“Dallarında senin pişmanlığının, toprağındaysa benim ekşi hatıralarımın olduğu bir erik ağacı dik bahçemize. Yiyemediğim o eriklerin tazeliğinde gençliğimin o ferahlatıcı duygusu yer edinsin.”
Karun ile ilk kez bebeğimizi görecektik. Ne kadar heyecanlı olduğumu istesem de saklayamıyordum. Haftalardır bugünü iple çekiyordum. Karun’un bebek konusundaki tutumunu bildiğim için çoğu zaman umutsuzluğa düşmüş, bugünün hiç gelmeyeceğini düşünmüştüm. Bir an Karun’un bebeği hiç istemeyeceğini sanmıştım ama son yaşananlardan sonra Karun her şeyiyle değişmişti.
Bebek üç buçuk aylık olmasına rağmen karnım hiç büyümediği için Karun’la soluğu hastanede almıştık. Gecenin bir yarısı beni hastaneye getirecek kadar korkmuştu. Bunun için sabahı bile bekleyememişti. Gerekli hazırlığı tamamlayan doktor uzanmam için bana sedyeyi gösterince derin bir nefes aldım. Umarım bebeğimiz iyiydi.
Sedyeye uzanıp karnımı açtığımda Karun yanımda duruyordu. Gözleri sık sık karnımda geziniyor, yaşadığı heyecan ve stresi gizlemek için yanında duran elini sıkıp açıyordu. Doktor karnıma soğuk bir jel sıkınca irkildim. Emel Hanım bize tebessüm ederek ultrason cihazını karnımın üzerine bastırıp sağa sola gezdirmeye başladı. “Bakalım ufaklık nasılmış?” Esprili bir dille konuyu ele alan doktor gerginliğimizin farkındaydı.
Cihazı karnımda gezdirip bebeği bulmaya çalıştıkça Karun’un nefes alışları sıklaşıyordu. “İşte burada.” Emel Hanım gülümseyerek ekrandaki karaltının içinde bize bir yer gösterdi. “Orada.”
Karun ile gözlerimizi kısarak siyah beyaz renklerden oluşan ekrana bakmaya başladık. “Karun sen bebeğimizi görebiliyor musun?” Kendi adıma konuşursak ben göremiyordum ya da gördüğüm şeyleri bir şeye benzetemiyordum.
Karun yanımda dururken kafasını iyice ekrana uzatıp mavilerini biraz daha kıstı. “Doktor, sizin bu cihazlarda sıkıntı mı var?” Bunu sorarken ifadesi fazla ciddiydi. “Her yer siyah beyaz, biraz renklendirin de görelim çocuğu.”
“Karun saçmalama, bu ekranlar böyle oluyor.” Onu kınayarak Emel Hanım’a döndüm. “Bebeğimiz nerede?”
Cihazı karnımın bir noktasına bastırıp işaret parmağıyla bana ekrandaki bir yeri gösterdi. “Orada.” Tam olarak neredeydi?
Dikkatli bakınca onu görebilmiştim. Kalp atışlarım bir anda artmıştı. Henüz çok küçüktü ama oradaydı. Hâlâ karnımda ve bizimle olduğunu gösterircesine ekrandaki yerini almıştı. Onu görmemizle ultrason odasında bir sessizlik yaşanmaya başlamıştı. Bebeğimizin görüntüsüne bizim hızlanan nefes seslerimiz eşlik ediyordu.
Karun’un gözleri büyüdüğünde içindeki tüm duygular mavi irislerinde taşmıştı. Bebeğimizin görüntüsü bile onu büyülemiş gibi dudakları titredi. Onun gözlerinin içinde gördüğüm parlaklık kalbimin huzurla dolmasını sağlıyordu. Soluksuz bir şekilde ekrana bakıyordu. “Merhaba,” diye fısıldarken ilk kez onunla yüz yüze konuşur gibiydi. “Merhaba küçük Saka,” dediğinde onun kız olacağına tüm kalbiyle inanıyor gibiydi. Belki de kız olmasını istiyordu.
Karun yürüyüp ekrana yaklaştığında bakışları gördüğü küçük karaltıya kenetlenmişti. Beş saniye boyunca hiç kıpırdamadan bebeğimizi izledi. Gözleri puslanınca ekran onun için bulanıklaşmış gibi boğazı düğümlenmişti. Elini kaldırdığında parmaklarının titrediğini gördüm. Parmak uçlarıyla ekrana dokunurken sanki onu karşısında görüyormuş gibi incitmekten korkuyordu.
Yüzünde o kadar derin ve sarsıcı bir ifade vardı ki titreyen kirpiklerinin arasından süzülen bir damla gözyaşıyla yandım. Mavi gözlerindeki anlamlı bakışla bebeğimizin ultrason görüntüsünü izliyordu. İçli bir nefesten sonra, “Sen… Sen bizimsin,” diyen fısıltısıyla hıçkırığımı güçlükle bastırdım. Onu daha şimdiden sahiplenmişti.
Karun yavaşça ekrana dokunuyor, içindeki tüm sevgi ve mahcubiyeti bakışlarıyla ona iletmeye çalışıyordu. Dudaklarında küçük bir gülümseme belirdiğinde nahif bir duyguyla, “Çok küçük,” diye mırıldandı. “O kadar küçük ki nasıl büyüyecek, hiç bilmiyorum.”
Bunun suçlusu benmişim gibi başını çevirip önce düz karnıma, daha sonra da bana baktı. Gözlerindeki tuhaf ifadeyle bu hareketi birkaç kez tekrarlamıştı. “Daha çok yemelisin.” Gözlerim nemliyken neredeyse gülecektim. Bu aylarda zaten küçük olurlardı. Bunun benim beslenmemle bir ilgisi yoktu.
“Onun kalp atışlarını duymak ister misiniz?” Emel Hanım’ın söyledikleriyle Karun’la göz göze geldik. İkimizin de gözlerindeki delice istek doktora gereken cevabı vermişti.
Emel Hanım tam onun kalp atışlarını bize dinletecekti ki Karun, “Bir dakika,” diyerek telefonunu çıkardı. Ekranın yanında durduğu için telefonla ne yaptığını göremedim ama daha sonra anladım. Onun kalp atışlarını kaydedecekti.
Doktor küçük bir tuşa basarak sesi açtığında odayı dolduran sesle dudaklarımda bir gülümseme belirdi. Elimi karnıma koymamak için kendimi zor tutuyordum, dinlediğim bu sese kendi kalp atışlarım eşlik ediyordu. Bebeğimin kalp atışları bir müziğin en tatlı melodisi gibiydi. Büyüleyiciydi, rahatlatıyordu ve insanın içini huzurla dolduruyordu. Karun’un da dediği gibi o bizimdi, sadece bizim.
Karun’a baktığımda gözlerini yumduğunu gördüm. İfadesi gevşerken bir an için odadaki tüm sesleri kendine yasakladığını ve geriye bir tek bebeğin kalp atışlarını bıraktığını anladım. Karun’un yüzünde gördüğüm huzur, bir an için tüm dünya bizimmiş gibi hissettirmişti. Onu daha şimdiden çok sevdiğini görebiliyordum. Bugünün geleceğini hayal dahi edemezdim.
Bu bebek bizim için dönüm noktasıydı. İkimizi gerçek anlamda büyütüp bize olgunluk katacağını biliyordum. “Bu bir mucize.” Karun’un kısık sesini güçlükle duyduğumda kapalı gözlerini araladı. “Bizim mucizemiz.” Evet, öyleydi.
Bir süre sonra doktorun odasına geçtiğimizde Emel Hanım fazla sessizdi. Bir şey söylemeden önce yaptırdığımız testlerin sonucuna bakıyordu. Emel Hanım’ın yüzündeki ciddiyet bizi endişelendirmeye başlamıştı. Karun’un omuzları gerildiğinde gözlerindeki keyifli doku kaybolmuştu. “Bir sorun mu var?”
“Ne yazık ki öyle görünüyor.” İncelediği test sonuçlarını bir kenara bırakıp başını kaldırınca gözlerinin odağında ben vardım. “Gebeliğinizin bu aşamasında rahim ağzınızda zayıflık fark ettim.” Kalbim kasıldığında Karun’un eli, elime uzanıp hafifçe sıkmıştı. “Bu durum düşük riski taşıyan gebeliklerde görülür.” Gözlerime akın eden yaşlara direnmeye çalıştığımda bu sefer Karun’un elini sıkan bendim. Sanki birbirimizden dayanma gücü bulmaya çalışıyorduk.
“Onu…” Karun sesini bulmak için birkaç kez ağır nefesler alıp bakışlarını tek bir noktada tutmaya çalıştı. Odanın içinde gezinen gözleri boş bakarken odağını kaybetmiş gibiydi. Benden daha çok sarsıldığını görebiliyordum. Güçlükle doktora bakıp derinlerden gelen bir acıyla, “Onu kaybetme riskimiz mi var?” diye sordu. “Hissetti mi?” Doktor onun ne demek istediğini anlamazken Karun’un elimi saran eli titriyordu. “Başlarda onu istememiştim.” Dudaklarını sımsıkı birbirine bastırdığında gözlerinin ardında geçen yoğun kederi gördüm. “Onu istemediğimi hissetti mi?”
Bunun tek suçlusu oymuş gibi gözleri titreştiğinde sesi kısıldı. “Beni böyle mi cezalandırıyor?” Göğüs kafesi daraldığında nefes alışları sıklaşmıştı. “Onu da mı kaybedeceğim?” Gözümden süzülen bir damla yaşa engel olamadım. Tıpkı ablam gibi, diyemediğini çok iyi biliyordum.
Doktorun söylediklerinden sonra ondan daha kötü hâldeydim ama Karun’un desteğe daha çok ihtiyacı vardı. Kendi acımı bastırarak parmaklarımı onun parmaklarının arasından geçirdim. “Onu kaybetmemek için elimizden geleni yapacağız.” Gözlerinde yer edinen o korkuyu oradan silmek istiyordum. “O Saka ve Sanrı’nın mucizesi, sonuna kadar savaşacağına eminim.” Onun sağlığı için ne gerekiyorsa onu yapacaktım.
“Lütfen sakin olun.” Emel Hanım bizi ne kadar çok korkuttuğunu görünce ifadesindeki ciddiyeti yumuşatmaya çalıştı. “Evet, fetüsün gelişiminde bazı anormallikler tespit ettik ve Bige Hanım’ın rahim ağzında zayıflıklar mevcut. Ancak hemen endişelenmeye gerek yok, bazı tedbirlerle gebeliği kontrol altına almaya çalışabiliriz.”
Gözleri ilk Karun’u buldu. “Bige Hanım’ın bu aşamada bol bol dinlenmesi çok önemli.” Keşke bunu söylemeseydi çünkü doğuma kadar Karun’un beni ayağa bile kaldırmayacak potansiyeli vardı.
Sanki Karun benim vasim veya ebeveynimmiş gibi Emel Hanım bir şeyler söylerken hâlâ ona bakıyordu. “Stres, endişe ve üzüntü, anne karnında bebeği olumsuz etkileyen faktörlerden bazıları. Gebeliği boyunca eşinizi kaygı verici durumlardan uzak tutmalısınız.” Sandalyesinde hafifçe kıpırdanarak bana döndü. “Şimdi gelelim size, Bige Hanım. Öncelikle beslenmenize çok dikkat etmelisiniz ve sizin için yazdığım ilaçları eksiksiz kullanmalısınız.”
Ellerini masada birleştirdiğinde soluksuz bir şekilde onu dinliyordum. “Doktor kontrollerinizi aksatmanızı tavsiye etmem. Ağır şeyler kaldırmaktan kaçınmalısınız.” Çıkan haberlerden benim hakkımda az çok bir şeyler duymuş olmalı ki gözlerinden imalı bir ifade geçti. “Koşmak, zıplamak ve bir yerlerden atlamak yok. Bunlar asla yapmamamız gereken başlıca şeyler.”
Sınıfta öğretmeninden söz hakkı isteyen öğrenciler gibi elimi kaldırdım. “Adam dövmek de yasak mı?”
“Listemizin ilk sırasında.” Bu duyduğum en kötü şey olabilirdi.
***
Hastaneden ayrıldığımız o gece Karun evdeki herkesi uykusundan uyandırıp avluya dikmişti. Sadece evdekileri değil, tüm çalışanları ve korumaları da malikânenin bahçesine toplamıştı. Hamileliğimin tehlikeli boyutlarından onlara bahsetmiş ve doğuma kadar canımı sıkacak bir şey yapmamaları konusunda hepsini uyarmıştı. Her dediğimin yapılmasını, bu süreçte konforuma önem verilmesini özellikle belirtmişti.
Duydukları hiçbirinin hoşuna gitmemişti, doğuma kadar hepsine dokuz doğurtacağımı iyi biliyorlardı. Çağıl’ın tepkisi en iyisiydi. Sabah ilk iş bavulunu toplayıp orduya geri döneceğini ve bebek doğduğunda eve döneceğini söylemişti.
Sabah uyandığımda Karun’u bulamadığımdan üzerimde bir burukluk vardı. Üstelik sabah bulantısıyla gözlerimi açtığım için lavaboya koşup dün akşam yediğim her şeyi kusmuştum. Güne hiç iyi bir başlangıç yapmamıştım. Kendime gelmek için duş aldıktan sonra hazırlanmıştım ama kendimi çok hâlsiz hissediyordum. Belki de uyanır uyanmaz kustuğum içindi.
Odadan çıkmak üzereydim ki midem tekrar bulanınca yüzümü buruşturdum. “Anneciğim yeter ya.” Sızlanarak terasın kapısına doğru yürüdüm. “Rujum dudaklarımda kalsın istiyorum, rahat dur orada.” Belki biraz açık havaya çıkarsam midemdeki bu sarsıntı dinerdi.
Terasa çıkıp korkuluklara yaklaştığımda ciğerlerime temiz bir hava çektim. Aşağıya bakınca gördüklerim beni şaşırtmıştı. Karun ne yapıyordu orada? Elinde kazma ve kürekle ne halt ettiğini anlamadım ama bir çukur kazıyordu. “Artık cesetleri bahçeye mi gömüyoruz?” Neler olduğunu anlamak için hemen terastan çıktım. Bu gidişle evi mezarlığa çevirecekti. Defne’nin mezarının bahçede olması yeterince ürkütücü değilmiş gibi buna yenilerini ekliyordu.
Hızlı adımlarla merdiveni inip dışarı çıktığımda hava çok güzeldi ama psikopat kocamın yaptıkları hiç güzel değildi. Korumalar ve Çağıl, Karun’un etrafına toplandığından kalabalığı yararak öne çıktım. Karun ceketini çıkarıp bir korumaya vermişti ve siyah gömleğinin kollarını toplayarak çukur açıyordu. Elindeki kürekle açtığı çukuru derinleştirdiğini görünce, “Karun!” diye cırladım. “Bahçemizi mezarlığa çeviremezsin!”
Ayakkabılarının kenarı ve pantolonunun paçaları toprak olmuşken durup bana baktı. Elindeki kürekle öylece dikilirken mavi gözlerinde soru işaretleri vardı. “Neyden bahsediyorsun?”
“Neyden mi bahsediyorum?” Çatık kaşlarla açtığı çukuru gösterdim. “Kazdığın mezardan bahsediyorum. Birini öldürdüysen onu saklamanın yolu bu değil. Parçalayıp derin dondurucuya koyalım.”
“Çok korkarak soruyorum ama niye?” Çağıl’ın uykulu gözleri merakla irileşti. “Cesedin derin dondurucuda ne işi var?”
“Bahçemizde ne işi var?” Kollarımı göğsümde birleştirerek öfkemi ondan çıkarmaya çalıştım. “Bahçeye her çıktığımda bir mezarın yanından mı geçeyim? Derin dondurucuya atalım, hem...”
Çağıl’ın ela hareleri kısıldı. “Hem?”
“Sikeyim!” Karun küreğin sapını sıkıca tutarken beti benzi atmıştı. “Yiyecek!” Küfreder gibi bunu söylerken sadece o değil, bahçedeki herkes ürkmüş görünüyordu. “Bir cesedi derin dondurucuya atmam işine gelir, bu yamyam karı her istediğinde onu yer!”
“Beni vuran o piçin yedi sülalesini sikeyim!” Çağıl arkaya doğru birkaç adım atarak benden uzaklaştı. “Bir yamyamla aynı evde olmaktansa şimdi ne güzel işimin başında olacaktım. İzin günlerim hiç istediğim gibi geçmiyor.”
Kendimi savunarak her birine ters ters bakmaya başladım. “İnsan eti yemiyorum ben!”
Karun’un yüzünde bir alay kisvesi oluştu. “Çok aç kaldığında?”
Dudaklarımı emerek masumca omuzlarımı kaldırıp indirdim. “Yerim.”
Bahçedeki herkesten bir küfür yükselirken Karun sinirlerine hâkim olamadığı için güldü. “Nedim dolabı hiç boş bırakmayın, koçum.” Onlara saldırmamı istemiyorlarsa bence de bunu yapmasınlardı.
Karun açtığı çukurun yeterince derin olduğunu düşünüp küreği yere bıraktı. “Sandığın gibi bahçeye bir mezar açmıyorum.” Yürüyüp bir korumanın elinde tuttuğu fidanı alınca şaşırdım. Yarım metre büyüklüğündeki küçük fidanı bana gösterdi. “Bebeğimiz için ağaç dikiyorum.”
İkinci kattaki odalardan birini işaret etti. “Odasının tam karşısına.” Kalbim teklediğinde tebessüm ederek bana göz kırptı. “Kendi ağacıyla birlikte büyüyecek.”
Bir an için dünya durmuştu.
Karun bebeğimize ağaç dikiyordu. Tıpkı bebeğimiz gibi küçücük bir fidandı bu. Toprağını bizzat kazmış, adamlarından yardım almadan kendi elleriyle dikiyordu. Kırk yıl düşünsem böyle bir şey yapacağı aklıma gelmezdi. Hormonlardan mı, bilemem ama yaşadığım duygusal geçişler yüzünden gözlerim dolmuştu. Mutluluktan sesim boğuk çıkarken, “Ne ağacı o?” diye sordum.
Karun’un dudaklarındaki tebessüm kaybolduğunda mavileri içli bir hüzünle harmanlandı. Bir konudaki hatasını telafi etmek ister gibi elindeki fidana bakıyordu. O küçük fidana olan bakışları mahcubiyetini yansıtıyordu. “Erik ağacı,” derken sesi kısık çıkmıştı. Geçmişteki konuşmamız aklıma gelince neden erik ağacını seçtiğini anlamıştım.
“Canım çok erik çekti. Yol üstünde bir manavda dursak ne olur, iki dakikada alırız.”
“O şeyi beslemeyeceğimi sana söyledim!”
“Kendi paramla erik alırım. Senin paranla almazsam onu besleyen sen olmazsın.”
“Sus artık, Bige.”
“Duralım bir yerde, canım feci hâlde yeşil erik çekiyor.”
“Hayır! Çocuğu istiyorsan bunları da göze alacaksın.”
Karun o gün bana yeşil erik almamıştı, canım çok çekmişti ama almamıştı. O gün yaptıkları canını yakıyor olmalı ki çocuğumuz için bir erik ağacı dikiyordu. Geç olmadan hatalarının farkına varması ve bunu telafi etmeye çalışması iyi bir şeydi. Onda en sevdiğim şeylerden biri de buydu, yanlışlarında ısrarcı olmaması.
Mesela ismim konusunda da büyük gelişme katetmişti. Eskiden bana sadece Saka derdi ve hayati tehlikem olmadıkça Bige demezdi. Bu benim canımı yakan bir durumdu çünkü arada sırada ondan adımı duymayı da isterdim. Daha sonra Saka demeyi kendine yasaklamış ve sadece Bige demeye başlamıştı. Bana hiç Saka dememesi de canımı çok yakmıştı.
Şimdiyse bazen Bige diyordu bazense Saka ve bu onda en sevdiğim gelişmeydi, tek bir ismimde takılı kalmıyordu. Artık ne Bige ismini ölümle lanetliyordu ne de Saka ismini kendine yasaklıyordu. O anki keyfine göre ikisini de kullanıyordu. Başından beri istediğim tam olarak buydu.
Karun bebeğimizin ağacını dikip suladığında tebessüm ederek onu izliyordum. Elleri toprak olduğu için sulama kabını alıp ona yaklaştım. Hafifçe eğilerek döktüğüm suyla ellerini yıkamaya başladı. Islak ellerini elbisemin eteğine silmesi katliam sebebim olabilirdi.
Ben çatık kaşlarla ona bakarken o, gülmemeye çalışarak ellerini eteğimle kurulayıp ceketini giydi. Siyah elbisemin ön kısmındaki ıslaklığa bakınca bile sinirleniyordum. Yanıma gelip kolunu omzuma atarak beni eve doğru yürümeye zorladı. “Kahvaltı yapmalıyız.” Beni kolunun altına alıp başını eğerek düz karnıma baktı. “Bebeğimin keyfi nasıl?”
Kolumu beline sarıp başımı göğsüne yasladım. “Midem bulanıyor,” diye sızlandım. “Taşıyıcı anne konusunu düşündün mü?”
Başım göğsüne yaslı olduğu için yüzünü göremiyordum ama göğüs kafesinin hareketinden güldüğünü anladım. “Taşıyıcı anne fikrini aklından çıkar. Çocuğumu sen taşıyacaksın.”
“Denizatlarında erkekler çocukları taşıyor, bir denizatı kadar olamıyorsun.”
Kalbimi titreten o erkeksi gülüşüyle mum gibi eriyordum. “Bir denizatı olmadığıma daha önce hiç bu kadar sevinmemiştim.”
“Siz erkekler her şeyin kolayına kaçıyorsunuz. Üreme kısmında siz bu işin sefasını, bizse cefasını çekiyoruz. Beni niye hamile bıraktın!”
“Yavrum, sabah sabah belli ki yine gelmişler sana. Altı ay daha sık dişini.”
“O altı ayda karnım kocaman büyüyecek, çatlaklar oluşacak.”
“Senin çatlaklarını da severim ama bu kadar sorun ediyorsun bunlar için krem, losyon ve serumlar olduğuna eminim.”
“Şişmanlayacağım.”
“Şişman hâline de ayrı düşeceğimi iyi biliyorsun. Ayrıca çok rahatsız olursan doğumdan sonra aldığın tüm kiloları verirsin.”
“Çok hâlsiz hissediyorum, baksana yürümek bile içimden gelmiyor ve bu daha başlangıç,” demiştim ki hemen eğilip beni kucağına aldı. Kendimi bir anda onun kollarının arasında bulmuştum.
Karun hınzır gözlerle beni izlerken gülmemeye çalışıyordu. “Yürümek zorunda değilsin, güzelim.” Uzanıp dudaklarıma küçük bir öpücük kondurarak geri çekildi. “Seni istediğin her yere taşırım.” Gel de bu adamın çocuğunu doğurma. Daha şimdiden çok ilgiliydi.
Karun beni yemek salonuna getirip yavaşça sandalyeme bırakmıştı. Masanın en başındaki yerini aldığında onun hemen solunda oturuyordum. Melek ve büyükbabam çoktan yerlerini almış, başlamak için bizi bekliyorlardı. Çağıl ve Kenan da aynı anda içeri girince kahvaltıya başladık.
Karun masadaki her şeyden tabağıma bolca koyarken Çağıl, “Dün akşam Gurur’u görmeye gitmişsiniz,” diyerek bir konu açtı. Çayına şeker atarken bakışları Karun ile ikimizin üzerindeydi. “O nasıl?”
“Bir teyzenin odasında onunla tavla oynuyordu.” Homurdanarak söylediklerimle Melek güldü.
“Gurur amcam her ortama uyum sağlar.” Keşke bu konuda yanılıyor olsaydı.
Karun, Melek’e katıldığını gösterircesine başını hafifçe salladı. “Çocukken de öyleydi. Ne zaman bir derdi olsa çarşıya iner, esnafa içini dökerdi.”
“Peki, şimdiki derdi neymiş?” diye sordu Çağıl.
Karun çayımı doldururken ifadesi sıkkındı. “Âşık olmuş ama sorsan inkâr eder.”
Çağıl ödü kopmuş gibi elindeki bardağı bıraktı. “Yine neye âşık olmuş?”
Sorduğu sorudaki bir detay dikkatimi çektiği için, “Neye derken?” diye sorup gözlerimi kıstım. “Kime âşık olmuş mu diyecektin?”
“Hayır, neye âşık olmuş demek istedim.” Gece uyurken boynu tutulmuş olmalı ki Çağıl boynunu yavaşça sağa sola esnetti. “Çocukken sık sık tırmandığımız ağaca âşık olduğu için bizi bir daha o ağacın yanına yaklaştırmamıştı. O dengesiz oyuncak arabasına âşık olup ona hediye olarak oyuncak araba almıştı. Defne’nin bez bebeğine gönlünü kaptırdığı için iki ay bebekle uyudu.”
“Şaka yapıyorsun?”
Çağıl sinirden gülerek Karun’u gösterdi. “Ona sor istersen, Gurur çocukken de çok tuhaftı. Bir gün bebeği Defne’nin kapısının önüne atmıştı.” Karun tüm bunları hatırlayarak gülerken Çağıl anlatmaya devam etti. “Neden ayrıldıklarını sorduğumuzda kızın çok dırdır yaptığını, anlaşamadıklarını söylemişti.” Yok daha neler.
Çağıl’ın yüz hatları şoke olmuş gibiydi. “Bez bebek nasıl dırdır edebilir?” Çocuk Gurur’la tanışmayı isterdim.
“İnsan dışında her şeye âşık olmuşluğu var.” Çağıl meraklı bakışlarını Karun’a kenetledi. “Bu sefer de yastığına falan âşık olmuş dersen, sizden kurtulmak için soyadımı değiştiririm.” Ne hatırladıysa kaşlarının kavisi çatıldı. “Bu herif bir dönem kendine bile âşık olmuştu ve bu dört yıl sürdü!” Melek ile aynı anda gülmeye başladık. Gurur’un yanında insan yaşlanmazdı, çok renkli bir kişiliği vardı.
Karun bıyık altından gülerek Çağıl’ın verdiği tepkileri izlerken başını iki yana salladı. “Bu sefer bir insana âşık olmuş.”
“Harbi mi?” Çağıl masada öne doğru eğilirken merak duygusu tüm yüzüne yayılmıştı. “Kendi dışında bir insana âşık olduğunu mu söylüyorsun?”
“Niye bu kadar şaşırıyorsun?” Bunu soran bendim. “Sonuçta daha önce de bir insana âşık olmuştu. Leyla ile evlenmek üzere olduğunu biliyorsun.” Sözlerim karşısında Çağıl hiçbir şey söylemedi ama sen öyle san dercesine gözlerini devirmişti. Hiçbir şey anlamıyordum.
Karun artık bu konuyu kapatmak istediği için, “Farah’a âşık olmuş,” dedi kısaca.
Çağıl masada olmamızı umursamadan bir küfür savurdu. “Farah’a bundan daha büyük bir kötülük yapamazdı.”
Kenan gülerek başını salladı. “Katılıyorum.”
“Abartmayın be!” Başta Çağıl olmak üzere masadaki erkeklere ölümcül gözlerle bakıyordum. “Gurur hiç iyi değil ve sizler de birinci dereceden yakınları olarak onun yanında olacaksınız.” Sert bakışlarımın ilk kurbanı Karun olmuştu. “Benimle yaşadığın her zorlukta yanında Gurur vardı. Onu yalnız bırakırsan çok fena olur.”
Şimdiki hedefim Çağıl’dı. “Çiçek’e açılman için seni az motive etmemişti. Gurur ile ikimiz olmasaydık hâlâ kendini dağlara taşlara vuruyordun!”
Ve son olarak Kenan’a baktım. “Sen de Kadem’le uğraşmak dışında bir işe yara ve Gurur’un yanında ol.” Hızla Melek’e döndüm. “Gurur, Kadem’i biliyor mu?”
Olamaz, Karun henüz Çiçek ve Kadem’i bilmiyordu! Neyse öğrenmiş oldu.
Masada buz gibi bir sessizlik olduğunda Çağıl ve Melek’in suratı kireç gibi olmuştu, sırları hiç olmadık bir zamanda ortaya çıkmıştı. Başımı çevirip Karun’un ne durumda olduğuna bakamıyordum. Kenan ise birazdan kopacak cümbüşün keyfiyle sırıtarak beni izliyordu. “Senin gibi yenge düşman başına.” Ne demek düşman başına? Bu insanlar benim gibi bir yengeyi arasalar bulamazlardı.
Çağıl ve Melek gergince önce birbirlerine baktılar, daha sonra aynı anda Karun’a. Bunu yaparken ikisi de sertçe yutkunmuştu. Omzumun üzerinden yavaşça Karun’a baktığımda tepkisizliğini koruyarak kardeşi ve yeğenini izlediğini gördüm. Ya da kardeşlerini…
Hiçbir zaman bakışları Melek’in boynundan yukarı çıkmıyordu. Hastaneden çıktığından beri bir kez olsun gözlerini Melek’in yüzüne çıkarmamıştı. Çağıl ve Melek soluksuz bir şekilde ona bakınca Karun derin bir nefes aldı. Bu ikisinin yediği haltları yakın zamanda öğrenmiş olmalı ki şaşırmamıştı. Ancak ifadesi katı ve sıkkındı çünkü ikisi de onun istemediği kişilere gönlünü kaptırmıştı.
Önce Çağıl’a bakıp kaşlarını hafifçe çattı. “Çiçek konusunda ciddi düşünmüyorsan ecdadını sikerim.” Avucundaki çay bardağını sıkarken çenesi kaskatıydı. “Nedim’in kız kardeşini harcamana izin vermem. Bu ayıbı Nedim’e yapamam!” Gözlerini Çağıl’dan ayırmadan öne eğildi. “Çiçek gönül eğlendireceğin biri deği...”
“Onunla evlenmek istiyorum.” Çağıl onun devam etmesine izin vermeden abisini susturdu. Çiçek’ten bahsedince bile tüm vücudu gevşiyor, gözlerinde sıcak parıltılar oluşuyordu. “Abi, ben bu kıza dört yıldır vurgunum.” Omuzları düştü, bu konuşmayı herkesin içinde yapmanın gerginliğiyle masadaki suya uzandı. “Nedim’le konuş, eğer onun da rızası varsa Çiçek’i bana isteyin.”
“Çiçek’i kim isteyecek sana?” diye sorduğumda Çağıl gözleriyle Karun ile ikimizi gösterdi.
Bir yanım mutlu olmuştu, bir yanımsa buruktu. İçimi burkan şey, anne ve babası hayatta olmasına rağmen kendi için çok özel olan kız isteme merasiminde onlardan bunu istememesiydi. O insanlar Çağıl gibi birinin ebeveynleri olamayacak kadar rezildi.
Çağıl’ın Çiçek konusunda ciddi olması Karun’u memnun etmişti. Bunu gevşeyen parmaklarından anlayabiliyordum ancak kardeşiyle uğraşmak için yüz ifadesini sabit tutuyordu. “Ya Nedim kız kardeşiyle evlenmene yanaşmazsa?”
Çağıl’ın savunması çok iyiydi. “Ben de Çiçek’i kaçırırım.”
Karun’un tüm vücudu taş kesilirken dişlerini sıktı. “Kızı kaçırmayı unut! Bu aileden biri de normal bir şekilde evlensin.” Böyle düşünmekte haklıydı, neticede haberi olmadan benimle evlenmişti ve Gurur da Farah’ı kaçırarak onunla evlenmişti.
“Abim değil misin, Nedim’i ikna et.” Çağıl birkaç yudum su içerek hınzırca güldü. “Büyüğüm olarak bana düğün dernek kurmak senin görevin.”
Karun ağız dolusu küfrettiğinde her an masadan kalkıp Çağıl’ın gırtlağına yapışabilirdi. “İşin düşünce şimdi abin mi oldum? Şu zamana bana abi deyişin bir elin parmaklarını geçmemiştir. Bana sürekli birader diyorsun, piç!”
Çağıl neşesinden hiçbir şey kaybetmeden tabağını önüne çekti. “Sıfatlara takılmayalım, birader.” İnadına birader demiyorsa, ben de bu çocuğu hiç tanımıyordum.
“Sakin ol lütfen.” Karun’un koluna dokunarak ona gülümsedim. “Bu herif için sinirlerini bozmaya değmez.”
“Bu herif için mi?” Çağıl’ın gazap dolu bakışları dakikasında beni buldu. “Bu sefer seni o balkondan atarım.”
Sırıtarak ona karnımı gösterdim. “Hamileyim, hiçbir şey yapamazsın.”
“Bebeği doğurduğunda kim koruyacak seni?”
“Sana Çiçek’i ben isteyecektim, değil mi?” Dudağımın köşesi tehditkâr bir edayla kıvrıldı. “Nedim’le çok yakın olduğumu unutmuş olmalısın. Evlilik hayallerini kaç yerden sabote edeceğimin farkında mısın?”
Çağıl hızlı bir U dönüş yaparak, “En sevdiğim yengemsin!” dediğinde ifadesi küfreder gibiydi ama beni güldürmeyi başarmıştı.
“Sana gelince…” Karun’un buz gibi bakışları Melek’in yüzü dışında onun her yerinde oyalanınca Melek korkuyla yutkundu. Karun onu kıvrandıracak kadar uzun süre susarken kaşları çatıktı. “Duha’nın piçiyle göz önünde buluşacaksın. İkinizin tenhalara kaçtığını duyarsam onu gözünün önünde kurşuna dizdiririm!” Çenesini sıkarak dişlerini gıcırdattı. “Hiçbir koşulda temas yok.”
Bu kadarıyla yırttığı için bence Melek şanslıydı, Karun’un tepkisi daha sert olabilirdi. Melek konusunda sağduyulu davranmak için kendini zorluyordu ve bunun nedeni onun ölümcül hastalığıydı. Ölmek üzere olan yeğenini kısıtlamak istemiyordu ama tamamen serbest de bırakamıyordu. Kadem’le olmasından nefret etse de Melek için hiçbir şeyin yarım ve eksik kalmasını istemiyordu. Aşk da buna dâhildi.
Melek hızlıca başını salladığında bu sefer de Çağıl arıza çıkardı. “Ne demek göz önünde buluşacaklar?” Çatık kaşlarının arası derinleşirken Karun’a olan bakışları fazla tersti. “O piçle karşımıza geçip takılacaklar ve biz de izleyecek miyiz? Siktir git lan!”
Karun’un mavilerinden iğneleyici bir ifade geçti. “Tenhalarda buluşmalarını mı isterdin?” Çağıl tam cevap verecekti ki Karun’un bakışlarında ne yakaladıysa sinirden dudaklarını birbirine bastırarak sustu. Kadem ve Melek göz önünde olursa doğru düzgün el ele bile tutuşamazlardı. Ancak her defasında gizlice buluşurlarsa ateş ve barut misali alev alırlardı.
Çağıl bunu bildiği için kızgın gözlerle Melek’e bakarken mecburen kabul etti. “İkiniz de gözümün önünde ayrılmayacaksınız! Tüm buluşmalarınızdan önceden haberim olacak. Yerine ve saatine kadar her şeyi bileceğim, ben olmadığımda…” Başıyla Karun’u gösterdi. “Ona söyleyeceksiniz.” Daha şimdiden Melek’e soğuk terler döktürmeye başlamıştı. “Anlaşılmayan bir şey var mı?”
Melek bir kez daha başını sallayıp, “Anladım dayı,” dedi hızlıca. Daha sonra Karun ve Çağıl’a kocaman gülümseyip gözlerini kırpıştırdı. “Kadem beni görmeye buraya gelebilir mi ya da ben onu görmeye karşı eve gidebilir miyim?” diye sordu. “Burada veya orada, hep bahçedeki çardakta göz önünde olacağız.”
Kadem’le görüşmesine izin vermelerinin üzerinden daha beş dakika bile geçmeden Melek’in bu çıkışıyla iyice delirdiler. İkisi isteksiz bir şekilde başını salladığında Melek hemen ayağa fırlayıp kapıya koştu. “Kadem’i görmeye gidiyorum!” Yok artık.
Karun ve Çağıl’ın ettiği küfürler bana kahkaha attırabilirdi. Bu onlar için katlanılmaz bir şeydi. Özellikle Karun kırmızı görmüş boğalar gibi sinirden elini sıkarak Melek’in arkasından bakıyordu. Melek’i bir erkekle görmeye bile katlanamıyordu, kendi kızı olduğunda kim bilir neler yapardı.
Melek’in gidişiyle Çağıl içini kemiren soruyu daha fazla erteleyemedi. Yüzünün her hücresinden ağır bir ciddiyet okunurken gözlerini Karun’a dikti. “Artık bana neler olduğunu açıklayacak mısın?” Karun kaskatı kesildiğinde Çağıl ondaki değişimi fark etmişti. “Gözlerini hastanede açtığından beri sendeki değişimin farkındayım.” Başıyla Melek’in çıktığı kapıyı gösterdi. “Melek’in yüzüne bile bakamıyorsun. Benden ne saklıyorsunuz?”
Çağıl bir şeylerden şüphelenmeye başlamışken Karun istese de ondan gerçeği gizleyemezdi. O söylemese bile Çağıl’ın bu işin peşini bırakmayacağını iyi biliyordu. “Bana biraz zaman ver.” Yüzünü ovuşturduktan sonra başını eğip burun kemerini sıktı. “Kendimi biraz toparladıktan sonra bilmen gerekenleri anlatacağım.”
Hemen şimdi anlatması için Çağıl tam ısrar edecekti ki bir an durdu, belli ki Karun’un son yaşadığı krizi hatırlamıştı. Karun’un hazır olduğunda ona her şeyi anlatacağını iyi biliyordu. “Levent konusunda ne yapmayı düşünüyorsun?” Çağıl’ın ela irisleri bir kez daha abisine kenetlenmişti. “Onu bir yerde rehin tuttuğunu biliyorum.” Aklında nasıl bir senaryo canlandıysa bakışları donuklaştı. “Onu öldürmeyi düşünmüyorsun, değil mi?”
Karun’un yüzü sertleşti, Levent’i hatırlamak bile sinirlerini tepesine çıkarıyordu. “O piç için aklımda iyi bir ceza var.” Küçük kardeşi hakkında konuşurken çok gerildiği için boğuluyormuş gibi kravatını çekiştirdi. “O çocuk Gurur ile ikimizi bile isteye ölüme atacak biri değil.”
“Ya öyleyse?” diye sordu Kenan.
“Değil.” Çağıl da abisiyle aynı fikirde olduğunu göstererek başını iki yana salladı. “O velet bizim elimizde büyüdü, kolay kolay bize ihanet etmez. Bunun altında bir şeyler var.”
“Katılıyorum.” Karun da bu konuda küçük kardeşine güveniyordu. “Gurur’dan önce onu bulduğum için şanslı, Gurur’un ceza ve intikam anlayışı hiçbir şeye benzemez. Levent’in isteyerek bizi tuzağa düşürdüğüne inanmıyorum.” Kaşları belli belirsiz çatıldı. “Tabii bu onu affedeceğim anlamına gelmiyor. Farkında olarak veya olmayarak tüm bunlar onun yüzünden başımıza geldi ve hak ettiği şekilde cezasını çekecek.” En azından aklındaki cezanın içinde ölüm yoktu.
Karun tabağıma hiç dokunmadığımı görünce huzursuzca bana tabaktaki şeyleri gösterdi. “Bunları yemek istemiyorsan bana ne istediğini söyle.”
Dudaklarımı büzerek tabağı kendimden uzaklaştırdım. “Midem çok bulandığı için canım hiçbir şey istemiyor.”
Dün gece doktorun söylediklerini hatırlayınca yine bebek için endişelendi. Otlu peynirden yapılmış börekten küçük bir parça koparıp bana uzattı. “Bir şeyler yemelisin.”
Başımı geriye çekerek uzattığı böreği yemeyi reddettim. “Ot sevmiyorum ben.”
Sabırlı olmaya çalışarak böreği tabağa bırakırken yoğun bakışları beni tedirgin ediyordu. “Ne istiyorsun söyle hazırlatayım?”
“Kıymalı börek de var.” Çağıl diğer börek tabağını bana gösterdi. “Bundan ye istersen.” Şimdi de tavadaki kavurmayı gösterdi. “Bunu da severdin sen.”
“Etten midesi bulanıyor, doğuma kadar yiyemeyecek gibi.” Benim adıma konuşan Karun gözlerini üzerimden çekmiyordu. “Canın ne çekiyor?”
Omuzlarımı kaldırıp indirdim. “Hiçbir şey.”
Kızgınlıkla burnundan nefesini verirken şimdi bakışları daha sertti. “Senin bu katır inadın yüzünden bebeğime bir şey olursa elimden kurtulamazsın!”
“Bana biraz daha sesini yükseltirsen şu masayı kafana geçiririm.” Sinirlenerek ayağa kalktım. “Bir şey yemeyeceğim dediysem yemeyeceğim.” Tam o esnada televizyondaki kadının pişirdiği şey dikkatimi çekti. Sabah programı sunan Çinli kadının mutfakta yaptığı şeyi görünce tüm dikkatim ekrana kaymıştı. “Salyangoz mu o?”
Gözümü televizyondan ayırmazken Çağıl’ın gülüşünü duydum. “Birader, geliyor gelmekte olan.”
“Kapatın hemen şunu.” Bu Kenan’dı.
“Siktir!” diyen Karun’un kızgın sesini işittim. “Bige sakın söyleme!”
“Canım salyangoz çekti,” dedim ve hepsi aynı anda küfretti.
Hemen masadan ayrılıp kapıya yürüdüğümde Karun da sinirli bir şekilde peşime takılmıştı. “Nereye gidiyorsun?”
Ona yakalanmamak için adımlarımı hızlandırdım. “Bahçeye bakacağım, eminim birkaç salyangoz bulabilirim.”
“O iğrenç şeyi yemeyeceksin!” Yanıma gelip beni kıskıvrak yakalayarak kucağına alması beni delirtti.
Kucağından inmek için çırpınırken, “Pişirerek yiyeceğim, bırak beni!” diye onu itmeye çalıştım. “Çiğ yemeyeceğim diyorum, bıraksana!”
Beni daha sıkı tutarak göğsüne hapsederken yüzü kaskatıydı ve gözleri fazla kızgın bakıyordu. “Üzerinde onlarca parazit taşıyan şeyleri sana yedirtmem!”
“Aç mı kalayım ben?”
“Yavrum iste dünyadaki tüm yemekleri önüne sereyim ama salyangoz olmaz.”
“Ama canım çok çekiyor.”
“Canın daha normal şeyler çeksin. Midesiz yamyam karı!”
***
Gecenin bir yarısı sıçrayarak uykumdan uyandığımda nefes nefese kalmıştım. Dün Gazel’le buluştuğumdan beri içim hiç rahat değildi, belki de bu yüzden kâbus görmüştüm. Ablam burada bizimle yeni bir başlangıç yapmak yerine ülkeden gitmeyi düşünüyordu. Hiçbir koşulda burada kalmayı veya babamla görüşmeyi düşünmüyordu. Ona geçmişinin kötü anılarını hatırlatan herkesi ardında bırakıp başka bir ülkede yeni bir başlangıç yapmak istiyordu.
Çok yakında hepimizi bırakıp çok uzaklara gidecekti. Bunu duyunca başlarda onu durdurmayı düşünmüştüm ama biraz düşününce bunun bencillik olacağını anlamıştım. Her şeyden uzaklaşmak ona daha iyi gelecekse belki de gitmeliydi. Eskisinden daha iyi bir şekilde dönecekse gitmesine karışmayacaktım. Annemin onu hatırlamadığı bir yerde kalmak canını çok yakıyordu.
Gördüğüm kâbustan sonra Karun’u yatakta bulamamak korkmama neden olduğu için banyo ve terası kontrol etmiştim. Banyoda yoktu ama terasın korkuluklarına yaklaşınca onu gördüm. Bahçedeki çardakta tek başına oturuyordu. Ellerimi korkuluklara yaslayıp aşağıya bakınca içim hüzünle dolmuştu. Karun gözlerini ayırmadan defne ağacını izliyordu.
Toprağında ablasının gömülü olduğu ağaçtan bakışlarını ayırmıyordu. Gecenin bir yarısı yataktan çıkıp yine ablasının anılarında kaybolmuştu. Gece ayazı estikçe kumral tutamları dalgalanıyordu ve biraz daha üşüyüp titriyordu ama olması gereken tek yerdeymiş gibi oradan ayrılmıyordu.
Masada içki şişeleri vardı ve bir tane de kadeh. Çoktan sarhoş olduğunu devrilen şişelerden anlayabiliyordum. Defne’nin sırrına yenilmiş gibi omuzları çöküktü, eminim yakından baksam gözleri de ıslaktı. Parmaklarının arasında sigarayı tutuyordu ve her nefesle gri duman bir sanrı gibi onu sarıyordu. Her şey yolundaymış gibi istediği kadar rol yapabilirdi ama onun için hiçbir şey yolunda değildi.
Derin bir nefes alıp sabahlığımı üzerime geçirerek odadan çıktım. Sabahlığın kuşağını sıkıca bağlayıp aşağıya inerken malikânede ölüm sessizliği vardı. Ayağımdaki terliklerle dışarı çıktığımda korumaların endişeyle bana baktığını gördüm. Karun’un ne hâlde olduğunu görüyorlardı ve onu üzecek bir şey yapmamdan korkuyorlardı. Ne de olsa bavulumu toplayıp bu evden çıkmamın üzerinden çok zaman geçmemişti.
Küçük adımlarla Karun’a doğru yürürken oldukça sessizdim. Ayağımda topuklu ayakkabı olsaydı onların tıkırtısından geldiğimi hemen anlardı. Ancak düz taban terliklerle ve en önemlisi bu kadar içmişken geldiğimi anlamadı. Defne ağacına o kadar odaklanmıştı ki değil ben, düşmanları eve baskın yapsa bunu fark edecek durumda değildi. Tamamen kendi kabuğuna çekilmişti.
Sessiz adımlarla ona yaklaştıkça aslında sadece ağacı izlemediğini, aynı zamanda ablasıyla konuştuğunu anladım. “Defne’m…” deyişi bile ağlamaklıydı. “O kansıza hangi cezayı versem bu geri dönmeni sağlar?”
Uzanıp masadaki kadehi aldığında baygın bakan gözlerini aralamakta güçlük çekiyordu ama içmeye devam ediyordu. “Söylesene abla,” diye fısıldarken içine çektiği nefes sanki göğüs kafesinde sıkışıp kalmıştı. “Sana yapılanları unutmam için daha kaç şişe, kaç kadeh devirmem gerekiyor?”
Yaşlarla dolan gözlerini kapattığında sanki ablasını karşısında görmüş ve onun yüzüne bakmaya utanmış gibiydi. O kadar sarhoştu ki bir an Defne’nin hayalini gördüğünü düşündüm. Ona olanları engelleyemediği için suçluluk duygusunun ağırlığı altında eziliyordu. “Keşke sen benim kardeşim, ben de senin abin olsaydım.” Gözlerini usulca açtığında Defne tam karşısındaymış gibi gözleri boşluğa kilitlenmişti. “Yeterince büyük olsaydım belki seni koruyabilirdim.”
Kollarını hafifçe iki yanına ayırıp gördüğü hayale kendini gösterdiğinde mavi irisleri titredi. “Şimdi yeterince büyüğüm ama yine seni koruyamıyorum çünkü yoksun.” Vücudundaki tüm kaslar yoğun bir acıyla seğirirken açtığı kolları iki yanına düştü ve acısına yenilerek başını eğdi. “Yoksun Defne’m, yoksun…”
Soluduğu her nefesle biraz daha uçuruma yaklaşıp bir adım daha çökmeye başlamıştı. Başını iyice eğdiğinde gözlerinin odağına masadaki defter takıldı ve ben sertçe yutkundum. Defne’nin günlüğü. Karun günlüğü okuduğu için bu hâldeydi. Allah kahretsin, günlükte Defne babasının ona yaptığı her şeyi yazmıştı ve Karun tüm olanları okumuştu.
O uğursuz günün başlangıcında Karun babasından öldüresiye dayak yemişti ve Defne’yle Gurur onu hastaneye götürmeleri için sorun çıkarmıştı. Orada yaşanan her şey Karun’un babasına karşı gelmesiyle başlamıştı. Gurur o gün bir kez daha abisi tarafından işkence görmüştü ve Defne onu kurtarmak için babasını bayıltmıştı. Annesinin karşısına dikilip Karun’u hastaneye götürmeleri için onu zorlamıştı. Karun’u hastaneye göndermiş, Gurur’u odasına kilitleyerek korumuş ve kendini ateşe atmıştı.
Bakıldığında Defne, Karun ile Gurur için babasının öfkesini ve gazabını üzerine çekmişti. Hemen devamında Şeref’in ona yaptıklarını zaten biliyorduk. Tüm bunların başlangıcında Karun’un babasına karşı gelip dayak yemesi vardı ve Karun, o satırları okuduğu için artık eskisinden daha çok kendini suçluyordu. Ablasının hayalinin karşısında eğdiği başını kaldırmaması bile bunu gösteriyordu.
“Sen değil, ben ölmeliydim.” Sesi boğuk çıkarken parmaklarının arasında tuttuğu kadehi sıkıyordu. “Neden yaptın?” Acı bir anda öfkeye dönüştüğünde nefes alışları hızlanmıştı. “Neden karıştın, neden bana yardım etmeye çalıştın!”
Tüm bedeni kaskatı kesildiğinde sıktığı kadeh paramparça olup avucunu kesti ama Karun bunu hissetmedi. Bir hışımla ayağa kalkıp elinin tersiyle masanın üstündeki her şeyi devirdiğinde, “Bıraksaydın ben ölseydim!” diye bağırdı. Korku beni ele geçirince yerimden hiç kıpırdayamadım. Bir kez daha ağır bir sinir krizi geçiriyordu.
İçinden taşan bir öfkeyle bağırarak sandalyeleri sağa sola fırlattı, çardağın kolonlarını yumrukladı ve yerdeki şeyleri tekmeleyerek her birini bir yere savurdu ama durmadı. “Neden!” diye bağırırken otokontrolünü tamamen kaybetmişti. “Neden yaptın bunu, neden!”
Gözlerimden birbiri ardına yaşlar akarken cesaret edip çardağa giremedim çünkü hamileydim. Karun yaşadığı bu öfke krizinin pençesinde çok vahşi ve saldırgan görünüyordu. Tek bir hatası bizden bebeğimizi alırdı ama kendine geldiğinde bunun altından kalkamazdı. Korumalar panikleyerek ona doğru adım atmaya kalkıştılar, elimi kaldırarak hepsini durdurdum. Kimse müdahale etmemeliydi.
Bu manzara canımı çok yakıyordu ama yaşanması gerekiyordu. İçine atıp kendini adım adım yok etmesindense kırıp dökmesini ve öfkesini dışarı atmasını istiyordum. Nitekim öyle de olmuştu. Karun çardaktaki her şeyi parçalamış ve parmak boğumları kanayana kadar çardağın kolonlarını yumruklamıştı. Bu öfke patlaması çok şiddetli ve hızlıydı. Aynı zamanda sarhoş vücudundaki tüm gücü aynı hızda tüketecek kadar baskındı.
Karun yarattığı enkazın ortasında tek başına dururken hızlı hızlı nefesler alıyordu. Her nefesle omuzları şiddetle hareket ediyor, göğüs kafesi yükselip alçalıyordu. Acıların kıskacında can verirken vücudundaki tüm güç çekilmişti. Boğazındaki o düğüm onu zorlayınca dudaklarını sımsıkı birbirine bastırarak direnmeye çalıştı. Ancak bir kez daha gözleri karşısındaki boşluğa takıldı ve sanırım bir kez daha Defne’nin hayalini gördü.
Ablasının on üç yaşındaki hayaliyle bakışırken daha fazla dayanamadı ve omuzları düştü. Sıktığı elini açtığında kanlı parmaklarının arasına hapsettiği kadehin parçaları dökülmüştü. Karun bakışlarını biraz daha eğerek önce, “Özür dilerim,” diye fısıldadı ama daha sonra dizlerinin üzerine çok sert düşüp ellerini yere bastırdı. “Özür dilerim, sana olanları engelleyemedim.”
Ablasının ayaklarına kapanır gibi iyice eğilip ağlamaya başladığında onunla ağlıyordum. “Özür dilerim, Defne’m çok özür dilerim!” Mavi irislerinden bir bir düşen yaşlar sanki gökyüzündeki ilk yağmur damlaları gibiydi. Düşeceği yeri bilmeyen, kirli toprakta kaybolan yağmur damlaları.
Karun ablasına ne diyeceğini, hislerini kelimelere nasıl dökeceğini ama en önemlisi kaç özrün onu geri getireceğini bilmedikçe acısı keskinleşiyordu. Onun gözlerinden süzülen her damlayla tüm bedenim onun kederini sahiplenmeye başlamıştı. O ağlıyordu, ben kanıyordum. O kanıyordu, ben ölüyordum ve o ölüyordu, ben yeryüzünden siliniyordum. Ne onu durdurabiliyordum ne de bu görüntüye katlanabiliyordum.
Karun ise Defne’yle ilgili her şeyi en derinlerinde hissettikçe her kası, her siniri ve her organı duygusal bir patlamayla sarsılıyordu. Yere yasladığı kolları gerilmişti ve omuzları her gözyaşıyla biraz daha titriyordu. “Sana olan her şey benim yüzümden.”
Tırnaklarını zemine bastırıp sertçe sıktığında elleri yumruk olmuştu. “Eğer ben olmasaydım tüm bunları hiç yaşamayacaktın.” Sıktığı ellerini açacak gücü bulamadığında omuzları sarsılmaya başladı ve Karun başını biraz daha eğerek sesli ağladı. “Ben senin katilinim.” Oysaki onun hiç suçu yoktu çünkü tüm bunlar yaşanırken Karun henüz on yaşındaki bir çocuktu.
Karun öyle bir ağladı ki bunu görmeye ne akıl dayanırdı ne de yürek. Korumaların hepsi başlarını eğerek bir bir buradan uzaklaşmaya başlamıştı. Karun yarın sabah olur da bu geceyi hatırlarsa onların yanında ağladığı için utanmasını istememişlerdi. Hepsi bir erkek olarak hemcinslerinin ne hissedeceğini çok iyi biliyordu. Giderken, “Sikeyim!” dediklerini duymuştum. “Boktan bir durum.” Hepsi Karun’un neden bu hâlde olduğunu biliyordu.
Karun ağlamanın da ötesine geçmişti. Düştüğü yerden kalkamazken onu ilk kez böyle haykırarak ağlarken görüyordum. “Abla ben çok kötüyüm,” dedikçe sıktığı yumruklarını yere geçirip omuzları sarsıla sarsıla ağlıyordu. “Aklımı kaçırmak üzereyim, kendimle ne yapacağımı bilmiyorum.” Tüm vücudu yılların birikimiyle çökerken içten parçalanmaya başlamıştı.
Yüzü gözyaşlarıyla ıslanırken ifadesi fazla ölü ve soluktu. Onun irislerinde sadece onu tüketen bir keder değil, aynı zamanda ölüm de belirmişti. Kaşları bükülmüştü ve hafif aralıklı olan dudakları titriyordu. Alıp verdiği nefeslerde hiç durmaksızın bir şeyler ölüyordu. Ölen her şey ondan bir parçaydı. “Kimselere derdimi anlatamıyorum.” Başını biraz kaldırıp karşısındaki boşluğa baktığında daha şiddetli titredi. “Bilenler de ne yaşadığımı anlamıyor.”
Başını ağır ağır sallarken bakışları derin bir çığlığa dönüşmüştü. “En yakınımdakine bile anlatamıyorum, abla.” Yanaklarımdan süzülen yaşlarla buradan kaçmak istedim, benden bahsettiğini anlamıştım.
Ansızın yüzünde kasvetli bir karanlık oluştuğunda hiçbir zaman ışığı bulamayacakmış gibi umutsuzluğa düşmüştü. “Üstesinden geliyormuş gibi davranmaya mecburum yoksa yine gider benden.” Elimle ağzımı kapatıp hıçkırığıma engel olmaya çalıştım. Ona böyle mi hissettiriyordum?
Bana kendimi ne kadar berbat hissettirdiğinden habersiz Karun konuşmaya devam etti. Ablasının hayaline bakarken isyanı boğazında düğüm olmuş gibi güçlükle, “Abla,” diye fısıldadı. “İyi gibi görünmeye mecburum çünkü onun da gitmesinden çok korkuyorum.” Sözleri yüzüme tokat gibi çarptığında irkilerek yutkundum. Onu, acısını benden gizleyecek kadar çok terk etmiştim.
Karun ağlamaktan bitap düşene kadar içini ablasına dökmüştü. Bulunduğum yerden hiç kıpırdamadan bana acı veren kıvranışlarını izlemiştim. Vücudunun hareketleri yavaşladığında ve gözyaşları biraz azaldığında yanına gittim. Bunun için kendimi cesaretlendirmeye çalışarak çardağa girip karşısında diz çöktüm.
Camların kestiği kanlı elini tutarken ne zamandır ağladığımı bilmiyordum ama kendimi durduramıyordum. Elini tuttuğumda Karun kısa bir an irkilip başını kaldırdı ama beni görünce boştaki elini hemen zeminden ayırdı. Gözyaşlarını görmemi istemediği için aceleyle yüzünü silmeye çalışınca ona engel oldum.
Elini yüzünün yakınında tutup iki elini de avuçlarıma hapsettim. “Benim yanımda ağlayabilirsin, bunun için sana kızmam veya yadırgamam.” Özür diler gibi ıslak gözlerle ona bakarken mahcubiyetim aramızdaki havaya buz gibi karışıyordu.
“Maskelerin ardına saklanma ve iyiymiş gibi rol yapma lütfen.” Titreyen dudaklarımın arasından bir hıçkırık koparken, “Bunun için seni bırakmam,” dedim yemin eder gibi. “Seni hiç bırakmayacağım.” O üç yüz seksen üç günü ona unutturmanın hiçbir yolu yoktu.
Kanı ellerime bulaşırken ağlamaktan puslanan gözlerinin ardından bana bakıyordu. Vücudundaki tüm kemikler omuzlarındaki yükün ağırlığıyla bükülmüş gibi sitemli bir şekilde beni izliyordu. Bana olan bu bakışını görmektense yatağımdan hiç uyanmamayı dilerdim. “Defne’nin öz ablam olmadığını hep biliyordum.” Ansızın itiraf ettiği şeyle iç çektim. Bildiğini tahmin etmiştim, o depoda bu haber onu hiç şaşırtmamıştı.
“Ne zamandır biliyordun?” diye sorarken avuçlarımdaki kanlı ellerine içli gözlerle bakıyordum. “Bunu senden başka kim biliyor?”
Ağlamaktan çatallaşmış bir sesle, “Gurur ve Çağıl,” diyerek beni şoke etti. Geçmiş gözlerinin önünde durmadan canlanıyormuş gibi ağlamaktan kızaran gözleri hüzünlüydü. “Annem ve babam olacak insanlar tartışırken seslerinin ne kadar yüksek çıktığını fark etmezler.”
Soğuk elleri avuçlarımın arasında titrerken nefes almakta bile güçlük çekiyordu. “Biz Gurur’la on yaşındaydık, Çağıl da yedisine yeni girmişti.” Hatırladıklarıyla gözlerinden bir damla gözyaşı daha akınca yenilgi içinde başını eğdi. “Defne’nin hamile olduğunu öğrenmeden hemen önceydi. Şeref ve Güzin yine kapalı kapılar ardında tartışıp Defne konusunda ne yapacaklarını konuşuyorlardı. O esnasında Şeref onun kendi kızı olmadığını ama başkasının piçiyle uğraşmak zorunda kaldığını söylemişti.” Ellerini avuçlarımdan çekip yüzünü sertçe ovuştururken kaşları çatıktı. “Ona tüm o fenalığı yapmamış gibi bir de ablamdan piç diye bahsetmişti!”
“Defne’ye gerçeği söylediniz mi?” diye sorduğumda Karun pişmanlık içinde başını iki yana salladı.
“Keşke söyleseydik, hiç olmazsa ona tüm o şeyleri yapanın öz babası olmadığını bilerek son nefesini verirdi. Ama söyleyemedik çünkü onu üzmek istemedik.” Omuzları biraz daha içe büküldüğünde eğdiği başını kaldırmaya yüzü yokmuş gibi hiç kıpırdamadı. O yaşlarda susmalarının nedeni bile Defne’nin iyiliğini istemeleriydi.
“Babasının kim olduğu umurumuzda değildi, o Çağıl’la benim öz ablamız ve Gurur’un da öz yeğeniydi. Öyle olmasa bile bizim için öyleydi ve hep öyle olmaya devam edecek.” Onu hiçbir zaman ötekileştirmediklerini biliyordum, üçü de Defne’ye çok düşkündü. Ölümünün üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ Defne ismini duyunca buruklaşıyorlardı.
Uzun sayılabilecek bir sessizlikten sonra Karun az da olsun kendini toparlayabildi. Büyük bir krizden sonra bedeni hâlsiz düştüğü için daha fazlasını anlatmaya gücü kalmamıştı. Saatin ne kadar geç olduğunu daha yeni fark etmiş gibi soru dolu bakışlarını bana çıkardı. “Sen neden uyandın?”
“Korktum.” Bundan kaçmaya çalışsam da gerçek buydu. “Rüyamda saatin 12.40 olduğunu gördüm,” dediğimde neyden bahsettiğimi anlamadığı için ıslak gözleri kısılmıştı. “Günler önce seni saat 12.40’ta kaybetmiştim.” Buz kestiğinde gözlerimden süzülen yaşlarla başımı salladım. “O hastane odasında kalbin durdu, Karun. Her saniyesine tanık oldum çünkü oradaydım.”
Yaşlar göz pınarlarımdan taşarken bir kırılma noktasına girmişiz gibi aramızda gergin bir bakışma geçmişti. Gözlerinde yer edinen acı, bana her şeyin daha yeni başladığını düşündürüyordu ve ben bu fırtınadan sağ çıkabileceğimizi sanmıyordum. “Bazen kâbuslarımda hâlâ o geceyi görüyorum.”
Ağlamaktan bulanık gören gözlerle ona baktığımda dudaklarım titriyordu. “Doktor ölüm saatini duyurduğunda…” Hatırladıklarım bana işkence ettiği için çoğu gece uyuyamıyordum. “Bir anda 13 Haziran’a dönmüş gibi hissetmiştim.”
Karun kaskatı kesildiğinde bunları bilmediği için yüzünde sonsuz bir acı belirmişti. “Senin kalbin durdu, benim de tüm dünyam.” Uçsuz bir uçurumun karanlık bir noktasından atlamışım gibi paramparçaydım. “Monitördeki o cılız ses değişmedikçe gökyüzüm yıkıldı, yeryüzüm kana bulandı ve herkes öldü.” Ona kendimi gösterdim. “Geriye sadece ben kalmıştım.” Tıpkı 13 Haziran’daki gibi.
Orada yaşadıklarımı hatırladıkça kalbimin tam ortasında bir kara delik açılıp gittikçe genişliyordu. İçimdeki boşluk öyle bir genişliyordu ki bana ve bize dair her şeyi yutuyordu. O yoğun bakım odasında yaşadıklarım hiç kolay değildi. “Karun ben o günden beri bazen bu saatlerde uyanıyorum.”
Ağlamamak için burnumdan derin derin nefesler alırken bakışlarımda yoğun bir korku vardı. “Daha önce seni kaybetmeye hiç bu kadar yaklaşmamıştım.”
Akan gözyaşlarımı gördükçe tüm vücudu çaresizlik içinde titredi. Yanımda olduğunu hissettirmek için parmaklarını parmaklarımın arasından geçirip hafifçe sıktığında bile ağlamayı bırakmadım. “Daha o günü atlatamamışken seni çalışma odasında gördüm. İntihara kalkışmıştın.”
Korkunun ağırlığı yerdeki bedenimi kilitlediğinde hiç kıpırdayamadım. Sanki ruhum içime düşüp parçalanıyor ve nefesime karışıp dudaklarımda yok oluyordu. Karun’un gözlerinin içine bakarak, “Korktum,” diye fısıldadım bir kez daha. “Duyduğum silah sesiyle çalışma odana koşarken aklımda olan tek şey 12.40’tı. Üzgünüm ama ayrılıkla ilgili söylediğin o sözler gitmek için ihtiyacım olan bahaneydi.” Gözlerini yumdu, o gün fırsatım varken neden gitmediğimi merak ediyordu. “Yapamadım.” Başımı iki yana sallayarak iç çektim. “Ne yanında kalabiliyorum ne de senden gidebiliyorum. Karun ben de çok yoruldum.”
Başından beri yaşadığımız her şey bir bir gözümün önünde canlanmaya başlamıştı. “O kadar çok şey yaşadık ki hiçbiri kolay şeyler değildi. Aramızdaki bu hastalıklı ilişki bizde sağlam olan her şeyi yıktı. Artık en küçük bir sarsıntıda parçalanıyoruz çünkü gücümüzün sonuna geldik.” Dudaklarımdan firar eden hıçkırıklar yüzünden titreyen sesim kısıldı. “Biz birbirimizi tükettik.” Gerçek olan tek şey buydu.
Kimse değil, bunu biz kendimize yapmıştık. Oysaki ilk tanıştığımızda böyle insanlar değildik. Yine yaralarımız vardı ama bu kadar sarsıcı ve zulüm boyutunda değildi. Yaralı olduğumuz kadar iyi ve dayanma gücü olan insanlardık. Ancak aramızdaki savaşta birbirimizin iyi yanlarını öldürmüş, sağlam kalelerini yıkmış ve birbirimizin sonu olmuştuk. Bizim birbirimize yaptıklarımızı kimse bize yapamamıştı.
Karun’un kanlı ellerini yanaklarımda hissedene kadar düşüncelerimin içinde kaybolmuştum. Yanaklarımı avuçlarının arasına alıp başımı kaldırdığında onun da gözleri ıslaktı. “Değişebiliriz.” Kaşları büküldüğünde karnımı işaret etti. “Onun için bunu yapmalıyız.”
“Değişmek mi?” Buna hiç inancım olmadığını bakışlarımla belli ediyordum. “Karun bizden daha hastalıklı bir çift yok.”
“Güzel.” Sinirleri bozulmuş gibi güldü. “Yine bir konuda en iyisiyiz.”
“Gerçekten göremiyor musun? Başından beri toksik bir ilişkinin içindeyiz.”
Gülümseyerek başını yavaşça salladı. “Diğer türlüsü bizi kesmezdi.”
Gözlerimden yaşlar akarken bir yandan da gülüyordum, benim de sinirlerimi bozmuştu. “Bu övünülecek bir şey değil. Diğer çiftler ilişkilerini daha sağlıklı yaşıyor.”
“Siktir etsene, onlar sıkıcı ilişkilerinde tekdüze bir hayat yaşasınlar. Ben sendeki kaosa âşığım.”
“Çünkü biz kusursuz bir kaosuz.”
Mavi gözlerinin ardından kanımı kaynatan bir parıltı geçti. “Ve bizim hikâyemizde daha azı yok. Hep daha fazlası olur ama bir altı yok.” Başını eğip bir nefes kadar bana yaklaştı. Bunu yaparken gözlerimin en derinine bakıp ruhuma ulaşıyordu. “Biz Saka ve Sanrı’yız, bir diğer adıyla Karanlık ve Acı. Bizden sıradan bir hikâye çıkmaz, güzelim.” Bunu söyledikten hemen sonra beni soluksuz bir şekilde öpmeye başlamıştı.
Haklıydı, o benim karanlığımdı, bense onun acısıydım.
Saka ve Sanrı’da hep daha fazlası olurdu ama daha azı olmazdı.
Yorumlar