“Vedalar bir tüy kadar hafif görünürdü ama sevenlerin yüreğine düştüğünde taş gibi ağırlaşırdı.”
Biri durmadan ismimi söylemeye başlayınca sıçrayarak gözlerimi açtım. Beyaz tavanla bakışan gözlerim ışığa alışmadan yattığım yerden doğrulmaya çalıştım. Ancak üzerime eğilen Gazel omuzlarıma baskı uygulayarak beni yatakta tutmaya çalıştı. “Geçti Efil, sakin olmalısın.”
Bir türlü gördüğüm kâbusun etkisinden çıkamadığım için ablamın ellerini itip yataktan çıkmaya yeltendim. Gazel omuzlarıma daha sert bastırıp beni yatağa çivileyince ağlamaya başladım. Karun ve bebeğimi kaybettiğim çok kötü bir kâbus görmüştüm. O kadar gerçekçiydi ki gözyaşlarımı tutamıyordum. Gazel’in ellerini itip yatakta oturdum.
“Bebeğim...” Çıldırmış gibi başımı eğip karnıma bakmaya başladım. “Bebeğim gitti!” Hıçkıra hıçkıra ağlarken elimi karnıma bastırıp küçük bir yaşam belirtisi aradım. “Onu hissedemiyorum, bebeğime ne oldu?”
Histeri bir krizle titrerken damar yolumdaki serumu sertçe çıkarıp kanamasına neden oldum. “Onu benden aldılar!” diye bağırırken kimseyi duymuyor, görmüyor ve anlamıyordum. Çıldırmanın eşiğindeydim, bebeğimi kaybetmiştim.
Karun?
O da beni bırakmıştı.
Aklıma Karun gelince yataktan atlayıp kapıya koştum ancak karnıma giren yoğun acıyla, “Ah!” diye haykırıp öne büküldüm. Karnımda çok keskin bir ağrı vardı.
“Dur artık, ona zarar veriyorsun!” Kadem bir anda karşımda belirip daha ben ne olduğunu anlamadan beni kucağına aldı. Beni zorla yatağa yatırdığında ellerimi ağrıyan karnımdan çekmiyordum. Kadem kaşlarını çatarak omuzlarımı kavrayıp üzerime eğildi. “Parazitin iyi ama dikkatli olmalısın!” Kalbim hızlandığında donmuş bir hâlde Kadem’e bakıyordum. Bebeğim hâlâ benimle miydi?
O iyi miydi?
Kadem derin bir nefes alıp sıkıntıyla başını sallayarak ellerini üzerimden çekti. “Karun’un başına gelenlerden sonra doğru düzgün hiç beslenmediğin için kan değerlerin çok düşmüş. Susuz ve vitaminsiz kalmışsın.”
Parmaklarını saçlarının arasından geçirip her bir tutamını sinirle dağıtırken tersçe bana bakıyordu. “Düzensiz beslenmen, yaşadığın yoğun stres ve acı, karnındaki yaratığın hayatını tehlikeye atıyor. Bir an önce kendini toparlamalısın, Efil çünkü...” Sustu ve büyük bir ciddiyetle gözlerimin içine baktı. “Doktor düşük tehlikesi var dedi.” Kaskatı kesilip bebeğimi korumak istercesine kollarımı kendime sardım. Tıpkı babası gibi onun da hayati tehlikesi vardı, öyle mi?
Islak kirpiklerimin arasından Kadem ve Gazel’e bakarken kaşlarım bükülmüştü. “Peki, ya Karun?” Bu sorunun cevabını almaktan çok korkuyordum, dün Karun’un kalbi durmuştu ve hayata dönmesi hiç kolay olmamıştı. Yoğun bakım odasında bir daha hiç unutamayacağım anlar yaşamıştım.
Yaz, ölüm saati 12.40.
Ellerim karnımda ağlarken titreyen bir sesle, “Kadem,” diye fısıldadım. “Bebeğimin babası iyi mi?”
Kadem ve Gazel göz göze geldiklerinde birbirlerine attıkları umutsuz bakışlar ciğerimi söktü. Duymaktan nefret ettiğim şeylerin korkusuyla yatağa sığamıyordum. Gazel yatağımın kenarına oturarak karnımdaki elimi tutup bana destek olmaya çalıştı. “Karun’un durumunda olumlu bir gelişme yok. Hayati tehlikeyi henüz atlatamadığı için hâlâ yoğun bakımda tutuluyor.”
Gözyaşlarım birbiri ardına aktı, artık iyi bir haber duymaya ihtiyacım vardı. Günlerdir hastaneyi kendime mesken edinmiştim ama sevdiğim adam hâlâ uyanmamıştı. “Onu görmeliyim.” Karun’u görmeye ihtiyacım vardı.
Yataktan çıkmaya yeltendiğimde Gazel bana engel oldu. “Doktor dinlenmeni söyledi.” Beni bu yatakta tutacak tek şeyi bana hatırlatarak karnımı işaret etti. “Sadece Karun’u değil, bebeğini de düşünmelisin.”
Gazel ayağa kalkıp masanın üzerinde duran yemek tepsisini alarak yanıma bıraktı. “Kendin için olmasa bile bebeğin için yemelisin.” Tepsideki yemeklere isteksiz gözlerle bakıyordum. Hiç iştahım yoktu.
Ancak Gazel haklıydı, canım istemese bile kendimi zorlayıp bir şeyler yemeliydim. Gördüğüm o can sıkıcı kâbusun gerçekleşmesini istemiyorsam bebeğim için karnımı doyurmalıydım. Tepsideki kaşığı alıp soğumaya başlayan çorbaya uzandım ama gözlerimden süzülen yaşları durduramıyordum. Artık bu işkencenin bitmesini ve Karun’un bana geri dönmesini istiyordum.
***
Üzerimdeki koruyucu önlükle Karun’un yattığı yoğun bakım odasına girmiştim. Saçlarımda bone, yüzümde maske ve ellerimde plastik eldivenler vardı. Hayati tehlikesi devam ettiğinden enfeksiyon kapmaması için gereken tüm tedbirleri almıştım. Karun’u görmek için doktoru Tüzin Hanım’a yalvarınca beni kırmamıştı ama tüm bu şeyleri giymem gerektiğini söylemişti.
Aradan geçen günlerde bile Karun’un durumunda bir değişiklik olmamıştı. Aksine, iki gün önce tekrar fenalaşmış ve ciddi bir iç kanama tehlikesi atlatmıştı. Kafasındaki ve iç organlarındaki hasar azımsanamazdı. Şeref’in köpekleri onu zincirlerle bağlayıp demir sopalarla işkence etmişti. Karun iki haftadır yoğun bakımda tutuluyordu ama şu zamana kadar en küçük bir gelişme göstermemişti.
Kaç gün geçti aradan bilmiyordum, artık saymıyorum da ama hastaneye sayısız insan gelip bizlere geçmiş olsun dileklerini sunmuştu. Karun’un dünyasındaki tüm o karanlık insanlar uzun konvoylarla sırasıyla gelmişti. Herkes gelip gidiyordu ama burada kalan sadece bizlerdik. Gurur, Çağıl, Melek ve ben hastaneden hiç çıkmıyorduk. Diğerleri günün farklı aralıklarıyla gelip gidiyordu ancak biz hep buradaydık.
Sadece banyo yapıp üstümüzü değiştirmek için hastaneden ayrılıyorduk ve dışarıdaki işimizi halledip geri dönüyorduk. Levent’ten hâlâ ses soluk yoktu, abisinin nasıl olduğunu görmek için bile gelmemişti. Karun bu durumdayken kimse Levent’in nerede olduğunu düşünecek hâlde değildi. Aklı varsa bir süre daha ortaya çıkmazdı çünkü Gurur onu gördüğü yerde işini bitirecekti.
Gerçi bu aralar Gurur’un kafası da hiç yerinde değildi. Bunların dışında da bir derdi olduğu belliydi ama ne olduğunu bilmiyorduk. Gurur o eski neşesini kaybetmiş gibi artık neredeyse hiç gülmüyordu. Gözleri fazla durgun bakıyordu, doğru düzgün hiç konuşmuyordu ve en önemlisi kendini hiç övmüyordu. Bu bile ciddi bir sorunu olduğunu düşündürüyordu, Gurur bir günde en az kırk defa ben tek başıma bir ulusum, diye övünen bir adamdı.
Karun’un yatağının kenarında oturup soğuk elini avuçlarımın içine aldığımda kalbim kasılmıştı. Her zamankinden daha soğuktu. “Merhaba,” diye fısıldadım. Oksijen maskesi dudaklarını kapattığı için nefesi plastik maskede buğu oluşturuyordu.
“Seni çok özlüyorum.” Titreşen kirpiklerim göz pınarlarıma akın eden yaşları orada tutamıyordu. “Sadece bir kez gözlerini görmek için yapamayacağım hiçbir şey yok.” Kapalı kirpiklerini aralayıp bana bakması için her şeyimi feda edebilirdim. Saka, Sanrı’nın mavilerine uçmayı özlemişti. Şimdilerde kanatlarım o kadar kırılmıştı ki sanki gökyüzü bana haramdı.
Karun’un soğuk elini karnıma bastırdığımda bir damla gözyaşı kirpiklerimin arasından süzülmüştü. “Onu hissedebiliyor musun? Geri dönmelisin, sana ihtiyacı olan sadece ben değilim.” Bir çocuk babasız bir dünyaya gözlerini açarsa hayata yenik başlardı.
“Henüz ultrasona girmedim.” Duha’nın yanında bayıldığımda bir kadın doğum uzmanı beni ultrasona almış ve bebeğin durumuna bakmıştı. Ancak o esnada bilincim kapalı olduğu için ne bebeğimi görmüş ne de kalp atışlarını duymuştum.
Karun’un soğuk elini karnımın üzerinde tutarken, “Onu birlikte görelim istiyorum,” diye fısıldadım. “Bebeğimizi beraber görelim, kalp atışlarını birlikte dinleyelim.”
Soğuk eli karnımda buz hüzmesi yaratıyormuş gibi elinin olduğu yer üşüyordu. “Karun, n’olur uyan.” Onsuz geçirdiğim günler canıma tak ettiği için kendimi tutamayıp tekrar ağlamaya başladım. “Bana geri dönmenin bir yolunu bulmalısın,” diyen sesim bir naylondan çıkan hışırtı gibi pütürlüydü. “Uyan, ben de artık çok üşüyorum.” Onsuz bir dünyada vücudumdaki tüm ısı kaybolmuştu. Karun benim karanlığım olduğu kadar ışığımdı da.
Makinelerin bağlı olduğu vücuduna ve kireç gibi solgun yüzüne baktıkça canımdan can gidiyordu. “Ölüyorum, Sanrı.” Günlerdir gözlerimdeki parıltılar solmuşken sesim bile fazla cılız çıkıyordu. Karnımdaki elini kalbimin üzerine bastırıp, “Uyan n’olur, sensiz Saka da ölüyor,” diyerek ona yalvardım. Artık uyanmalıydı.
Yüreğimdeki acı o kadar belirgindi ki sanki günlerdir kalbim hiç atmıyordu. Kalbim onunla durmuş, nefesim kurumuş ve ruhum beni terk etmiş gibi hissediyordum. “Her neredeysen, eğer beni duyuyorsan seni sevdiğimi ve beklediğimi bilmeni istiyorum.”
Dudaklarımı avucunun içine bastırdığımda gözlerimden süzülen birkaç damla yaş onun avucundaki çizgilerin arasına düştü. “Seni çok seviyorum.”
Doktor birkaç dakikadan daha fazla onun odasında kalmamam gerektiğini söylediğinden hiç istemesem de ayağa kalktım. Elini yavaşça yanına bıraktıktan sonra yatağın etrafından dönüp diğer elini de avuç içinden öptüm. Öpücüğümü eşitlerken aslında ondan özür diliyordum. Ona yaşattığım o üç yüz seksen üç günün özrü için avuçlarına kaç öpücük kondurmalıydım? Beni hâlâ kalpten affedememişken beni bırakıp gidemezdi.
O üç yüz seksen üç gün en büyük pişmanlığımdı. Onun da bana yaşattıkları kolay değildi ama hiçbiri üç yüz seksen üç günle kıyaslanamazdı. Karun’un hayatıyla sınandığım her günle bunu daha iyi anlıyordum. En önemlisi kalbi durduğunda yaşadıklarımdı. O kısacık anda çektiğim acıyı hiçbir şeyle kıyaslayamazdım. Benim o odada yaşadıklarımı Karun üç yüz seksen üç gün boyunca yaşamıştı.
Beni öldü bilmiş, her gün mezarımı ziyaret etmiş ve geceleri uyumak için benim soğuk mezarıma gitmişti. Benimle konuşmuş, bana ağlamış ve titreyerek mezarımın üzerinde kıvrılıp yatmıştı. Evin içinde kırk kat kıyafetle bile üşüyen adam, üç yüz seksen üç günün her gecesinde üşümekten titreyerek mezarımda uyumuştu. Artık ona yaşattığım şeyin ağırlığını daha iyi anlıyordum.
Ondan ayrılmanın hüznüyle odasından çıkıp üzerimdeki koruyucu şeylerden kurtuldum. Hastanenin koridorları arasında ruhsuzca yürüyüp bir şeyler içmek için alt kata indim. Kafeteryaya girip etrafıma baktığımda Gurur’u gördüm. Cama yakın bir masada tek başına oturup durgun gözlerle camdan dışarıya bakıyordu. Kaç gündür böyleydi, nedenini sorduğumuzda ağzını bıçak açmıyordu.
İki çay alıp yanına gittim. Gurur karton bardaktan çay içmediğinden çayı fincanda almıştım. Burada ince belli bardak olmadığı için bununla idare etmeliydi. Karşısına oturup çaylardan birini onun önünde ittim. “Anlat bakalım, Deli Gurur,” diye ona takıldım. “Seni bu kadar kıvrandıran şey nedir?”
Dışarıyı izlemeyi bırakıp bana döndüğünde gözlerinin altındaki koyu halkaları gördüm. İstemsizce gerildim. “Uyuşturucu mu kullandın sen?” Aralıkta bile değildik, neden yeniden uyuşturucuya başlamıştı?
Sıkkın gözlerle bana bakarken bir şey söylemek için küçük bir girişimde bulundu ancak dudaklarını birbirine sımsıkı bastırarak sustu. Yeşillerinde daha önce eşine benzerine rastlamadığım bir hissizlik peyda olduğunda bana kapıyı gösterdi. “Beni rahat bırak.”
Gitmemi istemesine rağmen yerimden kalkmadım. Onu rahat bıraktıkça içine daha çok kapanıyordu. “Önce soruma cevap ver.” Çatık kaşlarla gözlerinin altındaki koyu halkaları gösterdim. “Uyuşturucu mu kullandın?”
Gurur’un yüzü aniden sertleşirken sıktığı dişlerinin arasından küfreder gibi, “Hayır!” dedi. “Kullanmadım.”
“Yalan söyleme, bağımlılara benziyorsun.”
“Çünkü uykusuzum!” Sesinin normal düzeyi bile fazla gür olduğu için bana biraz sesini yükseltince yan masamızdakiler dönüp bize bakmıştı.
Gurur ise çıldırmanın eşiğindeymiş gibi dirseklerini masaya yasladı ve başını ellerinin arasına alıp sertçe sıktı. “Sikeyim, kaç gündür gözüme bir gram uyku girmiyor!” Kafasının iki yanına sertçe vurarak bir kez daha küfretti. “Morfin veya sikik narkozları kullanmak istemiyorum, bir süre sonra onlara da bağımlı hâle gelebilirim!”
Gurur’un uyku problemi olduğunu bilmiyordum. Kısık gözlerle onu izlerken olanları anlamaya çalışıyordum. “Ne zamandır uyku sorunu yaşıyorsun?”
“Bir süredir!” Parmaklarını saçlarının arasından geçirip sertçe çekiştirdiğinde beden dili fazla agresifti. “O yalancı şeytan kendi uyku sorununu bana da bulaştırdı!”
Aldığı hızlı nefesler yüzünden omuzlarının hareketi gittikçe şiddetlenmeye başlamıştı. Gurur’un kaşlarının arasında derin çizgiler oluştuğunda bakışları fazla tersti. “Uyumanın bir yolu olmalı!”
“Ne yani, artık sen de Farah...” Ona Farah gibi uyku sorunu yaşayıp yaşamadığını soracaktım ki Gurur onun adını duyunca bile cin çarpmışa döndü.
Yeşil gözlerinde öfkeli kıvılcımlar çakarken yüz hatları tehlikeli bir ifadeye büründü. “Bana Farah deme!” Gırtlağından kalın ama ürkütücü bir ses çıktı, bu isme karşı tahammülsüzlüğü yüzünden okunuyordu. “Kimse yanımda ondan bahsetmeyecek!”
Farah’ın ismine karşı gösterdiği düşmanca tutumla aralarının bozuk olduğunu anladım. Gurur daha önce hiç Farah’a karşı bu kadar öfke dolu olmamıştı. Bu da ortada çok ciddi bir şeyler olduğunu gösteriyordu. “Karınla kavga mı ettiniz?”
Çenesini hafifçe sıkmaya başladığında bir çılgınlık yapmamak için iradesinin son kırıntısına tutunduğunu anladım. “Benim bir karım yok, hiç olmamış.” Bunları söylerken sert nefesler aldığı için her nefesle burun delikleri genişliyordu. “Tanıdığımı sandığım kadın bir yalandan ibaretmiş, öyle biri hiç yokmuş.”
Başını öne doğru eğdiğinde burnunun direği sızlarcasına sesi kısıldı. “Maskesi düştü ve gerçek yüzü ortaya çıktı. Onunla yaşadığım her şey yalanmış.”
“Seni anlamıyorum.”
“Siktir etsene, ben de hiçbir şey anlamıyorum.”
“Adı yasaklı kişi sana yalan mı söyledi?”
“Hem de başından beri.”
“Hangi konuda?”
“Her konuda.”
“Biraz daha detay versen?”
“Boşanıyorum ondan!”
“Neden?”
“Canım öyle istiyor.”
“Ay, fenalık geldi, yeter be.” Ayağa kalkıp hemen masasından uzaklaştım. “Daha kendime faydam yok ama her yerde bir aşk acısı.”
Arkamdan Gurur’un, “Ona âşık değilim!” diyen kızgın sesini duyunca baygınlık geçirecektim.
“Evet, değilsin salak! Daha Farah olmadan uyuyamıyorsun bile.”
“O ismi söyleme dedim sana!” Bu deliyle uğraşmak istemediğimden hemen kafeteryadan çıktım. Kıza öyle böyle âşık olmamıştı ama bir türlü kabul etmiyordu.
Hastanenin koridorları arasında başı boş gezerken stres ve kederden patlamak üzereydim. Kaç gündür içim şişmişti bu koridorlarda. “Furkan silahımı getir!” diye bağırdığımda tam arkamda birinin küfredişini duydum. Başımı çevirince Çağıl ve Melek’in bu tarafa yürüdüğünü gördüm.
“Silahı ne yapacaksın, abimin karısı?”
Çok normal bir şeyden bahseder gibi, “Gidip birkaç adam vuracağım,” dedim masumca. “Hastanede kala kala içim şişti. Bebeğimin canı kan, vahşet ve aksiyon istiyor.”
Melek gülmemeye çalışarak yanaklarının içini ısırmaya başladı. “Yenge uydurma, elma kadar bebeğin canı bunları istemez.” Bebeğime elma diyen şuursuz yanıma gelip karnıma doğru eğildi. “Selam ufaklık.” Yüzünü karnıma hizalamıştı. “Melek teyzeni özledin mi?” Yine başlıyorduk.
Melek burnunu karnıma sürttüğünde Çağıl ile birbirimize tuhaf bakışlar atıyorduk. Melek ise yaptığı çok normal bir şeymiş gibi burnunun ucunu karnıma sürtüp kıkırdadı. “Sen de beni özledin, değil mi?” Biri ona elma kadar olan bebeğin onu duymadığını söylemeliydi. Ve evet, bebeğime bir tek ben elma diyebilirdim.
Melek karnımla aşk yaşarken elini uzatıp karnımı okşadı. “Oradaki evrimini daha hızlı tamamlayamaz mısın?” Yeşil gözleri puslandığında Çağıl’ın onu duyamayacağı bir fısıltıyla, “Teyzenin fazla vakti kalmadı,” deyince içim öyle bir sızladı ki yerimden hiç kıpırdayamadım. Melek eğildiği yerde karnıma gülümseyerek bakarken ölümü kabullenmişti. “Seni görmeyi çok istiyorum.”
Bir süre sonra eğildiği yerden başını kaldırıp bana baktı ama kafası hâlâ karnımın hizasındaydı. Gözlerimin içine canımı yakan bir ifadeyle bakmasına dayanamıyordum. “Yenge bebeğimiz kız olursa adı Defne olsun mu?” Kalbim tekledi, Çağıl ise yutkunamamıştı. Aynı şeyi daha önce Çağıl da benden istemişti. Bu ailenin Defne özlemi hiç son bulmayacaktı, Defne hepsinin kanayan yarasıydı.
Gözlerimi zorlayan yaşlarla başımı sallamak için kendimi zorladım. “Olsun yengem.” Bu konuda Çağıl’a verilmiş bir sözüm olduğu için Melek’i kırmadım. “Eğer kız olursa adı Defne olacak.” Ve ben en çok onlar için bebeğin kız olmasını istiyordum. Kalenderlerin Defne’ye ihtiyacı vardı. Belli mi olurdu, bir Defne’den kalan acıları bakarsın başka bir Defne sarardı. Umarım bebeğim kız olurdu.
Telefonunun çalmasıyla Çağıl bizden uzaklaşınca koridorun diğer ucundan gelenleri gördüm. Duha, Elay ve Kadem arkasındaki adamlarla buraya geliyordu. Duha her gün mutlaka buraya gelip Karun’u ziyaret ederdi. Melek, Kadem’i görünce gözlerinden kalpler çıkararak hemen bana döndü. Çok heyecanlanmıştı. Sarı peruğunu düzeltirken bana kendisini gösterdi. “Nasıl görünüyorum? Yeterince güzel miyim?”
Melek’in sağlık durumundan dolayı Kadem’in onunla olmasını hiç onaylamıyordum ama artık karşılarında da durmuyordum. Melek’le olmak Kadem’i mutlu ediyorsa o zaman olsundu. Melek’in gidişiyle ağlayacaksa onunla ağlar, kaybolursa onu bulur, dağılırsa da onu toparlamaya çalışırdım. Bu aşamada kardeşimin mutluluğunu yaşayacak ve acısını onunla paylaşacaktım.
Heyecanlı gözlerle benden bir cevap bekleyen Melek’e tebessüm ettim. “Çok güzelsin, canım.” Ne solgun yüzü umurumdaydı ne de gözlerinin altındaki koyu halkalar. Hastalığının bile çürütemediği kalp güzelliği vardı.
Bir abla sıcaklığıyla Melek’in yanağını okşayıp iç çektim. “Senden daha güzel bir şey yok.” Melek’in çocuksu bakan gözleri ışıldadığında kalbim huzurla dolmuştu. Gizli köşelerde kan kustuğunu iyi bildiğimden onda küçük bir tebessüm yaratmak beni mutlu ediyordu.
Duha bir yanında nişanlısı, diğer yanında en sadık dostuyla yanımıza geldiğinde tam bana Karun’un nasıl olduğunu soracaktı ki Kadem, “Abi sana söylemem gereken bir şey var,” diyerek araya girdi. Kadem’in suratındaki gerginlik ve Melek’in heyecanı ikisinin bir şeyler karıştırdığını gösteriyordu.
Duha sükûnetini bozmadan ona döndüğünde Kadem cesaretini toplamak için derin bir nefes aldı. “Seni kız arkadaşımla tanıştırmak istiyorum.” Kısık bir sesle küfrettim. Bunu burada mı yapacaktı?
Kadem’in yönelimi konusunda büyük bir korku yaşayan Duha, kız arkadaş lafını duyunca şaşkınlığını gizleyemedi. Siyah irisleri büyürken yönünü hızla Kadem’e çevirdi. “Yani gerçekten bir sevgilin mi var?”
Kadem heyecandan yerinde duramayan Melek’e bakmamaya çalışarak, “Evet, abi,” dedi. “Gerçekten bir sevgilim var.”
Duha ona çok absürt bir soru sordu. “Kız mı? Yani o bir kadın mı?” Soruyu toparlayamadığı için gergince, “Karşı cinsten biri mi?” diye sorması çok komikti.
Kadem artık bu gey muhabbetlerinden çok sıkıldığı için kaşlarını çattı. “Evet, karşı cinsten biri!”
Duha onun sevgilisini bulmak için etrafına bakmaya başladığında bakışları fazla sabırsızdı. “Nerede?”
Kadem tam ona Melek’i gösterecekti ki Çağıl yanımıza gelince kısık bir sesle küfretti. Şimdi sıkıysa Çağıl’ın yanında Melek’in kız arkadaşı olduğunu söyle bakalım. Asansörden inen Kenan da yanımıza gelip tıpkı Çağıl gibi buradaki gergin atmosferi soludu.
“Her şey yolunda mı?”
“Ben de bunu merak ediyorum,” diyen Çağıl ona Kadem’i gösterdi. “Fazla gergin görünüyor.” Kadem’in ne sorunu olduğunu anlamak için Çağıl bakışlarını ona dikti. “Bir karın ağrın mı var?”
Elay ortalığı kızıştırarak kanayan yaraya tuz bastı. “Kadem bizi sevgilisiyle tanıştıracakmış.” Kızıl şeytan Kadem’in sevgilisini bilmiyormuş gibi rol yapıp ortalığı karıştırıyordu. “Sevgilisi şu anda buradaymış.” Çağıl hiçbir şey anlamamıştı ancak Kenan’ın gözleri dakikasında Melek’i bulmuştu.
Duha sabırsızca aradığı kızı bulmak için etrafına bakıp dururken, “Kadem, o nerede?” diye sordu bir kez daha. “Burada bizim kızlardan başka kimse yok.”
Çağıl buradayken Kadem ona Melek’ten bahsedemediği için soğuk terler dökmeye başlamıştı. Melek ise ona öldürecekmiş gibi bakıp başta Çağıl olmak üzere herkese sevgili olduklarını söylemesini istiyordu. Ancak Çağıl’dan ödü kopan Kadem bunu yapamıyordu. Kadem yardım ister gibi bana bakınca Duha ağız dolusu küfretti. “Sevgilin bu kuş mu?”
Bekle, ne?
Duha aptalının ortaya attığı saçma fikir yüzünden Çağıl hiddetlenerek Kadem’in üzerine yürüdü. “Senin olmayan haysiyetini sikerim, kansız puşt!” İhtimali bile gözünün dönmesine neden olduğu için belindeki silahı çıkardığı gibi Kadem’in gırtlağına yasladı. “Yengeme mi göz koydun!”
“Hayır, sandığın gibi değil!” Hemen Çağıl’ın silah tutan eline yapışıp onu arkaya çektim. Kadem’e bir şey yapmasından korktuğum için ikisinin arasında duruyordum. “Önce bir sakinleş, açıklayabiliriz.”
“Açıklama mı?” Duha’nın beti benzi atmıştı. “Sen neden kocasına basılmış kadınlar gibi açıklayabiliriz diyorsun?” Aklına ne geldiyse yüzündeki tüm kan çekilirken sinirden gözü seğirdi. “Kocan hasta yatağında seninle sevişemiyor diye benim sağ kolumu mu ayarttın, libidosu yüksek azgın kuş!” Ben bu adamı öldürmem, parçalarına ayırırım!
“Bana bak, saçmalayıp durma!” Sinirden kan beynime sıçramışken üzerine atlamamak için kendimi zor tutuyordum. “Ben kocama sadık bir kadınım. Ayrıca uzun süre kimseyle sevişmeden de durabilirim!”
“Hadi oradan!” diye beni terslemesi cinnet geçirme sebebimdi. “Fransızların otelinde yediğin haltları unutmadım!”
“Allah’ın cezası, bir unutsan ne olacak! Sabah akşam başıma kakıp durma şunu.” Sürekli beni Fransızların oteliyle vuruyordu. “Ayrıca orada her çiftin yaptığı şeylerden farklı bir şey yapmamıştık.”
Duha ters gözlerle bana bakarken sesi alaycıydı. “Odada kırılmadık eşya bırakmamışsınız.” Ne var bunda, herkes kırmıyor muydu?
Alt tarafı odadaki birkaç heykeli kazayla kırmış, olayın atmosferiyle duvar kâğıtlarına biraz hasar vermiş ve tabloları yere sermiştik. Bence bunlar abartılacak şeyler değildi. Ancak gardırobun kapısını nasıl kırdığımızı ben bile bilmiyordum. Belki de dolabın kapısı o esnada açıktı ve Karun beni kapıya sertçe yasladığında… Siktir! Karun çok acil uyanmalıydı!
Duha onu benden korumak ister gibi Kadem’i yanına çekip düşman gözlerini bana çıkardı. “Aptallığından faydalanıp kardeşimin kanına girdiysen seni kurşuna dizerim!”
Kadem bu yanlış anlaşılmaya bir dur demek için Duha’nın kolunun altından çıktı. “Abi sevdiğim kişi Efil değil.”
Kaşlarım çatıldığında Çağıl’ın elindeki silahı çekip aldım. “Ne demek sevdiğim kişi Efil değil.” Silahı ona doğrulttuğumda her an elimden bir kaza çıkabilirdi. “Beni sevmediğini mi söylemeye çalışıyorsun?”
“Sekeceğim böyle işi!” Kadem artık çıldırmak üzereydi. Kravatını sertçe çekiştirirken boynundaki nabzı belirginleşti. Elimdeki silaha bakınca şakam olmadığını anladığı için küfreder gibi, “Seni sevdiğimi biliyorsun!” dedi sertçe.
Çağıl’ın kaşlarının kavisi çatıldığında silahı benden almak için bir saniye beklemedi. Her an tetiğe basacakmış gibi görünürken kızgın bakışlarının hedefinde Kadem vardı. “Abimin karısıyla aranda bir şeyler olduğunu kabul mü ediyorsun?”
“Hayır!” dedi Kadem korkuyla. “Onunla aramızda hiçbir şey yok.”
“Ne demek yok!” diye cırladım. “Bizim seninle koskoca bir geçmişimiz var. Doğduğumuz günden beri tanışıyoruz; yani evet, seninle aramızda çok şey var.”
“Efil, senin bozuk kafanı sekeceğim şimdi! Herkese sevgili olduğumuzu düşündürüyorsun!”
“Öyle bir şey düşündürmüyorum.”
Yoğun bir öfkeyle, “Öyle bir şey düşünüyorum!” dedi Çağıl.
“Ben daha fena şeyler düşünüyorum,” diyen Duha’nın yüzünde her an kusacakmış gibi bir ifade vardı. “Birlikte Kalender Beyciğimi boynuzladıysanız ikinizin de belasını sikerim!”
“Sus be!” Ayağımdaki ayakkabıyı çıkarıp bu densizin kafasına fırlattım. “Kadem ile çok şey yaşadık ama o anlamda değil!”
Kadem hızlıca başını sallayarak, “Katılıyorum,” dedi. “Efil ile kardeş gibiyiz.”
“Çok seviyoruz birbirimizi.”
Ona yaşattığım gerginliğe rağmen son söylediklerimle Kadem sinirden güldü. “Ölüyoruz birbirimize.”
İç çektim. “Biz birlikte çok iyiyiz.”
Kadem gözlerime dalıp giderken, “Bizden güzeli yok,” dedi.
Sırıttım. “Ayrı bedenlerde tek ruh gibiyiz.”
Beni izlerken Kadem’in dudağının köşesi kıvrıldı. “İkiz olsak bu kadar olur.”
“Yaradan ne güzel yaratmış bizi.”
“Melekler bile kıskanır.”
“Ben Kenan’a âşığım!” diyen bir sesle Kadem’le ağzımız kapandı çünkü bunu diyen biz değildik. Hassiktir, bu ses Melek’ten gelmişti. Kadem o son kısmı söylemeyecekti.
Buradaki herkes susup Melek’e döndüğünde, Melek’in yeşil gözleri sinirden çakmak çakmak yanıyordu. Kadem’in onunla sevgili olduğunu herkese açıklamasını beklerken Kadem bir türlü bunu yapmayınca çıldırmıştı. Yanında duran Kenan’ın koluna girerek hepimizi şoke etti. “Kenan ile sevgiliyiz.” Peki, Kenan’ın bundan haberi var mıydı?
Tüm gözler Kenan’a döndüğünde, Kenan inanamayan gözlerle koluna giren Melek’e bakıyordu. Bir kez daha yanlış zamanda yanlış yerde olmanın mağduriyetini yaşıyordu. Çağıl yeğeninin Kenan’ın kolundaki eline baktıkça sinirden küplere bindi. “Burada ne sikim dönüyor!” Soğuk sesi gök gürültüsüyle yarışırken Kenan’ın yakasına yapışmak için bir adım atmıştı ki Kadem devreye girdi. Öne atılıp Kenan’ın suratına yumruk atarken aklını kaybetmiş gibiydi.
Attığı yumrukla Kenan’ı birkaç adım geriye sendeletip Melek’in kolunu tuttuğu gibi onu yanına çekti. Bunu yaparken kızgın gözlerini Kenan’dan ayırmıyordu. “Sevgilimle mi birliktesin!” Daha önce kimse Kadem’i bu kadar sinirli görmemiştir, kahve gözlerine ölümün soğukluğu çökmüştü. Kıskançlıktan şuurunu yitirdiği için Melek’ten sevgilim diye bahsederken gözü Çağıl’ı bile görmüyordu.
Zavallı Kenan durduk yere yediği yumrukla kalırken Duha’nın yüzünde gözle görülür bir şaşkınlık belirdi. Melek’in elini sıkıca tutan Kadem’e bakarken gözlerinin siyahı büyüyor, yüzünde dehşet verici bir ifade oluşuyordu. “Elay tansiyonum fırladı, bir şey yap!” Fenalık geçiriyormuş gibi tansiyonunu ölçmesi için kolunu Elay’a uzattı. “Memlekette onca kız varken bu tek kromozom bula bula komşu kızını mı buldu?”
Elay iki parmağını onun bileğinin iç tarafına bastırıp nabzını kontrol ederken Duha gözlerini Kadem ve Melek’in birleşen ellerinden ayırmıyordu. “Bu piçin gey olmadığına mı sevineyim yoksa Kalender’in yeğenini ayartmasına mı üzüleyim, bilmiyorum.” Duha’nın yakışıklı suratında beni neredeyse güldürecek acıklı bir ifade vardı. “Elay bilgin olsun, erkek çocuk istemiyorum. Tüm kotamı bu itle doldurdum!”
Kenan dudağına dokununca parmaklarına bulaşan kanla tüm hıncını Kadem’den çıkarmak ister gibi onun üzerine yürüdü. “Sevgilinle bir işim yok!”
Kadem çenesini sıkarken bakışlarındaki gazaptan eksilen bir şey olmamıştı. “O zaman Melek neden sevgili olduğunuzu söyledi!”
Melek gülmemeye çalışarak parmaklarını Kadem’in parmaklarının arasından geçirdi. “Seni biraz cesaretlendirmek için.” Yaptığı çok masum bir şeymiş gibi Kadem’e kocaman gülümseyip ona Çağıl ve Duha’yı gösterdi. “Artık ikisi de biliyor.”
Nihayet olanları anlayan Kadem yutkunarak Çağıl’a döndüğünde, Çağıl gömleğinin kollarını topluyordu. Yüzündeki her kas yoğun bir öfkeyle kasılırken ela gözlerindeki ifade ürkütücüydü. Çağıl’ın sıradaki hamlesini herkes çok iyi bildiğinden Kadem hemen merdivene koştu. Kaçıyordu ve bence en akıllıcasını yapıyordu.
Tüm hiddetiyle onun peşine düşen Çağıl, daha yeni taburcu olduğu için istediği hızda ilerleyemiyordu. “Tüm kemiklerini kırıp köpeklere attığımda yeğenimden uzak durmayı öğreneceksin!”
Melek ise Kadem’i korumak için Çağıl’ın peşinden koşarken, “Dayı lütfen biraz sakin olur musun?” diyordu. Sanki adamda sakin olacak hâl bırakmıştı. “Benim de sevgilim olabilir, ne var bunda!”
Onların arkasından bakarken bir hemşire yanımıza gelip, “Karun Bey’in yakınları siz misiniz?” diye sorunca elimde tuttuğum çantam yere düştü. Yine kötü bir haber almanın korkusuyla vücudum titremeye başlamıştı.
Şu zamana kadar bize hiç iyi haber vermemişlerdi. Fakat bu sefer diğer günlerin aksine hemşire tebessüm edip, “Beni Karun Bey’in doktoru Tüzin Hanım gönderdi,” dedi. “Karun Bey’in uyandığını size iletmemi istedi.” Nefes alamadım.
Uyandı mı?
Kalbimde küçük bir hareketlenme hissettim, sonra hızını artırıp göğüs kafesimi tekmeledi ve gözlerimden süzülen yaşlarla yanımdaki Elay’a tutundum. Günler sonra aldığım güzel haberi gözyaşlarıyla karşılarken tüm duyguları aynı anda yaşamaya başlamıştım. Karun uyanmıştı, şükürler olsun ki uyanmıştı. Bir an bugünün hiç gelmeyeceğini düşünmüştüm. Uyandı ya, gerisi hiç önemli değildi.
Hemşire onu normal bir odaya alana kadar beklememiz gerektiğini söylemişti. Sabırsızlık içinde koridorda dönüp dururken Karun’un odaya alınmasını bekliyorduk. Gurur yanımıza geldiğinde hepimizin neden buraya toplandığını soracaktı ki, “Karun uyandı,” dedim büyük bir mutlulukla. “O uyandı, Gurur.”
Günler sonra Gurur’un dudaklarına gerçek bir tebessümün konduğunu gördüm. Dudakları yana doğru büküldüğünde gözlerinin yeşiline uzun zamandan sonra bir canlılık gelmişti. Tuttuğu nefesini sesli bir şekilde verip, “Şükürler olsun,” deyişi dua eder gibiydi. Bugün nihayet güzel bir haber alabilmiştik.
Karun odaya alınana kadar hepimiz sabırla beklemiştik. Bir hemşire yanımıza gelip bize onun yeni odasını bildirince hepimiz soluğu hemen Karun’un kapısının önünde aldık. Ne yazık ki Karun’un odasından çıkan doktor hepimizi içeri almadı. “Uyanmış olabilir ancak tehlikeyi tam olarak atlatmış değil.”
Dudaklarımdaki tebessümüm kaybolduğunda doktor ciddi bir suratla bizi uyarmaya devam etti. “Onu strese sokup yeni bir krize yol açacak söylemler ve aksiyonlardan kaçınmalısınız.”
Hepimizden onaylayan mırıltılar çıkmasına rağmen Tüzin Hanım yolumuzdan çekilmedi. Kadın karşımızda dağ gibi dikiliyordu. “Bir süre aynı anda onun odasına giremezsiniz. Bunu belli aralıklarla ve tek ziyaretçi şeklinde yapmalısınız.” Buna da tamam, yeter ki şu kapıdan bir içeri gireyim.
Çocuğunun annesi olduğumdan onu ilk görme hakkı benimdi. Kapıya doğru bir adım attığımda Tüzin Hanım yolumu kesip bana geçit vermedi. Önümde dikilip söyledikleriyle beni delirtmeye yemin etmiş gibiydi. “Hastamız Duha Bey’i görmek istiyor.” Bir dakika, ne? Karun gözünü açar açmaz Duha’yı mı istedi?
Artık emin oldum, Duha benim kumamdı!
Tüm gözler ona döndüğünde Duha’nın keyfine diyecek yoktu. Elay ile ikimizin çatık kaşlarıyla karşılaşınca gülüşünü bastırmaya çalıştı. “Hastayı bekletmeyeyim.” İçeri girmek için can atıyordu!
Hemen yolunu kesip içeri girmesine engel oldum. “Ben dururken sen nereye gidiyorsun?”
Bana garez eder gibi sırıttı. “Seni değil, beni görmek istiyor.”
“O benim sevdiğim adam!”
“Benim de en kaliteli can düşmanım.”
Kaşlarımı çatarken yumruğumu sıkıyordum. “Ben bir zamanlar onun karısıydım.”
Duha başını omzuna yatırarak bana yandan bir bakış attı. “Ben hâlâ düşmanıyım.”
“İçeri girmek benim hakkım, ben onun çocuğunu taşıyorum!”
“Sayemde o ve çocuğu yaşıyor. Hatırlatayım, sizi o fabrikada ben kurtardım!”
“Aylardır bu adamla birlikteyim!”
Duha sinirlerimi bozarak güldü. “Ben yıllardır.”
“Ben onunla seviştim!” Bakalım buna ne diyecekti?
Gurur kahkaha atarak Duha’ya döndü. “Eğer sen de yeğenimle seviştiysen sakın benim yanımda itiraf etme. Bu kadarını kaldıramam.”
Duha ikimize tersçe bakarak içeri girdiğinde yemin ederim bu hastaneyi havaya uçurmak istedim. Karun ve Duha’nın arasındaki bu tuhaf ilişkiden nefret ediyordum. Ne dost oldukları belliydi ne de düşman. Duha hasta olmasına rağmen Karun için kurşunların içine atlamış ve onu sırtında taşıyarak kurtarmıştı. Karun ise öleceğini düşündüğünde bile Duha’ya kalbini verip onu yaşatmak istemişti.
Bu ikisi güya düşmandı ama hiçbir dostun yapamayacağı şeyleri yapıyorlardı. Gurur, Elay ile ikimizin kızgın suratına bakıp güldü. “Aklınızdan geçenleri bilmek bile istemiyorum.” Aklımızda neler geçmiyordu ki?..
Uzun süre Duha’nın içeriden çıkıp sıranın bana gelmesini bekledim. Duha dışarı çıkınca eskisinden daha iyi görünüyordu. Karun’la konuşmak onu kendine getirmişti. Gurur’a bakıp ona kapıyı gösterdi. “Seni görmek istiyor.”
Gurur içeri girdiğinde ne kadar ısrar edersek edelim Duha bize Karun ile ne konuştuklarını söylememişti. Bir süre sonra Gurur dışarı çıktığında kaşları hafifçe çatıktı. İçeride ne konuşulduysa onda büyük bir ciddiyet yaratmıştı. Gurur, Duha’ya bizi gösterip, “Sen burayı koru, gerisini ben hallederim,” dedi hızlıca. Neyi halledecekti?
Gurur cebindeki telefonu çıkarıp asansöre doğru yürüdü ama telefonla konuşurken söylediklerini duymuştuk. “Ali, topla adamları, Güzin Kalender’i alıyoruz.” Karun uyanır uyanmaz annesinin peşine mi düşmüştü?
Defne’ye yaptıklarını onların yanına bırakmayacaktı.
Artık içeri girme sırası bende olduğu için derin bir nefes alıp kapıyı araladım. Odanın içine adımımı atınca kalbim hızlanmıştı. Görünürde her şey aynıydı, her şey sıradan bir hastane odasında olması gereken şeylerdi. Gün ışığı bile kapalı perdelerin ardında kaybolmuştu. Ancak bu odada bugün farklı olan bir şey vardı ve o da Karun’du. Olmaması gereken bir yerde, hasta yatağında her hareketimi izliyordu.
Karun üstü çıplak bir şekilde yatakta yatıyordu. Göğüs kafesine yapıştırdıkları kablolar odadaki monitörlere bağlıydı. Ona doğru adım attıkça cansız gözlerle beni izliyordu. Göz göze geldiğimizdeyse kalp ritimlerini gösteren monitörde bir artış olmuştu. Sadece gözlerime bakmak bile kalbinin ritmini değiştiriyordu.
Yatağının yanında durduğumda gözlerinin mavisini yeniden görmek benim için dünyalara bedeldi. Günler sonra uyandığı için mutluluktan ne diyeceğimi bilmez bir hâlde, “Merhaba,” diye fısıldadım.
“Merhaba.” İki haftadan sonra yeni uyandığı için sesi kalın ve biraz da hırıltılıydı. Yeniden sesini duymak bile beni ağlatabilirdi. Bir an onun gözlerini hiç görmeyecek ve bir daha sesini hiç duymayacağım sanmıştım.
12.40.
Sessizliğin içinde birbirimizi izlerken ağır havanın içinde nefes alışlarım sıklaşmıştı. Karun baştan ayağa beni izlerken sanki iyi olduğuma kendini ikna etmeye çalışıyordu. “Neden benden bu kadar uzaksın?” Gözlerinde sitem varken bana yatağının kenarını gösterdi. “Yaklaş Saka.”
Eskisi gibi bana Saka deyişini bir daha hiç duymayacağım diye ne çok korkmuştum. Kıvrılarak oturdum onun yatağının kenarına. Ona olan bakışlarım biraz çekingendi, çokça da özlem doluydu. Bana yansıtmamaya çalışıyordu ama vücudunun gerginliğinden bile canının ne kadar çok yandığını anlıyordum. Belki de ona verdikleri ağrı kesicilerin etkisi geçiyordu.
Yorgun gözlerle beni izlerken gördüklerinden memnun kalmamış gibi hayıflanarak iç çekti. “Zayıflamışsın.”
“Birazcık.”
Kuruyan ve çatlayan dudaklarını birbirine bastırarak kendime iyi bakmadığım için sitem etti. “Hamile kadınlar kilo alır, vermez güzelim.” Mavi gözleri yüzümden kayıp karnımın üzerinde durdu. “Ufaklık sana yemek yedirmiyor mu?” Zayıflamamın sebebinin bebek olmadığını iyi biliyordu. Onun yokluğunda kendime iyi bakamamıştım çünkü yanımda yoktu.
Titreyen kirpiklerimin arasından bir damla gözyaşı yanağıma süzüldüğünde Karun’un bakışları gözyaşımı takip etti. Serumun takılı olduğu kolunu güçlükle hareket ettirip elime uzandı. Soğuk parmakları elimi sardığında beni hissetmek istercesine hafifçe sıktı. Bakışlarında yılların birikmiş kederi varken gözlerini yüzümden ayırmıyordu. “Gözyaşlarının bana nasıl hissettirdiğini bilseydin ağlamaya utanırdın be kızım.”
Son yaşadıklarımdan sonra istesem de gözlerimden akan yaşlara engel olamıyordum. “Çok korktum.” Sesim bana yakışmayacak bir zayıflıkta çıktığında bir anlığına gözlerimi yumdum. “Bir an seni kaybedeceğimi sandım.” Ve bu başıma gelen en kötü şeydi.
Karun elini elimin arasından çektiğinde avucumda yarattığı boşluk hissinden nefret etmiştim. Gözyaşlarımı silmek için elini çekmişti ancak bunu yapamadı. Güçlükle kaldırdığı eli yüzümle buluşmadan yanına düşmüştü. Bir gözyaşımı bile silemediğinden kendini yetersiz hissetmiş olmalı ki kaşları büküldü. Henüz tam olarak iyileşemediğinden gücünü toplaması zaman alacaktı.
Birbirinden ayrılan ellerimizin arasında mesafe vardı ama o mesafede hâlâ bir bağ vardı. Aramızdaki bağ tüm temaslardan daha büyük ve derindi. Bu öyle bir bağdı ki her şeyden önce kalbimde, kalbimin her damarında ve her kalp atışımdaydı. Titreyen elimi güçlükle kaldırıp sol göğsünün üzerine koydum. Karun bu küçük temasımla irkildiğinde parmaklarım kalbinin tam üzerine yaptırdığı dövmenin üstünde gezindi. Benim kalp atışlarımı kalbinin üzerine işlemişti.
Kalbimin ritimlerini ve topuklu ayakkabılarımın tıkırtısını hafızasına kazıyacak kadar tuhaf bir adamdı. Parmaklarım dövmesinin üzerinde gezinirken sessizlik içinde beni izliyordu. “Canın çok yanıyor mu?” diye sorduğumda cevabı zaten biliyordum. İçine çektiği her nefesle kırık kaburgalarının ciğerlerine batışını hissediyor olmalıydı.
Ağlamayı bırakmam için, “Artık değil,” diye mırıldandı kısık bir sesle. Bu sefer elini kaldırabildi ve sol göğsündeki elimi tuttu. Elimi avucunun içine alıp kalbinin üzerinde tutarken bana yorgunca tebessüm etti. “Seni görmek bile acımı hafifletiyor.”
“O zaman hep yanında kalayım, olmaz mı?” Bu odanın dışına çıkmayı hiç istemiyordum çünkü o sadece buradaydı.
Karun’un dudakları hafifçe araladığında gözlerini yavaşça kapatıp açtı. “Kal.” Bedenindeki her kas bana olan özlemiyle titrerken bakışlarında nabzımı hızlandıran bir şeyler vardı. “Sensiz kayıbım, hep yanımda kal.”
Gözlerinin mavisinde bir korku belirdiğinde bu korku, özleminin derinliğinden geliyordu. Bakışları karnımı bulduğunda sertçe yutkunmuştu. Beni en son karnımdan vurulduğumda gördüğü için o görüntü kafasında canlanıyor olmalıydı. Kederini dışa vurarak, “Saka,” diye mırıldandı. “Çocuğumuz nasıl?” İçim titrerken ağlayabilirdim. Karun onu gerçek anlamda kabullenmiş görünüyordu.
Orada yaşadıkları, bazı şeyleri daha iyi anlamasını sağlamıştı. Aslında orada olanlar Karun’un bu bebeği istediğini anlamasına yetmişti. “Bebeğimiz çok iyi.” Ona düşük tehlikesinden bahsederek canını sıkmak istemedim. “En az babası kadar güçlü bir bebek.” İkisi de yaşadıkları tüm o badirelere rağmen hayata tutunmanın bir yolunu bulmuştu.
Karun’un eli bana doğru uzandığında parmaklarının karnıma dokunmasıyla titredim. İlk kez bunu kendi isteğiyle yapıyor ve bebeğimizi hissetmek istercesine karnıma dokunuyordu. Gözlerinin odağında karnım varken elini yavaşça düz karnımın üzerinde gezdirdi. “Orada…” Yutkunduğunda gözlerinin ardından geçen sarsıcı hüznü gördüm. “Vurulduğunda kanın sahte olduğunu anlayamadım.”
Mavileri puslandığında boğazında bir yumru oluşmuş gibi güçlükle konuştu. “Karnındaki kanları gördüğümde çok korktum, Saka.” Eskisi gibi bana yine Saka demesi kalbimi titretiyordu. Bir an bugünün hiç gelmeyeceğini düşünmüştüm.
Karun’un eli hâlâ karnımın üzerinde dururken bakışlarını yüzüme çıkardı. Gözleri içli bakarken yüzünün her zerresinde yoğun bir korku vardı. Sanki babasının beni vurduğu o anı tekrar ve tekrar yaşıyordu. İçi titrediğinde bebeğimizi korumak istercesine avucunu biraz daha karnıma bastırdı. “O ana kadar onu istediğimi hiç anlamamıştım.”
Beni kahreden bir damla gözyaşı gözlerinden süzüldüğünde, “Saka,” diye mırıldandı. “Acaba beni affeder mi?” Gözlerini yumdu ve ikinci bir gözyaşı kapalı kirpiklerinin arasından taştı. “Öncesi için...”
“Öncesini hiç bilmeyecek.” Elimi karnımdaki elinin üzerine koyarak ona burukça gülümsedim. “Bilse bile eminim seni anlayacaktır.”
Gözlerini araladığında Karun belki de ilk kez tüm çıplaklığıyla bana bakıyordu. İçine çöreklenen acıyı, yüreğini dağlayan kederi ama en önemlisi duyduğu suçluluk hissini gizlemeden beni izliyordu. “Korkuyorum.”
Gözlerimin ardındaki yaşlar beni ağlamaya zorlarken Karun’un bakışları fazla hüzünlüydü. “Ona iyi bir baba olamamaktan çok korkuyorum, nasıl iyi bir baba olunacağını bilmiyorum.” On yaşındaki bir çocuğun gözleriyle bana baktığında ölebilirdim. “İyi bir baba örneğiyle hiç karşılaşmadım.” Babasından zulmü görmüştü ama sevgiyi hiçbir zaman.
Onun için yersiz bir teselliden farksız olmayan kelimeler dudaklarımdan döküldü ama bunun onun için yeterli olmadığını biliyordum. “Birlikte öğreniriz her şeyi.”
Aklına kendi babası gelince o an bir şey oldu. Bakışlarındaki sıcaklık benden uzaklaştığında onun mavilerinde kalan tek şey öldürme arzusuydu. Akvaryumun içindeki o camın Karun için kırıldığını ve öğretilmiş çaresizliği tam şu noktada aştığını görebiliyordum. Artık köpek balığı, akvaryumdaki balığı ondan koruyacak bir cam olmadığının farkındaydı. Çocuk yaşta babasından kurtulmayı defalarca denemiş ama gücü yetersiz olduğu için bunu yapamamıştı.
Bir süre sonra hiçbir zaman ondan kurtulamayacağını düşünmüştü. Kurtulacak güçte olduğunda bile bunu yapmaya kalkışmamış, babasını gözünde ilahlaştırmıştı. İşte bunun adı öğretilmiş çaresizlikti. Ancak son olanlardan sonra Karun o heriften kurtulmaya istekliydi ve bunu yapacak güçte olduğunu nihayet fark etmişti.
Karun’un bakışlarına ölümün soğukluğu nakşedildiğinde yüzü kaskatıydı. “Onu öldürdüysen seni hiç affetmem, Saka.” Şeref’i öldürmek onun hakkıydı. Bunu bizzat yapmadıkça Defne’nin ruhunun huzur bulmayacağını düşünebilirdi.
Karun beni çok iyi tanıdığı için Şeref’in peşini bırakmadığımı, onu bir şekilde ele geçirdiğimi tahmin ediyordu. “Hâlâ yaşıyor.” Onu öldürmeyi çok istesem de bunu yapmamıştım. Şeref kendi kurbanlarının elinde ölmeliydi.
“Yarası iyileşsin diye ona en iyi şekilde bakılıyor.” Karun’un gözlerinde bir soru işareti oluştuğunda nefesimi sesli verdim. “Levent sadece seni değil, Gurur’u da tuzağa düşürmüş.” Henüz yeni uyanmışken ve doktor bizi uyarmışken ona bunları söyleyip söylememekte tereddüt ettim. Ancak Karun’un ısrarcı bakışları konuşmam için beni zorluyordu.
Sık sık monitörleri kontrol ederken Karun’a bilmesi gerekenleri anlatmaya başladım. “O gün Duha seni hastaneye yetiştirirken Şeref’in peşine düşmüştüm. Uzun bir takipten sonra bir anda yolumuzu bir araba kesti ve o arabadan Farah indi.”
Farah’ın sırrını saklamaya kararlıydım ancak içimden bir ses onun çoktan ifşa olduğunu söylüyordu. Gurur günlerdir perişan bir hâldeydi ve Farah’tan bir yalancı diye bahsediyordu. Bu da onun hakkındaki gerçekleri öğrendiğini gösteriyordu. Bu yüzden bildiklerimi Karun’a anlatmamın bir mahsuru yoktu.
Farah ismini duymak Karun’da gözle görülür bir şaşkınlık yarattığında usulca başımı salladım. “Farah, Gurur için oradaydı, baban onu da tuzağa düşürmüş. Farah kocasının yerini öğrenmek için babanı hayalarından vurmak zorunda kaldı.” Karun’un gözlerinin irisleri büyürken ne tepki vereceğini bilmiyordu, Farah gibi ürkek birinden böyle bir çıkış beklemiyordu.
“Babanı konuşturduğunda Gurur’u canlı canlı gömdüğünü öğrendik.” Karun’un vücudundaki tüm kan çekildi, eğer az önce Gurur’u görmeseydi ciddi bir kriz geçirebilirdi. Amcasına olan düşkünlüğünü bilmeyen yoktu.
Gurur’un iyi olduğunu görmesine rağmen monitörlerdeki artış endişelenmeme neden olmuştu. Elini sıkıca tutarken, “Farah mezarlığın yerini öğrenince beni babanla bırakıp Gurur’u bulmaya gitti,” dedim hızlıca. “Büyük ihtimalle onu o mezardan Farah çıkardı.”
Gurur ona çok kızgın olabilirdi ama karısına hayatını borçlu olduğunu henüz bilmiyordu. İlk fırsatta bunu ona söyleyecektim, Farah’a haksızlık yapmasını istemiyordum. Bir hastanenin kafeteryasında değil, daha sakin bir ortamda ona bu gerçeği söylemeyi düşünüyordum.
Olanları kısaca Karun’a özetlediğimde hiçbir şey söylememişti ama beni can kulağıyla dinlemişti. Anlattığım her şeyle babasına olan kini biraz daha artmıştı. Sadece Çağıl’ın değil, Gurur’un da canına kastetmesinin öfkesiyle gözleri kapanmıştı. Henüz yeni uyandığı için uzun süre uyanık kalamamıştı. Serumdaki ilaçların etkisiyle hiç istemese de uykuya dalmıştı. Eski gücünü geri kazanması için bol bol dinlenmeliydi.
***
Karun henüz tam olarak iyileşmeden hastanede durmayıp çıkmak istemişti. Doktorların tüm itirazlarını yok sayıp taburcu olmak için ısrar etmişti. Yardım almadan kendi başına bile yürüyemiyordu ancak bu inatçı adam hastanede daha fazla kalmayacaktı. Yoğun ısrarlarımdan sonra onu biraz daha hastanede tutabilmiştim. Yeni uyanmışken onu tekrar kaybetmek istemiyordum.
Karun uyandıktan sonra iki hafta daha hastanede kalıp taburcu olmuştu. Görünürde gittikçe toparlıyordu ama psikolojik ve ruhsal olarak hiç iyi olmadığını biliyordum. Ne benimle ne de diğerleriyle Defne hakkında konuşuyordu. Bu konuda ne hissettiğini dışa vuramadığı için gittikçe daha fazla içine kapanıyordu. Artık kimseyle doğru düzgün konuşmuyordu.
İyileşme sürecini evde geçirmek zorunda olduğundan kendini hepimizden soyutlayarak günlerini geçiriyordu. Yemeklerini benim ısrarımla yiyor, ilaçlarını ona zorla verdiğimde kuru bir sesle bana teşekkür ediyor ve hemen sonra kendi kabuğuna çekiliyordu. Çoğunlukla yaptığı tek şey ablasının gömülü olduğu defne ağacına bakıp düşüncelere dalmaktı.
Karun hiç iyi değildi.
Gurur ve Çağıl ondaki bu durgunluğun sebebini anlayamıyordu. İlk kez kaçırılıp işkenceye maruz kalmadığını bildiklerinden Karun’u bu kadar değiştiren şeyi merak ediyordu. O ikisi Defne’nin kirli sırrını henüz bilmiyordu. Bunu bilen Karun’du ve o da bildiklerinin üstesinden gelemiyordu. Korkarım ki ablası hakkında öğrendiği şeyleri aşması hiç kolay olmayacaktı.
Melek’e baktığında bile bir garip oluyordu. Ne zaman Melek’i görse ifadesi değişiyor, gözleri acının emaresiyle titriyordu ve babasının utancıyla boynunu büküp başını eğiyordu. Artık Melek’e bakmak bile ona acı veriyordu; ona bakınca sadece yeğenini değil, aynı zamanda kız kardeşini de görüyordu. Sonuçta Defne’yle farklı babalara sahip olsalar da aynı anneye sahiplerdi. Karun konusunda çaresizdim.
Babamsa büyükbabamı bizimle bırakıp İstanbul’daki bir arkadaşının evinde kalmaya başlamıştı. Uzun süre Karun’un evinde yaşayamamıştı.
Gurur’a gelirsek… Duyduğumuza göre kendini bir kliniğe kapatmıştı. Farah yüzünden yaşadığı uyku probleminin acısını etrafındakilerden çıkarmamak için böyle bir yol izlemişti.
Kadem ve babamla birlikte yol kenarındaki bir kaldırımda yürüyorduk, Karun’dan dolayı çok düşünceli olduğum için bu babamın dikkatinden kaçmadı. “Son günlerde senin neyin var?” Şüpheyle kıstığı gözlerinin bende yarattığı tedirginliği bilemezdi. “O piç seni üzüyorsa ondan ayrılmak için neyi bekliyorsun?” Karun’dan ayrılmam için babam her fırsatı değerlendiriyordu.
“Baba, ben Karun’u seviyorum ve ondan ayrılmayı düşünmüyorum.” Sözlerim karşısında babamın değişen yüzü beni gerçek anlamda ürkütüyordu.
İfadesi sertleştiğinde kızgın gözlerle ters ters bana bakmaya başladı. “Onu savunup durma, o herif senin eski kocan, Efil.” Çattığı kaşlarının arası birleşirken omuzları kaskatıydı. “Evli olmadığın bir adamdan çocuk yapacak kadar ahlak...” Son anda dilini ısırarak kendini susturdu ama ne demek istediğini anlamıştım. Ahlaksızsın diyecekti.
Kızlarından birini kaybetmişken diğerini yanında tutmak için değişmeye çalışıyordu ama babam hâlâ aynı adamdı. Hiç kimse kolay kolay değişmezdi ve babam da onlardan biriydi. Bana yaptıklarından sonra bile beni yargılayıp ahlaksız olduğumu düşünecek kadar acımasızdı. “Ahlaksız olduğumu mu düşünüyorsun?” Yürümeyi bırakıp yönümü ona çevirdiğimde Kadem gerilmişti ama araya girmemesi gerektiğini biliyordu.
Babamın gözlerinin içine hissizlikle bakıp, “Bir zamanlar metres olduğumu düşündüğün gibi şimdi de ahlaksız olduğumu mu düşünüyorsun?” diye sordum. Taş kesildiğinde bir boşluğa bakar gibi duygusuz gözlerle onu izliyordum.
“Kızın sekiz yaşında arkadaşlarının, on üç yaşında annesinin katiliydi baba. Yirmi altısında metres, yirmi yedisindeyse ahlaksız bir kadın oluverdi, öyle mi?” Sinirden kahkaha atmamın tek nedeni içimdeki ağlama hissini bastırmaktı. “Peki, ben bir katil, metres ve ahlaksız olurken sen neredeydin?”
“Efil...”
“Neredeydin baba!” diye haykırdığımda yüksek çıkan sesim karşısında neye uğradığını anlayamadı. “Ben istemediğim birine dönüşürken sen neredeydin veya ben neden sana gelemedim? Kendine bunu hiç sordun mu?” İhtiyar gözleri titrediğinde cevabı çok iyi bildiği için tek kelime edememişti.
“Sana gelemezdim, senden yardım isteyemezdim çünkü sen hep korktuğum biri oldun.” Sonlara doğru sesim kısılırken beni yargılama hakkını kendinde bulduğu için inanamayan gözlerle ona bakıyordum.
“Carlos ona tecavüz ettiğinde ablam da sana gelip yardım isteyemedi çünkü senden korktu. Başına gelenler için bile onu suçlamandan korktu.” Yüzü kireç gibi solduğunda bir şeylere tutunma ihtiyacı hissetmiş gibi yerinde hafifçe sendelemişti.
“Sen bizi hep suçladın.” Birkaç damla gözyaşım yanağımı ıslatırken başımı salladım. “Hiçbir zaman bizi hatalarımızla kabul edip sevemediğin için birileri canımızı yaktığında sana gelemedik. Sen kusursuz çocuklar istiyordun ama biz kusurluyduk çünkü insanız ve hata yapabiliyoruz.” Kusursuzluğa olan takıntısı hepimizi kusurlu yapıp her birimizi bir yere savurmuştu.
Gözlerinin içine bakarak elimi karnıma bastırdığımda ihtiyar gözleri karnımı buldu. “Ben kendi çocuğumu tüm kusurlarıyla seveceğim. Böylece hatalar yaptığında veya birileri onun canını yaktığında benden hiç korkmadan kapımı çalabilecek.” Ondan o kadar çok korkuyorduk ki yine bize kızar diye başımıza gelen hiçbir şeyi ona anlatamamıştık.
Omuzlarımı dikleştirerek bakışlarımı geçmişin pişmanlığıyla harlanan yüzüne çıkardım. “Evlilik dışı bir çocuk yapmam yanlış, bunun savunulacak bir yanı yok ama bu kimseyi de ilgilendirmez.” Sinirli bakan gözlerimle onu gösterdim. “Seni bile.”
Artık beni cezalandıracağı bir yaşta değildim. “Karun’dan ayrılmayacağım ama onunla evlenmeyeceğim de.” Onu kızdırarak kararlı bir şekilde başımı kaldırdım. “Ben evli bir kadındım ama Karun ile ikiniz iş birliği yaparak beni dul bıraktınız. Şimdi Karun kapımda köpek olsa bile onunla tekrar evlenmem. Sen de evlilik dışı çocuk doğuran bir kızın babası olacaksın.” Ona vereceğim en büyük ceza buydu.
Kaşlarımı çatarak onu Kadem’le yalnız bırakıp yanlarından ayrıldım. “Beni boşatırken düşünecektiniz tüm bunları! El âlemin ağzına laf veren ben değilim, sizsiniz!” Sebep ne olursa olsun ikinci kez evlenmeyi düşünmüyordum.
Korumalar yakın bir mesafeden bizi takip ettikleri için babamın yanından ayrıldığımda hemen yanıma gelmişti. Arabaya binmeye yanaşmayıp biraz daha yürümek istediğimi söylemiştim ancak Çağıl arayınca işler değişti. Hemen eve dönmemi, Karun’un sinir krizi geçirdiğini söylemişti. Gerçek anlamda bir sinir krizi. Bunun olmasını bekliyordum.
Günlerdir içine attıklarının dışa vurumu çok şiddetli ve sert olacaktı. Karun için çok endişelendiğim için soluğu malikânede almıştım. Çiçek bana kapıyı açtığında yüzü bembeyazdı. Ne yaşandıysa bu onu korkutmuş olmalıydı. “Karun iyi mi?” Sesim korkuyla çıktığında Çiçek suratsız bir şekilde başını salladı.
“O iyi ama Çağıl Bey’i yaraladı.”
“Abartma Çiçek,” diyen Çağıl merdiveni inerken ifadesi sıkkındı. Hâkî rengi tişörtünün ön kısmındaki ıslaklık kan olamazdı, değil mi?
Çağıl aşağıya indiğinde nereye baktığımı görünce derin bir nefes aldı. “Bilinçli yapmadı, çok ciddi bir kriz geçirdi. Onu durdurmaya çalışırken dikişlerin olduğu yere dirseği çarptı.” Karun’u savunarak bana doğru yürüdü. “O fabrikada ne yaşandı, Bige?” Karşımda durup tüm ciddiyetiyle kafasını kurcalayan sorulara cevap aradı. “Karun’u daha önce hiç böyle görmemiştim.”
Yüzü endişeyle kasılırken Çağıl başını çevirip üst katı kontrol etti. Kimsenin bizi dinlemediğinden emin olunca bana biraz daha yaklaştı. Üzerime eğildiğinde ela gözlerinde saf korku vardı. “Karun’a ne olduysa bu onu tüketiyor. Benden ne gizliyorsunuz?”
Ona ne diyeceğimi bilmez bir hâlde kıvranırken üst katta patlayan bir silah sesiyle zaman bir anda durdu. Sadece birkaç saniyeliğine dünyanın sonuna gelmişim gibi hissetmiştim. Kafamda canlanan sahne beni öldürebilirdi. Karun üst kattaydı ve yukarıda patlayan bir kurşun, bir ağıt gibi sol yanıma düşmüştü. Çağıl ile aynı anda, “Karun!” diye haykırıp merdivene koştuğumuzda göreceklerimden ödüm kopuyordu.
Koşarak üst kata çıktığımızda aceleyle Karun’un çalışma odasına girdik. Gördüğüm manzara beni hıçkırıklarla ağlatabilirdi. Odanın içinde kırılmamış tek bir eşya bile yoktu. Çağıl’ın bana bahsettiği krizin enkazıyla bakışıyordum. Odanın camları yere inmişti, masa ters duruyordu ve üzerindeki her şey odaya saçılmıştı. Raftaki kitaplar bile yerdeydi ve mini bardaki içki şişeleri bir bir duvara çarpmış gibi duvar alkolle yıkanmıştı.
Karun ise tüm bu enkazın içinde yerde dizlerinin üzerinde duruyordu. Ellerinden akan kanlar beyaz gömleğine bulaşmıştı. Saçları darmadağın, gözleri fazla boş bakıyordu. Karun’un karşısında ayakta duran Melek’in elinde bir silah vardı. Silahı yan tarafında tutarken şoke olmuş bir hâlde dayısına bakıyordu. Melek’in yüzü kireç gibi solmuş, yeşil gözlerinin irisleri büyümüş ve dudakları aralanmıştı. Sanki dehşete kapılmıştı.
Başını eğip önce elinde tuttuğu silaha, daha sonra da yerde dizlerinin üzerinde duran Karun’a baktı. Yeteri kadar nefes alamıyormuş gibi sertçe yutkunmuştu. “Bunu yapacaktın.” Melek kısık bir sesle konuştuğunda hayrete düşmüş gibi bakışları sık sık silah ve Karun arasında gidip geliyordu. “Sana engel olmasaydım bunu gerçekten yapacaktın.” Neyi yapacaktı?
Çağıl ile birbirimize baktığımızda önce olanları anlamadık fakat hemen sonrasında sarsıcı bir gerçek tokat gibi yüzümüze çarptı. Karun intihara mı kalkışmıştı? Korkuyu kemiklerime kadar hissettim. Melek içeri girdiğinde Karun kendini vurmak üzereydi, değil mi? Melek tam zamanında ona engel olmasaydı şimdiye ölmüş olacaktı. Karun ölümü bile düşünecek kadar bitik durumdaydı.
Defne’nin sırrıyla yaşayamıyordu.
“Sen bencil bir insansın, Karun Kalender.” Melek onun karşısında dururken dizlerini bile bükmeden dayısına üstten bakıyordu. “Arkanda bırakacağın sevdiklerini düşünmeyecek kadar bencil bir insansın!”
Geçirdiği ağır nöbetten sonra Karun’un ayağa kalkacak gücü bile yoktu. Ayağa kalkmak yerine başını kaldırmakla yetinmişti. Mavi gözlerini zorlayan yaşları görmek kalbimi eziyordu. Çektiği acının üstesinden nasıl geleceğini bilmiyordu. Başını biraz daha kaldırdı ve bakışları Melek’in göğüs kafesinde durdu. Bir kez daha Melek’in yüzüne bakmaktan kaçınmıştı. Karun artık Melek’e hiç bakamıyordu.
Karun’un ona değmeyen bakışlarıyla Melek’in dolan gözlerini gördüm. “Dayı beni gözlerine haram kılma.” Sesi titrediğinde büyük bir ihtiyaç içinde, “Bana bakmalısın,” diye fısıldadı. “Bana kendimi iğrenç hissettiriyorsun ve ben tüm hayatım boyunca böyle hissettim.”
Karun bakışlarını tamamen Melek’ten çektiğinde başı önüne düşmüştü. “Yapamıyorum, Melek.” Sesindeki titreme vücudunda başlayan acının derinliğini gösteriyordu. “Artık ne zaman sana baksam Defne’yi görüyorum ve sana nasıl hamile kaldığını kafamda canlandırıyorum.” Ellerini sıkarak kafasına geçirdiğinde belki o acıyı hissetmedi ama yumruğu benim kafama değmiş gibi canım yanmıştı.
Hâlâ başı önde bir şekilde dururken, “Durduramıyorum!” diye yoğun bir acıyla haykırıp kafatasını delmek istercesine ikinci kez başına vurdu. “Burada canlanan görüntüler beni delirtecek! Sürekli yardım isteyen küçük bir çocuğun hayali kafamda şekilleniyor ve ona zorla...” Devamını söylemeye bile utanıp eğdiği başını ellerinin arasına alarak sertçe sıktı.
“Kafamın içinde dönen görüntüler beni çıldırtacak!” Kalbi sıkışmış gibi derin bir iç çekişle güçlükle nefes aldı. “Ölmek bununla yaşamaktan daha iyi.”
Melek’in kaşları büküldüğünde elinde tuttuğu silah yan tarafına düşmüştü. “Evet, ölüm bunun yanında daha iyi ama bir yolunu bulup bununla yaşayacaksın.” Melek onun karşısında diz çöküp Karun’un kafasının iki yanında duran ellerini tuttu. “Gerçekleri öğrendiğimde ölmeyi istemediğim tek bir anım bile olmadı.” Karun’un ellerini hafifçe sıkarak yavaşça yere indirdi. “Bununla yaşadım ama kendim için değil, amcam için.”
Karun hareketsiz kalarak ısrarla başını kaldırmadı, Melek’e bakamıyordu. Gurur’dan deneyimi olmalı ki Melek onun kriz yönetimini yaparken dayısına karşı sabırlıydı. İnce parmakları Karun’un ellerini sararken, “Amcam benim için bir babadan çok daha fazlası,” diye mırıldandı yumuşak bir sesle.
“O benim için hem anne hem de baba. Ne zaman ölmeyi istesem gözlerimin önünde onun yüzü canlandı ve bensiz ne kadar acı çekeceğini düşünüp hayata biraz daha asıldım. Her defasında doktorların benim için biçtiği hayatın üstüne çıkmaya çalıştım çünkü babamı emanet edeceğim kimsesi yoktu.” Karun’un vücudunda başlayan gerilim omuzlarına yansımıştı. Melek’in Gurur’dan kimsesiz diye bahsetmesi omuzlarının düşmesine neden olmuştu.
Melek’in ıslak gözlerinden yeni yaşlar akarken dudakları her an hıçkıracakmış gibi titriyordu. “Senin kardeşlerin, amcan, karın ve çocuğun var ama benim babamın ölmek üzere olan bir kızından başka kimsesi yok.” Gurur’dan baba diye bahsederken buna tüm kalbiyle inanıyordu, onu öz babasının yerine koyuyordu. Tıpkı Gurur’un da onu kızı olarak görmesi gibi.
“Siz hep bir aradaydınız ama amcam sizden uzakta bir yaşam sürdü.” Melek’in gözleri odanın her yerinde gezindi ancak bakışları aradığı kişiyi bulamamış gibi tekrar Karun’da durdu. “Şimdi bile burada değil. Kendini kapattığı o klinikte tek başına bir şeyleri aşmaya çalışıyor. Şimdi arayıp başım belada deseniz dakikasında burada olur ama aynı şeyi o sizden istemez. Canı yanar, başı hep belaya girer ama sizden yardım bile isteyemez çünkü ne kadar ailesi olsanız da hiçbirinize yük olmak istemiyor.”
Çağıl yutkundu, Karun buz tuttu ama Melek susmadı. Gözlerinden birbiri ardına yaşlar dökerken, “Gurur amca neden hep yalnız kurt, biliyor musun?” diye fısıldadı. “Annen ve baban tüm hayatı boyunca ona kendisini bir sığıntı gibi hissettirdi. Kimseye bağlanamıyor ve kendini hiçbir yere ait hissedemiyor çünkü içindeki yalnızlık hissini bastıramıyor. İşte beni yaşatan buydu, amcamın tutunduğu tek dal benim.”
Melek çok doğru bir noktaya değinerek ıstırap dolu bir sesle, “Dayı,” diye mırıldandı. “Sen de kendi dalını bulmalısın. Yaşamak için tutunacak bir dal bulamıyorsan sana tutunanları düşünmelisin.” Melek başını kısa bir an yukarı kaldırıp gözyaşlarını durdurmak için derin derin nefesler aldı. Bu eylemi başarısızlıkla sonuçlanınca başını eğdi ve ıslak gözleri yeniden Karun’da durdu.
“Annemin utancı canını yaktığında ve ölmek istediğinde Bige yengeyle çocuğunu düşün. Sensiz ne yapacaklarını, en önemlisi onları koruyacak kimsenin kalmayacağını düşün ve onlar için hayata tutun.” Melek’i bir kez daha takdir etmiştim. Genç yaşına rağmen çok olgun biriydi. En önemlisi Karun’u tüm bunları düşünmeye itecek kadar sağduyuluydu.
Melek ve Çağıl dışarı çıktığında burada sadece ikimiz kalmıştık. Çağıl’ın kafasındaki soru işaretleri artmıştı ama burada olanları anlamayarak dışarı çıkmıştı. Kapıyı kapatarak Karun’a doğru küçük adımlar attım. Tam karşısına diz çöktüğümde hâlâ eğdiği başını kaldırmamıştı. Öylesine yıkık ve yenik görünüyordu ki sanki bir daha nasıl ayağa kalkacağını bilmiyordu.
Derin bir nefes alıp, “Nasıl hissediyorsun?” diye sordum.
Boş zeminle bakışırken güçten düşmüş cılız bir sesle, “Fazla boktan,” dedi.
“Öyle de hissetmelisin.” Onu şaşırtan sözlerimle başını yavaşça kaldırdığında gözlerinin ıslak olduğunu görmek beni hazırlıksız yakalamıştı. Ağır bir depresyonun içinde can çekişirken yüreğinin acısı gözlerine vurmuştu.
“Yaşadıkların kolay değil ama bunu yaşamalısın.” Sözlerim karşısında ellerini sıkarak vücudundaki gerilimi avuç içlerine hapsetmeye çalıştığını gördüm. “Başlarda isyan edeceksin, kırıp dökeceksin ve bunu kabullenemeyeceksin.” Uzanıp soğuk elini avucumun içine aldım. “Canın yanacak ve fazla boktan hissedeceksin.” Tüm bunlar normal bir insanın hissetmesi gereken şeylerdi. Asıl böyle hissetmeseydi sıkıntı olurdu.
Karun’un dudakları kenetli, kaşlarıysa çatıktı. Bana olan bakışları bile fazla boş ve duygusuzdu. Yaşadığı büyük krizden sonra hissizleşmişti. Şu an için duyguları bile donmuş olabilirdi. “Bunu aşman için önce bu acıyı çekmelisin, Karun.” İçim acıyarak yerde duran silahı ona gösterdim. Ya Melek tam zamanında yetişmeseydi, o zaman ne yapardım?
“Acınla savaşmayı bırak ve olması gerektiği gibi bu acıyı yaşa.” Tüm kırgınlığımla gözlerimi onun mavilerine kenetledim. “Melek zamanında gelmeseydi şimdiye yaşamıyor olacaktın.”
“Umurumda olmazdı.” Karun yoğun bir acı, keder ve belirsizlik içinde bana kendini gösterip, “İyi bak bana!” dedi agresif bir sesle. “Sence yaşıyor gibi mi görünüyorum?” Tam bir şey söyleyecektim ki ansızın, “Git,” dedi. Kaslarım gerginleştiğinde soluk alışlarım hızlanmıştı. Karun ise çektiği acının şiddetiyle bana kapıyı gösterdi. “Beni yalnız bırak.”
Bakışlarını yüzüme indirdiğinde dudakları birbirine kenetlenmişti ancak kendini zorlayarak konuşmaya çalıştı. “Bir süre yalnız kalmalıyım.” Ne demek istediğini anlamadığımda gözlerimin içine bakarak, “Ara verelim,” deyince donup kaldım. Ara vermek ne anlama geliyordu? Midem kasıldı. Ayrılmaktan mı bahsediyordu?
“Sen...” Doğru anladığımdan emin olmak istiyordum çünkü anladıklarım hoşuma gitmeyen şeylerdi. Onu gösterip bir kez daha, “Sen,” dedim akıl durgunluğu yaşayarak. Daha sonra titreyen bir elle ona kendimi gösterdim. “Benden ayrılmak mı istiyorsun?”
Bende yarattığı hayal kırıklığı karşısında gözlerini yumduğunda bakışlarımdan kaçmak istediğini anladım. Omuzları çöktü ve eğdiği başını sallayarak, “Sadece bir süreliğine,” diye fısıldadı. “Bir süre benden uzaklaşmalısın.”
“Yani ayrılmak istiyorsun?”
“Saka...”
“Karun, gitmemi istiyorsan bana bahane sunma, sadece söyle.”
Onu zorladığım için göğüs kafesinden taşan bir öfkeyle başını kaldırdığında kaşları çatıktı. “Senden ayrılmak istiyorum!” Kalbim kasılınca acımasızlığını konuşturarak karnımı gösterdi. “İstediğin gibi ona iyi bir baba olamam!” Her şey etrafımda dönerken nefes dahi alamadım. Bizden kurtulmak mı istiyordu?
Hiçbir zaman bebeği tam bir teslimiyetle kabullenemeyeceğini anladığımda benim için her şey bitti. Ne ağladım ne de ayrılmamak için ona yalvardım. Tek yaptığım ayağa kalkıp onu bakışlarımın odağından çıkarmaktı. Hızlı bir şekilde kapıya yürürken, “Sakın bir daha karşıma çıkma,” demeyi ihmal etmemiştim. “Ben ve bebeğimin sana ihtiyacı yok.” Sürünerek kapıma gelecekti ama bir daha yüzüne bakar mıydım, işte bunu bilmiyordum!
Çalışma odasından çıkıp hemen çatı katındaki odamıza geldim. Bavulu açıp yatağın üstüne koyduktan sonra hızlıca eşyalarımı toplamaya başladım. Annemin mücevherlerini çantama koyup diğer eşyalarımı da bavula tıkıştırmıştım. Birkaç kıyafet, makyaj ürünlerim ve iki çift ayakkabıyla bavulu kapatıp çantamı aldım. Bavulu peşimden çekerek odadan çıktığımda gözlerim bile yanmıyordu, buradan çıkmadan ağlamamam gerektiğini biliyordum.
Karnıma dikkat ederek bavulu merdivenlerden indirdiğimde holde Çağıl ve Çiçek’i gördüm. Henüz beni görmedikleri için ikisi bir konuda tartışıyordu. Çiçek endişeli gözlerle onun tişörtündeki kanı gösterip, “Yaranıza bakmalıyız,” diyordu.
Karun’un hepimizde yarattığı gerginlikten dolayı Çağıl’ın canı yeterince sıkkın olduğu için buna yanaşmadı. “Daha kötüsünü görmüşlüğüm var. Beni düşünüyormuşsun gibi davranmayı bırakır mısın?” En azından yukarıdaki canavara göre daha kibardı.
Çiçek’in güzel yüzünde gücenmiş gibi bir ifade belirdi. “Sizi düşünmesem yaranız için endişelenmem.”
Çağıl’ın ela gözleri parladığında omuzları rahatlamış gibi gevşemişti. “Gerçekten beni önemsiyor musun?”
Tüm kan akışı Çiçek’in yanaklarına akın ederken gözlerini kaçırdı. “Sizi önemsediğimi söylemedim.”
“Çiçek bana önce umut veriyorsun, sonra da verdiğin o küçücük umudu elimden alıyorsun.” Çağıl’ın sızlanışını fazla tatlı bulduğum esnada Çiçek’e doğru bir adım attı. “Tahminen beni sevdiğini ne zaman kabul edeceksin?”
Yanakları kıpkırmızı olan Çiçek, Çağıl’ın açık sözlülüğü karşısında şaşırıp kalmıştı. “Sizi sevmiyorum, Çağıl Bey.”
Çağıl’ın gülümsemesi genişlerken hınzırca bakan gözleri ışıldıyordu. “Bence beni seviyorsun, neden gerçeği anlamıyoruz?” Sesindeki hafif esprili ton, durumu alaycı bir şekilde ele almasını kolaylaştırıyordu. “Seni öptüğümde beni itersen sevmediğini anlarım.”
Çiçek gözlerini belerttiğinde bu durumdayken bile kahkaha atabilirdim, Çağıl’ın bu kadar arsızlaşmasını beklemiyordu. Ondan kaçmak için arkaya doğru küçük adımlar atıyordu. “Ortalık yerde böyle bir şey yapamazsınız.” Peki, ya yalnız kaldıklarında?
Çağıl onun kaçmasına müsaade etmeden hemen aralarındaki mesafeyi kapattı. Bir şeyler canına tak etmiş gibi sabırsızca, “Kimse umurumda değil!” dedi ve Çiçek’in yüzünü ellerinin arasına alıp onu öptü. Biz yukarıda ayrılalım, bunlar aşağıda öpüşsün. Bu evde olan her şeyin bana garezi vardı.
Çağıl birilerinin onları görmesini zerre kadar umursamadan Çiçek’in dudaklarında kaybolmuştu. Uzun zamandır bunu yapmak için çıldırıyormuş gibi onu aceleci, sabırsız ve hoyratça öpüyordu. Şaşırtıcı olansa Çiçek’in tepkisizliğiydi. İlk birkaç saniye dudaklarının üzerindeki dudakların şokunu yaşadı ancak daha sonra beni şaşırtacak bir şey yaptı.
Parmak uçlarından yükseldi ve ellerini Çağıl’ın omuzlarına koyarak ona tutundu. Hemen sonra da ona karşılık vermeye başlamıştı. Çiçek’ten aldığı karşılık Çağıl’ı önce rahatlatmış, sonra da cesaretlendirmişti. Artık Çiçek’in de onu sevdiğinden emindi. Bunun mutluluğuyla onu daha tutkulu bir şekilde öpmeye başladı. Bu ikisinin sonunda bir şeyleri aşmasına sevinmiştim. Ne de olsa Çağıl’ın Çiçek’e açılması hiç kolay olmamıştı.
İkisi birbirinin dudaklarında kaybolmuşken yanlarından geçip dışarı çıktığımı bile anlamamışlardı. İnsan sevdiğinin yanında dünyayı unuturdu, bu hissi çok iyi bilirdim. Herkes sevdiğiyle olurken bana yine ayrılığın yolları görülmüştü.
Bavulumu peşimden çekerek dışarı çıktığımda yirmi kişiden oluşan ekibim bana tuhaf bakışlar atmaya başladı. Önce bavuluma, daha sonra da birbirlerine bakıp olanları anlamaya çalışıyorlardı. Burada kaldığım süre boyunca kullandığım araç, Karun’un bana aldığı lüks bir arabaydı. Bu evden ona ait bir şeyle ayrılmak istemediğim için çıkış kapısına yürüdüm. Bir taksi bulacağıma emindim.
“Bige Hanım?” Furkan endişelenerek bir adım öne çıktı. “Bu bavul da neyin nesi?”
“Gazel için birkaç şey hazırladım.” Ona gülümsemek için kendimi zorladım. “Nasıl bir yerde yaşadığını biliyorsunuz. Benden para almıyor ve bir işi de yok.” Ona arabayı gösterdim. “Beni ablama bırakır mısınız?”
Taksiyle bu evden ayrılırsam bir terslik olduğunu anlayıp hemen peşime düşerlerdi. Karun kendine gelip beni durdurmaya kalkışmadan bu evden çıkmalıydım. Evet, yokluğumun üzerinden yarım saat bile geçmeden yaptığı hatayı fark edip peşime takılacağını biliyordum. Bu kadarını bilecek kadar onu tanıyordum.
Korumalar söylediğim yalana inanıp rahat bir nefes aldıklarında hemen arabaları hazırlamaya başladılar. “Furkan,” deyip gözlerinin içine baktım. “Kalabalık bir şekilde gidip dikkat çekmeye gerek yok. Sadece siz üçünüz bana eşlik edin.” Bunları söylerken bakışlarım Furkan, Nedim ve Celil’in üzerinde geziniyordu.
Üçü tam bunun nedenini soracaktı ki Furkan’ın gözü elime kaydı. Ne gördüyse bu onun sesli yutkunmasına neden olmuştu. Başımı eğince yine farkında olmadan yüzük parmağımın ucuna dokunduğumu gördüm. Üçü göz göze geldiklerinde bir terslik olduğunu hemen anlamıştı. Parmaklarla olan bu işaretin anlamını bir şekilde Kadem’den öğrenmiş olmalılardı ki yüzük parmağımın ucuna dokununca gerilmişlerdi.
Yardım istiyorsan yüzük parmağının ucuna dokun.
Furkan hemen arabayı getirdi, Celil bahçe kapısını açtı ve Nedim bavulumu alıp bagaja koydu. Diğerlerine kalmalarını söyleyip tek arabayla yola çıktık. Nedim arabayı sürüyordu, Celil ön koltuktaydı ve Furkan arkada benimle oturuyordu. Üçü her fırsatta sık sık bana bakıp bir şeyler söylememi bekliyordu.
Daha fazla dayanamayan Furkan yönünü bana doğru çevirdi. “Neler oluyor, Bige Hanım?”
“Karun benden ayrıldı.”
Nedim az kalsın arabayı yolun ortasında durduracaktı. Aynadan bana olan bakışları şaşkındı. “Yanlışınız olmasın? Karun Bey’den bahsediyoruz, ölür ama yine de sizden ayrılmaz.”
Somurtarak kollarımı göğsümde birleştirdim. “O dediğini yapmaya çalıştı ama başarılı olamayınca benden ayrıldı.”
“Bence siz bir şeyleri yanlış anladınız.” Celil iri bedenini koltuğa sığdıramazken kafasını arkaya uzatmaya çalıştı. “Eminim yine onun söylediği bir şeyi yanlış anlayıp ayrılmak istediğini düşündünüz.”
“Ayrılmış lan işte kızdan.” Furkan keyiflenerek arkasına yaslanınca şoke oldum. “Eee şimdiki rotamız nedir?”
“Sen benim acımdan mı besleniyorsun?” Elimi sıkarak koluna sertçe vurdum. “Hemen ikna oldun Karun’un benden ayrıldığına!”
Gözlerini kısarak kafasını bana doğru uzattı. “Sizden ayrılmadı mı?”
“Ayrıldı.”
“Ne dedi tam olarak?”
“Senden ayrılmak istiyorum dedi.” Omuzlarımı kaldırıp indirdim. “Ara verelim dedi.”
“Tamam, sizden ayrılmış işte.” Furkan dikkatli gözlerle yüzümü izliyor, sakinliğimin nedenini tuhaf buluyordu. “Az önce terk edilmişsiniz, neden üzgün değilsiniz?”
Sinirden gülerek biraz hava almak için camı açtım. “Ben bu sahnenin tekrarını o kadar çok yaşadım ki tüm gözyaşı hakkımı önceki ayrılıklarımızda kullandım. Ben artık bir anneyim ve bebeğimi düşünmeliyim.” Başımı eğip düz karnıma bakmaya başladım. “Bebeğime stres ve üzüntü iyi gelmiyor.” Düşük riskim olduğu için onun hayatını tehlikeye atacak her şeyden kaçınıyordum.
“Ayrıca sandığınız gibi yine ülkeden kaçmıyorum.” Rahatlığımla hepsini şaşkınlığa sürüklerken keyifsiz bir şekilde güldüm. “Karun biraz kendine geldiğinde ilk yapacağı şey beni sormak olacaktır. Evden bavulla çıktığımı öğrenince aklı başına gelir. Biraz İstanbul turu yapalım, sonra eve döneriz.”
O bavulu toplarken gerçekten buradan çekip gitmeyi düşünmüştüm ama ben artık o eski kadın değildim. Karun berbat bir hâldeyken öfkeyle söylediği şeylere alınıp gitmek bencillik olurdu. Çok kötü zamanlardan geçtiğinden her zamankinden daha çok bana ihtiyacı vardı. Ablasına olanlar onu ruhsal ve fiziksel olarak mahvetmişti. Bu süreçte ani çıkışları da olacaktı, etrafındaki insanları kırdığı zamanları da.
Yaşadıkları hiç kolay değildi, bir insanın kaldıramayacağı kadar ağır şeylerdi. Karun kendini toparlayana kadar hepimiz ona karşı sabırlı olmalıydık. Bana git demesine rağmen gidişim onu daha kötü etkilerdi. Daha bugün intihara kalkışmışken tek bir sözüyle çekip gidemezdim.
***
Günün kalanında arabayla İstanbul turu yaptıktan sonra iyi bir restoranda yemek yemiştim. Daha sonra yeniden yola çıkıp malikânenin olduğu sokağa girmiştik ama eve gitmedik. Arabayı bir kenara çekip Karun’un aramasını bekledik. Bu konuda beni yanıltmayıp aradı da ama açmadım. Yanımdaki üç korumayı aradı fakat onlara izin vermediğim için onlar da onun telefonunu açmadı. Kendini bir an önce toparlaması için burnunun biraz sürtmesi gerekiyordu.
Karun yanımdaki adamlara ulaşamayınca tekrar beni aramaya başladı. Bıkıp usanmadan üst üste arayınca en sonunda telefonu açtım. “Seni dinliyorum, Sanrı?” Ona iyi bir ders vermek için sesim soğuk ve mesafeliydi.
Karun’un çok uzaklardan gelen sesinde yoğun bir korku sezdim. “Neredesin Saka?”
“Nerede olduğumun artık bir önemi yok.” Şu anda tüm adamlarını peşime salıp yana yakıla beni aradığına emindim. “Seni suçlamıyorum veya sana kızgın değilim.” Ustaca bir rol sergilerken elimi karnıma bastırmıştım. “Bu bebeği istemediğini başından beri belli etmiştin. Seni bu konuda zorlamamalıydım.”
“Saka, sana yalvarıyorum böyle yapma.” Karun’un sesi biraz yüksek ama hâlâ can çekişerek çıkıyordu. Yokluğuma olan itirazını kalbimin tüm odacıklarında hissediyordum. “Ağır bir krizden sonra söylediklerimi ciddiye almamalısın. N’olur eve geri dön.” Kısa bir an duraksayıp paramparça olmuş bir sesle tekrar konuştu. “İkinizi de hayatımda istiyorum.”
“Gerçekten seni suçlamıyorum.” Ayrılığa dünden hazırmışım gibi konuşmam onu delirtiyor olmalıydı. “Babanın size yaşattıklarını iyi biliyorum ve doğumda Defne’nin başına gelenleri de öyle. Defne’ye olduğu gibi beni de doğumda kaybetmekten ölesiye korktuğunu biliyorum. Bu yüzden seni anlıyor ve bu konuda hak veriyorum.”
“Saka...”
“Ama bitti, Sanrı.” Yutkunuşunu duyduğumda onu bu kadar süründürdüğüm için korumalarım ters gözlerle bana bakıyordu. “Anlamıyorsun, değil mi? Tek sorun bebek değil, öncesinde de birlikte olmayı başaramıyorduk. Biz en başından beri birbirimize göre değildik. İkimizin ilişkisinde sanki hep bir şeyler eksikti veya fazlaydı. İkimizin de içinde kırılan, bir türlü boşluğunu dolduramadığımız bir şeyler vardı ve hep olacak.”
“Bu doğru değil, öyleyse bile biz o boşluğu birlikte dolduruyorduk.” Bulunduğu yerde bir arayış içinde olmalı ki hareketleri artıkça nefes alışları hızlanıyordu. “Saka çok üzgünüm, senden gitmeni istememeliydim. Ne dediğimi bilmediğim bir anda söyledim o sözleri.” Yanında olmamamın öfkesiyle bu sefer daha yüksek bir sesle, “Beni bırakamazsın!” diye haykırdı yoğun bir sinirle. “Ne olursun geri dön.”
“Yapamam.” Sesim güçlükle çıkarken derin bir nefes aldım. “Karun ben seninle olan bu kavgamda çok yoruldum ve biliyorum ki seni de çok yordum. Seninle olmak neden bu kadar zordu, hiç bilmiyorum ama kolay değildi yaşadıklarım ve sana yaşattıklarım. Sen haklıydın, biraz ara vermemizin zamanı gelmişti.” Biraz daha böyle konuşursam kendi kendimi ayrılmaya ikna edecektim. Çok acilen bu oyuna bir son vermeliydim.
“Düşünmeden söylediğim sözler yüzünden beni terk edemezsin!” Telefonun diğer ucunda önce büyük bir gürültü koptu, daha sonra da bir şeylerin kırılma sesini duymuştum. “Bu yaptığın bencillik!” Ağlamaklı çıkan sesiyle bir el kalbimi sıkıp pençeleriyle kanattı. “Son yaşadıklarımdan sonra beni bu hâlde bırakıp gidiyorsun. Ben ablamın başına gelenlerle kaybolmuşken sen de beni bırakıp gidiyorsun! Yanımda olman gereken tek zamanda sikik birkaç cümle için beni bırakıyorsun!”
“Karun...”
“Ölüyüm Saka!” Gür çıkan sesindeki acı, içindeki tüm umudu söküp almış gibi sesi ağlamaklı çıkmıştı. “Ben kaç gündür yaşamaktan uzağım ve şimdi sen de gidişinle beni cezalandırarak üzerime ilk toprağı atıyorsun.”
Ona hiçbir yere gitmediğimi söylemek için, “Dinle...” demiştim ki beni susturup öfkeyle bağırdı.
“Çocuğumu götüremezsin!”
Bir anda söyledikleriyle donup kaldım. “Neyden bahsediyorsun?”
Bir kez daha büyük bir gürültü koptu ve çıkardığı tüm o gürültünün içinde, “O benim de çocuğum!” diye bağırdı kontrolsüz bir öfkeyle. “Onu benden uzaklaştıramazsın!”
“Karun, sen şizofren misin?” En sonunda beni delirtecekti. “Bu çocuğu istemeyen sendin!”
“Siktir etsene, artık onu istiyorum ve sen onu benden uzaklaştıramazsın!”
“Senin bu gelgitlerinden çok sıkıldım!” Kaşlarımı çatarak sesimi yükselttim, şu anda yanımda olmadığı için çok şanslıydı. “Bebeğimin sana ihtiyacı yok, onu tek başıma büyüteceğim!”
“Böyle bir şeye kalkışırsan Allah şahidimdir ki nereye kaçarsan kaç seni bulurum ve bulduğumda onu senden alırım! Bir daha onun yüzünü dahi göremezsin.”
“Siktir git!”
“Kafamı iyice bozmadan dön eve yoksa seni zorla buraya getiririm!”
“Kapat şu telefonu, Allah’ın cezası yoksa elimden bir kaza çıkacak!” Telefonu suratına kapattığımda sinirlenerek ona küfrettim. “Çocuğumu benden alacakmış, ölmek mi istiyor bu adam?”
Beni yanında tutmak için çocuğumu almaya kalkışırsa onu delik deşik ederdim. Yapamayacağımı düşünüyorsa büyük yanılıyordu, gözümü kırpmadan onu vurmuşluğum bile vardı. Geçmişte ona yaptıklarımı unutmuş olmalıydı. Telefonu çantama atıp benden bir komut bekleyen adamlarıma döndüm. “Ben vazgeçmeden eve dönelim.” Karun’un son söylediklerinden sonra her an bunu yapmaktan vazgeçebilirdim.
Malikâneye çok yakın bir yerde olduğumuz için eve gelmemiz uzun sürmemişti. Bavulumla birlikte yeniden çatı katına çıktığımda Karun evde değildi. Çiçek’in söylediğine göre adamlarını toplayıp beni bulmak için dışarı çıkmıştı. Evdekiler döndüğümü ona haber vermek için onu çoktan aramış olmalıydı. Birazdan soluğu burada alırdı. Onu bekleyene kadar bavulun içindeki eşyalarımı çıkararak kendimi oyaladım.
Yarım saat boyunca odanın içinde bir şeyleri yerleştirerek zaman öldürmüştüm. Kapım gürültüyle açılınca Karun tüm hiddetiyle içeri girdi. Üzerinde hâlâ bu sabah giydiği kıyafetleri vardı. Gömleğindeki kanları ve sinirden attığı yumruklar yüzünden parmak boğumlarında oluşan hasarı görebiliyordum. Gömleğinin ilk birkaç düğmesi açıktı, kravatıysa gevşekçe boynundan sarkıyordu.
Kumral saçlarının her bir tutamını dağıttığı için yüzünden yorgunluk akıyordu. Ona doğru attığım her adımla öfkem büyürken o, biraz daha gevşiyordu. Beni görmek bile sinirlerini yatıştırıyordu. Karun’un karşısında durduğumda tokadım suratında patladı. “Beni nasıl çocuğumla tehdit edersin!”
Başı omzuna doğru düştüğünde yanında duran ellerini sıktı. Karun çatık kaşlarla bana doğru döndüğü gibi belimi yakalayıp sırtımı sertçe duvara yasladı. Öfkesinin şiddetiyle yüzündeki her kas seğiriyordu. “Seni yanımda tutmak için ne gerekirse onu yaparım!”
Sinirli bakışları delici bir boyuta ulaştığında çenemi sıkarak başımı kaldırdı ve kızgın gözlerini yüzüme kenetledi. “Benden gitmeyi unut, buna bir daha izin vermem!” Hemen sonra beni öpünce neye uğradığımı anlayamadım. Dudaklarıma kapanan dudaklarını hiç beklemiyordum.
Onu itmeyi hatta ona ikinci kez vurmayı bile düşündüm ancak tek yaptığım ona karşılık vermekti. Ona deli olan kalbim dudaklarının temasıyla tüm kontrolü ele almış ve kendimi onun kollarına atmama neden olmuştu. Ona olan sevgim öyle birkaç sözle bitecek gibi değildi. Ayrılmayı bile beceremiyorduk. Ayrılma kararı verdikten saatler sonra öpüşmemiz hiç sağlıklı değildi ama biz hep böyleydik.
Karun ile yaşadığımız bu ilişki hastalıklıydı, bitmesi gerekiyordu. Ancak ne bitirebiliyorduk ne de uzun süre birlikte olabiliyorduk. İkimiz de bunu deniyor ama birbirimizden kurtulamıyorduk. Soluduğumuz hava gibi birbirimize bağımlı ve muhtaçtık.
Soluksuz bir şekilde birbirimizi öperken elleri sanki her yerimdeydi. O balık fabrikasında yaşananlardan sonra bana hiç dokunmamış, beni öpmemiş ve yaşadığı buhranın içinde benden hep uzak durmuştu. Ancak şimdi öpüşü aceleci, bedenimde gezinen elleri de sabırsızdı. Birbirimizi özlemiştik.
Bana nefes bile aldırmadan beni öperken eli eteğimin altına kaymak üzereydi ki, “Karun dur,” diyerek yavaşça başımı geriye çektim. Buna can atsam da bir süre daha birbirimize dokunmamalıydık, bedenindeki yaralar henüz iyileşmemişti.
Aldığımız hızlı soluklar birbirine karışırken hâlâ çok yakınımdaydı. Bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırırken gözlerinde yoğun bir arzu vardı. “Sen tamamen iyileşmeden olmaz,” diyerek başlamadan onu durdurdum.
“Siktir etsene.” Gittikçe kararan gözlerle dudaklarımı uzandı. Bana doğru eğilmişti ki kaburgalarında yoğun bir acı hissetmiş gibi yüzü kasılmıştı.
“Sorun değil.” Yumuşak bir sesle konuşup ona gülümsedim. “Eski sağlığına kavuşmanı bekleyebiliriz.”
Karun’un mavi gözlerinde sadece şehvet yoktu, orada gördüğüm bir diğer şey yoğun bir pişmanlık ve suçluluk hissiydi. “Özür dilerim, nefesim.” Sesi kor ateşlerde yanıyormuş gibi kederliydi. Bakışları derinleşti ve kaşları acıyla büküldü. “Sana öyle şeyler söylememeliydim.”
“Benden ayrılmayı istedin.”
“Bizim birbirimizden ayrılmayı istemediğimiz tek bir günümüz mü var?” Haklılığı karşısında ne diyeceğimi bilemedim. Karun ise gözlerini dahi kırpmadan büyük bir aşkla beni izliyordu. “Biz birbirimizin sonu ve kurtuluşuyuz, Saka.” İçinde o kadar çok şey birikmişti ki gözlerinin ardında oluşan buğuyu gördüm. “Anla artık, bizim birbirimizden çıkışımız yok.”
Başımı omzuma doğru eğerek kırpıştırdığım gözlerimin arasından onu izledim. “Beni seviyor musun?”
Bir saniye bile tereddüt etmeden, “Uğruna can alıp canımı verecek kadar çok,” deyişine ölebilirdim.
Bu sefer, “Benden nefret ediyor musun?” diye sordum.
Gülmemeye çalışarak aynı hızda bu soruya da yanıt verdi. “Benden kaçtığın her an.”
Şimdi aynı soruyu o bana sormuştu. Gözlerimin içine dalıp gittikçe bakışları yumuşuyor, yüz hatları gevşiyordu. “Peki, sen beni seviyor musun?”
Gülümseyerek cevap verdim. “Tek bir ah deyişine bu dünyayı yakacak kadar çok.”
Aldığı cevapla tebessümü tüm yüzüne yayılmıştı. “Benden nefret ediyor musun?”
“Yaktığım o dünyanın içinde olduğundan emin olacak kadar,” dediğimde dudaklarından erkeklere has bir kıkırtı döküldü.
“Buna benzer bir şey duymayı bekliyordum.” Nefret ve sevgiyi aynı anda yaşayan tuhaf bir çifttik.
***
Etrafıma bakarak kliniğin koridorları arasında yürürken söylenmeden duramıyordum. “Hazırlan, dışarı çıkıyoruz deyince akşam yemeği için üç saat hazırlandım.” Yanımda yürüyen Karun’a üzerimdeki şık elbiseyi gösterdim. “Bir tımarhaneye gelmek için bu kadar hazırlanmış olamam.”
Karun, Duha, Kenan ve Kadem’in bakışları eleştirel bir şekilde baştan ayağa beni izleyince homurdandım. Evden çıkmadan önce bana Gurur’u görmeye geleceğimizi söyleselerdi ben de şık bir elbise giymezdim. Üzerimde kan kırmızısı güzel bir elbise vardı. Kısa elbise kalçamı zor kapattığı için Karun üşüdüğüm konusunda inat etmiş ve uzun pardösünü zorla bana giydirmişti. Arabadan inmeden önce bunu bana giydirirken pek de kibar değildi.
Gurur’u görmeye sadece bizim geleceğimizi sanmıştım ama Duha ve Kadem de bizimleydi. Son olanlardan sonra Karun ve Duha’nın arasındaki buzlar tamamen erimişti. Duha olmasaydı hiçbirimiz Şeref’in saldırısından sağ çıkamazdık. Karun bunu çok iyi bildiği için artık eskisi gibi Duha’ya karşı tepkili değildi.
Tıpkı benim gibi kliniğin duvarlarına garip bakışlar atan Duha, “Benim burada ne işim var?” diye isyan etti. “Bırakalım o piç burada kalsın, onu neden çıkarıyoruz?”
“Aynı fikirdeyim.” Karun etrafına nefret bakışları atıyordu. “Gurur’un dışarıda olması bana daha fazla sorun yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.” Tehditkâr bakışları sırasıyla her birimizin üzerinde gezindi. “Biriniz bile onu dışarı çıkmaya ikna ederse belasını sikerim!”
Duha kafa karışıklığıyla ensesini kaşıdı. “Onu çıkarmayacaksak niçin buradayız?”
“Onu çıkarmak için geldiğimizi düşünmeli.”
“Neden?” diye sordu Duha.
Karun stresten kravatını çekiştirerek adımlarını hızlandırdı. “Gurur’u tanımıyormuşsun gibi konuşup canımı sıkma. Onu çıkarmak için hiçbir girişimde bulunmazsak önemsenmediğini düşünür ve bunun için peşimize düşer.”
“Lan oğlum biz onu niye önemseyelim? Kafamıza ceset yağdıran bir piçten bahsediyoruz!”
“Ortaokulda onu önemsemeyen bir çocuğun kafasına yoğurt dökmüştü.”
“Siktir!” diyen Duha’nın tepkisi çok komikti. “Senin deli amcanı seviyormuşuz gibi mi davranacağız?”
Karun gerçeklikten uzak bir şekilde gülerek omuzlarını silkti. “Benim yıllardır yaptığım şeyi bir geceliğine sen de yapabilirsin.” Öyle diyordu ama Gurur için gözünü bile kırpmadan canını verebilirdi.
Gurur otele yerleşir gibi buraya para yağdırıp kendine bir oda tutmuştu. Kendi isteğiyle girip çıktığı için buradaki doktorlar bu saatte onu görmemizi sorun etmemişti. Bize eşlik eden görevli bizim için bir kapının kilidini açınca sırasıyla içeri girdik. Arkamızdan kapı kapandığında şaşkınlık içinde Gurur’un kaldığı odaya bakıyordum. Kliniğe geldiğimiz için aklımda olan oda bir yatak ve küçük bir dolaptan oluşuyordu ancak Gurur’un odasında ne arasanız vardı.
Büyük ekran televizyonu duvara monteliydi. Küçük bir kütüphanesi, rahat bir koltuğu ve rengârenk perdeleri vardı. Penceresinin önündeki saksıdaki çiçekler beni hayrete düşürmüştü. Gurur’un odasında bulmayı beklediğim son şey çiçekti. Hepsi bu da değil, odadaki koltukların, televizyonun ve sehpaların üzerinde garip danteller vardı.
Buraya gelirken ne görmeyi bekliyordum, hiç bilmiyordum ama Gurur’u yaşlı bir teyzeyle tavla oynarken görmek beklediğim şeylerin arasında değildi. İkisi de yere bağdaş kurarak oturmuş ve geldiğimizin farkında bile olmayacak kadar koyu bir sohbete tutuşmuşlardı. Gurur elindeki zarları sallarken, “Ha sen söyle bağa Safiyeciğum,” diye sızlanarak zarları attı. “Şimdi ben bu kizi öldürsem haksiz miyum?”
Safiye denen seksenlik teyze ona hak vererek başını salladı. “Sana çok büyük yanlış yapmış, bence ondan kurtulmalısın.”
“Sorunumuz tam olarak budur, kurtulmak da istemeyim!” Gurur uzanıp yanındaki içki şişesini alarak kafasına dikti. Kana kana kendini alkolle zehirleyip şişeyi sertçe yanına koydu. Elinin tersiyle dudaklarını silerken çok sarhoş görünüyordu. “Ne kurtulabileyim ne de unutabileyim, söyleyesun bu uşağa, şimdi napacağum ben?”
Safiye Hanım tavladaki taşları öne sürerken bakışları suçlayıcıydı. “Sana dedim, boşa o kızı gel benim torunu al. Gülperi olsa seni hiç üzmezdi.”
Gurur homurdanarak tekrar zarlara uzandığında biz şoke olmuş bir hâlde kapının önünde dikilip bu görüntüyü izliyorduk. Bu akıl hastası herif ciddi ciddi bir teyzeyle tavla oynayıp onunla dertleşiyordu. Bunu yaparken hiç de yabancılık çekmiyordu. Neden şaşırıyordum ki Gurur küçük büyük herkesle anlaşabilen biriydi. Zarları bir kez daha sallayıp atarken iç çekti. “Uykular da artık haramdur, ne halt edeceğumu heç bilmeyim.”
Safiye Hanım yanındaki porselen fincana uzanıp çiçekli fincandan bir şeyler içti. O kadının çay içtiğine çok emindim, ta ki boş fincanını Gurur’a uzatana kadar. Gurur şişedeki rakıdan biraz onun fincanına koydu ve hemen sonra da üzerine su çekti. Sanki kendisi zilzurna sarhoş değilmiş gibi baygın gözlerle kadının elindeki fincanı gösterdi. “Safiye yine fazla içeysun, sonra çarpmasun?”
Gurur’un dert ortağı olan teyze fincanından bir yudum daha alarak kırışıklıklarla dolu yüzünü buruşturdu. “Boş ver Gururcuğum, bize çarpan çarpmış zaten.”
“Ah ulan Nemrut’un kızı!”
“Topraklara gelesin, Remzi!” İkisi onlara dert olan insanlara kızarak rakı şişesini ve fincanı tokuşturduğunda dilimizi yutmuştuk. Böyle bir şeye gerçekten tanık oluyor muyduk?
Karun yavaşça Duha’ya yaklaşıp ona kapıyı gösterdi. “Bunun kalan aklı da gitmiş, uzayalım biz.”
Duha hemen yönünü kapıya çevirdi. “Bizi düşürdüğün şu hâllere bak. Bu piçin bir tek yaşlı bir kadınla kanka olmadığı kalmıştı.” Sinirleri bozulmuş gibi gülerek Karun’a yerde tavla oynayan ikiliyi gösterdi. “Seninle şunlar kadar olamadık.”
Karun kısık bir sesle küfretti. “Fincanla rakı içmek gibi hayallerin varsa beş metre yakınıma yaklaşırsan belanı sikerim!”
Onların kaçmasına izin vermeden, “Selam gençler!” diye büyük bir coşkuyla konuşup tüm dikkatleri üzerimize çektim. Bunu yaptığım an Karun ve Duha’nın gazap dolu bakışları beni bulmuştu. Buraya gelmek yerine o yemeğe gitmeliydik.
Gurur ve Safiye Hanım bize döndüğünde ikisi de boş bulunup irkildi. Kendilerini tavla oynamaya o kadar kaptırmışlardı ki bir anda bizi odada görmek onlarda küçük çaplı bir şok yaratmıştı. Gurur hızla kendini toparladı ama bize korku dolu gözlerle bakan Safiye Hanım için aynı şeyleri söyleyemezdim. Gurur’a bizi gösterip, “Kim bunlar?” diye sorarken kadının sesi titremişti.
Gurur her birimize huzursuz gözlerle bakarken, “Bilmeyim,” diye homurdanarak önüne döndü. “İpini koparan buraya geliy da.”
“Düzgün konuş be, köpek miyiz biz!” Ona kızarak kapıya yürüdüm. “Seni dışarıda bekliyoruz, çabuk gel.” Burasının onun odası olmadığı çok belliydi.
Hepimiz dışarı çıkıp koridorda Gurur’u beklemeye başladık. Kadem tuhaf gözlerle sık sık çıktığımız kapıya bakıyordu. “Sizce tek yakınlıkları sadece tavla oynayıp dertleşmek mi?”
Kenan’ın kafasında nasıl bir görüntü canlandıysa yüzünde iğrenti dolu bir ifade belirdi. “Yaşlı bir kadınla sevişecek değil ya.”
Gülmemeye çalışarak yanaklarımın içini ısırdım. “Ondan her şeyi beklediğim için bunu da yapsa hiç şaşırmazdım.”
“Ben de,” diye homurdandı Karun.
“Ben de olgun seviyorum ama bu kadar da değil.” Duha kafasında hızlı bir hesap yapıp başını iki yana salladı. “On veya yirmi yaş neyse de elli yaş fark beni aşar.” Ceketinin yakasını karizmatik bir edayla düzeltti. “Bazı prensiplerim var, elli yaş çok.”
“Yirmi yaş farkına razısın öyle mi?” Karun ona sataşmak için hiçbir fırsatı kaçırmadığı için bakışları alaycıydı. “Nasıl bir yokluktasın sen? Nişanlınla işler yolunda gitmiyor mu?”
Duha’nın gözlerinde şeytani parıltılar oluşurken sırıttı. “Nişanlımla işler yolunda gitmeseydi çocuğuma hamile olmazdı.” Bir konuda Karun’a karşı kazanmış gibi göğüs kafesini kabarttı. “Benim çocuğum seninkinden bir ay büyük.” Allah’ım yine başlıyorduk!
Duha onun bam teline bastığı için Karun kısa bir an karnıma baktı. Aralarındaki saçma rekabetin bir tek ana rahmindeki çocuklara sıçramadığı kalmıştı. Mümkün olsa Karun sadece bakışlarıyla karnımdaki bebeğe ay atlatabilirdi. “İki aylık olduğuna emin misin?” Mavileri kuşkuyla kısıldı. “Henüz hiç doktora gitmedik, belki de üç aylıktır.” En iyi ihtimali isteyerek, “Acaba dört aylık olabilir mi?” diye sorunca hayrete düştüm. Biri ona o istedi diye bebeğin ay atlamayacağını söylemeliydi.
“Bebek üç buçuk aylık oldu.” Onun hâlâ iki aylık olduğunu düşünmesine inanamıyordum. En son iki aylıktı ama Karun’un hastanede geçirdiği süre ve evde tedavi gördüğü zamanı da hesaplarsak bebeğimiz üçüncü ayının içindeydi.
“Üç buçuk aylık mı?” Bu bilgi karşısında Karun’un omuzları gerilmişti. Gözlerinin ardında gizleyemediği bir endişe belirirken şimdi karnıma olan bakışları daha dikkatliydi. “Saka karnında hiç büyüme yok, onun içeride iyi olduğuna emin misin?” Yoğun bir korkuyla dudaklarından çıkan sözler kalbimi hızlandırmıştı. Numara veya rol yapmıyordu, korkusu gerçekti. Karun bebeğimizi gerçekten önemsiyordu.
Onun bu çıkışıyla buradaki herkes birbiriyle göz göze gelmişti. Karun’un bebek konusundaki bu değişimi hepsini mutlu ediyordu, bu onun bir şeyleri aşmaya başladığını gösteriyordu. Şeref beni vurmaya kalkıştığında karnımda gördüğü o sahte kan aklını başına getirmişti.
Evet, kriz geçirdiğinde öfke anında iyi bir baba olamayacağını söylemişti ama bunlar bebeği istemediği için söylenen sözler değildi. Babasının yaptıklarıyla cebelleşirken onun gibi rezil bir baba olmaktan korktuğu için bizi kendinden uzaklaştırmak istemişti. Ondan gitmemizi istemişti ama gidişimize de dayanamadığından direnmeyi bırakmıştı.
Şeref’le olan o olayın üzerinden bir ay geçmişti ve bu bir ayda Karun’un toparlaması hiç kolay olmamıştı. Aslında hâlâ tam olarak toparlayabilmiş değildi. Kaç kez sinir krizi geçirerek hepimizi kırıp geçmişti. Onun bu süreci en az hasarla atlatmasını istediğimiz için hepimiz elimizden geldiğince ona karşı sabırlı olmaya çalışıyorduk. Ne yazık ki Melek’in yüzüne hâlâ bakamıyordu ve sık sık defne ağacını izleyip düşünce selinde boğuluyordu.
Bize yansıtmamaya çalışıyordu ama aslında hâlâ bir ay önceki kadar dağınık ve yıkıktı. Tüm o sahte gülüşlerinin ardındaki acı çeken adamı görebiliyordum. Anne ve babasıyla yüzleşmek için sağlığına tamamen kavuşmayı beklediğini biliyordum. İkisi de elimizde olduğu için bu yüzleşmeyi hazır olduğunda yapabilirdi. Levent’i adamlarına buldurup onu da bir yerde tuttuğunu öğrenmiştim. Kendini daha iyi hissettiğinde ona ihanet eden kardeşinin karşısına çıkacaktı.
Levent için nasıl bir ceza düşündüğünü hiç bilmiyordum. Gurur sarsak adımlarla dışarı çıktığında ayakta bile zor duruyordu. Kenan onun koluna girerek düşmesine engel olmasaydı kendi başına yürüyemezdi. Düşündüğümüzden daha çok içmişti. Bize odasını tarif edince kısa sürede onun odasına girdik. İçeri girince gördüğüm dağınıklık, burnuma gelen içki ve sigara kokusuyla yüzümü buruşturdum.
Kliniğe içki, sigara gibi şeyleri çok rahat sokuyordu. Odasının her yerinde boş içki şişeleri ve sigara izmaritleri vardı. Kenan onu koltuğun üzerine atarken odadaki dağınıklığa tiksinerek bakıyordu. “Köpek bağlasan durmaz burada.”
Sanki yeterince içmemiş gibi Gurur eğilip koltuğun yanında duran içki şişesini aldı. Nereye baksak bir tane rakı şişesi buluyorduk. Hepimiz odada temiz bulduğumuz bir köşeye otururken Karun ve Duha ayakta duruyordu. Ayakta durmaktan yorulduğum için yatağın kenarında oturmuştum. Karun sırtını duvara yaslayarak dik dik amcasına bakmaya başladı. “Ne bu hâlin?”
Gurur içki tutan elini koltuğun kenarından sarkıtarak gevşekçe otururken tavanı izliyordu. Başını koltuğun arkasına yaslamış ve tavana boş bakışlar atıyordu. “Ne varmış hâlimde?” Yorgunca gülümsedi ama gülüşü kederle yıkanmıştı. “Keyfim yerinde benim.” Konuşurken kelimeler ağzından sünerek çıkıyordu. Fazla içmekten dili dolandığı için onu güçlükle anlıyorduk.
“Sorun uyku problemin mi?” Duha bunu sorarken masanın üzerinde duran morfin şişelerine bakıyordu. “Yoksa asıl sorun Farah mı?”
Gurur tavana bakmayı bırakıp bir anda Duha’ya döndüğünde kaşları çatılmıştı. “Benim yanımda onun adını anmayın!”
Kadem salağı, “Kimin adı yasaklı?” diye Kenan’a döndü. “Farah’ın mı?”
“Farah deme lan, herif cin çarpmışa dönüyor!” Kenan ona kızarak Gurur’a döndü. “Sen rahat ol, Farah demeyeceğiz.” Gurur’un çenesi kasılmıştı.
“Farah’a Farah demeyecek miyiz?” Kadem yerdeki boş şişelerden birine tekme atarak odanın içine yürüdü. “Peki, Farah’a ne diyeceğiz?” Gurur artık elindeki şişeyi kırmak ister gibi sıkıyordu.
“Farah dışında her şeyi diyebiliriz,” dedi Kenan. “Ama Farah demeyeceğiz.” Allah’tan demiyordu.
“Siz salak mısınız?” Ters gözlerle Kadem ve Kenan’a bakıyordum. “Onun yanından Farah’tan bahsetmeyeceğiz, bunun nesini anlamıyorsunuz? Farah’a Farah demeden de bir şeyler söyleyebiliriz.” Gurur’un çatık kaşlarının arasındaki çizgiler belirginleşmişti.
“Neden Farah’a Farah demiyoruz?” Karun hiçbir şey anlamayarak Duha’ya döndü. “Farah ile ilgili ne kaçırdım?” Gurur dişlerini öyle bir sıkıyordu ki boynundaki nabzı şiddetle atıyordu.
Karun’un sorusuyla Duha anlamsız bir şekilde dudaklarını büzdü. “Neler olduğunu ben de bilmiyorum ama biz Farah dedikçe bu piçin rengi değişiyor. Bir süre Farah’a Farah demeyelim.”
“Ne diyelim lan kıza.” Karun yüzünü buruşturdu. “Cemşid falan mı?” Olmaz dercesine başını iki yana salladı. “Farah’a Cemşid demem.”
“Oğlum, Farah ile Cemşid’i nasıl bağdaştırdın?” Duha kendini tutamayıp güldü. “Bari Faysal diyelim kıza, hem Farah ismiyle de uyumlu.”
Bir rakı şişesi Karun ve Duha’nın olduğu yöne süratle uçunca ikisi son anda kafalarını eğip şişeden kurtuldu. Arkalarındaki duvara çarpan şişe paramparça olmuştu. Önce Gurur’un onlara fırlattığı kırık şişeye baktılar, daha sonra da birbirlerine. Aynı anda, “Farah’a Farah demiyoruz!” dediklerinde ben kahkaha atarken Gurur ağız dolusu küfrediyordu.
“Orospu çocukları, size kaç kere daha az yan yana gelin diyeceğim! Birlikteyken beyniniz işlevini kaybediyor!” Haklıydı.
Ayağa fırlayan Gurur yoğun bir öfkeyle her birimize sırasıyla bakıyordu. Kolları kaskatı bir şekilde iki yanında duruyordu, bacakları gergindi. Vücudunun her kası sinirden gerim gerim gerilirken bakışları kasvetli ve sertti. “Bir kez daha benim yanımda o ismi kullanırsanız Allah yarattı demem, gırtlağınızı sikerim!”
Çok farklı bir yöntem deneyerek, “Ne yaptı sana o ismi yasaklı kız?” diye sordum sakince. “Seni bu kadar kızdıracak ne yapmış olabilir?”
Gurur kalktığı koltuğa gürültüyle otururken elini uzatıp koltuğun diğer yanında duran şişeyi aldı. Bu da her yere bir şişe koymuştu, böylece hiç zorlanmadan onlara ulaşıyordu. “Onun yaptıklarının bir önemi yok.” Parmaklarının arasında tuttuğu şişeyi sıkarken dudakları düz bir çizgideydi. “Mevzu benim yaptıklarım.”
Karun kendine temiz bir köşe bulmak için etrafına bakarken, “Ne yaptın?” diye sordu. Daha iyi bir yer bulamadığı için gelip yanıma oturdu. Artık ikimiz de Gurur’un yatağının kenarında oturuyorduk. “Kıza ne yaptın?”
Gurur sinirden dudaklarını ısırıyor, yanındaki elini sıkarak açıyordu. “Onu incittim.” Burnundan nefesini sertçe vererek büyük bir ıstırapla, “Ona vurdum!” diye patladı. “O olduğunu bilmeden canını yaktım!”
Odanın içi bir anda buz kesmişti. Başta ben olmak üzere bu odadaki herkeste bir duraksama yaşandı. Duyduklarımızı hazmetmeye çalışırken hepimizin aklında aynı soru vardı. Gurur, Farah’a şiddet mi uygulamıştı? “Sikeyim!” diyen Karun sesini yükseltirken düşman bakışlarının hedefinde Gurur vardı. “Kıza vurdun mu lan!” Oturduğu yerden ayağa fırlayıp Gurur’un üzerine yürüdü. “Yaptın mı bunu!”
Duha hemen onun yolunu kesip Karun’u geriye çekti. Onu güçlükle Gurur’dan uzaklaştırırken, “Önce bir anlayıp dinleyelim,” dedi aceleyle.
Karun sertçe onun kollarını iterek gözlerinden öfkeli kıvılcımlar çıkardı. “Sence bunun mantıklı bir açıklaması olabilir mi?” Sıktığı yumruğuyla Gurur’u gösterdi. “Sebep ne olursa olsun karısına el kaldıran birini bana savunmayın!” Karun’un Farah’a olan düşkünlüğünü bilmeyen yoktu.
Ben de sinirden yerimde zor duruyordum. Bir çılgınlık yapmayayım diye Kadem kolumu sıkıca tutmasaydı çoktan Gurur’un üzerine atlamıştım. Duha bir delilik yapmamızdan endişe ederek hemen yönünü Gurur’a çevirdi. “Bunu neden yaptın?”
Gurur bu odadaki kimsenin ne düşündüğünü umursamadan kendini içkiye boğuyordu. Rakıyı sek içerken şişeden birkaç büyük yudum alarak nefesini sesli bir şekilde verdi. “Onun kim olduğunu bilmiyordum.” Omuzları düştüğünde başını çevirip yanında duran eline dalgınca baktı. Sağ elinin parmak boğumları yara bere içindeydi.
“Her yer zifirî karanlık ve sisti. Bunun olmasından korktuğum için yola çıkmadan önce onu aramıştım. Bir sevkiyatı baltalayıp Ümit’i bitirmeyi amaçlıyordum. Oraya kızını bizzat göndereceğini tahmin bile edemezdim. Yine de içime bir kurt düştü ve o yalancı kadını aradım. Bana evde olduğunu söylemişti.” Eline bakarak konuşurken bakışları fazla hissizdi. Âdeta boşluğa bakarak konuşuyor gibiydi. “Karanlıkta kiminle dövüştüğümü bilmiyordum veya onun karım olduğunu…” Hay aksi!
Herkes neler olduğunu az çok anladığı için ne diyeceğimizi bilemedik. Bu kimsenin başına gelmesini istediği bir şey değildi. “Nasıl anlamadın?” Karun’un sesindeki şaşkınlığın emaresi mavi gözlerine yansıyordu. “O dövüşmeyi bile bilmez, karın olduğunu nasıl anlamadın?”
Gurur’un kaşları alaycı bir ifadeyle yukarı kalktığında gizemli yüzünde büyük bir sır gizliydi. “Sandığımızın aksine iyi silah kullanıyormuş ve yakın dövüşte de çok iyiymiş.” Bunları söylerken kandırıldığını düşündüğü için gözlerinde belli belirsiz bir donukluk vardı. “Onun hakkında bildiğimi sandığım her şey yalanmış.”
Şeref’i vururken Farah’ın gerçek potansiyelini gördüğüm için diğerleri duyduklarını sindirmeye çalışırken bakışlarımın odağında Gurur vardı. “Kokusundan da mı o olduğunu anlamadın?”
Başını iki yana sallarken gözleri odanın her köşesine kayıyordu ve zihni başına gelen şeyleri anlamaya çalışıyordu. Ancak kafasının içindeki tüm anılar bulanık olmalı ki bu arayışı hüsranla son buldu. “Kendi gibi kokmuyordu.”
Gurur alkolün etkisiyle güçlükle konuşurken yeşil gözleri bir kez daha sağ eline kaydı. “Ona vurdum.” Bunu yaptığına hâlâ inanamıyormuş gibi sesi kısık ama şaşkın çıkıyordu. “Saçlarını incittim ve boğazına…” Yeşil irisleri dolduğunda bunu saklamak için gözlerini yumdu. “Bir bıçak yasladım.”
Hassiktir!
Her şeyi batırmıştı. Belki onun Farah olduğunu bilmeden tüm bunları yapmıştı ama Gurur bu konuda kendini suçlamayı bırakmıyordu. Bu hâlde olmasının nedeni tam olarak buydu, Farah’a yaptıkları onu çıldırtıyordu. Durumun trajedisi karşısında Karun yüzünü sertçe ovuşturarak ona bakmak için kendini zorladı. “Karının orada olduğunu bilseydin yine gider miydin oraya?”
Normalde evet derdi ancak damarlarındaki yoğun alkol yalan söylemesine engeldi. Gurur’un yüzü yaşananların kasvetiyle gölgelenirken başını yavaşça iki yana salladı. “Hayır, gitmezdim.” Gırtlağından çıkan alçak ve boğuk ses cümlesine garip bir derinlik katıyordu. “Sahadaki rakibimin karım olduğunu bilseydim yolundan çekilirdim.” Bakışlarında dürüstlüğünü sorgulamamıza engel olan bir şeyler vardı. Bunları söylerken yalan söyler gibi bir hâli yoktu.
Gurur’un yeşil gözleri bir kez daha yara bere içindeki eline kaydığında burnunun direği sızlamış gibi iç çekmişti. Eline bakınca ne görüyordu, bilmiyordum ama gördükleri ona en ağır şekilde işkence ediyordu. Bir an duraksıyor, göz bebekleri titreştikçe derin bir nefes alıyor ve tekrar eline bakıyordu. Hiç iyi değildi.
“Onunla konuşursan…” Benimle göz göze geldiğinde ruhundaki azap tüm yüzüne yayıldı. “Yalvarırım söyle ona, saçlarını kesmesin.” Herkes yutkunduğunda odada ağır bir sessizlik vuku bulmuştu.
Gurur, Farah’a âşık olmuştu.
Hem de onun saçlarını önemseyecek kadar.
Herkes şimdi ne yapacağız, der gibi birbirine bakmaya başlamıştı çünkü konu Gurur’du. Bu akıl hastası bir süre aşk acısı çekerdi ancak daha sonra herkese çektirirdi. Kendi aşkının ıstırabını bile bize çektirecek potansiyelde olduğu için Karun ve Duha’nın birbirine attıkları bakışlar çok komikti. İkisi de günün en kötü haberini almış gibi tuhaf bakıyordu.
“Gurur,” dedim yumuşak bir sesle. “Sen bu kızı seviyor musun?”
Kaşlarını çatarak agresif bir tutumla kendini ve etrafındaki tüm bu dağınıklığı gösterdi. “Beni bu hâllere düşüren kızı bir de seveceğim, öyle mi?” Şakaklarındaki damarlar sinirle belirginleşti. “Gözüm görmesin o yalancıyı!”
“Harika.” Gülümseyerek hızlıca başımı salladım. “O kızı zaten gözüm hiç tutmamıştı.” Herkesin ağzı bir karış açıldı, iki dakikada Farah’ı satmamın şaşkınlığıyla bana bakıyorlardı. “Düşman kızından bize iyi bir gelin olmazdı.” Gurur’u şaşırtmalara doymazken fazla rahat davranıyordum. “Daha nasıl giyindiğini bile bilmeyen zevksiz biri.”
Gurur’un gözlerinde susmam gerektiğini gösteren kızgın bir ifade geçti. “Gayet iyi giyiniyordu ve oldukça zevkliydi.”
“Sürekli sweatshirt ve pantolon giymek onu zevkli yapmaz.”
“Ona yakışıyordu!”
“Fazla sünepeydi.”
“Sen onu bir de sevdikleri söz konusu olduğunda gör.”
“Kekelemeden iki cümleyi bir araya getiremiyordu.”
“Benim yanımda fazla konuşkandı.”
“İnsan içine çıkamayan bir yabaniydi.”
“Siktiğim insanların içine çıkmak zorunda değildi.”
“Güzel değildi bir kere.”
“Sorsana bana ondan güzeli var mı diye!”
“Yanına bile yakışmıyordu.”
“Ondan başka kimse yanıma yakışamazdı!”
Ve altın vuruş. “Sen bu kıza âşıksın!”
Son söylediklerimle Gurur donup kalırken Karun ve Duha kısık bir sesle küfretti. Gurur’un duygularını açığa çıkarmaya çalıştığım için ikisi de kızgın gözlerle bana bakıyordu. Gurur, Farah’a âşık olduğunu anlarsa sabah akşam ikisinin tepesine çökeceğinden onunla uğraşmak istemiyorlardı. Bu ikisi sadece kendilerini düşünüyordu.
Dudaklarımdan çıkan sözler Gurur’da balyoz etkisi yarattığı için öylece kalakalmıştı. Gurur şu zamana kadar kaçtığı bir gerçeği benden duymanın sarsıcı etkisiyle sertçe yutkundu. Omuzları gerilirken yüzü kaskatıydı. Bakışlarına bir yıldırım gibi çöken soru işaretinin yankısını kafasının içinde duyduğuna emindim. Farah’a âşık mı oldum? Evet, şu anda kendine sorduğu tek soru buydu. Cevabından ölesiye korktuğu bir soru olduğunu biliyordum.
Gözle görülür bir şekilde bocalarken hemen bakışlarını benden kaçırdı. “Şu sikik varsayımlarınla canımı sıkma.” Beni tersleyince kafasını duvara çarpmak istedim. Kalender erkeklerinin genelinde biraz aptallık vardı. Kıza feci şekilde abayı yakmıştı ama bunu kabul etmek istemiyordu.
“Kimse sevmediği birini körü körüne savunmaz. Ona kızgınken bile toz konduramıyorsun çünkü ona sırılsıklam âşıksın.” Söylediklerimi düşünmesi için onu biraz yalnız bırakmalıydık. Yalnız kalıp duygularıyla yüzleşmeliydi.
Ayağa kalktığımda Karun hemen, “Sen bakma Saka’ya,” dedi anlamsız bir telaşla. “Her zamanki gibi abartıyor. Düşman kızına âşık olacak kadar aptal değilsin.” Amcasının aşk acısıyla uğraşmak istemiyordu. Gurur’un normal hâlleri bile çekilmezken âşık hâli Karun’u delirtirdi.
Duha da aceleyle Karun’a katılarak Gurur’u aşk fikrinden uzaklaştırmaya çalıştı. “Sen aklı başında bir adamsın, intikam için evlendiğin bir kıza bakmazsın.”
“Ben mi aklı başındayım?” Gurur sinirden gülerek ona içinde bulunduğumuz odayı gösterdi. “Bir klinikteyim orospu çocuğu, bana hangi akıldan bahsediyorsun?”
Alaycı gözleri sırasıyla Karun ve Duha’nın üzerinde gezinirken onları bu denli kıvrandıran şeyi anlamıştı. “Siktirin gidin, kimseye âşık değilim.” Bizden sıkılmış gibi kapıyı gösterdi. “Uyumak için morfin alacağım, rahat bırakın beni.”
“Siz biraz geriden geliyorsunuz ama biz Karun’la bu yollardan geçtik ve ne hâle geldik, en iyi sen biliyorsun.” Aklını başına toplaması için gözlerinin içine bakıp, “Bizim yaptığımız hataları yapmayın,” dedim yumuşak bir sesle. “Dönülmez bir yola girmeden birbirinize dönmenin bir yolunu bulun. Yoksa ikiniz de çok üzülürsünüz.” Bunları söyledikten sonra odadan çıktım.
Zamanı geriye alma şansım olsaydı Karun’la savaşmak yerine sorunlarımızı halletmek için uğraşırdım. İkimiz de birbirimize yaptığımız şeylerin pişmanlığını yaşadığımız için Gurur ve Farah’ın bize dönüşmelerini istemiyordum. Birbirlerinin kanayan yarası olmak yerine birlikte tüm o yaraları sarmalarını isterdim. Onların arasındaki şey bizimki gibi değildi. Çok saf ve güzel bir ilişkileri vardı. Umarım bunu bozacak bir şeyler yapmazlardı.
Klinikten çıkıp iki ayrı konvoyla yola çıktığımızda Karun derin bir nefes alarak elime uzandı. “Âşık olmuş piç kurusu!” Parmaklarını parmaklarımın arasından geçirerek elimi dizinin üstünde tuttuğunun farkında bile değildi. Temas bağımlısı olduğundan onun yanındayken bana dokunmadan duramıyordu.
Esneyerek başımı onun omzuna yasladım. “Gurur’un âşık olmasının nesi bu kadar kötü?”
“Yavrum, sorun o piçin âşık olması değil, sorun canı yandıkça etrafındaki herkesin de canını yakacak olması.” Karun’un sesi kulağa küfreder gibi geliyordu. “Klinikteki inzivasından çıktıktan sonra kâbus gibi tepemize çökecek.” Gülüşüme engel olamadım. Karun ve Duha’nın ondan bu kadar çok korkması her defasında beni güldürüyordu.
Karun arabayı kullanan İsa’ya seslenerek, “Hastaneye gidiyoruz, koçum,” dediğinde başımı omzundan ayırıp hemen ona döndüm.
“Bir yerin mi ağrıyor?” Betim benzim atarken gözlerim göğüs kafesinin üzerinde oyalandı. “Yine kaburgaların mı?”
Yaşadığım korku tebessüm etmesini sağladığında ellerimizin temasını kopardı. “Ben iyiyim, nefesim.” Avucunu karnıma yaslamasını beklemiyordum. Soğuk elini göbeğimin üstünde hissetmek irkilmeme neden olmuştu. Karun ise yoğun gözlerle karnıma bakıyor, mavilerine çöreklenen endişeyi benden gizlemeye çalışıyordu. “Küçük Saka’mın iyi olduğundan emin olmalıyım.” Kalbim rotasından şaşmıştı. Bebeğimizi ilk kez görecektik.
Karun’un bebeği görmek için bu kadar istekli olması mutluluktan ayaklarımı yerden kesiyordu. Elimi karnımın üzerindeki elinin üstüne bastırdığımda gülüşüm dudaklarımdaki yerini almıştı. “Belki de küçük bir Sanrı.” Bebeğin cinsiyetini henüz bilmiyorduk.
Bana olan bakışları derinleştiğinde dudağının köşesi belli belirsiz kıvrıldı. “Bana fark etmiyor.” Yüzünde muzır bir ifade oluştuğunda soluğumu keserek göz kırptı. “Gönlüm Saka’dan yana.”
Bakalım hangisi olacaktı. Saka mı yoksa Sanrı mı?
Yorumlar