“Vedalar genelde ansızın ve beklenmedik olurdu. Arkasında büyük bir acı, derin bir sızı ve kapanmayacak bir iz bırakırdı. Bil diye söylüyorum, senin için ölürüm derken hep fazla ciddiydim.”
Misafir geldiğiniz bir evde size ait olmayan bir telefonu açmak birçok yönden yanlıştı. Seçil Tozlu’nun telefonunu açarken ne düşündüğümü bilmiyordum fakat telefonda duyduğum şeyler oldukça endişe vericiydi. Bir adam ondan kaçan bir kızdan bahsetmişti. Onlardan kaçan ve Kalenderlere ulaşmak isteyen o kız kim olabilirdi? Kim olduğunu bilmediğim o adam bunları söyledikten sonra telefonu kapatmıştı.
Bu yüzden daha fazla bir şey öğrenememiştim. Kimseye görünmeden bu odadan dışarı çıkarken aklımda birçok soru işareti vardı. Seçil kimi elinde tutuyordu? Merdiveni inerken başımı iki yana sallayarak yukarıda duyduklarımı zihnimin kuytularına gönderdim. Tozlu ailesinde dönen entrikalarla ilgilenmiyordum. Başımda onca sorun varken bir de bu ailenin çevirdiği dolapları kendime dert etmeyecektim.
Aşağıya indiğimde herkes oturma salonuna geçmişti. Karun ve Ümit bir köşede kendi aralarında konuşuyordu. Gurur ile Çağıl pencerenin yanında duruyordu ve ifadeleri fazla ciddiydi. Sanki ikisinin de hoşlanmadığı tatsız bir konu hakkında konuşuyorlardı. Melek ve Levent ise yan yana koltuklarda otururken telefonda birbirlerine bir şeyler göstererek gülüşüyordu.
Farah’ın annesi ve diğer akrabaları da salonun bir köşesinde oturuyordu. Gözlerim kısa bir an Seçil’e ilişince yukarıdaki telefon görüşmesi aklıma geldi. Her fırsatta Gurur’a kaçamak bakışlar atan bu kızıl şeytan ne işler karıştırıyordu? Ne hâlleri varsa görsünlerdi, bir de bununla uğraşmayacaktım. Benim sorunlarım bana yeterdi.
Dünürümüz Demet Hanım’ın yanına oturduğumda başını çevirip solgun suratıma baktı. Karun’dan dolayı yemek masasından kalktığımı iyi biliyordu. Bilgece bakan gözlerinin ardında dostane bir ifade belirdi. “Bebeği isteyeceği zamanlar gelecek ama şu an için çok erken.” Bu konuda canımın sıkıldığını herkes gibi o da anlamıştı.
İçli gözlerini Karun’a diktiğinde onu anlayabiliyormuş gibi davranıyordu. “Ümit’in onun hakkında anlattıkları doğruysa bebek konusunda ona zaman tanımalısın.” Anlaşılan herkes Karun’un geçmiş travmalarını biliyordu. Elimden geldiğince ona karşı sabırlı olmaya çalışıyordum ama bazen beni çok zorluyordu.
İç çekerek nefesimi sesli bir şekilde verdim. “Ondan nasıl bir baba olacağını kestiremiyorum.” Ciddi bir yüz ifadesiyle Ümit ile sıkıcı işler konuşan Karun’u izliyordum. “Bazen onu hiç tanımadığımı düşünüyorum.”
Bir bacağını diğerinin üzerine atan Demet Hanım güldü. “Kadınlar ve erkekler birbirinden çok farklı. Bebek rahmine düştüğü an kadında annelik içgüdüleri gelişir, o an anne olursun. Ancak erkeklerde böyle değil. Onlar çocuklarını kucaklarına aldıklarında baba olur, öncesinde değil.”
Manidar gözlerle karnımı işaret etti. “Onu hisseden sensin, Karun değil. Dokuz ay boyunca senin karnında büyüyor, seninle besleniyor, üzüntünü ve endişeni seninle hissediyor. Bunlar Karun’un yaşamayacağı şeyler. Bu yüzden sen şu anda annesin fakat o henüz baba değil.” Endişelerimi dağıtmak ister gibi bana gülümsedi. “Bebek doğduğunda Karun’un onu isteyeceğini biliyorum çünkü bir tek o zaman gerçek anlamda baba olacak.”
Umutsuzca, “Umarım,” demekten başka bir şey söylemedim.
Demet Hanım’ın gözleri bir köşede tek başına oturan Farah’ı bulduğunda yüzündeki gülüşü soldu. Bir anne olarak kızı için endişelendiğini gizleyemiyordu. “Sanırım ben asla bir torun sevemeyeceğim.” Farah’a olan bakışları sitemliydi. “Bu ördek, mağarasında saklanmak dışında hiçbir şey yapmıyor.”
Farah herkesten uzak bir köşede pijamalarıyla oturup kitap okuyordu. Annesi de çıldıran gözlerle onu izliyordu. “O kadar inatçı ki ona doğru düzgün bir şeyler giydiremedim.” Kızının dağınık saçlarına, gözlerindeki gözlüğe ve ayağındaki renkli çoraplara eleştirel gözlerle bakıyordu. “Dişilikle hiç alakası yok. Ördekler bile ondan daha kadınsı.” Gülüşüme engel olamadım. Zavallı kıza ördek demeyi bırakmalıydı.
Gurur’a baktığımda aslında Çağıl’ı hiç dinlemediğini, sık sık Farah’a baktığını gördüm. Yeşil irisleri Farah’ın üzerindeki komik pijamada oyalandıkça dudakları belli belirsiz kıvrılıyordu. Farah’ın onu boykot etmek için giydiği pijamalar belli ki Gurur’u fazlasıyla eğlendiriyordu. Farah’ı olduğundan daha sevimli gösteren gözlüğüne, dağınık topuz yaparak bir kalemle tutturduğu saçlarına uzun uzun bakıyordu.
Onu izlerken Gurur’un yüzünde hoşnutsuz hiçbir şey yoktu. Karısındaki her şeyi seviyormuş gibi büyülenmiş gözlerle onu izliyordu. Farah okuduğu kitapta bir cümleyi sevmiş gibi gülümseyince Gurur’un dudağının kenarı biraz daha kıvrıldı. Karısının küçük bir tebessümü bile onu mutlu ediyordu. Farah okuduğu bir satırın altını çizmek için saçına uzandı ve topuzundaki kalemi çekip aldı. Kalemi alınca saçları dalgalanarak omuzlarına dökülmüştü.
Bunu gören Gurur’un dudakları düz bir çizgide buluştu. Artık gülümsemiyordu, gözlerinde daha yakıcı bir ifade belirmişti. Farah’ın açık saçlarına dikkatli gözlerle bakıyordu. Kalemle kitaptaki bir şeylerin altını çizen Farah, izlendiğinden habersiz kitabını okumaya devam etti. Kitap okurken farkında olmadan elinde tuttuğu kalemi dudaklarının arasına alıyor, kalemin arkasını ısırıp dişliyordu. Gurur ilgili gözlerle onun dolgun dudaklarının arasındaki kaleme bakıyordu. Farah’ın dudaklarına olan bakışı fazla yoğundu. Midem kasıldı.
Gurur onu arzuluyordu.
Farah yeni bir sayfaya geçip elindeki kalemle boynunu kaşıyınca, Gurur’un bakışları onun dudaklarından boynuna kaydı. Uzun boynuna, ince omuzlarına ve kalemin sürtündüğü buğday tenine baktıkça gözlerinin yeşili biraz daha koyulaşıyordu. Farah’ın boynuna baktıkça sertçe yutkunup dudaklarını birbirine sımsıkı bastırdı. Sanki dudaklarını onun boynunda gezdirmek için çıldırıyordu. Gurur gerçek anlamda karısını arzuluyordu.
“Farah’ın dişilikle hiçbir ilgisi olmadığı konusunda sizinle hemfikirim.” Gülümseyerek Demet Hanım’a Gurur’u gösterdim. “Ama hiçbir şey yapmadan da çok şey yaptığı bir gerçek.”
Farah’ın Gurur’u ayartmak için ekstradan bir çabada bulunmasına gerek yoktu, pijamalarla bile Gurur’u bir şekilde ayartıyordu. Komik olansa Farah bunu yaptığının farkında bile değildi.
Demet Hanım damadına bakınca onun Farah’ı izlediğini gördü. Tam o esnada Farah okuduğu kitaptan başını kaldırdı. Gurur ile göz göze gelince saniyesinde yanakları ısınmıştı. O kadar duru ve masumdu ki kızardığını bile gizleyemiyordu. Gurur’un onu izlediğini görünce utanıp kitabı yüzüne kadar kaldırdı. Onun bakışlarından kurtulmak için böyle bir çözüm bulması Gurur’u güldürdü. Gülümseyerek başını iki yana sallayıp önüne döndü.
Onları izleyen Demet Hanım gördüklerinden memnun kalmış gibi tebessüm etti. “Gurur’un Farah’a bakarken gözlerinde oluşan bu parıltı, Leyla’ya bakarken gözlerinde hiç olmuyordu.” Leyla’yı yaşarken hiç görmediğim için bu konuda yorum yapmadım.
Meraklı bakışlarımı ona dikip, “Sizce Leyla’yı sevmiyor muydu?” diye sordum.
“Seviyordu.” Demet Hanım kahvesini yudumladı, bunları söylerken tereddüt bile etmemişti. “Ama ona âşık değildi veya onu aşkla sevmiyordu.” İkisini birçok kez yan yana görmüş olmalı ki bu konuda çok fazla fikri vardı.
Başını Gurur’a doğru çevirdiğinde bakışları kısıldı. “Gurur için Leyla’yı sevmek en kolayıydı, zor olan Farah’ı sevmekti. Leyla’yı sevmek ve Farah’tan da nefret etmek için birçok nedeni vardı.” Alay edercesine güldü. “Leyla’yı istediği gibi sevemedi, Farah’tan da nefret edemedi.”
Hiçbir şey anlamadığımı görünce keyifli gülüşü büyüdü. “Leyla’yı sevmek için çok fazla nedeni vardı, Leyla’ya karşı borçlu ve suçlu hissediyor. Farah’tan nefret etmek için çok fazla nedeni var çünkü Leyla’nın katilini Farah’ın babası sanıyor.”
Demet Hanım bana bunları söylerken dudaklarını büktü. “Leyla’yı aklıyla Farah’ı da kalbiyle sevdiğini düşünüyorum. Akıl mantık ister, kalpse aşk. Leyla’yı sevmek aklının, Farah’ı sevmek de kalbinin seçimiydi.” Omuzlarını kaldırıp indirdi. “Gurur’un henüz bunları fark ettiğini sanmıyorum.”
Gurur, Farah’ı sevdiğini bile bilmiyordu ya da bunu kabul etmeye yanaşmıyordu. “Farah’ın bu kadar ürkek olmasının bir nedeni var mı?” Konudan farklı bir soru sorduğumda Demet Hanım yerinde rahatsızca kıpırdandı. Tüm keyfinin kaçtığını görebiliyordum. Yanlış bir soru sorduğumun farkındaydım ama Farah’ın neden böyle olduğunu çok merak ediyordum.
Demet Hanım’ın gözleri Farah’ın üzerinde gezindiğinde yüzü gölgelendi. “Farah çocukken böyle değildi, yani sosyal anksiyetesi olan bir çocuk değildi.” Kimse doğuştan böyle olmadığı için zaten ona nedenini sormuştum. Her dönüşümün derin bir hikâyesi vardı.
Düşünceli bir ifadeyle iç çeken Demet Hanım’ın gözleri puslandı. “Farah çocukken babasının düşmanları tarafından kaçırıldı ve bir ay boyunca alıkonuldu.” O günlerin kötü hatıralarıyla bakışları buruklaştı. “Aramadığımız yer, altına bakmadığımız taş kalmamıştı ama Farah’ı bir ay bulamadık.” Şaşkınlıkla ona bakıyordum. Farah’ın çocukluğunda bir kaçırılma vakası olduğunu bilmiyordum.
Tatsız bir konunun hatıralarıyla Demet Hanım’ın kaşları çatıldı. “O psikopat herifin yanında geçirdiği bir ayda neler yaşadığını bize hiç anlatmadı.” Burnunun direği sızlamış gibi bakışları titreşti. “Onu bulduğumuzda evimize geri dönen çocuk artık Farah değildi.”
Hüzünlü gözlerle kızını gösterdi. “Bize geri dönen Farah böyle birine dönüşmüştü. Gölgesinden bile korkan, insan içine çıkmaktan çekinen ve kimseye hiçbir şey anlatmayan biri olup çıktı. Öncesinde ele avuca sığmayan haylaz bir çocuktu fakat orada yaşadıkları onu çok değiştirdi.” Yaşadığı şeylerin büyüklüğünü tahmin bile edemiyordum.
“Farah eskiden kimsenin istekleri doğrultusunda hareket etmeyen bir çocuktu. Şimdi izle.” Derin bir nefes alarak yönünü kızına çevirdi. “Farah, o kitabı bırakıp yanımıza gelir misin?” diye rica etti yumuşak bir sesle. “Buraya gelir misin, canım?”
Farah onu duyduysa da duymazdan gelip başını kitaptan kaldırmadı. Demet Hanım kaşlarını hafifçe çatıp daha sert bir sesle, “Farah buraya gel!” deyince Farah hemen başını kaldırdı. Annesinin dudaklarından çıkan emir kipine hızla itaat ederek aceleyle başını salladı.
“Peki.”
Buraya gelmek için ayağa kalkınca Demet Hanım, “Otur yerine,” dedi ve Farah kalktığı yere hiç sorgulamadan oturdu. Bu gördüklerim karşısında gözlerimi irice açtım. Annesi rica edince değil, emir kipi kullanınca Farah harekete geçmişti. Biri ondan bir şey isteyince yapmak ve yapmamak kendi özgür iradesine bağlı olduğu için isterse yapıyordu, istemeyince yapmıyordu. Fakat biri ona emredince özgür iradesini kaybediyor, doğrudan ona itaat ediyordu.
Demet Hanım başını çevirip bana bakarken yüzünde gizleyemediği bir acı vardı. “Şimdi ne demek istediğimi anlıyor musun? Farah’ın beyni emirlere otomatik bir şekilde karşılık veriyor.”
Ağlamamak için kendini zor tuttuğunu görünce diyecek hiçbir şey bulamadım. “Henüz çocukken kızımı itaatkâr bir köleye çevirdiler. Ne yaptıysam onu bir zamanlar olduğu o Farah’a geri döndüremedim.”
Bir kez daha bana Gurur’u gösterdi. “Gurur aslında Farah’ı değiştirmeye çalışmıyor, yapmaya çalıştığı şey bu değil. Evet, Gurur onu zorluyor ama bunun nedeni onu evcilleştirmesi değil, zaten evcilleştirilen birini özgür bırakmak.” Sanırım artık Gurur’un ne yapmaya çalıştığını daha iyi anlıyordum.
Anlatmayı bitiren Demet Hanım iç çekerek başını salladı. “Gurur, Farah’ın zincirlerini kırıp eskiden olduğu kişiye geri dönmesi için uğraşıyor.” Farah yıllar önce kurtulmuş olabilirdi ama aslında hiç kurtulmamıştı. Hâlâ babasının düşmanının elindeki o küçük çocuktu. Özgürlüğü tatsaydı emir verildiğinde itaat etmezdi.
Herkesin sandığının aksine Gurur karısını evcilleştirmiyordu, birileri zaten bunu çok önceden yapmıştı. Gurur başkalarının evcilleştirdiği bir kızı kendi içindeki tutsaklıktan kurtarmaya çalışıyordu. Farah hakkında hiçbir şey bilmediğim için onu bu hâle getiren kişinin Gurur olduğunu düşünmüştüm, oysaki gerçek hikâye bambaşkaydı. Gurur bize hiçbir şey bildiğiniz gibi değil derken belki de haklıydı. Gurur ve Farah’ın hikâyesini derinlemesine bilmiyorduk.
Ümit Bey ile olan sohbetine ara veren Karun’un bakışları beni bulunca ters gözlerle bakışlarına karşılık verdim. Masada çocuğu istemediğini söylediği için ona kızgın olduğumu fazla belli ediyordum. Derin bir nefes alarak bana doğru yürüyünce ayağa kalkıp pencereye yürüdüm. Karun’un adımları durdu, onu yanımda istemediğimi açık bir şekilde göstermiştim.
Gecenin kalanında da bunu sürdürdüm. Karun’un tüm çabalarına rağmen onu yanıma yaklaştırmadım veya doğru düzgün yüzüne bakıp onunla konuşmadım. İnsanların içinde onu görmezden gelmem onu çıldırtıyordu. Bunu daha önce hiç yapmadığım için bu yönümle ilk kez tanışıyordu. Şu zamana kadar bir kez olsun insanların yanında onu görmezden gelmemiş veya rencide edip onu küçük düşürmemiştim.
Ancak şimdi gerçek anlamda onun sinirleriyle oynuyordum. İki aile çaylarımızı içip tatlılarımızı yerken Seçil rahat durmayıp bana sataşmaya başladı. “Kendini bir yıl boyunca neden ölü gösterdiğini çok merak ediyorum?” Bana karşı sözlü saldırılarda bulunarak gözlerini üzerime dikti. “Bunu yapmak için çok haklı bir sebebin olmalı?”
Normalde olsa bu kaltağın ağzının payını verir, tek bir lafımla onu yerin dibine sokardım. Fakat yapmadım çünkü haddini bildirmek istediğim kişi Seçil değildi. “Sebebi çok açık değil mi?” Rahat davranarak bir bacağımı diğerinin üstüne atıp güldüm. “Karun ile yaşadığım inişli çıkışlı ilişkiden sıkılmıştım.” Karun’un bakışları ok gibi beni bulunca onu görmezden geldim. “Ben de kendimi ölü göstererek dünya turuna çıktım.”
Karun’un gözlerinde kopan fırtınayı göğüslemek benim için zor değildi. Bakışlarının hiddetini herkes görüyordu çünkü benim tatil diye bahsettiğim o bir yıl onun cehennemi olmuştu. Herkesin içinde ters bir şey söylemek istemediği için burnundan nefesini sertçe verdi. Masada herkesin içinde lüzumsuzca bebeği istemediğini söylediğinde aynı şeyi o da bana yaşatmıştı.
Tüm bu gerginliğe damgasını vuran şey Farah’ın erik yerken çıkardığı ses oldu. Tüm gözler ona döndüğünde kucağında bir tabak dolusu yeşil erik olduğunu gördüm. Katur kutur sesleri çıkararak eriği yemesi Gurur’un sinirine dokunuyor olmalı ki çenesi seğirdi.
Çağıl gülmemeye çalışarak bana doğru eğildi. “Gurur erikten nefret eder. Çocukken ne zaman onun yanında erik yesek deliye dönerdi.” Gülüşüne engel olamadı. “Eriğe tiki var ve ne öğrendim biliyor musun? Farah’ın en sevdiği meyve erikmiş.” Az kalsın kahkaha atacaktım. Tezatlığın böylesi.
Gurur dik dik Farah’a bakınca Seçil, Gurur’a yaranmak için kuzenini azarladı. “Kaldır şu tabağı,” dedi hadsizce. “Ne buluyorsun bu meyvede, aklım almıyor.” Abartılı bir şekilde yüzünü buruşturması can sıkıcıydı. “Çocukken de ceplerini hep erikle doldururdun.”
Farah’ın eriği sevdiğine hiç şüphem yoktu ama bu akşam erik yemesinin asıl nedeni Gurur’u kızdırmaktı. Farah tabaktaki eriklerden birini hard diye ısırarak omuzlarını silkti. “Ne yediğimden kime ne?” Sesler çıkararak erikleri yerken Gurur ile göz göze geldi. Gurur’un sinirden kıpkırmızı olan suratını görünce gülmemeye çalışarak yanaklarının içini ısırdı. Kocasını deli ediyordu.
Bir hafta boyunca ondan sarkacını aldığı için Gurur’a çok kızgın olduğunu fazla belli ediyordu. Gurur’dan intikam almak ister gibi tabaktaki yeşil eriklerden birini aldı. Gurur’un gözlerinin içine bakarak sesli bir şekilde eriği ısırınca Gurur’un gözü seğirdi. Bir küfür savurup, “Çocuk!” diyerek bir hışımla dışarı çıktı. Farah’ın ondan intikam alma şekli bile fazla masum ve tatlıydı.
Gurur gidince tüm keyfi kaçan Seçil çatık kaşlarla Farah’a bakmaya başladı. “Yaptığını beğendin mi?” deyince derinden bir sabır çektim. Bu kızı dövmek istiyordum. Şöyle kafa göz ona bir dalsam sanki on yaş gençleşecektim.
“Seçil, gereğinden fazla Gurur’u savunuyorsun.” Sözlerim salona bomba gibi düştü. Hiçbir art niyet taşımıyormuşum gibi davranıp masum bir ifade takınarak ona gülümsedim. “Eniştene olan sevgin takdire şayan.”
İğneleyici sözlerimin gittiği yeri bir tek o anladığı için yerinde rahatsızca kıpırdandı. “Ne sevgisi, canım.” Aceleyle bakışlarını benden kaçırdı. “Ben yine gerginlik çıkmasın diye öyle şey etmiştim.”
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. “Sen şey etme, Seçil. Karı koca arasında olan şeylere şey edip durma.” Ona olan bakışlarım uyarı niteliğindeydi. “Yoksa birileri de sana şey eder, aklın şaşar.”
Seçil’in üzerine gittiğim için agresif bir tutumla yanındaki elini sıktı. “Senin benimle derdin ne?”
Farah’ın abisi Caner onu savunarak benim için, “Bela arıyor,” dedi. “Susacağı yeri bilmiyor.”
Karun doğrudan ona bakarken gözlerinden ölümcül bir parıltı geçti. “Sustursana.”
“Bizim gelinimizi susturacak, öyle mi?” Çağıl güldü. “Denesin bakalım.”
“Hırgürün lüzumu yok, beyler.” Ümit araya girerek olası bir kavgayı başlamadan bitirdi. “Herkes sakin olsun.” Farah bir kez daha eriği katur kutur ısırınca birkaç kişinin savurduğu küfürler beni güldürdü. Dünya yansa Farah’ın umurunda değil gibiydi.
***
Eve gitmek için yola çıktığımızda Gurur bizimle gelmemişti. Karısının evinde kalarak Karun’u delirtmişti. Amcasının içgüveysi olarak o evde kalması Karun’a sinir krizleri geçirtiyordu. VIP araçla eve dönerken Karun ile birbirimize soğuk yapıp duruyorduk. Yemek masasında söylediklerinden sonra ona karşı tavırlıydım. Bebeği istediğim için aynı soğukluğu o da bana yaşatıyordu.
Kumandayı alıp şoförle aramızda olan paravanı indirdim. “Bir manavda durabilir miyiz?” İştahlı bir şekilde yutkundum. “Canım yeşil erik çekti.” Farah gece boyunca yediği için benim de canım çekmişti. Ekşi şeylere çok fazla aşeriyordum.
Şoför başını sallayarak, “Nasıl isterseniz efendim,” demişti ki Karun elimdeki kumandayı aldı.
“Hiçbir yerde durmadan düz devam et.” Buz gibi bir sesle konuşup paravanı yeniden çekti. İçim burkuldu. Bunu yapmasını beklemiyordum.
Başımı çevirip ona baktığımda ifadesi kaskatıydı. “Canım çok erik çekti.” Soğuk tavrına karşı sesimi oldukça sakin çıkarmaya çalıştım. “Yol üstünde bir manavda dursak ne olur, iki dakikada alırız.”
Karun’un çenesinde bir kas seğirdiğinde ters bakışlarını bana dikti. “O şeyi beslemeyeceğimi sana söyledim!” Kalbim acıdan titrediğinde tek kelime edemedim. Hamile karısının aşerdiği şeyleri almayan bir adamdı.
“Kendi paramla erik alırım.” Onu daha fazla kızdırdığımdan habersiz orta yolu bulmaya çalıştım. “Senin paranla almazsam onu besleyen sen olmazsın.”
“Sus artık, Bige.”
Bir erik için birine yalvaracağım aklımın ucuna bile gelmezdi ama canım öyle bir yeşil erik çekiyordu ki sanki yemezsem ölecektim. Hamile kadınların aşermelerinin bu kadar kötü olduğunu hiç bilmiyordum. Beni kırmasına rağmen Karun’a gülümsemeye çalışıp, “Duralım bir yerde,” dedim kıvranan bir sesle. “Canım feci hâlde yeşil erik çekiyor.”
Normalde istesem bana dünyayı verirdi fakat konu bebek olunca bir eriği çok görüyordu. Katı ifadesinden hiçbir şey kaybetmeden, “Hayır!” dedi sertçe. Gözlerimin içine acımasızca bakarken zerre kadar içi sızlamadı. “Çocuğu istiyorsan bunları da göze alacaksın.”
Bana çok gördüğü şey sadece bir erikti.
Önüme dönüp başımı cama doğru çevirdim. Gözümden süzülen bir damla yaşı ondan bu şekilde gizledim. Sadece bir erik, normalde pek yemediğim veya sevmediğim bir erik için duymuştum tüm bu sözleri. Belki yumuşar ve alır diye düşündüm fakat eve geldiğimizde bile Karun bana istediğim o erikleri almadı. Korumalardan isteyebilirdim ama istemedim. Herkese gücenerek ikinci kez kimseden yeşil erik istemedim.
Yol boyunca bebekten dolayı ikimiz de fazla gergindik. Karun doğrudan çalışma odasına geçti, bense üzerimi değiştirip uyumaya çalıştım. Karun üç saat boyunca buraya gelmeyince onu kontrol etmek için yataktan çıktım. Ona bu kadar kızgınken bunu yapmamın tek nedeni artık oturup doğru düzgün konuşmaktı. Sonsuza kadar birbirimize laf çarpıp duramazdık, bebek konusunu konuşmalıydık. Sabahlığımı alıp odadan çıkacağım esnada Karun odaya girdi. Sarhoş olduğu çok belliydi.
Anlaşılan üç saattir çalışma odasında içmekle meşguldü. İçeri girdiği an odaya yayılan içki ve sigara kokusuyla camı açtım. “Bu saatte içmemeliydin.” Pencereyi açarken neden bu kadar çok içtiğini anlayabiliyordum. Bu konuşmayı ayık bir kafayla yapamazdı. Sanırım bebek hakkında konuşmamızın zamanı gelmişti.
Karun tek kelime etmeden şömine başındaki koltuğuna yürüyünce iç çektim. Gerçek anlamda dağıtmıştı. Kumral saçlarını hırsla karıştırmış olmalı ki saçları darmadağındı. Çekiştirerek açtığı kravatı boynunun iki yanında atkı gibi duruyordu ve gömleğin eteklerini pantolonun içinde çıkarmıştı. Adımları sarsak, bakışları da alkolle uyuşmuştu. Heybetli vücudunu deri koltuğa bırakıp karşısındaki şömineye dalgın gözlerle baktı. İyi değildi.
“Şömineyi yakar mısın, Bige?” diyen pütürlü sesini duydum. Odanın içi sıcaktı fakat odadaki ısı onun için yeterli değildi. “Üşüyorum.”
Yürüyüp sepetteki odunları şömineye attım. Şömine rafında duran yağı odunların üzerine döktükten sonra geri çekilip kibriti yaktım. Yanan kibriti şömineye attığımda odunlar hemen tutuştu. Onu ısıtmak için bu ateşin yeterli olmayacağını biliyordum, Karun’un bir yanı hâlâ o soğuk hava deposundaydı. Hamile kalmam onu daha çok o soğuk yere itiyordu.
Yanına gidip ayaklarının önündeki yumuşak halının üzerine oturdum. Ayaklarının önüne kıvrılıp kollarımı onun dizlerine yasladım. “İyi misin?” Tüm gece beni çok kırmasına rağmen ona karşı anlayışlı ve iyi olmaya çalışıyordum.
Beni izlerken mavi gözleri hüzünlenince aklından neler geçtiğini tahmin ettim. Gündüzleri Karun dâhil herkese yapmadığımı bırakmazdım ama geceleri onun dizlerinin dibine kıvrılırdım. Tıpkı onun da herkese aslan ama bana gelince kediye dönüşmesi gibi. En azından bir hafta öncesine kadar öyleydi. Hamile olduğumu öğrenince bana karşı çok değişmişti. Artık beni incitmeyi bırakıp sevdiğim o adam olmasını istiyordum.
Bir süre yüzümü izledi hatta bunu haddinden daha uzun yaptı. Daha sonra içkinin getirdiği cesaretle, “Bige,” diye mırıldandı hafif uyuşuk bir sesle. “Korkuyorum be güzelim.” Bakışlarını karnıma indirdiğinde buz saçağı gözlerinde yıldırımlar çaktı. Her bir yıldırım onun bakışlarından kopup benim karnıma düşüyordu. “Karnındaki seni benden alacak diye çok korkuyorum.” İçim titredi.
Karun gözlerimin içine baktı ve acı çeken bir sesle, “Annesinin katili olur diye ödüm kopuyor,” diyerek sonunda itiraf etmişti. Bebeği istememesinin asıl nedeni günler sonra dökülmüştü dudaklarından. Annesinin ölümüyle doğan bir çocuğun ona verdiği azabı çok iyi biliyordu.
Dizlerimin üzerinde dururken kollarımı biraz daha onun bacaklarına bastırdım. “Ben Defne değilim.” Yumuşak bir sesle konuşup korkularının yersiz olduğunu ona anlatmaya çalıştım ama bunu yaparken oldukça dikkatliydim. Bu konudaki travmasının ne denli büyük olduğunu bildiğim için ona karşı hassastım. “Çocuk değilim, Karun.”
Parmak uçlarım dizine sürtünürken onu incitmeden bu konuşmayı yapmanın derdindeydim. “On üç yaşında değilim.” Burukça ona gülümseyip sevdiğim mavilerine baktım. “Bir doğumun üstesinden gelebilecek olgunlukta ve güçteyim.”
İçimi titreten bakışlarında sanki çağlayan bir nehir akıyordu. Gözleri doluyor ama ağlayamıyordu. “Bige, çıkmıyor aklımdan.” Kısık bir sesle konuşup başını eğerek iki yana salladı. “Ben, Gurur ve Çağıl…” Yenilgi içinde omuzlarını düşürdü. “O odaya girmemeliydik ama girdik. Yaşlarımız yedi ve on arasındaydı, o siktiğim odaya girmek için yeteri kadar büyük değildik.”
Başını kaldırdığında öksüzler gibi kaşları büküldü. “O odaya girdik, nefesim. İçerideki de bir çocuktu ve daha on üç yaşındaydı.”
Nabzım kulaklarımda çınlarken gözlerimin ardı sızladı. Çocuğu istemediği için Karun’a kızarken ona ne denli haksızlık yaptığımı artık daha iyi anlıyordum. Aradan kaç yıl geçerse geçsin Karun’un yarası hâlâ tazeydi. Bu olayın üzerinden yirmi bir yıl geçse de babasının onda açtığı yara hâlâ durmaksızın kanıyordu. “Defne yataktaydı ve çok acı çekiyordu.” Defne’nin acıları yıllar önce son bulmuştu fakat Karun’un ıstırabı bir gram bile azalmıyordu.
O günün hatıralarından kurtulmak ister gibi başını ellerinin arasına alıp sertçe sıktı. “Bağırıyor, ağlıyor ve yardım istiyordu. Ne sesi ne de yüzü bir an olsun aklımdan çıkıyor.” Kısa bir an bana baktığında içli bakışları beni hıçkırıklarla ağlatabilirdi. “Oradaydım, elini tutuyor ve acısını bölüşüyordum fakat hepimiz o kadar çocuktuk ki onu bu hâle getiren şeyi anlamıyorduk.” Başını iki yana sallayarak nefesini koyuverdi. “Hamilelik nedir, bebekler nasıl doğuyor, hiç bilmiyorduk.”
Dudaklarını birbirine bastırarak kendini susturmaya çalıştı ama yapamadı. “Çocuktuk, Bige. Nasıl ölündüğünü biliyorduk ama nasıl doğulduğunu bilmiyorduk.” Gözlerimi yaşlar zorlarken bana olan bakışları titreşti. “Babam bize acıyı öğretti, Defne de hem doğumu hem de ölümü.”
Ona sıkıca tutundum çünkü bıraksam sanki onu kaybedecektim. Öylesine zayıf, öylesine yıkılmış ve öylesine acıyordu ki birkaç saat önceki Karun’dan eser yoktu. Yüzünü ovuşturarak ona acı veren nefesini sesli bir şekilde verdi. “Kimse Gurur’u üstsüz görmemiştir, gömleğin altına bile atlet giyer. Geçmişini sırtında taşıyor.” Başını ağır ağır salladı. “Gurur’un sırtı yanıklarla dolu.” Öyle bir acıdım ki onların acısını kemiklerimde hissettim. Onlara tüm bunlar yapılırken henüz çocuklardı.
Bana oturduğu koltuğu işaret etti. “Babamın böyle bir koltuğu vardı. Çoğu zaman o koltuğa oturup içki ve sigarasını içerdi. Gurur…” Amcasının adı içli bir sesle dudaklarından döküldüğünde bir anlığına gözlerini yummuştu. “Gurur’un sırtı onun kül tablasıydı.” Şeref denen caninin yatacak yeri yoktu.
Karun yaşların akın ettiği gözleriyle ayaklarının önünü gösterdi. “Babam Gurur’u diz çökmeye zorlardı. İçtiği sigaraları onun vücuduna bastırır, çakmağı yakarak ona işkence ederdi.” Burnunun direği sızlamışçasına gözlerinden bir damla yaş aktı. “Gurur’u hep ateşle korkuturdu.”
Buruk bir şekilde gülerek bu sefer de kendini gösterdi. “Evimizin kilerinde de soğuk hava deposu vardı.” Kaskatı kesildiğimde Karun gözlerini yumdu ama ağlayan ve hıçkıran bendim. “Beni hep oraya kapatırdı. Defne’nin öldüğü gün babam beni ilk kez soğuk hava deposuna kapatmamıştı veya o son olmadı. Tıpkı o gün ilk kez Gurur’u yakmaya çalışmadığı gibi.” Kendi acısıyla dalga geçmek ister gibi güldü. “Babam bunu bize hep yapardı ve o günden sonra da yapmaya devam etti.”
Boğazımda bir düğüm oluştuğunda ciğerlerim oksijensiz kalmış gibi nefes alamadım. Karun ve Gurur’un geçmişi gerçek anlamda derin acılarla doluydu.
Uzanıp elini tuttuğumda elimin sıcaklığı bile soğuk elini ısıtamadı. Ne acısını alabildim ne de onu susturabildim. Karun uzun zaman sonra bana içini dökerken yüzü kederli, bakışları da mahzundu. “O evde bir tek Defne bize iyi davranırdı. Bizden üç yaş büyük olmasına rağmen bize annelik yapmaya çalışırdı. Babamın Gurur’un vücudunda açtığı yaralara merhem sürer, amca diyerek onu mutlu etmeye çalışırdı.”
Kendini daha fazla tutamadı ve gözlerinden bir damla yaş daha süzüldü. “Beni soğuk hava deposundan çıkardıklarında Defne elinde bir battaniyeyle hep kapıda bekler, odama kadar sıkıca sarılarak beni ısıtmaya çalışırdı.” Kıyamadığım gözleri ıslak bir şekilde beni izlerken, “Bige,” diye fısıldadı. “Beni taşımaya gücü yetmezdi ama sırtına alarak odama götürmeye çalışırdı.” Defne onların tutunduğu tek daldı ve o dalı kırmışlardı.
Kendimi daha fazla tutamayıp ona sarılmak için ayağa kalktım, Karun çok kötü durumdaydı ve acı çekiyordu. Yanında olduğumu, yalnız olmadığını ona hissettirmek istedim ama o benden önce sarıldı. Kollarını belime sararken başını karnıma yasladı ve ağlamaya başladı. Kaskatı kesildim. Öyle bir dağıldım ki her parçam bir yere savrulmuştu. Karun ağlıyordu.
“Onu koruyamadım.” Ağlayan sesi titrerken belki de ilk kez Karun’u sesli bir şekilde ağlarken görüyordum. “O bizi hep korurdu ama biz… Bir Defne’yi şu dünyaya sığdıramadık. Kollarımda öldü, Bige kollarımda…”
Onunla ağlayarak ona daha çok sarıldım. Çektiği tüm acıyı ondan almak ister gibi sarılıp onu avutmaya çalıştım. “Senin suçun değildi.” Döktüğü her damla gözyaşıyla içim kan ağlarken başımı iki yana salladım. “Sen de çocuktun.”
Olanlar için suçluluk çekmesi kendine yaptığı başlıca haksızlıklardan biriydi. Tüm bunlar olurken Karun daha on yaşındaydı. On yaşındaki bir çocuk babasının zulümlerini durduramazdı. Defne, Gurur ve Karun o ailedeki mağdurlardan biriydi. Karun yüzünü karnıma yasladığı için gözyaşlarının ıslaklığını hissediyordum. Başımı eğip saçlarını okşarken Karun’un her bir damla gözyaşında kanıyor, ölüyor ve dirilip tekrar ölüyordum.
Onun gözyaşları dünyanın en büyük azaplarından biriydi. Kadınlar çok sık ağlardı ama erkekler nadiren. Bir erkeğin gözyaşı yere düşse kaldırım taşını çatlatır derlerdi. Onların gözyaşı bu denli ağır ve sarsıcıydı. Karun belime sarılıp ağladıkça gözyaşlarının çatlattığı yer kalbimdi. Oysaki benim kocam kolay ağlayan biri değildi.
“Çok acı çekti,” diye mırıldandığında Defne’ye yardım edemediği için kendini suçluyordu. “Bana yalvardı, yardım istedi ve üşüdüğünü söyledi ama ben onu ısıtamadım.” Onunla ağlamak dışında onu susturacak hiçbir şey yapmadım, buna ne kadar çok ihtiyacı olduğunu biliyordum. Yıllardır tüm bunları içine atarak yaşamaya çalışıyordu.
Bir gün ağlamak istediğinde bana gelip ağlayacağına ona söz verdirmiştim. O sözünü tutarken ben de onun acısına ortak oluyordum. Bu sözü ona verdirmemin nedeni tam olarak buydu, ağladığında paramparça olacağını biliyordum. Bu olduğunda yanında olup onu toparlamak için bir gün ağlarsan bana gel demiştim. Sahte ölümümle de çok ağlamıştı ama beni ölü sandığı için bana gelememiş, bunun yerine mezarımın başına gidip orada ağlamıştı. Karun aslında o üç yüz seksen üç günde bile bana verdiği sözü tutmuştu.
Ne yazık ki yıllar sonra sahte bir ölümle Karun’u ağlatan ve ona ağlamayı öğreten bendim. Zamanı geriye alma şansım olsaydı kendimi asla ölü göstermez, ağlamayı bilmeyen gözlere gözyaşlarını getirmezdim. Karun kendini daha iyi hissedene kadar belime sarılmayı hiç bırakmadı. Başı hep karnıma yaslı kaldı ve oturduğu yerden hiç kıpırdamadı. Ayakta dikilirken parmaklarımı saçlarından geçirip onunla sessiz gözyaşları döktüm. Birbirimizin yaralarını gördüğümüz nadir bir andı.
Babasının onda açtığı yaraya merhem olmaya çalıştım ama kapanmayacak bazı yaralar vardı ve Karun da o yaralardan birine sahipti. Başı hâlâ karnıma yaslıyken, “Korkuyorum,” diyen sesi ağlamaktan çatallaşmıştı. “Bir doğumla Defne gibi seni de kaybetmekten çok korkuyorum.”
Yanaklarıma süzülen yaşlarla başımı tavana kaldırıp derin bir nefes aldım. “Kürtaj olmamı mı istiyorsun?” Benden istediği buydu, değil mi?
Beni saran kolları kaskatı kesildi. “Hayır, zamanı gelince sezaryenle doğum yapmanı istiyorum.” Ansızın söylediği şeylerle başımı eğip aceleyle ona baktım. Kalbim umutla dolarken doğru duyup duymadığımdan emin olmak istiyordum. Karun bebeği doğurmama izin mi veriyordu?
Başını kaldırdı ve çenesini karnıma yaslayarak yüzüme baktı. Bana sığınırken içine düştüğü çıkmazdan onu kurtarmamı ister gibi beni izliyordu. “Senden bir parçayı öldüremem. Bunu düşünmediğimi söylesem yalan olur ama yapamam. Onu doğuracaksın fakat acı çekeceğin bir doğum olmasına müsaade edemem.” Küçük bir iniltim bile onu deli ederken doğum sancısını bana yaşatmayacağını tahmin etmeliydim.
Katı gözlerle bana bakarken bu konuda bir anlaşmaya varmak ister gibiydi. “Doğum yaklaştığında her ihtimale karşı bu evi hastaneye çevireceğim. Eğer hastaneye yetişemezsen tüm tıbbı cihazlar ve doktorlar burada olacak.” Kaşlarını belli belirsiz çattı. “İster evde olsun ister hastanede, normal doğum yapmayacaksın. Defne’ye olduğu gibi doğum sancısı çektiğini görmeyecek, çığlıklarını duymayacağım. Ancak bu şartla bebeğin doğmasına izin verebilirim.” Bebek için bana sunduğu tek şart sezaryendi.
Gözyaşlarım görüşümü puslandırırken bir yandan ağlayıp bir yandan gülümseyerek başımı salladım. “Anlaştık, sezaryenle doğum yapacağım.”
Karun’un doğum konusundaki travması bu kadar büyükken onu daha fazlası için zorlayamazdım. Aylar boyunca ona ablasını hatırlatacak ve onu geçmişin acı dolu hatıralarına sürükleyecek bir bebeği kabul etmesi hiç kolay değildi. Bu bile bizim için büyük bir adımdı.
Benim için önemli olan bebeğimi kucağıma alıp onu babasıyla tanıştırmaktı. Hangi şartlarda doğurduğumun bir önemi yoktu. Şartını kabul etmemle Karun rahatlayıp kollarını benden çekti. Koltuğuna yaslandığında dizlerinin üzerine oturup göğsüne sokuldum. “Kendini daha iyi hissediyor musun?” diye sorarken başımı göğsüne yasladım. Konuşup içini dökmek ona iyi gelmiş olmalıydı.
Saçlarımı okşarken beklediğimin aksine, “Kendimi fazla boktan hissediyorum,” diye homurdanınca kıkırdadım. Şaşırtmıyordu.
“Bebeğimizle konuşmak ister misin?”
Anında gerildi. “Şansını zorlamasan mı?”
Bu konuda ısrar etmedim. Bebeği kabul etmesi bile onun için büyük bir gelişmeydi. Bu gece onun doğmasına izin vermişti, ilerleyen zamanlarda onu seveceğini biliyordum. Her şey yavaş yavaş olacaktı. Bebeğimizi benden daha çok sevdiği günlerin geleceğine inanıyordum. Karun zor bir adamdı, zor severdi fakat bir kez sevince de ölümüne bağlanırdı. Karun Kalender’in sevgisini kazanmak hiç kolay değildi ancak imkânsız da değildi. Bunu ben yaptıysam bebeğimiz de yapabilirdi.
Doğduğu an babasının kalbini fethedeceğine hiç şüphem yoktu.
“Bir şeyi çok merak ediyorum.” Çenemi göğsüne yaslayıp kirpiklerimin altından ona baktım. “Sen ve Gurur artık her şeyi yapacak güçtesiniz. Neden size tüm bu acıları yaşatan bir adamdan kurtulmuyorsunuz? Baban olduğu için mi?”
İç çekerek başını iki yana salladı. “Yapabilsek bir dakika durmaz yapardık ama bunu yapmaya yeltenemiyoruz.” Ne demek istediğini anlamadığımı görünce başını bana doğru eğdi. “Her şey kafada bitiyor, Çeyrek Mafya.” Parmaklarının tersi yanağıma sürtünmeye başladı. “Şu meşhur deneyi bilir misin? Bir köpek balığını akvaryuma kapatmışlar. Akvaryumun ortasına kırılmayacak bir cam yerleştirip diğer tarafına bir balık koymuşlar.” Onu daha iyi anlamam için bana bu küçük hikâyeyi anlatırken parmakları yüzüme küçük dokunuşlar yapıyordu.
Yüzüme olan bakışı sevdiği bir manzarayı izler gibiydi. “Köpek balığı acıktıkça balığı yemek istemiş fakat her defasında cama çarpmış. Aradaki camı göremediği için kendisini engelleyen şeyi algılayamıyormuş. Denedikçe daha sert bir şekilde cama çarptığı için bir süre sonra artık ne yaparsa yapsın o balığı yiyemeyeceğine inanmaya başlamış.” Gözlerimin içine bakarak, “Deneme cesaretini kaybetmiş,” deyince sertçe yutkundum. Sanırım ne demek istediğini anlamıştım.
Karun ve Gurur deneme cesaretini kaybetmişti.
Parmakları alnıma sürtünüp kâkülümü düzeltirken bakışları fazla yılgın ve yorgundu. “Aradaki camı kaldırmalarına rağmen köpek balığı o küçük balığı yemek için bir harekette bulunmamış. Daha önce balığa ulaşamıyordu çünkü gerçek bir çaresizlik vardı fakat bu sefer de sahte bir çaresizlik yaşıyormuş. İstese o balığı yiyebilir, onu alt edebilirdi fakat bunu denemiyormuş çünkü denerse o cama çarpacağını düşünüyormuş.” Anladıklarım beni susturmaya yetmişti.
Karun ile Gurur çocukken ve toy bir ergenken birlik olup Şeref’ten kurtulmayı çok denemişti, değil mi? Her defasında başarısız olduklarından ikisi artık bunu yapacak güçte olsalar bile denemiyorlardı. Bir zamanlar aradaki o cama çok fazla çarptıkları için camın çoktan kalktığını göremiyorlardı.
Artık ikisi de aradaki tüm camları kırabilecek güçtelerdi ancak yapamıyorlardı çünkü onlara öğretilmiş bir çaresizlik vardı. Psikolojik olarak Şeref Kalender’e karşı zayıflardı, o akıl hastası adam Karun ve Gurur’da psikoloji namına bir şey bırakmamıştı. Onların bilinçaltına sızıp psikolojilerini öyle bir bozmuştu ki aradan yirmi bir yıl geçmesine rağmen Karun donuyor, Gurur yanıyordu. Bu Şeref’in eseriydi.
“Bunun adı sadece sahte çaresizlik değil.” Başımı iki yana salladım. “Öğretilmiş çaresizlik.” Babası onlara bunu öğretmişti.
Karun gözlerini yumarak kabullendi. “O camı ne Gurur aşabilir ne de ben.” Derinden gelen bir yenilgiyle burnundan nefesini verdi. “Arada hiç cam olmasa bile…”
“Babanı öldürsem benden nefret eder misin?” Dan diye sorduğum soruyla gözlerini hızla açtı. Katı bir ifadeyle bana baktığında mavilerinde şimşekler çakıyordu.
“Sakın buna kalkışma. O piçi öldürmek sandığın kadar kolay değil, istediğim son şey kafayı sana takması!” Nabzım hızlandı. Babasını alt edecek güçteydi fakat bunu yapamayacağını düşünüyordu. Tıpkı bana anlattığı hikâyede olduğu gibi o köpek balığıyla aynı kaderi yaşıyordu.
Azap Tarikatı’nın sonunu getirip Marasliyanları bile bitirmişken aynısını babasına yapamayacağını düşünüyordu. Şeref denen herif onları psikolojik yönden zayıflatmıştı. Karun’un kafasını dağıtmak için kucağında kıpırdandım. Dudaklarına uzanmadan önce, “O heriften konuşmayı bırakalım,” diye mırıldandım. Arzudan koyulaşan gözlerle dudaklarına bakıyordum. “Seni özledim.” Onunla sevişmeye ihtiyacım vardı. Bence ikimizin de şu anda ihtiyacı olan tek şey buydu.
Karun’un dudakları kıvrıldı, davetimi geri çevirmeyecek kadar beni arzuluyordu. Belimdeki eli sırtıma sürtünerek kalçama doğru hareket ederken boğuk bir sesle, “Bebek için sakıncalı değil mi?” diye sordu muzır bir ifadeyle. “Bir kez başlarsam bebeği bahane ederek beni durdurmaya çalışırsan durabileceğimi sanmıyorum.” Kalçamı sertçe sıktı. “Tenin konusunda fazla zayıf olduğumu biliyorsun.”
Bacaklarımı iki yanından açarak kucağına iyice yerleştim. “Doğuma kadar o alıştığın sert sevişmeleri unut.” Kendimi ona bastırdığımda gırtlağından çıkan hırıltı beni olduğundan daha fazla tahrik etmişti. Gözlerinin içine cilveli bir edayla bakıp, “Sınırları zorlamadan yapacağız,” diye fısıldadım.
Parmakları boynuma sürtünerek geceliğin askısını tuttu. “Tam olarak neleri yapmayacağız?” Parmağını geceliğin askısına takarak omzumdan düşürdü. Bir göğsümü açığa çıkardığında kışkırtıcı bir yavaşlıkla dudaklarını emdi. “Yasakları sayar mısın?”
Göğsüme olan bakışı omurgama yakıcı bir his gönderiyordu. İri parmakları göğsümü avuçladığında uyluklarımdan başlayan sızıyı bacaklarımın arasında hissettim. Soğuk elinin tutuşuyla irkilirken göğsümün tomurcuğunu parmaklarının arasına alıp hafifçe sıktı. Bunu yapmasıyla beklenti içinde inledim. Dudaklarımdan dökülen iniltiyle gözlerinde vahşi bir parıltı geçti. “Siktir et kuralları, yasaklarla uğraşamam!” Gözü dönmüş bir şekilde ensemi kavrayıp hoyratça beni öpmeye başladı.
Öpüşüne karşılık verirken en az onun kadar sabırsızdım. Bir an önce ona sahip olmak istediğimi gizlemiyordum. Kendimi onun nefes kesici öpücüklerine bırakırken pantolonun kemerini açtım. Fermuarını indirip boxer’ın kenarlarını kavradım. Karun kalçasını hafifçe kaldırarak bana yardımcı oldu. Parmaklarım sertliğini kavradığında gırtlağından çıkan kalın sesle alt dudağımı ısırdı. Sadece ona dokunmam bile onu deli ediyordu.
Nefes almak için birbirimizden ayrıldığımızda ikimiz de nefes nefeseydik. Dudağımda dişlerinin bıraktığı sızıyı hissederken elim hâlâ bacaklarının arasındaydı. Aletini kavrayıp elimi aşağı yukarı hareket ettirdikçe nefes alışları hızlanıyordu. Geceliğimin diğer askısını da aşağıya çekip kolumdan çıkardı. Geceliğim karnıma kadar düştüğü için dik ve iri göğüslerim görüş açısındaydı.
Karun çıldırmış gözlerle göğüslerime bakarken elimin hareketleriyle dişlerini sıkıp, “Beni öldürüyorsun!” diye hırlayıp göğüslerime yumuldu.
Dudakları sağ göğsümdeydi, eliyse sol göğsümü avuçluyor ve dudaklarının bıraktığı sızıyı oraya da yayıyordu. Diğer eli de geceliğimin eteğinin altına sızıp bacaklarımın arasına ulaşmıştı. İç çamaşırı giymediğimi anlayınca, “Siktir!” dedi boğuk bir sesle. Bir saniye bile beklemeden, “Buraya gel!” dedi ve kalçalarımı kavrayıp beni üzerine çekti.
Omuzlarına tutunarak yavaşça üzerine oturduğumda, içimi doldurmasıyla gözlerimin önünde küçük yıldızlar yanıp sönmeye başladı. Bu hissi çok seviyordum. Karun’un omuzlarına baskı yaparak başımı eğdiğimde saçlarım yüzüne dökülüyordu. Arzudan kısılan bir sesle, “Bir doktora danışmadan bunu yapmamız doğru mu, bilmiyorum bu yüzden yavaş olmalıyız,” dedim. Onunla sevişirken bile bebeği düşünmeden duramıyordum.
Karun’un üzerindeyken kalçamı belli bir ritimle kaldırıp onu içime almaya başladım. İçimi tamamen doldurduğunda kalçamı biraz yukarı kaldırıyor, daha sonra tekrar hepsini içime alıyordum. Tutturduğum bu ritim onu deli ettiği için hırıltılı sesler çıkararak boynuma küçük ısırıklar bırakmaya başlamıştı. İkimiz için de uzun bir gece olacaktı ama diğer gecelerin aksine sert olmamalıydı.
***
Sabah gözlerimi açtığımda Karun hâlâ uyuyordu. Her sabah olduğu gibi yine vücudumun bir tarafı felç olmuş gibi hissediyordum. İri bedeninin yarısını benim üzerime vererek uyuduğu için sabaha kadar onun altından eziliyordum. Başı yine sol göğsüme yaslı bir hâldeydi. Bir koluyla belimi sıkıca sarmıştı ve bacağını üzerime atmıştı. “Ahtapot gibi sarılarak uyumak zorunda mısın?” Homurdanıp onu üzerimden atmaya çalıştım ama milim kıpırdamadı.
Aklıma gelen şeytanlıkla, “Karun kalk, kocam geldi!” diye bağırdım. “Çabuk kalk, bizi böyle görmesin!”
Uyku sersemi bir anda üzerimden çekilince az kalsın kahkaha atacaktım. “Kocan mı geldi?” Henüz uykusu açılmadığı için tam olarak uyanamamıştı. “Kocanı benimle mi aldattın?”
Hızlıca yataktan çıkarak başımı salladım. “Yukarı çıkmadan hemen gitmelisin.” Kolunu tutarak onu yataktan çıkmaya zorladım. Üzerinde sadece boxer varken eğilip yerdeki kıyafetlerini topladım. Sık sık kapıyı kontrol edip duruyordum. “Seni burada görmesin, hemen çık.”
Uykulu gözlerle şaşkınca kapıya baktı. “Nereden çıkayım?”
Korku içinde gözlerimi belerttim. “Odaya girmek üzere, kapıdan çıkamazsın!” Kıyafetlerini kucağına bastırdım. “Balkona saklan çabuk!”
Kendimle birlikte onu da paniklettiğim için, “Tamam,” deyip balkon kapısına koştu fakat bir anda duraksadı. Kucağındaki kıyafetleri yere atarak çatık kaşlarla bana döndüğünde burada olanları anlayamıyordu. Uyku mahmuru gözleri kızgınlıkla bakıyordu. “Ben niye kaçıyorum, o gitsin!”
Telaşlı bir ifade takınarak korku dolu gözlerle kapıyı kontrol ettim. “Adamın karısıyla yattın, seni burada görürse sana ne yapar?”
“Hiçbir sikim yapamaz!” Uyku sersemi olsa bile cesaretinden bir şey kaybetmiyordu.
Dik dik ona bakmaya başladım. “Benim kocam mafya, aptal herif!”
“Ben de öyleyim!” dedi korkusuzca.
“Ama o senin karınla yatmıyor.”
Çenesinde bir kas seğirirken beni boğabilirdi. “Evli olduğunu söylemedin bana!” demişti ki nihayet uyku hâlinden çıkmaya başladı. Gerçekler dan diye kafasına düştüğünde gözleri sinirle harlandı. “Beni uyandırma şeklini sikeyim, Bige!” Söyledikleriyle gülmeye başladım. Güldüğümü görünce iyice sinirlenerek hızlı adımlarla üzerime yürüdü. “Buraya gel!”
Ona sırtımı dönüp kaçmaya yeltendiğimde arkadan belimi yakaladı. Beni yatağa atıp üzerime çıktığında bile hâlâ gülüyordum. Sesimi kalınlaştırıp, “Kocanı benimle mi aldattın?” diyen sözlerini taklit ettiğimde sinirden o da güldü.
“Elimde kalacaksın.” Bacaklarımın arasına girerek kendini bana bastırdı. “Ya da altımda.”
Bir kez daha onu taklit ederek kabadayılar gibi, “Hiçbir şeyim yapamazsın,” dediğimde ciddi görünmeye çalıştı ama ciddiyetin emaresi bile yüzüne uğramadı. Dudaklarından çıkan gülüşüne engel olamayıp üzerime iyice yerleşti.
“Neyin yapamam?” Tahrik edici bir şekilde konuşurken kendini bana bastırmaya devam ediyordu. “Sansür kullanmadan söyle bakayım?”
Alt dudağımı dişleyerek ona göz süzdüm. “Söylerim.”
Geceliğimin eteğini yukarı toplarken iri cüssesiyle beni eziyordu. Hınzır gözlerle bana bakarken kaşlarını alaycı bir ifadeyle yukarı kaldırdı. “Sikerim mi diyeceksin bana?”
Sebepsiz yere utandım. “Biraz edepli ol.”
Dudaklarındaki çarpık gülüşünü saklamadan, “Emrin olur, karım,” diyerek bana takıldı. Kendini biraz geriye çekip bir kez daha bacaklarımın arasına baskı uygulayınca soluğum kesildi. “Ben hep edepliyimdir.”
Kıkırtımı durduramadım. “Sana tüm kalbimle inanıyorum.” Bacaklarımı iyice açıp onun beline sardım. “Göğüslerimin de ilgiye ihtiyacı var.”
Dudağının köşesi belli belirsiz kıvrıldığında, “O nasıl söz öyle?” dedi sahte bir utangaçlıkla. “Biraz edepli ol.”
Ensesini tutarak onu göğüslerime doğru çektim. “Ben hep edepliyimdir.” Kendini tutamayıp sesli güldü.
Yataktaki oynaşmamızı bölen Çağıl oldu. Kapıya birkaç kez vurup, “Birader?” diye seslendi. “Orada mısın?” Destursuzca içeri girmezdi, değil mi?
Panikleyerek Karun’u üzerimden itmeye çalıştım fakat heybetli cüssesini üzerimden çekmedi. “Sabahın köründe ne var, Çağıl?” Geceliğin yakasından çıkardığı göğsümün tomurcuğunu dişlerinin arasına alınca iniltimi güçlükle bastırdım. Kardeşi kapıdayken bunu yapmak zorunda mıydı?
Çağıl’ın sesi huzursuz geliyordu. “Aşağıya inmelisin.”
Karun beni delirtirken göğüslerimi avuçlayıp emmeyi bırakmıyordu. Bense her an Çağıl içeri girecek diye fazla gergindim. Gerginliğimden nefret etmiş gibi göğsümün tomurcuğunu biraz sert ısırınca az kalsın çığlık atacaktım. Bunu önlemek için tam zamanında elini ağzıma bastırmıştı. Uyaran gözlerle bakıp, “Sessiz ol,” diye beni uyardı ama hareketlerinde değişen hiçbir şey olmadı. Beni kışkırtmaya devam ediyordu.
Ona başımı salladığımda elini çekerek dudaklarıma uzandı. “Bu kadar acil olan ne var, lan!” Çağıl’ı azarlayıp dudaklarıma küçük bir öpücük kondurdu. “Daha sonra konuşuruz.”
Onunla ne konuşacaksa Çağıl çok sabırsızdı. “Bu bekleyemez!”
“Çağıl, keyfimin içine etme!” Karun boynuma küçük öpücükler bırakırken her an boxer’ını çıkarıp içime girebilirdi. Hoşuma gitmeyeceğini de söyleyemezdim. Kapıda biri varken yakalanma korkusuyla sevişmemiz oldukça heyecan vericiydi. Tek sorun iniltilerimi kontrol altında tutmaktı.
Çağıl, “Bige’nin babası ve büyükbabası burada,” deyince Karun hızla başını kaldırdı ve ikimiz de donmuş bir şekilde birbirimize bakmaya başladık. Babam ve büyükbabam mı geldi?
“Ben onlarla ilgileniyorum, sen de Bige’yi uyandırıp aşağıya gel.” Çağıl’ın kapıdan uzaklaşan adım seslerini duyduğumda bile hiç kıpırdayamadım. Babamın büyükbabamı da alıp İstanbul’a gelmesini beklemiyordum.
“Karun, çekil üzerimden.” Onu itmeye çalıştım. “Babam gelmiş, çekil.”
Kaşlarını kızgınlıkla çattı. “Beklesin biraz.”
“Aklım babamdayken yapamam, çekil.”
“Yavrum saçmalama, beni bu hâlde bırakamazsın.” Aşağısını işaret etti. “Bu hâlde nasıl çıkarım babanın karşısına?”
“Senin sabah ereksiyonun umurumda değil.”
“Pantolonumda belli olan bir sertlikle babanın karşısına çıkmamı mı istiyorsun?”
“Tamam, Allah’ın cezası, yap şunu!”
“Tadım kaçtı ulan, yapmayacağım!” Üzerimden çekilip kendini yan tarafa attı. “Babanın zamanlamasını sikeyim.”
“Düzgün konuş babamla!” Onu tersleyerek üzerine çıktım. “Hamile hamile bir de seninle uğraşıyoruz.” Bu herifin gönlünü almazsam tüm sinirini babamdan çıkaracağını bilecek kadar onu tanıyordum.
Belimi tutarak beni altına alıp dudaklarıma küçük bir öpücük kondurdu. Bu konuda beni zorlamadığını göstermek için çatık kaşlarını düzeltti. “İstemiyorsan kendini zorlama. Soğuk bir duş alarak kendimi toparlarım.” Yataktan çıktığında tebessümüme engel olamadım. Arada düşünceli biri olabiliyordu.
Peşinden yataktan çıktım. “Birlikte duş alalım.”
Kısık bir sesle küfretti. “Ben bu hâldeyken benimle duşa girmeni tavsiye etmem.” Hiç bu kadar haklı olmamıştı.
Yarım saat sonra sırasıyla duş alıp hazırlanmaya başlamıştık. Saçlarımı kuruttuktan sonra odaya geçip hızlıca giyindim. Aynı zamanda hayatımın en hızlı makyajını yapmıştım. Aynanın karşısında rujumu sürerken Karun kravatını bağlıyordu. Babamın ona yaşattığı gerginlik yüzünden bir türlü kravatı doğru şekilde bağlayamadığı için bıkkınlıkla soludu.
Yönünü bana çevirip boynundaki lacivert kravatı işaret etti. “Yardım eder misin, nefesim?”
“Tabii.” Rujun kapağını kapatıp yanına gittim. Uzanıp beyaz gömleğinin yakasını kaldırarak kravatını bağlamaya başladığımda Karun başını eğip dikkatli gözlerle beni izliyordu. Gözlerinin odağında dudaklarım vardı.
“Kırmızı rujun bu kadar yakıştığı tek kadınsın.” Gördüklerinden etkilenmiş gibi sesi boğuk çıkmıştı. Ayağımdaki siyah stilettoları gösterdi. “Ve topuklu ayakkabıların…” diyerek iç çekti. “Ayakkabılarının çıkardığı tıkırtıları seviyorum.”
“Bunu biliyorum.” Gülümsemeden duramadım. “Topuklu ayakkabılarımın tıkırtısından beni tanıdığın için gizlice kapını hiç dinleyemiyorum.” Ayakkabılarımın tıkırtısını ezberleyecek kadar kendini aşmıştı.
Kravatını düzgünce bağladıktan sonra yakasını düzeltip geriye çekildim. Takım elbisenin içindeki karizmatik hâline bakarken ona kendimi gösterdim. “Elbisem yakışmış mı?”
Üzerimdeki siyah elbiseye beğeni dolu gözlerle bakması çok hoştu. Omuzları düşük elbisenin üzerimdeki duruşunu sevmiş gibi bakıyordu. Elbisenin uzun kolları ellerimin üstüne kadar geliyor, kırmızı ojeli tırnaklarımın daha çok öne çıkmasını sağlıyordu. Vücudumu saran dar elbise dizlerimin bir karış altına gelecek kadar uzundu. Saçlarımı çoğunlukla yaptığım gibi yine açık bırakarak hazırlığımı tamamlamıştım.
Karun büyülenmiş gözlerle beni izlerken gördüklerinden memnun kaldığını gösteren birkaç mırıltı çıkardı. “Her zamanki gibi fazla güzelsin,” deyince ondan aldığım iltifatla gülümsedim. Bana güzel olduğumu söylemesi hoşuma gidiyordu.
Birlikte kapıya doğru yürürken aklıma gelenlerle kolunu tutarak onu durdurdum. “Babama hamile olduğumu sakın söyleme.” Evlilik dışı hamile kaldığımı öğrenirse bana karşı çok kırıcı olmasından korkuyordum. Karun babamın dengesizliğini çok iyi bildiği için başını sallayarak beni onayladı. Umarım diğerleri de bu konuda pot kırmazdı.
Birlikte aşağıya indiğimizde babam ve büyükbabamın salonda olduğunu öğrendik. Salona doğru attığımız her adımla yaşadığım stres biraz daha arttı. Babamın boşanmam için mahkemeye çıkıp aleyhime tanıklık ederek deli olduğumu savunmasını unutamıyordum. Ona olan kırgınlığım henüz geçmemişken buraya gelmesi hiç doğru değildi. İçeri girdiğimizde babam Çağıl ile sohbet ediyordu. Onu görünce bile kalbimde kontrol edemediğim bir özlem belirdi.
Bir türlü onu sevmekten vazgeçemiyordum. Birçok konuda berbat bir baba olsa da o benim babamdı. Unut deyince unutulmayacak bazı insanlar vardı ve babam da onlardan biriydi. İçeri girdiğim an başını çevirip hızla bu tarafa döndü. Beni görünce siyah harelerinde oluşan o yoğun özlem beni ağlatabilirdi. Babamın bir, “Efil…” deyişi vardı ki insanın içini yakıyordu.
Ayağa kalkıp bana doğru yürüdüğünde gözlerinin irisleri titredi. Beni en son geçen sene ameliyata girerken gördüğü için bakışları can yakıyordu. Burada olduğumu ama en önemlisi hâlâ yaşadığımı görmek yüreğindeki yası dağıtmaya başlamıştı. İhtiyar yüzü beni görmenin sevinciyle gevşedi. Aramızda birkaç adım bırakarak durduğunda karşımda her anlamda pişman ve yaptıkları için acı çeken bir adam vardı.
Babam bana sarılmak istiyordu fakat iznim olmadan bunu yapmaya cesaret bile edemiyordu. Ne zamandan beri birbirimize bu kadar yabancı olmuştuk? “Sana haber vermeden geldiğim için bana kızdığını biliyorum ama daha fazla duramadım.” Daha önce onda hiç görmediğim bir çekingenlikle bana bakıyordu. Gözlerini kaçırmamak için kendini zorlarken, “Çok özledim,” dedi kısık bir sesle. Bir yıl daha yaşlanmıştı ve bu onu biraz daha duygusallaştırmış olmalı ki konuşurken sesi titriyordu. “Çok özledim, Efil’im.”
Gözlerim sızlayınca karşımdaki kıvranışlarından nefret ederek aramızdaki mesafeyi hemen kapattım. “İyi ki geldin, baba.” Cümlemi yeni bitirmiştim ki kendimi ona sarılırken buldum. Babamın yanlışları olabilirdi ama Karun’un babasıyla kıyaslanınca o iyi bir babaydı.
En azından babam bizi seviyordu. Boynuna sımsıkı sarılıp ağlamaya başladım. “Ben de seni çok özledim, baba.” İyi kötü bir babam vardı ve onunla kalan yıllarımı küs bir şekilde harcamak istemiyordum. Karun’un hatalarını sindirdiysem aynı şeyi babama için de yapabilirdim.
Babam onu geri çevireceğimden çok emin olmalı ki ona sarılmamı beklemiyordu. İlk beş saniye hareketsiz kaldı fakat daha sonra beni göğsüne bastırıp sımsıkı sarıldı. Gevşeyen göğüs kafesinden tuttuğu nefesini verdiğini anladım. İkimizin de birbirimize karşı büyük hataları olmuştu ve ikimiz de hatalarımızdan ötürü pişmandık. Bu küslüğü uzatmak yerine birbirimize yeni bir şans vermenin zamanı gelmişti. Belki de hamilelikten dolayı bu kadar duygusaldım, bilmiyordum.
Babam uzun süre beni kollarının arasında ağırladı. Bu süreçte defalarca saçlarımın tepesini öpüp kokumu içine çekmişti. Hayatımın en huzurlu anları olduğunu söyleyebilirdim. Kaç yaşına gelirsem geleyim eksikliğini hissedeceğim şeylerden biri de baba sevgisiydi. Ondan ayrıldığımda gözleri Karun’u bulunca bir an gülmek istedim. Karun’a olan nefretinden hiçbir şey kaybetmediğini görüyordum. Bakışları Karun’u bulduğu an katılaşmıştı.
Aynı şekilde Karun da hoşnutsuz gözlerle ona bakıyordu. İkisinin birbirine olan ters bakışlarında muazzam bir nefret vardı. Karun kendini zorlayarak, “Hoş geldin,” dedi kuru bir sesle. Tokalaşmak için isteksiz bir şekilde babama elini uzattı.
Babam emekli bir albay olduğu için yasa dışı işler yapan bir adamın elini kati suretle sıkmayı düşünmüyordu. Onun elini sıkmayacağını göstermek için elini cebine koydu. “Hoş buldum.”
Yerimde rahatsızca kıpırdanıp, “Baba,” dedim canımdan bezerek. “Kocamın elini sıkmayacak mısın?”
“Kocan değil.” Omuzlarını dikleştirdi. “Kocan olsaydı elini sıkardım.” Yalancı.
“Sırf sen onun elini sık diye Karun ile evlenirim, görürsün.” Cebindeki elini hemen çıkarıp Karun’un elini sıkması çok komikti. Dediğimi yapacak kadar manyak olduğumu iyi biliyordu.
İkisi el sıkışırken birbirlerine çatık kaşlarla bakmalarını durduracak hiçbir güç yoktu. Paylaşamadıkları bendim. Babam kızını Karun gibi biriyle görmek istemiyordu, Karun da babamın beni ondan uzaklaştırmaya çalışmasından nefret ediyordu. Birini arar gibi sabırsızca etrafıma baktım. “Büyükbabam nerede?” Onu o kadar özlemiştim ki âdeta burnumda tütüyordu.
Çağıl gülerek bana pencereden dışarıyı gösterdi. “Anlaşılan Furkan’ı senden daha çok özlemiş.” Pencereye yaklaşıp camdan bakınca büyükbabam ve Furkan’ın koyu bir sohbete tutuştuğunu gördüm.
“Gidip bir göreyim.” Hızlı adımlarla kapıya yürürken birbirine ters bakışlar atan Karun ve babamı Çağıl’a emanet ettim. “Birbirlerini öldürmelerine izin verme lütfen,” dediğimde Çağıl gülerek başını salladı. Malikâneden dışarı çıkıp heyecanlı bir sesle, “Büyükbaba!” diye bağırdığımda hemen bana döndü.
Beni görünce koşup boynuma atlayacağına çok emindim fakat o, “Furki?” diyerek koluyla Furkan’ı dürttü. Gözleri baştan ayağa beni süzerken çapkınca sırıttı. “Kim bu hatun?” Ağzım bir karış açık bir şekilde donup kaldım.
Büyükbabamın yüzünde beni tanıdığına dair hiçbir işaret yoktu. Alzaymır olduğu için bir yıldan fazladır görmeyince beni unutmasını bir yerden sonra anlardım ancak Furkan’ı hatırlayıp da beni unutması küfür gibi bir şeydi. Ona doğru yürürken hayal kırıklığı ve kederle dolmuştum. “Beni unuttun mu?” Bunu ona sorarken neredeyse ağlayacaktım.
Annemden sonra ailemden birinin daha beni hatırlamaması ölüm gibi bir şeydi. Önce Kadem, sonra annem ve şimdi de büyükbabam… Sevdiklerim tarafından unutulmak kaderim olmalıydı.
Büyükbabam beni izlerken kim olduğumu hatırlamaya çalıştığını görebiliyordum ama hatırlamıyordu. Beni hatırlamamasına rağmen her şeyiyle benim tanıdığım Fehmi Saka’ydı. Gençlere özgü garip tarzı bile hâlâ aynıydı. Üzerinde kurukafa baskılı siyah bir tişört ve deri ceket vardı. Dizleri yırtık kot pantolonu ve spor ayakkabılarıyla tanıdığım o sapık ihtiyardı.
Karşısında durduğumda dudaklarındaki pis sırıtışla göğüslerimin kıvrımına ve kalçamın şekline bakmaya başladı. Bunu gören Furkan, “Fehmi amca, hop,” dedi onu durdurarak. “Torunun yahu o senin.”
Başını eğerek bacaklarımı röntgenlerken, “Nereden torunum oluyormuş?” diye Furkan’a çıkıştı. “On yedisindeyim, ne torunu?”
Şaşırdım. “On yedi mi?”
Gözlerini bacaklarımdan ayırmadan, “On yedi yaşındayım, yavru kuş,” deyince kan beynime toplandı. Onu en son bıraktığımda yirmi yedi yaşında olduğunu sanıyordu. Anlaşılan şu bir yılda on yediye kadar düşmüştü.
“Bu gidişle yakında kundaklayıp beşiğine taşırız seni.” Homurdanarak ona sarılmak için bir adım atmıştım ki kendimi güçlükle tuttum. Beni tekrar hatırlayana kadar ona sarılmam çok sakıncalı olabilirdi. Kim olduğumu hatırlamadığı için beni ellemeye falan kalkışırsa onu parçalardım.
Boğazımı temizleyerek yalandan birkaç kez öksürdüm. “Ben Bige Efil.” Bundan nefret etsem de gayriresmî bir şekilde ona elimi uzattım. “Evimize hoş geldiniz, Fehmi Bey.”
Elimi tutup genç erkeklere taş çıkaracak bir hareketle elimin üstünü zarifçe öptü. Kendimi tutamayıp kıkırdadım, hâlâ çok çapkındı. Doğrulduğunda başparmağıyla elimin üstünü okşuyordu. “Ben de Fehmi.” Takma dişlerini bana göstererek otuz iki diş sırıttı. “Akşam boş musun, bebek? Seni yemeğe çıkarayım mı?”
“Çok isterim.” Ona malikâneyi işaret ettim. “Hava serin, dışarıda kalmayın lütfen.” Bir süre onun flört girişimlerine katlanacaktım artık.
Üşütmesin diye onu eve davet etmemi kafasında çok yanlış değerlendirerek Furkan’a yaklaştı. Kısık sandığı ama aslında çok iyi duyulan bir sesle Furkan’a söylediği şeyler insanı çıldırtırdı. “Hatunun bana dibi düştü, Furki. Görmüyor musun, daha ilk dakikada beni eve atmaya çalışıyor.” Furkan gözlerini belerttiğinde çok komik görünüyordu. Tek düşündüğüm Karun’u nasıl zapt edeceğimdi. Büyükbabam onun yanında da bana asılırsa Karun delirirdi.
Önde yürüyecek kadar büyükbabama güvenmediğim için ona arkamı dönmeye cesaretim yoktu. Yan yana yürüyüp eve girdik. Birlikte salona girdiğimizde Karun ve babam karşı karşıya oturuyordu. Çağıl ve Melek de olası bir savaşa karşı tedbirli olup ikisini göz hapsine almıştı. Büyükbabamı içeri getirene kadar Melek de aşağıya inmişti.
Büyükbabam Çağıl’ı hatırladığı gibi Melek’i de hatırlıyordu. Melek’in, “Fehmi amca,” diyen neşeli sesine gülümseyerek karşılık vermesinden belli oluyordu. Bu herif bir tek beni mi unutmuştu? Kendimi dışlanmış hissediyordum.
Melek’e tebessüm ederek elini uzattığında Melek hiç gocunmadan eğilip onun elini öptü ve alnına koydu. Melek’in ona olan saygılı tutumuyla büyükbabam ona sarılıp, “Seni tekrar gördüğüme sevindim, kızım,” dedi. Allah’a şükürler olsun ki Melek’i hatırlıyordu. Ona da asılsaydı çıldırırdım.
Karun babamdan hoşlanmıyordu ama büyükbabamı seviyordu. Büyükbabamın içeri girmesiyle ayağa kalkması bile ona duyduğu saygıdandı. Bunu gören babamın ne denli şaşırdığı gözlerinden okunuyordu. Babamın onu izlediğinden habersiz büyükbabama doğru yürüdü. Karun’un oldukça içten bir sesle, “Hoş geldin, Fehmi amca,” deyişi kalbimi ısıttı.
Büyükbabam haneme bir gol daha atarak onu da tanıdı. “Hoş buldum, evlat.” Karun’a kollarını açması çok tatlıydı. Melek’e öpmesi için elini uzatmışken aynısını Karun’a yapmaması bile Karun’u her şeyiyle hatırladığını gösteriyordu. Karun yeraltının tehlikeli adamlarından biriydi. Diğer mafyalara elini öptürürken birinin elini öpeceğini sanmıyordum. Büyükbabam onunla ilgili bu detayı bile unutmamıştı.
Karun’un yarısı kadar boyu olduğu için Karun ona sarılırken bayağı eğilmek zorunda kaldı. Büyükbabam oğluna sarılır gibi içten ve sıcak bir şekilde ona sarıldıktan sonra etrafına baktı. “Bige nerede?” Gözlerinin önünde olmama rağmen beni tanımaması herkesin yutkunmasına neden olmuştu. Onlara beni gösterip, “Bu yavru kuşun adı da Bige’ymiş,” dedi safça. “Torunumun adaşı.”
Büyükbabamın beni hatırlamamasıyla herkes benim adıma üzülmüş gibi bana bakıyordu. Derin bir nefes aldım. “Bunu ilk kez yaşamıyorum. Benimle biraz zaman geçirince hatırlayacağına eminim.” Böyle olmasını umut etmekten başka çarem yoktu.
Büyükbabam Karun’un koluna yapışarak ona beni gösterdi. “Nasıl? Fena parça değil, değil mi? Senin Bige’n var, bana da bu hatunu al, dalgamıza bakalım.” Babam kısık bir sesle küfrederken Karun beyninden vurulmuşa döndü. Başlıyor bizim mesai.
Karun’un kaşları o kadar hızlı çatıldı ki hemen müdahale edip diğer koluna da ben yapıştım. “Hasta ve yaşlı bir adama karşı yanlış bir şey yaparsan beni kaybedersin,” diye fısıldadım. “Bir şey yapmadan önce büyükbabamı, babamdan daha çok sevdiğimi unutma.” Bunları yeteri kadar kısık bir sesle söylememiş olmalıyım ki ikinci kez babamın küfreden sesini duydum.
Karun kolunu çekerek büyükbabamdan kurtulduktan sonra sinirli gözlerini bana dikti. “Gözümün önünde sana yürüyor!”
“Kim olduğumu hatırlamıyor.”
“Bu gözümün önünde sana yürüdüğü gerçeğini değiştirmiyor.” Tersçe büyükbabama baktıktan sonra tekrar bana döndü. “Senden hatun diye bahsediyor.”
“Hatırlamıyor dedim, nesini anlamıyorsun?” Ona çıkışarak babama doğru yürüdüm. “Sorun çıkarmadığı bir günü bile yok.” Karun’un arkamdan sinirli sesini duydum.
“Beni babana mı şikâyet ediyorsun?” Çıldıracaktım.
Babamın yanında onunla kavga etmek istemediğim için üçlü koltuğa oturdum. Büyükbabam koşarak gelip yanıma oturunca Karun’un yüzü sinirden kıpkırmızı oldu. Hızlı adımlarla yanımıza geldi ve beni kenara iterek ortamıza oturdu. Büyükbabamın çapkınlıklarını iyi bildiğinden beni ondan uzak tutmaya çalıyordu.
Büyükbabam beni görmek için başını öne eğdi. “Karuncuğum, çekil aradan. Senin zaten Bige’n var, benimkinden uzak dur.” Ne düşündüyse başını kaldırıp dik dik Karun’a baktı. “Torunumu bununla mı aldatıyorsun?”
Karşısında normal biri olsaydı Karun çoktan ona dalmıştı fakat hasta bir adama karşı eli kolu bağlıydı. Sinirlerine hâkim olmaya çalışarak birkaç kez derin derin nefes aldı. “Torunun beni terk edip gitti.” Büyükbabamı kandırmak için dakikasında bir hikâye uydurdu. “Bige gidince ben de kendime onunla aynı ismi taşıyan başka bir Bige buldum.” Anında senaryo yazmıştı.
Karun çocuk kandırır gibi büyükbabama bakarken ona beni gösterdi. “Bu kadın benim, bir tek benim.” Sahiplenici bir tutumla elimi kavradı. “Benimkinden uzak dur, ben sana daha iyisini bulacağım.” Kısa bir an yüzüme bakıp abartıyla, “Hem bu çok çirkin,” diyerek büyükbabamı ikna etmeye çalıştı. “Sen bu çirkinden uzak dur, ben sana dünyanın en güzel kadınını getireceğim.”
“Ne demek çirkin?” Elimi hemen elinden çektim. “Çirkin miyim ben?”
“Çirkin değilsin.” Büyükbabam sırıtarak beni izliyordu. “Çok güzelsin.”
“Bak, güzelmişim.”
Karun beni tersleyerek çatık kaşlarla, “Çirkinsin, sus!” deyince Çağıl ve Melek kahkaha attı.
Daha sonra büyükbabama dönüp ona tekrar beni gösterdi. “Bunun orijinal hâli çok çirkindi. Bakma böyle güzel göründüğüne, her yerini yaptırdım.” Ölmek mi istiyordu bu herif?
Sırf büyükbabamı benden uzak tutmak için yalanlarını sıralamaya devam etti. “Saçı yoktu, saç ektirdim; gözleri şaşıydı, gözlerini yaptırdım.” Bana bakıp yüzünü abartıyla buruşturdu. “Dişleri seyrekti, burnu kocamandı ve dudakları da inceydi. Dünyanın parasını harcayıp yüzünü daha bakılır bir hâle getirdim.” Bu gidişle kıskançlık uğruna ölecekti, her an ona dalabilirdim.
Karun eceline susamış birinin hınzırlığıyla parmağını bana doğrultup baştan ayağa vücudumu işaret etti. “Yağ tulumu, kilodan yürüyemiyordu, tüm yağlarını aldırdım.”
“Furkan silahımı getir!”
“Yavrum, başlatma silahından!” Bana doğru uzanıp dudaklarını kulağımın yakınına getirdi. “Belimdeki silahı çıkarıp büyükbabanın beynini dağıtmamı istemiyorsan işime karışma!” Ruh hastası herif, beni tehdit ettikten sonra tekrar büyükbabama yaklaştı. “Sen bırak bu çakma hatunu, ben sana daha güzelini ayarlayacağım.” Yemin ederim elimde kalacaktı.
Büyükbabam kararsız gözlerle bana bakmaya başlayınca Karun nefesini tuttu. Söylediği onca şeyden sonra büyükbabamın benden vazgeçmesini bekliyordu. Ancak büyükbabam alıcı gözlerle beni süzerken, “O kadar iyi yaptırmışsın ki çakma olduğu hiç belli olmuyor,” dedi hayranlıkla. “Ben bunu istiyorum,” diye ısrar edince Karun’un çenesinden bir kas seğirdi.
“Bige, büyükbabanla vedalaş, ölmek üzere!”
“Biraz sakin ol,” dedim aceleyle.
Şakaklarındaki damarlar belirginleşti. “Gözümün önünde karıma yürüyor!”
“Yürümüyor.”
“Yürüyor,” dedi Çağıl gülerek.
“Yürümüyor!” dedim inatla.
Melek eğlenerek başını salladı. “Bence de yürüyor.”
Yangına körükle gittikleri için ikisine kızarak, “Size öyle gelmiş, yürümüyor,” dedim.
Karun’u çileden çıkaran her şey babamın hoşuna gittiği için zevkten dört köşe olarak arkasına yaslandı. Karun’un gözlerinin içine bakıp, “Babam burada kalacak,” diyerek onu iyice delirtti.
Yumruğunu sıkan Karun düşman bakışlarını babama çıkardı. “Sen ve baban burada yapamazsınız.” Aceleyle konuşup ona kapıyı gösterdi. “Sizi en iyi otellerimizden birinde ağırlamama ne dersin?” Onları kovuyordu.
Babam onun düşmanca bakışlarına aynı şekilde karşılık vererek, “Bana kızımın evinde kalamayacağımı mı söylüyorsun?” dedi meydan okurcasına. “Doğru mu anladım?” Başını çevirip bana baktı. “Bize tercih ettiğin bu piç kurusunun babanı kovmasına izin mi vereceksin?”
“Hiç olur mu öyle şey, baba? Karun burada olmanızdan çok mutlu, sen yanlış anladın.” Kolunu sıkarak sinirli bakışlarımı Karun’a çıkardım. “Babamı buradan kovuyor musun? Doğru mu anladık?” Cinnet geçirmek üzereydi.
Bizimkiler geleli daha yarım saat olmamışken bu kadar kızdıysa, daha fazla kaldıklarında olacakları düşünemiyordum. Babamı evden kovarak beni gücendirmeyi göze alamayacağı için burnunun kemerini sıktı. Sakinleşmek için her yolu denerken isteksizce, “Ben onları daha rahat ettirmek için otel teklif etmiştim,” demek zorunda kaldı. Yalancı herif.
Karun sert bakışlarını babama çıkardığında her an onu öldürecekmiş gibi bakıyordu. “İstedikleri kadar burada kalabilirler.” Daha sonra sinirli gözlerini bana yöneltti. “Bu herif az önce bana piç kurusu dedi. Bu konuda da bir şey yap o zaman!” Neredeyse gülecektim. Çocuk gibi davranıyordu.
“Baba, bir daha kocama piç kurusu deme lütfen.”
“Kocan değil,” dedi babam.
Evlenme teklifini bir türlü kabul etmediğim için bunun siniriyle dişlerini sıkan Karun, “Şeytan diyor ki tut kolundan zorla götür nikâh dairesine!” dediğinde babam onun açığını yakalamış gibi sinsice güldü.
“Efil’e hâlâ nikâhı kıyamadıysan bundan sonrası zor iş.”
Karun’un omuzları gerildi. “Neden zormuş?”
Onu kızdırmaktan büyük bir zevk alan babamın gözleri sadistçe ışıldadı. “Kızımı tanıyorum, bir kez hayır dediyse kolay kolay evet demez. Eminim şu zamana kadar ona birçok kez evlenme teklifinde bulunmuşsundur. Yanılıyor muyum?”
Sırf onun eline koz vermemek için Karun bu konudaki sinirini gizlemeye çalıştı. “Henüz hiç evlenme teklifi etmedim.” O da babamı kızdırmaya çalışarak kolunu omzuma attı. “Evlenme teklifi ettiğim an kabul edeceğini biliyorum.”
“Dört kere teklif etti ama kabul etmedim.”
“Bige, seni gebertirim!”
Duyduklarıyla Çağıl ve Melek kahkaha atarken babam bile gülüşüne engel olamadı.
Babam bacak bacak üstüne atarak koltuğa iyice yayıldı. Bunu yaparken katı ve uyaran gözleri benim üzerimdeydi. “İlk evliliğini benden gizli yaptın, zor olsa da seni affettim ama ikincinin affı olmaz.” Bu konuda kendinden taviz vermeyerek kaşlarını belli belirsiz çattı. “Bu sefer evlenmek istediğinde beni çiğnemek yerine önce rızamı alacaksın. Usulüne uygun bir şekilde gelip seni benden isteyecekler.” Anladığımdan emin olmak için gözlerini kıstı. “Duydun mu beni?”
Bir an bile tereddüt etmeden başımı salladığımda Karun’un öfkesi o kadar büyüdü ki koskoca salona sığmaz oldu.
Beni babamdan istese bile babamın ona kızını vermeyeceğini çok iyi biliyordu. Zaten babam da bu yüzden ikinci kez onu yok saymamam konusunda beni uyarmıştı. Babamın benden böyle bir şey istemeye hakkı vardı. Bana nasıl bir baba olduğu umurumda değildi, babam haklıydı. İlk seferinde gizlice evlenerek onu çiğnemiştim. İkinci evliliğimde her şey usulüne uygun olmalıydı. Aynı hataları tekrar yapmayı düşünmüyordum.
Sinirden burnundan soluyan Karun’un delici bakışları babamın üzerindeydi. Hayır cevabını alacağından emindi ama yine de şansını denedi. “Kızını senden istesem bana verir misin?”
Babam bir an bile düşünmeden, “Hayır,” deyince Karun bunu zaten beklediği için hiç şaşırmadı. İşe gider gibi ayağa kalkıp kapıya yürüdü.
Kapının önünde durup bu tarafa döndüğünde buz saçağı gözlerinde gördüğüm şeytani ifadeye anlam veremedim. Büyükbabama bakıp dışarıyı işaret etti. “Fehmi amca, sen benimle geliyorsun. İş yerinde seni birkaç güzel kadınla tanıştıracağım.” Beni büyükbabamla yalnız bırakacak bir adam değildi.
Büyükbabam hevesli bir şekilde onun yanına gidip dışarı çıktı ama Karun hâlâ kapının önünde dikiliyordu. Omzunun üzerinden babama bakıp ona beni gösterdi. Dudağının köşesinde pis bir sırıtış belirince canımı sıkacak bir şeyler yapmak üzere olduğunu anladım. “Kızın çocuğuma hamile,” diyerek babamın gözlerinin içine baktı. “Şimdi sıkıyorsa onu bana verme bakalım.” Bunları söyleyip daha ben onun canına okuyamadan hemen dışarı kaçtı. Şoke oldum. Az önce beni ispiyonladı mı?
Ciddi ciddi babama hamile olduğumu söyledi.
Söyledi ve kaçıp gitti.
Bu gidişin bir de dönüşü vardı. Karun bombanın pimini çekip kaçarken akşam kürkçü dükkânına dönmeyeceğini mi sanıyordu? Akşam eve geldiğinde ona yapacaklarımın bir sınırı yoktu! Söyleme dememe rağmen babama hamile olduğumu nasıl söylerdi?
Korku içinde babama baktığımda sinirden kıpkırmızı olmuş bir suratla karnıma baktığını gördüm. Karun ile olmama bile tahammül edemezken onun çocuğuna hamile kalmam babam için azapların en büyüğüydü. Karnıma baktıkça siniri tepesine vuruyormuş gibi yüzündeki kılcal damarlar belirginleşiyordu. Gözlerinin siyahı ürkütücü bir karanlığa bürününce yutkunarak, “Annem yaşıyor!” dedim aceleyle. Ben de annemi ispiyonladım.
Kocama çekmişim!
Kendi skandalımın üzerini örtmek için annemin olayını patlattığıma inanamıyordum. Beni buna mecbur ettiği için Karun’a iki katıyla işkence yapacaktım. Hamileliğimden dolayı babamın kızaran yüzü, annemin haberiyle bembeyaz kesildi. Aynı anda aldığı iki büyük haberin arasında kalıp bocaladı. Ne dediğimi idrak ettikçe yüzünün rengi endişe verici bir şekilde biraz daha soluyordu.
Dudaklarını güçlükle hareket ettirip, “Sen neyden bahsediyorsun?” diye sorarken sesi titriyordu. “Ne demek annem yaşıyor?” En azından artık tek düşündüğü hamileliğim değildi.
Derin bir nefes alıp ona başımı salladım. “O yaşıyor, baba.” Ona annemle ilgili bilmesi gereken tüm şeyleri anlatmaya başladım. Bunu yapmayı hiç planlamamıştım, bilmemesi gerektiğini düşünüyordum. Ancak şimdi düşününce onun da bunu bilmeye hakkı vardı. En az bizim kadar babam da annemin yaşadığını bilmeliydi.
***
Babama tüm hikâyeyi anlatmam benim için düşündüğümden daha sarsıcı olmuştu. Anlattığım her şeyle nefes alışları hızlandığından fenalaşacak diye çok korkmuştum. Neyse ki bundan daha feci haberleri kaldıracak kadar dayanıklıydı. Carlos’un oynadığı oyunu eksiksiz bir şekilde anlatmıştım. Annemi aslında hiç vurmadığımı, yıllardır yaşadığını ve kendine yeni bir hayat kurduğunu anlatmam hiç kolay olmamıştı.
Bizi hatırlamadığını, yeniden evlenip çocuk yaptığını ve Gazel’in yaşadıklarını da ona anlatmıştım. Anlattığım her şey babamı derinden sarsmıştı fakat Gazel ile ilgili olan kısımları duyduğunda gözyaşlarını tutamamıştı. Bugün öğrendiklerinin içinde onu ağlatan tek şey annemi yaşatmak için Gazel’in yaşadıklarıydı. Artık Gazel’in neden evden kaçtığını biliyordu. Bunları öğrenmek babam için hiç kolay değildi, özellikle de Gazel’e yaptıklarıyla yüzleşmek…
Bunları tek başıma ona anlatacak gücü bulamadığım için başlamadan önce Kadem’i aramıştım. Çağıl ve Melek dışarı çıkıp bizi yalnız bırakırken Kadem ile tüm hikâyeyi babama anlatmıştık. Benim devam edemediğim yerde Kadem anlatmıştı. Hikâyenin sonuna geldiğimizde endişeli gözlerle babama bakıyorduk. Başını ellerinin arasına almış, kara kara bu olanları düşünüyordu.
Kadem dibime kadar girip bana babamı gösterdi. “Kendi rezilliğini gizlemek için adamı getirdiğin hâle bak.”
“Bana bak, üzerime gelme, zaten çok gerginim.” Ona ayaklarımızın önünü işaret ettim. “Şimdi yere oturur ağlarım görürsün.”
Kafama sertçe vurup, “Geber!” dedi hınçla. “Hamile olduğunu geçiştirmek için anneni sattın.”
“Yapmak zorundaydım. Anlamıyor musun, çok müşkül bir durumdaydım.”
“Sektir git, Efil!”
“Beni yargılama, hamile olan sen değilsin.”
“Bana mı sordun lan hamile kalırken!” Bana öldürmek ister gibi baktıktan sonra babamı işaret etti. “Sence en çok hangisi için üzülüyor?” diye fısıldadı. “Karısının onu unutup yeni bir hayat kurmasına mı yoksa kızının yaşadıklarına mı?”
İç çekerek gözlerimden akan yaşı hızlıca sildim. “Bence en çok Gazel’in yaşamak zorunda kaldıklarına üzülüyor.” Evlat candı, atsan atamaz, satsan satamazdın. Babamı bu denli dağıtan başlıca şeylerden biri anlayıp dinlemeden Gazel’i yargılamasıydı.
Albay Asım Saka da çok değişmişti. Artık eskiden olduğu o inatçı ve huysuz adam olmadığını görebiliyordum. Karşımda hatalarından ders almış, ailesini bir araya toplamaya çalışan bir adam vardı.
Uzun süre başını eğdiği yerden kaldırmadı. Bir süre sonra başını kaldırınca sessizce döktüğü yaşlar yüzünden kızaran gözlerini gördüm. Onun ağlaması bile beni gözyaşlarına boğabilirdi. Ayağa kalkıp hemen onun yanına oturdum. Ağlamasına dayanamadığım için elini tutup, “Baba, n’olur böyle yapma,” dedim titreyen bir sesle. “Hiçbir şey bilmiyordun.”
Başı bir kez daha önüne düştüğünde bir çınarın yıkılışı gibi omuzları çöktü. “Öğrenmek için hiçbir şey yapmadım.” Kendini daha fazla tutamayıp omuzları sarsıla sarsıla ağladığında gözyaşlarım birbiri ardına aktı. “Ben ailesini parçalayan bir adamım.” Kederli sesi pişmanlık doluydu. “Kendi gururumun kölesi olduğum için size yaptıklarımı hiçbir zaman göremedim.” İçim acıyla kasılmıştı, artık o da bunun farkındaydı.
Başını çevirip bana baktığında içli gözleriyle karşılaşınca ne yapacağımı bilemedim. “Beni affedebilecek misin?”
Fazladan bir saniye bile düşünmeden ıslak gözlerle başımı iki yana salladım. Onunla barışmam onu affettiğim veya bir gün affedeceğim anlamına gelmiyordu. “Ben affetmem, baba.” Acı çeken bir sesle dudaklarımı birbirine bastırdım. “Allah da affetmesin,” dediğimde gözyaşları durmaksızın akmaya başladı.
“Öl veya öldür, Efil.”
“Baba, ölüm ne demek?”
Çocukluğumun titreyen sesi kulaklarımda çınlarken onu affedeceğim bir günün gelmeyeceğini daha iyi anladım. Babamın bana yaşattığı 13 Haziran Katliamı benden her şeyimi almıştı ve geçen yıla kadar bu son bulmamıştı. Babamı çok seviyordum ve onu seven kalbim ona dargın kalmaya dayanamıyordu. Lakin onunla barışsam bile bana yaşattıkları için onu affedemiyordum.
Bu kendi yaşadıklarıma ama en önemlisi 13 Haziran’da ölen arkadaşlarıma ihanet etmek olurdu. Bazı hataların affı yoktu, ne burada ne de Allah katında. Babamın omuzları çökmüş bir hâldeydi ve kollarının dirseklerini dizlerine yaslamıştı. Yüzü yere dönükken ıslak gözlerle ayaklarının altındaki halıya bakıyordu. “Gazel de affetmeyecek.”
Usul usul gözyaşları dökerken sesi çatallaşmıştı. “Ona bir kez bile babalık yapmadım.” İçli ağlayışı artmaya başladı. “Bir kez bile kızım deyip yanında olmadım. Asi bir çocuktu, neden böyle olduğunu düşünmektense onu yok saydım.” Onca yıldan sonra babam bugün ilk kez kendi hatalarıyla yüzleşiyordu.
Gazel’den nefret etmek onun için en kolayıydı, onu sevmekse zor olandı. Babam hep kolayı seçmişti. Yüzünü ovuştururken Gazel’in çocuk yaşlarda başlayan çilesine, annemi yaşatmak için çektiği acılara ağlıyordu. “Hepinizin sebebi oldum,” diyen cılız sesi güçlükle duyuluyordu. “Ben kendi kızlarımın babası değil, efendisi oldum.” Keşke bunu bu kadar geç anlamasaydı. “Begüm’ün karşısına çıkmaya bile yüzüm yok. Onun emanetlerine sahip çıkamadım.”
Uzun süre kendini suçlayıp yaptıkları için gözyaşı döktü. Artık yaşı da genç değildi, üzüntü ona iyi gelmiyordu. Babam ağlayıp kendini suçladıkça ona bir şey olacak korkusuyla diken üstündeydim. Bir süre sonra başını çevirip ağlamaktan yorulmuş gözlerini karnıma dikti. Karnım onun bakışlarının hedefindeyken yerimde rahatsızca kıpırdandım. Sıra bana gelmişti.
Evlilik dışı hamile kaldığım için bana kızmasını bekliyordum ama bunu yapmadı. Normalde olsa bunun için kalbimi kırar, canımı bir kez daha yakarak çekip giderdi. Zaten bunun olmasını engellemek için ona annem ve Gazel’le ilgili gerçekleri anlatmıştım. Konuyu kendimden uzaklaştırmaya çalışırken farkında olmadan babamı hatalarıyla yüzleştirmiştim.
Ailesine yaptıklarıyla yüzleşince paramparça olmamız ve her birimizin bir yere dağılmasında büyük rolü olduğunu anlamıştı. Bu yüzden karnıma olan bakışları kızar gibi değildi. Bir kez daha gururu ve kurallarıyla kızlarından birini kaybetmek istemediğini görebiliyordum.
Hisli gözlerle karnıma bakarken yüzünü sertçe ovuşturdu. “Babası olacak serseriden nefret etmem bir şeyi değiştirmez, o benim torunum.” Tuttuğum nefesimi sesli bir şekilde verdim.
Gözlerinin siyahında içimi kedere boğan bir duygu belirdi. “O bir Saka,” deyince sesli bir şekilde ağlayarak ona sarıldım. Babam ilk kez bir konuda bana kızıp yargılamak yerine beni destekliyordu. Bunun benim için anlamını bilemezdi.
Baba kız bir yılın özlemini ve geçmişin acısını birbirimizin kollarında dindirmeye çalıştık. Karun’a başta çok kızmıştım ama şimdi iyi ki babama hamile olduğumu söylemiş diyordum. Eğer söylemeseydi cesaret edip babama bebeği söyleyemezdim. Karun farkında olmadan uzun süre bunu babamdan saklama endişesinden beni kurtarmıştı.
Babam kendini biraz toparlayınca Gazel’in nerede yaşadığını sordu. Gazel’i görmek istemesi beni mutlu etmişti. Gerektiği gibi ondan da özür dileyip kendini affettirmeye çalışacağını biliyordum. Gazel onu affetmese de en azından babamın ona yaptıkları için pişman olduğunu bilecekti. Gazel’in onu affedeceğini sanmıyordum çünkü bana kıyasla babam ona hiç babalık yapmamıştı. Ne baba evindeyken ne de gittiğinde.
Babama Gazel’in adresini vermek üzereyken Kadem ayağa kalkıp onu Gazel’e götürmeyi teklif etti. Babam büyük kızını görmek için Kadem’le gidince ben de gözyaşlarımı sildim. Kendimi biraz toparlamak için yukarı çıkmaya başladım. Merdivende Çiçek’i görünce, “Çağıl nerede?” diye sordum. Biraz dışarı çıkıp hava almak istiyordum, belki Çağıl bana eşlik ederdi.
Çiçek saygılı bir ifadeyle bana cevap verdi. “Az önce Melek Hanım’ı hastaneye doktor kontrolüne götürdü.” Çağıl’dan bahsetmek bile onu utandırıyordu.
Çağıl yoksa o zaman Levent dışarıda bana eşlik etmek zorunda kalacaktı. Aslında bu iş için Levent’ten daha iyi bir aday olamazdı, o serseri hâlâ beni arkadaşlarıyla tanıştırmamıştı. Bugün istese de benden kurtulamazdı. Odasının önünde durup, “Levent?” diye ona seslendim. İçeriden cevap gelmeyince kapısına birkaç kez vurdum. “Orada mısın, gözlüklü ergen? Şu meşhur arkadaşlarınla tanışmaya gideceğiz.”
Genç bir adamın odasına destursuzca dalmak istemediğim için tekrar kapıya vurdum. “Levent, orada mısın? İkinci kez beni kapına getirmeden hazırlanıp aşağıya gel! Montumu alıp seni aşağıda bekleyeceğim.” Aklıma gelenlerle duraksadım. Odada değildi, değil mi?
İçeri girince nefesimi bıkkınlıkla verdim çünkü Levent burada yoktu. “Hangi cehennemdesin yine?” Çantamdan telefonu çıkararak dışarı çıktım. Son günlerde ortadan kaybolup durması canımı sıkmaya başlamıştı. Üst üste aramama rağmen telefonu açmadı. Nasılsa akşam gelecekti, bakalım o zaman nereye kaçacaktı.
Melek’in odasının önünden geçerken kapısının aralık olduğunu gördüm. Hastaneye giderken kapıyı tam örtmeyi unutmuş olmalıydı. Kapı kolunu kavrayıp çekecektim ki kapı aralığından gördüğüm ışıltılı parıltılarla dayanamayarak içeri girdim. İçeri girdiğimde yine beni fantastik bir evren karşıladı. Melek’in odası rengârenkti, bu odaya ne zaman girsem sebepsizce mutlu oluyordum.
Odasının duvarları sevdiği aktörlerin posterleriyle kaplıydı. Tavandan aşağıya simli yıldızlar sarktığı için odaya büyülü bir atmosfer katıyordu. Masasının üzeri ilaç şişeleriyle doluydu fakat şişelerin üzerinde bile renkli çıkartmalar vardı. Yatağının yanındaki serum askısına pembe bir kurdele takmıştı hatta oksijen tüpünü bile deniz kabuklarıyla süslemişti. Bu odaya ne zaman girsem kendimi farklı bir boyuta girmişim gibi hissediyordum.
Melek yirmi bir yaşında yetişkin bir kızdı fakat süslü şeylere, canlı renklere, tüylü ve ponponlu eşyalara merakı vardı. Onun odasında fazla oyalanmadan dışarı çıkacaktım ki yatağı gözüme ilişti. Dağınık yatağın beyaz yastığındaki kanlarla gözlerimin ardı sızladı. “Kahretsin!” Melek sabaha kadar kan kusmuş olmalıydı, yastığın bir kısmı hep kandı. Düşündüğümüzden daha az zamanı kalmıştı. Kustuğu kanları güzel bir gülümsemeyle hepimizden saklıyordu.
Kanlı yastığıyla bakışırken içimdeki kaybetme korkusu beni öldürüyordu. Süslü odasına yakışmayan tek şey yastığındaki bu kırmızılıktı. Yastığın altında ucu görünen defteri görünce eğilip onu aldım. Bu da neydi? Çok eski bir defterdi. Haddim olmayarak defterin kapağını açtım. Kapağın iç kısmında yazan yazıyla dizlerimin bağı çözülünce iliklerime kadar titredim. “Defne?”
“Kendi hayatımın cahiliyim ama on üçünde acının yabancısı değilim. Kalbimin trajedisi, geçer dediklerim ama geçmeyince ah ettiklerimden oluşuyor. Ben bir defne ağacıyım… Kendi toprağından kovulan, kökleri içten çürüyen zavallı bir defne ağacı.”
Bu Defne’nin günlüğüydü.
Günlüğü alıp hemen odadan çıktığımda bunu neden yaptığımı bile bilmiyordum ama onu almıştım. Hızlı adımlarla çatı katının merdivenini çıkarken etrafımı kontrol edip duruyordum. Umarım Melek onu aldığımı bir süre daha fark etmezdi. Onlar hastaneden dönmeden günlüğü yerine koymayı düşünüyordum. Günlüğü almamın tek nedeni Kalender kardeşlerin geçmişi hakkında daha çok bilgi edinmekti.
Bu günlüğü okumamın yanlış olduğunu bilsem de içimdeki merak duygusunu köreltemiyordum. Defne Kalender hakkında daha çok şey bilmek istiyordum.
Karun’un çocukluğu hakkında her şeyi bilmek isteyen bir yanım vardı. Defne belki günlüğünde onlara da yer vermişti. Karun bu sabah erkenden işe gittiği için beni rahatsız edecek kimse yoktu. Çatı katındaki odaya girip yatağın üzerine oturdum. Günlüğün kapağını açarken fazla sabırsızdım. Bu günlük sayesinde Melek’in annesini daha iyi tanıyabilir, onun hakkında biraz fikir edinebilirdim.
Defne Kalender on üçünde ölen bir çocuk olduğu için onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Derin bir nefes alarak, “Hadi bakalım,” diye mırıldandım. “Bakalım Defne’nin dünyası nasıl?” İlk sayfadan başlayarak okumaya başladım. Bu günlükte aradığımdan çok daha fazlasını bulacağımı bilmeden okumaya başlamıştım. Bu günlüğü okurken tecavüze uğradığı günü bile yazdığını bilmiyordum.
Öğle saatlerine kadar odamdan hiç çıkmadım. Defne’nin günlüğünü bitirene kadar hiçbir yere gitmedim. Defne, Karun ve Gurur’un yaşadıklarına gözyaşları dökerek her bir satırını okumuştum. Üç çocuğun yaşadıkları düşündüğümden daha ağır şeylerdi. Şeref ve Güzin Hanım onlara o kadar çok eziyet etmişti ki burada yazanlara yürek dayanmazdı. En kötüsü bu sanıyordum ama öyle değildi. 2003’ün üçüncü ayında yaşananlar kanımı dondurmuş, beni şoke etmiş ve gözyaşlarına boğmuştu.
Defne’nin tecavüze uğradığı tarihti bu. O günün bölüm başlığını sadece iki kelimeyle ifade etmişti. “Kimse Duymadı…”
Günlüğü yarım saat önce elimden bırakmıştım ama son yarım saattir yatağın yanına oturmuş, öylece boş duvara bakıyordum. Günlükte okuduğum şeyler kafamda canlandıkça daha fazla ağlayıp midemin bulantısına direniyordum. Bu nasıl olabilirdi? Defne’nin acı ve utanç duyduğu kelimeleri aklımdan çıkaramıyordum. Keşke okuduğum her bir satırı zihnimden söküp atabilsem.
Çok yalvardım.
Çok ağladım.
Dur dedim.
Ama durmadı.
Ellerimi dudaklarıma bastırıp kısık bir sesle ağlarken boğazımı tırmalayan çığlığa direndim. On üç yaşındaki bir çocuğa yapılanları hazmedemiyordum. Midemden fokurdayan sesler gelince daha fazla dayanamayıp banyoya koştum. Klozetin yanında diz çöküp dün gece yediğim her şeyi öğürerek kustum. Karun ve Gurur bu kadarını bilmiyordu. Allah kahretsin, hiçbiri Defne’nin yaşadıklarını tam olarak bilmiyordu!
Aklıma Melek gelince donup kaldım çünkü o her şeyi biliyordu. İçim acıyla kasıldı. Melek başından beri annesinin yaşadıklarını tüm gerçekliğiyle biliyordu. Bu günlük nasıl ve ne zaman Melek’in eline geçmişti, bilmiyordum ama bunu okumaması gereken tek kişi oydu. Nasıl kaldırdı yüreği tüm bunları? Beni darmadağın eden o satırlarla Melek bunca zaman nasıl yaşadı?
Annesine yapılan tüm o korkunç şeyleri okurken kim bilir Melek ne hâle geldi ama bunu herkesten gizledi. Tecavüzle ilgili kısımları da okumuştu, değil mi? Hıçkırıklarla ağlarken Defne’nin yaşadıkları ciğerimi dağlıyordu. Ona yapılanlar bir insanlık suçu ve utancıydı.
Kendini koruyamayacak durumda olan bir çocuğun günlüğünü hiç okumamalıydım. O günlük ya Karun veya Gurur’un eline geçerse? İhtimali bile beni dehşete düşürdü. İkisi de gerçek anlamda yıkılırdı. Karun ve Gurur günlükte yazanları asla bilmemeliydi.
Kendimi biraz toparlayınca ayağa kalkıp musluğu açtım. Avucumu suyla doldurup ağzımı çalkaladıktan sonra banyodan çıktım. Biraz temiz hava almak için odamdan çıkacaktım ki telefonum çalınca durdum. Ekranına bakınca kayıtlı olmayan bir numaranın aradığını gördüm, üstelik görüntülü arıyordu. Kim olduğunu görmek için telefonu açınca Şeref Kalender’in suratıyla karşılaştım.
Dudaklarındaki o pis sırıtışla bana bakıp, “Merhaba, Saka,” dediğinde gözlerindeki alaycı bakış canımı sıkmak için fazlasıyla yeterliydi. Ona bakmak bile içimde devasa bir öfke yaratıyordu.
Damarlarımı kor gibi yakan yoğun bir öfkeyle kaşlarımı çattım. “Ne istiyorsun?”
Ona iltifat etmişim gibi arsızca güldü. “Senden ne isteyebilirim ki? Bana vereceğin hiçbir şey yok ama belki benim sana vereceğim bir şeyler olabilir.” Neyden bahsediyordu?
Kameranın açısını değiştirince gördüğüm kişiyle az kalsın telefon elimden düşecekti. “Karun?” Gördüklerim karşısında dizlerim titreyince yatağın üstüne düştüm. Sevdiğim adamı zincire vurmuşlardı. Benim bakmalara kıyamadığım adamı zincire vurmuşlardı.
Bileklerine prangalar takıp kelepçelerin zincirlerini yukarıya asmışlardı. Ona o kadar çok işkence etmişlerdi ki beyaz gömleği kan içindeydi. Başı öne düşmüştü, belki de baygındı. “Karun!” diye bağırarak sesimi ona duyurmaya çalıştım. “Ne yaptın ona! Söyle ne yaptın ona!” diye bağırırken çıldırmış gibiydim. Babası oğluna ne yapmıştı öyle?
Şeref Kalender telefonun kamerasını kendine çevirdiğinde sırıtan yüzüyle karşılaştım. “Onunla vedalaş, küçük kuş.” Kamerayı tekrar Karun’a doğru çevirip, “Bitirin işini,” deyince bir adam elindeki demir sopayla Karun’a yaklaştı.
“Hayır, hayır, yapma!” diye haykırsam da demir sopayı Karun’un kaburgalarına öyle bir geçirdi ki Karun’un acı dolu sesi benim ciğerimi yaktı.
Onu öldürüyorlardı.
Kan kusarak başını kaldırdığında babasının telefonunda beni gördü. Yüzü çektiği acının şiddetiyle kasıldığında bile bunu benden saklamaya çalışıyordu. Mavileri acıdan titreşti, kapat telefonu dercesine içli gözlerle bana baktı. Dudaklarından kan akarken kustuğu kanların arasından, “B-Bige,” diye fısıldarken sanki gözleriyle benimle vedalaşıyordu. “Bakma, Bige’m.”
Karun içi acırcasına beni izlerken bana cehennem ateşlerini yaşatan o cümleyi kurdu. Belki bir daha bunu söylemeye vakti olmaz diye gözleriyle benimle vedalaşırken, “Seni Allah’a, kardeşlerimi de sana emanet ediyorum, Bige,” dedi. Babasının onu öldüreceğini iyi biliyordu.
“Yapma.” Kısık bir sesle konuşurken ağlayarak başımı iki yana salladım. “Böyle konuşma.”
Şeref acımasızca, “Bitirin artık şu işi,” dediğinde bir adam silahını çıkarıp Karun’a doğrulttu. Onu benim gözümün önünde öldüreceklerdi.
“Dur!” Boğazımı kanatırcasına haykırıp ayağa kalktım. “Dur, sana bebeğimi vereceğim!” Karun başını hızla kaldırınca Şeref’e yalvararak başımı salladım. “Kocama dokunma,” derken bir elim karnımdaydı. “Babasının hayatına karşılık sana onun çocuğunu vereceğim!”
Adam tetiğe basmadan durduğunda Karun itiraz ederek bağırdı ve Şeref güldü. “O evden çıkıp buraya gel.”
Duydukları karşısında Karun beyninden vurulmuş gibi zincirlerini zorlayarak, “Sakın Bige!” diye bağırdı. Deliye dönmüş bir hâlde onu tutan zincirleri çekiştirip bileklerini kanatıyor ve öfkeyle bağırıp, “Gelme!” diyordu. “Gelme, seni öldürecek. Gelme, sana kıyacak!” Biliyordum.
Şeref kamerayı kendisine çevirdiğinde onun yüzüne bakmak bile midemi bulandırıyordu. Oğluna zerre kadar merhamet etmeyen bir babanın acımasız gözleriyle bana bakarken çok rahattı. Ona sıktığım tek bir kurşunun intikamını en ağır şekilde benden almaya kararlıydı. “Yalnız geleceksin, kimsenin bundan haberi olmayacak.” Dudakları hastalıklı bir ifadeyle kıvrıldı. “Eğer bundan birine bahsedersen Karun ölür.”
Nefretle ona bakarken başımı sallayarak kabul ettim. “Adresi ver!” dedim aceleyle. “Yalnız geleceğim, adresi ver.” Karun’u o adamın vicdanına bırakamazdım çünkü onun bir vicdanı yoktu.
“Bige gelme!” Karun’un sesi çıldırmış gibi geliyordu. “Göster lan bana onu!” Kameradan beni ona göstermesi için babasına bağırıyordu. “Karımı göster, amına koyduğum piçi! Göster onu!”
Babası kamerayı ona yaklaştırınca Karun’un korku dolu bakışları hızla kamerayı bulmuştu. Bana olan bakışlarında beni kahreden birçok duyguyu gördüm. Öfke, kızgınlık, kaybetme korkusu ve saf acı. Kan revan yüzü derin bir ıstırapla gerilirken kustuğu kanların arasında gözlerime baktı.
“Affettim, gelme,” deyince hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Ona yaşattığım o üç yüz seksen üç güne değinerek içli gözlerle beni izledi. “Affettim nefesim, gelme.” Karun benimle vedalaşıyordu.
“Beni hiç mi affetmeyeceksin?”
“Belki son nefesimde...”
Kaşlarım bükülürken gözyaşları içinde başımı iki yana salladım. “Ölürüm Karun.” Ona bir şey olursa yaşayamazdım. “Nasıl gelmem, sensiz ölürüm.”
Buz saçağı gözleri titrerken bakışlarıyla âdeta bana yalvarıyordu. “Gelirsen asıl ben ölürüm.”
“Geleceğim.”
Başını iki yana sallarken yalvarırcasına bana bakıyordu. Gözlerimin içine kalbimi kırk yerinden bıçaklayarak baktı ve dudakları aralandı. “Gelme Saka, seni yaşatmazlar.” Kalbime şiddetli bir ağrı girdiğinde bir an nefes alamadım. Karun beni affetmeyi ölüme sakladığı için onca zaman sonra bugün bana Saka demişti. Mutlu olamadım, Saka deyişi de en az Bige deyişi kadar acı vermişti.
Beni izlerken gözünden süzülen bir damla yaş, kanlı yüzüne aktı. Mavi gözlerini açık tutmak için kendini zorlayarak, “Gelme,” diye fısıldadı. “Gelme Saka, ölüm var sana.”
Onun tek bir damla gözyaşında can verirken kararımı çoktan vermiştim. “Gelirim Sanrı.” Kıyamayan gözlerle ona bakarken yaşlar birbiri ardına gözlerimden aktı. “Sensiz zulüm var bana.”
Bu konuda kararlı olduğumu görünce çıldırarak onu tutan zincirlere asıldı. Canını yakarak zincirleri çekiştirirken, “Seni öldürecek!” diye hiddetle haykırdı. Zincirlere asıldıkça yüzündeki her kas seğiriyordu, buna rağmen durmaksızın, “Gelme!” diye bağırıyordu. “Bu orospu çocuğu seni benden alacak! Bana ölümünü izletecek, gelme! Saka bir kez olsun beni dinle ve gelme!” Zincirler bileklerini kanattığında benim içim yanmıştı.
Oraya gidecektim.
Karun nemli gözlerle bana bakarken çırpınmayı hiç bırakmadı. “Gelme nefesim, gelme kurban olduğum, gelme! Gelme, seni öldürecek!”
Şeref Kalender kamerayı ondan çekip sırıtarak bana baktı. “Sana attığım adrese yalnız gelmezsen kocan ölür!” Şakası olmayan gözlerle beni izlerken oldukça ciddi görünüyordu. “Telefonların dinleniyor, eğer Gurur veya Duha’yı ararsan Karun’un katili sen olursun. Ali seni doğrudan bana getirecek.” Telefonu yüzüme kapattığında duyduğum ismin şaşkınlığını yaşadım. İmamın kâfir oğlu Ali mi? Gurur’un adamlarından biri olan Ali’den mi bahsediyordu?
İçimizdeki hain Ali miydi?
Şimdi düşününce ne kadar aptal olduğumuzu daha iyi anlamaya başlamıştım. Ali malikâneye geldikten sonra biri Gurur’un arabasının frenlerini kesmişti. O arabada ben de vardım ve Gurur usta bir sürücü olmasaydı ikimiz de az kalsın ölecektik. Hepsi bu da değildi, Şeref’in adamlarından canımızı zor kurtarmıştık çünkü o gün peşimizi hiç bırakmamışlardı. İçeriden bilgi sızdıran ve doğum kontrol haplarımı değiştiren de Ali’ydi. Tüm bunlar o malikâneye geldikten sonra başlamıştı.
“Allah’ın cezası herif!” Artık Furkan ve diğerlerinin onu neden sevmediğini daha iyi anlıyordum. O piç kurusu başından beri adamlarıma hiç güven vermemişti.
Karun’un tutulduğu yerin konumu telefonuma gelince hemen gardırobu açtım. Kendim için daha rahat kıyafetler çıkarırken çoktan kararımı vermiştim. Oraya gidecektim, Karun’u o herifin ellerinde bırakmayacaktım. Öleceksem bile onunla ölürdüm.
Saka, Sanrısız olamazdı.
Çıkardığım kıyafetleri yatağın üzerine bıraktıktan sonra soyunmaya başladım. Siyah elbiseyi sıyırarak vücudumdan çıkarırken elim ayağım titriyordu. Karun’un kanlı yüzünü hatırladıkça çıldıracak gibi oluyordum. Beyaz bir tişört ve siyah bir tayt giydim. Mecbur kalmadıkça giymediğim spor ayakkabılarımı çıkardım. Orada neler olacağını bilmediğim için hareketlerimi kısıtlamayacak bir şeyler giymeliydim.
O herifi bitirecektim! Yemin ederim ki onu parçalarına ayıracaktım. Kime bulaştığı hakkında zerre kadar fikri yoktu! Spor ayakkabıları giydikten sonra derin bir nefes aldım. Aynanın karşısına geçip saçlarımı lastik bir tokayla toplayıp atkuyruğu yaptım. Aynada kendime son kez baktıktan sonra ceketimi ve çantamı alıp odadan çıktım. “Gidelim anneciğim,” dedim karnımı sıvazlayarak. “Babanın bize ihtiyacı var.” Şeref denen o herifi gerçek anlamda parçalarına ayıracaktım.
Merdiveni hızlıca inerek dışarı çıktığımda Ali arabanın yanında beni bekliyordu. Çatık kaşlarla ona doğru yürürken şahsi korumalarım hemen arabalarına doğru yürüdü ama onları durdurdum. “Bugün sadece Ali bana eşlik edecek, siz burada kalın.” Karun’un hayatı söz konusuyken hata yapmak gibi bir lüksüm yoktu.
Telefonlarım dinlendiği için kimseyi arayıp yardım isteyemezdim. Malikânedeki telefonlardan birini kullanıp Gurur ve Duha’yı arayabilirdim fakat bu da çok riskliydi. Malikânedeki telefonların da dinlenip dinlenmediğini bilmiyordum. İçimizdeki tek hain Ali olmayabilirdi. Doğrudan arabama atlayıp Gurur ve Duha’ya da gidemezdim çünkü Ali bunu hemen Şeref’e rapor ederdi. Karun’un hayatını tehlikeye atacak hiçbir şey yapamazdım.
Onlara burada kalın deyince şahsi yirmi korumam kaşlarını çatarak bana bakmaya başladı. Furkan yoğun bir kıskançlıkla, “Neden bizden biriyle değil de imamın kâfir oğluyla gidiyorsunuz?” diye sordu. Öldürecekmiş gibi Ali’ye bakıyordu. “Ne işler karıştırıyorsun lan sen!”
Siyah takım elbisenin içinde dimdik duran Ali, “Bir şey karıştırdığım yok,” diyerek bana arabanın kapısını açtı. “Karun Bey arayıp Bige Hanım’ı şirkete götürmemi istedi.” Piç kurusu! Gözlerimin içine baka baka yalan söylüyordu.
Nedim bu sözleri oldukça şüpheli bulmuş gibi omuzlarını dikleştirdi. “Biz varken Karun Bey, Bige Hanım’ı neden sana emanet etsin? Hadi etti diyelim, karısının üzerine titrerken neden yalnızca bir korumanın ona eşlik etmesini istesin?” Bu herifler bir şeyleri kurcalamadan beni kolay kolay bırakmayacak gibiydi.
Celil, Nedim’e katılarak kuşkuyla gözlerini kıstı. “Karun Bey mümkün olsa Bige Hanım’ın peşine bin adam takacak biri.” Cevap bekleyen gözlerle Ali’ye baskı uyguluyordu. “Bige Hanım’a bir şey olacak diye ödü koparken onu korumasız dışarı çıkarmaz.”
“Benim içim hiç rahat değil.” İsa telefonunu çıkardı. “Patronu arayıp teyit edeceğim.”
“Bence de ara,” dedi Yakup. “Burnuma hiç iyi kokular gelmiyor.”
Furkan bu konudaki kararını çoktan vermiş gibi inatçı bir tutumla çenesini dikleştirdi. “Karun Bey onaylasa bile ben Bige Hanım’ı bu piçle yalnız dışarı göndermem.” Bıraksak Ali’ye dalacak kadar ondan hoşlanmıyordu. “Daha Yasin-i Şerifi bilmeyen bir adama hamile bir kadını emanet edecek değilim.” Bu da hele ki bir sure ezberledi ya, başımıza kakar dururdu artık.
İsa kulağına yasladığı telefonu indirip arkadaşlarına döndü. “Patronun telefonu kapalı.” Bu onları daha çok endişelendirmeye başlamıştı. “Onun telefonu hep açık olurdu.”
Nedim dayanamayıp telefonunu çıkardı. “Kenan Bey’i arayacağım.”
“Yeter artık, kesin şunu!” Sert bir sesle konuşup Kenan’ı aramadan önce Nedim’i durdurdum. “Karun değil, ben istedim korumasız ona gitmeyi! Bunun için onunla tartıştığım yetmezmiş gibi bir de siz başlamayın.” Karun’un beni korumasız dışarı çıkarmayacağını hepsi bildiği için bu benim fikrimmiş gibi davranmaya başladım.
“Hayatımda bir kez olsun peşimde korumalar olmadan dışarı çıkmak istiyorum.” Karun’a olanların siniriyle her birine tersçe baktım. “Eski hayatımı ve korumasız dışarı çıktığım o günleri özlüyorum. Bir kez olsun normal bir gün geçirmek istiyorum. Bana zorluk çıkarmayı bırakın ve burada kalın. Hiçbirinizi etrafımda istemiyorum, anlasanıza, sizi her yerde görmekten nefret ediyorum!” dediğimde yirmi adamın her biri sertçe yutkundu. Onları kırmıştım.
Benimle çalışmayı, bana korumalık yapmayı ve etrafımda olmayı seviyorlardı çünkü ben onların çalıştığı diğer patronları gibi değildim. Deliydim, eğlenceliydim ve saçma kurallarla onlara karşı mesafeli davranmıyordum. Karun veya bir başkası gibi değildim. Hâliyle benim yanımdayken her biri kendi gibi olacak kadar rahattı. Beni seviyor ve bana değer veriyorlardı. Benim de onları sevdiğimi, etrafımda istediğimi düşünmüşlerdi. Ta ki az önceki sözlerime kadar.
Söylediklerimle onları gerçek anlamda incitmiştim. Onları gerçekten seviyordum fakat tam tersi şeyleri düşünmelerine neden olmuştum. Onlara bakmayı bırakıp hemen Ali’nin arabasına bindim. Malikâneden çıktığımızda bu sefer hiçbiri bizi durduracak bir şey yapmamıştı. Çok ileri gitmiştim ama bunu yapmaktan başka çarem yoktu.
***
Şeref’in attığı adrese tek başıma gelmiştim. Arabayı süren Ali’yi saymazsak tabii. Karşımdaki yere bakarken derin bir nefes aldım. “Balık mı kokacağız şimdi? Biriniz de buluşma yeri olarak bir kafe seçseniz olmaz mı?” Bu rehinelik olayını bu tür rezil yerlerde yapmaları çok can sıkıcıydı. Bir zamanlar balık ihracatı yapan eski bir fabrikanın önüne gelmiştik.
Buraya gelmemiz toplamda bir buçuk saatimizi almıştı. Yoğun trafik bizi çok yavaşlatmıştı. Şeref, Karun’u İstanbul’un Anadolu yakalarından bir yere kaçırmıştı. Beşiktaş, Karun’un mıntıkasıydı, o bölgenin lideriydi. Şeref’in onu kendi bölgesinden çıkarmasının en büyük nedeni bölge avantajını bizden almaktı. Burada her yerde Karun’un adamları ve teçhizat depoları yoktu.
Balık fabrikasının etrafından dönerek ön kapıya geldiğimizde deponun etrafının Şeref’in adamları ve tetikçileriyle dolu olduğunu gördüm. Arabayla deponun arazisine girdikten sonra Ali hurdalığı andıran bir yerde arabayı durdurdu. Bebeğimle konuşarak, “Başlıyoruz anneciğim,” diye mırıldanıp saçımdaki lastik tokayı çıkardım.
Saçlarımı özgür bıraktıktan sonra arabadan indim. Kapıdaki bir düzine adama doğru yürürken çok gergindim. Şeref’in isteği üzerine Ali beni onlara getirmişti. Adamlar yanıma gelip etrafımı sarınca tedirginliğimi onlardan saklamaya çalıştım. İçlerinden biri diğerlerine beni göstererek, “Üzerini arayın,” dedi. “Şeref Bey bizi bekliyor.”
Üzerimi aramak için iki adam bana doğru yürüyünce kaşlarımı belli belirsiz çattım. “Bana dokunanı yaşatmam.” Başımı omzuma doğru eğerken rahat görünmeye çalışıyordum. “Şeref Kalender beni canlı görmek istemiyorsa üzerimi aramayı deneyebilirsiniz.” Onlara tatlı tatlı gülümsedim. “Suratınızı dağıttığımda bir tek beni vurarak durdurabilirsiniz.” Kollarımı iki yana açtım. “Şimdi gelin arayın beni.”
Onlara açık açık meydan okuduğumda tereddüde düştüler. Namımı duyan herkes neler yapabileceğimi ve yakın dövüşte ne kadar iyi olduğumu bilirdi. Bu yüzden bana yaklaşmaya cesaret edemediler. Aldıkları emir beni tek parça hâlinde içeri götürmekti. Ali onlara beni gösterip, “Temiz,” dedi kısaca. “Üzerini aramanıza gerek yok.”
Öldürmek ister gibi ona baktığımda kaşlarım çatıktı. “Satılmış piç! Buradan sağ çıkarsam Gurur’a bırakmadan ben senin işini bitireceğim.”
Kolumu sertçe tutarak beni öne itti. “Yürü!”
Onu tersleyerek kolumu elinden kurtardım. Kimsenin bana dokunmasına izin vermeden gösterdikleri yoldan yürüdüm. İçeri girdikten sonra iğrenç kokan loş bir koridorda düz bir şekilde ilerledik. Artık kullanılmayan bir fabrika olsa da her yere balık kokusu sinmişti. Bu midemi bulandırıyordu. Öğürmemek için kendimi zor tutarak yürüyordum. İki kat aşağıya indikten sonra başka bir koridora girdik. Sağda ve solda birçok metal kapı vardı.
Her kapının üzerinde bir numara vardı. Yanımda yürüyen adamlardan biri haddinden fazla bana yaklaşınca, Ali onun kolunu tutarak benden uzaklaştırdı. “Bu sürtüğün kötü şöhretini duymamış olamazsın. Ona fazla yaklaşma.”
Dişlerimi sıkarak, “Ya sabır!” deyip kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
Sağda ve solda birçok kapı olmasına rağmen hiçbirine girmedik. Beni koridorun sonundaki deponun önünde durdurdular. Bu kapının üzerinde herhangi bir numara yoktu. Kapıyı benim için açtıklarında içeri girmekte tereddüt ettim çünkü içeride çocuğumun babası vardı. Onu ne hâlde bulacağımı bilmemek beni korkutuyordu. Yaşasın, ağır yaralı da olsa yaşasın ama ölümün gölgesi onun üzerine uğramasın istiyordum.
Kendimi cesaretlendirerek içeri girdiğimde gördüklerim beni can evimden vurmuştu. Burası bir zamanlar balıkların muhafaza edilip tazeliği korunduğu soğuk hava deposuydu. İçerisi soğuk değildi, soğuk hava üfleyen klimalar çalışmıyordu. İçerisinin sıcak olması Karun’u soğuk hava deposunda tuttukları gerçeğini değiştirmiyordu. Babası onun çocukluk travmasını canlandırarak onu bu depoya kapatmıştı.
Bu acımasızlıktı.
Vahşetti.
İnsanlık dışıydı.
Sadece burada olmak bile Karun’a acı veriyor, onun çocukluk anılarını depreştiriyordu. Onun canını yakmak için ona ekstradan bir işkence yapmasına gerek yoktu ki… Soğuk hava deposunda olmak Karun için işkencelerin en büyüğüydü. Karun’u görünce soluğum kesildi. Telefonda onu gördüğümde kendimi az çok göreceklerime hazırlamıştım fakat çıplak gözle görmek tarifi olmayan bir acıydı.
Karun duvarın önünde ellerinden asılı bir şekilde duruyordu. Bileklerine taktıkları prangaların zinciri kollarını yukarıda tutuyordu. Onu kolları iki yanından açık bir şekilde yukarıya zincirlenmişti. Yüzü kandan görünmüyordu. Burnundan ve ağzından gelen kanlar kurumaya başlamıştı fakat alnındaki yaradan hâlâ kan sızıyordu.
Beyaz gömleği sırılsıklam olduğu için gömleğindeki kanların rengi daha açıktı. Üzerinde ceketi yoktu, oysaki o ceketle bile üşürdü. Bayıldıkça bir kova suyla onu ayıltmış olmalılardı, bu yüzden ıslaktı. Vücudunda hiç can kalmamış gibi uyuşuk ve ölü bakıyordu. Gözleri her an kapanacakmış gibi yarı kapalıydı. Onu böyle gördükçe gözyaşlarıma direnip Şeref piçinin önünde ağlamamak için kendimi tutuyordum. Karun başını kaldırıp bana bakmadı, henüz geldiğimi bile anlamamıştı.
Spor ayakkabı yerine topuklu ayakkabı giyseydim daha bu kapıdan içeri girmeden geldiğimi anlardı, topuklu ayakkabılarımın tıkırtısına aşinaydı. Nadiren spor ayakkabı giydiğim için düz tabanlı ayakkabılarımın çıkardığı sesler ezberinde değildi. Bir köşede kurduğu masasında oturup içkisini yudumlayan Şeref beni görünce güldü. “Gerçekten geldin. İtiraf ediyorum, kendi ayağınla eceline gelecek kadar aptal olmadığını umuyordum.”
Aldığı onca darbeden sonra Karun babasını hiç duymuyormuş gibi hâlâ yarı baygın bir şekilde asıldığı yerde duruyordu. Korkudan aklımı kaçıracağım kadar hareketsizdi. Hiç kıpırdamıyordu, sanki artık nefes almak bile canını yakıyormuş gibi göğüs kafesinin hareketleri fazla cılızdı. Tam şu anda onu buradan sağ salim çıkarabilmek için tüm kalbimle dua etmeye başladım.
Acı çeken gözlerle Karun’u izlerken Şeref’e cevap verdim. “Gelmem için iyi bir sebebim vardı.”
Sesim Karun’un kulaklarına ulaştığı an küçük bir yaşam belirtisi gösterdi. Yere bakan bakışlarında hüzünlü bir ifade geçti ve başını kaldırmak için kendini zorladı. Boynunu kıpırdatmak bile ona katlanılmaz bir acı veriyormuş gibi inleyerek başını kaldırdı. Göz göze geldiğimizde omurgama derin bir acı yayıldı. Onun mavilerinde gördüğüm kaybetme korkusunun bir benzeri benim gözlerimde de vardı. İkimiz de kendimizden çok birbirimiz için korkuyorduk.
Konuşmak için dudaklarını araladı ancak tek kelime edemedi. Göğüs kafesindeki hırıltılar artınca öksürerek kan kusmaya başladı. Daha fazla dayanamayıp ona doğru koştuğumda Şeref’in adamları yolumu keserek beni durdurdu. Hepsi silahını çıkarıp üzerime doğrultunca durmak zorunda kaldım.
Karun bana doğrultulan silahları görünce kustuğu kanların içinde güçlükle, “Saka,” demeyi başardı. Benden dertliymiş gibi hayıflanan gözlerle bakıp, “Gel… Gelmemeliydin,” deyince titreyen sesiyle gözlerim doldu. Konuşmak bile ona acı veriyordu.
Onun bu hâlini görmek beni mahvediyordu ama kendimi zorlayıp göz kontağını kesmedim. “Baktım sensiz yaşanmıyor, ben de seninle ölmeye geldim.” Gözlerime akın eden yaşlarla başımı iki yana salladım. “Duramazdım, Sanrı. Canımın bir yarısı buradayken duramazdım.”
Kaburgaları göğüs kafesine batıyor olmalı ki göğsündeki hırıltılar hiç kesilmedi. Aldığı hızlı nefeslerin arasından gözlerime öyle bir baktı ki onun bu bakışında kaç kez öldüm, hiç bilmiyordum. “Eğer benden önce ölürsen…” Dudaklarından sızan kanlarla başını biraz daha kaldırdı. “İki dünyada da seni affetmem.” Etmeyeceğini biliyordum.
Gözlerimden bir damla yaş süzülürken başını çevirip babasına baktı. “Bunca yıldır bana yapmadığın babalığı bugün yap ve ilk beni öldür.” Kurtulmak için değil, ölmek için ona yalvarıyordu. Kaşları büküldüğünde babasına beni gösterdi. “Ondan önce benim canımı al ama bana onun ölümünü gösterme.” Hıçkırıklarla ağlayabilirdim. İkimizin de buradan sağ çıkamayacağını biliyordu.
Bir babanın ne denli acımasız olduğunu Şeref Kalender’e bakarak anlıyordum. Karun’un son isteğini zevkle geri çevirerek sırıttı. “İlk seni öldürmek istesem onun burada ne işi var?” Ayağa kalkıp elinde bir bardak içki tutarak bana doğru yürüdü. “İlk bu kuş ölecek.”
“Güzel.” Omuzlarımı dikleştirdim. “Kocamın ölümünü izlemek zorunda kalmayacağım.”
“Kocan mı?” Kahkaha atarak başını iki yana salladı. “Boşandığınız günden beri o senin kocan değil. Sen onun sevgilisi veya fahişesi olabilirsin ama karısı değilsin.”
“O benim karım, orospu evladı!” Karun ona bağırarak kaşlarını kızgınlıkla çattı. “Boşansak bile o benim karım! Bunu o siktiğim kafana sok lan!”
Şeref yalandan esneyerek, “Her neyse,” derken sıkılmış gibi rol yapıyordu. “Aranızdaki fanteziye kafa yormayacağım.” Belindeki silahı çıkarıp namluyu karnıma doğrultunca yutkundum. Kalbim korkuyla kasılmıştı, ilk öldüreceği kişi bebeğimdi. Bu yüzden hamile kalmamı planlamıştı.
Başını çevirip omzunun üzerinden Karun’a bakarak güldü. “İlk kurşun çocuğuna, ikincisi de sözde karına.” Karun kaskatı kesildiğinde artık nefes bile almıyordu. Bense bebeğimi korumak istercesine ellerimi karnıma bastırmıştım.
Şeref’in parmağı tetiğe hafifçe baskı uygulayınca Karun, “Dur!” diye öyle bir bağırdı ki ciğerlerinden sökülen kanla gür sesi depoda yankılandı. Onu tutan zincirlerden kurtulmaya çalışarak öne atıldı ama prangalar bileklerini kanattı. “Bırak onları gitsin! Zihniyetini siktiğim piçi, dokunma onlara!”
Mavilerinde yıldırımlar çakarken babasına büyük bir kinle bakıyordu. “Karımı bırak gitsin!” diye bağırdı. “Ne sorunun varsa benimle hallet ama karım ve çocuğuma dokunma!” Kalbim tekledi. Bugün ilk kez kendi rızasıyla bebeğimizi sahiplenmiş, ona çocuğum demişti. Onu kaybetme korkusu Karun’un içindeki sahiplenmeyi ve babalık duygusunu ortaya çıkarmıştı.
Karun’un çırpınışlarından büyük bir zevk alan Şeref, kahkahasıyla midemi bulandırdı. “İşte şimdi oldu.” Silahın namlusu hâlâ karnımı hedef alırken Karun’u izliyordu. Onun acısından, çırpınışlarından ve korkusundan beslenerek oğluna bakıyordu. “Yıllardır bugünün hayaliyle yanıp tutuştum.” Delici bakan gözlerinde büyük bir hırs ve intikam duygusu vardı. “Bir konuda zayıflık göstermeni kaç yıldır bekliyorum, haberin var mı?”
Hastalıklı bakışlarını Karun’un kızgın mavilerine dikti ve sadistçe sırıttı. “Gözlerindeki bu korkuyu görmek için yıllarca beklemem gerekti. Henüz küçük bir çocukken bile bakışların fazlasıyla buyurgan ve korkusuzdu. Sana ne yaparsam yapayım sende değiştiremediğim tek şey bakışlarındaki o korkusuz ifadeydi. Gurur’un bile gözlerine korkuyu öğrettim ama sen…” Gülerek başını iki yana salladı. “Sen hep fazla korkusuzdun. Bir çocukta olmayacak gözlere sahiptin.”
Oğluna karşı en büyük galibiyeti almış gibi başıyla beni işaret etti. “Ama artık seni de korkutan bir şeyler var.” Sigaradan sararan dişlerini göstererek gülmeye devam etti. “Bu kadınla karnındaki piçi senin en büyük korkun ve zayıflığın.”
Karun’un kanlı yüzündeki her kas seğirdiğinde kanın aktığı dudakları titredi. “Bir daha çocuğuma piç dersen senin zürriyetini sikerim, amına koyduğumun evladı!” Zincirler olmasa babasını parçalara ayıracak kadar kızgındı. “Karım ve çocuğum hakkında düzgün konuşacaksın!”
“Bakıyorum da artık çocuğu istiyorsun?” Şeref sahte bir üzüntüyle elindeki silahı gösterdi. “Onu istediğini bu kadar geç fark etmen yazık oldu, sana asla baba diyemeyecek.” Kolunu biraz yukarı kaldırarak namluyu karnıma ayarladı. “Onun babası olman için önce doğması gerekir.” Tüm bunları yaparken aramızda on adımdan fazla mesafe olmasaydı çoktan o kolunu kırmıştım.
Bana doğrultulan silahı gördükçe Karun’un göz bebekleri titreşti, çırpınışları arttı. Zincirleri durmaksızın çekiştirirken ağzındaki kanı yere tükürdü. “Bırak gitsin, istediğin her şeyi sana vereceğim!”
Beni kurtarmak için sahip olduğu tüm mal varlığını gözden çıkararak babasına baktı. “Şirket, yan şubeler, arsalar, gemiler, hisseler, uçaklar ve diğer her şeyi!” dedi hızlıca. “Her şeyi üzerine devredeceğim, yeter ki karımı bırak gitsin!” Sesi gür çıkıyordu ama bakışlarıyla babasına yalvarıyordu. “Telefonumu ver, avukatları arayayım. Gereken tüm belgeleri hazırlatıp hemen bugün her şeyi sana devredeyim!”
“Bu kararı tek başına veremezsin!” Ona çıkışarak itiraz ettim. “Tek bir imzayla bizi fakir bırakmayı düşünüyorsan, unut bunu!”
Karun inanamayan gözlerle bana bakarken çıldırmak üzereydi. “Hiçbir şey senin canından daha değerli değil!”
“Bırak da canımın değerini ben belirleyeyim ve hayır, bu adama bir kuruş bile vermiyoruz!”
“Saka!”
“Karun bana sormadan fakirleşemezsin!”
“Sen öldükten sonra siktiğim parasının ne önemi var!”
“Benim için çok önemi var.” Şu an için tek derdim buymuş gibi inatçı bir tutumla çenemi dikleştirdim. “Öleceksem bile zengin biri olarak ölmek istiyorum. Bir evrağa bile imza atmayacaksın,” dediğimde bir küfür savurup zincirlere asıldı.
“Sen adamı katil edersin!” Zaten katil olduğuna göre bence sorun yoktu.
Babasını ikna etmek için derin derin nefesler alıp, “Onu bırak,” dedi bir kez daha. “İstediğin gücüm ve param değil mi? İstediklerini alacaksın, bırak onu gitsin!”
“Sen öldükten sonra zaten senin olan her şey benim olacak.” Şeref alayla gülerek göğsünü kabarttı. “Bunun için onu yaşatmama gerek yok.”
Aklıma ansızın düşen soruyla gözlerim kısıldı. Yönümü Karun’a çevirdiğimde bakışlarımda yoğun bir merak vardı. “Sen bu herifin eline nasıl düştün?”
Gözlerini babasının bana doğrulttuğu silahtan ayırmaya cesaret edemezken, “İş yerinden tedbirsiz çıktım,” dedi hızlıca. Bu konuda bana açıklama yapmakla vakit kaybetmek bile canını sıkıyormuş gibi kaşları çatıktı. Bana bir şeyler açıklamak yerine beni buradan çıkarmak istiyordu. “Levent arayıp abi başım belada deyince şirketten nasıl çıktığımı bilemedim.” Levent ne alaka?
Yeni bir öksürük nöbetinden sonra ağzına biriken kanı yere tükürmesini içim acıyarak izledim. “Yanımda olan adamlardan daha fazlasına ihtiyaç duyacağımı bilmiyordum, bu piçin yol üstünde beni beklediğinden haberim yoktu!” Düşündüğüm şey olabilir miydi?
Sarsıcı bir gerçekle yüzleşirken dudaklarımdan kendiliğinden tek bir cümle döküldü. “Levent hain.” Ne söylediğimi fark edince irkildim. Aradığımız hain başından beri Levent’ti. İçimizde olan ve her şeye erişimi olan köstebek Levent’ten başkası değildi. Öyle olmasaydı Karun şu anda bu hâlde olmazdı. Levent’ten aldığı telefondan sonra tuzağa düşmesi tesadüf olamazdı.
Levent kendi abisini tuzağa çekmişti.
Bunu Karun’a nasıl yapabilmişti?
Karun’un bakışları hızla beni bulduğunda gözlerimde gördüğü sarsıcı gerçekle sertçe yutkundu. Levent’e ulaşmaya çalışırken yol üstünde babasının tuzağına düştüğünü sanmıştı. Levent’in hain olabileceği aklına bile gelmemişti. Onu bir tuzağın içine çeken kişinin kardeşi olabileceğine ihtimal dahi vermemişti. Malikânedeki köstebeğin Levent olduğunu nasıl düşünsündü ki Levent onun kardeşiydi.
Yanına aldığı ve yıllardır her şeyiyle ilgilendiği kardeşinin hain olabileceğini düşünememişti. Mantıken bu işi Levent’in yaptığını artık o da biliyordu fakat duygusal yanı bunu kabullenmek istemiyor, Levent’e böyle bir şeyi konduramıyordu. Babasına bakıp dudaklarını büktü. “Levent miydi?” Sesi alacağı cevaptan korkarcasına çıkmıştı.
Şeref Kalender tıpkı bir vampir gibi Karun’un acısıyla besleniyordu. Karun’un yüzünde oluşan sarsıcı ifadeye gülerek başını salladı. “En başından beri oydu.”
Hassiktir!
İçimizdeki hainin o olduğunu söylerken Karun’un gözlerinin içine bakıyordu. “Bunun için hanendeki çok fazla kişiye ulaştım.” Yüzünü buruşturdu. “Hatta o sümsük hizmetçiye bile para teklif ettim.” Hatırladıklarıyla kaşları belli belirsiz çatıldı. “Çağıl’a olan aşkından benimle iş birliği yapmaya yanaşmadı.” Çiçek’ten bahsederken yüzünde küçümseyici ve aşağılayıcı bir ifade vardı. “Sanki oğlumun bir hizmetçiyle olmasına izin veririm de.”
Gözlerimi devirdiğimde iğrenircesine ona bakıyordum. “Sanki bunun için iznini isteyen var.”
İsim vermediği için Karun onun hangi hizmetçiden bahsettiğini anlamadı ama ben konunun Çiçek olduğunu biliyordum. Çağıl her anlamda çok doğru bir kadına âşık olmuştu, Çiçek onun için Şeref Kalender gibi birisini karşısına almıştı. Hayır cevabıyla Şeref’in ona neler yapacağını hiç umursamadan Kalenderlere sadık kalmayı seçmişti. Ona teklif edilen paraya kendini satmamıştı.
Şeref çevirdiği kirli dolapları Karun’a anlatırken başarısıyla gereksiz bir gurur duyuyordu. “Levent saf bir çocuk ama sen ondan daha aptalsın.” Dudağının köşesi kıvrıldı. “Ondan gerçekleri gizleyerek büyük bir aptallık yaptın, o çocuk hiçbir şey bilmiyor.” Bu da Levent’i daha kolay kandırmasına neden olmuştu. Kalbim kırıldı çünkü Levent’i öz kardeşim gibi severdim. Ben bile bu kadar üzüldüysem Karun’un nasıl hissettiğini düşünemiyordum.
Kardeşi onu sırtından vurmuştu.
Oğlunu kandırmak büyük bir marifetmiş gibi Şeref bununla övünüyordu. “Kendi güç tutkun yüzünden onu yıllardır anne ve babasız bıraktığını düşünmesini sağladım. Aklına girip onu yönlendirmek zor olmadı, tabii güvenini kazanmak beni biraz uğraştırdı.” Omuzlarını kaldırıp indirdi. “Başına bir çete musallat ettim. Ne zaman dayak yese orada olup onu kurtarmam işimi kolaylaştırdı.” Kendi çıkarları için çocuklarını kullanacak kadar iğrenç bir babaydı.
“Levent’i kazanmak için onu dövdürdün mü?” İnanamayan gözlerle ona bakıyordum. Levent’e zorbalık yapan arkadaşları değildi, babasının tuttuğu adamlardı. Önce Levent’i dövdürüyor, daha sonra da onun zor anında ortaya çıkıp yardım ediyordu. Bu da onu Levent’in gözünde bir kahraman yapıyordu. Rezil bir tuzaktı.
Levent yıllardır anne ve baba özlemi çektiğinden babasına güvenmesi zor olmamıştır. Üstelik babasının nasıl biri olduğunu tam olarak bilmiyordu. Defne, Karun ve Gurur’a neler yaptığını hiç öğrenmemişti. Karun ve diğerleri anne babasının nasıl insanlar olduğunu Levent’ten hep saklamıştı. Kendi yaşadıkları acılardan onu korumak için gerçekleri ondan gizlemişlerdi. Geçmiş hakkında Levent hiçbir şey bilmediği için anne ve babasının dolduruşlarına gelmişti.
Şeref, Levent’i manipüle edip güçle iktidar yüzünden Karun’un onu yıllarca anne ve babasından ayırdığını düşündürmüş olmalıydı. Şeref ve Güzin’in korkunç yüzünü bilmediği için onların yalanlarına aldanmıştı.
Çocukluğundan beri anne ve babasına duyduğu yoğun bir özlem vardı. İçten içe bunun için amcası ve abilerini suçluyor olabilirdi. Onlara karşı içinde bastırılmış bir öfke vardı. Şeref onu etki altına alarak o öfkeyi harlayıp Levent’i kendi kuklası yapmıştı.
Karun’a baktığımda ne düşündüğünü anlamak çok zordu. Hainin Levent olduğunu anladıktan sonra yüzü metalik bir ifadeye bürünmüştü fakat göz bebeklerinin titreyişinden ne denli acı çektiğini görebiliyordum. Yaşadığı hayal kırıklığı ve sırtından bıçaklanma hissini çok iyi biliyordum.
Gazel ile içi cam dolu bir kafese girdiğimde Karun’un şu anda yaşadıklarını her zerremde hissetmiştim. Kardeş ihaneti o kadar ağırdı ki ne o gün ben buna ağlayabilmiştim ne de Karun şimdi düştüğü duruma ağlayabiliyordu. Levent yüzünden babasının eline düşüp zincire vurulmuş ve ağır şekilde işkence görmüştü.
Göğsündeki hırıltı bir an bile kesilmiyor, her öksürükle ağzından kan süzülüyordu. Tüm bunların sebebinin Levent olduğunu bilmesi ona gördüğü işkenceden daha ağır geliyordu. Oğlu gibi büyüttüğü küçük kardeşinin ihanetine hazırlıklı değildi. Bugün burada olanlar ve birazdan olacakların tek suçlusu Levent’ti, onun yüzünden buradaydık.
Şeref sıkılmış gibi silahı bana doğrultmuştu ki içeri giren adamlarından biri, “Kızı getirdiler,” deyince silahını indirdi. Gözlerinin ardından karanlık bir ifade geçince endişelenmeye başlamıştım.
“İçeri getirin.” Gülerek Karun’a döndü. “Saka ve çocuğun biraz bekleyebilir, onlardan daha çok öldürmek istediğim biri var.” Kimden bahsediyordu?
“Bırakın beni!” Melek’in sesini duyduğumuzda Karun ile göz göze geldik. Melek’in burada ne işi vardı? Çağıl ile hastanede olmalıydı!
İki adam kollarından sürükleyerek Melek’i içeri attıklarında dizlerinin üzerine düştü. Saçları yüzüne savrulurken düştüğü yerde başını kaldırıp dişlerini sıktı. Beni görünce afallayarak, “Yenge?” demişti ki gözleri duvarın önünde bileklerinden asılan Karun’u buldu. Karun’un kan revan hâlini görünce suratı bembeyaz kesilmişti. “Dayı!” diye bağırıp oturduğu yerden ayağa fırladı.
Melek, Karun’a doğru koştuğunda adamlardan biri onun önüne geçti. Fakat Melek hızını hiç düşürmeden adama yaklaştı ve bacak arasına tekme atarak onu dizlerinin üzerine düşürdü. Cılız ve hastalıklı vücudundan yoğun bir güç taşıyormuş gibi yere düşürdüğü adamın suratına tekme atarak onu sırtüstü yere serdi. “Yolumdan çekil!” Sinirle bağırarak Karun’un yanına koştu. Bense ağzım açık bir şekilde Melek’in benzettiği adama bakıyordum. Anlaşılan Gurur onu iyi eğitmişti.
Karun’un yanına gidip onun zincirlerine asıldı. “Sana ne yaptılar?” Karun’un perişan hâline baktıkça güzel gözlerine yaşlar akın ediyordu. Onu kurtarmaya çalışıyordu ancak zincirleri açamıyordu. Durmaksızın ağlayıp, “Açın şunları!” diye feryat ederek Karun’un zincirlerini çekiştirdi. Parmak uçlarına basarak yukarıdaki zincirlere güçlükle ulaşıyordu lakin onları açamıyordu.
Karun onun çırpınışlarını ve gözyaşlarını görünce içi parçalanmışçasına, “Dayıcığım, yorma kendini,” diye fısıldadı. Buz saçağı gözlerine şimdi yeni bir korku daha eklenmişti. Artık sadece benim için değil, Melek için de endişeleniyor ve onu kaybetmekten de çok korkuyordu. “Malikâneden çıkmaman gerekiyordu.”
Onu zincirlerden kurtaramayınca Melek’in omuzları düştü. “Hastaneye baskın yaptılar.” Islak gözlerini Karun’a çıkarırken çaresizlikten tüm vücudu titriyordu. “Beni almak için Çağıl dayımı vurdular.” Karun’un suratındaki tüm kan çekildiğinde yüzü sertleşmişti. Çağıl’ı vurmuşlar mıydı?
Karun hiddetlenerek onu tutan zincirlere eskisinden daha sert asıldığında kızgın sesi gök gürültüsüyle yarışırdı. “Ne diyorsun sen, Melek!” Artık bileklerinden kan akıyordu fakat bunu umursayacak durumda değildi. Kızgınlıkla dişlerini sıkıp öfkeli bakışlarını Melek’e dikti. “Çağıl nasıl, ne demek onu vurdular!”
Melek onun karşısında titreyerek ağlarken tüm bunların suçlusu oymuş gibi başını eğdi. “Çatışma çıktı.” Karun’un yüzüne bakamıyordu. “Hastanede çok fazla insan vardı ve bu herifler kimseyi umursamadan rastgele ateş etti. Dayım küçük bir çocuğu kurtarmak isterken vuruldu.”
Olanları bir türlü kabullenemediği için hıçkırarak yüzünü ovuşturdu. “Yerde kan içinde yatıyordu.” Burnunun direği sızlarken başını iki yana salladı. “Hiç kıpırdamıyordu,” dediğinde Karun’un korku içinde yutkunduğunu gördüm. “Yanına gitmek istedim ama beni ondan uzaklaştırdılar.”
“Ne yaptın sen?” Karun’un bakışları babasını bulduğunda gözlerinin irisleri karanlığa büründü. Birbirine bastırdığı dudakları düz bir çizgide buluşunca kanlı yüzünden sert bir ifade geçti. “Ne yaptın lan sen!” Bu sefer daha gür bir sesle bağırıp asıldığı zincirleri zorladı. “Ne yaptın, orospu evladı! Çağıl bizim gibi değil, hiç olmadı, sen ona ne yaptın!”
“Onun vurulması planımda yoktu!” Şeref de ona bağırırken hastalıklı gözlerinde belki de ilk kez gizli bir korku, saklayamadığı bir endişe gördüm. Çağıl ve Levent’e gerçekten değer veriyordu.
Çağıl’ın vurulmasında büyük payı olmasına rağmen Şeref öfkesini Melek’e yöneltti. Tüm bunlar Melek’in suçuymuş gibi ağzından köpükler çıkararak kızın üzerine yürüdü. “Her şey senin yüzünden!”
Karun küçük yeğeni için endişelenerek kaşlarını çattı, mümkün olsa Şeref’i paramparça edebilirdi. “Yaklaşma ona!” Zincirlerden kurtulup Melek’i arkasına çekmek ve onu babasından korumak istiyordu fakat yapamıyordu. “Uzak dur kızdan!” Elinin kolunun bağlı olması ona tarifi olmayan bir çaresizlik yaşatıyordu.
Şeref, Melek’in kolunu sertçe tutarak onu Karun’dan uzaklaştırdı. Melek’i ondan kurtarmak istediğimde içerideki tüm adamlar silahlarını bana doğrulttu. Melek’e kıyasla daha tehlikeli olduğum için kıpırdamama izin vermiyorlardı. Şeref tırnaklarını Melek’in zayıf koluna geçirip onu sertçe sarstı. “Tüm bunlar senin suçun!” Buz gibi bir sesle konuştuğunda her şeyi yapacak kadar gözü dönmüştü.
İğrenerek Melek’in korku dolu yüzüne bakıp sıktığı dişlerinin arasından konuştu. “Hiç doğmaması gereken bir piçsin!”
Aynı tiksinti ifadesi Melek’in gözlerinde de oluştu. Kolunu ondan kurtarmaya çalışmadı, midesi bulanarak onu sarsan adama bakıyordu. “Demek ben bir piçim, öyle mi?” Aklını yitiren bir deli gibi Melek bir anda gülmeye başladı. Başta Şeref olmak üzere herkesi şaşırtarak soğukça gülerken, “Peki, ben kimin piçiyim?” diye sordu.
Melek bastırılmış bir acıyla gülerken gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Gülüşü bir anda solduğunda dudakları titremeye başlamıştı. Gözlerini Şeref’in gözlerine kenetledi ve içi acırcasına, “Senin piçin, baba!” diye haykırdı.
Kolunu çekerek Şeref’in karşısına dikildiğinde dudaklarından çıkan her kelime bir ağıt niteliğindeydi. “Ben senin kurtulmak istediğin piçinim!” Şeref’i göğsünden sertçe iterek nefretle bağırdı. “Sadece torunun değil, ben senin kızınım da baba!” Deponun içi ağır bir sessizliğe büründüğünde kimse tek kelime edememişti. Melek ona büyükbaba dememişti, baba demişti.
Melek onun kızıydı.
Karun, Çağıl ve Levent’in yeğeni olduğu kadar kardeşiydi de.
Evet, Defne’nin tecavüzcüsü öz babasıydı.
Bugün günlüğü okuduğumda beni gözyaşlarına boğan, kusmama neden olan şeylerden biri de buydu. Günlükte okuduğum gerçekler tam olarak buydu. Defne’ye tecavüz edip onu hamile bırakan kişi babasının arkadaşı sanıyordum. Karun bana böyle söylemişti, tıpkı onlar gibi ben de böyle biliyordum fakat günlükte tam tersi şeyler yazıyordu.
Şeref bu yüzden Defne hamile kalınca onu evden uzaklaştırıp bir yere kapatmıştı. Kimseyle konuşmaması için onu herkesten uzaklaştırmıştı. Doğumdan sonra bebeğin ölüm emrini vermesinin nedeni kendi rezilliğinin üstünü örtmekti. Gurur eğer Melek’i o gün kurtarmasaydı Melek şimdi yaşıyor olmayacaktı. Defne’yi bir hastaneye götürmemişlerdi çünkü bebeğin babasının kim olduğu ortaya çıksın istememişlerdi.
Kirli sırlarını gizlemeye çalışmıştılar.
Defne doğumdan sonra kurtarılabilirdi fakat babası buna izin vermemişti. Onu soğuk hava deposuna atarak ölmesine göz yummuştu. Defne ve bebeği ölürse kızına yaptığı şeyi kimse öğrenemezdi. Şeref bu yüzden başından beri Melek’in peşindeydi. Eğer onu öldürürse bu kanlı sırrın hiç ortaya çıkmayacağını düşünüyordu. Defne’nin arkasından bir günlük bıraktığını ve o günlüğün Melek’e ulaştığını bilmiyordu.
Eğer bilseydi elini daha hızlı tutar ve Melek’ten kurtulup günlüğü almak için her yolu denerdi. Melek başından beri tüm gerçeği biliyordu. Lösemi olmasına rağmen dayılarının kemik iliği testi yaptırmasını bu yüzden istememişti. Gereken testi yaptırmalarına şiddetle karşı çıkmıştı, test yaparlarsa onların kız kardeşi olduğu ortaya çıkardı.
Melek onları bu gerçekten korumak için bildiklerini herkesten gizlemişti. Susarsa bir tek o yanardı fakat konuşursa onunla herkesi yakardı. Bu yüzden babasının kim olduğunu saklamıştı, ta ki bugüne kadar. Çağıl’ın vurulması ve Karun’un işkence görmesi onun öfke patlaması yaşamasına neden olmuştu.
Karun’un şoke olmuş donuk bakışları ikisi arasında gidip gelirken ben Defne’nin günlüğünde okuduğum satırların içinde bir kez daha kaybolmuştum. Günlükte yazanları okuyan herkes kahrolurdu.
Defne Kalender
Hayatım hiçbir zaman bir cennet değildi ama yaşadığım cehennemi güzelleştiren nadiren de olsa bazı şeyler vardı. O güne kadar sefil hayatımda küçük şeylere tutunan ve mutlu olacak bir şeyler bulan biriydim. Birileri bu satırları okur mu veya okuduğunda ben hâlâ yaşar mıyım, bilmiyorum ama anlatmalıyım. Karnımdaki dört aylık bebek dışında yanımda olan kimse yok. Ve tabii bir de sırdaşım olan bu günlüğüm...
Ondan korkuyorum, evet ama susmamın sebebi bana zarar vermesi değildi, zaten bana vereceği en büyük zararı vermişti. Susuyorum çünkü konuşursam, yani bunu birilerine anlatırsam Karun ve Gurur’u gözlerimin önünde öldüreceğini söyledi. Keşke boş tehditler savuran biri olsaydı ama değildi. Her şeyi yapacak kadar gaddar biri olduğunu iyi biliyorum. Acımasızlığının en büyük kanıtını karnımda taşıyorum.
O her şeyi yapabilecek bir şeytandı.
Dört ay öncesine kadar tekdüze bir hayatım vardı ve hiçbir şey bu kadar kötü değildi. Annem ve babam bile bu kadar kötü değildi. Ya da hep öylelerdi fakat çirkin yüzlerinin bu kadar korkunç olduğunu henüz görememiştim.
Benim dört mucizem vardı. Bunlardan biri Gurur’du, çakır gözlerine bakmaya kıyamadığım benim küçük öksüzüm. Ne annesini dünya gözüyle görmüştü ne de babasını… Babam acımasızdı, zalimdi ve kalpsizdi. Ben kız çocuğu olduğum için beni eksik etek görür, kendi saltanatı için bir tehdit olarak görmezdi. Ancak Karun ve Gurur için aynı şeyler söz konusu değildi.
Bu ikisi büyüdükçe gözlerinde yanan ateş babamı korkutmaya başladı. Çağıl henüz yedisinde sessiz bir çocuktu, Levent ise beşikteki bebekti. Ancak Karun ve Gurur on yaşına yeni girmelerine rağmen artık bir çocuk gibi davranmıyorlardı. Annemle babamın zulümleri onları o kadar hızlı olgunlaştırmıştı ki ikisi artık yaşıtları gibi oyun peşinde koşan çocuklar değillerdi. Ve ben anladım ki babamın onlardan aldığı ilk şey çocuklukları olmuştu.
Böyle olmaları beni çok korkutuyordu, onlardaki bu değişim babamın ikisinden de kurtulmasına neden olabilirdi. Nefretle büyüyorlardı ve bu nefreti gizlemeyi bilmeyecek kadar çocuklardı. Babamın onlara bir şey yapmasından çok korkuyorum. Onun vicdanı yoktu, kendi kanından olanlara bile merhameti yoktu. O gün bunu gerçek anlamda öğrenmeme sadece saatler kaldığını bilmiyordum.
O akşam Gurur uzun süre babamın çalışma odasından çıkmayınca daha fazla dayanamadım. Babam Karun’u tüm kemiklerini kıracak bir şekilde dövdüğü için Gurur babama saldırmıştı. Küçücük bir çocuk olmasına rağmen babama saldırıp Karun’u ondan kurtarmaya çalışmıştı ama yapamamıştı. Babam onu kolundan sürükleyerek çalışma odasına götürmüştü. Bir saat olmasına rağmen Gurur hâlâ onun odasından çıkmamıştı.
Karun’un ne hâlde olduğunu bile bilmiyorum, kanlar içinde yerde baygın yatıyordu. Tüm çırpınışlarıma rağmen babam onun yanına gitmeme izin vermemişti. Karun’u odasına atıp kapısına da iki adam koydular. Yaralıydı ve kan kusarak bilincini kaybetmişti. Hastaneye gitmesi gerekiyordu ama onu götürmüyorlardı. Hastaneye götürmedikleri gibi odasına girmeme de izin vermiyorlardı.
Karun’un odasına giremeyince ben de babamın çalışma odasına yürüdüm. Ona daha fazla yalvarırsam belki kardeşimi hastaneye götürmeye ikna olur yoksa Karun ölecekti. Babam onu çok kötü dövmüştü. Babamın çalışma odasının önünde hiç koruma olmadığı için beni engelleyecek kimse yoktu. İçeride ne göreceğimden habersiz kapıyı açıp girdiğimde gördüklerimle aklımı kaçıracağımı sandım.
Babam koltuğunda oturup içkisini yudumlayarak sigarasını içiyordu. Gurur’u da sehpası olarak kullanıyordu. Gurur’un kazağı ve atleti yerdeydi, üzerinde sadece pantolonu vardı. Babamın ayaklarının önünde elleri ve dizleri üzerinde duruyordu. Köpek pozisyonunda duruyor ve ağlayarak bu işkencenin bitmesini bekliyordu. Babam ayaklarını Gurur’un çıplak sırtına uzatmış, onun sırtını kül tablası olarak kullanıyordu.
Gurur’un sırtında birden fazla sigara izi vardı. Babam içtiği sigaraların izmaritlerini onun sırtına bastırarak söndürmüştü. Gördüklerim karşısında aklımı yitirebilirdim. Beni gözyaşlarına boğan bu görüntüyle, “Baba sen ne yapıyorsun!” diye bağırıp Gurur’un yanına koştum. Bir öksüze ne yapmıştı öyle?
Gurur’un yanına diz çöküp babamın onun sırtındaki ayaklarını sertçe ittim. “Gurur, kalk ablam.” Yalvararak onu yerden kaldırmaya çalıştım. “Gurur’um, kalk gidelim buradan.”
Kalkmadı hatta hiç kıpırdamadı. Babamın ayakları önünde köpek pozisyonunda dururken sırtındaki yanık yaraları yüzünden titriyordu. En acı olansa bu izlerin bazılarının yeni olmamasıydı. Babam ilk kez onu yakmadığı için izlerin bir kısmı eskiye dayanıyordu. Bu vicdansızlığı Gurur’a uzun süredir yapıyordu.
Gurur başını çevirip bana bakana kadar ağlamaktan kızaran gözlerini görmemiştim. “Kalkamam abla.” Acı içinde titrerken başını iki yana salladı. “Kalkarsam Karun’u hastaneye götürmeyeceğini söyledi.” İçime öyle bir acı oturdu ki Gurur’un çektiği acının silsilesi benim yüreğime çarptı. Karun için buna katlanıyordu.
Titreyen yeşil gözlerinden bir damla gözyaşı çocuk yüzüne süzüldü. “Karun hastaneye gitmezse ölecek.” Hıçkırıklarla ağlamaya başladım.
Karun için babamın onu aşağılamasına ve yakmasına izin veriyordu. Karun’un da aynı şeyleri onun için yapacağını biliyordum. Bu gece babamdan yediği dayakların bile sebebi Gurur’du. Karun, Gurur için babama kafa tutup kemikleri kırılana kadar dayak yemişti. İkisi bu cehennemin içinde birbirlerine sıkı sıkı tutunmuş, çocuk yaşta birbirlerini yaşatmaya çalışıyorlardı.
Karun ve Gurur arasında çok güçlü bir bağ vardı. Acı ve çaresizlikten oluşan bir bağ... Gurur gözyaşlarıma kıyamadığı için kendi gözyaşlarını bastırmaya çalıştı. “Ağlama Defne abla, ben iyiyim.”
İyi değildi, iyi olamazdı, sırtı hep yanmıştı. Sırtında sadece sigara yanıkları yoktu, babam onun sırtına sıcak mum da akıtmıştı. Sadece bu da değil, çocuk sırtı kızgın şiş izleriyle doluydu. Babam bir tek onu sigarayla yakmamıştı, çok daha fazlasını ona yapmıştı ve hâlâ yapıyordu.
Kaşlarımı kızgınlıkla çatıp sinirli bakışlarımı babama diktim. “Sen nasıl bir insansın!” Ayağa kalktığımda gözüm dönmüş bir hâlde karşısına dikildim. “Senin hiç vicdanın yok mu, baba! Kendi kardeşine ve oğluna bu zulümleri nasıl yaparsın!” O bir canavardı.
Bana küçümseyen bir bakış atıp, “Siktir git odana,” dedikten sonra elindeki sigarayı Gurur’un sırtına bastırdı. Ondan nefret ediyordum!
Gurur dişlerini sıkarak acıyla inleyince masadaki bibloyu aldım ve babamın suratına geçirdim. Gurur’un tek bir inleyişiyle ağır bibloyu koltuğunda oturan babamın yüzüne geçirmiştim. Neye uğradığını anlamadan yerinden kalkmaya çalışınca buna izin vermedim ve bibloyu bu sefer kafasına geçirdim.
Tüm gücümle demir bibloyla kafasına vururken çıldırmış gibi, “Kardeşim ve amcamdan uzak dur artık!” diye bağırıyordum. “Dokunma onlara!” Üçüncü vuruşumda kafasından kanlar akarken başı önüne düştü. Belki öldü belki de bayıldı, hiç bilmiyorum. İlgilenmiyorum da tek düşündüğüm Karun ve Gurur’du.
Gurur şaşkınlık ve korku içinde bana bakıp, “Defne abla sen ne yaptın?” diye fısıldadı. “Artık sana da bulaşacak.” Kendinden çok benim için endişeleniyordu.
Bibloyu yere atarak hemen yanına gittim. “Sen düşünme bunları.” Benden üç yaş küçük olabilirdi ama onu kucağıma alamayacağım kadar iri bir çocuktu. Ben de onu sırtıma alıp çalışma odasından çıkardım. Gurur’u ilk kez sırtımdan odasına taşımıyordum. Babam olacak canavar, Karun ve Gurur’u hep cezalandırırdı ve ben de onları hep sırtımda taşıyıp yaralarını sarardım.
Gurur’u taşıyarak odasına getirdikten sonra yatağın üzerine yavaşça bıraktım. Yüzüstü uzanmasını sağladıktan sonra, “Amca odandan çıkma, olur mu?” diye ona yalvardım. Babam uyandığında çok sinirli olacaktı. Onu ayak altında görürse tüm sinirini ondan çıkarmaya kalkışabilirdi.
Dışarıda ne yaşanırsa yaşansın Gurur bu gece odasından çıkmamalıydı. Gözlerinin içine titreyerek bakıp tekrar, “Amca odandan çıkma n’olur,” dedim ağlayarak. “Çıkma kurban olduğum. Karun’u hastaneye gönderip geri geleceğim. Sırtındaki yaralara merhem süreceğim, beni burada bekle, olur mu?”
Ne zaman ona amca desem inadı kırılır, ben ne dersem yapardı. Gurur bir tek ona amca dediğimde uslu bir çocuk olurdu. Başını sallayarak, “Tamam, çıkmam abla,” deyince rahatlayarak kapıya yürüdüm. Her ihtimale karşı kapıdaki anahtarı alıp dışarı çıktım. Kimse içeri girip onun canını yakmasın diye Gurur’un üzerine kapıyı kilitledim. Ben onun için gelene kadar annem ve babam onun odasına girmemeliydi.
Anahtarı hırkamın cebine koyduktan sonra hızlı adımlarla çalışma odasına yürüdüm. İçeri girdiğimde babam hâlâ koltuğunda bilinçsiz bir şekilde yatıyordu. Kafasından akan kan yüzünün bir kısmını kırmızıya boyamıştı. “Umarım ölürsün!” Belindeki silahı alıp ona doğrulttum. Eğer yaşıyorsa ve sadece bayılmışsa uyandığında beni yaşatmazdı. Kendimden geçtim ama Karun ve Gurur’a da gün yüzü göstermezdi.
Gurur’un sırtını yakmıştı, Karun’u da dayaktan bayıltmıştı. Babamın yaşamasına izin verirsem er veya geç onları öldürecekti. Bunları göz önünde bulundurarak tetiğe basmak için kendimi zorladım. Hayatımın geri kalanını hapiste geçirebilirim veya baba katili olarak anılabilirim, umurumda değildi ama yapamıyordum! Çok istememe rağmen kendi babama ateş edemiyordum. Onun bizlere kolayca yaptığı bir şeyi ben ona yapamıyordum.
Elim titriyor, gözlerimden yaşlar akıyor ama parmağım tetiğe gitmiyordu. Kızı olmama rağmen onun kadar acımasız değildim. Silahı tutan elim yan tarafıma düştüğünde ağlayarak, “Allah’ından bul,” dedikten sonra dışarı çıktım. Onu öldürme şansım vardı ama yapamamış, kıyamamıştım. Onun bana kıyacağını bilmeden çıkmıştım odasından.
Elimdeki silahla Karun’un odasının önüne gelip silahı kapıdaki korumalara doğrulttum. “Kapıyı açın!” Kardeşimin ölmesine izin vermeyecektim.
Korumalar beni silahlı görünce ne yapacaklarını bilmez bir hâlde birbirlerine baktı. Silahlarını çekip beni vuramazlardı çünkü evin kızıydım. Annem ve babamdan böyle bir emir gelmedikçe bunu yapamazlardı. Fakat kapıyı da açamazlardı, babamın talimatı vardı. Silahın emniyetini açıp tavana ateş ederek, “Size açın şu kapıyı dedim!” diye bağırdım. “Yemin ederim ikinci kurşunu size sıkarım!”
Kurşun sesiyle annem tatlı uykusundan uyanmış gibi gecelikle merdiveni inmeye başladı. Üst katın merdivenini hızlıca inip buraya geldiğinde şoke oldu. O sessiz kızının elinde silah bulacağına ihtimal dahi vermemişti. Gözlerini irice açarak, “Defne sen ne yapıyorsun?” deyince inanamayan gözlerle ona baktım.
“Asıl sen ne yapıyorsun, anne!” Sürdüğü losyonların kokusunu alıyor, saçlarındaki bigudilere hayretler içinde bakıyordum. “Oğlun içeride ne hâldeyken sen süslenip güzellik uykusuna mı daldın?” Nasıl bir kadındı bu? Vicdanı bu kadar mı kurumuştu?
Tek derdimiz elimdeki silahmış gibi kaşlarını çatarak üzerime yürüdü. “Bırak o silahı ve odana git! Bir daha sakın babanın işlerine karışma,” dediği an ayaklarının önüne ateş ettim. Bu onu geri püskürtmeye yetmişti. Annem afallayarak gözlerini belertti. “Sen çıldırmışsın!”
“Söyle açsınlar kapıyı!”
“Defne!”
“Söyle anne!” Ona bağırarak silahı tam kalbine doğrulttum. “Söyle, kardeşimi hastaneye yetiştirsinler yoksa basarım tetiğe!”
Onu hayal kırıklığına uğratmışım gibi bakıyordu. “Anneni mi vuracaksın?”
“Hangi annelikten bahsediyorsun sen?” En sonunda bana kafayı yedirtecekti. “Sen annelik vasfından yoksun bir kadınsın, bari bırak kardeşlerime ve Gurur’a ben annelik edeyim!” Tetiğe hafifçe baskı uyguladım. “Söyle kardeşimi çıkarsınlar!”
Gözümü ne denli kararttığımı görünce annem sertçe yutkunarak adamlara döndü. “Kapıyı açın!” Beni zerre kadar takmayan adamlar annemin tek bir lafıyla kapıyı açmıştı.
İçlerinden biri odaya girip kucağında Karun’la dışarı çıktığında gözlerim doldu. “Rabb’im sizlere de gün yüzü göstermesin.” Karun kanlar içinde kalmış bir hâlde baygındı. Babamın attığı dayaklardan yüzü gözü mosmordu. Bizi bu evde yaşatmıyorlardı. İki zalimin eline düşmüştük, biz çocukları öldürüyorlardı.
Silahı tekrar anneme doğrulttuğumda isteksiz bir sesle, “Onu hastaneye götürün,” dedi. Bunları söylerken Karun’un baygın yüzüne iğrenerek bakıyordu.
Karun’a ne zaman baksa yüzünde hep bu ifade oluşurdu çünkü Karun babamın bir kopyasıydı. Fiziksel olarak babama çok benzediği için annem ondan iğreniyordu ama asıl iğrendiği babamdı. İçten içe babamdan nefret ediyordu fakat parası için ondan ayrılmıyordu.
Karun ona babamı hatırlattığı için kendi oğlundan da nefret ediyordu. Eğer içinde küçücük bir annelik duygusu olsaydı oğlundan nefret edemezdi ama onda annelik vasfı yoktu. Adamlar Karun’u götürünce rahat bir nefes aldım. Buradaki işim bittiği için elimdeki silahı yere atarak merdivene doğru yürüdüm. Ben de onlarla hastaneye gidip kardeşimin nasıl olduğunu öğrenmek istiyordum.
Merdivene yeni yetişmiştim ki bir el kolumu kavradı ve beni sertçe arkaya çevirdi. Karşımda babamı bulunca kalbim korkuyla hızlandı. Düşündüğümden daha erken uyanmıştı. Yüzünün bir tarafı kanla yıkandığı için korkunç görünüyordu. Gözleri delici bir öfkeyle bakarken sıktığı dişlerinin arasından, “Bana el kaldırmak neymiş birazdan öğreneceksin!” dedi ve beni peşinden sürüklemeye başladı.
“Baba bırak beni!” Kolumu ondan kurtarmaya çalışırken, “Anne!” diye bağırdım yardım etmesi için. “Anne ona engel ol, yardım et bana!” Babam beni annemin gözleri önünde sürüklerken annem hiçbir şey yapmadı. Babam bu kadar sinirliyken araya girip ondan birkaç tokat yemeye korktuğu için beni babamın elinden almadı.
Babam beni odama getirip sertçe içeri attı. Odanın içine savrularak düştüğümde başımı çevirip kapıya baktım. Dağınık saçlarımın arasından annemi gördüm. Bana yardım etmek yerine kapının önünde öylece dikiliyordu. Babama bakıp, “Cezasını ver ama yüzüne vurma,” dediğini güçlükle duydum. “Yüzünde iz kalmasın.” Tek düşündüğü yüzümde kalacak izler miydi? Yüzümde iz bırakmadığı sürece bana her şeyi yapabilir miydi?
Babam içeri girip kapıyı annemin suratına çarptığında, “Anne yardım et!” diye bağırıp düştüğüm yerden ayağa fırladım. “Anne n’olur beni babamın eline bırakma!” Babam beni öldürecekti.
Babam kapıyı içeriden kilitlediğinde annemin uzaklaşan adım sesleriyle gözlerim doldu. “Anne gitme!” diye bağırdım ama beni hiç duymadı, odalarımızda ses yalıtımı vardı. İçerideki hiçbir ses dışarıdan duyulmazdı.
Çok yalvardım.
Çok ağladım.
Dur dedim.
Ama durmadı.
Annem mutlu olabilirdi, babam yüzümde hiç kalıcı iz bırakmamıştı çünkü izin en büyüğünü ruhumda açmıştı. En acı verici olansa o gün odamda olanları ağlayarak anneme anlattığımda beni bir tokatla susturup, “Babana iftira atacak kadar aşağılık bir çocuksun!” demesiydi. Bu canımı her şeyden daha çok yakmıştı.
Ben aşağılık veya yalancı bir çocuk değilim, anne. Ben bir defne ağacıyım, köklerini kestiğiniz, yaşamasına izin vermeyip dalından kuruttuğunuz bir defne ağacı… Ahım üzerinize olsun, iki cihanda da hakkım helal değildir size.
Defne’nin günlüğünde okuduğum her satırın acısını iliklerime kadar işlerken gözlerimi Karun’dan ayırmıyordum. Böylesine çirkin bir sırrı bu şartlarda öğrenmesini hiç istemezdim. Okuduklarıma inanmayıp defalarca tekrar ve tekrar okuduğum korkunç bir sırrı Karun hiç olmayacak bir anda öğrenmişti. Gözleri Melek ve babası arasında gidip gelirken, “N-nasıl?” diye fısıldadı. Konuşmakta güçlük çekip kekeleyecek kadar duyduklarının şokundaydı.
Karun önce kısık bir sesle, “Nasıl?” diye sordu fakat daha sonra kaşlarını çatıp dalağını patlatırcasına, “Nasıl lan, nasıl!” diye haykırdı. Onu tutan zincirlere asılırken kızgın ve afallayan gözlerle babasına bakıyordu. “Yalan de, Melek yanılıyor desene!”
Babası tam olarak bunu yaptı. Bir dakika bile düşünmeden Melek’ten uzaklaşarak, “Bu piç ne dediğini bilmiyor,” diye inkâr etti. Üstte çıkmaya çalışarak Karun’a baktığında onu suçlar gibiydi. Onun böyle bir şey yapacağını düşünmesi Karun’un bozuk zihniyetinden kaynaklanıyormuş gibi davranıyordu. “Bir çocuğa dokunacak kadar haysiyetsiz değilim! Defne’ye bunları yapan o kansızın cezasını senin gözlerinin önünde verdim!”
“Yalan söyleme!” Sesimi yükselttiğimde günlükte yazan şeylerin öfkesiyle ona bakıyordum. “Sen kendi öz kızına dokunacak kadar haysiyetsiz ve şerefsizsin! Bu sabah Defne’nin günlüğünü okudum, babam yaptı diyordu! Üstelik karın olacak o kadın da gerçekleri biliyordu.”
Şeref hiddetlenerek silahı bana doğrultup, “Kes lan zırvalamayı!” diye bağırdığında ondan daha yüksek bir sesle, “Zırvalık değil!” diye ben de ona bağırdım. “Zırvalık olsa o gece Gurur’un sırtını yaktığını, Karun’u hastanelik ettiğini ve Defne’ye odasında el sürdüğünü nereden bileyim? Hepsini günlüğüne yazmış!”
Şeref’e haddini bildirmeye çalışırken Karun’a nasıl bir acı yaşattığımın farkında bile değildim. Karun’un bakışları titrerken artık hiç tepki vermiyordu. Duyduklarından sonra transa girmiş gibi babasına bakıyor, hiç kıpırdamadan onu izliyordu. En küçük bir yaşam belirtisi vermiyordu, sanki donmuştu. Melek hıçkırıklarla ağlayarak ona bakarken Karun ne düşüneceğini bilmez bir hâldeydi.
Melek olanlar için kendini suçlayarak dayısına yaklaştı. “Özür dilerim, bunu bilmemen gerekiyordu,” derken pişmanlığı gözlerinden okunuyordu. Bu onun suçu değildi ama Şeref’in göstermediği bir suçluluk duygusuyla ağlayıp Karun’a bakıyordu. “Annem öldüğünde günlüğünü ona bakan hizmetçilerden biri bulmuş.”
Karun’un karşısında durup ağlamaktan kızaran gözlerini onun donuk gözlerine dikti. “O hizmetçi Şeref’in korkusundan günlüğü yıllarca sizlerden gizlemiş. Kadın ölüm döşeğinde bana ulaştı.” Karun’un gözlerinin içine bakmak için kendini zorlarken öksüzler gibi boynu bükülmüştü. “Dört yıl önce günlüğü bana verdi. Henüz karşına çıkmadığım yıllarda gerçeği öğrendim.” Mümkün olsa Melek’i kalbimin en güzel yerine saklayıp onu korurdum. Tüm bunları öğrendiğinde kim bilir nasıl acı çekmişti.
Melek omuzları sarsıla sarsıla ağlarken boynunu biraz daha büktü ve utana sıkıla Karun’a baktı. “Abim mi yoksa dayım mı olduğunu çok düşündüm ama bir cevap bulamadım,” deyince sol gözümden akan yaşa engel olamadım. “Yapamadım, dayı.”
Başını iki yana sallarken güzel gözlerinden durmaksızın yaşlar akıyordu. “Canımı bu kadar acıtan bir sırrı ne sana ne de Gurur amcama söyleyebildim. Sizi annemin gerçeğinden korumak istedim.” Bacakları titrediğinde daha fazla ayakta duramayıp dizlerinin üzerine düştü. “Ben gerçek anlamda bir günah tohumuyum.”
Melek’in yere yığılmasıyla Karun bir yaşam belirtisi gösterdi. Dudaklarını güçlükle aralayıp, “Sen değil,” diye fısıldadı. Başını kaldırıp utanç dolu gözlerle babasına bakarken böyle bir adamın oğlu olmasına bile lanet eder gibiydi. “Asıl günah tohumu bu herif!”
Karun’un boynundaki damarlar şişerken kırmak istercesine dişlerini sıktı. “Nasıl yaptın lan!” Yüzü sinirden kıpkırmızı olduğunda çenesindeki kaslar kan dondurucu bir hızda seğirdi. “Orospu evladı, nasıl dokundun ona!” Kan beynine sıçramış gibi şakaklarındaki damarlar belirginleşti. “Nasıl elin uzandı kızına, nasıl dokundun senden olana! Nasıl lan, nasıl!”
Karun gırtlağını yırtarcasına gür bir sesle bağırıp onu tutan zincirlere asıldı. “Kızındı senin! Sahip olduğun tek kızındı!” Gözlerine yaşlar akın edince çırpınmayı bırakıp, “Ablamdı…” diye fısıldadı. Sesi yangınlara düşmüş gibi ağlamaklı çıkıyordu. “Her şeyimdi.”
Karun’un gözlerinden önce bir damla yaş süzüldü ama daha sonra da sevdiğim mavilerinden durmaksızın yaşlar aktı. “Ablamdı, canımdı, kanımdı, nasıl dokundun lan! Nasıl kıydın ona!” Başı önüne düştüğünde hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Karun ağladı, ben ağladım, Melek ağladı. Bu kimsenin kaldıramayacağı ağır bir yük ve kederdi. Bir babanın kızına yaptıkları hepimizi ağlatmıştı. Bu insanlığın son bulduğu bir andı.
Şeref’in yaptıklarının acısı bizi paramparça etti ama Şeref’te yaprak bile kıpırdamadı. Ar damarı çatlayan bu adam büyük bir arsızlıkla, “Madem her şey ortaya çıktı, o zaman bilmen gereken bir şey daha var,” diyerek pişkinliğini konuşturdu. Elinde kendini aklayacak bir kanıt varmış ve buna güveniyormuş gibi Karun’un gözlerinin içine baktı. “Kendi kanımdan olana bir şey yapmadım, Defne benim kızım değildi.”
Hiçbirimiz bu sözlerinin ne anlama geldiğini idrak edemedik. Bizi bu kadar dağıtan o değilmiş gibi Şeref bizden sıkıldığını göstererek bezgince nefesini verdi. “Defne annenin tek gecelik ihaneti sonucunda var oldu.” Bunları söylerken bir tek Karun’a bakıyordu. “O senin ablan, Gurur’un da yeğeni değildi.” Ne saçmalıyordu bu herif?
Defne onun öz kızı değil miydi? Bu ihtimal aklımın ucundan bile geçmediği için dilim tutulmuş bir hâlde öylece kalakaldım. Melek’e baktığımda o da en az benim kadar afallamıştı.
Karun’a gelirsek… Bugün öğrendiklerinden sonra hiçbir şey onu şaşırtamazdı. Babasının Defne’ye yaptığı o korkunç şeyi öğrenmişken onun aslında Şeref’in öz kızı olmadığıyla zerre kadar ilgilenmiyordu. “Şunu aklına iyi sok, haysiyetini siktiğimin iti!” diyerek kaşlarını çatarken sinirden nabzı hızlanmıştı. “Defne senin kanından olmayabilir ama benimle aynı anneden! Bu da onu benim ablam yapar.”
Karun’un zincirlere bağlı vücudu öne doğru büküldüğünde kızgınlıkla soluduğu her nefesle omuzları şiddetle hareket ediyordu. “Annelerimiz farklı olsaydı bile hiçbir şey değişmezdi, Defne benim ablam! Her şey sizin soktuğum kanınızla ilgili değil, o hep benim ablamdı ve öyle olmaya devam edecek!” Bu durumda Gurur da Melek’in öz amcasıydı.
“Ayrıca…” diyerek iğrenen bakışlarımı Şeref’e diktim. “O senin öz kızın değil diye ona dokunma hakkını kim sana verdi?” Bu insan müsveddesine baktıkça midem ağzıma geldiği için kusmamaya çalışmak çok zordu. “Senin eline doğdu, senin kapında büyüdü ve son nefesine kadar seni babası bildi. Çocuktu o daha, çocuk! Taş olsa yumuşardı be, nasıl kıydın o çocuğa?”
Şeref’te sızlayacak bir vicdan olmadığı için sözlerimden zerre kadar etkilenmedi. Melek’e baktığımda hiç kıpırdamadan öylece durduğunu gördüm. Donuk yüz ifadesinden ne düşündüğünü anlayamıyordum ama bence Defne’nin Şeref’in öz kızı olmamasına hiç üzülmemişti. Şeref onun sadece nefret ettiği ve iğrendiği babasıydı, hepsi buydu.
“Artık her şey ortaya çıktığına göre sizi susturmanın zamanı geldi.” Şeref tekrar silahına davrandı, hepimizden kurtulmak için sabırsızlanıyordu. Karun’un canını yeteri kadar yakmamış gibi gözüne ilk beni kestirdi.
Şeref kimseye fazladan düşünme şansı tanımadan karşıma geçtiğinde, “Dur!” diye haykırdı Karun. Kan revan içinde zincirlerine asılarak, “Uzak dur ondan!” diye bağırdı. Boğazını kanatacak kadar sesi gürdü. “Karımı bırak, bırak lan onu! Ecdadını siktiğim pezevengi, çekil karımın yanından!” Kendini parçalayarak bağırıyordu. Öfkeliydi ama öfkeden daha büyük bir duyguyla kuşatılmıştı. Beni kaybetme korkusunu iliklerinde hissediyordu.
Şeref aramızda üç adım bırakacak kadar bana yaklaştı ama daha fazla yaklaşmadı. Silahı tutan kolunu eğip namluyu karnıma doğrulttuğunda içim korkuyla doldu. İlk beni öldürecekti. Bunu kabullenerek son kez başımı çevirip Karun’a baktım. Babasının tetiğe basacağını o da çok iyi biliyordu ve bunu durduramıyordu.
Karun gözlerimdeki korku ve nemi görünce kendinden nefret edercesine başını hafifçe eğdi. “Özür dilerim.” Daha önce onu hiç bu kadar çaresiz görmemiştim. “Özür dilerim, hiçbir şey yapamıyorum. Özür dilerim, seni kurtaramıyorum!” Gözlerinden durmaksızın yaşlar akınca kalbim kırk yerinden parçalandı. Bugün burada olan her şey bir erkeğin yıkılışıydı.
Sevdiği kadını kurtaramayan bir erkeğin kıyametine tanıklık edince ne yapacağımı bilemedim. Onun tek bir göz yaşına ölürdüm. “Sorun değil.” Fısıltım onun kulağına ulaşamayacak kadar kısıktı.
Birazdan olacakların korkusuyla gözlerimi onun gözlerine dikerek burukça tebessüm ettim. “Biliyorum, hiç zamanı değil ama canım yeşil erik çekiyor,” dediğimde sözlerim ok gibi Karun’un yüreğine saplandı, mavileri titreşti ve daha çok ağladı. Dudaklarımdan çıkan bu sözlerle ona ne kadar çok kırıldığımı artık biliyordu.
Dün gece bir erik için ona yalvarmıştım ama almamıştı. Canım çok çekti dediğimde bana verdiği karşılık, “Onu beslemeyeceğim,” olmuştu. Şeref namluyu karnıma doğrultana kadar ona yük olan bir bebeği kaybetmek üzere olduğunu anlamamıştı. Belki de bir daha canım erik çekmeyecekti. Karun benden esirgediği o eriği belki de bir daha bana yediremeyecekti.
Tüm bunların düşüncesi onu deli ediyor olmalı ki ıslak kirpiklerinin arasından burukça bana baktı. “Affet…” diye fısıldamıştı ki silah sesi soğuk hava deposunda yankılandı. Canımı acıtan, Karun’un kendini parçalayarak haykırmasına neden olan uğursuz bir ses kulaklarımda çınladı. Evet, Şeref tetiğe basmıştı. O an Karun’a baktığım için bunu yaptığını bile görmemiştim. Beni vurmuştu.
Şeref’in sıktığı kurşunla öne doğru bükülüp karnımı tuttuğumda Karun’un, “Bige!” diyen gür sesini acı içinde duydum. Soluğum kesildi. Başımı eğip karnıma baktığımda beyaz tişörtümün karın kısmı kırmızıya boyanmıştı. Önce yerimde sendeledim, daha sonra da dizlerimin üzerine sertçe düştüm.
Beni karnımdan vurmuştu.
Düştüğüm yerde tüm bedenim titrerken yaşlar gözlerimden durmaksızın aktı. Karnımdaki basınç ve acı aklımı kaçırmama neden olacaktı. Bebeğime bir şey olmazdı, değil mi? Karun’un bağırışlarını, Melek’in ağlayışlarını duyabiliyordum fakat düştüğüm yerden başımı kaldıramıyordum. Tek düşündüğüm henüz ultrason görüntülerini bile görmediğim bebeğimin nasıl olduğuydu.
Onu kaybedersem ölürdüm.
Yorumlar