“Sanrı, Saka’nın gülüşlerindeki özgürlüğe âşıktı, Saka ise mavi gökyüzüne. Kadın hep giden taraftı, adamsa ona ulaşmak isterken kendi karanlığında kayboldu. Ayrılık belki de ikisinin tutunacağı tek gerçeklikti.”
İki Saat Önce
Şeref arayıp beni Karun’un hayatı üzerine tehdit edince benden istediklerini yapmaktan başka çarem kalmamıştı. Karun’u zincire vurmuştu ve en ağır şekilde ona işkence ediyordu. Kendi öz oğlunu öldürecek kadar karaktersiz ve vicdansız olduğunu iyi bildiğim için onu kızdırmayı göze alamazdım. Babasının hayatına karşılık çocuğunun hayatını sunarak Şeref’i durdurabilmiştim. Karnımdaki bebeği ölümcül bir anlaşmanın parçası yaparak Karun’a biraz zaman kazandırmıştım.
Şeref bebeğimin kaybını bize yaşatmak istediği için ben oraya gidene kadar Karun’a dokunmazdı. Şeref’in benden istediği gibi tüm korumaları malikânede bırakıp Ali’yle ayrılmıştım. Uzun zamandır aradığımız hainin Gurur’un adamlarından birinin çıkmasını beklemiyordum.
Ön koltukta otururken arabayı kullanan haini çıplak ellerle öldürmek istiyordum. Eğer beni Karun’a götürmeyecek olsaydı şimdiye dek kırk kez beynini dağıtmıştım. “Bu iş bittiğinde sana neler yapacağımı biliyorsun, değil mi?” Dik dik Ali’ye bakıyordum. “Seni parçalarına ayıracağım, imamın kâfir oğlu! Seni havaya uçurup parçalanan uzuvlarının arasında keyif sigarası içeceğim!” Bunu gerçekten yapacaktım ama hamileyken sigara konusunda ciddi değildim.
Ali gözlerini yoldan ayırmadan arabayı ustaca kullanırken öfkeli sözlerime karşı tepkisizdi. “Sizdeki bu patlatma aşkı nereden geliyor?” Başını çevirip kısa bir an karnıma baktı. “Ayrıca sigara içmek bebeğe zararlı değil mi?”
Bakışlarımdaki tehlikeyi görmüyor olamazdı. Buna rağmen kendini tehdit altında hissetmiyordu. “Gurur senin gibi birini nasıl içimize soktu, pes doğrusu!” Çatık kaşlarla önüme döndüm. “O herif daha etrafındaki hainleri ayırt edemiyor, bunca zaman nasıl hayatta kaldı, aklım almıyor!”
“Tam olarak bu sebepten,” diyen düz sesini duydum. “Hayatta kalmasının sebebi etrafındaki adamları iyi seçmesi.” Bu sözlerden ne çıkarmam gerektiğini anlamadım.
Telefonu çalınca göz ucuyla ekrana baktı. Farah arıyordu ama Ali açmak yerine telefonu meşgule attı. “Neden açmadın?” diye sorduğumda yüz ifadesi hoşnutsuzdu.
“Gurur’u soracaktır ama onun nerede olduğunu ben de bilmiyorum.” Umarım her zamanki gibi bir yerleri dağıtmakla meşguldür. Karun’dan sonra bir de Gurur için endişelenmek istemiyordum.
On dakika boyunca Ali’nin telefon görüşmeleri hiç bitmedi. Sürekli ya o birilerini aradı ya da birileri onu aradı. Telefonunu açmadığı tek kişi Farah’tı. Ona verecek bir cevabı olmadığı için onunla konuşmaktan kaçınıyordu. Bir süre sonra telefonu kapatıp arabayı bir otelin önüne çekti. Neden otele geldiğimizi anlamıyordum. Karun’u burada mı tutuyorlardı?
Ali arabadan inip kapımı açınca çatık kaşlarla ona bakarak arabadan indim. Burada ne işimiz olduğunu bile anlamıyordum. Birlikte otele girip asansöre bindiğimizde daha fazla dayanamadım ve yumruk yaptığım elimi onun suratına geçirdim. “Beni nereye getirdin?” Sırtını sertçe asansörün duvarına yaslayarak kolumu boğazına bastırdım. “Karun burada değil!” Karun’un tutulduğu yeri tam olarak görememiştim ama bir otel odası olmadığına emindim.
Kolumla nefes borusuna baskı uyguladığım için Ali güçlükle konuşup, “B-Bige Hanım,” demişti ki onu boğmak ister gibi boğazındaki baskımı artırdım.
“Sensiz de Karun’u bulabilirim ama sen hayatta olmazsın!”
Bana karşılık vermek istiyordu ancak hamile olmam şaşırtıcı bir şekilde ona engel oluyordu. Gözlerinin ardında oluşan tereddütten bebeğe zarar verecek bir şeyler yapmak istemediğini görebiliyordum. Ciğerlerine yeterince hava gitmediği için yüzü kızarıp şişmeye başlamıştı ki telefonu çaldı. Bir kolumla onun boğazına baskı uygularken elimi uzatıp cebindeki telefonu çıkardım.
Boğazındaki baskıyı biraz azaltıp çatık kaşlarla, “Kıpırdama!” dedikten sonra telefonun ekranına baktım. Ekranda Duha’nın adını görünce şaşırdım. Anlaşılan Ali’nin hain olduğunu henüz bilmiyordu.
Telefonu açıp kulağıma yasladığımda Duha’nın, “Nerede kaldınız?” diyen sabırsız sesini duydum. “Ali cevap ver, hangi cehennemdesiniz!”
Çatık kaşlarla Ali’ye bakarken Duha’ya cevap verdim. “Cehennem konusunda yanılmıyorsun, imamın kâfir oğlunu her an cehenneme yollayabilirim!”
“Sakın yapma!” diye bağırdı sinirle. “Akıldan noksan fevri kuş, sakın çocuğa bir şey yapma!”
“O bir hain!”
“Kızım saçmalama! Kadem benim için neyse Ali de Gurur için öyledir. Çocuğu rahat bırakıp otele gel!” Otelden bahsedince hemen Ali’nin boğazındaki kolumu çektim. Öne eğilip boğazını tutarak öksürmeye başladığında olanları anlamaya çalışıyordum. Buraya Duha’yla buluşmaya mı gelmiştik?
Ali kendini toparlayana kadar bekledim, daha sonra nefes nefese doğrulup on sekizinci kata bastı. Kravatını düzeltirken bana olan bakışları sitemkârdı, gerçek anlamda nefesini kesmiştim. Ona yaptığım şey için herhangi bir mahcubiyet hissetmeden, “Konuşmak için on üç saniyen var,” dedim tehditkâr bir sesle. “Süren başladı, imamın kâfir oğlu.”
Ona taktığımız lakabın hoşnutsuzluğuyla yüzünü buruşturdu. “Şeref bana haftalar önce ulaştı.” İkinci kez ona saldırmamı istemediği için bu sefer kendi isteğiyle konuşmaya başlamıştı. “Gurur’u sırtından vurmak istediği için ona yakın olan kişiyi kendi safına çekmeye çalıştı.”
Asansör açıldığında ikimiz de indik. Onu takip ederken Ali hızlıca bana açıklama yapıyordu. “Onu reddettiğimde çok para teklif etmeye başladı. Bana ödeyeceği paranın büyüklüğü sadakatimi satın almaya yetmezdi. Bundan Gurur’a bahsettiğimde abisinin teklifini kabul etmemi istedi.” Beni şaşırtarak başını salladı. “Şeref’in ne işler karıştırdığını anlamanın tek yolu buydu.”
“Çift yönlü casusluk mu?”
“Öyle de denebilir.” Koridoru dönünce adımlarımı ona uydurmaya çalıştım. “Şeref benden şüphelenmesin diye Gurur’un bilgisi dâhilinde abisine onun hakkında birkaç önemli bilgiyi vermeye başladım. Onun safına geçtiğime ikna olmalıydı ancak verdiğim bilgiler onun için yeterli değildi. Bu yüzden beni test edip Gurur’un arabasının frenlerini kesmemi istedi.” Adımlarım kendiliğinden durdu. Bunu yapan Ali miydi?
Şoke olmuş suratıma bakarak başını salladı. “Şeref çok büyük bir şey planlıyordu. Bunu öğrenmek için benden istediği şeyi yapmaktan başka çarem yoktu. İnisiyatif alıp arabanın frenlerini kestim.”
Şimdi söyleyeceği şeye nasıl tepki vereceğimi kestiremediği için birkaç adım arkaya atarak aramıza biraz mesafe koydu. “Doğum kontrol haplarını değiştirip prezervatifleri delen de bendim.” Gözlerimi belerttiğimde Ali mahcup bir şekilde ensesini kaşıyarak benden biraz daha uzaklaştı. “Şeref istediği için yapmak zorundaydım yoksa ne işler karıştırdığını anlayamazdık.”
Elim karnıma gitti, onu parçalamak ve teşekkür etmek arasında bir yerde kalmıştım. Başlarda anne olma fikrine hiç sıcak bakmadığımı itiraf ediyordum. Bir bebekle ne yapacağımı bilmiyordum, en kötüsü de onu isteyip istemediğimden bile emin değildim. Sırf o sancılı süreç için bile Ali’yi kurşuna dizebilirdim. Ancak son zamanlarda annelik duygusunu o kadar yoğun hissetmeye başlamıştım ki bu bebek başıma gelen en iyi şey olabilirdi.
Sinirden sırıtarak üzerine yürüdüm. “Haplarımı değiştirdiğin için teşekkürler, sayende yakında anne olacağım.” Ona yaklaşıp sıktığım yumruğu suratına geçirdim. “Ben o arabanın içindeydim!” O gün Gurur’la birlikte freni patlamış bir arabanın içindeydim ve Şeref’in adamları hemen arkamızdaydı.
Dudağı patlayınca Ali kısık bir sesle inleyerek yine arkaya doğru adımlar attı. Sağım solum belli olmadığı için benden uzaklaşarak bu sefer aramıza bir hayli mesafe koydu. “İkinize de bir şey olmadı,” dedi, pişkinliğine şapka çıkartılırdı. “Gurur iyi bir sürücü, ilk kez freni patlayan bir araba kullanmıyordu. O arabanın içinden canlı çıkacağını biliyordum.” Bir konuda beni suçlar gibi homurdanmaya başladı. “O gün onun arabasında olmamanız gerekiyordu.”
“Bu yaptığından Gurur’un haberi var mıydı?”
Ali benimle göz teması kurmakta güçlük çekerken başını iki yana salladı. “Dediğim gibi, bunu yaparken kendi başıma karar verip inisiyatif almıştım. Siz Kocaeli’nden döndükten sonra ona gerçeği söyledim.” Çenesini gösterdi. “Birkaç yumruk daha atsaydı çene kemiğimi kırabilirdi.” Ali gibi kendi başına hareket eden birini Gurur’dan başka kimse yanında çalıştırmazdı. Ben olsaydım çoktan onu kovmuştum.
Tam ona kızmaya hazırlanıyordum ki, “Yapmaktan başka çarem yoktu,” diye sıkıntıyla soludu. “Arabanın frenlerini kesmeseydim Şeref bana güvenmezdi ve bugün sizi almaya benim yerime bir başkasını gönderirdi.” Bana koridordaki bir kapıyı gösterdi. “O zaman karşı saldırıda bulunacak vaktimiz olmayacaktı.”
“O kapının arkasında kim var?”
“Duha Bey ve adamları.” Duha da olmasaydı ne yapardık, hiç bilmiyordum.
Ali odanın önünde durarak kapıyı çaldı. Birkaç saniye içinde bir adam bize kapıyı açmıştı. Kral dairesi gibi büyük ve gösterişli bir odanın içine girdiğimizde içeride birçok takım elbiseli adam gördüm. Hepsi de Tunus cephesinde olan adamlardı. Bir köşede oturup çilekli sütünü içen Kadem’in keyfinden ödün vermemesi sinirlerimi bozuyordu.
Hızlı adımlarla yürüyüp Duha’nın karşısında durdum. “Plan nedir?” Karun berbat bir durumdayken kaybedecek vaktimiz yoktu. Duha manipüle ve strateji dehasıydı. Karun’u kurtarmak için sağlam bir plan yaptığına emindim.
“Seni yem olarak kullanmalıyız.” Belki de ilk kez Duha’nın gözlerinde tereddüt görüyordum. Her konuda bir planı vardı ancak şimdiki planının onu endişelendirdiğini görebiliyordum. Bunun nedeni beni yem olarak kullanmaktan başka çaresi olmamasıydı.
Hamileydim, yani yaşanan en küçük bir talihsizlikte bebeğimi kaybetme ihtimalim vardı. Bu olduğunda Duha kendini asla affetmezdi. Kendisi bir baba adayıyken benden bebeğimi alan kişi olmak istemiyordu. “Sorun değil.” Onu rahatlatmak için elimi karnıma bastırdım. “Planın ne kadar tehlikeli olursa olsun bebeğimi koruyabilirim.” Bebeğimi babası olmadan büyütmek istemiyorsam bu riske girmeliydim.
Duha sessizliğini koruyunca ona biraz daha yaklaşıp başımı kaldırdım. “Karun’un durumu çok kötüydü.” Gözlerimin ardı sızlarken sonlara doğru sesim kısıldı. “Kaybettiğimiz her saniyede o şerefsiz Şeref ona işkence ediyor. Karun güçlü biri olabilir ama ölümsüz değil.” Gözlerimden süzülen birkaç damla yaşa engel olamadım. “Çok kötü hâldeydi, onu orada bırakamam.”
Duha olumlu düşünmeye çalışarak beni sakinleştirmenin yollarını aradı. “Bebeğine bir şey olmasına izin vermeyeceğim, ağlak kuş.” Yüzümü avuçlarının arasına alıp başparmaklarıyla gözyaşlarımı sildi. “Her şey planladığım gibi giderse ona bir şey olmadan Karun’u kurtarabiliriz.”
“Nasıl?” diye fısıldadım ağlamaklı bir sesle. “Şeref onun babası olabilir ama kendi oğluna acımayacak kadar gaddar biri. Geldiğinizi anlarsa daha siz içeri girmeden Karun’dan kurtulur.”
“Biliyorum.” Duha sıkıntıyla nefesini verdiğinde kalkıştığımız şeyin zorluklarını kabul ederek başını salladı. “Sen Karun’u kurtarıp onu güvene aldıktan sonra saldırıya geçeceğiz.” Üzerime eğilip son derece ciddi bir ifadeyle gözlerimin içine baktı. “Sana çok iş düşüyor, Bige. O herifin inine girdikten sonra her şey senin yapacaklarına bağlı. İçeri girdiğin an artık sadece Karun’un değil, senin de hayatın tehlikede olacak. Bu yüzden hata yapma lüksün yok.”
Duha benden uzaklaşırken beni sakinleştirmek için rahat görünmeye çalışıyordu ama aslında o da çok gergindi. Yanında duran ellerini sürekli sıkıp sıkıp açarken beden dili onu ele veriyordu. “Şeref gibi düşünmek zor değil.” Belindeki silahı çıkarıp karnıma doğrulttu. “Yapacağı ilk şey Karun’a çocuğunun ölümünü izletmek olacaktır. İlk kurşun karnına yani bebeğine...”
Duha gözlerimin içine bakarak diz çökmemi isteyen bir hareket yaptı. Olacakları önceden prova etmek istediğini anladım. “Sen tehlikeli bir kadınsın, seni yere yıkmadan sana yaklaşmaz.” Aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi gösterdi. “İlk kurşunu karnına sıkarken aranıza belli bir mesafe koyacaktır.”
Parmağı tetiğe gitmeden beni karnımdan vurmuş gibi yapınca dizlerimin üzerine çöktüm. Orada olacakları önceden prova etmek belki beni bazı şeylere hazırlayabilirdi. Bu yüzden eğilip dizlerimin üzerinde durmayı sorun etmedim. “İkinci kurşun sana, yani tam kalbine veya kafana.”
Duha silahı kafama doğru kaldırdığında her an o tetiğe basacakmış gibi gerilmeye başlamıştım. “Şeref seni yakın mesafede öldürmenin hazzını kaçırmak istemeyecektir ve sen artık karnından yaralısın. Onun için bir tehdit olmaktan çıktın.”
Aramızdaki mesafeyi kapatıp silahın namlusunu alnıma bastırdı. “Şimdi yap hamleni, Saka.” Alnımda silahın soğuk namlusunu hissederken Duha büyük bir ciddiyetle gözlerime baktı. “Şeref tetiğe basmadan önce sadece üç saniyen olacak. Ölürsen bebeğin ve Karun da ölür, bu yüzden hızlı düşünmeli ve onu etkisiz hâle getirmelisin. Süren başladı bir, iki…”
Daha üç demeden silahı tutan bileğini iki elimle yakaladım ve namlunun ucunu ona doğru çevirdim. “Tetiğe bastım say,” dediğimde Duha’nın kaşları çatılmıştı.
“Öldünüz,” diyerek beni şoke etti. “Şeref’i öldürdüğünde adamları da önce seni sonra da Karun’u öldürür.”
Ne demek istediğini anlayınca derin bir nefes alıp ayağa kalktım. “Onu rehin almamı istiyorsun?” Soru sorar gibi çıkan sesime başını salladı. “Oradan canlı çıkmanızın tek yolu bu.” Nihayet onu doğru şekilde anlamıştım. Oradaki adamları Şeref’in hayatıyla tehdit edip Karun’u çözmelerini isteyecektim.
Ali, Karun’un tutulduğu yeri onlara izletmiş olmalı ki Duha bu konuda çok şey biliyordu. “Karun’u çözdüklerinde oradaki tüm adamlardan dışarı çıkmalarını iste. Şeref’i elinde tutarak kendinizi içeriye kilitlemelisin.”
“Böylece biz içeride güvende olurken siz dışarıdaki adamları halledeceksiniz?” diye sorduğumda gözlerinde oluşan tehlikeli ifadeyle beni onayladı.
“Hepsinin zürriyetini sikeceğim!” Bir konuda beni uyarırken burnumun dibine kadar girerek üzerime eğildi. “Sakın bir çılgınlık yapayım deme, Karun yaralı ve sen de hamilesin. İçeride güvende olduğunuzu bilirsem o piçlere daha rahat odaklanırım.”
“Peki, Şeref’i bana yaklaştıracak ilk kurşun ne olacak?” Bebeğimi korumak istercesine elimi karnıma bastırdım. “İlk kurşunun karnıma geleceğini söylemiştin.”
“Bunu da düşündük.” Kadem elindeki boş bardağı bırakıp ayağa kalktı. “Seni ve bebeği korumak için çelik yelek en güvenli yol ama Şeref bunu anlar.” Bakışlarını eğerek baştan ayağa beni süzdü. “Senin gibi zayıf birinin üzerinde çelik yelek çok kaba durur. Çelik yelekle aynı işlevi gören başka bir şey takacaksın.”
Ne demek istediğini anlamamıştım, ta ki Kenan elinde bir çantayla içeri girene kadar. Çantanın içinden siyah bir korse çıkarınca şaşırdım. “O şeyle mi bebeğimi koruyacaksınız?”
Kenan elindeki korseyi incelerken onaylayan mırıltılar çıkardı. “Bizim seri üretimini yaptığımız kurşungeçirmez ürünlerden biri. Konu Karun’un çocuğu olunca test etmeden bunu takmanı isteyemem.” Korseyi açıp gömleğinin üzerinden karnının hizasında tuttu. Yavaşça Duha’ya dönüp ona korseyi gösterdi. “Bana ateş et.”
Kadem onu vurma fırsatını kaçırmak istemediği için Duha’yı durdurup hemen belindeki silahı çıkardı. “Bana bırak abi.” Kenan’ı vurmaya can atıyormuş gibi silahı ona doğrultunca Kenan kısık bir sesle küfretti.
“Bu kadar hevesli görünme.”
“Seni vurma zevkini başkasına bırakacak değilim.” Kadem silahın emniyetini açıp namluyu Kenan’ın karnına doğrulttu. “Bakalım o korse ne kadar sağlammış?” Tetiğe bastığında kurşunun çıkardığı uğursuz ses kulaklarımızda yankılandı. Umarım bu odanın ses yalıtımı vardır yoksa otel sakinleri hemen polisi arardı.
Kadem korsenin olduğu yere ateş edince Kenan arkaya doğru sendeleyerek yatağın üzerine düşmüştü. Dudaklarından çıkan acı dolu iniltilerle öne doğru bükülmesi herkesi endişelendirdi. Onları endişelendiren Kenan’a bir şey olup olması değildi, korseyi karnından çekince iyi olduğunu görmüştük. Beyaz gömleğinin karın kısmında hiç kan yoktu. Anlaşılan korse gerçekten kurşungeçirmezdi. Ancak bu bizi mutlu etmemişti, Kenan’ın acıyla kasılan yüzü endişe vericiydi.
“Hassiktir!” Duha sinirli bir şekilde odanın içinde dönüp durmaya başladı. “Kurşunun sert basıncı bebeğe zarar verebilir!”
“Ama vermeyebilirdi de.” Bu konuşan benden başkası değildi. Evet, korseye çarpan bir kurşun bende büyük bir sarsıntı yaratabilirdi ama bunun üstesinden gelme ihtimalim vardı. Eğer bebeğim o basınca dayanabilirse hayatının kalanında babası onun yanında olabilirdi. Ne yazık ki bu hepimizin vermesi gereken bir savaştı.
Karun’u kurtarmak için bu riski almalıydım. “Bunu yapacağım.” Yürüyüp Kenan’ın elindeki diğer korseyi aldım. “Bu göze aldığım bir risk.”
Duha bunun tehlikeleri hakkında beni uyarmak için çatık kaşlarla, “Bige...” demişti ki, “Bunu yapacağım, Tunus,” dedim kararlı bir şekilde. “Karun’u Şeref gibi bir akıl hastasının elinde bırakamam.”
“Karnından kan akmadıkça Şeref ikinci kurşun için sana yaklaşmaz. Vurulduğuna emin olmalı.” Kadem yürüyüp yanında getirdiği şeyleri karıştırmaya başladı. Masanın üzerinde şeffaf bir kan serumu olduğunu daha yeni görüyordum. “Bu kan değil, boya.” Kadem bana açıklama yaptıktan sonra serumu sıkarak patlattı.
Parmaklarının arasından sızan kırmızı boyaya yüzünü buruşturarak bakıyordu. “Gördüğün gibi en küçük bir baskıda yırtılan bir katmana sahip. Kurşunun basıncı serumu patlatıp beyaz tişörtünün karın kısmını lekeleyecek.”
“Ya Şeref beni vurmadan önce o şey patlarsa?”
“Bunun olmaması için kimseyle dalaşmayacak ve yakın temasta bulunmayacaksın.” Kaşlarını çatan Kadem uyaran gözlerini üzerimden çekmiyordu. “Şeref sana ateş edene kadar kimseye sataşma. Serumu onun sıktığı kurşun patlatmalı.”
“O şey çok kaba değil mi?” Kafam karışmış bir şekilde elinde boyası akan seruma bakıyordum. “Birazcık eğilsem bile küçük bir baskıyla sıkışıp patlayacak kadar büyük.”
“Korsenin üzerine yapıştıracağımız şey bu değil.” Kadem masanın diğer ucunda duran başka bir kan torbasını gösterdi. Bunun boyutu yirmi santim büyüklüğündeydi ve daha inceydi.
“Şeref karnına ateş ettiğinde boya torbasının olduğu yeri ıskalasa bile sen yerini biliyorsun,” diyen Kadem ciddiyetinden bir şey kaybetmemişti. “Silah patladığı an hemen öne doğru bükül ve boya torbasının olduğu yeri sıkarak patlat. Eline ve tişörtüne bulaşan kırmızı sıvıyı kan sanacaktır. Yapman gereken tek şey yaralı biriymiş gibi davranıp sana yaklaşmasını beklemek.” Şimdi her şeyi daha iyi anlamıştım. Oraya gittiğimde hayatımın rolünü sergilemeliydim.
Aklım Karun’la meşgul olduğu için daha fazla vakit kaybetmek istemiyordum. “Başlayalım mı artık?” Bir an önce Karun’un yanına gidip onu oradan çıkarmalıydım.
***
Şu ana kadar her şey planladığımız gibi gitmişti. Buraya geldiğimizde Ali üzerimin aranmasına izin vermeyerek beni Şeref’in karşısına çıkarmıştı. Arabadan inmeden önce atkuyruğu yaptığım saçlarımı açmıştım çünkü kulağımdaki kulaklıkların görülmesini istememiştim.
Duha ve adamları dikkat çekmeden fabrikanın etrafını saracaklardı. İşin bana düşen kısmını yerine getirdiğimde hepsi saklandığı yerden çıkacaktı. Bugün sadece kendi hayatımdan değil, Karun ve bebeğimin hayatından da sorumluydum. Yapacağım en küçük bir yanlış üçümüzün ölmesiyle sonuçlanabilirdi. Bu yüzden üzerime düşeni en iyi şekilde yapmalıydım.
İçeri girip Karun’un işkence gören hâlini görünce Şeref’in üzerine atlamamak için kendimi zor tutmuştum. Plan dışı bir şey yapmak istemediğimden sinirlerime hâkim olmaya çalışmıştım ancak Melek’in gelişi ve devamında olanlar planda yoktu. Dikkatim dağılmasın diye kulaklığın diğer ucundakilerden çıt çıkmıyordu ama Kadem’in iyi olmadığını anlayabiliyordum.
Melek’in burada olmasını o da beklemiyordu. Taktığım kulaklıklar özel üretim olduğu için aynı zamanda mikrofon görevi de görüyordu. Etrafımdaki tüm sesleri kulaklıkların bağlı olduğu herkes duyuyordu. Duha, Kadem, Kenan ve onlara çalışan tüm adamlar burada konuşulan her şeyi duyuyordu.
Melek, Şeref’e baba dediğinde hattın diğer ucundakiler büyük bir sessizliğe gömülmüştü, hiçbiri böylesine iğrenç bir şeyi duymayı beklemiyordu. Şoke olduklarına emindim. Aynı zamanda Defne’nin aslında Şeref’in öz kızı olmadığı gerçeğini de herkes duymuştu.
Hayatım boyunca çok fazla kötü ve karaktersiz adam görmüştüm ama Şeref Kalender gibisini hayır, hiç görmemiştim. Onu babası gibi gören bir çocuğa dokunmakla kalmamış, bir de pişkince bu sırra ortak olanlardan kurtulmaya çalışmıştı. Önce beni ortadan kaldıracaktı, daha sonra Melek’i ve en sonunda da Karun’u. En acı olansa Karun’u, hepimizin ölümünü izlettikten sonra öldürmeyi düşünüyordu.
İlk kurban ben olduğum için karşıma geçip silahını karnıma doğrulttu. Bilekleri kanasa da Karun bağlı olduğu zincirlere asıldığında Şeref tetiğe bastı ve Karun dehşete kapılarak, “Bige!” diye haykırdı. Bugün kimse benden daha fazla korkamazdı.
Öne doğru bükülürken yaşadığım korku azımsanamazdı çünkü karnımda müthiş bir sarsıntı vardı. Başımı eğip karnıma baktığımda tişörtümün karın kısmının kırmızıya boyandığını gördüm. Bir an bunun benim kanım olduğunu düşünüp deliye döndüm. Şeref’in tesadüfen kan torbasının olduğu yere ateş edeceği aklıma bile gelmemişti. Bu yüzden gözlerimden süzülen yaşlarla bebeğim için endişelendim.
Bu kanın bana ait olmadığını anladığımda da bir şey değişmedi, korkumda azalan hiçbir şey olmadı. Kurşunun karnımdaki basıncı beklediğimden daha büyük ve şiddetliydi. Öyle ki ayakta bile duramayıp dizlerimin üzerine küt diye düşmüştüm ve bu rol gereği değildi. Elim ayağım durmaksızın titrediği için yaşadığım sarsıntının geçmesini bekliyordum.
Kulağımda Karun’un çıldırmış gibi çıkan öfkeli sesi hiç kesilmiyordu. Babasına sövüyor, küfrediyor ve zincirlerine asılarak adımı haykırıyordu. Bense düştüğüm yerde eğdiğim başımı bile kaldıramıyordum. Histeri krizleriyle titreyerek ellerimi karnıma biraz daha bastırdım. Aklımdaki korkunç ihtimallerden kurtulamıyordum. Kurşun karnıma girmemiş olabilirdi ama korseye çarpan güçlü basıncı canımı çok yakmıştı. Ya bebeğime bir şey olduysa?
Kucağıma bile alamadığım bir bebeği kaybetmekten ödüm kopuyordu. Başımı kaldırıp bakamıyordum ama Karun’un öfkeli sesi bir an olsun kesilmiyordu. Onu tutan zincirlerin çıkardığı sesler artarken, “Senin yedi ceddini sikeceğim, kansız evladı!” diye durmaksızın babasına bağırıyordu. “Karımın akan kanının her damlasında seni boğacağım. Bu sefer seni ve karını canlı canlı yakacağım!”
“Bige bir şey söyle!” Bu ses kulağımdaki kulaklıktan geliyordu ve konuşan Duha’ydı. “Bir şey söyle be kızım, iyi misin!” Kurşun sesinden sonra sessizliğe bürünmem onu delirtiyor olmalıydı.
“Efil!” Kadem aklını kaçırmak üzereymiş gibi bağırdı. “Sekerim bu planı, içeri giriyorum!” Bu durumda bile sansürü bırakmayan bir deliydi.
Biraz daha susarsam Kadem’in her şeyin içine edeceğimi anladığım için kendimi toparlamaya çalıştım. Ben Şeref’i etkisiz hâle getirmeden bizimkiler ortaya çıkarsa işimiz biterdi. Dışarıdaki silah seslerini duyunca Şeref hemen bizi öldürürdü. Bu yüzden çektiğim sarsıntılara direnerek, “H-hepsi bu mu?” diyebildim güçlükle. Başımı kaldırıp dağınık saçlarımın arasından Şeref’e baktım. “Tek yapacağın bu mu, kansız herif!”
“Saka yapma!” Karun’un bana yalvaran sesini duydum ama başımı çevirip onun olduğu tarafa bakmadım. “Ne olursun, kışkırtma onu!” Beni durdurmaya çalışırken sıradaki kurşunun ya kalbime ya da kafama geleceğini iyi biliyordu.
Ellerim karnımdaydı ve parmaklarımın arasından kan akıyordu, daha doğrusu Şeref öyle sanıyordu. Vurulup yerde dizlerimin üzerindeyken onun için tehdit değildim. Bu durumda bile ona kafa tutmam öfkelenmesine neden olmuştu. Çenesinde bir kas seğirirken hınçla bana doğru yürüdü. “Sesini kısmanın zamanı geldi, Kalender orospusu!”
“Siktir git!” diye bağırdığımda aramızdaki son adımı kapatıp silahın namlusunu alnıma yasladı. Bir ve iki diye sayacak sabrım olmadığı için Şeref alnıma soğuk namluyu yasladığı an atağa geçtim. Ayağını tuttuğum gibi sertçe kendime doğru çekerek onu yere devirdim. Dengesini kaybedip düşünce bir saniye bile beklemeden üzerine atladım.
Şeref hemen silahı bana doğrulttu fakat daha o ateş etmeden bileğini yakaladım. Yaşlı bir adamın bileğini büküp silahı ondan almam benim için zor olmamıştı. Bunu yapmak sadece üç saniyemi aldı. Ondan aldığım silahı boğazına yasladığımda içeride merminin patlayan sesi geldi. Silahı Şeref’in gırtlağına bastırıp, “Kıpırdama!” diye bağırdıktan sonra başımı çevirince Ali’yi gördüm.
Şeref’in üzerine atladığımda içerideki adamlardan biri beni vurmaya kalkışınca Ali onu vurmuştu. Hepsi silahlarını Ali’yle ikimize doğrultunca elimdeki silahı Şeref’in boğazına bastırdım. “Bunu yaparsanız bu köpeği öldürürüm!” diye bağırmam hepsini durdurmuştu çünkü blöf yapmıyordum. Burada öleceksem bile Şeref’i de yanımda götürürdüm. “Ali topla hepsinin silahını!”
“Geliyoruz!” diyen Duha’nın sesini duyduğumda dışarıda bir çatışma çıktığını gösteren silah sesleri üst üste patladı. Allah’a şükürler olsun ki her şey plana uygun gidiyordu.
Ali içeridekilerin silahlarını toplayana kadar elimdeki silahı Şeref’in boğazından çekmedim. Ali onların silahını alınca bir tanesini Melek’e verdi ve Melek bir kez daha bizi şaşırtıp gözünü bile kırpmadan içerideki tüm adamları vurdu. Hiçbirine kaçma fırsatı tanımadan üst üste ateş edip hepsini yere sermişti. “Giderayak bana günah işletiyorsunuz!” diye bağıran bu yer cücesinin attığı kurşunlardan biri bile ıskalamamıştı. Gurur onu gerçekten iyi eğitmişti.
Melek ve Ali ellerindeki silahlarla kapıyı korurken ben de yumruk yaptığım elimi Şeref’in suratına geçirdim. “Seni öldürmeyeceğim. Hayır, bu kadar kolay ölmeyeceksin!” Bu haysiyetsiz adamın ölümü bu kadar kolay olmamalıydı. Karun’a yaptıkları için deliye dönmüş bir hâlde üst üste yumruğumu suratına geçirmeye başladım.
Karnının üzerinde otururken attığım her yumrukla çirkin suratını kana buluyordum. “Ben ne Karun’a benzerim ne de Gurur’a.” Sıktığım elimi tüm gücümle çene kemiğine geçirdim. “Benim adalet anlayışım kimseninkine benzemez. Hırsızsa elini, sapıksa dilini, katilse kellesini alacaksın!” Acıdan yuvalarından fırlayacakmış gibi görünen kanlı gözlerine bakıp, “Ve tecavüzcüyse…” dedikten sonra belden aşağısını işaret ettim. “Orasını keseceksin!”
Şeref’in kanı donduğunda yutkunamadı bile, bunu yapacak kadar manyak olduğumu iyi biliyordu. Yüzümü onun kanlı yüzüne yaklaştırarak, “Defne’ye yaptıklarının daha fazlasını sana yaşatacağım,” diye fısıldadım. Bunları ondan başka kimsenin duymasını istemediğim için sesim kısıktı.
Mavi gözlerine tehlikeli bir şekilde baktım, hemen burada onu parçalarına ayırmamak için kendimi zor tutuyordum. “Para karşılığında seni becerecek çok it bulurum,” dediğimde yüzü bembeyaz olmuştu. “Senin gibi piçlerle bir gece geçirdiğinde belki Defne’nin ne hissettiğini daha iyi anlarsın!” Bu kadar ileri gidecek kadar midesiz değildim ama o bunu bilmiyordu.
Şeref yediği yumruklar yüzünden kolunu kaldıracak hâli yokken ağzındaki kanları suratıma tükürdü. “Karun ve Gurur buna izin vermez!” deyince burnunu kırarak onu bayılttım. Attığım son yumrukla burnundaki kıkırdağın kırılma sesiyle bilincini kaybetmişti. Öyle bir şey yapmak istesem Karun ve Gurur bana engel olabilirmiş gibi konuşması çok komikti.
Koşup hemen Karun’un yanına gittiğimde gözlerini karnımdan ayırmıyordu. Tişörtümdeki kırmızı lekenin benim kanım olduğunu düşündüğü için mavi gözleri yoğun bir korkuyla karnıma bakıyordu. Vurulmuşken nasıl böyle ayakta durabildiğimi de sorguluyor olmalıydı. Dışarıdaki çatışma sesleri hiç kesilmezken Karun’u tutan zincirlere ateş ettim.
Üst üste zincirlere ateş ederek Karun’u özgür bıraktığımda dizlerinin üzerine düştü. Kol eklemleri sızlarken dudaklarından çıkan iniltilere engel olamamıştı. Hemen karşısında diz çöküp endişeyle, “İyi misin?” diye sordum ama iyi olmadığını görebiliyordum. Bu saçma soruyu neden sorduğumu bile bilmiyordum. Belki de yalandan da olsa onun iyi olduğunu duymaya ihtiyacım vardı.
Kaç saattir bu ağır işkencelere katlanmak zorunda olduğunu bilmiyordum ama iç kanaması olabilirdi. Yerdeki duruşu bile iki büklümdü. Demir sopayla kaburgalarına vurmaları onun kaburgalarını kırmış olmalı ki nefes almakta güçlük çekiyordu. Şiddetli bir öksürükten sonra ellerini yere bastırıp ağız dolusu kan kusunca gözyaşlarım birbiri ardına aktı.
“Ali yardım et!” diye bağırırken kaybetme korkusu tüm hücrelerime işlemişti. “Onu hemen buradan çıkarmalıyız!” Hastaneye gitmeliydik yoksa onu kaybedecektik.
“S-Saka,” diye mırıldanırken başını güçlükle kaldırdı. Kafasındaki kan yüzüne süzülüyordu, aynı zamanda kustuğu kanlar çenesinden boynuna akıyordu.
Karun içimi dağlayan bir buruklukla karnıma bakınca, “O yaşıyor,” dedim aceleyle. “Gördüğün bu kan benim değil. Duha’nın planıydı, karnımda kurşungeçirmez korselerden biri var.” Rahatlayarak verdiği nefes bile canını yakıyordu. Her nefes alışıyla boğazında hırıltılı sesler çıkmaya başlamıştı.
Karun son nefesini veriyormuş gibi durmaksızın titrerken yere bastırdığı elini kaldırıp karnıma uzattı. Titreyen parmakları bebeğimizi hissetmek istercesine karnıma dokunmuştu. Elini karnıma bastırıp içli bir şekilde, “Özür dilerim…” dediğinde doğmamış çocuğundan özür dilemesi beni paramparça etmişti. “Seni sevmek için çok geç kaldım.”
“Hayır.” Boğuk bir sesle konuşarak başımı iki yana salladım. “Geç kalmadın, onu birlikte büyüteceğiz.”
Gözlerimin içine öyle bir bakışı vardı ki mavi gözlerinde gördüğüm bu veda beni öldürüyordu. Şeref onun kırılmadık kemiğini bırakmadığı için yüzümü bile zor seçiyormuş gibi bakışları pusluydu. “B-bilmesin, Saka,” diye fısıldadı titreyen bir sesle. Dudaklarından sızan kanlarla bana bakmak için kendini zorlarken iç çekti. “Baba… Babasının onu istemediğini bilmesin.”
Karun elini karnıma biraz daha bastırdığında gözlerinden bir damla yaş süzüldü. “B-benim,” derken omuzları sarsılarak bir kez daha öksürdü. “Babamdan nefret ettiğim gibi o da benden…” Göğüs kafesindeki hırıltılar artarken nemli gözlerle bana baktı. “Nefret etmesin.” Burnumun direği sızladığında ağlamaya başladım. Karun benimle vedalaşıyordu.
“Böyle konuşma.” Onu susturmaya çalışarak karnımın üzerindeki elini tuttum. “Sana bir şey olmayacak, böyle konuşmayı bıra...” demiştim ki daha sözlerimi tamamlayamadan sırtüstü yere düştü. “Karun!” Adını haykırarak üzerine eğildiğimde çılgına dönmüştüm. “Yardım edin!” diye çaresizce bağırıyordum. “Yardım edin, onu kaybediyorum!”
Karun histeri krizlerle kan kusarak yerde titrerken yardım bulmak için deponun kapısına baktım. Ali ve Melek yoktu. Büyük ihtimalle Ali, Melek’i daha güvenli bir yere götürmek için buradan çıkarmıştı. Şeref yerde baygın yatıyordu ve dışarıdaki kurşun sesleri durmaksızın devam ediyordu. Kulağımdaki kulaklıktan Duha’nın, “Bige!” diye kükreyen sesini duydum. “Orada her şey yolunda mı? Karun’un nesi var!”
“Ölüyor!” Hıçkırıklarla ağlarken Karun’un üzerine eğilip onu, bana bakmaya zorladım. Kanlı yüzünü avuçlarımın arasına alıp çaresizce, “Duha yetiş, o ölüyor!” diye haykırdım. Ruhuma kadar parçalanırken Karun’un baygın bakan mavilerinde can veriyordum.
Büyük bir parçam burada Karun’la son nefesini verirken gözyaşları içinde, “Abi yetiş, sevdiğim adam ölüyor,” dediğimde Duha’nın yutkunuşunu duydum. “Her şeyim gidiyor, bir şey yap!” Tam şu anda ölebilirdim, daha önce Karun’u kaybetmeye hiç bu kadar yaklaşmamıştım.
Duha’nın, “Bana yolu açın!” diye kükreyen sesini duydum. “İçeri giriyorum!”
“Çok tehlikeli, biraz daha bekle!” Kadem’in sesini kulaklıktan işittiğimde dışarıdaki kurşun sesleri arttı. “Yolu senin için temizlemeden yerinden çıkma.”
“Sikimde değil lan, içeri giriyorum!” Duha çoktan saklandığı yerden çıkmış olmalı ki Kenan ve Kadem’in ettiği küfürleri duydum. Karun’un hayatı tehlikedeyken Duha kendi canını düşünecek biri değildi. İkisi arasında kimsenin anlayamadığı bir bağ vardı.
“D-Defne…” Karun’un mırıltısıyla hemen başımı eğip ona baktım. Benim yerime ablasını görüyormuş gibi bakışları puslanmıştı. “Defne,” diye fısıldadığında artık omuzlarım sarsıla sarsıla ağlıyordum. Halüsinasyon görmeye başladığına göre durumu düşündüğümden daha ciddiydi.
Ellerimi onun soğuk yüzünden çekerek ablasıyla konuşmasına izin verdim. Öyle bir bakışı vardı ki tekrar bana bu gözlerle bakmasın diye sahip olduğum her şeyi verebilirdim. Beni ablası sanıyordu ve ablasına olan bakışları can yakıcıydı. Biliyordum, şu anda baktığı kişi ben değildim ama onun mavilerinde gördüğüm bu keder ciğerimi dağlıyordu.
“Defne…” diye mırıldandı ah çeker gibi. “Zamanı geldi mi?” Hayır, diye çığlık çığlığa ağlamak istiyordum ama tek yaptığım yalvaran bakışlarla ona kalması gerektiğini göstermekti.
Hıçkırıklarımın arasından, “Daha değil,” demeyi başardım. “Şimdi olmaz.” Hiçbir zaman olmazdı. Arkasında bıraktıklarını düşünmeliydi. Bizim bir bebeğimiz olacaktı, beni değilse bile ona ne olacağını düşünmeliydi.
Yeni bir öksürük nöbetiyle Karun’un göğüs kafesinde artan hırıltılar cehennemim oldu. Yapabilsem onu sırtlanıp buradan çıkarır ve en yakın hastaneye yetiştirirdim ama o kadar güçlü değildim. Fiziksel olarak bunu yapmak için yetersizdim. Yanında duran kolunu hareket ettirmek için inanılmaz bir çaba gösterdi.
Soğuk eli yüzüme dokunduğunda bir kez daha, “Defne,” diye fısıldadı acı çeken bir sesle. “Bilmiyordum be güzelim.” Mavilerinden bir damla yaş süzüldü kanlı yüzüne ve bir tane daha… “Çocuktum, sana yapılanları bilmiyordum.”
“Senin suçun değildi.” Elimi yanağımdaki elinin üzerine bastırdım. “Olanların hiçbiri senin suçun değildi.” Belki de ihtiyacı olan tek şey ablasından bunları duymaktı. Bunu yapmak canımı yakıyordu ama beni bırakıp gidecekse bile ruhu huzur bulsun istedim. Bu yüzden Defne’ymiş gibi davranıp yıllardır çektiği azaba son vermek istedim. “Olanların hiçbiri senin suçun değildi, Karun.”
Bu konuşmayı yaparken kimse bana yaşadığımı söyleyemezdi çünkü Karun’dan daha ölüydüm. Titreyen parmak uçları yanağımda gezinirken aldığı kısık nefesler bile canını yakıyormuş gibi iniltileri hiç kesilmiyordu. Çektiği yoğun acıların içinde kanının süzüldüğü dudakları aralandı. “Hâlâ üşüyor musun, Defne?” diye sorduğunda artık döktüğüm gözyaşlarının arasından yüzünü bulanık görüyordum.
“Ben sensiz hiç ısınmadım.” Biliyorum demeye bile dilim varmadı. Benim sevgim dahi buz tutmuş kalbine baharı getirememişti.
“Artık üşümüyorum.” Ağlayarak başımı salladım. “Karun, artık benimle vedalaşıp önüne bakmalısın.” Defne’yle ilgili travmasının üstesinden gelmenin bir yolu olmalıydı.
Göz bebekleri titrediğinde içli bir nefesle gözlerini biraz yumdu. “Nasıl? Ben senden sonra çocuk görmeye bile katlanamıyorum. Nasıl seninle vedalaşabilirim?” Dikkatli bakınca kulaklarından kan aktığını ve kumral saçlarına karıştığını gördüm. Acı ve kaybetme korkusu iliklerime işleyip tüm kemiklerimi sızlatmıştı.
Emin değildim ama beyin kanaması geçiriyor olabilirdi. “Yardım edin!” diye bağırırken korku içinde çıkan feryadım deponun duvarları arasında son buldu. “N’olur biri yardım etsin!” Onu buradan çıkarmalıydık.
Karun’un kulaklarından gelen kanı neye yormam gerektiğini bilmiyordum. Kafasına çok sert bir cisimle vurmuş olmalılardı. Gördüğü halüsinasyonlar bile kafasına aldığı darbelerden kaynaklı olabilirdi. Adım sesleri duyunca başımı çevirdim ve Duha’nın koşarak depoya girdiğini gördüm. Karun’u yerde kanlar içinde görünce bir an kapının önünde donup kalmıştı.
Duha’nın yüzü bembeyaz olduğunda teni kireç gibi solmuştu. Siyah gözlerinin irisleri titreşirken bir saniye bile düşünmeden Karun’un yanına koştu. Dizlerinin üzerine çöküp, “Kalender…” diye fısıldadığında tanık olduğum şeyi hayatım boyunca unutamazdım. Duha’nın sesini duymak Karun’u gerçek dünyaya döndürmüş ve gördüğü halüsinasyona son vermişti.
Artık ablası Defne’yi görmüyordu. Aksine beklediği kişi sonunda ona gelmiş gibi, “Tunus,” diye fısıldamıştı buruk bir sevinçle.
Duha’nın içi titrediğinde onun kanlar içindeki hâline bakmak bile ona yoğun bir azap vermeye başlamıştı. “Geldim kardeşim.” Sesi ağlamaklı çıkarken Karun’u buradan götürmek için üzerine eğildi. “Hemen hastaneye gidiyoruz!”
Karun buna yanaşmayarak başını ağır ağır iki yana salladı. Duha’yı durdurup baygın gözlerini açmak için kendini zorladı. Mavi gözleri her an kapanacakmış gibi bakarken canını yakan acı dolu bir nefesi koyuverdi. “Affettim…” dediğinde Duha yapabilseydi hıçkıra hıçkıra ağlardı ama yapamadı çünkü kaskatı kesilmişti.
Bana yaptığı gibi Karun onu da affetmeyi son nefeslerine saklamıştı. Gözlerini Duha’nın siyahlarına kenetledi ve “Bana yaptıkların için canın sağ olsun, affettim, Tunus,” diye mırıldandı.
“Etme lan etme!” Duha’nın sesi haykırırcasına çıkmıştı. Gözleri dolarken düz çizgideki dudakları titredi. “Yeter ki yaşa, varsın beni hiç affetme.” Yüzü acıyla kasılırken parmaklarını sinirle saçlarının arasından geçirdi. “Ölecekmiş gibi böyle sikik sikik konuşma! Daha seninle çocuklarımızın doğduğunu göreceğiz!”
Karun ona burukça güldü. “Hiç sanmıyorum.”
“Kes duygusallığı, çıkıyoruz buradan!”
Yeni bir öksürük nöbetiyle Karun’un kustuğu kanların şiddeti arttı. Gözlerini açmak için kendini zorlarken Duha’nın elini tuttu. Gücünün son kırıntısıyla onun elini sol göğsünün üzerine bastırdı. Bakışlarıyla onunla vedalaşırken son kez baktılar birbirine. “Ben… Benim kalbim sana uyuyor,” dediğinde Duha’nın kemiklerine kadar titrediğini hissettim. “Benim kalbimle yaşa ve karımla çocuğuma iyi bak,” dedikten sonra Karun’un gözleri kapandı ve Duha’nın elini tutan eli yan tarafına düştü. Kalbim bir anda durma noktasına gelmişti.
Ölmedi değil mi?
Sadece ben değil, Duha da aklını kaçıracak gibi olmuştu. Karun’un ölme düşüncesi bile ona kalp krizi geçirtebilirdi. Kaşları çatılırken yüzündeki her kas seğirdi. “Senin kalbinle yaşayacağıma yanında bana da bir mezar kazsınlar!” Sert bir sesle konuşup aceleyle Karun’un üzerine eğildi. “Öyle tek başına ölmek yok, siktiğim piçi!”
Duha diz çöktüğü yerde ona sırtını dönüp kollarını omuzlarına attı. Hasta kalbine rağmen kendi ağırlığıyla eş bir ağırlığı kaldırmayı sorun etmemişti. Karun’u sırtına alarak doğrulduğunda dişlerini sıkıp ters gözlerle bana baktı. “Ağlamayı bırakıp benim için yolu aç!”
Aklımı başıma getiren bu sözlerle hemen kapıya koştum. Duha’nın Karun’u hastaneye yetiştirmesi için buradan çıkması gerekiyordu. Kapının yanında durarak başımı yavaşça dışarıya uzatıp koridoru gözetledim. Çatışma bir türlü bitmediği için silah sesleri hiç susmuyordu. Kulaklığa dokunup, “Kadem neredesiniz?” diye sordum aceleyle. “Duha ve Karun’u dışarı çıkarmalıyız.”
“Yenge!” Melek’in sesini duyunca başımı yan tarafa çevirdim. Koridordaki odalardan birinden dışarı fırlayıp etrafını kontrol etti. “Burayı Ali’yle temizledik. Kenan ve Kadem koridorun diğer tarafını tutuyor.” Tam o esnada kulaklıktan Kadem’in, “Efil, devam edin burası bizde,” diyen sesini duydum.
Hemen arkamı dönüp Duha’ya, “Beni takip et,” dedikten sonra koridorda ilerlemeye başladım. Ben öndeki tehlikelere karşı Duha’nın önünde yürürken Melek de etrafı kolaçan ederek onun arkasından geliyordu. İkimiz elimizden geldiğince Duha ve Karun’u korumaya çalışıyorduk.
Biraz ilerleyince yan taraftaki merdivenden koşarak önümüze çıkan üç kişiyle burun buruna geldim. Merdiven koridorun bitişiğinde olduğu için yukarıdan inenler benimle karşılaşmayı beklemiyordu. Hemen ellerindeki silahlara davrandıklarında birini boğazından vurdum. İkinci kurşun kulağımın çok yakınında geçerek karşımdaki adamın ağzından girip kafasının arkasından çıkmıştı. Bu kurşunu sıkan kişinin Melek olduğunu biliyordum. Ve üçüncü adam da beni vurdu.
Kalbime hedef almıştı ama refleks gösterip son anda yana çekildiğim için kurşun kolumu sıyırdı. Daha o ikinci kez tetiğe basmadan aramızdaki iki adımlık mesafeyi kapatıp çenesinin altına yumruğumu geçirdim. Onu geriye püskürttüğümde ona düşünme şansı vermeden dizine sertçe vurdum. Attığım tekmeyle öne bükülünce çenesinin altını ve kafasının arkasını tutup boynunu kırdım.
Öldürdüğüm adamı yere savurup az önce attığım silahı tekrar yerden aldım. “Gidelim!” Karun’u hastaneye yetiştirmeme kimse engel olamazdı.
Karşımıza çıkan sayısız cesedin arasından hızla geçtik. Oyalandıkça Duha, Karun’u taşımakta güçlük çektiği için kaybedecek bir saniyemiz bile yoktu. Silah sesleri gittikçe azalırken Kadem, Kenan ve Ali saklandığı yerden çıkıp bize doğru koştu. Kadem önce kolumu kontrol etmişti ama daha sonra soluğu Melek’in yanında almıştı. Endişeli gözlerle ona bakıp nasıl olduğunu öğrenmeye çalışıyordu.
Kenan ve Ali de Karun’la ilgileniyordu. Duha’nın hasta bir kalple Karun’u taşımakta ne kadar zorlandığını görünce, “Bize ver,” dediler ama Duha buna yanaşmadı.
Beni ağlama noktasına getirecek buruk bir sesle, “Ben taşırım,” deyince içimde bir şeyler acıdı. Karun’a bir şey olursa Duha’nın kalbi bunu kaldırmazdı.
Onları güvende tutmak için hepimiz Duha’nın önünde yürüyerek dışarı çıktık. Dışarıda da çok fazla ceset vardı. Ne yazık ki Duha’nın adamlarından da çok kayıp vardı. Beni asıl şaşırtan kendi korumalarımı burada görmekti. Celil, Nedim, İsa, Yakup ve diğerleri buradaydı. Furkan ise yumruklarıyla bayılttığı bir adama hâlâ vuruyordu. Evden çıkarken onlara kızmama rağmen beni takip etmeyi bırakmayacaklarını anlamalıydım.
Kaybedecek zamanımız olmadığı için hemen arabaları getirdiler. Hepsi Karun’u hazırda beklettikleri ambulansa bindirip yola çıkarak buradan ayrılmıştı. Yaşadığımız hengâmede benim onlarla gitmediğimin farkında bile olmadılar. Bir türlü kurtulamadığım korumalarım dışında hepsi Karun’u hastaneye yetiştirmek için gitmişti. Bu ölüm çukurunda yirmi korumamla tek başıma kalmıştım.
Furkan endişeli gözlerle kanın sızdığı koluma bakıp, “Bige Hanım, hastaneye gitmeliyiz,” dediğinde buna yanaşmadım. Kolumdaki küçük sıyırık canımı yakıyordu ama beni öldürecek büyüklükte bir yara değildi. Zaten birazdan kanaması da dururdu.
“O herif hâlâ içeride.” Polisler buraya baskın yapmadan önce Şeref’i çıkarmalıydım. Polisler her an Duha’nın yol üstünde hazırladığı engelleri aşıp buraya gelebilirdi.
Nedim tam bir şey söyleyecekti ki arkamdan bir yere bakıp, “Kaçıyor!” diye silahına davranınca hemen ona engel oldum. Arkama bakınca Şeref’in kendine geldiğini, arabasına atlayıp buradan uzaklaştığını gördüm.
Hiç vakit kaybetmeden Furkan’dan arabasının anahtarını alıp, “Siz hastaneye Karun’un yanına gidin,” dedim hızlıca. “Bu herifi ben hallederim!” Kaçmasına izin vermeyecektim.
Furkan’ın arabasına binip Şeref’in peşine düştüm. Bu işten bu kadar kolay sıyrılamayacaktı. Karun ve diğerlerine yaptıklarının hesabını bugün verecekti. Onun arabasını gözden kaçırmamaya dikkat ederek arabanın hızını artırdım. Bakalım nereye kadar kaçacaktı?
***
Yarım saat boyunca Şeref’le bir kovalamacanın içindeydik. Gittiği belli bir yer yoktu, bunu yapmak için önce beni atlatmalıydı. Karun’u çoktan hastaneye yetiştirmiş olmalılardı ama Şeref’in izini kaybetmek istemediğim için hastanedekileri arayamıyordum. Şeref’i yakalamadan Karun’un yanına gitmek istemiyordum. Defne, Karun ve Gurur’a yaptıklarını yanına bırakmayacaktım.
Eğer şimdi kaçmayı başarırsa uzun süre saklanacağını biliyordum. Tekrar ortaya çıktığındaysa bizden birinin canını yine yakardı. Şeref Kalender durdurulmazsa bizden çok fazla kişinin acı çekmesine sebep olabilirdi. Sıranın en başında da ben ve bebeğim vardı. Bu yüzden kaçmasına izin veremezdim. Arabanın içinde bir telefon çalınca uzanıp almaya çalıştım. Son sürat araba kullanırken bunu yapmak hiç kolay değildi. Çalan büyük ihtimalle Furkan’ın telefonuydu.
Duha’nın aradığını görünce hoparlörü açıp telefonu dizimin üzerine bıraktım. “Neredesin, Bige?” Sesi sabırsız ve endişeli çıkmıştı. “Neden Karun’un yanında değilsin?” Orada olmadığım için bana kızgındı ama bunun için çok haklı bir sebebim vardı.
Birkaç arabanın yanından süratle geçip onları sollarken derin bir nefes aldım. “Şerefsiz Şeref’in peşindeyim ve onu gözden kaçırmaya hiç niyetim yok!” Aklımı talan edip kalbimi sıkıştıran soruyu daha fazla erteleyemedim. “Karun’un durumu nasıl?” Duymak istediğim tek şey iyi olduğunu söyleyen küçük bir cümleydi.
Şeref’i takip ettiğimi öğrenince Duha’nın, “Her neredeysen geri dön!” diyen kızgın sesini duydum. “Seni tuzağa çekiyor olabilir, hemen dönmelisin!”
Gaza yüklenerek gözlerimden taşan yaşlara direndim. “Karun yaşıyor mu?” diye sorarken korku içindeydim. Trafik kurallarını ihlal edip tüm arabaları sollarken gözlerimi Şeref’in arabasından ayırmıyordum. “Söyle, Duha.” Sesim yalvarır gibiydi. “Yaşıyor mu?”
Onu bıraktığımda durumu çok kötüydü. Kalıp Karun’un ölümüne tanık olmaktansa babasının peşine düşmüştüm, yapabileceğim başka hiçbir şey yoktu. Onu Duha’ya emanet etmekten başka hiçbir şey yapamamıştım. Duha’nın acı dolu iniltisini duyduğumda sesi ağlamaklı çıkmıştı. “Geri dönmelisin.”
“Karun yaşıyor mu?”
“Bige...”
“Kocam yaşıyor mu!” diye bağırıp ağlayarak elimi direksiyona vurdum. “Bana cevap ver, bebeğimin babası yaşıyor mu?”
Sustu ve ben kedere boğuldum.
Sustu ve ben belirsizlik içinde kıvrandım.
Konuştu ve ben öldüm.
“Kendini en kötüsüne hazırla, doktorlar hiç iç açıcı konuşmuyor.” Bir süre duraksayıp ağlamaklı bir sesle, “Bige…” diye fısıldadı. “Buraya gelmelisin. Bu onunla vedalaşmak için son şansın olabilir.” Bir anda her şeyin durduğunu hissettim, hatta kalbim ve nefesim bile. Karun benden öylece gidiyor muydu?
Ne demek gel vedalaş? Duha biliyor muydu vedaların nasıl olduğunu? Nasıl bana gel vedalaş derdi! Karnımda onun çocuğunu taşırken oraya gidip nasıl onu uğurlardım? Onsuz yaşamayı bilmiyordum ki nasıl ona sonsuza dek veda edecektim? Birbirimizi paramparça edip ayrı kaldığımız tüm o günlerde bile ayrı değildik. Hep içimdeydi ve hep onda bir yerlerdeydim. Biz ayrılamazdık.
Bunca badireyi ve acıyı onunla vedalaşmak için mi çekmiştim? Hayır, gidemezdi, bizim bir bebeğimiz olacaktı. İkimize ihtiyacı olan bir bebeği onsuz büyütmek istemiyordum. Telefonu kapatıp derin derin nefesler aldım. Gözyaşlarım durmaksızın akarken birkaç arabaya çarparak gaz ibresini sona getirdim. Bu kadar hızlı giderken bir kaza yapıp ölmek umurumda bile değildi, Karun olmadan ben zaten yaşayamazdım.
Şeref’in arabasını kaybetmemeye çalışırken direksiyonu sıktım. “Seninle işim bittiğinde her parçan bir yere savrulup akbabalara yem olacak!” Onu havaya uçuracaktım evet, bunu yapacaktım! “Kimse değil, sonunu ben getireceğim!”
Arabası ana yoldan çıkınca hızımı hiç düşürmeden onu takip ettim. Bu takipleşmenin tüm gün süreceğini düşünmeye başlamıştım ki Şeref sola döndüğü an tam karşısında beliren arabayla burun buruna geldi. Ben de dâhil olmak üzere üç araba aynı anda frene basmıştı. Öne doğru savrulduğumda ön camdan fırlamamı engelleyen tek şey emniyet kemeriydi.
Şeref’in arabası ben ve önüne çıkan arabanın tam ortasında kalmıştı. Emniyet kemerini açıp silahı aldım. Öfkeyle dışarı çıktığımda Şeref de arabadan inmişti. Onun yolunu kesip durduran kişinin bizimle bir ilgisi olmadığına neredeyse emindim. Buradan geçen herhangi biri sanmıştım fakat öyle olmadı. Öndeki arabadan çıkan Farah’ı görünce yaşadığım şaşkınlıktan gözlerim irice açıldı. Tüm bu kaosun içinde görmeyi beklediğim son kişi bile Farah değildi.
Şeref Kalender iki gelini arasında kapana kısılmıştı.
Baktığım bu kız Farah olabilirdi ama aslında değildi. Her zaman ürkek bakan o gözlerinde zerre kadar korku yoktu. Üstelik giyimi de alıştığımız o Farah’tan çok uzaktı. Savaşmaya hazır bir Amazon kadını gibi saçlarını sıkıca toplamıştı. Korkusuzca bakan gözlerinde gözlüğü yoktu. Üzerinde siyah sporcu atleti ve siyah dar pantolonu vardı. Gözlerini dahi kırpmadan buz gibi gözlerle Şeref’e bakarken Farah’ın da elinde bir silah vardı.
Şeref’in arabasının geçtiği güzergâhı nereden biliyordu? Farah, Şeref’in önünde duruyordu, arkasında da ben vardım. Şeref silahını en pasif gördüğü gelinine doğrultmak için kolunu kaldırdığında Farah ondan önce davrandı. “Sana çok basit bir soru soracağım, yanlış cevap hayatının hatası olabilir.” Sesi bile Farah’a ait olamayacak kadar katı ve soğuktu.
Şeref’in gözlerinin içine bakarak, “Gurur’a ne yaptın?” diye sordu. “Kocam nerede!”
Şeref’in gülüşünü duydum. “Öldü.”
“Ölürsün!” Farah bunları söylerken şaşırtıcı derecede acımasız görünüyordu.
Şeref onu küçümseyerek daha çok güldü. “Sen mi beni öldüreceksin? Kendi gölgesinden bile korkan bir zavallı mı bunu yapacak!”
“Ama ben yapabilirim!” dedim sinirle. Silahı kaldırıp namluyu kafasının tam arkasına doğrulttum. “Benim yapabileceğimden de şüphen var mı, piç kurusu!”
“Aslında ben de yapabilirim.” Farah başını omzuna doğru eğip alaycı gözlerle onu süzdü. “Neler yapabileceğim hakkında en küçük bir fikrin yok, değil mi?” Namluyu aşağıya eğip Şeref’i iki bacağının tam ortasından vurdu. Şaşkınlıktan ağzım bir karış açılmıştı. Onun cinsel hayatını tamamen bitiren bir darbeydi bu. Tüh ya, bunu ben yapmak istiyordum.
Dudakları soğukça kıvrılan Farah, “Bir delinin karısından korkmalısın, Şeref,” derken o kadar sakindi ki sanki birini vurmak hep yaptığı bir şeydi. Şeref’in gözlerinin içine tehlikeli bir ifadeyle bakarak sırıttı. “İnsan kimin yanında durursa ya huyundan ya suyundan kapar bir şeyler.” Acıdan bağırttığı adama sevimlice gülümseyip göz kırptı. “Benimle gerçek anlamda tanışmak üzeresin.”
Farah onu cinsel organından vurduğunda Şeref böğürerek dizlerinin üzerine düşüp bağırmaya başlamıştı. Ellerini bacaklarının arasına bastırıp kükrer gibi sesler çıkarıyor ve Gurur’un karısına ağza alınmayacak küfürler ediyordu. Farah onun önünde, ben de arkasında Şeref’e doğru yürümeye başladık. Bizim gazabımızdan sağ çıkamazdı. Kocalarımızın yapmaya kıyamadığı şeyi biz yapacaktık, yani onu öldürecektik. Şeref belasını ortadan kaldıracaktık.
Kalender gelinleri onun cehennemi olacaktı.
Korumalarımın arabaları birbiri ardına çevremizi sarınca nefesimi bıkkınlıkla verdim. Bunlara ne söylersem söyleyeyim peşimi bırakmıyorlardı. Farah hızlı adımlarla Şeref’e yaklaşınca, “Yavaş,” diye onu uyardım. “Sakın ona bir şey yapayım deme, onun için farklı planlarım var.” Ona işkence ederken bana eşlik edebilirdi ama onu öldürme zevki bir tek bana aitti.
Farah cebindeki bıçağı çıkarırken beni hiç duymuyormuş gibiydi. Şeref’in saçlarına sertçe asılıp boynunu gererek başını arkaya çekti. Bıçağı onun boynuna yasladığında öne atılmamak için kendimi zor tuttum. O bıçakla Şeref’in boynunu kesmeye kalkışmazdı, değil mi? Birini silahla vurmak ve çıplak ellerle boğazını kesmek arasında çok fark vardı. Ben bunu yapabilirdim ama Farah’ın bu kadar soğukkanlı olduğunu sanmıyordum.
Farah onun saçlarına asılıp Şeref’in boynunu kırmak ister gibi kafasını iyice arkaya çekti. Onun üzerine eğildiğinde sanki birinin boğazına bıçak yaslamamış gibi Şeref’e gülümsedi. “Seni zor yollarla da konuşturmasını bilirim ama bunun için vaktim yok.” Tehlikeli bakan gözlerini Şeref’in mavilerinden ayırmıyordu. “Konu Gurur olunca nasıl bir kadına dönüştüğümü görmek ister misin?”
Bir anda Şeref’i bırakıp geriye çekilerek cebindeki telefonu çıkardı. Hoparlörü açtığında, “Seni dinliyorum kuzen?” diyen bir kadın sesi duyduk.
Farah gözlerini Şeref’ten ayırmadan başını omzuna doğru yatırdı. “Levent’i buldun mu, Aksa?”
“Benden istediğin gibi küçük Kalender’e kısa bir ziyarette bulundum.” Küçük bir duraksamadan sonra Aksa denen kızın gülüşünü duyduk. “Öldür dersen bu gözlüklü veledi zevkle öldürebilirim.” Yutkunarak korumalarımla göz göze geldik. Farah, Levent’in peşine birilerini mi takmıştı? Hassiktir!
Levent’in onun elinde olduğunu anlayınca Şeref delirdi. Bacak arasındaki şiddetli acıya rağmen ayağa kalkmaya çalıştı. Yapabilseydi Farah’ı paramparça edebilirdi ama yapamadı, ayağa bile kalkamıyordu. Karun’u tuzağa düşürmek için Levent’i kullanmış olabilirdi ama Levent’e gerçekten değer veriyordu. Tek oğlu Çağıl ve Levent’miş gibi davranması beni sinir ediyordu.
Farah onun tedirginliğini görünce bundan zevk alırcasına telefonu dudaklarına yaklaştırdı. “Kurtul ondan kuzen.” Şeref’e yaklaşıp dizlerini bükerek onun üzerine eğildi. “Levent’ten kurtulup cesedini annesine gönderin,” dediği an Şeref deliye dönerek çatık kaşlarla, “Onu gömdüm!” diye bağırdı. “Gurur’u canlı canlı gömdüm!”
Farah onun suratına yumruğunu geçirip Şeref’i yere devirdi. Ayağıyla kanayan bacak arasına sertçe bastığında Şeref hayvanlara benzer bir sesle böğürdü. Farah’ın yüzü sinirden kıpkırmızı kesildiğinde onu öldürmemek için üstün bir çaba sarf ediyordu. “Sana oğlunun ölümünü izletmemi istemiyorsan kocamı nereye gömdüğünü söyle!”
Kaybedecek vakti olmadığı için Farah telefonu dudaklarına yaklaştırdı. “Levent Kalender’i canlı canlı gömün, Aksa!” Çatık kaşlarının altından hınçla Şeref’e bakıp öç almak ister gibi, “Kısasa kısas!” dedi.
“Dur!” Şeref onun ayağının altında acıyla kıvranırken bir kez daha, “Dur!” diye haykırdı. “Gurur’u Selimiye Mezarlığı’na gömdüm! Levent’e dokunursan senin...” Cümlesini bitiremeden Farah onun suratına sert bir tekme atarak onu bayılttı.
Geriye çekilip Şeref’in yarasından dolayı ayakkabısına bulaşan kanı onun üzerine sildi. Onun kirli kanından kurtulmak istercesine ayağını Şeref’in göğüs kafesine sürtmüştü. Arabasına yönelmeden önce bana yerdeki baygın adamı gösterdi. “Artık senindir.”
“Bekle!” Yürüyüp karşısında durarak kaşlarımı çattım. “Levent hakkında söylediklerin de neydi?” Levent’e bir ceza kesilecekse bunu abisi yapardı, ben veya Farah değil.
“Kuzenimle blöf yapıyorduk. Levent’in nerede olduğunu bilmiyoruz.” Bu konuda bana yalan söylemediğini bakışlarındaki samimiyette görebiliyordum. “Şeref konuşmasaydı bile kocamın ailesinden birine zarar vermezdim. Bunu yapmak bana düşmez.”
Bir şeyler kafasını kurcalıyormuş gibi rahatsızca yerinde kıpırdandı. Gözlerime olan bakışları fazla çekingendi. İşte şimdi karşımda tanıdığım o Farah vardı. “Bugün burada olanları...”
“Bilmeyecek,” dedim hızlıca. “Gurur veya bir başkası bilmeyecek.” Ne işler karıştırıyorsa bence kendince haklı sebepleri vardı. Özellikle de Gurur gibi bir deliyle evliyken Farah’ı yargılamak veya sorgulamak benim haddime değildi.
Benim yapacağım tek şey bir kadın olarak kendi hemcinsimin yanında olup onu desteklemekti. İçimden bir ses Farah’ın da hayatının kolay olmadığını söylüyordu. Siyah gözlerinin ardı buğulandığında burukça tebessüm etti. “Teşekkür ederim, Bige. Bu yaptığını unutmayacağım.” Bunları söyledikten sonra Gurur’u bulmak için hemen arabasına yürüdü.
Tam onunla gitmeyi önerecektim ki durup bana döndü. “Gurur’u ben bulurum, sen Karun abinin yanına git. Öğrendiğime göre durumu iyi değilmiş.” Sonlara doğru sesi kısılınca Karun için endişelenen kişinin sadece ben olmadığımı anladım. “Gurur’la ilgili gelişmeleri arayıp sana haber ederim.”
Farah vakit kaybetmeden gittiğinde korumalar çoktan Şeref’i arabaya taşımıştı. Giden kızın arkasından düşünceli gözlerle bakıyordum, burada gördüğüm şeyler kafamı karıştırmıştı. Yanıma gelen Furkan, Farah’ın gittiği yöne bakarken ifadesi çok şaşkındı. “Anlaşılan Farah Hanım hepimizi ayakta uyutuyor. Hep onun karıncayı bile incitemeyeceğini düşünürdüm.”
Nedim çenesini kaşıyarak bakışlarını bizimle aynı noktaya dikti. “Onun bile bilmediği bastırılmış bir kişiliği olabilir. Gurur Bey bir şekilde onu tetikliyor olmalı.”
“Haklı olabilirsin.” Celil onu destekleyerek başını salladı. “Normalde ürkek biri ama konu kocası olunca içinden çıkan kadın akıllara zarar.”
“Damarıma bastıklarında ben de onun gibi bir Deccal’e dönüşüyor muyum?” diye sorduğumda, bu durumda bile Furkan bıyık altından güldü.
“Deccal sizin yanınızda halt etmiş, Bige Hanım. Siz doğrudan şeytandan el almışsınız.”
“Teşekkür ederim.”
“İltifat değildi.” Elimde tuttuğum silahı ona doğrulttuğumda, “İltifattı!” dedi hızlıca.
“Şeref’i güvenli bir yere götürüp onun için bir doktor ayarlayın.” Hızlıca konuşup arabaya doğru yürüdüm. “O şerefsizin bu kadar kolay ölmesini istemiyorum.”
Aklıma gelenlerle buradaki tüm adamlara sırasıyla baktım. “Şeref’i farklı bir yerde tutun ama bu süreçte depolarımızdan birini boşaltın. Deponun bir tarafına büyük bir fırın yaptırmanızı istiyorum. Diğer tarafını da soğuk hava deposuna dönüştürün. Bunlar için gereken parayı dert etmeyin, en kısa sürede istediklerimi yaptırın.”
Furkan neyin peşinde olduğumu anlamak istercesine gözlerini kıstı. “Fırın ve soğuk hava deposunu ne yapacaksınız.”
Dudağımın köşesi bir psikopatın soğukluğuyla kıvrıldı. “Gurur’a yaptıkları için Şeref’i yakacak, Karun’a yaptıkları için de Güzin Hanım’ın kanını donduracağım.” En sonunda da onları öldürerek Defne’nin ruhunun huzur bulmasını sağlayacaktım. Bir konuda Farah’la aynı düşünüyordum, kısasa kısas bazen gerekliydi.
Korumaların hepsi beni onaylayınca yanlarından ayrılıp arabaya bindim. Duha hâlâ aramamıştı. Kötü bir haber alırım diye onu arayıp Karun’u soramıyordum. Sanki yaşadığım bu belirsizlik ben ve bebeğimi koruyan tek şeydi.
***
Karun’un ameliyat esnasında beklenmedik bir beyin kanaması geçirmesi hepimizin yüreğini ağzına getirmişti. Aynı anda birkaç ameliyat olduğu için ameliyathaneden çıkması saatleri bulmuştu. Ne yazık ki henüz sevinmek için çok erkendi. Doktorların söylediğine göre yaşayacağı en küçük bir komplikasyon onun hayatına mal olabilirdi. Önümüzdeki birkaç gün Karun için hayati önem taşıyordu.
Karun’un o depoda yaşadıkları ve öğrendiği gerçekler hiç kolay değildi. Şeref’in Defne’ye tecavüz ettiğini öğrenmişti. Bununla yaşaması hiç kolay olmayacaktı. Defne’nin ölümüyle yaşadığı travmanın üzerine daha büyüğü eklenmişti. Bunun üstesinden nasıl geleceğini hiç bilmiyordum.
Üstelik henüz Gurur, Çağıl ve Levent bu gerçeği bilmiyordu. Levent’i siktir et, o hain bilmese de olurdu, beni düşündüren Gurur ve Çağıl’dı. Onlara bunu söylemeli miydik? Saklasak nereye kadar saklayabilirdik? Duha ve diğerleri tüm gerçeği öğrenmişti. Duha adamlarını susturabilirdi ama ya Ali? Gurur’a bu kadar yakınken gerçeği nereye kadar ondan gizleyebilirdi?
En kötüsü de her şey ortaya çıktığında, yani bunu bizden değil de alelade birinden öğrendiklerinde olacaklardı. Gurur ve Çağıl bunu hoş karşılamayabilirdi. Bu konuda nasıl bir yol izleyeceğimize Karun karar vermeliydi. Şimdilik yaptığım tek şey Melek’i avutmaktı, Karun ve Çağıl’a olanlar yüzünden hiç durmadan ağlıyordu. Bir hastane koridorunda onu sakinleştirmeye çalışıyordum.
Melek ağlamayı kesene kadar ona sarılmayı bırakmadım. Kendini biraz iyi hissedince benden ayrıldı. “Gurur nerede?” diye sorduğumda nefes alışlarını düzene koymaya çalışıyordu.
“Çağıl dayımı görmek için alt kata indi.” Çekingen gözlerle bana bakıp yerinden kıpırdandı. “Abisi hakkındaki çirkin sırrı henüz bilmiyor.” Bana olan bakışlarından bunu bir süre daha ondan saklamamı istediğini anladım.
Açıkçası bunu Gurur ve Çağıl’a söylemeyi düşünmüyordum, birinden öğreneceklerse bu Karun veya Melek olabilirdi. Böylesine çirkin bir sırrı onlara söyleyen ben olmayacaktım. Yürüyüp Duha’nın karşısında durdum. “Karun’u görmem mümkün mü?”
Başını iki yana salladığında doktorlardan duyduğum o can sıkıcı cümleyi tekrarladı. “Hayati tehlikeyi atlatmadıkça kimsenin onu görmesine izin vermiyorlar.” Anlaşılan beklemekten başka çaremiz yoktu.
Bir doktorla konuşan Kenan yanımıza geldi. “Burada durumu kritik olan hastalar kaldığı için doktorlar koridorda kalabalık yapmamızı istemiyorlar.” Haklılardı, sonuçta bu katta bir tek Karun kalmıyordu. Koridoru meşgul ederek diğer hastaların hayatını tehlikeye atamazdık.
Kıvranan gözlerle Kenan’a bakıp, “Onu sadece bir kez görsem olmaz mı?” diye sordum. “Uzaktan görsem bile yeter.”
İç çekerek o da beni geri çevirdi. “Kaldığı odanın yanına bile bizi yaklaştırmıyorlar.” Yaşadığı aşırı stresten yüzünü ovuşturdu. “Çok ciddi ameliyatlar geçirdi. Beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok.”
Bundan nefret etsem de benden istenileni yapıp onlarla yoğun bakım katından ayrıldım. Duha hastanenin etrafına adamlarını yerleştirdiği için burada kuş uçmuyordu. Yarına kadar Çağıl’ı da görmemize müsaade etmedikleri için kendime bir kahve alıp hastanenin terasına çıktım. Abi kardeş bir hastanede yaşam savaşı veriyordu ama şükürler olsun ki Çağıl’ın durumu daha iyiydi.
Aslında benim de bebeğim için doktora görünmem gerekiyordu ama bu kadar zaman bekledikten sonra bebeğimi ilk babasıyla beraber görmek istiyordum.
Terasa çıktığımda Gurur’u burada görmeyi beklemiyordum. Aşağıdaki tüm o kalabalıktan kurtulmak için yalnız kalacağı bir yere gelmiş olmalıydı. Karun’un hastanede olduğunu duyan basın mensupları hastanenin etrafında toplanmaya başlamıştı. Gurur’a doğru yürüsem de beni gördüğünü sanmıyordum. Terasın ışıkları otomatik olarak yanmıştı lakin Gurur geldiğimi bile anlamamıştı.
Sırtını terasın duvarına yaslamıştı, bir dizini uzatıp diğer dizini diz kapağından kırarak oturuyordu. Kolu büktüğü dizinin üzerinde duruyordu. Şeref onu bir mezara canlı canlı gömdüğü için üstü başı toz toprak içindeydi. Sigara paketi ve çakmak yanında öylece duruyordu. İçmek istiyordu ama kendi sigarasını bile yakamıyordu.
Bitik hâldeydi.
Bakışları uzaklara dalan adamın yanına oturup yerdeki sigara paketini aldım. İçinden bir dal çıkarıp sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirdim. Çakmağı yaktığımda sigaranın dumanını içime çekmek yerine ağzımın içinde tuttum ve daha sonra dışarıya üfledim. Sigarayı tam olarak bırakmamıştım, hatta çoğu zaman içmek için çıldırıyordum ama bebeğim için bırakmaya çalışıyordum.
Onun için yaktığım sigarayı uzattım. “Al bakalım, Deli Gurur.”
Sesimle birlikte daldığı düşlerden çıkıp, “Eyvallah gelin hanım,” diyerek sigarayı benden aldı. “Neden buradasın?”
Sırtımı duvara yaslarken omuz silktim. “Seninle aynı sebepten, yani saklanmak için.” Aptalı oynayarak üzerindeki toprağı gösterdim. “Ne bu hâlin?” Abisinin onu gömdüğünü bilmiyormuş gibi davrandım yoksa Şeref’in benim elimde olduğunu anlardı. Her yerde onu aradığına emindim.
Gurur sigaranın gri dumanını içine çekip uzun süre ciğerlerinde tuttu. Göğüs kafesi şişerken bir süre sonra dumanı ağzından ve burnundan dışarı verdi. Ona olanları zerre kadar umursamadığı için soruma cevap vermedi, tek düşündüğü yeğenleriydi. “Kendimi çok yetersiz hissediyorum, Bige,” diye fısıldadığında sesindeki derin acı beni gözyaşlarına boğabilirdi. “Onları koruyamıyorum.”
“Bu doğru değil.” Gurur benim tanıdığım en iyi amcalardan biriydi. Yeğenlerine bir amcadan çok babalık yapmaya çalıştığını biliyordum.
“Melek’in çok az vakti kaldı, Çağıl yoğun bakımda, Karun’un durumu belirsiz ve Levent…” Başını çevirip bana baktığında yeşil gözlerini zorlayan yaşları gördüm. “Bize nasıl ihanet eder? Bir işler karıştırdığından şüpheleniyordum ama abisini ölümün eşiğine getireceği aklıma bile gelmezdi.” Bu konuda kendine kızmamalıydı, sadece o değil, hiçbirimiz Levent’ten böyle bir şey beklemezdik. O aileden biriydi.
Gurur eline baktı, avuç içindeki çizgilerde bile toprak vardı. “O bizim elimizde büyüdü. Nasıl canlı canlı gömülmeme sebep olur?” Parmakları avuç içine büküldüğünde yumruğunu sıktı. “Amca yetiş, başım belada dediğinde beni tuzağa çektiğini düşünemedim. Nasıl düşünürüm, oğlum gibiydi!”
“Tamam, dert etme bunları.” Koluna dokunarak onu sakinleştirmeye çalıştım. “Her şey düzelecek. Karun uyandığında ikiniz yine işleri yoluna koyarsınız.”
“Ya hiç uyanmazsa?” Onu asıl korkutan buymuş gibi yüzü sararak bana bakıyordu. “Onu her an kaybedebilirim. En küçük bir komplikasyon hayatına mal olabilirmiş!” Önüne döndüğünde sıktığı dişlerinin gıcırtısını duyabiliyordum. “Levent bunu nasıl yapabildi!” Bir yanı hâlâ bunu kabullenemiyordu. “Orospu evladı, kan çekiyor ki babasının izinden gidiyor! Oğullarından birini kendine benzetmeyi başardı!”
“Levent kötü biri değil.” Söylediklerimle kaşlarını çatınca sözlerimin arkasında durdum. “Üzgünüm ama olanların tek suçlusu Levent değil. Zamanında ona anne ve babasının nasıl insanlar olduğunu anlatsaydınız bugün tüm bunları yaşıyor olmazdık.”
Levent yirmilerinde yetişkin biriydi ama onu hep çocuk yerine koymuşlardı. Çocukken ona bir şeyler söylememelerini anlıyordum ama büyüdüğünde bu yapılmalıydı. Bazı şeyleri kaldıracak yaşa geldiğinde ona gerçekler anlatılsaydı belki o zaman anne ve babasının yalanlarına inanmazdı.
“Levent’e ben de çok kızgınım, onun yüzünden Karun ölebilir.” Gözlerime akın eden yaşlar göz pınarlarımı sızlatırken başımı eğdim. “Ancak bilinçli bir şekilde sizleri tuzağa çektiğini sanmıyorum. Sizi severdi, bence olanları bir de ondan dinlemek gerek.”
Levent ile aynı evin içinde günlerimi geçirmiştim, o kötü biri değildi. Hemen bir yargıya kapılmadan önce onu da dinlememiz gerektiğini düşünüyordum. Biraz sakinleştiğim için Levent konusunda kesin bir yargıda bulunmamamız gerektiğini daha iyi anlamaya başlamıştım.
Benimle aynı fikirde olmayan Gurur’un sert mizacında değişen bir şey olmadı. “Onu elime geçirdiğimde evveliyatını sikeceğim! İlk kez kendi kanımdan birinin katili olacağım ve bu sikimde bile değil!” Yeşillerini ele geçiren tehlike beni korkutmaya başlamıştı. “Karun o yataktan hiç kalkamazsa Allah şahidimdir ki öldürmeye Levent’le başlayacağım!”
“Gurur...”
“Uzatma, gelin hanım!” Beni tersleyerek önüne döndü. “Beni siktir et ama abisini harcayan bir piçe acımayacağım.” Levent bulunmadan Karun’un bir an önce uyanmasını istiyordum yoksa Gurur gerçekten dediğini yapacaktı. Bir tek Karun ona engel olabilirdi.
“Öfkeyle hareket etmeden önce biraz sakin olmalısın.”
“Sakin olmak mı?” İnanamayan gözlerle bana baktığında yüzünde hayrete düşmüş gibi bir ifade vardı. “Yeğenlerim canıyla boğuşuyor, nasıl sakin olabilirim? Ulan benim onlardan başka kimsem yok ki!” Sertçe yutkunurken burnunun direği sızlamış gibi sesi kısıldı. “Ne ana ne baba ne de arkadaş… Bende hiçbiri yok.”
Omuzları çöktüğünde bakışlarını yere eğdi. “Kimsesizliği iyi bildiğim için Levent’in anılarında anne ve babasını kirletmek istemedim. Uzakta da olsa bir anne ve babası olduğunu bilmesini istedik.” Acı bir şekilde güldü. “Hiç olmamasından daha iyidir demiştik.”
Sigarasını içerken bakışları önündeki boşlukta oyalanıyordu. Yeşil gözleri bir kez daha geçmişin kötü anılarına çekilmişti. “Çağıl’ın hastanede olduğunu öğrendiğimde kalbim sıkıştı. Onun şehadet haberini almak en büyük korkum ve bir an korktuğum başıma geliyor sandım. O piç bizim gibi değil, Çağıl’ın varlığı mafya bir aileye atılmış en büyük kazık.” O bir askerdi, bakıldığında gerçekten trajikomik bir durumdu.
Ne hatırlıyorsa bu Gurur’u güldürdü. “Henüz çocukken başlamıştı onun asker sevdası. Annesinin ona aldığı asker üniformasını giyer, tüm gün evin içinde ben asker olacağım diye gezerdi.” Bakışları puslandığında iç çekti. “Sırf bu yüzden Karun ile onu az dövmemişizdir ama inattı ve kafasına koyduğunu yapardı. Babası eline ne zaman silah verse o silahı hedefe değil, babasının korumalarına doğrulturdu. Büyüdüğümde sizin gibi teröristleri vuracağım deyip herkesi sinir ederdi.” Bir küfür savurdu. “Ona göre hepimiz vatan hainiydik.”
Neredeyse gülecektim. “Bence onun da başına gelen en kötü şey sizsiniz. Bir askerin kendisi için istemeyeceği tek şey mafya bir ailedir.”
“Bu yüzden yemin törenine gitmememiz için Karun ile ikimize az yalvarmamıştı.”
“Gittiniz mi?”
“Hem de bir ordu dolusu korumayla.” Gülerek başını salladı. “Suratının aldığı şekli görmeliydin.” Birbirleriyle uğraşmaya bayılıyorlardı.
Gülüşü dudaklarında solduğunda bu sefer iç çekmeden duramadı. “Çağıl içimizdeki en düzgün ve en dürüst insan. O hasta yatağında yatmayı hak etmiyor. Uyandığında Levent’in yaptıklarını öğrenince yine kaçacak dağlara.” Yüzünü ovuşturup nefesini sertçe verdi. “Tıpkı sevdasına karşılık alamadığında hep yaptığı gibi yine dağlara dönecek.” Bu yüzden ne zaman “Oy Sevdam” şarkısını duysak aklımıza Çağıl geliyordu. Şarkıda da dediği gibi, Oy sevdam dağlara mi çıkayim? Çağıl çaresiz hissettikçe kendini dağlara vururdu.
Çağıl uyanmasına uyanırdı da Karun’a olacaklar endişe vericiydi. Bu yüzden Gurur’un aklına Karun gelince gözleri doldu fakat ağlayamadı. “Görünürde Karun babasının kopyası ama bir huyu bile babasına çekmemiştir. Onun ne şartlarda büyüdüğünü hayal bile edemezsin, Bige.”
Omzunun üzerinden bana bakarken buruk bakan yeşilleri insanın yüreğini sızlatıyordu. “Aynı anne ve babadan oldular ama kardeşleri sevilirken Karun hiç sevilmedi. Çağıl ve Levent’in başını okşayan eller Karun’a vurmak için kalkardı.” İçim acıdığında Gurur bitirdiği sigaranın izmaritini yere bastırdı. “Hep bir kenarda durur, dışlanmış hissederek kardeşlerine gösterilen sevgiyi izlerdi.” Şeref ve Güzin yaptıklarının hesabını iki dünyada da veremeyecekti.
Gurur göğüs kafesini havayla doldurarak nefesini sesli bir şekilde verdi. “Buna rağmen bir kez bile Çağıl ve Levent’i kıskanıp onların canını yakmaya kalkışmadı. Onlar adına sevinirdi, en azından kardeşleri aynı zulmü görmüyordu.” Kirpiklerimin arasından taşan yaşın sıcaklığını hissettim. “Karun kendine geldiğinde Levent’in yaptıklarını nasıl aşacak?” diye sorduğunda sessiz kalmak için dudaklarımı birbirine sımsıkı bastırdım. Karun’un bir tek ihanetle sınandığını sanıyordu, oysaki aynı gün içinde Defne hakkındaki gerçekleri de öğrenmişti.
Karun kolay kolay toparlayamazdı.
Gurur sigara paketini bana uzatırken gözlerime olan bakışı fazla umutsuz ve karamsardı. “Fena çakıldığımı hissediyorum, daha önce hiç bu kadar dibi bulmamıştım.”
İkinci kez onun için bir dal sigara yakıp ona uzattım. Çakmağı yaktığımda bunu görmemek için başını yere eğmişti. “Eğer dibi bulduysan orada kal.” Parmaklarımın arasındaki sigarayı aldığında bakışları soru sorar gibiydi. Ona tebessüm etmek için kendimi zorladım. “Biri gelip seni kaldırana kadar dipte kal ve orada biraz dinlen.”
Gurur gerçeklikten uzak bir şekilde güldüğünde bu gülüşü fazla can yakıcıydı. “Ben düşersem kimse bana elini uzatmaz.”
Tam bir şey söyleyecektim ki terasın demir kapısı ardına kadar açıldı. Terasa çıkan kadını görünce şaşırdım, bu Farah’tı. Bugün gördüğüm Farah’ın aksine her zamanki gibi görünüyordu. Yine siyah saçlarını bir kalemle dağınık topuz yapmıştı. Onu olduğundan daha sevimli gösteren yuvarlak gözlükleri de gözlerindeydi. Üzerindeyse hep olduğu gibi kalçasının altına kadar gelen salaş bir kazak, dar pantolon ve yün hırkası vardı.
Bugün gördüğüm kadından farklı olarak siyah gözleri ürkek bakıyordu. Küçük adımlarla bu tarafa yürürken elinde bir sepet tutuyordu. Gurur ile bakışlarımız onun üzerinde olduğu için bu onu tedirgin ediyordu. Farah’ın bu hâli daha fazla kafamı karıştırdı çünkü numara yapıyor gibi görünmüyordu. Oysaki bugün Şeref’in karşısına dikilen o kadın bambaşka biriydi.
Her ikisi de Farah’tı ama bu gözlüklü hâli daha baskındı, değil mi? Yoğun bir psikolojik tedavi geçmişim olduğu için bu konularda az çok bir şeyler biliyordum. Farah bir kimlik kaybı yaşıyor olabilirdi. Aslında kendi içinde bölünmüştü. Herkese gösterdiği ve herkesten sakladığı bir Farah vardı. Gerçekte hangisi olduğunu henüz o bile bilmiyor olabilirdi. Bence gerçek karakterini henüz bulamamıştı.
Bugün gördüğüm o korkusuz kadın bir tek sevdikleri söz konusu olunca ortaya çıkıyor olmalıydı. Yaşadığı bu gelgitler son bulursa, gerçekte kim olduğu asıl o zaman ortaya çıkacaktı. Bence Farah şu anda hepimiz için büyük bir gizemdi. Kendi içinde yaşadığı psikolojik savaşta hangi Farah’ın galip geleceğini merak ediyordum.
Bir çocuğun küçük adımlarıyla yürüyüp Gurur’un tam karşısında durdu. Farah onun tepesinde dikildiği için Gurur başını kaldırıp ona bakıyordu. Onu burada görmeyi beklemediği çok açıktı. Farah az önceki konuşmalarımızdan habersiz kalkması için Gurur’a elini uzattı. Gözlerini kocasının yeşillerine kenetleyip o nahif sesiyle konuştu. “Hava soğuk, hasta olacaksın.” Gurur onun eline bakarken sertçe yutkunmuştu. Aklından geçenleri tahmin edebiliyordum.
“Ben düşersem kimse bana elini uzatmaz,” demişti ve Farah ona elini uzatıyordu.
Gurur son derece ciddi gözlerle Farah’ı izlerken onun uzattığı elini tutmadı. Farah’ın spor ayakkabılarına bakınca bağcıklarının açıldığını gördü. Sigarayı yere bastırıp söndürdükten sonra oturduğu yerde kıpırdandı. Uzanıp karısının ayakkabılarının bağcıklarını bağlamaya başladığında şimdi yutkunan Farah’tı.
Gurur ona nasıl hissettirdiğinden habersiz, “Şu şeyleri ya giyme ya da doğru düzgün bağlamayı öğren,” diye ona kızdı. “Her defasında senin için ayakkabını bağlayacak değilim.” Anlaşılan bunu ilk kez yapmıyordu.
Karısının ayakkabılarının bağcıklarını bağladıktan sonra geri çekilip tekrar sırtını duvara yasladı. Bu hareketi yerde oturmaya devam edeceğini gösteriyordu. Farah inat ederek bir kez daha ona elini uzattı. “Artık oradan kalkmalısın.”
Gurur burnundan nefesini sertçe vererek inatçı karısının ona uzattığı eline boş gözlerle baktı. Farah’ın elini tutup bir anda onu kendisine çekerek bacaklarının arasına düşürdü. Karısına olan bakışları sitemkârdı, yaptığımız o konuşmadan sonra Farah’ın çıkıp gelmesini beklemiyordu. “Sen beni yerden kaldıracak güçte değilsin, el kızı.”
Gurur onu üzerine çektiğinden Farah’ın elindeki sepet yan tarafa düşmüştü ama içindekiler dökülmedi. Dizleri Gurur’un bacaklarının arasında zemine yaslıydı. Bir eli Gurur’un avucundayken diğer eli onun göğsündeydi. Bulundukları pozisyon onu utandırdığı için yanakları kızarmaya başlamıştı. “Belki seni yerden kaldıracak güçte değilim.” Gözlerini Gurur’un yeşillerine dikip kinayeli bir sesle konuştu. “Ama seninle yerde kalırım, el oğlu.” Gurur nefes dahi alamadı.
Gurur onun büyüsüne kapılmışken tek kelime edemedi. Farah kendini yan tarafa atarak onun yanına oturdu. Sepeti kendine çekerken Gurur’un ona olan yoğun bakışlarından habersizdi. Sepetin içinden bir şeyler çıkarmaya başladı. “Sana yemek yaptım, sen hastane yemeklerini yiyemezsin.” Saklama kaplarının içine koyduğu yemekleri çıkarmaya başladı. Hepsini ikisinin arasına diziyordu.
Daha sonra küçük bir termos ve ince belli cam bardak çıkardı. “Çayı karton bardaktan içmeyi sevmediğin için cam bardak getirdim. Ve son olarak…” Sepetin içinden bir dal kırmızı gül çıkarıp Gurur’a uzattı. “Bu senin için.”
Gurur önce onun uzattığı güle, daha sonra da bana baktı. Benim bunu görmem onu utandırmış olmalı ki yüzünde çok komik bir ifade vardı. Kısık bir sesle küfredip gülü almaya yanaşmadı. Farah’a bakarken sert bakışları uyarı niteliğindeydi. “Yanlışın var, bunu bana değil, Bige’ye almış olmalısın.” Aksini söylediğinde kıza yapacaklarını kestiremiyordum.
Farah kısa bir an bana baktıktan sonra kafası karışmış bir hâlde Gurur’a döndü. “Benim kocam Bige mi?”
Gurur’un da kafasını karıştırmıştı. “Hayır.”
“Kim benim kocam?”
“Bu ne sikik bir soru, kocan benim, ulan.”
Farah ona tebessüm ederek gülü uzattı. “O zaman bu gül senin çünkü bunu kocama aldım.”
“Bana hiç yardımcı olmayan illet bir kadınsın!” Gurur bunu küfreder gibi söylemişti.
Farah onun bu hâllerine alışkın olmalı ki zerre kadar alınganlık yapmadan gözlerini kırpıştırdı. “Ben illet bir kadın mıyım?”
“Evet!” dedi Gurur sertçe.
“Ben illet bir kadın mıyım?”
“Ulan evet dedim ya!”
“Ben illet bir kadın mıyım?”
“Sikeyim, başladı yine!”
“Ben illet bir kadın mıyım?”
“Değilsin! Allah Kuran çarpsın değilsin!” dediğinde Farah’ın tatlı kıkırtısıyla bakışları yumuşadı. “Bir de gülmesi yok mu…”
Karısının elindeki gülü aldığında onları yalnız bırakmak için ayağa kalktım. Farah gitmeme engel olarak, “Bige,” dedi aceleyle. Bana kendi eliyle yaptığı yemekleri göstermesini beklemiyordum. “Lütfen sen de bir şeyler ye.”
Ona tebessüm ederek başımı iki yana salladım. “Hiç iştahım yok.” Karun uyanmadan boğazımdan tek bir lokma geçmezdi.
Yanlarından ayrılıp terasın kapısına yürürken Gurur’un Farah’a, “Karalahana sarması da yaptın mı?” deyişini duydum.
“Yapmaz mıyım, sen çok seversin.” Yüzümdeki tebessümle dışarı çıktım. Eskiden öyle olabilirdi ama bence Gurur artık kimsesiz değildi.
***
Bize birkaç gün demişlerdi ama Karun bir haftadır yoğun bakımda tutuluyordu. Durumunda olumlu bir gelişme olmadığı için hiçbir şekilde onu görmemize izin vermiyorlardı. Hepimiz bir haftadır hastanede yatıp kalkıyorduk. Bu süreç hepimizi çok yıprattığı için artık iyi bir haber almaya ihtiyacımız vardı. Ne uyuyabiliyordum ne de doğru düzgün bir şeyler yiyebiliyordum.
Babam dâhil herkes bir şeyler yemem için beni zorluyordu ancak birkaç lokmayla tıkanıyordum. Karun’dan nefret etse de babam sık sık hastaneye gelip bana destek oluyordu. Büyükbabamı malikânede tek başına bırakmak istemediği için uzun süre burada kalamıyordu. Gazel genelde babamın burada olmadığı zamanlarda gelirdi. Onunla karşılaşmamaya dikkat ediyordu.
Herkes eve gidip biraz dinlenmem için bana yalvarıyordu ancak Karun uyanmadıkça buradan ayrılamazdım. Bir haftalık bekleyiş beni o kadar yıpratmıştı ki sık sık karnıma kramplar giriyordu. Bebeğim için güçlü durup iyi şeyler düşünmeye çalışıyordum ama Karun olmadan geçirdiğim her gün beni kötü şeyler düşünmeye itiyordu.
Şeref denen o şerefsiz hâlâ benim tutsağımdı. Onun canını en ağır şekilde yakmak istediğim için şimdilik onu görmeye gitmiyordum. Bunun için önce Karun’un uyanmasını bekleyecektim. Çağıl kendine gelmişti ve sağlık durumu gittikçe iyiye gidiyordu. Ancak hiç iyi değildi, Karun’un başına gelenler ve Levent’in ihanetiyle yüzleşmek zorunda kalmıştı.
Çağıl olanları duyunca kelimenin tam anlamıyla çıldırmıştı. Hasta yatağında olmasına rağmen tıpkı Gurur gibi o da her yerde Levent’i arattırıyordu. Levent her neredeyse çok iyi gizleniyordu ve umarım hiç ortaya çıkmazdı. Olaylar durulana kadar bir süre daha saklanması onun hayrınaydı.
Elay ile koridorda yürürken Çağıl’ı görmeye gidiyordum. Çiçek onunla en iyi şekilde ilgileniyordu ama bu bile Çağıl’ı yeteri kadar mutlu etmiyordu. Abisi uyanmadıkça hiçbir şeyin ona iyi gelmeyeceğini biliyordum. Asansör kapanmadan yetişmek için adımlarımızı hızlandırdık. Koşar adım yürüdüğümüz için Elay bir doktora çarptı. “Affedersiniz,” demişti ki dikkatimi çeken şeyle buz kestim.
Elay ona çarptığı için doktor plansız bir şekilde bize doğru dönmek zorunda kalmıştı. Bu yüzden belinin yan tarafına taktığı silahı görmüştüm. Hemen beyaz önlüğünün önünü düzeltip kendine çekidüzen verdi. Elay’a bakıp kalın bir sesle, “Önemli değil,” dedikten sonra asansöre bindi. Elay onun belindeki silahı fark etmemişti. Soğukkanlı biri olduğum için yaşadığım şaşkınlığı çok hızlı üzerimden atıp Elay’la asansöre bindim. Nasıl bir doktor yanında silah taşırdı ki?
Asansörde bizden başka üç kişi daha vardı. Dördüncü katın düğmesine basacaktım ki gizemli doktor benden önce davrandı. Aynı kata gidiyorduk, o da dördüncü kata basmıştı. Asansörün arka tarafına yürüyüp yönümü kapıya çevirdim. Şüphe çekmeden iki adım önümde duran adamı izliyordum. Kırklı yaşlarında kavruk tenli bir adamdı. Günlerce güneşe maruz kalmış gibi teninde kalıplaşmış bir bronzluk vardı. Doktorlar sıklıkla hastanede olurdu, böyle bir bronzluğa nasıl sahip olmuştu?
Şu anda bana sırtı dönüktü ama asansöre binmeden önce yüzünü görmüştüm. Kalın kaşlarını, sert hatlarını ve eğri burnunu görebilmiştim. Siyah saçları ve geniş omuzlarıyla bakışırken gözlerim yanında duran eline kaydı. Uzun tırnaklarının içinde kir vardı. Bir doktorda olmayacak nasırlı ve kirli ellere sahipti. O aslında doktor değildi, değil mi?
Asansörün durmasıyla dördüncü katta indik, hemen onun peşindeydik. Aramıza belli bir mesafe koyarak onu takip etmeye başlamıştım ama Elay bunun farkında değildi. “Duha beni çok endişelendiriyor,” derken öndeki adamdan haberi yoktu. “Karun biraz daha uyanmazsa Duha’nın sağlık durumu iyice kötüye gidecek. Son bir haftadır kendine hiç bakmıyor.”
Gözlerimi önde giden adamdan ayırmadığım için Elay’ın söylediklerine yeteri kadar odaklanamıyordum. Etrafına bakarak yürümesi bile çok şüpheliydi. Uzun süre yürüyüp birkaç koridor döndü. Tüm bu süreçte ona fazla yaklaşmadan onu takip etmeye devam ettim. Zaten şu ana kadar bizim gideceğimiz yerlerden geçiyordu. Sık sık etrafına bakması iyiye işaret değildi.
Bir anda arkasını dönünce hemen Elay’a döndüm. “Duha ve Karun’un birbirlerine ne kadar düşkün olduğunu iyi biliyorsun,” dedim. “Ona biraz zaman ver.” Uzun saçlarımı parmağıma dolayıp sahte doktordan haberim yokmuş gibi Elay’la konuşmayı sürdürdüm. “Karun uyandığında her şey düzelecek.”
Şüpheli adam ben dâhil arkasındaki herkesi hızlıca kontrol edip önüne dönmüştü. Bir kez daha etrafına bakıp buradaki kapılardan birine yürüdü. Onun gözüne kestirdiği kapıyı görünce kaşlarım çatıldı. Bu herif her kimse Çağıl için gelmişti! O odada Çağıl kalıyordu!
Hassiktir!
Adam örgütten biriydi!
Şimdi nasıl böyle yandığı anlaşılıyordu çünkü dağlardan geliyordu. Bu yüzden derisi kavruktu. Çağıl birilerinin kuyruğuna çok sağlam basmış olmalı ki onun peşine düşmüşlerdi. Sağına ve soluna bakan sahte doktor içeri girince koşmaya başladım. Elay arkamdan, “Acelen ne!” diye bağırsa da durmadım. Bekleyecek bir saniyem bile yoktu.
Ses çıkarmadan aralık kapıdan içeri girdiğimde gördüklerimle kan beynime sıçradı. Çağıl yatakta çarşafı kafasına kadar çekerek uyuyordu. Sahte doktor da susturucu taktığı silahıyla yatağın yanında duruyordu. Daha ben bir şey yapmadan silahı yatağa doğrultup, “Ecelin geldi, üsteğmen!” dedi kin dolu bir sesle. “Dağlara da bekledik ama cesaret edip gelmediniz!” Tüm şarjörü Çağıl’a sıktığında aklım başımdan gitmişti.
“Geldik lan, kaçmıştınız!” diyen bir ses duyduğumda hemen yan tarafa döndüm. Banyo kapısının önünde duran Çağıl’ı görünce afalladım. Çıkardığı silahı yatağın yanındaki adama doğrulttu. “Beklemede kalın, leşinizi dağlara sermek için yine geleceğiz!”
Adam hemen arkasını dönüp silahı Çağıl’a doğrultunca biri arkamdan ateş ederek onu elinden vurdu. “İkinci kurşunun beynine girmesini istemiyorsan rahat dur!” Birileri yanımdan geçerek içeri girince oda bir anda doldu.
Adamı elinden vurarak etkisiz hâle getirmişlerdi. Bir kadın yürüyüp yumruğuyla kendinin iki katı adamı yere serdi. “İt soyu!” Adamın karnına sert bir tekme atarak onu yerde iki büklüm etti. “Bizden birini alacak yürek var mı lan sizde!”
İçerideki adamlardan biri yanındakine dönerek kızı işaret etti. “Herifi öldürmeden durdur şunu.”
“Komutanım, bırakalım siksin belasını,” diyen kişi sırıtıyordu. “Yol boyunca fazla sinirliydi, öfkesini boşaltmazsa bize sataşır.” Hepsi sivil giyinmiş olabilirdi ama bunlar Çağıl’ın timindeydi, değil mi? Belli ki bu suikasttan önceden haberleri olmuştu.
Siyah saçlı kız bayıltana kadar yerdeki adamı tekmelediği için Çağıl, “Hülya yeter,” diye konuştu. “Sorgu için bize canlı lazım.” Elindeki silahı beline takarken yüzünü buruşturmuştu. “Biraz daha devam edersen ölecek.”
“Siz nasıl isterseniz, komutanım.” Hülya denen kız isteksizce Çağıl’ı dinleyip geri çekildi.
Arkamdan gelen Elay gözlerini irice açıp koluma yapıştı. “Bige, ne oluyor burada?” Ah, bir anlasam…
Tüm gözler Elay’la ikimize dönmüştü. Yarasından dolayı üst tarafı çıplak olduğundan Çağıl’ın üzerinde sadece bir pantolon vardı. Göğsünün altından başlayan sargı bezi, çapraz bir şekilde vücuduna sarılıydı. Ekibindekiler merakla bize bakınca Çağıl onlara beni gösterdi. “Abimin karısı, Bige Saka.” Daha sonra Elay’ı işaret etti. “Tunus’un nişanlısı Elay Zemheri.” Bu herif ismimizin başına bir sıfat koymadan bizi tanıtmayı bilmiyordu.
Ayakta durmak Çağıl’ı yorduğu için yavaşça yatağın üzerine oturup ekibindekileri bize gösterdi. Hepsinin ismini sırasıyla söyleyip onları kısaca tanıtmıştı. “Sancar, Bekir, Murat, İnanç ve Hülya. Timdeki arkadaşlarımın küçük bir kısmı.” Diğer kısmı neredeydi acaba? Kısılan gözlerimden aklımdan geçenleri anlamış olmalı ki Çağıl güldü. “Hastanenin her yerinde,” dedi sakince. “Ben taburcu olana kadar kovsam da gitmezler.”
Sancar denen adamın bakışları anlam veremediğim bir şekilde benim üzerimde oyalanıyordu. “Albay Asım Saka’nın kızı Bige Efil.” Sesli düşünüyormuş gibi garip mırıltılar çıkardı. “Ona mafya bir damat götürerek babana kalp krizi geçirtmiş olmalısın.” Burnundan garip homurtular çıkararak güldü. “Adama hayatının golünü attığın bir gerçek.”
Hülya bazı şeyleri bir türlü kafasında oturtamıyormuş gibi kıstığı kahve gözleriyle bana bakıyordu. “Sen de bizden biri sayılırsın. Onca adam varken neden yeraltından biri?”
Çilli adam yani Murat, öksürerek ona Çağıl’ı gösterince Hülya hemen kendine çekidüzen verdi. “Kusura bakmayın, komutanım.” Ne de olsa bahsettikleri kişi Çağıl’ın abisiydi.
“Babamdan yeterince çekiyorum, bir de siz başlamayın,” diye sızlanarak odanın içine yürüdüm. Askerleri severdim hatta kendimi en çok onların yanında rahat hissederdim, çocukluğum onların arasında geçmişti.
Çağıl ekibindekilere dönerek yerdeki adamı gösterdi. “En yakın karargâha götürün, sorgusunu bizzat yapacağım.”
“Neyle?” dedi içlerinden biri. “Sırtımızda mı taşıyacağız bu iti?”
Sancar hemen arkaya doğru bir adım attı. “Ben taşımam.” Arkadaşlarına döndü. “Buradaki ikinci kıdemli benim, siz taşıyacaksınız.”
Murat rahat bir şekilde ona Hülya’yı gösterdi. “Kim dağıttıysa o toplasın.”
“Benim onu taşımam fizik kurallarına aykırı.”
Çağıl kıza dik dik bakıyordu. “Madem öyle, neyine güvenerek bayıltıyorsun herifi?”
Hülya başıyla Sancar’ı gösterince zavallı adam bir küfür savurdu. “Ayrılık sebebisin! Komutanım gibi ben de kendime niye hırgürden uzak hanım hanımcık bir kız bulmadıysam?” Arkadaşlarına dönüp yerdeki adamı işaret etti. “Onu sırtlanan kişinin tüm nöbetlerini nişanlıma yazacağım,” dediğinde ekipteki herkes adama doğru yürüdü, Çağıl gülerken bu sefer de Hülya’nın keyfi kaçmıştı.
Kısa sürede adamı sürükleyip götürdüklerinde odada sadece biz kalmıştık. Henüz birkaç dakika geçmemişken dışarıdan Çiçek’in, “Kenan Bey ben artık malikâneye dönmek istiyorum,” diyen sesini duyduk. “Nedim abim burada olmamdan hiç memnun değil.”
“Bunu bana değil, Gurur’a söyle.” Kenan’ın sesi keyifli geliyordu. “Kalıp Çağıl’a bakmanı o istedi.” Anlaşılan Gurur yeğenine iyi gelecek tek kişiyi zorla burada tutuyordu.
Çiçek, Kenan ve Kadem içeri girdiğinde yerdeki kan izi üçünün de dikkatini çekti. O kanın Çağıl’a ait olduğunu düşünen Çiçek hemen onun yanına gitti. “Çağıl Bey, siz iyi misiniz?”
Başka zaman olsaydı Çiçek’in ilgisi Çağıl’ı havalara uçururdu ancak şimdi öyle değildi. Aklı abisindeyken kendi gönül meselesini düşünecek durumda değildi. “Benim kanım değil.” Çiçek’e küçük bir açıklama yapıp dolabı gösterdi. “Bana giyecek bir şeyler verir misin? Karun’u görmek istiyorum.”
Henüz kendini toparlayamadığı için Çiçek buna yanaşmadı. “Doktor yatakta kalmanızı söyledi, dikişlerinizi kanatabilirsiniz.” Cümlesini yeni bitirmişti ki kurşunlarla delik deşik olan yatağı gördü. Çarşafı çekince altından çıkan cansız mankenle gözlerini büyüttü. “Bu nedir?” Eğer yataktaki Çağıl olsaydı mankendeki tüm bu kurşunlar onun vücuduna girecekti.
Çağıl yataktaki cansız mankene hissiz gözlerle bakıyordu. “Saldırıya uğradım.” Umarsızca konuşup yönünü dolaba çevirdi. “Önemli bir şey değil, bana tişörtümü getir.” Saldırının olacağını önceden haber almış olmalı ki yatağına bir cansız manken koydurmuştu.
Onun tişörtünü getirmek yerine Çiçek odadaki tekerlekli sandalyeyi getirdi. “Burada kalmanız çok riskli, odanızı değiştirmeliyiz.”
“Siktir et şimdi bunları, Karun’u görmeliyim!” Çağıl sert bir sesle onu azarlayınca Çiçek’in korkup geri adım atmasını bekledim. Ancak bunu yapmayıp o da kaşlarını çattı.
“Şimdi gitseniz bile Karun Bey uyanmadan onu göremezsiniz.” Tekerlekli sandalyeyi Çağıl’ın dizine çarpacak şekilde itti. “Odanız değişecek!”
Çağıl yatağın kenarında oturduğu için başını eğip dizlerine çarpan tekerlekli sandalyeye baktı, daha sonra afallayan gözlerini Çiçek’e dikti. “Sen bana emir mi veriyorsun?”
Çiçek’in güzel yüzü sinirle renkten renge girerken geri adım atacak gibi görünmüyordu. “Hayır ama dediğimi yapmalısınız!”
Ağız dolusu küfreden Çağıl, “Kızım ne bağırıyorsun?” diye homurdanıp ayağa kalktı. “Tamam, gidip değiştirelim şu odayı ama bu sandalyeye oturmam.” Dağların aslanına bak hele. Konu sevdiği kız olunca nasıl da kediye dönüşüyordu.
Onun için endişelenen Çiçek sandalyeye oturması konusunda ısrarcıydı. “Yürüyecek durumda değilsiniz.”
“Abartma Çiçek, o kadar da değil.” Onu dinlemeden kapıya yürüdü.
Çağıl’ın çıplak sırtıyla bakışan Çiçek’in ağzı bir karış açıldı. “Üzerinize bir şey almadan mı dışarı çıkıyorsunuz?”
Çağıl omzunun üzerinden ona baktığında hınzır bakışları intikam alır gibiydi. “Senden tişörtümü istediğimde verseydin.”
Bunları söyledikten sonra dışarı çıkınca Çiçek hemen dolabı açtı. Onun tişörtünü alıp, “Çağıl Bey bekleyin!” diye peşinden koşarak dışarı çıktı. “İnsanların içinde yarı çıplak gezemezsiniz.”
İkisinin çıktığı kapıya olan bakışlarım buruktu. Onların birbirleriyle flörtleştiklerini gördükçe Karun’u daha çok özlüyordum. Ona sarılmayı, kokusunu solumayı ve yanımda olmasını çok özlemiştim. Gözlerimden süzülen birkaç damla yaşı hızlıca sildiğimde Kadem yanıma geldi. “İyi misin?” Bir haftadır bana bunun sorulmasından nefret etmeye başlamıştım, hiç iyi değildim. Bunu bilmelerine rağmen nabzımı yokluyorlardı.
“İyi olacağım.” Derin bir nefes alarak kapıya yürüdüm. “Biraz yalnız kalmak istiyorum.”
Asansöre binip tekrar üst kata çıktım. Karun’u görmeden geçirdiğim günler canıma tak ettiği için bu sefer kimseden izin almadım. Doktoruna sorsam bana son bir haftadır ezbere bildiğim şeyleri söyleyip duracaktı. Camın arkasında da olsa onu görmek istiyordum.
Karun’un odasına yetişmeme az kaldığında içimdeki heyecan arttı. Maske ve koruyucu önlükle bile bizi içeri almadıkları için camın dışından onu görecektim. Odasına yaklaşıp camın önüne geçtiğimde gördüklerimle öylece kalakaldım. Neler oluyordu? İçeride Karun’un başına toplanan çok fazla doktor ve hemşire vardı. Hepsi de odanın içinde koşturup telaşla bir şeyler yapıyorlardı.
Birkaç saniye süren tutukluluktan sonra hemen odaya girdim. İçeride gördüğüm manzaraya hiç hazırlıklı değildim. Kapının birkaç adım önünde donup kalmıştım. Sürekli birileri omzuma çarparak ya içeri giriyordu ya da dışarı çıkıyordu ama ben yerimden kıpırdanamıyordum. “Karun…” Boğazımı tırmalayan çığlığım fısıltıya dönüşerek dudaklarımdan çıkmıştı. Karun ölümcül bir kriz geçiriyordu.
Onu en son o depoda gördüğüm için bu hâli aklımı kaçırmama neden olacaktı. Solgun bir tenle yatakta yatıyordu. Başına ve göğüs kafesine yapıştırdıkları birçok kablo vardı. Şu bir haftada teni o kadar solmuş ki sanki vücudunda hiç kan yoktu. Bedeni zangır zangır titredikçe bağlı olduğu monitörlerden alarm çalıyordu. Doktoru sürekli etrafındakilere bir şeyler söylüyor ve yapıyordu ama hiç işe yaramıyordu. Karun’un geçirdiği kriz dinmiyordu.
Onun serumuna bir şeyler sıkıyorlar, damardan ona bir şeyler enjekte ediyorlardı ancak zerre kadar işe yaramıyordu. İçeride inanılmaz bir hareketlenme ve gürültü vardı. Doktor ve hemşireler yüksek sesle konuşuyordu, monitörlerin uğursuz sesi hiç kesilmiyordu. Sonra bir şey oldu, Karun’un yatağının yanındaki monitörden farklı bir ses çıktı. Kalp ritimleri monitörde silindi ve her şey tek bir çizgiye dönüştü.
Doktorlar sustu.
Tüm sesler kesildi.
Ve geriye bir tek Karun’un kalbinin durduğunu gösteren o uğursuz ses kaldı.
“Karun…” Önce sesim kısık çıktı ama daha sonra öne atılarak, “Karun!” diye boğazımı yırtarcasına haykırdım. Onun yanına gitmek istedim ama kollarımdan tutarak beni odadan çıkarmaya çalıştılar.
Bağırıp kendimi parçalayarak onlara direndim. “Bir şey yapın, o ölüyor!” Çığlık çığlığa haykırıp gözyaşlarına boğuluyordum ama Karun’un durumunda değişen bir şey yoktu.
Ona bu kadar çok ihtiyacım varken beni bırakıp gidemezdi. Doktoru ellerini birleştirip ona kalp masajı yaparken benden daha çok çırpınıyordu. Tüzin Hanım üst üste kalp masajı yapıp, “Hadi!” diye bağırıyordu. “Hadi, hadi, hadi!” Onu geri döndürmeye çalışıyordu ama Karun çoktan gitmiş gibiydi. “Şok cihazını hazırlayın!”
Doktorun istediği cihazları hazırladıklarında artık ayakta bile zor duruyordum. İki hemşire beni kenara çekerek kollarımdan tutuyordu ama artık odadan çıkarmaya çalışmıyorlardı. Tüzin Hanım şok cihazını Karun’un göğüs kafesine bastırınca vücudu yatakta havalanıp tekrar yatağa düştü. Doktoru her denemede şokun dozunu artırıp, “Çekilin!” diye bağırarak elindekileri Karun’un göğsüne bastırıyordu.
“Neden işe yaramıyor!” Hıçkırıklar içinde ağlarken karnıma giren acıyla öne bükülüp kısık bir sesle inledim. “Bana bunu yapamazsın.” Ellerimi karnıma bastırıp Karun’un solgun yüzüne baktım. “Bizi bırakamazsın!”
“Kadın hamile, onu dışarı çıkartın! Bunu görmemeli!” Tüzin Hanım bunları söyledikten sonra şok cihazını tekrar şarj ettirip bir kez daha Karun’un göğüs kafesine bastırdı. Ancak monitördeki düz çizgide değişen hiçbir şey olmadı.
Dışarı çıkmaya yanaşmadım.
Karnımdaki ağrı şiddetini artırdı.
Ve Karun geri dönmedi.
Doktoruna haksızlık yapamazdım, defalarca denemişti. Ter içinde kalana kadar o cihazı Karun’un göğsüne bastırdı ama Karun dönmedi. Dizlerimin üzerine düşüp ellerimi yere bastırdım ve omuzlarım sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. Belki de dönmek istemiyordu. Kardeşinin ihanetinden sonra en ağır işkencelere maruz kalmıştı. Bu da yetmezmiş gibi ablasının başına gelenleri öğrenmişti. Ölmek istiyordu, değil mi? Arkasından bıraktıklarını düşünmeden belki de öylece gitmek istiyordu.
“Geri dönmelisin!” Karun’un duran kalbi atmadıkça geçmişteki tüm konuşmalarımız aklıma üşüşüp canımı yakmaya başlamıştı. Bununla yaşayamazdım.
“Yorgunum, Bige. Kimse değil, beni sen yordun,” demişti bir seferinde ve o gün gerçekten canından bezmiş görünüyordu. Ölmediğimi öğrendikten sonra evine tekrar yerleştiğimde bana söylediği şeylerden biri de buydu.
“Sanrı, eski yârin ömrünü versin mi Allah yenisine?”
“Vermesin,” demişti dua eder gibi. “Benden alıp eski yâre versin ama onun ömründen bir gün bile eksilmesin.” Şimdiyse onun kalbi durmuştu ve ömründen eksilen bendim. Sanki bir anda hepsi tükenmişti.
“Gitme Saka, canımı yaksan da kal be kızım.” Başımı eğip sesli bir şekilde ağlamaya başladım. Bugün giden ben değildim.
“Üşüme, ben seni ısıtamam,” diyen sesi canımı yakarak kulağımda yankılandı. “Kendimi bile ısıtamıyorum, mezarın o kadar soğuk ki…”
“Hani demiştin ya, canını herkes yakar ama canını canın yakarsa işte o zaman mevzu büyük diye… Canımdın, Saka.” Canım gidiyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum.
Onca başarısız denemeden sonra bir hemşirenin, “Tüzin Hanım, artık durmalısınız,” diyen sesiyle ruhuma kadar acıdım. “Vakti geldi, hastanın ölüm saatini duyurmalısınız.” Doktor nefes nefese elindeki şok cihazıyla durduğunda bir anda her şey bitmişti.
Beden tükendi.
Kalp durdu.
Ve yaşam son buldu.
Tüzin Hanım son bir kez monitöre baktı, daha sonra da duvardaki saate. İç çekerek yanındaki hemşireye döndü. “Yaz, ölüm saati 12.40.”
12.40
Tam gün ortasında kaybetmiştim onu.
12.40
Her şeyin bittiği o uğursuz saat.
12.40
Onun ölümünü duyurdukları saat.
“Hayır, n’olur!” Ayağa kalkmaya çalışırken buradaki herkese ağlayarak yalvardım. “N’olur bir kez daha deneyin.” Bununla yaşayamazdım, Karun olmadan ben eksik ve yarımdım. Beni burada bırakıp gidemezdi.
“Bige Hanım...”
“Ölürüm!” Canımı yakmak istercesine sıktığım elimi üst üste yere geçirip gözyaşları içinde onlara yalvardım. “Karun olmadan ben ölürüm! Size yalvarıyorum, bir kez daha deneyin. Sadece bir kez daha… Lütfen bunu yapın.”
Tüzin Hanım’ın bana olan bakışları beni kahredecek kadar umutsuzdu ama sırf bir şeyleri kabul etmem için tekrar denedi. “Tekrar şarj edin!” dedikten sonra önüne dönüp yeniden Karun’a yaklaştı. Cihazı şarj ettiklerinde, “Çekilin!” diye bağırıp şok cihazını bir kez daha Karun’un göğsüne bastırdı ancak yine ve yine işe yaramadı! Karun’un vücudu havalanıp cansız bir şekilde yatağa geri düşmüştü.
Çok şey değişsin istedim.
Hiçbir şey değişmedi.
Doktoru, “Tekrar şarj edin!” diye bağırdığında içerideki herkes birbirine bakmaya başladı çünkü sadece son bir kez deneyeceğini düşünmüşlerdi. Ancak Tüzin Hanım, “Hadi!” diye odadakilere sesini yükseltti. “Bu gece evime döndüğümde başımı yastığa rahat koymalıyım!” Kaşlarını çattı. “Elimden gelen her şeyi yaptığımı bilmeliyim!” Elinden gelenin fazlasını yaptığını o da biliyordu ama yine de deniyordu. Belki de beni onun öldüğüne ikna etmeye çalışıyordu.
Tüzin Hanım tam dört kez üst üste ona şok vermişti. Her denemesi başarısız oldukça ben biraz daha öldüm. Beşinci kez denediğinde umutsuzluğa kapılmaya başladım. Onu kaybettiğimi kabullenmek bana büyük bir acı olarak dönmüştü. Karnımdaki sancı müthiş bir boyuta ulaştığında ellerimi yere bastırıp boğazımı kanatırcasına haykırdım. Karnımda üstesinden gelemeyeceğim bir ağrı vardı. Tüzin Hanım son bir kez daha deneyince monitördeki ses değişti.
Nefesim kesildi.
Başımı hızla kaldırıp dağınık saçlarımın arasında monitöre baktım. Karun’un kalp ritimlerini görünce daha fazla ağlamaya başladım ama bu sefer mutluluktan. Geri dönmüştü. Tüzin Hanım elindeki şok cihazını bırakıp, “Acele edin!” diye konuşup bir şeyler yapmaya başladığında gözlerimin önü karardı. Başım zemine çarparken karnımdaki ağrının şiddetiyle acılar içinde kıvrandım.
Karun hayata dönmüştü.
Onun atan kalbine mutluluk gözyaşı dökmeme engel olan tek şey karnımdaki dinmeyen acıydı. Hemşirelerin yardımıyla kendimi zorlayarak ayağa kalktığımda her şey etrafımda dönüyordu. Doktorlardan biri benim için endişelenerek yanıma geldiğinde onun yüzünü bulanık görüyordum. “Kadın doğum uzmanlarımızdan birine görünmelisiniz.”
Hızlı hızlı nefes alırken güçlükle konuştum. “B-ben iyiyim.” Karun iyiydi ya, gerisi hiç önemli değildi.
Boğulur gibi olduğumda orada duramamıştım. Çok yaklaşmıştım, Karun’u kaybetmeye çok yaklaşmıştım. Neredeyse her şey bitiyordu. Koridordaki bir banka oturduğumda yanımda duran ellerim bankın alt kısımdaki kenarını kavradı ve öne bükülüp avazım çıktığı kadar bağırdım. Çığlığım içimden atmam gereken bir zehirmiş gibi boğazımı tahriş ederek çıktığında ağlamaya başladım. Karun ne yaparsa yapsın bugünü bana unutturamazdı.
12.40.
Karnımdaki ağrı gittikçe dinmeye başladığı için bir doktora görünme gereği duymadım, bunun için Karun’u beklemeye devam edecektim. Burada tek başıma oturup az önce yaşadıklarıma gözyaşları döküyordum. Karun’un odasında olanların etkisinden çıkamadığımdan uzun süre ayağa kalkmadım. Biri yanıma oturduğunda başımı çevirip ona bakmadım çünkü kim olduğunu biliyordum. “Neyin var, ağlak kuş?” Duha’nın sesiyle sol gözümden bir damla yaş daha aktı.
“Onun odasındaydım.” Sesim güçlükle çıkarken tam karşımdaki duvara donuk gözlerle bakıyordum. “Kalbi durdu...” Duha yanımda kaskatı kesildiğinde dudaklarımı birbirine bastırdım ama hıçkırığıma engel olamadım. “Ölüm saatini duyurdular.” Gözyaşlarım birbiri ardına akarken, “Çok korktum, Duha,” diye fısıldadım. “Her şey ölüm gibiydi ama ölen sadece o değildi.”
“Kalender iyi mi?” diye sorarken korku içinde çıkan sesi titremişti.
“Evet.” Daha fazla ağlamaya başladım. “Ama ben hiç iyi değilim.”
“Şşş.” Omzumu kavrayıp beni göğsüne çektiğinde titreyişlerime engel olamıyordum. Başımı onun göğsüne yaslayıp içim çıkana kadar ağlamaya başladım. “Böyle yapma.” Duha beni nasıl avutacağını bilmiyordu. Saçlarımı okşayıp, “Kendini şimdi bırakamazsın,” diyerek beni yatıştırmaya çalıştı. “Bebeğin için güçlü olmalısın.” Dudaklarını saçlarıma bastırdığında daha çok onun göğsüne sokuldum.
Elim karnıma uzanırken acı bir iniltiyle, “Duha,” diye fısıldadım. “Karnım ağrıyor.”
Gözlerim kapanıp başım göğsüne düştüğünde bilincimi kaybetmeden hemen önce Duha’nın yaşadığı korkuyu soludum. Beni kucağına alıp, “Doktor çağırın!” diyen gür sesiyle karanlığa çekilmiştim.
Yorumlar