şükrederek hayatımdaki yerinin büyüklüğünü anladım.

Bir süre sonra daha iyi hissedince ondan ayrıldım. Masayı içki ve çerezlerle doldurmuşlardı. Benim önümdeyse sadece su ve meyve suyu vardı. Gurur’un isteğiyle bana bunları getirmişlerdi. Gurur kadehini rakıyla doldururken, “Daha iyi misin?” diye sordu. Karun ve Duha viski içerken Gurur rakı içiyordu.

Ona başımı salladığımda Duha endişesinden hiçbir şey kaybetmeden bana baktı. “Bir şeye ihtiyacın var mı?” Bugün zor bir gün geçirdiğimi bildiklerinden bana karşı çok ilgililerdi.

Hayatımda büyük bir rolü olan bu üç adama sırasıyla bakıp onlara gülümsedim. “Sizi çok seviyorum.”

Karun yerinde rahatsızca kıpırdanırken kaşları çatıktı. “Senin seveceğin tek erkek benim.” Gurur ve Duha’ya nefretle bakması çok komikti. “Yanlışın var, bu piçleri sevmiyorsun!”

Duha sırıttı. “Ama seviyor.”

Gurur masadaki fındıkları avuçlayarak keyifle arkasına yaslandı. “Karın beni seviyor.” Dudakları kıvrılarak bana göz kırptı. “Ben de onu seviyorum.” Karun’un ne kadar kıskanç olduğunu iyi bildikleri için onunla uğraşıyorlardı.

Amcasına ters gözlerle bakan Karun’un çenesinde bir kas seğirdi. “Senin karın da beni seviyor, bu konuda ne yapacaksın?”

Gurur yerinde dikleşti. “Sevmiyor lan!” Bekle, kıskandı mı? Kahkaha atmak istedim. Amca yeğen eşlerini birbirlerinden kıskanacak kadar şuursuzdu.

“Demek sevmiyor?” Karun telefonunu çıkarıp öç almak ister gibi yönünü Gurur’a çevirdi. “İzle o zaman.” Telefondan bir şeyler yaptığını görünce başımı ona doğru eğdim. Farah’a mesaj atıyordu. Bunu görmemi sorun etmediği için telefonu benden kaçırmadı.

Gurur’un karısına gönderdiği mesajı okuyunca az kalsın gülecektim.

Farah, piç kocan yanımda. Hoparlörü açarak birazdan seni arayacağım. Konuşma boyunca bana abi demiyorsun.

Mesajı gönderdikten sonra Farah’ı arayarak sesi dışarı verdi. Telefonu masanın üzerine koyunca Gurur karısının adını ekranda gördü. Omuzları gerilerek telefona bakmaya başladı. Farah mesajı okumuş olmalı ki, “Merhaba, Karun,” diyerek telefonu açınca Gurur kısık bir sesle küfretti.

“Niye abi demiyor?” Sinirli çıkan kısık sesini güçlükle duymuştum.

Karun sırıtarak amcasının sinirli yüzüne bakıyordu. Gurur’un gözlerinin içine bakarak, “Farah, sana bir soru soracağım,” dedi. “Beni seviyor musun?” Gurur kaskatı kesilmişti. Ciddi ciddi karısını kıskanıyordu. Bir erkeğin karısını kıskanmasında tabii ki sorun yoktu. Ancak Gurur düşmanının kızından hoşlanmadığını savunup durduğu için onu kıskanması hepimizi şaşırtıyordu.

Karun’un sorduğu soruya Farah, “Evet,” deyince Gurur’un ifadesi sertleşti. “Seni çok seviyorum.”

Gurur kaskatı bir bedenle kulağıma doğru eğilirken kızgınlıkla telefona bakıyordu. “Sor bakayim ha şuna, hangi anlamda seveymiş?” Şivesi değiştiğine göre gerçekten çok sinirlenmişti.

Ben de Karun’un kulağına eğilip, “Hangi anlamda sevdiğini sor,” dedim.

Karun çok eğlendiğini gizlemeden, “Farah,” dedi neşeli bir sesle. “Ben de seni seviyorum.” Benim kaşlarım çatıldı, Gurur’un masadaki eli yumruk oldu. Gurur her fırsatta Karun’un yanında beni sevdiğini söylediği için aklınca amcasına bir ders veriyordu.

Masadaki telefonu kapatarak ölümcül bakışlarımı Karun’a yönelttim. “Beni sevdiğini söylemen bile kaç yılını aldı ama Farah’a gelince şak diye söyledin!” Elimi masaya vurarak kaşlarımı çattım. “Onu daha yeni tanıyorsun!”

Karun onu kıskanmamdan büyük bir keyif alarak viski kadehine uzandı. “Yavrum, ben onu yıllardır tanıyorum. Farah’ın liseli hâllerini bilirim.”

Gurur oturduğu yerden gerim gerim gerilirken kızgın bakışlarını Karun’dan çekmiyordu. “Ben bile bu kadarını bilmiyorum lan, sen nereden biliyorsun!”

Karun viskiden bir yudum alırken gözlerinden muzır bir ifade geçti. “Farah’ın okuduğu lisede söyleşi yapmıştım. Konferans salonunun arka sıralarında oturan gözlüklü bir kız, tek bir soruyla tüm dikkatleri üzerine çekmişti.” Aklına gelenlerle güldü. “Babası ve benim yaptığım kirli işlere değinmişti.” Birkaç yudum içtiği kadehi masaya bırakırken gözleri parıldadı. “Kim derdi ki o ufaklığın bir gün gelinimiz olacağını.”

Gurur karısını kıskandığını yeteri kadar gizleyemediği için agresif bakışları Karun’un üzerindeydi. Bu ikisinin birbirini kıskanmasının en büyük nedeni yaşlarının birbirine yakın olması ve kardeş gibi büyümeleriydi. Duha, Gurur’un ters bakışlarını görünce güldü. “Sen Ümit’in kızını kıskanıyor olamazsın, değil mi?”

Duha’nın sorduğu soruyla Gurur hemen kendine çekidüzen vererek önüne döndü. “O çocuğun nesini kıskanacağım?” Farah’ı deli gibi kıskanıyordu ama inatla bunu kabul etmiyordu.

Arkasına yaslanan Duha’nın dudaklarında çarpık bir gülüş vardı. “Çocuk dediğin kadın artık yirmi beşinde. Bir şeyi çok merak ediyorum.” Gülmemeye çalışarak kolunu sandalyenin kenarına yasladı. “Aynı odada kalıyorsunuz, yani onu gerçekten hiç arzulamıyor musun?” Bunu ben de çok merak ediyordum.

Hepimizin gözleri onu bulunca Gurur bakışlarımızdan kurtulmak için birkaç fındığı daha ağzına attı. “Çocuk kadının nesini arzulayacağım?” Sinirli çıkan sesinin aksine bakışları tam tersi şeyler söylüyordu. “Aramızdaki evlilik gerçek değil, öyle olsa bile Farah’ın bazı şeyleri bildiğini hiç sanmıyorum.”

“Bazı şeylerden kastın sevişmek mi?” dediğimde bu kadar açık sözlü olduğum için Gurur kısık bir sesle küfrederken Karun ve Duha güldü. Ne kadar patavatsız olduğumu iyi biliyorlardı.

Gurur rakı bardağını tepesine dikerek sertçe içti. Sek rakıyı yarısına kadar içerek bardağı gürültüyle masaya bıraktığını izledik. Sorduğum soruyu es geçerek, “Ona göre evlilik, evcilik oynamak gibi bir şey,” dedi.

Karun onu biraz daha konuşturmak için masada öne eğildi. “Evcilikten kastın nedir?”

Gurur sinirden gülerek omuzlarını silkti. “Her şey ona oyun gibi geliyor. O kadar çocuk ki ona bakınca genç bir kadın göremiyorum.” Gülüşü daha silik bir hâle geldiğinde keyfi kaçmıştı. “Her konuda fazla saf ve masum. Normalde sinirleneceğim şeyleri o yapınca kızamıyorum.”

“Tam olarak ne yapıyor?” diye sordu Duha.

“O evde kaldığım süre boyunca pıtı pıtı adımlarla tüm gün ördek gibi peşimde dolaşıyor. Evdekilerden biri onu üzünce babasına şikâyet eder gibi hemen bana gelip anlatıyor,” dediğinde kahkaha attım. Bunu görmek isterdim.

Gurur canından bezmiş gibi yüzünü sertçe ovuşturdu. “Onu üzenlerin canına okuduğumdaysa bu sefer de kalkıp bana kızıyor.” Sinirle yüzünü buruşturdu. “Kızmak dediysem sanmayın karşıma geçip kızdığını, kapı arkasında bağırıp çağırıyor. Dışarı çıktığındaysa süt dökmüş kediye dönüşüyor.”

Karun gülüşünü bastırmaya çalıştığı için dudakları titriyordu. “İdeal bir ilişki.”

“Nesi ideal lan!” Hıncını Karun’dan çıkarmak ister gibi ölümcül bakışlarını ona yöneltmişti. “Ben karımı her gece masal kitabı okuyarak uyutuyorum.” Şaşkınca bize bakıp, “Kızım mı bu benim?” diye sordu. “Ben niye ona masal okuyorum?” Bunu Farah da söylemişti.

“Bu konuda kimse seni zorlamıyor.” Karun bir şeyi anlamak ister gibi konuşurken onun tepkisini ölçüyordu. “Ona masal okumayı bırak.”

Gurur rakı bardağını eline alırken, “Masal okumayınca uyuması saatleri buluyor,” derken ifadesi hoşnutsuzdu. “Okuduğum masallar onu o siktiğim sarkaçtan daha hızlı uyutuyor.”

“Onun uyku problemi senin sorunun değil.” Karun umursamaz gözlerle onun üzerine gitmeye devam etti. “Senin uykuyla bir sorunun yok. Onun uyuyup uyumadığından sana ne?”

“Ne demek bana ne?” Gurur yerinde dikleşerek inanamayan gözlerle Karun’a baktı. “Senin karın uyumayınca sen ona arkanı dönüp rahat rahat uyuyor musun?”

“Hayır çünkü ben karımı seviyorum ve onunla ilgili her şeye değer veriyorum.” Karun’un gözlerinin ardından imalı bir parıltı geçerken bıyık altından gülüyordu. “Sevmediğin bir kadının rahatını sence de fazla düşünmüyor musun?” Kaşlarını alayla yukarı kaldırdı. “Yoksa seviyor musun sen bu kızı?” Bunun düşüncesiyle bile Gurur buz kesti. Karun onu çok iyi bir yerden yakalamıştı.

Düşmanının kızına vurulmuştu ancak bunu kabullenmek yerine sonuna kadar inkâr ediyordu. Omuzlarını dikleştirerek yüzündeki şaşkın ifadeyi hızla sildi. “Onu sevmiyorum.” Bunu söylerken bizi mi yoksa kendini mi kandırdığını çok merak ediyordum. Bakışlarını bizden kaçırarak rakı bardağına boş gözlerle baktı. “Melek gibi olan kadınlara karşı fazla hassasım. Farah da öyle olduğu için ona karşı iyi olmaya kendimi zorluyorum. Babasının öcünü kızından alacak değilim ya.”

“Madem öyle, boşan o zaman kızdan.” Meyve suyumu pipetle içerken sırıtarak ona bakıyordum. “Babasının öcünü kızından almıyorsan boşan kızdan.”

“Babasıyla mı evleneyim, gelin hanım?”

Gülerek başımı iki yana salladım. “Bunu kastetmediğimi iyi biliyorsun.”

“Kapatın şu konuyu.” Farah üzerinden onu köşeye sıkıştırdığımız için bizi tersleyerek Duha’ya sardı. “Sen kalp hastası değil misin?” Duha’nın elindeki viski bardağını işaret etti. “Hastayken bu zıkkımı neden içiyorsun?”

Duha gülerek viskiden birkaç yudum daha aldı. “Elay gibi konuşup durma. Alkol ciğerlerime zarar verir, kalbime değil,” demişti ki telefonu çalınca bize bir dakika işareti yaptı. Ekrandaki Elay ismini görünce irkilip bize telefonu gösterdi. “Sessiz olun, Elay bir barda olduğumu öğrenirse sabaha kadar çenesiyle beni siker.” Karun ve Duha’nın hiçbir şeyden korkmayıp bizden korkması şaka gibi bir şeydi.

Duha telefonu açarak, “Söyle doktor,” dediğinde sadece Elay’ın sesini duymak bile yüzünde huzurlu bir ifadenin oluşmasını sağlamıştı. Duha’nın Elay’da en çok sevdiği şeylerden biri de onun sesiydi. Elay’ın sesinin çok hoş bir tınısı olduğu için sesi kulağa müzik gibi geliyordu.

Elay ona ne söylediyse Duha’nın yüzünde garip bir ifade oluştu. “O ne kızım öyle? Pancarın tatlısı mı olurmuş?” Bıkkınlıkla nefesini verdi. “Yahu doktor, sen niye normal şeyler aşermiyorsun? Bu saatte ben sana pancar tatlısını nereden bulayım?”

Elay ona bağırmış olmalı ki yüzünü buruşturarak telefonu kulağından biraz uzaklaştırdı. “Kıs şu sesini tamam, buluruz.” Telefonu kapatarak barın bir köşesinde dikilen adamlarına döndü. “En acilinden pancar tatlısı bulup getirin. Elay ikinci kez beni aramadan o tatlıyı buraya getirin.”

“Bekleyin bir dakika,” diyerek Duha’nın korumalarını durdurdum. “Hazır gitmişken bana da limon turşusu alır mısınız?” Ağzımın suyunu akıtarak dudaklarımı emdim. “Canım çok çekti.”

Korumalar başını sallayarak dışarı çıkınca aklıma gelenlerle suratımı asarak Karun’a döndüm. “Canım ekşili yaprak sarması da çekiyor.”

Karun’un bakışları karnımı bulunca mavileri değişmişti. İki saniyeden daha fazla karnıma bakmayarak katı bakışlarını yüzüme çıkardı. “O şeyi beslemeyeceğim.”

Duyduklarımla sertçe yutkundum, masadaki herkes de gerilmeye başlamıştı. Tek bir cümlesi beni o kadar çok incitti ki gözlerimin ardı sızladı lakin ağlayamadım. Bebek konusunda zerre kadar merhameti yoktu.

Korumalarım ne denli incindiğimi görünce bu hâlime kayıtsız kalamadı. Furkan bir kez daha benim için Karun’un gazabını üzerine çekerek, “Bige Hanım, sarma dışında istediğiniz başka bir şey var mı?” diye sordu.

“Her ne olursa?” dedi Nedim.

“Sadece söyleyin, biz getirelim,” diyen Celil ile üçüne dolu dolu gözlerle gülümsedim.

“Zeytinyağlı sarma, turşu suyu ve biraz da kestane şekeri,” dediğimde üçü hemen kapıya yürüdü.

Karun onların arkasından ters gözlerle bakıp duruyordu. Gurur ise aynı terslikle ona bakıyordu. “Kendine çekidüzen vermezsen çocuğun doğduğunda senin dışındaki her adama baba diyecek!” Sinirli bakışlarını Karun’dan çekmeyerek ona üç yakın korumamı gösterdi. “Onlara bile baba derse hiç şaşırmam.”

Karun buz gibi bir suratla içkisini yudumlarken, “Bunun için önce doğması gerekiyor,” deyince kalbim kasıldı. Betim benzim atarken inanamayan gözlerle ona bakıyordum. Bebeğin doğmasına zerre kadar ihtimal vermiyor muydu?

Onun doğmayacağına nasıl bu kadar emindi? Bu konuda bir şeyler yapmayı mı planlıyordu yoksa bu işi babasına mı bırakacaktı? Aklıma dehşet verici bir fikir gelince kanım dondu. Şeref Kalender bebeğime zarar vermeye kalkışırsa Karun ona engel olur muydu yoksa onun çok isteyip de yapamadığı şeyi babasının yapmasına izin mi verirdi?

Masada duran telefonlarımı alıp çantama koydum. Bir kez bile Karun’a bakmadan ayağa kalkıp kendi korumalarıma doğru yürüdüm. “Eve gidelim çocuklar.”

Karun’un arkamdan, “Birlikte gidelim,” diyen sesini duyunca adımlarımı hızlandırdım.

“Benden ve bebeğimden uzak dur! Eve sensiz gideceğim ve sakın bu gece gelme yoksa ben giderim o evden!” Bir süre onu görmek bile istemiyordum.

Bu sözlerden sonra Karun’un bu gece eve gelmeye cesaret edeceğini sanmıyordum. Beni bu kadar kızdırmışken gelirse gideceğimi biliyordu. Sırtımda onun sert bakışlarını hissederek bardan çıktım. Kendi çocuğundan kurtulmak isteyen bir babaydı.

***

Çardakta tek başıma oturup açık havanın keyfini çıkarırken bebeğime en sevdiğim şarkıyı söylüyordum. Onu istediğimi anladığımdan beri hayata farklı gözlerle bakmaya başladım. Karun’un bana uyguladığı soğuk tarifeye rağmen bebeğimi sevmekten, onunla konuşmaktan ve onu düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum.

Karun dün gece istediğim gibi eve gelmemişti. Nerede kaldığı umurumda bile değildi. Bensiz geçirdiği tek bir gece bile onun için büyük bir azap olmalıydı. Bana sarılıp kalbimin sesini dinleyerek uyumaya alışkındı. Sabaha kadar yatağında dönüp durduğuna, bebek ve bana küfredip kızdığına çok emindim. Bir gece bensiz uyumak umarım az da olsa aklını başına getirmişti.

Kadem’in arabası malikâneye girince tebessüm ettim. Elindeki poşetlerle arabadan inerken tebessümüme aynı şekilde karşılık verdi. “Yeğenime biraz çilek ve çilekli süt getirdim.” Çocuğu da kendi gibi çilek bağımlısı yapacaktı.

Kadem çardağa girerek kutu kutu çilekli sütleri ve bir kutu çileği poşetten çıkardı. Yanıma oturduğunda bana masadaki şeyleri göstermesine hayret ettim. “Saldır oğlum.”

Sertçe kafasına bir tane geçirdim. “Köpek miyim ben!” Hayvan herif daha bir kadınla nasıl konuşacağını bilmiyordu. “Ayrıca benim canım hiç çilek çekmiyor.”

“Ne demek canım çilek çekmiyor?” Kutudaki en iri çileği alıp zorla ağzıma soktu. “Ye şunu, beni sinirlendirme. Parazitin doğduğunda dayısı gibi çilek sevmezse seni gırtlaklarım.” Ya sabır!

Zorla ağzıma tıkıştırdığı çileği yerken Kenan ve Gurur dışarı çıktı. Bizi çardakta görünce adımlarını bu tarafa yönelttiler. Çardağa girerek onlar da masanın etrafındaki yerlerini almıştı. Kenan çilekleri görünce bakışlarını bana çıkardı. “Canın çilek mi çekti?”

Çaktırmadan ona Kadem’i işaret edip, “Evet,” dediğimde tüm bu çileklerin gerçek nedenini anlamıştı. Kenan’ın yargılayan gözleri Kadem’i buldu.

“Sırf bebeği kendine benzetmek için kızı doğuma kadar çilekle beslemeyi düşünmüyorsun, değil mi?”

Kadem çilekli sütünü pipetle höpürdeterek içerken, “Neden olmasın?” dedi masumca. “Dayısına çekecek.”

Kenan göğsünü kabartarak sırıttı. “Belki de amcasına çeker.”

“Tövbe de lan!” Kadem tiksinerek ona bakıyordu. “Sana benzeyeceğine sokaktaki köpeğe benzesin daha iyi.”

“Benim çocuğum niye köpeğe benzesin!” diye cırladığımda Gurur güldü, bense çıldırmak üzereydim. Bu adamlara çocuk doğurmaya korkuyordum, hepsi de onunla oyuncak gibi oynayacakmış hissi veriyordu.

Gurur etrafına bakarak, “Levent nereyedur?” diye sorunca bilmiyorum dercesine omuzlarımı silktim.

“Hamile olduğumu duyduğundan beri benden kaçıyor.” Tabii kaçmasının tek nedeni bebek değildi. Beni o zorba arkadaşlarıyla tanıştırmak istemiyordu.

“İnanmıyorum, bana mı aldın?” Melek’in neşeli sesini duyunca hepimizin bakışları arka bahçeden bu tarafa doğru gelen ikiliyi buldu. Furkan ve Melek kendi aralarında konuşarak yürüyordu. Melek’in elinde uğur böceği kulaklı bir taç vardı ve tacı kafasına takarken Furkan’a gülümsüyordu. “Çok teşekkür ederim, Furkan abi.” Uzanıp onun yanağına küçük bir öpücük kondurunca Furkan gülümsedi.

Gurur, Furkan’ı iyi tanıdığı için onların bu görüntüsünden hiçbir rahatsızlık duymadı. Ancak Melek’in Furkan’ı öptüğünü gören Kadem’in kaşları çatıldı. Gurur, Kadem’in bakışlarından habersiz telefonunu çıkarıp, “Hangi cehennemdesin, Levent?” diyerek çardaktan çıkmıştı. Levent’le konuşarak bahçenin arka taraflarına doğru yürümesine sevindim çünkü biraz daha kalsaydı Kadem’i kurşuna dizerdi.

Endişeli gözlerimi Kenan’a diktim. “Gurur neden Levent’i arıyor?”

O da bunu merak ediyormuş gibi, “Bilmiyorum,” diyerek Gurur’un arkasından uzun süre baktı. “Muhtemelen önemsiz bir şeydir. Gurur’u sen de tanıyorsun, yeğenleri konusunda fazla tutucu ve korumacı.” Bunu biliyordum, daha önce de Levent’e kızıp onu aradığına tanık olmuştum.

Ama sanki ortada ciddi bir sorun vardı ve Gurur, Karun’un kulağına gitmeden bu sorunu kendi başına halletmeye çalışıyordu. Bazen Gurur için gerçekten çok üzülüyordum, yeğenleri kazık kadar olsalar bile onlar için kendini parçalıyordu. “Levent uyuşturucu falan kullanıyor olmasın?” Aklıma gelen en ürkütücü ihtimali söylememin nedeni son günlerde Levent’teki değişiklikti. “Arkadaşlarına özenip böyle bir halt yemez, değil mi?” Levent’in doğru düzgün insanlarla arkadaşlık kurduğunu hiç sanmıyordum.

İhtimali bile Kenan’ın kaşlarını çatmasına neden oldu. “O çocuğun bu kadar akılsız olduğunu hiç sanmıyorum. O illeti kullanırsa Karun ve Gurur’un ona yapacaklarını iyi bilir.” Evet ama sırf arkadaşları istedi diye bunu yapma ihtimali de vardı. Onlardan biri olduğunu kanıtlamak ve o grubun içine dâhil olmak için yanlış şeyler yapabilirdi. Levent henüz yirmilerin başında genç bir çocuktu. Bu yaşlarda yanlış arkadaş seçimleri ve yanlış tercihler çok sık görülen bir durumdu.

Kadem’in bu konudaki fikrini öğrenmek için ona döndüğümde gördüklerim bana sinir krizleri geçirtebilirdi. Kadem masadaki konuşmaları hiç duymamış gibi hâlâ ters gözlerle Furkan ve Melek’e bakıyordu. Bir gün Gurur’a yakalanacaktı ve bu olduğunda kimse onu o delinin elinden kurtaramazdı. Kenan onun bu hâlini görünce gülmemeye çalışarak yanaklarının içini dişledi. “Alacağım cevaptan çok korkuyorum ama kıskandığın tam olarak kim?” Başıyla Furkan ve Melek’i gösterdi. “Bu sinirli bakışlarının nedeni bu ikiliden hangisi?”

“İnanır mısın, ben de bunun cevabını duymaktan korkuyorum.” Homurdanarak çilekli sütlerden birine uzandım. “Kendimi öyle bir hazırladım ki Furkan dese bile zerre kadar şaşırmayacağım.”

Kenan kahkaha attı. “Al benden de o kadar.”

Kadem bizi hiç duymuyormuş gibi hâlâ o ikiliye ters ters bakıyordu. Furkan diğer korumaların yanına gidince Melek de bize doğru yürüdü. Başındaki kulaklı tacıyla ve rengârenk garip kıyafetiyle çok tuhaf görünüyordu. Kadem’in burada olduğunu görünce yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. Adımlarını hızlandırıp çardağa girerek Kadem’e neşeyle gülümsedi.

“Hoş geldin.” Sadece Kadem’i görmek bile onu çok mutlu etmişti. Kadem’in yanına oturduğunda heyecanı gözlerine yansıyordu. “Bugün buraya geleceğini bilmiyordum.”

Onun neşeli gülümsemesinin aksine Kadem’in yüzü sirke satıyordu. Çatık kaşlarını düzeltme gereğinde bulunmadan başıyla Furkan’ın olduğu yönü işaret etti. “Onu neden öptün?”

Melek onun sinirli olduğunu nihayet fark edince gülümsemesi kayboldu. “Bana taç almış.”

Yerinde rahatsızca kıpırdanan Kadem, Melek’in kafasındaki taca nefret etmiş gibi bakıyordu. “Neden sana taç almış?”

Onun bu tavrı karşısında afallayan Melek, “Şey… Beni mutlu etmek istemiş,” diye bir şeyler geveledi.

Kenan ile birlikte ikisinin garip diyaloğunu izlerken Kadem’in masadaki eli yumruk oldu. “Bu piç seni mutlu etmek için hep sana bir şeyler mi alır?”

Melek aceleyle başını iki yana salladı. “Hayır, bu ilkti. Geçenlerde Furkan abiye çarptığım için kafamdaki tacım çamurun içine düştü. Ne kadar üzüldüğümü görünce telafi etmek istemiş.”

“Hatasını düzeltti diye niye onu öpüyorsun?”

“Yanağından öptüm.”

“Yok, bir de dudağından öpseydin.”

Melek gözlerini şaşkınca kırpıştırdı. “Sen beni Furkan abiden mi kıskanıyorsun?”

“Daha beni öpmedin ama karşıma geçmiş evdeki korumayı öpüyorsun.” Kadem ona sinirle baktıktan sonra önüne dönüp çileklere uzandı. “Bir taç için kim kimi öper ki!” Afallayarak Kenan ile birbirimize baktık. Burada ne haltlar dönüyordu?

Bu ikisi birlikte miydi?

Kadem’in kıskanç hâlleri Melek’in çok hoşuna gittiği için dudaklarından çıkan kıkırtısına engel olamadı. Başını çevirip amcasını kontrol ederken çok temkinli davranıyordu. Gurur’un biraz ilerideki ağacın yanında bize sırtı dönük olduğunu görünce Kadem’e yaklaştı. Uzanıp dudaklarını Kadem’in yanağına bastırınca Kenan ile kalp krizi geçirebilirdik. Gurur bunu bir görse ikisini de kurşuna dizerdi. Karun’dan bahsetmiyordum bile.

Karun yeğeninin Tunus tayfasından biriyle çıktığını anlarsa sadece Kadem’i değil, Duha’yı da çok pis benzetirdi. Melek, Kadem’in yanağına tüy gibi küçük bir öpücük kondurup amcası görmeden hemen geriye çekildi. Az önce Kadem’i öpmüştü. Şoke oldum.

Küçük bir öpücük bile Kadem’in yüzündeki kızgınlığı silmeye yetti. Başını çevirip Melek’e yaramaz gözlerle bakarak, “Ben bunu saymam,” derken fazla çapkın görünüyordu. “O korumayla aynı mıyım ben?” Gözleri Melek’in dudaklarında oyalandı. “Benim öpücüğüm farklı olmalı.”

Melek kızaran yanaklarla ona güldü. “Yalnız kaldığımızda bakarız artık.”

Kenan daha fazla dayanamayıp, “N’oluyor lan burada!” dediğinde yüz ifadesi en az benimki kadar komik ve şaşkındı. “Siz ikiniz sevgili misiniz?”

Fenalık geçirir gibi masadaki suya uzandım. “Gözümün önünde birbirlerini seviyorlar!”

“Karun bunu bir öğrenirse ikisini birden sevecek!” dedi Kenan.

Etrafıma bakındım. “Telefonumun nerede, Karun’u arayacağım.”

“Size ne oluyor!” Kadem elini sertçe masaya vurarak ikimize dik dik baktı. “Benim de bir sevgilim olamaz mı?” Kaskatı kesildim. Daha önce bir sevgilisi olduğunu söylerken ciddi miydi? Sevgilisi Melek miydi? Allah kahretsin, ben ikisini birbirinden uzak tutmaya çalıştıkça bir araya gelmenin bir yolunu bulmuşlardı! Kim bilir ne zamandan beri gizlice buluşuyorlardı?

“Ne zamandır birliktesiniz?” diye sorarken alacağım cevaptan çok korkuyordum.

Melek bana kocaman gülümsedi. “İki aydır.” İki aydır birliktelerdi ama benim ruhum bile duymamıştı.

Kadem’in Melek ile olmasında bir sorun yoktu fakat olmamalıydı. Kendisi için en yanlış kişiye âşık olmuştu. Onca yıldır kadınlardan uzak durmuşken onu bırakıp gidecek bir kadına gönlünü kaptırmıştı. Normalde bir sevgilisi olmasına çok sevinirdim ancak konu Melek olunca sevinemiyordum. Melek’ten sonra Kadem’in ne hâle geleceğini düşündükçe kahroluyordum. Ne yazık ki bu noktada onlara karışamazdım, artık birliktelerdi.

Kenan’ın da benimle aynı endişeleri paylaştığını görebiliyordum. Yıllardır Kadem ile didişip dursalar da birbirlerine değer verdiklerini biliyordum. Kadem onun düşmanı olduğu kadar can dostuydu da. En az benim kadar Kadem’in acı çekmesini istemiyordu. Tıpkı benim gibi o da Melek’in yanında Kadem’e bazı şeyleri söyleyemiyordu. “Kafasız piç!” diye homurdanarak bakışlarını Kadem’den çekti.

“Aynısından,” diyerek ben de önüme döndüm. Bu işin sonunda onu teselli edecek yine bizlerdik.

Gurur bu tarafa doğru gelince Melek ve Kadem hemen birbirlerinden ayrılıp bankın en uzak köşelerine oturdu. Kenan ile ikimiz onlara çatık kaşlarla bakıyorduk. Er veya geç herkes öğrenecekti. Daha Gurur çardağa girmeden dış kapı açıldı. Bahçe kapısı iki yanından açılınca gördüğüm kişiyle, “Çağıl!” diye bağırarak hemen çardaktan fırladım. Üsteğmen Çağıl Kalender eve dönmüştü.

Geleceğini bize önceden bildirmediği için dönüşü sürpriz olmuştu. Sargılı kolunu görünce sertçe yutkundum. Boynuna asılı kolunu gördükçe bunun zorunluluktan kullandığı bir izin olduğunu anladım. Çağıl yaralandığı için eve dönmek zorunda kalmıştı, bu hâldeyken görevlere katılamazdı. Üzerinde asker yeşili tişörtü ve asker pantolonu vardı. Ayağındaki postalları ve boynundaki künyesi bile duruyordu. Buraya gelirken üzerini değiştirmeye vakti olmamış gibi hâlâ asker kıyafetlerinin içindeydi.

Ona doğru koştuğumu görünce gülerek sağlam kolunu benim için açtı. “Gel bakayım, abimin karısı.” Sesini duymayı bile o kadar özlemişim ki.

Koşarak dikkatli bir şekilde ona sarıldığımda keyfi yerine gelmiş gibi kolunu bana sardı. Yarasına değmemeye çalıştım. Çenem göğsüne yaslıyken başımı kaldırdım. “Hoş geldin.” Bu ev onsuz fazla boştu.

Onu gördüğüm için mutluluktan her an ağlayacağımı görünce, Çağıl iç çekerek başını eğdi ve dudaklarını saçlarımın tepesine bastırdı. “Hoş buldum.” O da beni çok özlemiş gibiydi.

Diğerleri yanımıza gelince yavaşça Çağıl’dan ayrıldım. Son durumları biliyormuş gibi Gurur’a bakarak güldü. “Sen hâlâ dönmedin mi karının evine?”

Gurur’un kaşlarının kavisi çatıktı ve bunun nedeni Çağıl’ın sargıdaki koluydu. “Kendini öldürtmeden durmayacaksın, değil mi? Kim yaptı lan bunu?”

“Bunu yapanın leşini şu anda akbabalar yiyor olmalı.” Çağıl gülmemeye çalışarak amcasına yaklaştı. “Hâlâ kendini birilerine öldürtmediğini görmek güzel. Karun bu işi çoktan yapmıştır diye düşünüyordum.” Dudaklarında çarpık bir gülümseme belirdi. “Yıllardır Karun ile birbirinizi öldürmenizi bekliyorum.” Başıyla beni işaret etti. “Daha sonra biz Bige’yle mirası bölüşürüz.” Hiç değişmiyordu.

Çağıl buradaki herkese erkeklere özgü bir şekilde kabaca sarıldıktan sonra Melek’e döndü. Küçük yeğenine sağlam kolunu açıp, “Buraya gel, ufaklık,” deyince Melek bir saniye bile beklemeden Çağıl’ın kollarının arasındaki yerini aldı. Onun gelmesiyle eve neşe ve bahar gelmiş gibiydi. Çağıl bu evi ayakta tutan kolonlarından biriydi. Karun evin ağır abisiydi, Gurur buranın delisiydi ve Çağıl da bu evin neşesiydi. Levent ise evin küçük çocuğuydu. Hepsine olan sevgim çok ayrıydı.

Sarılma faslımızdan sonra eve doğru yürümeye başladık. Çağıl yaralıydı ve yol yorgunuydu. Ayakta durmak yerine biraz dinlenmeliydi. Gözleri Karun’u arar gibi etrafına baktı. “Karun işte mi?”

Gurur başıyla beni gösterdi. “Bige onu kovduğu için gece eve gelmedi.”

Duydukları karşısında hiç şaşırmayan Çağıl, başını çevirip omzunun üzerinden bana baktı. “Bu sefer seni kızdıracak ne yaptı?”

Damdan düşer gibi dan diye, “Bebeği istemiyor,” dedim. “Hamile olmamı aşamıyor.”

Bir an Çağıl’ın adımları yavaşladı, daha sonra da durdu. Yönünü bana çevirdiğinde yüzünde inanamayan bir ifade vardı. “Aynı yalan konusunda fazla ısrarcı değil misin?” Daha önce beni balkondan atmaya kalkıştığında hamileyim diyerek onu kandırmaya çalışmıştım.

Gurur’un dudakları belli belirsiz kıvrıldı. “Kim demiş yalan olduğunu?”

Melek elini sahiplenici bir tutumla karnıma bastırdı. “Yalan değil.”

“Ne yazık ki gerçek,” dedi Kadem.

Kenan biz bittik dercesine sinirden güldü. “Doğuma kadar Allah hepimize sabır versin.”

“Doğumdan sonra da bana,” dedim çünkü bebekle ilgilenecek olan bendim.

Çağıl hepimize sırasıyla bakarak şaka yapmadığımızı anladı. Suratındaki alaycı ifade yavaş yavaş kaybolduğunda ciddileşerek karnıma bakmaya başladı. “Yani şimdi orada küçük bir Kalender mi var?” Sertçe yutkundu. “Bizim biraderin bir çocuğu mu oluyor?” Suratındaki tüm kan çekilerek bakışlarını bana yöneltti. “Sen hamile misin?”

Başımı salladığımda kısık bir sesle küfredip şaşkınca bana baktı. “Seni balkondan atmayayım diye gerçekten hamile mi kaldın?” deyince hepimizi güldürmeyi başarmıştı. İlk aklına gelen bu mu olmuştu?

“Daha önce bir çatıdan atlamışım, sence balkondan atlamak beni korkutur mu?” Omuzlarımı dikleştirip kendimi savunarak çenemi kaldırdım. “Birisi beni hamile bıraktı.”

Çağıl’ın suratında hoşnutsuz bir ifade oluştu. “Kimin bıraktığı ortada.”

“Abin değil.”

Çatık kaşlarla bir anda bana dönünce hızına inanamadım. “Çocuğun babası Karun değil mi?” Sesi ölümcül derecede soğuk çıkmıştı.

Nefesimi bıkkınlıkla verdim. “Babası abin ama hamile kalmama neden olan büyük ihtimalle baban,” dediğimde Çağıl’ın yüzündeki damarlar belirginleşti.

“Ne diyor lan bu kız!” Hiddetlenerek Gurur’a döndü. “Aklıma neler gelmiyor ki doğru düzgün anlatın şunu!”

Gurur onun aklına gelenleri tahmin ediyormuş gibi iğrenerek yüzünü buruşturdu. “Bu aptal kadın lafın nereye gittiğini anlamayacak kadar şuursuz.” Kısa bir an bana tersçe baktıktan sonra Çağıl’a döndü. “Karun ile ikisi korunduğu için bebek planda yoktu. Malikâneden biri Bige’nin doğum kontrol haplarını değiştirmiş, bunu yapan kişinin babana çalıştığını düşünüyoruz. Bu yüzden hamile kalmasında babanın payı olduğunu söylüyor.”

Gurur bana kıyasla konuyu daha iyi anlatınca Çağıl’ın gerilen omuzları gevşedi ve tuttuğu nefesini seslice verdi. “İki dakikada bana neler düşündürttü!” Bu dengesiz herif bir an babasından hamile kaldığımı falan mı düşünmüştü? Hepsinin aklı kötüye çalışıyordu!

Çağıl’ın gerilen yüz kasları gevşerken sırıtarak karnıma bakmaya başladı. “Adını ben koyacağım.”

“Annesi dururken zor koyarsın,” dedim.

“Bak gör, onun adını ben koyacağım.”

“Çağıl defol git.”

“Yeğenim değil mi, adını ben koyacağım.”

“Evlen, kendi çocuğunun adını koy!” Elimi karnına bastırarak ondan uzaklaştım. “Çocuğumun adını ben koyacağım.”

İnat ederek bana doğru yürüdü. “İleride çocuğum olursa sana söz, ilk doğanın adını sen koyarsın.” Karşımda durup bir anlaşmaya varmak ister gibi bana elini uzattı. “Erkeğe karışmam ama kız doğurursan adını ben koyacağım.”

Sinir krizleri geçirerek karşımdaki inatçı adama bakıyordum. “Şu zamana kadar bebek haberini alan herkes çok garip tepkiler verdi ama hiçbiri isim babası olmaya kalkışmadı.” Başımı iki yana sallayarak teklifini geri çevirdim. “Söyleyeceğin hiçbir şey çocuğumun adını koymanı sağlayamaz.”

“Ölümü gör.”

Bir an bile düşünmeden elini sıktım. “Tamam, onun adını sen koy!” dediğimde başını geriye atarak kahkaha attı.

“Sendeki bu kararlılık seviyesine bayılıyorum.”

Sıktığım eline tırnaklarımı geçirerek gözlerinin içine baktım. “Senin ilk doğan çocuğuna da ben isim koyacağım.” Zamanı geldiğinde yakasına yapışırdım. “Kız erkek fark etmez, onun isim annesi olacağım.”

Bunu zaten bana teklif eden o olduğu için başını salladı. “Söz veriyorum, ilk çocuğumun adını sen koyacaksın.” Elini elimden çektikten sonra başını eğerek yüzünü karnımın hizasına getirdi. “Kız olsan iyi edersin çünkü artık annenle bir anlaşmamız var.”

Çağıl, doğrularak karşımda durduğunda en içten dilekleriyle, “Rabb’im kucağımıza almayı nasip etsin,” diye mırıldandı. Hemen sonra sağlam kolunu bana sararak sarıldı. “Olur da bana nasip olmazsa diye şimdiden söylemek istiyorum.” Dudaklarını kulağımın yakınına getirdi ve “Kız olursa adını Defne koy,” diye fısıldadı. Bunları sadece benim duyacağım bir ses tonuyla söylemişti. Kolları arasında buz kestim. Defne mi?

Yeğeni kız olursa ona ablasının adını mı koymak istiyordu? Gözlerimin ardı sızlarken yemin eder gibi, “Sana söz…” dedim. “Burada olsan da olmasan da kız olursa adını Defne koyacağım.” Bir tek onun duyacağı bir fısıltıyla konuştuğumda kolunu bana daha sıkı sardı.

Çağıl şu zamana kadar benden hiçbir şey istememişti. Bu isteğini geri çevirmeyecek, eğer kız olursa adını Defne koyacaktım. Babasının onlardan aldığı bir Defne’ye karşılık onlara başka bir Defne vermeyi isterdim. Tabii kız olursa...

Telefonum çalınca birbirimizden ayrıldık. Kot şortumun cebindeki telefonu çıkardığımda Karun’un aradığını gördüm. Dün geceden dolayı ona kızgın olduğum için, “Ne var!” diyerek telefonu açtım.

Karşılık olarak, “Yavaş!” diye o da bana kızdı. “Doğru düzgün aç şu telefonu.”

“Karun ne söyleyeceksen hızlı söyle, kapatacağım.”

“Bige sinirleniyorum artık, geçmedi mi daha öfken?”

“Seninki geçti mi, çocuk katili herif?”

“Ulan kimin çocuğunu öldürmüşüm ben!”

“Kendi çocuğunu!”

Telefonun diğer ucunda bir sessizlik olduğunda yutkunuşunu duydum. “Bebeğe bir şey mi oldu?” Kalbim titredi. Karun bebeği istemediğini sanıyordu ama aslında içten içe istiyordu, değil mi? Bebeğe bir şey olma ihtimali bile sesini titretip yutkunmasına neden olmuştu.

Daha bebeği istediğinin farkında bile değildi. Kendini bebeksiz bir hayata o kadar şartlamıştı ki durup iki dakika düşünse aslında baba olmayı çok istediğini anlayacaktı. Dudaklarım kıvrıldı. Karun bu konuda tamamen umutsuz vaka değildi. Eğer kartlarımı doğru şekilde oynarsam ona bu bebeği istediğini gösterebilirdim.

“Ben ve bebeğimiz çok iyi babası.” Bir anda tüm öfkem uçup gitmişti. “Merak etme, bebeğimize çok iyi bakıyorum.”

“Aman ne güzel,” diyen homurtusu küfreder gibiydi. “Kendine yeni bir oyuncak bulmuşsun gibi davran bakalım.”

“Siktir git.”

“Bige o dediğini yapmak için geldiğimde saklanacak delik ararsın. Getirtme beni oraya.”

“Düzgün konuş bebeğimizin yanında!”

“Bebeğimiz deyip durma!”

“Yakında onun için deli olacaksın.”

“Ben bir tek sana deli oluyorum, gerisi umurumda değil.”

“O da benden bir parça.”

“Diğer parçası da benden ve bu da onu sevmemem için yeterli bir sebep.”

Anlamayan gözlerle elimdeki telefona bakıp daha sonra telefonu tekrar kulağıma yasladım. “Senin gibi olanlar sevilmez mi?”

“Yavrum, benim gibi olanların hepsi boktan herifler. Nesini seveceksin?”

“Ben seni seviyorum ama.”

Gülüşünü duydum. “Bu da senin dengesizliğin.”

“Sevmeyeyim mi?”

“Sıkıysa sevme.”

“Karun iki dakikada beynimi yaktın. Hamileyim ben, düzgün konuş benimle. Ayrıca sen ne için aramıştın?”

“Nabzını yoklamak için.”

“Hangi konuda?”

Nefesini sesli bir şekilde verdi. “Şey konusunda…” Birkaç kez öksürdüğünde sesi çekingen geliyordu. “Akşam eve döneyim mi?” deyince gülüşüme engel olmak için yanaklarımın içini dişledim. Herkese aslan kesilen Karun Kalender, bana gelince kediye dönüşüyordu. Onu evden kovduğum için destursuz eve bile gelemiyordu. “Sensiz hiç uyuyamadım, döneyim mi eve?”

Tek ayağımın üzerinde salınırken, “Dön kocam,” dedim cilveli bir sesle. “Ben de sensiz bir gram uyumadım.”

“Ulan deliksiz bir uyku çektiğine o kadar eminim ki.”

Gülerek başımı salladım. “Doğru bildin,” dediğimde küfreden sesi beni daha çok güldürdü. Onunla uğraşmayı seviyordum.

“Gurur yanında mı?” diye sorunca onaylayan mırıltılar çıkardım. “Telefonu o piçe ver, nefesim.” Yürüyüp telefonu Gurur’a uzattım.

“Kocam seninle konuşmak istiyor,” dediğimde telefonun diğer ucundan Karun’un gülüşünü duydum.

“Kocam deyişine ölürüm.” Biliyordum.

Gurur telefonu alıp kulağına yasladı. “Dinliyorum yeğenim,” dediğinde sırıtıyordu çünkü daha ilk saniyede yeğenim diyerek onu kızdırmıştı.

Karun ona ne söylediyse Gurur kaskatı kesildi. Dudaklarındaki gülüşü solarken bakışları ciddiyete büründü. Karun’u dinledikçe surat ifadesi değişiyordu. Gurur’un gözlerinden endişe verici bir parıltı geçmişti. Gözlerinde gördüğüm bu endişe kim içindi? Karun ona ne söylüyorsa duydukları karşısında Gurur’un nabzı attı. Şakaklarındaki damarlar belirginleşirken boştaki elini sıktı. “Tüm bunlar olana kadar o piç babası beni arayamadı mı!”

Telefonu kapatıp bana uzatırken çok sinirli görünüyordu. Soru dolu bakışlarımı görünce sıktığı dişlerinin arasından, “Sarkacını aldığım günden beri babası Farah’ı anesteziyle uyutuyormuş!” dedi sertçe. Gözlerimi irice açtım. Anestezi mi? Farah’ın uyku problemi bu kadar ciddi bir boyutta mıydı?

“Versene kızın sarkacını!”

Ona çıkıştığımda Gurur aynı terslikle bana bakıp, “Akşam veririm!” diyerek malikâneye doğru yürüdü. “Ümit piçi akşama hepimizi evine yemeğe davet etmiş.” Bu davetin nedeni ortadaydı, Farah’ın sarkacını geri almak istiyordu.

Sarkaç dedikleri şey o zincirli obje miydi? Bununla ilgili aklıma başka bir şey gelmiyordu. Sarkacı neyde kullandıklarını bile bilmiyordum. Farah bir sarkaçla kendini nasıl uyutabiliyordu ki? Bunun için tam olarak ne yapıyordu? Sarkacı zincirinden tutup gözünün önünde sallıyor olamazdı, değil mi? Bu sarkaç olayını hiç bilmiyordum.

Telefonu cebime koyduğumda Çağıl bana bakıyordu. Yeni geldiği için olanlardan hiçbir şey anlamadığından bakışları merak doluydu. “Sen önce biraz dinlen, daha sonra anlatırım.” Koluna girerek onu eve doğru çekiştirdim. “Merak etme, her zamanki şeyler, daha sonra sana kısa bir özet geçerim.”

Çağıl’ın sorularını yanıtsız bırakarak hep birlikte malikâneye girdik. Holde Nermin ile konuşan Çiçek, Çağıl’ı görünce donup kalmıştı. Çiçek’in yeşil gözleri mutlulukla titreşirken bakışlarını bir saniye olsun Çağıl’dan ayırmadı. Çağıl’ın dönüşüne çok sevindiğini bu sefer gizleyemiyordu. Asker yolu bekleyen birinin gözleriyle Çağıl’a bakıyor, sadece bakışlarıyla onunla özlem gideriyordu. Sargılı kolunu görünce bir an yüzü düşer gibi olsa da yine de varlığına sevindiğini belli ediyordu.

Şaşırtıcı olansa Çağıl’ın verdiği tepkilerdi. Çiçek’i görünce gülüşü yüzünde soldu, kaskatı kesildi. İki ay önce yaptığı itirafa rağmen Çiçek’ten ne olumlu ne de olumsuz bir yanıt alabilmişti. Çiçek ondan köşe bucak kaçtığı için Çağıl bu duruma dayanamayıp görevinin başına dönmüştü. Çiçek konusunda tüm ümidini yitirmiş gibi bakışlarını sevdiği kızdan çekti. Ona kırgın olduğunu saklayamıyordu.

Çağıl önüne dönüp odasına çıkmak için merdivene ilerleyince Çiçek sertçe yutkundu. Çağıl eve her döndüğünde Çiçek ile uğraşır, muzırlık yaparak ona sataşırdı. Ancak bu sefer Çiçek’i görünce ona sırtını dönüp gitmişti. Çiçek üzgün gözlerle onun arkasından bakıp duruyordu. O da seviyordu ama ısrarla Çağıl’dan kaçıyordu. Böyle yapmasının sebebi Karun olabilirdi. Karun’un onu ve abisi Nedim’i kovmasından korktuğu için sevdiği adama yaklaşamıyordu, değil mi?

***

Çiçek Karasu

Neredeyse akşam olmak üzereydi ama kendimi bir gram iyi hissetmiyordum. Çağıl bu sabah gelmişti evet, o buradaydı. Onu görmemek için tüm gün mutfaktan hiç çıkmamıştım ama görmek istiyordum. Onu düşününce bile hızlanan kalbim yüzünden nefes almakta güçlük çekiyordum. Onun yokluğunda tüm anlamını yitiren bu ev, onun gelişiyle bir kez daha yuvaya dönmüştü. Peki, şimdi ne olacaktı? Burada kaldığı süre boyunca yine birbirimizi görmezden mi gelecektik?

Nermin bu gerginliğimin sebebini çok iyi bildiği için mutfaktakileri kontrol ederek yanıma oturdu. “Ondan uzun süre kaçamazsın.” Nermin de tıpkı benim gibi bu evdeki hizmetçilerden biriydi ancak diğerlerinin aksine en yakın arkadaşımdı.

“Çiçek, bu adam dört yıldır sana yanık. Onun sevgisinden şüphe ediyor olamazsın?” Hayır, onun sevgisinden hiç şüphem yoktu, bana açılmadan önce de beni sevdiğini hep biliyordum.

Çağıl bana verdiği değeri başından beri iyi gizleyemiyordu. Onun aksine ben ona olan sevgimi yıllardır ustaca saklıyordum. Dört yıldır karşılıksız bir şekilde beni sevdiğini sanıyordu, oysaki benim sevgim çok daha eskiye dayanıyordu. Henüz o benim farkımda bile değilken onu seviyordum. Benim kalbimde altı yıllık bir sevgi vardı. On sekiz yaşımda başlayan ve yirmi dördümde bile hâlâ süren altı yıllık bir sevgi. Hangimizin daha çok sevdiğini bilmiyordu.

“Onunla olmaz, Nermin.” Masanın üzerine koyduğum salatalıkların uçlarını keserken başımı iki yana salladım. “Ben bu evde sadece bir hizmetçiyim, evin beylerinden biriyle olamam.” Karun Bey’in bu konuda çok katı kuralları vardı. Kardeşiyle yaşayacağım en küçük bir gönül ilişkisini çok sert karşılar, ben ve abimi kapının önüne koyardı.

Bizim Kalenderlerin kapısından başka gidecek hiçbir yerimiz yoktu. İşimizi seviyorduk ve buradaki hayatımızdan kovulmak istemiyorduk. Nedim’e bunu yapamazdım çünkü o, Karun Bey’e tapıyor ve buradaki arkadaşlarıyla olmaktan mutluluk duyuyordu. Nedim için ilk sırada Karun Bey varsa ikinci sırada Furkan, Celil ve diğer korumalar vardı. Bige Hanım’a olan düşkünlüğünü de unutmamak gerekti.

Nedim, Furkan ve Celil abi mutfaktan içeri girince hemen kendime çekidüzen verdim. Çalışanlar malikânenin kapısını değil, mutfağın ikinci kapısını kullanırdı. Ev sahipleri pek mutfağa girmediği için korumalar arka kapıdan mutfağa gelip yemeklerini yiyerek çıkardı. Ayağa kalkıp, “Abi size bir şeyler hazırlayayım mı?” diye sordum.

Nedim’den önce Furkan abi başını iki yana salladı. “Aç değiliz, güzelim. Sen bize üç çay versen yeter.”

Onu onaylayarak üç bardak çıkarıp çaylarını doldurmaya başladım. Üçünün de çayı nasıl içtiğini bildiğim için şekerlerini de atarak çayları önlerine koydum. Yerime geçip tekrar salatalıkların uçlarını kestiğimde Nedim, “Bige Hanım için mi?” diye sordu.

Başımı salladığımda Celil abi güldü. “Kim derdi ki Bige Hanım’ın eti bırakıp sebzeyle besleneceğini?” Evet, bu resmen tarihî bir olaydı, Bige Hanım normalde kahvaltıyı bile etsiz yapmayan bir kadındı. Onun için salatalık turşusu yapıyordum, sıklıkla turşu aşeriyordu.

Furkan abi çayını yudumlarken hınzırca sırıttı. “Anlaşılan ufaklık annesinden daha dişli olacak.”

“Tövbe de.” Nedim onu azarlarken yüzünde hoşnutsuz bir ifade vardı. “Başımıza bir tane Bige Efil Saka yeter, ikincisini kaldırabileceğimi sanmıyorum.” Kıkırdayarak başımı iki yana salladım. Bige Hanım bu üçüne kök söktürüyor olmalıydı.

Kulağını çınlatmış olmalılar ki içeriden Bige Hanım’ın, “Furkan silahımı getir!” diyen bağırtısını duyunca mutfaktaki herkes gülmeye başladı.

Aşçımız Ayşe abla, “Karun Bey de yok, kim kızdırdı acaba onu?” derken yemeği karıştırıyordu.

Furkan abi homurdanarak ayağa kalktı. “Bu sefer de Gurur Bey’e kızmıştır.” Kapıya doğru yürürken bir çay içirtmediği için Bige Hanım’a söylenmekle meşguldü. “Bu ailedeki erkekleri seviyor mu yoksa onlardan nefret mi ediyor, hiç belli değil. Sabah Çağıl Bey’in boynuna atlıyordu, bir saat önce de ona topuklu ayakkabısını fırlatıyordu. Levent Bey deseniz kadından köşe bucak kaçıyor. Karun Bey’in kaçışlarına değinmek bile istemiyorum.” Haklıydı, Bige Hanım eve düşen yıldırım gibiydi. Her gün mutlaka birilerini çarpıyordu.

Furkan abi dışarı çıktıktan sonra Nedim’in gözlerinin üzerimde olduğunu gördüm. “Bir sorun mu var, abim?” Çağıl’ın dönüşüyle yaşadığım gerginliği yeteri kadar gizleyemiyor olmalıydım ki bakışlarının radarına takılmıştım. “Yüzün fazla solgun, hasta mısın, Çiçek?”

“Yok abi, ben iyiyim.” Ona gülümseyerek endişesini dağıtmaya çalıştım. “Sana öyle gelmiş olmalı.”

Abim yarısına kadar içtiği çay bardağını masaya bırakıp yönünü bana çevirdi. “Bu aralar seni fazla ihmal ettim. Bu hafta sonu bir yerlere gidelim mi?” Düşündüğünün aksine beni hiç ihmal etmiyordu. O hayatımda gördüğüm en iyi abiydi. “Babaannemi ziyarete gidebiliriz ya da alışverişe?”

Nedim beni biraz keyifsiz görünce bunun onun ihmalkârlığından kaynaklandığını düşünmesi içimi acıttı. İlgili gözlerle bana gülümsedi. “Yeni kıyafetler alalım mı sana?” Bunu gerek yoktu, alacağı kıyafetleri giyeceğim bir işte çalışmıyordum. Burada haftanın altı günü hep hizmetçi üniformasının içindeydim. Haftada bir gün izinliydim ve onda da çoğu zaman dışarı bile çıkmazdım.

“Hafta sonu Nermin ile dışarı çıkacağız.” Abime gülümseyerek ayağa kalktım. “Ben bir Bige Hanım’a bakayım, hamileyken kendini çok yormamalı,” dedikten sonra abimin bakışlarından kurtulmak için mutfaktan çıktım.

Mutfaktan çıkınca Gurur Bey’in koşarak evden çıktığını gördüm. Onu takip eden bir topuklu ayakkabı vardı. Ayakkabıdan hemen sonra ortaya çıkan Bige Hanım, “Siz beni çıldırtmak mı istiyorsunuz!” diye bağırıp Gurur Bey’in peşinden dışarıya fırladı. “Hamile bir kadının üzerine bu kadar gelinmez. Hamileyim ben, hamile! Senin yeğenini karnımda taşırken bana nasıl az ye, kilo alacaksın dersin!” İkisinin arkasından bakarken gülerek başımı iki yana salladım. Gurur Bey, Bige Hanım gibi bakımlı bir kadına kilodan bahsederek canına susamış olmalıydı.

Gözlerim merdivenden yukarıya kayınca iç çektim. Çağıl acaba odasında mıydı? Sabah geldiğinde yüzüme bile bakmadan yukarı çıkması kalbimi sıkıştırmıştı. Yaptığı itirafa bir cevap vermediğim için bundan sonra böyle mi yapacaktı? “Çiçek.” Suzan’ın sesiyle ona döndüm. Elindeki ilk yardım setiyle yanıma geldi. “Melek Hanım’ın ilaçlarını almaya gitmeliyim ama Çağıl Bey de beni bekliyor.”

İlk yardım setini elime tutuşturdu. “Bunu ona sen götürebilir misin?” İtiraz etmeme fırsat bile vermeden kapıya yürüdü. “Acele et, Çağıl Bey yarasına pansuman yapmak için onları istedi.” Bunu ben mi götürecektim?

“Suzan bekle...” demiştim ki Suzan çoktan kapıdan çıkıp gitmişti.

Derin bir nefes alıp merdiveni çıkmaya başladım. Bu çantayı onun odasına bırakıp hemen çıkacaktım. Evet, bunu yapabilirdim. O da artık benden uzak durduğuna göre odasına girmemin bir sakıncası yoktu. Çok gergindim! Çağıl’ın odasının önüne geldiğimde içeriden onun sesini duyunca kalbim hızlandı. Yine o şarkıyı söylüyordu. “Oy Sevdam” şarkısını bize özel kılmıştı, son dört yıldır beni ne zaman görse hep bu şarkıyı mırıldanırdı.

Ben olmadığım anlarda bile hep beni düşünüyormuş gibi dilinden bu şarkı eksik olmuyordu. Tıpkı şu anda da olduğu gibi yanında ben yokken bile oy sevdam diyordu.

Oy sevdam dağlara mi çikayim?

Oy sevdam yollara mi vurayim?

Oy sevdam, sensuz nasi durayim?” diyen sesiyle iç çekerek kapıyı tıklattım. O en azından benden kurtulmak için kendini dağlara taşlara vuruyordu, ya ben ne yapayım?

“Gir,” diyen sesini duyunca derin bir nefes alarak kapıyı açtım. Çantayı bırakıp hemen çıkmalıydım.

Odasına girdiğimde Çağıl’ın sırtı bana dönüktü. Üzerinde sadece pantolon olduğu için üst tarafı çıplaktı. Sırt kaslarıyla bakışırken vücuduma yayılan ısıya engel olamadım. Her kadını kolayca etkisi altına alacak kaslı bir vücudu vardı. Kolundaki sargıyı açmaya çalışırken, “Çantayı yatağın üzerine bırak, Suzan,” demişti ki bana dönünce omuzları gerildi. Beni odasında görmeyi beklemiyordu.

Bir konuda bana sinirliymiş gibi katı gözlerle bakınca hemen başımı eğdim. Onun bakışlarından kurtulmak için önüme dönüp yatağa yürüdüm. İlk yardım çantasını hızlıca yatağın üzerine bırakıp gitmek için arkamı döndüğümde onu tam karşımda buldum. Az kalsın ona çarpacaktım. Eğdiğim başımı hiç kaldırmadığım için göğüs kafesiyle bakışıyordum. Kavruk tenine bakmak iyi bir fikir değildi, vücuduma ateşler basıyordu.

Başımı hiç kaldırmadan yanından geçmeye çalıştım ancak yana doğru bir adım atarak yine yolumu kesti. Diğer yanından geçmek istedim fakat yine bana geçiş vermedi. Göğsüyle bakışırken başımı kaldırıp ona bakmıyordum. “Çağıl Bey, lütfen bunu yapmayın.”

“Asıl sana lütfen, Çiçek!” derken küfreder gibiydi. “Daha nereye kadar benden kaçacaksın?”

“Çağıl Bey...”

“Siktir et beyi, bana adımla hitap et.”

Cevap vermeyip bir kez daha yanından geçmeye çalıştım fakat yine beni durdurdu. “Yarama pansuman yapılmalı.” Afallayarak başımı kaldırdığımda bana haddimi bildirmek ister gibi ters gözlerle bakıyordu. “Sen bu evde hizmetçi değil misin?”

Beni odasında tutmak için yarasını bahane ederken oldukça sert bakıyordu. “Mademki şu siktiğim mesafeyi korumak istiyorsun, o zaman işini yap!” Çatık kaşlarla yaralı kolunu gösterdi. “Pansumanımı yap.”

İncinen gözlerle ona bakarken boş bulunup, “Sizin için bir hizmetçi miyim?” diye sorduğumda nefesini burnundan sertçe verdi.

“Benim için sadece bir hizmetçi olmakta ısrarcısın.” Bu konuda beni suçlar gibiydi. “İstediğin buysa öyle olsun.” Çağıl yıkılmaz bir tavırla karşımda dağ gibi dikilirken bana olan bakışları fazla acımasızdı. “İki ay önce sana söylediğim o sözleri siktir et.” İki ay önce beni sevdiğini söylemişti. Buz gibi gözlerle bana bakarken artık mesafeli olan oydu.

“Artık kalbimde değilsin, bu yüzden beni görünce kendini rahatsız hissetme.” Bana elini bile kaldırmamıştı ama söyledikleri yüzüme tokat gibi çarpmıştı. Beni sadece iki ayda mı unutmuştu?

Burnumun direği sızlayınca bunu ondan saklamak için hemen başımı eğdim. “Pansumanınızı yapalım.”

Omzundaki sargıyı sertçe açmaya başladığımda acıyla inleyerek, “Yavaş!” dedi ama umursamadım. Canını yakarcasına kaba hareketlerle sargıyı açarken ona çok sinirliydim.

“Benim elim ağırdır, Çağıl Bey. Dilerseniz pansumanınızı Nermin yapsın.”

“Benimki daha da ağırdır, küstah hizmetçi,” derken intikam alır gibi hizmetçi kısmını vurgulamıştı. “Yavaş aç şunu.”

Etrafından dönerek sargıyı açarken, “Bana vurarak mı elinizin ağırlığını göstereceksiniz?” diye sordum sakince.

“Başka şekilde göstermenin yolları da var.” Açtığım sargı bezini toplayarak yan tarafına geçtiğim için başını çevirip omzunun üzerinden bana baktı. Bakışları alaycıydı. “Zorlama güzelim, sen zararlı çıkarsın.”

“Ben sizin güzeliniz değilim, Çağıl Bey.”

“Olmadığını düşünmen çok tatlı.”

“Çıkıyorum odadan.”

“Denesene.”

“O zaman rahat durun.”

“Yanımda sen varken mümkün değil,” dediğinde inanamayan gözlerle ona bakıyordum. Bana kızgın olduğu için güya aramıza mesafe koymuştu ama iki dakikada yine eski Çağıl’a dönmüştü.

Uzanıp omzundaki bandı sertçe söktüğümde kısık bir sesle inleyip bana sinirle baktı. “Bir gün bunların hesabını sana soracağım, Çiçek ama düşündüğün şekilde olmayacak.” Neyi ima ettiğini anladığım için tüm vücuduma yayılan ısıyı hissettim. Çağıl’ın muzır gözleri kızaran yanaklarımı bulunca dudakları belli belirsiz kıvrıldı. Beni utandırmaya bayılıyordu. Böyle anlarda ona olan hislerimi anlayacak diye ödüm kopuyordu.

Yaranın üzerindeki bandı çok sert çektiğim için canını ne denli yaktığımı kanayan yarayı görünce anladım. Omzundaki kurşun yarası kanıyordu. İçim acıyarak ne yaptığımı bilmez bir hâlde elini tutup onu yatağın yanına çektim. “Kanıyor, doktor mu çağırsak?” Onu zorla yatağın kenarına oturttuğumda hemen yanındaki yerimi almıştım.

Çantayı kucağıma alıp aceleyle içindekileri çıkardım. Pamuğa tentürdiyot döküp yarasına bastırdığımda sıktığı dişlerinin arasından inledi. “Çiçek, senin elin harbiden ağır. Derdin beni öldürmek mi, yavaş olsana biraz.”

Ona bakmamaya çalışarak pamukla yarayı temizlerken homurdanmaya başladım. “Belki de sizin canınız çok tatlıdır, Çağıl Bey. Asker adamsınız, şu kadarcık yara mı sizi kıvrandırıyor?”

“Biz askerlerin canı yanmaz mı sanıyorsun?” Pürdikkat beni izlediğini bildiğim için başımı hiç kaldırmıyordum. “Bazen sevdiğin birinin bir kaş çatması kurşun yarasından daha ağır gelir.” Hemen sonrasında, “Çiçek, düzelt şu kaşlarını,” deyince az kalsın gülecektim. Çocuk gibiydi.

Yarasını dikkatli bir şekilde temizledikten sonra sargı için gereken malzemeleri çantadan çıkardım. Bunu yaparken o beni izliyordu, bense onun dışında her yere bakıyordum. Canını çok yakmamaya çalışarak yarasını sardım. “Bu yara nasıl oldu?” diye sorarken onun yoğun bakışlarından kurtulmaya çalışıyordum. “Çok fazla dikiş atıldığına göre oldukça derin bir yara olmalı.”

“Önemsiz bir yara.” Umursamaz bir sesle konuşup beni geçiştirdi. “O kadar önemsiz ki baktığında içini bile acıtmıyor,” diye homurdanınca kıkırtıma engel olamadım. Dağların aslanının bana gelince ilgi bekleyen çocuklardan farkı kalmıyordu.

“Çiçek,” diyen içli sesini duydum. “Eğer bu yara seni güldürüyorsa sırf gülüşünü tekrar görmek için kırk kurşun daha yerim.” Kalbim rotasından çıktı. Ona yenilip başımı kaldırınca göz göze geldik. Bunu yapmam büyük bir hataydı, bakışları içimi eritiyordu.

Çağıl’ın bana olan bakışları fazla güzeldi, hak etmediğim bir güzellikte bakıyordu. Beni göz hapsine almışken yakışıklı yüzünün her zerresini aklıma kazımak ister gibi onu izliyordum. “Çok seviyorum be kızım.” Sesindeki çaresizlik ondan çok beni yakıyordu. “Artık dağlara çıkmak bile fayda etmiyor.”

Nefesim kesildiğinde kalbim henüz durmadıysa da durmak üzereydi. “Hiçbir şey seni unutturmaya yetmiyor, Çiçek.” O böyle yaptıkça ona karşı koymak çok daha güçleşiyordu.

Elini uzatıp çenemi tuttuğunda titreyişlerim arttı. Çenemi hafifçe okşayarak başımı kaldırdığında hipnoz olmuş gibi ona karşı koyamıyordum. Gözlerimin içine beni incitmekten korkarcasına bakıyordu. “Çiçek, sen son dört yıldır bendesin, benimsin ve her zerrenle bana aitsin.” Bunu aklıma kazımamı ister gibi sahiplenici bir tutumla bakıyordu. “Israrla benden kaçarken sen sanıyor musun, benden başkasıyla olmana izin vereceğimi?”

Boynuna atlamayı her şeyden çok isterken başımı geriye çekerek elinin temasından kurtuldum. “Çağıl Bey, işlerimin başına dönmeliyim.”

Bir türlü bana ulaşamamanın sıkıntısıyla bakışlarına kızgınlık eklendi. “Dört yıl oldu, daha nereye kadar bunu sürdüreceksin?” Gözlerini gözlerime kenetledi ve “Çiçek…” diye mırıldandı kızgın fakat içli bir sesle. “Beni sevdiğini anlaman için illa şehadet haberim mi gelmeli?” Boğazımda bir yumru oluştuğunda nefes alamadım. Bunun düşüncesi bile kalbimi sıkıştırıyordu.

Son söylediklerinin hoşnutsuzluğuyla kısık bir sesle onu susturmaya çalıştım. “Böyle konuşmayın.”

Derin bir nefes alarak başını bana doğru eğdi. “Kaç kez ölümün kıyısına geldiğimi hiç bilmiyorsun. Her defasında kurtulduysam seni tekrar görmek içindi.” Ela hareleri bir gram sevgi için âdeta bana yalvarıyordu. “Bana küçük bir umut ver ki her gidişin bir dönüşü olsun.”

Dudaklarım aralandı fakat tek bir kelime edemedim. Onun benden beklediği sözleri ona söyleyemedim. Çok istedim ama bu evin hizmetçisiyken bunu yapamadım. Sessizliğim Çağıl’a büyük bir hayal kırıklığı olarak döndüğünde tüm keyfi kaçmıştı. “Hiç mi sevmiyorsun beni?” Bunu sorarken bile bu sorunun cevabından ne denli korktuğunu görebiliyordum.

Kuruyan dudaklarımı kıpırdatıp kendimi zorlayarak, “Hayır,” dediğimde dilimin söylediklerini ona atan kalbim yalanlıyordu. Ona bakmakta güçlük çekerken sesimi bulmaya çalıştım. “Size karşı herhangi bir şey hissetmiyorum.” İlk kez ona karşı bu kadar açık olmuştum ama söylediğim her şey hissettiklerimin tam tersiydi.

Çağıl’ın yüzü kasılırken bana olan bakışlarında aynı anda birçok duygu geçti. Kızgınlık, kırgınlık ve yoğun bir hüsran... Şu zamana kadar az da olsa hislerinin karşılıklı olduğunu ümit etmişti fakat şimdi duymaktan nefret ettiği şeylerle yüzleşiyordu. “Mademki bende gönlün yok, o zaman daha fazla sende ısrarcı olmayacağım.” Buz gibi bir sesle konuşup bana kapıyı gösterdi. “Gidebilirsin.”

Benden vazgeçmesinin hayal kırıklığıyla dolan gözlerimle tersçe ona baktım ve sinirle ayağa kalktım. Kapıya doğru bir adım atmıştım ki, “Siktir etsene!” diyerek kolumdan tuttuğu gibi beni kendisine doğru çekti. Daha ben ne olduğunu anlamadan dizlerinin üzerine düşmüştüm.

Uygunsuz pozisyonumuz yüzünden şaşkınca, “Çağıl Bey...” demiştim ki dudaklarımın üzerine kapanan dudaklarıyla susturuldum. Beni öpmüştü.

Şoke olmuş bir hâlde kucağında öylece dururken Çağıl hoyratça beni öpmeye başladı. O kadar şaşkındım ki onu itmek şöyle dursun, tepki bile veremiyordum. Yıllardır bunun hayalini kuruyormuş gibi dudaklarıma olan ilgisi sabırsız, aceleci ve doyumsuzdu. Midemde aynı anda yüzlerce kelebek uçuşmaya başladı, kabul etmek istemesem de bir yanım onun tarafından öpülmeyi hep istemişti.

Ona karşılık vermedim ama onu itmedim de. Karşılık vermek yerine dudaklarımı onun için aralayarak beni öpmesine izin verdim. Dudaklarım onun için kendiliğinden aralandığında öpücüğü çok daha yoğun bir tutkuya dönüştü. Onun tarafından öpülmek düşündüğümden daha iyi hissettiriyordu. Düşlerimi süsleyen bu öpücükler rüyadaymışım gibi gelmişti. Çağıl dudaklarımı talan ederken kalbimi durma noktasına getirdiğinin farkında değildi.

İçinde bir tek ikimizin olduğu ve dilediğimce onu sevdiğim o rüyaları yaşar gibiydim. Eli enseme kaydığında başını omzuna doğru eğerek beni daha yoğun bir şekilde öptü. Karşılık vermemi beklediğini biliyordum fakat bunu yapamazdım. Beni öpmesine izin vererek yeterince sınırı geçmiştim, daha fazlasını yapmaya hakkım yoktu. Dudaklarımın üzerinde gezinen dudakları aklımı başımdan alıyor, nabzımı hızlandırıp beni bulutların üstüne çıkarıyordu. Her şey rüya gibiydi.

Çağıl nefesimi kesip beni soluksuz bırakana kadar durmadı. Nefes alma ihtiyacı hissederek başımı usulca arkaya çektiğimde yanaklarım cayır cayır yanıyordu. O kadar çok utanıyordum ki ona bakmaya bile çekiniyordum. Ben az önce ciddi ciddi onun tarafından öpülmüştüm. Bunu yeni fark etmenin dehşetiyle hemen dizlerinin üzerinden kalkıp kapıya yürüdüm. Bunun için ona izin verirken aklım neredeydi!

Kapıyı açtığımdan arkamda keyifli sesini duydum. “Sen de beni seviyorsun, artık bunu biliyorum.”

Az önce yaşananlardan dolayı yüzüm utançtan kıpkırmızı olduğu için ona bakmadan, “Sizi sevmiyorum, Çağıl Bey!” diyerek odasından çıktım.

Kapıyı arkamdan sertçe kapattığımda içeriden, “Seni abinden istediğimde benden kaçacak bir yerin kalmayacak!” diyen sinirli sesini duydum. Umarım bunu yapmaya kalkışmazdı.

Merdiveni inerken dudaklarımda hâlâ onun dudaklarının sıcaklığı vardı. Beni öptüğünü düşündükçe dudaklarıma dokunmak istiyordum ve o anı tekrar tekrar kafamda canlandırıyordum. Ayaklarım yerden kesilmiş gibi merdivenin basamaklarını iniyordum. Ta ki telefonum çalana kadar. Telefonun ekranına bakınca gördüğüm isim tüm mutluluğumu elimden aldı. Ne yapacağımı bilmez bir hâlde kayıtlı numaraya bakıyordum.

Şeref Kalender arıyordu.

***

Bige Efil Saka

Üzerimdeki kan kırmızısı elbiseye baktığımda dudaklarım kıvrıldı. Derin bir yırtmacı olan bu elbise bana çok yakışmıştı. Hem kırmızı rujumla çok uyumluydu hem de üzerime tam oturmuştu. Bu elbiseye uysun diye tabanı kırmızı olan siyah, sivri uçlu ayakkabılar giymiştim. Ayakkabının on santimlik topuklularıyla bu kadar iyi yürümem herkesin yapabileceği bir şey değildi. Boynumun sol tarafına siyah kalemle küçük bir kuş çizmiştim. Geçici dövmeleri çok seviyordum.

Gurur ve Çağıl aşağıda bağırınca homurdanarak çantamı alıp odamdan çıktım. “Bir gün bu ikisi çok pis elimde kalacak.” Akşam yemeği için dünürlerimizin evine gidecektik, bu yüzden hazırlanmam biraz zaman almıştı.

Sadece makyajımı yapmam bile iki saat sürmüştü. Resmî olarak Tozlu ailesiyle ilk kez tanışacağımızdan iyi bir izlenim bırakmak istiyordum. Karun iş yerinden doğruca Ümit Bey’in evine geçeceği için onunla orada buluşacaktık.

İki kat merdiven inip aşağıda bekleyen Kalender erkeklerini görünce kaşlarımı çattım. “Siz dördünüz ölmek mi istiyorsunuz? Böyle mi geleceksiniz?” dediğimde üçü birbirine dönerek giydiklerine baktılar. Benim gördüğüm sorunu onlar görmüyormuş gibi rahatlardı.

Gurur’un üzerinde bu sabah giydiği beyaz gömleği ve siyah pantolonu vardı. Karısının evine giderken fazladan zahmet edip üzerini bile değiştirmemişti. Çağıl’ın üzerindeyse asker yeşili bir tişört ve kot pantolon vardı. Ayağındaki postallara olan bakışlarım fazla onaylamazdı. Künyesini bile çıkarmamıştı. Levent ise cılız vücuduna bol gelen siyah bir tişört ve yandan cepleri olan kargo pantolon giymişti. Çamurlu spor ayakkabılarını değiştirme zahmetine bile girmemişti.

İçlerinde en korkuncu Melek’ti çünkü onun üzerinde pullu bir bluz ve gökkuşağı renginde kabarık bir tütü etek vardı. Dizlerinin üstüne kadar çektiği renkli çoraplarına bakınca bile çıldırıyordum. Barbie baskılı beyaz spor ayakkabılarına değinmek bile istemiyordum. Peruğunun üstüne taç gibi taktığı kalpli gözlükler de neyin nesiydi? Pembe çerçeveli gözlükleri ve koluna astığı garip çantasıyla korkunç görünüyordu. Çantanın bile uzun kanguru kulakları vardı.

“Ay, bana bir şeyler oluyor.” Fenalaşır gibi merdivenin trabzanına tutundum. “Dünürlerimizin evine sirk cambazı gibi gidiyoruz. Ben bu kadar güzelken ve seçkin bir zevke sahipken bu ailenin gelini olmak için ne günah işledim? Ben dergi kapaklarından fırlamış gibiyim, bir de şunlara bak!” Sırasıyla dördüne de öldürmek ister gibi baktım. “Neden hazırlanmadınız?”

“Hazırlandık yenge.” Melek bana kocaman gülümseyerek kendi etrafından bir tur döndü. “Nasıl olmuşum? Ne giyeceğime karar vermem iki saatimi buldu.”

“Yengem, iki saat düşüne düşüne bunları mı giydin? Odama gelseydin, ben seni yarım saatte hazırlardım.”

Gurur onu savunarak kolunu Melek’in omzuna attı. “Gayet güzel görünüyor, gitme kızımın üstüne.”

Ayağımdaki ayakkabıyı çıkarıp kafasına fırlattım. “Sen hiç konuşma! O evin damadısın ama zahmet edip üzerini bile değiştirmemişsin.”

Gurur başını eğince attığım ayakkabı Çağıl’ın alnının çatısına çarptı. “Lan!” diye bağırıp alnını tuttu. “Ben ne yaptım, ruh hastası!”

“Sus be! Doğru düzgün bir takım elbise bile giymemişsin. Getir ayakkabımı buraya ya da getirme, yanındaki gözlüklü ergenin kafasına geçir.”

Levent arkaya doğru kaçıp, “Yenge bana niye kızıyorsun?” deyince kaşlarımı çattım.

“Çık yukarı, bari şu ayakkabılarını değiştir. Yarın da benden habersiz evden bir çık, asıl o zaman sana yapacaklarımdan kork.”

Gurur gülmemek için yanaklarının içini ısırdı. “Üvey anne gibisin, rahat bıraksana bizi.”

Suratımı asarak, “Hamileyim ben,” dediğimde hepsi tüm gün benden bunu defalarca duyduğu için küfürler havada uçuşmaya başladı. “Dünürlerimizin evine havalı bir şekilde gitmeyi canım çekmişti ama sizin zevksizliğinizi hiç hesaba katmadım.” Böyle yapacaklarını bilseydim önce onları giydirirdim, en son kendim hazırlanırdım.

Onların hazırlanmasını bekleyecek zamanımız olmadığı için Levent ayakkabısını değiştirince evden çıktık. Levent, Çağıl’ın arabasıyla geliyordu, Melek de Gurur’un arabasına binmişti. Bense özel aracıma geçmiş, arabamı kendim sürüyordum. Ne yazık ki yine arkamızdaki birçok korumayla yola çıkmıştık. Yirmi dakikanın sonunda kırmızı ışıkta durduğumuzda Gurur ile arabalarımız yan yanaydı.

Açık camdan birbirimize baktığımızda dudaklarım kıvrıldı. “Tozluların evine kadar var mısın bir yarışa?”

Gurur camı sonuna kadar aşağıya indirdiğinden kolu cam kenarına yaslıydı. Meydan okumalara kayıtsız kalamadığı için gözlerinin ardında hınzır bir ifade geçti. Başını çevirip sağ tarafına yanaşan Çağıl’ın arabasına baktı. “Şşt… Üsteğmen bozuntusu,” diyerek yeğenine laf attı. “Tozlulara kadar var mısın yarışa?”

Başımı eğdiğimde Çağıl’ın sırıttığını gördüm. “Kabul ama trafik kurallarına uyacaksınız. Yanlış ışıkta geçtiğinizi yakalarsam ikinizi de atarım içeri.”

“Trafik polisi misin oğlum sen,” diye bağırdığımda Çağıl’ın gülüşünü duydum.

“Her yerde bağlantılarım var.”

“Kabul,” dedi Gurur.

“Benden de evet,” diyerek ben de kabul ettim.

Hepimiz gözümüzü kırmızı ışığa diktiğimizde Çağıl, “O zaman yenilmeye hazır olun!” diye bağırdı. Yeşil yanınca hepimiz gaza basarak süratle arabayı sürdük. Melek ve Levent’in bağırışlarını duyduğumda güldüm. O ikisi için oldukça zor bir yolculuk olacaktı.

***

Tozluların bahçesine girip arabadan indiğimde henüz korumalar gelmemişti. Onları arkamızda bıraktığımız için birazdan burada olurlardı. Çağıl’ın arabasından kendini yere atıp kusan Levent’i görünce kıkırdadım. Yarışı kazanmak için hızımızı hiç düşürmediğimizden Levent perişan olmuştu. Hiçbirimiz Gurur kadar hız tutkunu ve araba sevdalısı olmadığımız için Gurur açık ara farkla kazanmıştı.

Gurur, Melek’in kolundan tutarak arabadan inmesine yardımcı oldu. Melek’in de Levent’ten farklı bir yanı yoktu. Beti benzi bembeyaz olmuştu ve midesi bulanmış gibi karnını tutuyordu. Gurur’dan destek almasa her an yere düşecek gibiydi. “Sizi Karun dayıma söyleyeceğim!”

Çağıl iğrenerek kusmaktan başka bir şey yapmayan Levent’e bakıyordu. Levent öğürerek bir kez daha yere eğilince Çağıl hemen geriye çekildi. “Lan çocuk, anam seni kimden yaptı? Bu kadar dayanıksız Kalender mi olurmuş? Sana da bir DNA testi şart.”

Levent beni çıldırtarak ağzını koluyla silip, “Abi bir siktir git,” diyerek doğruldu. “Üçünüzü de Karun abime söyleyeceğim!”

Melek onu onaylayarak hırsla başını salladı. “Ben de söyleyeceğim!”

Gurur onları tehdit ederken oldukça sakindi. “İkinizin de bacaklarını kırarım.”

“İkinizi de balkondan atarım.” Çağıl onlara beni gösterdi. “Bu konuda şakam olmadığını en iyi o bilir.”

Levent ve Melek’e bakarken sinsice sırıttım. “Benim size yapacaklarımı söylememe gerek bile yok.”

Melek homurdanarak, “Resmen sömürge altındayız,” dediğinde onu onaylayan tek kişi Levent’ti.

“Zincirin en küçük halkası olmaktan nefret ediyorum. Bu zorbalar küçükleri eziyor.”

İçeriden bizi karşılamak için Tozlu ailesi çıktığında Karun da onların yanındaydı. Çağıl hemen Levent’in ensesine yapışıp onu dik durmaya zorladı. “Şu omuzlarını kaldır, çocuk. Sen erkek tarafısın, bu kadar ezik görünme.”

“Abi ben ezik miyim?”

“Koçum bunu bana sorma, ben iyi yalan söyleyemiyorum.”

Levent bana döndü. “Yenge ben ezik miyim?”

“Ne münasebet? Tatlım, biz Kalender’iz, bizden ezik çıkmaz.” Sevimlice ona tebessüm edip göz kırptım. “Sana ezik diyen olursa bana söyle, hepsinin canına okurum.” Başımla Gurur ve Çağıl’ı işaret ettim. “Onlar söylerse bile bana söyle, ikisini de döverim,” dediğimde Levent’in yüzünde içimi ısıtan bir gülümseme belirdi.

“Çağıl abim bana ezik dedi.” Dakikasında da şikâyet etmezsin be.

Dik dik Çağıl’a baktığımda gülmemeye çalışarak gittikçe yaklaşan Tozluları gösterdi. “Onların yanında rahat dur, eve gidince kırarsın kafamı. Sen ailenin hanımısın, bir ağırlığın olmalı, değil mi?” Beni nasıl durduracağını iyi biliyordu.

Tozlu ailesi ve Karun yanımıza gelip belli bir mesafede durunca hepsinin gözleri Levent’in kusmuğunu buldu. İlk rezilliğimiz bu olmalıydı. Levent el âlemin bahçesine kusmak zorunda mıydı? Levent’e baktığımda her an onun yaptığını söyleyeceğiz diye utançla başını eğdiğini gördüm.

Derin bir nefes alarak yönümü Ümit Tozlu’ya çevirdim. “Kusura bakmayın, bahçenizi biraz batırdım.” Elimi kaldırıp karnıma bastırdım. “Bebek yüzünden mide bulantılarım olur olmadık anlarda ortaya çıkıyor.”

Hamile olduğumu daha yeni benden öğrendikleri için hepsi beni anlayışla karşıladı. Farah’ın babası öne çıkarak, “Hoş geldiniz,” derken sık sık Gurur’a ters bakışlar atıyordu. Ümit Tozlu tehlikeli bölge liderlerinden biri olsa da bir tek Gurur’un hakkından gelemiyordu. Sırasıyla bize buradaki tüm ailesini tanıtmıştı. Tanışma faslı oldukça resmîydi çünkü aradaki düşmanlık yüzünden iki aile birbirine sarılacak kadar yakın değildi.

Bizi bahçede çok durdurmayıp içeri buyur ettiler. Tozluların malikânesinden içeri girdiğimizde Karun bana yaklaşıp, “Melek ve Levent’in yüzü neden kireç gibi solgun?” diye sordu kısık bir sesle.

“Nereden bileyim kocam.” Koluna girerek holde onunla yürüdüm. “Belki de araba tuttu.”

“Korumalarınız hangi cehennemde?”

“Gelmek üzereler, Farah nerede?” Önde yürüyenlerin içinde Farah ve annesi yoktu. Ümit Bey’in bizimle tanıştırdığı kişilerin içinde karım diye hitap ettiği kimse yoktu. Kardeşini ve kardeşinin ailesini tanıştırmıştı ancak karısıyla kızı bizi karşılamaya gelmemişti.

Çift kanatlı bir kapıya yaklaştığımızda içeriden, “Anne, beni zorbalamayı bırak,” diyen Farah’ın sesini duyduk. “O Laz hödüğü için üzerimi değiştirmeyeceğim!” Tüm gözler ailemizdeki tescilli deliye döndüğünde Gurur’un dudağının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.

“Bu Nemrut’un kızını hiç özlemediğimi fark ettim.”

Kapıya yaklaşırken içeriden farklı bir kadın sesi duydum. “İki aile ilk kez bir araya geliyor ve sen dünürlerimizin karşısına bu kıyafetle mi çıkacaksın? Farah, bugün bir kuğu olmana ihtiyacım var.”

“Anne, ben ördeğim!”

“Bir geceliğine kuğu olsan ölmezsin!”

“O zaman bir ördek yerine kuğu doğursaydın.”

“Benim muhteşem ötesi genlerimde bir sıkıntı yok, sen babanın tarafına çekmişsin,” diyen sesle Ümit Bey yüzü kızararak öksürdü.

Karun’a dönüp aceleyle, “Kusura bakmayın,” demesi çok komikti. “Benim hanım biraz değişiktir.”

Karun başını çevirip bana baktığında gözlerinde gördüğüm alaycı ifade beni kızdırdı. “Bir benzeri de benim başımda var.”

“Ne demek bir benzeri?” Hakarete uğramışım gibi dik dik ona bakmaya başladım. “Sen beni Ümit Bey’in karısıyla mı kıyaslıyorsun?” İnanamayan gözlerle ona bakarken herkese kendimi gösterdim. “Ben eşsizim, dünyada benden bir tane daha yok.”

Ümit Bey gülmemek için yanaklarının içini ısırırken bana kapıyı işaret etti. “Bence Demet ile tanışmalısınız.” Tanışırdık yani, ne vardı ki o kadında?

Uşakların açtığı kapıdan içeri girdiğimizde kendimizi bizimkinin bir benzeri olan büyük bir salonda bulduk. Farah somurtarak bir köşede oturuyordu, annesi de onun tepesinde dikiliyordu. Ümit Bey onların dikkatini çekmek için hafifçe öksürünce ikisinin de bakışları bizi buldu. Farah bizi protesto eder gibi pijamalarla duruyordu. Normalde giydiği o rahat kıyafetleri bile üzerinde yoktu. Beyaz bir tişört ve çizgili pijamasıyla oturuyordu.

Ayağında uzun çoraplar ve yünlü terlikler vardı. Dağınık topuz yaptığı saçlarını ucunu dişlediği bir kalemle tutturmuş, siyah çerçeveli gözlüğünü yine takmıştı. Gözlüğüne rağmen göz altlarındaki morluklar görünüyordu. Uzun süredir uykusuzluk çektiği o kadar belli oluyordu ki. Bunun siniriyle kocasına, yani Gurur’a ters ters bakıyordu. Gurur ise baştan ayağa onu süzüp alaycı bir ifadeyle onu daha da kızdırıyordu.

“Hoş geldiniz.” Duyduğum neşeli sesle bakışlarımı Farah’tan çekip bize doğru yürüyen kadına çevirdim. Farah’ın annesi olduğunu düşündüğüm güzel bir kadın bize doğru geliyordu. Bu kadın gerçekten Ümit Tozlu’nun karısı mıydı? Düşündüğümden daha genç görünüyordu. Tabii bunda yaptırdığı estetiklerin de payı vardı fakat geçirdiği operasyonlar öyle abartılı değildi.

Siyah saçları Farah’a göre daha parlak ve ışıltılıydı. Farah’ın bakımsız sönük saçları annesinin saçlarıyla yarışamazdı. Tıpkı Farah gibi bu kadının da gözleri simsiyahtı. Farah’ın fiziksel özelliklerini annesinden aldığı çok açıktı. Demet Hanım oldukça bakımlı ve zarif bir kadındı. Yüzündeki makyajı onu olduğundan daha güzel gösteriyordu. Üstelik yaşına rağmen harika bir vücudu vardı. Tıpkı benim gibi uzun bir gece elbisesi giymişti. Ben dekolteyi bacaktan vermiştim, o ise yakası açık bir elbise giymeyi tercih etmişti. Şu ana kadar bu ailede gördüğüm en şık kadın olabilirdi.

Yanımıza gelip tam karşımda durduğunda tıpkı benim ona yaptığım gibi o da en küçük detayına kadar beni izliyordu. Karun, Gurur ve Ümit Bey bu karşılaşmayı uzun zamandır bekliyorlarmış gibi bize bakıyorlardı. Demet Hanım bana tebessüm ederek tanışmak için elini uzattı. “Sen şu meşhur Saka olmalısın. Senin hakkında o kadar çok şey duydum ki.” Dilini ısırdı. “Kendimi tanıtmayı unuttum, ben Demet.”

Dudaklarıma bir gülümseme kondurarak uzattığı elini sıktım. “Memnun oldum, Demet Hanım.”

“Yemekleri soğutmayalım, bu taraftan lütfen.” Bize kapıyı işaret ettikten sonra bakışları Gurur’u buldu. Kaşları o kadar hızlı çatıldı ki az önceki gülüşünden eser kalmamıştı. “Piç kurusu!”

Kadın öfkeyle Gurur’un üzerine yürüdüğünde Ümit Bey hemen onu durdurdu. Karısına bizi gösterip uyaran gözlerle bakınca Demet Hanım derin bir nefes aldı. Gurur yüzünden Farah günlerdir uykusuz kaldığı için Gurur’a çok kızgındı. Eminim biz burada olmasaydık Gurur’u parçalardı.

Yemek salonuna geçip uzun masadaki yerlerimizi aldık. Demet Hanım masayı birbirinden farklı yemeklerle donatmıştı. Yemeklerin büyük bir bölümü Doğu yöresine ait yemeklerden oluşuyordu fakat Karadeniz ve Adana’ya özgü yemekler de masada vardı. Demet Hanım ne sevdiğimizi bilmediği için doğduğumuz yere ait yemekleri bizim için hazırlatmıştı. Farah’ı zorla Gurur’un yanına oturtması da çok komikti. Anlaşılan bu ev Demet Tozlu’nun hâkimiyetindeydi.

Yemeğin ilerleyen saatleri benim için oldukça can sıkıcı geçmeye başladı, Farah’ın ailesi çok sinir bozucuydu. Anne ve babasında bir sorun yoktu ama akrabaları çok uyuzdu. Farah’ın amcası Kerim Tozlu ağzını her açtığında saçma iş fırsatlarıyla bizi boğuyor, karısı Nesibe sürekli kızı Seçil’i övüp duruyordu. Seçil denen kızda da sinirlerime dokunan bir şeyler vardı, onu birkaç kez gizlice Gurur’a bakarken yakalamıştım.

Seçil denen bu kızıl fettan iyi bir dayağı hak ediyordu. Mavi gözlerinin lens olduğu o kadar belliydi ki. Bunun dışında güzel bir kadındı ama görünüşün aksine karakteri berbattı. Sanki eve dönen Farah’ın kocası değil de onun kocasıymış gibi özenle hazırlanmıştı. Gurur’a her baktığında gözlerinde oluşan o ifade midemi bulandırıyordu. Farah’ın kuzeni olduğu için bazı şeyleri ona kondurmak istemiyordum ama gittiği yol, yol değildi.

Canımı sıkan sadece Seçil değildi. Bizi burada istemediğini çok belli eden Farah’ın abisi Caner ve Çağıl’a kaçamak bakışları atan karısı Yonca da çok sinir bozucuydu. Bu nasıl bir aile diye sormadan edemiyordum. Gurur bu evde yaşamaya iyi dayanıyordu, bunların arasında iki gün kalsam hepsini camdan dışarı atardım.

İki aile uzun zaman sonra ilk kez bir araya geldiği için sorun çıkarmamaya çalışıyordum ancak Farah’ın abisi ciddi anlamda sabrımı zorlamaya başlamıştı. Evlerinde olmamamızdan memnun değilmiş gibi yüzünü buruşturup, “Ne zaman bitecek bu yemek?” diyerek sinirlerimle oynamaya devam etti. “Can sıkıcı olmaya başladı.”

Ümit Bey çatık kaşlarla tam oğluna bir şey diyecekti ki daha fazla dayanamayıp, “Bu masada olmaktan memnun değilsen siktir git,” diyerek ona kapıyı gösterdim. Kendi evinde onu kovarak tehdit dolu bir gülümseme kondurdum dudaklarıma. “Aksi takdirde can sıkıntını gidermek için işe canını almakla başlayacağım.”

Karun gülmemeye çalışarak buradaki herkese beni gösterdi. “Buna yeltendiğinde onu durdurmam.”

Gurur açık açık gülerek omuzlarını kaldırıp indirdi. “Keyifle izlerim.”

Farah’ın annesi Demet Hanım bunu görmeyi her şeyden çok istiyormuş gibi heyecanlanarak, “İçeride çekirdek vardı,” deyince Tozlu ailesindeki herkesin bakışları onu buldu. Ağzından kaçırdıklarıyla dilini ısırırken, “Ay ne çekirdeği,” deyip konuyu toparlamaya çalıştı.

Üvey oğlundan ne kadar çok nefret ettiğini saklamaya çalışırken omuzlarını dikleştirmişti. “Evimize gelip oğlumuzu dövecekler, biz de çekirdek çitleyerek izleyecek miyiz?” Başını hızla iki yana salladı. “Buna asla müsaade etmeyiz.” Bu kadını sevmeye başlamıştım.

Ümit Bey karısından çok çekiyor olmalı ki bıkkın bir ifadeyle, “Demet sus artık,” diyerek onu uyardı.

Kocasına gülümseyip, “Hayatım, Bige hamile ya şimdi, belli ki canı birilerini dövmeyi istemiş,” dedi masumca. “Hamile kadınları mutlu etmek sevaptır diye öyle demiştim. Ben konuklarımı en iyi şekilde ağırlayan bir kadınım.” Gözleriyle üvey oğlu Caner’i gösterirken bakışları muzırdı. “Caner zaten alışık dayak yemeye,” deyince Karun ve Gurur gülüşünü saklamaya çalışırken Tozlu ailesindeki herkesin yüzü sinirden kıpkırmızı olmuştu. Bu kadın müthişti.

“Çok düşüncelisiniz, Demet Hanım.” Bunları söylerken gülmemeye çalışıyordum. “Size hayran kaldığımı söylemeliyim.” Bu yalan değildi. Kadını harbi sevmeye başlamıştım.

Bana gülümsediğinde samimiyeti şüpheye yer bırakmıyordu. “Ben de seni çok sevdim, daha sık bizi ziyaret etmelisin.” Beni izlerken gözlerinde en küçük bir sahtelik yoktu. “Farah ile arkadaş olmanızı çok isterim. Hakkında duyduklarım doğruysa Farah’ın eltisinden öğreneceği çok şey var.”

“Ne gibi mesela?” diyen kişi Farah’ın kuzeni Seçil’di. “Farah’a ne öğretebilir ki?”

Dudağımın köşesi usulca kıvrıldı. “Ne mi öğretebilirim?” Sadece onun anlayacağı bir imayla gözlerine baktım. “Mesela biri kocasına asılırsa boynunu beş farklı yerden kırmayı öğretebilirim.”

“Bunu öğrenmeye can atıyorum.” Farah bu sözleriyle başta Gurur olmak üzere masadaki herkesi şaşırttı. Kolunu sahiplenircesine yanında oturan Gurur’un koluna dolayarak Seçil’e döndü. “Eminim öğreneceklerim çok işime yarayacaktır.” Manidar gözlerle kuzenine bakarken bakışları kinayeliydi. “Sen ne düşünüyorsun, Seçil abla?” İşte bu be kızım.

Demet Hanım’ın gözleri mutluluktan dolarak elini göğsüne bastırdı. “Gururlu bir anneyim şu anda.” Daha sonra başını çevirip kızar gibi Gurur’a baktı. “Oğlum sen de eve geri dön de gerçek anlamda gururlu bir anne olayım,” deyince gülüşüme engel olamadım. Bu kadına bayıldım.

Gurur başını eğip koluna yapışan Farah’a muzır gözlerle bakınca, Farah yanakları kızararak hemen elini çekti. Bu utangaçlığı Gurur’u güldürmüştü. Anlaşılan birisi karısını utandırmayı bile özlemişti.

Çatalımı Karun’un tabağındaki bonfileye uzatmıştım ki midemdeki hareketlenme yüzünden hemen elimi çektim. Önümde duran brokoliye çatalımı batırarak suratımı astım. “Anneciğim, bırak artık şu inadı.” Başımı eğerek yalvaran gözlerle karnıma baktım. “Yahu sende de ne Laz inadı varmış. Hiç mi anne tarafına çekmedin?”

Karun’un önündeki tabağı alıp karnıma doğru tuttum. “Hayatımın anlamı, bizim bu tabaktaki şeye ihtiyacımız var.” Tabağı geri yerine koyup çatalımdaki brokoliyi işaret ettim. “Babam bile bu kadar uzun süre bana ot yediremedi. Sakın brokoli bir ot değil deme çünkü annen için tüm sebzeler birer ot.”

“Bige, ne halt ediyorsun?” Karun’un soğuk sesiyle başımı kaldırdığımda çenesi kasılarak bana baktığını gördüm. Bebekle konuşmama bile tahammül edemediği için masadaki insanları bahane ederek beni uyardı. “Burada bari yapma.”

Elimi karnıma bastırıp gözlerimi gözlerine kenetledim ve inadına, “Anneciğim, söyle şu babana, rahatsız olan kalksın masadan,” dedim. “Ya da biz kalkalım yoksa fena olacak.”

Sandalyemden kalkmıştım ki Karun beni yerime oturtmak için kolumu tuttu. Bunu yaparken ifadesi sert, kaşlarıysa çatıktı. “Otur şuraya.”

Bir hışımla kolumu çektim. “Biz oturmak istemiyoruz.”

Karun burnundan nefesini vererek sinirlerine hâkim olmaya çalıştı. “Siz oturur musunuz şuraya?”

İnatçı bir tutumla ona dik dik baktığımda çıldırmak üzereydi. Elinden geldiğince sert çehresini yumuşatmaya çalıştı, daha sonra da yüzünü karnıma doğru eğdi. “Annene oturmasını söyler misin?” Kahkaha atmak istedim. İşte böyle onu bebeğiyle konuştururdum. Böyle böyle alıştıracaktım onu.

Ona en güzel gülümsememi sunup yanına oturdum. “Şanslısın çünkü bebeğimiz babasını üzmek istemiyor.”

“Benim bebeğim deği...” demişti ki daha önceki uyarımı hatırlayıp dilini sertçe ısırdı. O cümlenin devamını getirseydi bir daha yüzümü bile göremeyeceğini iyi biliyordu.

Alınganlık yapmak yerine omuzlarımı silktim. “Haklısın, senin bebeğin değil.” Brokoliyi keyifle ağzıma attım. “Ona başka bir baba bulacağım.”

Kan beynine sıçramış gibi kızgınlıkla bana döndü. “Sikerim!”

“Senin bebeğin değil.”

“Benim ulan!” deyince masada birkaç kıkırtı çıktı. İşte böyle yola gelirdi.

Sırıtarak Karun’a baktığımda birkaç homurtu çıkararak önüne döndü. Bir zamanlar hiç hazzetmediğim brokoliyi yerken gözüm sık sık Karun’un tabağındaki bonfileye kayıyordu. Karun benim bakışlarımın altında o eti yiyemediği için nefesini bıkkınlıkla verdi. Dayanamayıp tabağını benim önüme itti. “Ye şunu.”

Tabaktaki bonfileye içli gözlerle bakarken dudaklarımı büzdüm. “Yiyemiyorum kocam.” Yüzüme dramatik bir ifade kondurup başımı iki yana salladım. “Bebek bana et yedirmiyor. Babası kılıklı çocuk, daha şimdiden yediğim içtiğim şeylere karışıyor.”

Karun kaşlarını alaycı bir ifadeyle yukarı kaldırdığında yüz ifadesi oldukça sarsıcıydı. “Babası kılıklı mı? Ben senin yediklerine hiç karışmadım.”

“Ama senden olan karışıyor.”

“Yedi ay bunu sürdürecek.” Kolunu sandalyenin kenarına yaslayarak dikkatli gözlerle beni izlemeye başladı. “Daha gebeliğin başındasın, farkında mısın?”

Anlamayan gözlerle ona bakıyordum. “Ne demek istiyorsun?”

“Doğuma kadar sana hiç et yedirmeyecek. Gerçekten buna hazır mısın?” Bebekten kurtulmam için beni manipüle etmeye kalkışacağını tahmin bile edemezdim.

Ne yapmaya çalıştığını anladığım için gülmemeye çalışarak başımı salladım. “Yedi ay göz açıp kapayana kadar geçer.”

“Seni şişmanlatacak.”

“Doğumdan sonra diyet yaparım.”

“Göğsüne yapışıp duracak, hem de her saat başı.”

“Bunu sen de yapıyorsun, değişen bir şey yok ki,” dediğimde Karun az kalsın içtiği suda boğulacaktı. Öksürerek peçeteye uzanırken kızgın gözlerle masadaki insanları gösterdi.

“Herkesin içinde söylediğin laf mı şimdi?” Başımı çevirince buradaki insanların yemekleriyle meşgul olduklarını ama aslında bizi dinledikleri için bıyık altından güldüklerini gördüm.

Sandalyemden kayıp Karun’a doğru eğilerek kısık bir sesle, “Bunlar da aynı haltı yiyor, ne var bunda?” dedim. “Bizler sevişebilen varlıklarız.”

“Bige, ben bu çocuğu istemiyorum!” Bir anda söyledikleriyle yoğun bir sessizlik yaşandı. Kimseden çıt çıkmadı çünkü Karun ilk kez bebek konusunda bana açık olup onu istemediğini söylemişti. Kaç gündür sessizliğini korumuşken hiç olmadık bir zamanda patlamıştı. Bunu bana söylemek için çok yanlış yerde ve yanlış insanların içindeydik.

Herkesin gözleri üzerimdeyken benim baktığım tek kişi Karun’du. Farah’ın ailesinin önünde rezillik çıkarıp Gurur’u utandırmak istemediğim için soğukkanlı olmaya çalıştım. “Eve gidince bunu konuşmaya ne dersin? Şimdi hiç sırası değil.” Ayağa kalkıp masadakilere gülümsemek için kendimi zorladım. “Rujumu tazeleyip döneceğim.” Herkesin içinde ağlamak istemediğimden biraz yalnız kalmak istiyordum.

Karun beni ne denli incittiğini çok iyi gördüğünden ne yapacağını bilmez bir hâlde burnundan nefesini sertçe verdi. Bakışlarımı ondan çekerek hızlı adımlarla kapıya yürüdüm. Hizmetçilere lavabonun yerini sormadan üst katın merdivenini tırmandım. Lavaboyu kendim de bulabilirdim.

Üst kata çıkıp rastgele bir odaya daldım ve odanın banyosuna girdim. Suyu açıp elimi ıslatarak yüzüme hafifçe dokundum. Herkesin içinde o sözleri söylemek zorunda mıydı? Karun yüzünden canım çok sıkıldığı için kendimi toparlayana kadar banyodan çıkmadım. İyi yönden bakarsak artık bu konuyu konuşmak istiyordu. Uzun süre bundan kaçamayacağını o da iyi biliyordu. Eve gidince bizi zorlu ve ağır bir konuşma bekliyordu.

Yalnız kaldığımız ilk fırsatta bana kürtajdan bahsedeceğini biliyordum. Bana kürtaj olmamı söylerse neler olacağını düşünmek bile istemiyordum veya nasıl hissedeceğimi. Sıkıntıyla nefesimi verdiğimde içeriden telefon sesi gelmeye başladı. Bu kimin odasıysa telefonunu burada unutmuş olmalıydı. Banyodan çıktığımda şifonyerin üzerinde çalan telefonu gördüm.

Başkasının telefonunu açmayı düşünmüyordum ama o kadar çok çalıyordu ki belki önemli bir şeydir diye açtım. Bu oda Farah’ın kuzeni Seçil’in olmalıydı çünkü duvarda portresi vardı. Karşı tarafa tam telefonun sahibinin burada olmadığını söyleyecektim ki, “Kaçtı!” dedi telaşlı bir sesle. “Kız kaçtı! Allah kahretsin, nasıl kaçabildi, bilmiyorum ama onu bulacağız! Kalenderlerle iletişime geçmeden onu bulacağız.” Kimden bahsediyordu?

Seçil kimi elinde tutuyordu ve bu kişinin Kalenderlerle ne ilgisi vardı?

Yorumlar