“Çocukluğumdan geriye sadece soğuk bir kalp ve bir hiç kalmıştı ama ben hâlâ o hiçliğin içinde onun sesini duymaya çalışıyordum.”
Karun Kalender
Son günlerde olduğu gibi uyku tutmayınca bu sabah da erkenden yataktan çıkmıştım. Duş aldıktan sonra Bige’yi uyandırmamaya çalışarak giyinmiştim. Ceketimi giydikten sonra odadan çıkmak üzereydim ki gözlerim yatağa ilişti. Bige yatakta dağınık bir şekilde uyuyordu. Üstü açıktı ama havalar sıcak olduğu için üşüdüğünü sanmıyordum. Ona bakınca bile odanın sıcaklığında terlediğini görebiliyordum. Benim çok az ama onun fazlasıyla hissettiği bir sıcaklık.
Bir alt kata inip merdiveni yarılamıştım ki arkamdan Çağıl’ın, “Birader!” diyen gür sesini duydum. Başımı çevirince merdiveni koşarak indiğini gördüm. Yüzünde sabırsız bir ifade vardı. “Ne zaman Çiçek’i isteyeceğiz?” Ben nelerle uğraşıyordum, bu piç neyin peşindeydi!
“Önce Nedim ile konuşmalıyım.”
Kaşları belli belirsiz çatıldığında inanamayan gözlerle bana bakıyordu. “Onunla daha konuşmadın mı?” Beni bırakıp aşağıya inmeye başladı. “Ben konuşurum!”
“Git de suratını dağıtsın.”
“Kimin suratını dağıtıyor?” Omzunun üzerinden bana tersçe bakarken sağ elini sıkıyordu. “Bana sataşırsa onu buraya gömerim!”
“Abisini dövdüğünde Çiçek sana ne yapar?” Bu işlerin nasıl yürüdüğünden zerre kadar anlamıyordu. “Sence ben Bige’nin babasını çok mu seviyorum?” Yürüyüp karşısında durdum. “O albay bozuntusundan nefret ediyorum ama ona elimi bile süremiyorum çünkü bunu yaparsam kızı hayatımı siker.” Babasından değil, kızından korkuyordum.
Çağıl sırıtarak omuzlarını dikleştirdi. “Benim Çiçek’im bana bir şey yapmaz.”
“Ulan bizimki de kaktüs değil herhâlde ama konu ailesi olunca deve dikenine dönüşüyor.” Ona dış kapıyı gösterdim. “Git de dene hergele. Nedim’e bir yumruk at ve o saf sandığın çiçeğinin dikenleriyle tanış.”
Çağıl önce kapıya, daha sonra da bana bakmaya başladığında tereddüde düşmüştü. Ela gözleri kısılarak bana yaklaştı. “Abisini döversem Çiçek bana en fazla ne yapabilir ki?”
Ona cevap vermek için tam ağzımı açmıştım ki, “Ne mi yaparım?” diyen Çiçek’in o yumuşak sesini duyduk. Çağıl ile aynı anda sesin geldiği yöne döndüğümüzde Çiçek biraz ileride elinde kahvaltı tepsisiyle duruyordu. Yeşil gözleri Çağıl’ın üzerinde oyalanırken oldukça sakin görünüyordu. “Bir düşünelim bakalım, abimi dövdüğünüzde size ne yapabilirim?”
Çağıl gerilerek tam bir şey söyleyecekti ki Çiçek ona kahvaltı tepsisini gösterdi. “Sizi zehirleyebilirim.” Çağıl kaskatı kesildiğinde neredeyse gülecektim. Henüz hiçbir şey görmemişti. Dağ bayır gezen bu serseri kadınları hiç tanımıyordu.
Çiçek başını hafifçe sol omzuna eğerek baştan ayağa Çağıl’ı süzüyordu. “Belki de abimin arkadaşlarıyla konuşup sizin için bir suikast düzenlemeliyim. Eminim Furkan ve Celil abi bu konuda bana yardım edecektir.” Çağıl bir küfür savurduğunda Çiçek’in gözlerinde alaycı bir ışıltı belirdi. “Ya da evlilik teklifinizi kabul etmem.” İşte bunu söylemeyecekti, Çağıl buz kesmişti.
Hızlı bir şekilde merdiveni inip Çiçek’e doğru yürürken ne kadar paniklediğini saklayamıyordu. “Zehir ve suikast bana uyar ama son seçenek ihtimal dâhilinde değil.” Çiçek’in elindeki tepsiyi alıp bir kenara bıraktıktan sonra onun karşısında durdu. “Abin tüm kemiklerimi kırsa bile ona elimi sürmem ama yeter ki benimle evlenmeyi kabul et.” Piç kurusu hızlı öğreniyordu.
Çiçek’in yüzünde küçük bir gülümseme belirirken kıyamayan gözlerle Çağıl’ı izliyordu. “Abim kemiklerinizi kırmaya kalkışırsa onun canına okurum.” Yumuşak bir sesle konuşuyor, Çağıl’ın karşısında durmak bile onu heyecanlandırıyordu. “Karun Bey onunla konuşursa eminim abim evlenmemize karşı çıkmayacaktır.”
Çağıl’ın tüm vücudu titrediğinde dudaklarının ucunda bir gülümseme belirdi. Dünyanın en güzel haberini Çiçek’ten almış gibi heyecanlanmıştı. Nefes alışları hızlandığında ellerini nereye koyacağını bilmez bir hâlde önce yanında tuttu, daha sonra önünde birleştirdi ve en sonunda da ellerini cebine koydu. Sadece iki saniye içinde ceplerindeki ellerini çıkarıp Çiçek’e uzattı ama çok fazla titrediği için ona dokunamadan ellerini geri çekti.
Yaşadığı heyecan Çağıl’ın vücudunun her kasına yansırken, “Sen…” diyebildi güçlükle. Dudaklarını birkaç kez açıp kapattıktan sonra derinlerde saklanan sesini bulmaya çalıştı. “Benimle evlenmeyi kabul ediyor musun?” Titreyen ellerini yüzünün hizasına kaldırıp bakarken çok şapşal görünüyordu. “Çiçek sanırım kalp krizi geçiriyorum. Bunun için niye beni önceden hazırlamıyorsun?” Çiçek kıkırdamaya başladığında ben homurdanmakla meşguldüm. Aptal âşık.
Çiçek onun bu şapşallığına tebessüm edip tam ona yaklaşmıştı ki uyarı anlamında hafifçe öksürdüm. Burada olduğumu yeni fark eden Çiçek hemen Çağıl’dan uzaklaşırken yanakları kızarmıştı. Doğru düzgün yüzüme bile bakmaya cesaret edemeyip tepsiyi aldı ve kaçarcasına mutfağa gitti. Etrafında Çağıl varken gözü kimseyi görmüyordu. Bu iyi bir şeydi.
En romantik anlarında Çiçek’in kaçmasına neden olduğum için Çağıl çatık kaşlarla bana döndü. Kaşlarının arasında derin çizgiler oluştu, her an suratıma sert bir yumruk atabilirdi. “Ne halt ediyorsun?”
Bir elimi cebime koyarak derin bir nefesle göğüs kafesimi şişirdim. “Gözümün önünde öpüşmeyecektiniz herhâlde.”
“Sen Bige’yle gözümün önünde neler yapıyorsun, ben sana hiç karışıyor muyum?”
“Karışamazsın da.” Dudağımın köşesi yavaşça kıvrıldı. “Ben senin büyüğünüm ve aynı zamanda abinim. Ben istediğim her şeyi yaparım ama sen benim yanımda hâl ve hareketlerine çekidüzen vermek zorundasın.”
“Siktir git piç!”
“Düşündüm de kızı Nedim’den istemeyeceğim. Kendi başına hallet bu işi.”
Ağız dolusu küfrederken sert bakışlarını yumuşatmak için üstün bir çaba gösteriyordu. Çiçek’le evlenene kadar beni kızdırmayı göze alamazdı. Sakinleşmek için derin derin nefesler aldığında sıktığı dişlerinin arasından, “Ne istiyorsun lan?” diye sordu.
Onu bırakıp kapıya yürürken gülmemeye çalışıyordum. “Şimdilik karıma göz kulak olsan yeter. Evde olmadığım zamanlarda sakıncalı tek bir şey yerse Çiçek’le evlenmeyi unut.”
Çağıl’ın arkamda ettiği küfürler oldukça yaratıcıydı. “Oğlum senin bu midesiz karın normal şeyler aşermiyor ki! Dün az kalsın çekirge yiyecekti!”
“Günün her saatinde yanında olursan yiyemez.”
“Sikeyim, benimle kafa mı buluyorsun? Tüm gün onunla olmaktan daha büyük bir ceza yok!”
“Tüm gün onunla olmak için her şeyimi verebilirdim.”
“Ona olan aşkından nasıl bir psikopatla olduğunu göremiyorsun.”
“Aksine, onun nasıl biri olduğunu iyi görüyorum.” Gülerek kapıdan çıktım. “Böyle biri olduğu için ona âşığım.”
“İkiniz de hastasınız,” diyen sesi küfreder gibi çıkmıştı. “Umarım yeğenim size çekmez.” Bence annesine çekecekti ve bu başıma gelen en iyi şey olurdu.
***
Bugünkü toplantılarımı erken bitirip birkaç şantiyeyi gezmiştim. İşlerimi erken bitirmemin bir nedeni vardı. Bugün ziyaret etmek istediğim birileri vardı. Görmeye tahammül edemediğim ama öfkemi çıkarmadıkça rahatlayamayacağım birileri. Şantiyeden çıkıp arabaya bindiğimde sürücü koltuğunda oturan çocuğa, “Depoya,” dedim. “Levent ve diğer iki kansızı görmeye.” Artık onların karşısına çıkmak için hazırdım.
Başımı çevirip sıkıntıyla yanımda oturan Kenan’a baktığımda çok gergindim. “Günlük yanında mı?”
Kenan bakışlarıyla beni onaylayınca önüme döndüm. Levent Kalender bugün anne ve babasının nasıl insanlar olduğunu ablasının kaleminden öğrenecekti. Bunun ona verilecek en iyi ceza olduğunu biliyordum çünkü aynı cezayı ben günlerdir çekiyordum. Zamanı gelince gerçekleri Çağıl’a da anlatacaktım ama günlüğü Çağıl’a okutmayı düşünmüyordum. Defne’nin yazdığı o satırları kaldıramazdı.
Kız isteme merasimini onun için zehretmek istemediğimden Çağıl şimdilik gerçekleri bilmemeliydi. Defne’nin günlüğünü okumayacak bir diğer kişi de Gurur’du. Gurur bunun üstesinden gelemezdi, bu yüzden bir süre daha gerçekleri Gurur’a söylemeyi düşünmüyordum. Akli dengesi yerinde olmayan birini iyice delirtemezdim.
Çağıl’ın da bilmesini hiç istemezdim ama gerçeği uzun süre ondan saklayamazdım. Neler olduğunu bilmek istiyordu ve bana biraz zaman tanıyarak hazır olmamı bekliyordu. Çağıl’ı uzun süre oyalayamazdım.
Bige’nin seçtiği depoya gelene kadar hiç konuşmamıştım. Kafamı dağıtacak bir sohbet açmak için Kenan’ın birkaç girişimi olmuştu ama konuşacak durumda olmadığımı görünce bir süre sonra o da susmuştu. Şehrin dışındaki depoya geldiğimizde arabalarından inen adamların her biri bir yere dağılmıştı. Burayı benim için daha güvenli bir hâle getirmek için hepsi gereken önlemleri almıştı.
Oysaki burası yeterince güvenliydi, Bige deponun etrafına bir düzine adam yerleştirmişti. Çeyrek Mafya gereken tüm önlemleri almıştı. Şeref ve Güzin’in kaçmasını istemediğinden buraya resmen bir ordu dolusu adam yığmıştı. Öfkesine yenilip Şeref ve Güzin’i öldürmediği için şanslıydım, bunu ben yapacaktım.
İçeri girdiğimde tüm adamlar ceketlerinin önünü ilikleyip karşımda saygıyla eğildi. Küçük bir baş selamıyla onların arasından geçip bir alt kata indim. Bir hastane genişliğinde olan bu depoyu birçok usulsüz iş için kullanmıştım ama bunların içinde birilerine işkence etmek yoktu. Artık vardı.
Alt kata indiğimde bu katın ne kadar çok değiştiğini gördüm. Birçok tırın yükünü alacak genişlikte olan depo ikiye bölünmüştü. Tüm bu değişiklikleri Bige yaptırmıştı. Deponun bir yanı soğuk hava deposuna dönüştürülmüştü, diğer yanıysa bir fırına. Böyle bir işkence yöntemi ne benim ne de Gurur’un aklına gelirdi. Bir kez daha Bige’ye karşı bir yanlış yapmadan önce iki kez düşünmem gerektiğini anlıyordum.
Küçük bir işaret yaptığımda adamlarımdan biri soğuk hava deposunun kapısını benim için açtı. Çelik kapının dümene benzeyen kolunu çevirip açtığında soğuk hava tenime nüksetmişti. Kapının önünde durdum ama içeri girmeye cesaret edemedim. Yanımda duran Kenan dışında kimse ne kadar gerildiğimi anlamamıştı. İçeriye baktıkça on üç ve on yaşındaki iki çocuk gözlerimin önünde canlanıyordu. Hatırladıklarım hiç iyi şeyler değildi.
“Üşüyorum… y-yardım et kardeşim, çok üşüyorum.”
“Abla kimse gelmiyor. Ne yapacağımı bilmiyorum, kimse duymuyor beni.”
“Üşüyorum.”
“Kurtulacağız buradan. Dayan Defne’m, n’olur dayan.”
Dayanamamıştı, çok direnmişti ama daha fazla dayanamamıştı. Defne’m, kanayan yaram, beni böyle bir yerde bırakıp gitmişti. Buna benzer bir yerde ablamın cesediyle iki günümü geçirmiştim. Üstelik tüm bunlar olurken daha on yaşındaydım.
Ablamı kaybettiğim o soğuk hava deposunun bir benzerine bakarken eskisinden daha fazla üşüyordum. Böyle bir yerde yaşadıklarım yirmi bir yıl boyunca ısınmama hiç izin vermemişti. Çok iyi biliyordum ki hayatımın geri kalanında da hiç ısınmayacaktım. Defne’nin gidişiyle vücut ısım beni terk etmiş ve kalbim buz tutmuştu. İçimde hiçbir ateşin eritemeyeceği bir buz vardı.
Kenan iyi olmadığımı görünce beni daldığım kâbuslardan çıkarmak için, “Kapıyı kapatın,” dedi hızlıca. Bu soğuk hava deposunun bana neyi hatırlattığını iyi biliyordu.
Kapıyı kapattıklarında yönümü fırına çevirdim. İşaretimle kapı açılınca içeri girmekten çekinmedim, yanmaktan korkmazdım. Eminim Gurur burada olsaydı o da soğuk hava deposuna girer ama fırının içine adımını atamazdı. Ateş ve buz misali korkularımız çok farklıydı.
Devasa fırının içinde yürürken etrafıma bakıyordum. Şu anda yanmadığı için içerisi sıcak değildi ama boğucuydu. Dört tarafı metallerle kaplı bir fırındı. Metal duvarlarında ızgaralar vardı ve çalıştırdıklarında tüm o ızgaraların ısınıp kor gibi yanacağını biliyordum. Dereceyi artırdıkça içindeki her şey kızarıp küle dönerdi. “Nasıl buldun?” Kenan’ın sesiyle kapıya doğru yürüdüm.
“Olması gerektiği gibi.” Özel olarak yaptırdığımız fırından çıkıp Kenan’a döndüm. “Neredeler?” Asıl görmek istediklerim bunlar değildi.
Kenan bana koridorun sonundaki kapıyı gösterince adımlarım hızlandı. Kenan’ın gösterdiği kapının önünde durduğumda adamlarım benim için kapıyı açtı. “Tuvalet ihtiyaçları dışında onları buradan çıkarmadık.” Bana kapıyı açan çocuğa başımı sallayıp içeri girdim. Bakalım soyumun utanç kaynakları ne durumdaydı?
İçeri girdiğimde Güzin ve Levent’i hücrenin farklı yerlerinde ayak bileklerinden duvara zincirlediklerini gördüm. Şeref ise kolları yukarıda zincire vurulmuşken güçlükle ayakta duruyordu. Beni kaçırıp zincirlediği şekilde zincirlenmişti. Bunun Bige’nin işi olduğunu çok iyi biliyordum, kim bana ne yaparsa aynı şekilde karşılık veriyordu. Daha önce anneme attığı tokattan bunu çok iyi biliyordum.
Birileri bana zarar verdiğinde Bige onların gözünün yaşına bakmazdı. Ben ona zarar verdiğimdeyse gözümün yaşına bakması şöyle dursun, üzerimden geçip anamı ağlatırdı. Bige Saka’nın rüzgârını hafife almak aptallıktı; bir esti mi, adı gibi efil efil eser ve yoluna çıkan herkesi ezip geçerdi. Sikeyim, ondan ödüm kopuyordu!
İçeri girdiğimde artık anne ve baba bile diyemediğim Şeref ile Güzin’in yüzünde yoğun bir öfke belirdi. Levent ise bana duyduğu korkudan duvarın dibine iyice sinmişti. Oynadığı oyunla neye sebep olduğunu bildiğinden yüzüme bile bakamıyordu. Gözlerimin odağında Şeref vardı.
Kendi eceline bakarken bu sefer elimden kurtulamayacağını bildiği için gözlerindeki korkuyu gizlemeye çalışıyordu. “Bu yaptığını yanına bırakmayacağım!” Beni tehdit edecek konumda olduğunu düşünmesi komikti.
Ona bakarken bile midem bulanıyordu. Görünürde toparlıyordum, her geçen günle biraz daha eski sağlığıma kavuşuyordum ama gerçekte hiç iyi değildim. Etrafımdaki insanlardan bunu saklamaya çalışmam iyi olduğumu göstermiyordu. O eski balık fabrikasında öğrendiğim gerçekler benim için kırılan kemiklerimden daha ağır ve sarsıcıydı.
Daha önce ölmeyi bu kadar çok istediğim tek an geçen yıldı. Saka’nın ölüm haberini aldığımda ve onsuz geçirdiğim o üç yüz seksen üç günde bir tek bu kadar çok ölmek istemiştim. İkinci kez bana yaşamayı zehredense Defne hakkında öğrendiklerimdi. Melek’in babama baba deyişini hatırladıkça gözlerimi açtığım bu kirli dünyadan daha çok iğreniyordum.
Nasıl bir baba küçücük bir çocuğa dokunabilirdi?
Bu piçe baktıkça aklımı yitirecek gibi oluyordum. Bu şerefsiz ablama dokunmuş, onu hamile bırakmış ve kendi suçunu bir başkasının üzerine yıkarak bu işten sıyrılmıştı. Hepsi bu da değildi, annemle ikisi tüm olanlardan Defne’yi suçlayıp onu evden uzaklaştırmışlardı. Bunlar nasıl insanlardı!
Ablamın kurtulma şansı vardı, zamanında hastaneye gitseydi kurtulabilirdi. Öldü diye onu soğuk hava deposuna attıklarında Defne hâlâ yaşıyordu. Benden yardım isteyip üşüdüğünü söylerken Defne’m yaşıyordu. Artık Şeref’in neden onu ölüme terk ettiğini daha iyi anlıyordum. Milletin ağzına laf vermemek için değil, kendi pisliğinin üzerini örtmek için Defne ve bebeğinden kurtulmak istemişti.
Bu orospu evladının iliğini kurutacaktım! Şeref ve Güzin için her şey daha yeni başlıyordu. Onlar yüzünden artık Melek’in yüzüne bile bakamıyordum. O benim yeğenimdi ve aynı zamanda kız kardeşimdi. Bana hayatı zehreden boktan bir trajedinin içine düşmüştüm.
O yıllarda Defne’ye yardım edecek yaşta olmadığım için kendimi suçlamamam gerekiyordu ancak ona olanlar yüzünden kendimi suçlamadığım tek bir anım yoktu. Hiçbirimiz onun neler yaşadığını anlayamamıştık. Ona tüm o fenalığı yapan kişinin babam olduğunu nasıl düşünebilirdik ki? Bunu bir babaya kondurmak kolay değildi. Şeref Kalender’den her türlü kötülüğü beklerdim ancak bu kadarını değil.
O Defne’nin katili ve utancıydı.
Ben bunu Gurur ve Çağıl’a nasıl söyleyecektim? Melek’in babasının kim olduğunu onlara nasıl söylerdim? Çağıl’ı bilirdim, kendini dağlara vurur ve bir daha da eve dönmezdi. Babasının onda bıraktığı utançtan kaçmak için uzağa, hep en uzağa gider ve şehit haberinden önce abi ocağına dönmezdi. Ancak uzun süre de gerçekleri ondan gizleyemezdim.
Benim öğrendiğim gibi er veya geç Çağıl da öğrenecekti ve bu olduğunda gerçekleri bir başkasından öğrendiği için beni affetmezdi. Peki, ya Gurur? Melek’in özbeöz yeğeni olduğunu öğrendiğinde Gurur’u nasıl tutacaktım? Aklı sürekli gelip giderken iyice kafayı bozmaz mıydı? Defne’nin Şeref’in çocuğunu doğurduğunu öğrendiğinde Gurur’un kalan aklı da giderdi.
Daha fazla belaya bulaşır, belki de kendini kör bir kurşuna öldürtürdü. Defne’nin gerçeğinden kaçmak için benim denediğim gibi ölümü bile seçebilirdi. Ben bile bu öğrendiklerimle yaşayamazken Gurur kim bilir ne hâle gelirdi.
Neden öğrenmiştim ki! Hiçbir şey bilmezken bile hayatım fazla boktandı, şimdiyse cehennemden farklı değildi. Gözlerimi açıyordum Defne, kapatıyordum Defne. On üç yaşındaki bir kız çocuğunun hayali gözlerimin önünde gitmezken delirmenin eşiğindeydim. Gözlerim sık sık doluyordu ama etrafımda hep birileri olduğu için ağlamaya bile utanıyordum. Bu uyanışım kurtuluşa değildi, ölümeydi çünkü yaşadığımı hissetmiyordum.
Kendimi toparlamaya çalışarak bakışlarımı Şeref’ten çekip Levent’e döndüm. Ona doğru attığım tek bir adımla Güzin zincirlerine asılarak, “Dokunma oğluma!” diye bağırınca adımlarım durdu. Bu kadının her sözü beni incitiyordu.
“Demek dokunmayayım oğluna?” Alayla gülerek ona dönüp sinirle harlanan gözlerine baktım. “O oğlunsa ben neyinim?” Sahte gülüşüm içimde yıllardır süregelen dışlanmışlık hissini bastırmaya yetmiyordu. İnsanın kendi ailesi tarafından dışlanmasından daha kötü ve ağır bir duygu yoktu.
Güzin iplerin benim elimde olduğunu çok iyi bildiğinden yüzündeki iğrenti duygusunu gizlemeye çalıştı. Benden midesi bulanırken bana her baktığında yüzünde oluşan o tiksinti ifadesini gizlemek için kendini zorluyordu. “Sen de benim oğlumsun.” Bunu söylerken bile sesi her an kusacakmış gibi isteksiz çıkmıştı. O öyle bir kadındı ki kendi öz oğluna bir ucube gibi hissettirmediği tek bir günü olmamıştı.
“Eskiden beni sevmemen canımı yakardı.” Hâlâ canımı yakıyordu ama bunu ustaca gizleyip soğuk bir şekilde güldüm. “Sana karşı bir kusurum olmazdı ancak buna rağmen benden nefret ederdin.” Başımı yavaşça iki yana salladım.
“Neden beni sevmediğini hiç anlayamadım. Para için Gurur’dan nefret etmeni bile bir yerde anlıyorum ama beni neden sevmedin?” Hissiz bir şekilde gözlerinin içine bakarken bazı cevaplara ihtiyacım vardı. “Çağıl ve Levent’i sevdiğin gibi beni neden sevemedin?” Başımla Şeref’i gösterdim. “Ona benziyorum diye mi?” Aklıma gelenlerle yanımda duran elimi sıkmaya başladım. “Yoksa Melek gibi ben de mi tecavüzden doğdum?”
Hızlıca başını iki yana sallayarak, “Hayır,” dedi aceleyle. O kadar sinsiydi ki oynadığı rolü ustaca sürdürüp samimi görünmeye çalışıyordu. “Seni hep sevdim, Karun.” Karşısında on yaşındaki o çocuk varmış gibi birkaç tatlı sözle beni kandırmaya çalışıyordu. “Belki sana olan sevgimi iyi gösteremedim ama seni hep sevdim.”
“Siktir etsene.” Yalanlarına inanacak yaşı çoktan geçmiştim. Nefret ettiği kocasının bir yansıması olduğum için beni sevememişti. Onun nefretini ve tiksintisini hissetmediğim tek bir anım olmamıştı.
Timsah gözyaşları dökerek ayak bileğindeki zinciri gösterdi. “Bizi bırakmalısın.” Ağlamaklı bir ifadeyle dudaklarını büktü. “Biz senin aileniniz, bize bunu yapamazsın.” Hangi aileden bahsediyordu?
“Sahte gözyaşlarını kendine sakla, Güzin Hanım.” Ona adıyla hitap etmemle gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açılmıştı. Bu haysiyetsizlere daha fazla anne ve baba demeyecektim. “Benim tek ailem Gurur, Çağıl, Melek, Kenan, karım ve çocuğum.” Hepsi bundan ibaretti.
Saydığım kişilerin içinde Levent’e yer vermediğim için gözleri dolarak, “Abi,” diyen kederli sesini duydum. “Bilmiyordum abi.” Hâlâ ne yüzle bana abi diyordu!
Kaşlarımı çatarak ona döndüğümde kabahatinin ne kadar büyük olduğunu iyi bildiği için başını eğdi. “Babam beni kandırdı.” Ellerini kirli zemine bastırırken utanç içinde başını biraz daha eğmişti. “Sizinle barışmak istediğini söyledi. Ne zaman size ulaşmaya çalışsa onu her yerden engellediğinizi anlattı. Sen ve amcamı onun söylediği yere getirirsem ikinizle konuşup aranızdaki sorunları halledeceğine beni inandırdı.” Tam da düşündüğüm gibi bu piç kurusunun hiçbir şeyden haberi yoktu.
Başını güçlükle kaldırıp bana baktığında gözlüklerin ardındaki gözleri ıslak bakıyordu. “Tek istediğim her ailede olduğu gibi bir arada olmamızdı.” Kaşlarını büktüğünde hıçkırıklar boğazını sıkıştırıyormuş gibi sesi boğuk çıkmıştı. “Aranızdaki sorunun sebebini bana hiç anlatmadınız, hâlâ da bilmiyorum. Benim yapmaya çalıştığım tek şey ailemi bir araya getirmekti.”
Levent’in neye sebep olduğu hakkında zerre kadar fikri yoktu ama bir konuda haklıydı. Ondan gerçekleri gizleyerek işlerin bu noktaya gelmesine biz sebep olmuştuk. Ona doğruları söylemeyerek aslında biz de kendimizce haklıydık. Uzakta da olsa en azından bir anne ve babası olsun istemiştik. Onların nasıl insanlar olduğunu bilerek büyümesini istememiştik.
Levent’in onlarla gizlice telefonla görüştüğünü veya arada sırada onları görmeye gittiğini hep biliyorduk. Görmezden gelmiştik, kafasında oluşturduğu anne ve baba portresini kirletmek istememiştik. Hiç olmazsa içimizden birinin daha temiz anılarla büyümesini istediğimiz için susmuştuk. Asıl yapmak istediğimiz Levent’e bizden daha iyi ve daha sağlıklı bir çocukluk yaşatmaktı.
Bu yüzden onu anne ve babasından koparıp yanımda İstanbul’a getirmiştim. Çocukluğu o insanların yanında geçseydi onlardan nefret ederek büyüyecekti. Ama benim yanımdayken anne ve babasını her istediğinde göremediği için onların gerçek yüzünü görecek fırsatı olmayacaktı. Böylece uzakta da olsa iyi olarak hatırlayacağı anne ve babası olacaktı.
“Sana Şeref ve Güzin’den neden nefret ettiğimizi hiç anlatmadık çünkü gerçekleri öğrendiğinde hayatın bir daha eskisi gibi olmayacaktı.” Göğüs kafesimin içindeki kalbim hışırdayan bir ayaz gibi çarpmaya başladığında derin bir nefes aldım. “Mademki bizi sırtımızdan vuracak kadar büyüdün, o zaman gizlediğimiz gerçekleri öğrenmeyi hak ediyorsun.”
Kenan’a bir işaret yaptığımda yanıma gelip ceketinin iç cebindeki defteri çıkardı. Defteri Kenan’dan alıp Levent’in önüne attım. “Anne ve babandan neden nefret ettiğimizi oku bakalım, çocuk.”
Levent önüne düşen deftere anlamaz bakışlar atıp soru dolu gözlerini bana çıkardı. “Bu nedir?”
“Ablan Defne’nin günlüğü.” Levent şaşırdığında Güzin gözlerini kısmıştı ve Şeref… O piç panikleyerek zincirlerine asılmıştı. Günlükte neyin yazdığını tahmin ettiği için telaşa kapılmıştı.
“Orada yazan her şey yalan!”
Gözleri daraldığında çatık kaşlarla Güzin ve Levent’e bakıyordu. “Yazılan hiçbir şeye inanmayın, bu bana kurulan bir tuzak!” Kolları yukarıda asılmaktan ağrırken ayakta bile zor duruyordu ancak buna rağmen hâlâ kendini aklama çabasındaydı. “Defne hiç arkasında günlük bırakmadı. Tüm bunlar Gurur ve Karun’un oyunu!”
“Öyle mi?” Soğukkanlılığımı koruyup Levent’in önüne attığım defteri aldım. “Bu günlüğün bizim oyunumuz olup olmadığını anlamanın bir yolu var.” Güzin’e doğru yürüyüp günlüğün ilk sayfasını açıp ona gösterdim. “Bak bakalım kızının el yazısını hatırlayabilecek misin?”
Şeref piçi ona bağırıp, “Onların oyununa gelme!” diye haykırdı ama merakına yenik düşen Güzin, yüzünü günlüğe yaklaştırdı. Mırıltılar çıkararak günlüğün ilk sayfasını okurken gözleri kısıktı. Abartısız beş dakika boyunca günlüğü okumasına izin verdim, daha sonra başını kaldırıp Şeref’e döndü.
“Bu Defne’nin yazısı. Yazmayı öğrendiği ilk günden beri A’lara şapka ekler, Ö ve Ü’lerin noktalarını çizgi şeklinde çeker ve Y’lerin kuyruğunu fazla uzatırdı.” Güzin şaşırtıcı bir derecede kızına duyduğu özlemle iç çekerek başını salladı. “Defne’nin el yazısını nerede görsem tanırım, bu onun yazısı.” Şeref tam onu yalanlayacaktı ki Güzin, “Bu defter Defne’nin,” diye son noktayı koydu. “Çünkü ona bu defteri ben almıştım.”
Geriye çekilerek Şeref piçine döndüm. Bakışlarım ona değdiği an kanım öfkeyle kaynıyor, tüm eklemlerim öldürme dürtüsüyle yerinden oynuyordu. “Karın defterin Defne’ye ait olduğunu doğruladığına göre bakalım üvey kızın hakkımızda neler yazmış?”
Sertçe yutkunduğunda siktiğim suratını dağıtmayı sonraya bırakıp günlüğü tekrar Levent’in önüne attım. “İlk sayfasından başlayıp son sayfasına kadar sesli oku!” Bugün ailesinin gerçek yüzünü ve kirli sırlarını öğrenecekti. Levent defteri sıkıca tutarken gözleri yuvalarından fırlayacak gibi büyümüştü. “Defne bizim öz ablamız değil mi?”
“Anne bir, baba ayrı.” İğrenen gözlerle ona Güzin’i gösterdim. “Defne onun tek gecelik eğlencesinin meyvesi.”
Levent anne ve babasının birbirine pek sadık olmadığını bildiği için bu habere pek şaşırmamıştı. Bir zamanlar Levent dâhil hepimiz DNA testi yaptırmıştık çünkü hiçbirimiz kimden olduğumuzu bilmiyorduk. Bir Kalender olup olmadığımızı anlamak için üç kardeş DNA testi yaptırmıştık ve kötü haber… Üçümüz de Şeref ve Güzin’in çocuklarıydık. Bu yüzden Defne’nin Şeref’in kızı olmaması Levent’i pek şaşırtmamıştı.
Levent onu neyin beklediğini bilmeden günlüğü alıp ilk sayfasından okumaya başladı. Kenan bunu duymak istemediği için dışarı çıktı ama ben kaldım. Levent sesli bir şekilde ablamın günlüğünü okurken zaten okuduğum bir şeyi ikinci kez dinlemeye başlamıştım. Defterin başlarında Defne o evde gördüğümüz zulümleri anlatmıştı.
Gurur’la bana yapılanları yazmış ve ikimizi yeteri kadar koruyamadığından bahsetmişti. Şeref’in her fırsatta beni soğuk hava deposuna kapattığını ve Gurur’un sırtını yaktığını okuyan Levent duraksadı. Şeref tüm bunları bize yaparken Güzin’in nasıl sessiz kaldığını satırlarda okumuştu. Daha fazla devam edememişti, oysaki en kötüsü bu değildi.
Levent günlüğün her sayfasında benzer satırlara rastlayınca gözlerindeki belirsizlikle anne ve babasına bakmaya başladı. “Doğru mu bunlar?” Daha onlar cevap vermeden yıllardır hiç ısınmadığımı ve Gurur’un ateşten ne kadar çok korktuğunu hatırladı. Yüzünün tam ortasına sert bir yumruk yemiş gibi irkilerek gözlerini kırpıştırdığında, “Baba,” diye fısıldadı güçlükle. “Ne yaptın sen?”
“Bize ne yaptığı artık önemli değil.” Karşısındaki duvara sırtımı yaslayıp bir elimi cebime koydum. “Okumaya devam et, çocuk.”
Hiçbir şey söylemeden başını eğip kaldığı yerden okumaya başladığında gözleri sık sık anne ve babasına kayıyordu. Defne’nin kaleminden okuduğu her işkence sahnesiyle ara sıra bana bakıyor ve özür diler gibi boynunu büküyordu. Gurur ile ikimizin ne şartlar altında büyüdüğünü, neden Şeref ve Güzin’den nefret ettiğimizi artık biliyordu. Çocuk yaşta uğradığımız tüm o eziyetleri Defne eksiksiz yazmıştı.
İkinci kez okumaya ve duymaya katlanamadığım o sayfalara gelince dayanmak için kendimi zorladım. Yüreğim boğazıma sıçramış gibi nefes almamı güçlendiren bir yumrunun etkisini sızlayan gözlerim çekiyordu. İçimden dayan dedim kendime, biraz daha dayan... Levent o trajedinin her satırını sesli okumaya başladığında artık Güzin de onu can kulağıyla dinliyordu.
Şeref onun odasına girene kadar Defne yaşanılan her şeyi eksiksiz yazmıştı. Hatta annesiyle arasında geçen konuşmaları bile yazmıştı. Buraya kadar Defne’nin yazdıklarında tek bir yanlış çıkmayınca Güzin bundan sonrası için de şüphe duyamazdı. Bir zamanlar inanmadığını söylediği kızına artık inanmaktan başka çaresi yoktu.
Şeref’in Defne’nin odasına girdiği satırları okuyan Levent’in yüzü bembeyaz kesilmişti. Defne’yi dövdükten sonra pantolonunun kemerini açtığı satırlarla Levent sustu. Gözlerinde yer edinen sarsıcı acıyla başını iki yana sallayarak Şeref’e döndü. “Yapmadın, değil mi?”
Sesi titrerken gözleri gerçek anlamda ışığını kaybetmişti. Yavaşça başını eğip elinde tuttuğu deftere baktı, daha sonra yutkunarak tekrar babasına döndü. “Baba…” deyişi yıkılmak üzere olan birinin son yakarışları gibiydi. “Düşündüğüm şeyi yapmadın, değil mi?” Yapmaması için neler vermezdim ki.
Şeref’in öfkeyle çatılan kaşları suçlayıcıydı. Bileklerini tutan zincirleri çekiştirirken Levent’e kızgınlıkla bakıyordu. “Beni neyle suçladığına dikkat et, ben hiçbir şey yapmadım!” Şerefsiz evladı sonuna kadar inkâr edecekti ama inkârı onu kurtarmayacaktı!
İşaretimle birlikte Levent okuyacaklarından korksa da kendini zorlayıp okumaya devam etti. Defne’nin o odadaki çaresizliğini okudukça Levent’in yüzü biraz daha sararıyordu. Satırların ona yaşattığı şokla suratındaki tüm kaslar dondu, bir tek dudakları dışında. Okuduğu satırlar dudaklarından dökülürken yüzü kaskatıydı.
Çok yalvardım.
Çok ağladım.
Dur dedim.
Ama durmadı.
Levent bunları mırıldandıktan sonra başını kaldırıp Güzin’in gözlerinin içine baktı ve Defne’nin sözlerini tekrarladı. “Annem mutlu olabilirdi, babam yüzümde hiç kalıcı iz bırakmamıştı çünkü izin en büyüğünü ruhumda açmıştı.”
Günlük Levent’in parmaklarının arasından düşerken okuyamadığı bir kısmı ben dile getirdim. “En acı verici olansa o gün odamda olanları ağlayarak anneme anlattığımda beni bir tokatla susturup, ‘Babana iftira atacak kadar aşağılık bir çocuksun!’ demesiydi. Bu canımı her şeyden daha çok yakmıştı.” Gözlerimin odağında kendi kızına inanmayan bir anne vardı ama o, eğdiği başını kaldırmıyordu.
“Bir şey söyle.” Levent gözünü dahi kırpmadan Güzin’e bakarken okuduklarının şokundan çıkamadığını sarsıcı ifadesinden görebiliyordum. “Anne?” diye mırıldandığında nefesi kesilmiş gibi titriyordu. “Ablam sana böyle bir şeyden bahsetti mi?”
Levent’in nabzı hızlanırken boğazını tırmalayan öğürtüyü bastırmak için elini midesine yasladı. “Defne…” Yutkundu. “Sana şey dedi mi?” Gözleri titreşirken can çekişir gibi başını yana doğru eğdi. “Babamın ona teca...” Daha fazla dayanamayıp ellerini yere bastırdı ve kusmaya başladı. Okuduğu satırlarla zehir yutmuş gibi kusarken gözlerinden birbiri ardına yaşlar akmaya başlamıştı.
Artık gerçekleri biliyorsun, çocuk.
Bununla yüzleşmek Levent için iki katı daha zordu, benden farklı olarak anne ve babasını seviyordu. Ben nefret ettiğim bir adamın en korkunç yüzünü görmüştüm ama Levent bugün sevdiği insanların onda yarattığı hayal kırıklığını da yaşıyordu. Sadece ablasına olanlar için değil, anne ve babasının onda bıraktığı acıyla da boğuşuyordu. Bugün burada olanlar benim için zorsa Levent için ölümdü.
Bir yandan ağlarken bir yandan da midesindeki her şeyi kusarak çıkarmıştı. Şeref’in Defne’ye yaptıklarını idrak ettikçe daha fazla ağlayıp kusuyordu. Bir süre sonra elinin tersiyle ağzını silip başını kaldırdığında nefes alışları sıklaşmıştı. Şeref’e baktığında gözlerinde bir anda beliren öfke, daha önce onda eşine benzerine rastlamadığım türdendi.
Tüm dünyası yerle bir olmuş gibi ıslak gözlerindeki öfke karanlığa karışmıştı. Yere bastırdığı ellerini sıkarken dişlerinin arasından, “Nasıl yapabildin?” diye sordu. Sesi önce fısıltıyla çıktı fakat hemen ardından yumruğunu yere geçirip, “Kızındı lan o senin, kızın!” diye bağırıp bir hışımla ayağa kalktı. “Seni babası olarak görüyordu, nasıl yaptın! Dokunduğun, lekelediğin ve kanına girdiğin o kız, kızın sayılırdı!” Boğazını yırtarcasına bağırıp Şeref’e koştu ancak ayağındaki zincir ona ulaşmasına engel olmuştu.
İçindeki ihanet duygusu devasa bir öfkeye dönüştüğünde Levent zincirlerine daha sert asıldı. Mümkün olsa ayak bileğindeki zinciri koparıp Şeref’i öldürürdü. Ona doğru atılıp Şeref’e ulaşmaya çalıştıkça bağlı olduğu zincir onu geriye çekiyordu. Tüm gücüyle zincire asılınca sertçe dizlerinin üzerine düştü.
Levent yumruk yaptığı elini üst üste yere geçirirken çıldırmış gibiydi. “Senin kanını kurutacağım!” Gırtlağını yırtarcasına bağırıp bir şeylerden hıncını çıkarmak ister gibi yumruğunu yere geçirmeye başladı. “Seni baba bildiğim tüm o yıllara yazıklar olsun! Sen insan mısın lan!”
Levent çenesini sıktığında parmak boğumları gerilen elini bir kez daha yere vurup ağlamaya başladı. “O senin kızın sayılırdı!” Omuzları hareket edecek şekilde ağlarken öfkesinin dışa vurumu attığı yumruklardan çok daha fazlasıydı. “Nasıl kıydın ona, nasıl elin uzandı bir çocuğa!”
Adamlarıma Levent’i gösterdiğimde zincirlerini açıp onu zorla dışarı çıkarmışlardı. Levent çok karşı koydu ama dört adama direnecek güçte değildi. Çok istese de Şeref’e ulaşmasına izin vermediler. Levent’i dışarı çıkardıktan sonra Kenan içeri girip kapıyı kapatmıştı. Kenan yerdeki günlüğü alırken sıradaki hamlemi bekliyordu. Birazdan olacakları iyi biliyordu.
Üzerimdeki ceketi çıkarırken soğuk bakışlarım Güzin’in üzerinde geziniyordu. “Başından beri biliyordun, değil mi?” Levent günlüğü okurken tüm bu süre zarfında hep Güzin’i izlemiştim. Defne’nin tecavüzcüsünün Şeref çıkması onu üzmüştü ama şaşırtmamıştı. Keşke hiçbir şeyi bilmeseydi de ben yanılsaydım ama o da bunun bir parçasıydı.
Güzin ona bir şey yapmamdan çok korktuğu için savunmaya geçerek hemen başını iki yana salladı. “Bilmiyordum!” Aceleyle ayağa kalktığında sahte gözyaşları hızlı bir şekilde gözlerindeki yerini almıştı. “Evet, Defne bana bundan bahsetti ama ona inanmadım.” Birkaç damla gözyaşı yanağına süzülürken içi acıyormuş gibi elini kalbine bastırdı. “Nasıl inanabilirdim ki Şeref onun babası sayılırdı.”
“Kes artık şu zırvalıkları!” Bir anda aramızdaki mesafeyi kapattım ve ensesindeki saçlarını kavrayarak başını kaldırdım. Acıyla çıkan iniltisini zerre kadar umursamadan saçlarına asıldım. “Kocanın nasıl bir kansız olduğunu senden daha iyi kimse bilemezdi!”
Vücudum öfkemin ağırlığı altında ezilirken boynunu kırmak istercesine başını arkaya çektim. “Defne’nin doğruları söylediğini başından beri biliyordun ama ona inanmak istemedin. Ona inanmayı seçseydin kızına tercih ettiğin bu lüks hayatı yaşayamazdın!” O rezil bir kadındı.
Saçlarını benden kurtarmaya çalışırken tavana bakacak şekilde başı arkadaydı. Doğru düzgün nefes bile alamadığı için gözleri döktüğü yaşlarla titredi. “Hayır, bu doğru değil.” Hıçkırarak kollarını arkaya uzatıp saçlarını kurtarmaya çalıştı. “Karun bırak beni, ben senin annenim.”
“Ne annesi lan ne annesi!” Ona duyduğum nefret vücudumu ele geçiren öfkenin yuvasıydı. “Sen kimsenin annesi olamazsın, annelik gibi kutsal bir duygudan yoksunsun!” O ruhunu paraya satan bir zavallıdan daha fazlası değildi.
Başımı eğip yüzümü yüzüne yaklaştırdım ve duygusuz gözlerle onu izledim. Ona bakmak bile sefil boynunu kırmam için yeterliydi ama bunu yapmayacaktım. “Gerçek anlamda hayatını sikeceğim, Güzin Kalender! Bir günün ateş, diğer günün buzla geçecek ama ölmeyeceksin! Ölmeyi dileyecek hatta bunun için ayaklarıma kapanıp yalvaracaksın, yine de acıyıp öldürmeyeceğim seni!” Bu aşamada ölüm onlar için kurtuluştu.
Korkudan gözleri yuvalarından fırlayacak kadar büyüdüğünde dudağımın köşesi soğukça kıvrıldı. “Biriniz soğukta donarken diğeri ateşte yanacak. Ertesi gün sen ateşe kavuşacaksın, o soğuk ayaza. Her gün sırasıyla yer değiştireceksiniz. Sen ve kocanı aylarca hayatta tutacağım.” Yemin eder gibi başımı salladım. “Defne’ye yaşattıklarınızı iliklerinize kadar hissetmeden ölmeyeceksiniz!”
Güzin’i yere savurup gömleğimin manşetlerini açarak Şeref’e yürüdüm. Kol düğmelerimi çıkardığımı görünce telaşa kapılarak aceleyle başını iki yana salladı. “Sarhoştum.” Korkudan gözleri fıldır fıldır dönerken kaçmaya çalışarak zincirlerine asıldı. “Ablana dokunmak istememiştim!” Yalvarırcasına gözlerime bakıp benden merhamet dilendi. “Sarhoştum, ne yaptığımı bilmiyordum.”
Gömleğimin kollarını yukarı doğru katlarken adım adım ona yaklaşıyordum. “Ardına saklandığın bahaneler sikimde bile değil!” Buz gibi bir sesle konuştuğumda ablamın acısı daha derin bir öfkeye dönüşüyordu. “Seninle işim daha yeni başlıyor!”
Tam karşısında durduğumda dudağımın kenarı tehlikeli bir ifadeyle büküldü. “Seninle bir oyuncakla oynar gibi oynayacağım. Sikik hayatın artık benim!”
Şeref’in beti benzi atarken dizlerinin bağı çözülmüştü. Eğer onu yukarıda tutan zincirleri olmasaydı ayaklarımın önüne yığılabilirdi. Bir şeyler söylemek için dudaklarını açıp kapattı ancak yüzümdeki kararlı ifadeyi görünce tek kelime edemedi. Gözlerinin mavisine nakşedilen dehşet duygusu ona yaşatacağım şeylere duyduğu korkudan kaynaklanıyordu.
Kendini zorlayarak dudaklarını güçlükle araladı. “Bana hiçbir şey yapamazsın,” derken âdeta titriyordu. “Ben senin babanım.”
Yumruğum suratıyla buluşurken kaşlarım çatıktı. “Geç bunları, sen benim hiçbir şeyim değilsin, hiç olmadın!” O pişkin suratını dağıtmak ister gibi üst üste yumruklarımı geçirmeye başladığımda sakinleşmemin bir yolu yoktu. Günlükte okuduğum şeyleri hatırladıkça daha sert vuruyordum. Sanki Defne’nin acıyla çıkan sesini kulaklarımda duyuyordum.
“Çok yalvardım.” Çenesinin altına attığım yumrukla Şeref’in dişleri birbirine çarpıp zangırdadı.
“Çok ağladım.” Sıktığım elimi burnuna geçirdiğimde burnundan fışkıran kanlar ve acıyla çıkan haykırışı bana sadistçe bir zevk veriyordu.
“Dur dedim.” Tüm gücümle kaburgalarına vurarak onu iki büklüm etmiştim.
“Ama durmadı.” Kalbini göğsünden söküp çıkarmak istercesine kaburgalarına üst üste yumruklarımı geçirdiğimde bile içim soğumamıştı. Daha fazlasını hak ediyordu.
Şeref kendinden geçene kadar durmamıştım. Bir zamanlar onun durmadığı gibi ben de durmamıştım. Yumruk atmaktan kollarım yorulmuş, kaslarım ağrımaya başlamıştı ancak o, bilincini kaybedene kadar devam etmiştim. Nefes nefese geriye çekildiğimde parmaklarımın arasından onun kanı akıyordu. Mümkün olsa kötü kanını sadece elimden değil, damarlarımda söküp atardım.
Kenan’a doğru dönüp yerdeki Güzin’i gösterdim. “Şunu gözümün önünden kaldırın.” Bir zamanlar sevgi dilendiğim ama tiksinti dışında hiçbir şey görmediğim gözlerine baktım. “Soğuk hava deposuna atın. Dereceyi ne yükseltin ne de düşürün. Kemiklerine kadar titreyecek şekilde soğuk ama onu öldürmeyecek kadar da düşük olsun.”
Kenan onun zincirlerini çözüp kollarına yapıştığında Güzin, “Hayır!” diye bağırarak kendini kurtarmaya çalıştı. “Bana bunu yapamazsın, ben senin annenim!” Kenan’ın tutuşundan kurtulmaya çalışırken dağınık saçlarının arasından ağlayarak bana bakıyordu. “Karun lütfen dur, çok pişmanım.” Çenesi titrerken, “Yapma oğlum,” diye daha çok ağladı. “Hiçbir şey için geç değil, yeniden başlayabiliriz.”
“Ablam mezarından çıkıp gelmedikçe seninle yeni bir başlangıç yapamayız!” Kenan’a kapıyı gösterdiğimde onu kollarından sürükleyerek dışarı çıkarmıştı. Güzin’in bağırıp yardım isteyen sesi hiç kesilmedi ama umurumda olmamıştı.
Adamlarım içeri girdiğinde onlara Şeref’i gösterdim. “Zincirlerini çözüp ayıltın,” derken onun o sefil vücudunu kurşunlara dizmemek için kendimi zor tutuyordum. “Fırının içine atın, biraz da o tatsın ateşi!” Şeref bugün Gurur’a yaşattıklarını yaşayacaktı.
Dışarı çıkıp Kenan’la buradan uzaklaşırken Şeref’in haykırışlarını ve Güzin’in yardım isteyen sesine kulaklarımı tıkadım. Depodan çıktığımızda dışarıdaki çocuklar hemen arabalarına yöneldi. Arabama binene kadar Kenan tek kelime etmemişti. Yola çıktığımızda şoförle aramızda olan paravanı kapatıp bana döndü. “İyi misin?”
“Tüm bu olanlardan sonra sence nasıl olabilirim?” Otuz bir yıllık hayatımda aklımın ucundan dahi geçmeyen iğrenç bir sırla sarsılmıştım. Şeref’ten her şeyi ama her şeyi beklerdim fakat Defne’ye yaptıklarını asla. Sıkıntı içinde nefesimi verip kravatımı sertçe çekiştirdim. “Levent nerede?”
Kenan arkamızdaki arabaları gösterdi. “Arabada.”
“Çocukları ara, onu uçağa bindirip Fransa’daki malikâneye göndersinler.”
Kenan onaylamayan gözlerle bana baktı, bu konuyu tekrar düşünmem için beni zorluyordu. “Levent daha toy bir çocuk, onun da tuzağa düştüğünü iyi biliyorsun. Defne hakkında öğrendikleri çok yeni, her zamankinden daha fazla size ihtiyacı var.” Yapma dercesine kaşlarını büktü. “Anne ve babasının gerçek yüzünü görmesinin üzerinden bir saat bile geçmedi. Levent bu kadar berbat durumdayken onu evden kovamazsın.”
Levent yaptıklarının farkında olsun veya olmasın, umurumda değildi. Bana olanları zerre kadar önemsemiyordum ama Levent yüzünden Gurur ölebilirdi. Hepsi bu da değildi, karım ve çocuğumu da kaybedebilirdim. Duha ve Farah’ın yardımı olmasaydı Gurur canlı canlı gömüldüğü o mezarda ölecekti. Bige ise beni kurtarmaya çalışırken Şeref’in elinde can verecekti. Tüm bunlara Levent sebep olmuştu.
“O piç kurusu bize güvenmeliydi.” Kendimden taviz vermeyerek camdan dışarıya bakmaya başladım. “Anne ve babasıyla görüşmüyorsak haklı bir sebebimiz olduğuna inanmalıydı. Ona olan öfkem yatışana kadar gözümün önünden kaybolacak.”
“Peki, Gurur’un bundan haberi var mı?”
“Bu ikimizin aldığı ortak bir karar.”
Levent’in yurt dışına sürgün edilmesini öneren Gurur’du. Yeteri kadar sakinleşmeden onu görürse elinden bir kaza çıkacağını, bir süre Levent’i yurt dışına göndermemin doğru olacağını söylemişti. İkimiz de bu konuda aynı fikirde olduğumuz için onu ülkeden sürgün ediyorduk. Aileyi ilgilendiren ortak kararları tek başıma almazdım, bunu yapmam Gurur’u yok saymak olurdu. İkimizden biri izin verene kadar Levent tekrar Türkiye’ye dönmeyecekti.
Kenan bu konudaki kararımı değiştiremeyeceğini görünce yenilgi içinde başını salladı. “Bari onu sen uğurla.”
Kenan’ın neyin peşinde olduğunu iyi biliyordum. Levent’i uçağa bindirirken bana olan yakarışlarına dayanamayıp onu göndermekten vazgeçeceğimi umuyordu. “Çocuklar bu işi benim yerime yapar.” İç çekerek önüme döndüm. “Kardeşin kardeşe vedası olmaz, gittiğini gözüm görmesin.” Yoksa dayanamayıp kalmasına izin verirdim ve bunu yaparsam Gurur onun işini bitirirdi.
“Burada kalırsa andım olsun ki onu öldürürüm!” Gurur’un sözleri aklıma gelince kemiklerime kadar titredim. “Öfkem dinene kadar o çocuğu gözüm görmesin, Karun yoksa beni sen bile durduramazsın!” Gurur bu tür konularda şaka yapmazdı, öldürürüm dediyse gerçekten öldürürdü. Eline yeğeninin kanı bulaşsın istemiyordum, bu yüzden Levent gitmeliydi.
***
Bige Efil Saka
Karun dün gece eve çok geç geldiğinden onu beklemeden uyumuştum. Gurur’la konuşmak istediği için beni arayıp geç geleceğini söylemişti. Duha’yla birlikte Gurur’u görmeye gitmişlerdi ve gece geç saate kadar içmişlerdi. Umarım erkek erkeğe yaptıkları o konuşma Gurur’un aklını başına getirirdi yoksa Farah’la ikisi uykusuzluktan ölecekti. Duyduğuma göre Gurur olmadan Farah da hiç uyuyamıyordu.
Kızın zaten ciddi bir uyku problemi vardı. Yıllardır kendini bir sarkaçla uyutuyor ve sarkacı olmayınca hiç uyuyamıyordu. Eskisi gibi boynunda taşıdığı o yakut sarkaç bile onu uyutamıyordu çünkü belli ki onun sarkacı artık Gurur’du. Kocasına ihtiyacı olmadığını göstermek için her gece anestezilerle kendini uyuttuğunu öğrenmiştim.
Karun’dan öğrendiğim bir diğer şeyse Levent’in Fransa’ya gittiğiydi. Bunu duyunca çok üzülmüştüm, Levent’i seviyordum. Karun bana yanılmadığını, Levent’in hiçbir şeyden haberinin olmadığını söylemişti. Babasının tuzağına düştüğü için Levent bile isteye Karun ve Gurur’a ihanet etmemişti. Buna rağmen Karun ve Gurur onu yurt dışına sürgün etmişti.
Aslında onlara da kızamıyordum, Levent’in sebep olduğu o olayda en çok ikisinin canı yanmıştı. Bu yüzden Çağıl ile ikimiz onların bu kararına saygı duymak zorunda kalmıştık. İkisinin öfkesi biraz dinince Levent’in eve dönmesine izin vereceklerini biliyordum. Henüz her şey çok yeni olduğu için herkesin biraz zamana ihtiyacı vardı.
Tüm bunları sonra düşünürdüm, şimdi halletmem gereken başka bir konu vardı. Nedim’le konuşup ona Çağıl ve Çiçek’ten bahsetmeliydik. Tüm gün Çağıl çok ısrar ettiği için bu konuyu daha fazla erteleyemezdik. Çağıl bahçede, Çiçek ise mutfakta stresten dönüp dururken Karun’la büyük salona geçmiştik. Kahvelerimizi yudumlarken Nedim’in gelmesini bekliyorduk.
“Bu işi niye ben yapıyorum?” Sızlanarak fındıklı lokumlardan ağzıma birkaç tane sığdırdım. “Kardeşin olacak hayvan tüm gün canıma okudu, bir de onu baş göz mü edeceğim?”
Aynı anda üç lokumu ağzıma bastırdığımı gören Karun gülmemeye çalışarak bana peçeteyi uzattı. “Sen Kalender hanesinin en büyük gelini ve hanımısın. Çağıl’a düğün dernek kurmak senin işin.”
“Ona kıytırık bir düğün yapacağım. En ucuz organizasyonu ayarlayacağım.”
Karun bıyık altından gülerken kaşları alayla yukarı havalandı. “Bu senin şanına yakışmaz. Sen bugüne bugün Bige Efil Saka Kalender’sin, yapacağın düğün de en az senin kadar ses getirmeli.” Beni nasıl gaza getireceğini iyi biliyordu.
Homurdanarak kahvemden bir yudum aldım. “Unuttursan hatırlatayım, ben artık Kalender değilim.”
“Yavrum, evet dedin de ben mi nikâhı kıymadım?” Kanayan yarasına tuz basmışım gibi mavi gözleri sitemliydi. “Bir an önce benimle evlensen iyi edersin, çocuğumun bir Kalender olarak doğmasını istiyorum.”
İkimizin arasında duran sehpanın üzerindeki salatalık turşusunun kavanozunu alarak ona omuz silkmekle yetindim. “Seninle bir daha evlenmeyeceğim, zaten ilkinde de seninle isteyerek evlenmedim.” Daha fazla canını sıktığımı biliyordum ama bu konuda fikrim değişmeyecekti. İlk evliliğim tam bir faciayla sonuçlanmışken bir daha hiçbir güç beni o nikâh masasına oturtamazdı.
“Kahvenin üzerine turşu mu?” Az önce kahve ve lokum yerken şimdi elimde turşu kavanozunu gören Karun yüzünü buruşturdu. “Sen harbi midesizsin.”
Kavanozun kapağını açmaya çalışırken ona olan bakışlarım fazla tersti. “Midesiz olan senin çocuğun, tüm bunları bana o yedirtiyor. Onaylamadığın hayvanlarla beslenmeyi çocukken bırakmıştım.” Ona karnımı gösterdim. “Hamile kaldığımdan beri eski kötü alışkanlıklarım geri geldi.” Yiyemediğim şeylerin acısıyla neredeyse ağlayacaktım. “Dana pirzola varken kurbağa aşermek benim hoşuma mı gidiyor sanıyorsun?”
Karun kaskatı kesildiğinde neredeyse elindeki fincanı düşürecekti. Bana döndüğünde ifadesi sarsıcıydı. “Canın kurbağa mı çekiyor?”
“Evet, dersem bana çok kızar mısın?”
“Seni net boğarım!”
“Canım hiçbir şey çekmiyor, konuşma benimle!”
Karun uzanıp bir türlü kapağını açamadığım turşu kavanozunu elimden aldı. “Eski kötü alışkanlıklarının geri gelmesinin nedeni hiç et yememen olabilir.” Benim açamadığım kapağı fazladan güç uygulamadan açıp bana uzattı. “Birkaç lokma da olsa et yiyemez misin?”
“Yiyemiyorum kocam.” Suratımı asarak kavanozun içinden bir tane salatalık turşusu aldım. “Hamile kaldığımdan beri sağlık bakanlığının onayladığı et türünü yiyemiyorum.” Karnıma kötücül bakışlar atıyordum. “Sanırım bir Hannibal[1] doğuracağım. İnsan etini bile yedirir bu bana.” Başımı çevirip masum gözlerle Karun’a baktım. “Normalde böyle şeylere hiç merakım yok, bilirsin.”
Dudağının köşesi titrediğinde gülmemeye çalışarak başını salladı. “Bilmez miyim…”
Nedim’i yalnız beklerken Furkan ve Celil’le içeri girince turşudan bir ısırık alıp onlara karşımızdaki üçlü koltuğu gösterdim. “Oturun, konuşmalıyız.”
Üçü konunun ne olduğunu bilmediğinden bir süre birbirlerine tuhaf bakışlar atıp gösterdiğim koltuğa oturdu. “Nedim, senin Çiçek’ten başka kimin kimsen var mı?” Konuya bodoslama daldığım için yanımda oturan Karun homurdandı. Madem bu kadar iyi biliyordu, o zaman kendi konuşsundu.
Karun bana doğru kafasını uzatıp kısık bir sesle, “Acaba bu konuşmayı daha özel bir zamanda mı yapsak?” diye küçük bir öneride bulundu.
Salatalık turşusunu hard diye ısırırken ağzım doluydu. “Bence kız kardeşini istediğimizi mum eşliğinde duymak istemez,” dedim aynı fısıltıyla.
“Salonumda da duymak isteyeceğini sanmıyorum.”
“Karun konuşmaya hevesliysen ben susayım sen hallet.”
“Pekâlâ, devam et.”
Kavanozdan yeni bir turşu alarak bakışlarımı tekrar Nedim’e çevirdim. “Çiçek dışında bir akraban var mı?”
Nedim bir karın ağrımız olduğunu biliyordu ama sorunun ne olduğunu anlayamıyordu. Yerinde tedirgince kıpırdanıp, “Bige Hanım bir kusurumuz mu oldu?” diye sordu. “Veya kardeşimin?” Her zaman fazla saygılı biri olmuştu.
Karun’un konuşma şeklini taklit ederek, “Sizden yana bir kusur yok, koçum,” dediğimde Karun gülüşünü bastırmak için başını eğdi. “Sen soruma cevap ver, kimi kimseniz var mı?”
Nedim başını iki yana salladı, otururken bile ceketinin önünü kapatmaya çalışıyordu. “Babaannem dışında hayatta olan bir yakınımız yok.”
Çağıl’ın beni zorladığı bu konuşma için ona bir posta dayak atmak istiyordum. “Yarın izinlisin, Nedim. Babaannenin yanına git, yarın akşam size geleceğiz. Bu arada… Çiçek’i de işten çıkarıyorum.” Çiçek’e daha fazla hizmetçilik yaptıramazdık. Bir süre babaannesinin yanında kalacaktı, daha sonra hizmetçi olarak girdiği bu eve gelin olarak gelecekti. O artık bizim müstakbel gelinimizdi.
Çiçek’i işten çıkardığımı duyunca Nedim’in yüzü sararıp omuzları gerildi. “Bige Hanım,” derken sesi kısılmıştı. “Çiçek’in size karşı bir yanlışımı oldu?”
Çiçek’i kovduğumu düşünen Furkan’ın da suratı değişmişti. “Çiçek’i niye kovuyorsunuz?”
“Kovmadım, onu işten çıkarıyorum.”
“İkisi aynı şey değil mi?”
“Değil.”
Furkan dik dik bana bakarken bakışları hesap sorar gibiydi. “Ben bir fark göremiyorum, Bige Hanım.”
Turşu kavanozunun kapağını ona fırlatırken kaşlarım çatıktı. “Biraz daha araya girersen seni yaşatarak öldürürüm ve inan bana aradaki farkı göremezsin!”
“Ama Bige Hanım...”
“Tüm gün beni Çağıl ile yalnız bırakmışken bana Bige deme!”
“Ne diyeyim?”
“Tanrıça veya kraliçe diyebilirsin. Eğer istersen hükümdar, sultan da diyebilirsin. Gördüğün gibi seçenek çok,” diye ona çıkıştığımda Furkan gülerek başını salladı.
“Daha azı beklenemezdi.”
Furkan’ı susturup Nedim’e döndüğümde endişeli görünüyordu. Stresten dizinin üstünde duran elini sıkıp açarak ona bir açıklama yapmamı bekliyordu. “Çiçek’i işten çıkardım çünkü bu eve telli duvaklı gelin gelmesini istiyoruz.” Nedim gözlerini belerttiğinde doğru anladın dercesine başımı salladım. “Eğer senin de rızan olursa yarın akşam Çiçek’i istemek için kapını çalacağız.”
Furkan’ın gözleri irileştiğinde neyi olduğunu anlamadım. Nedim’den daha büyük tepkiler vermeye başlamıştı. Şoke olmuş gibi beni izlerken birkaç kez yutkundu. “Bige Hanım,” derken gözleriyle bana Karun’u gösteriyordu. “Sırf onunla tekrar evlenmemek için Karun Bey’i evlendiriyor musunuz?”
Anlamadım, ne?
“Bana bak, kaldırtma beni ayağa!” İki dakikada sinirlerimin içinden geçen bu aptalı parçalayabilirdim. “Eski kocama kendi ellerimle düğün dernek kuracağıma onu hadım ederim daha iyi!” Sırtımın arkasındaki kırlenti alıp Furkan’a fırlattım. “Çiçek’i bir Kalender’e isteyeceğimiz doğru ama o Kalender, Karun değil!”
Sevdiğim adamı evlendirmeye kalkışacak kadar aklımı yitirmediğimi anlayan Furkan rahatlayarak nefesini verdi. “İyi bari, tertemiz sıyırmamışsınız,” demişti ki aklına ne geldiyse yine gözlerini belertti. “Çiçek’in yaşı Levent Bey için büyük değil mi?” Beni delirtecekti!
“İhtimallerinin arasında neden Çağıl yok?”
Furkan anlamayan gözlerle aval aval suratıma baktı. “Çünkü o asker ve askerler bence evlenmemeli.”
“Katılıyorum.” Çok hızlı U dönüşü yaptığımda Karun çatık kaşlarla bana baktı, direksiyonu tekrar çevirdim. “Katılmıyorum,” dedim aceleyle. Daha sonra Furkan’a dönüp ayağımdaki ayakkabılardan birini ona fırlattım. “Son söylediklerine katılsam da her asker babam gibi değil. Defol git şuradan, araya girip duruyorsun!”
Furkan’ı salondan gönderdikten sonra Nedim’e döndüm. Nedim’in bütün vücudu ağırlaşırken Karun ifadesiz gözlerle onu izliyordu. Çağıl ve Çiçek’i yan yana bile düşünmeyen Nedim ne diyeceğini bilmez bir hâldeydi. Yüzünde mimik bile oynamazken donup kalmıştı. Hiç tepki vermiyordu ama kızgın bakan gözlerinde bir abi olarak bu duruma sinirlendiğini görebiliyordum.
Hiçbir şey söylemesine izin vermeden, “Hemen celallenme,” dedim yumuşak bir sesle. “Eğer düşündüğün gibi Çağıl kız kardeşinle gönül eğlendirseydi onu istetmeye kalkışmazdı. Çağıl yıllardır Çiçek’i seviyor.” Nedim afallayarak bana döndüğünde ne diyeceğini bilemedi.
“Çağıl’ın hayatı hep askeriyede geçiyor ancak ne zaman eve dönse yaşıtları gibi kadınlarla takılmıyor. Fark ettiysen doğru düzgün dışarı bile çıkmıyor.” Sakince konuşup ortamı yumuşatırken buradakilere gözden kaçırdıkları bir detayı hatırlatıyordum.
“İzin günlerini dışarıda eğlenerek geçirmek varken sizce neden hep evde? Çünkü evde istediği ve kalbinin arzuladığı biri var.” Çiçek evde diye Çağıl izin günlerini hep dört duvar arasında geçiriyordu. Şu zamana kadar bunu nasıl fark etmediklerini anlamıyordum.
Karun biraz düşününce haklı olduğumu anladı. Derin nefesler eşliğinde suskunluğunu bozarken gözlerini Nedim’den ayırmıyordu. “Ben kardeşime kefilim. Çiçek’i gözünden sakınacağını ve emanetine en iyi şekilde sahip çıkacağına eminim.” Karun bunları söylerken fazla ciddi görünüyordu. “Çağıl’ın Çiçek’e bir yanlışı olursa senden önce bunun hesabını ben sorarım.”
Karun başını ağır ağır sallayarak bunun sözünü Nedim’e verdi. “İkisi de bu evliliği istiyor. Biraz düşün ve bize son kararını bildir.” Karun ayağa kalkıp az önce Furkan’a fırlattığım ayakkabımı yerden aldı. Yanıma gelip karşımda diz çöktüğünde nabzım hızlanmıştı. Altı kan kırmızısı olan siyah stilettoları ayağıma giydirirken çok nazikti.
Adamlarının önünde karşımda diz çökmekten gocunmuyordu. Tıpkı tüm mafya liderlerinin yanında içeri girdiğimde ayağa kalkıp ceketinin önünü kapattığı o gün gibi beni kendinden üstün tutuyordu. Karun elimi tutup beni ayağa kaldırdı ve kapıya doğru yürüttü. Bunu yaparken dönüp Nedim’e bakmadı ama ona son sözlerini söyledi. “Çağıl’a birkaç yumruk atmak istersen bahçede.” Aklına ne geldiyse güldü. “Endişen olmasın, sana karşılık veremez.”
İkimiz salondan ayrılıp üst kata çıkarken onaylamayan gözlerle Karun’a bakıyordum. “Neden Çağıl’a vurmasını istedin?”
Elini sırtımın arkasına koyarken keyifli görünüyordu. “Çünkü şu anda yapmak istediği tek şey bu.”
“Çağıl’ın bundan hoşlanacağını sanmıyorum.”
“O piç, abisi olan bir kızı sevdiyse yiyeceği yumrukları zaten göze almıştır.”
Turşu kavanozunu sıkıca göğsüme bastırırken sızlanmaya başladım. “Keşke bir abim olsaydı, o da sana birkaç yumruk atardı.”
Yüksek sesle güldü, gülüşü kalbimi titretiyordu. “Sen kırk abiye bedelsin, Çeyrek Mafya. Senden yediğim darbeleri hiçbir abi bana atamazdı.”
“Haklısın.” Gurur’un o meşhur sözünü taklit edip, “Ben tek başıma bir ulusum,” dediğimde Karun’un dudaklarındaki gülüşü soldu. Yüzü kararırken gözlerindeki parıltılar kaybolmuştu. “Dün geceki sohbetiniz pek iyi geçmedi mi?” Ona bunu sorduğumda Karun yüzünü buruşturmamak için kendini zor tutuyordu.
“O piçi anlamak için onun gibi deli olmak gerek.”
“Hiç de bile, ben onu anlıyorum.”
“Can güvenliğim için dilimin ucuna kadar gelen şeyi söylemeyeceğim,” dedikten sonra gülüşünü benden saklamak için adımlarını hızlandırmıştı. Söylememiş hâli bu muydu?
Odamıza girdiğimizde Karun’un ilk işi şömineyi kontrol etmekti. Bu sıcak havalarda odamız cehennem gibi ısınmıştı ama yanan şömineye birkaç odun daha attı. Karun sıcağı yeteri kadar hissedemiyordu. “Gurur uyuşturucuya tekrar başlar diye endişeleniyorum.” Bana bunları söylerken gardıroptan kendine daha rahat kıyafetler çıkarıyordu. “Ona Farah’ı unutturacak her yolu deniyor, tabii uykusuzluk da bunun cabası.”
Yatağın kenarına otururken tüm keyfim kaçmıştı. “Gurur’u bir şekilde klinikten çıkarmalıyız.”
“Artık klinikte değil.” Kravatını çıkarıp gömleğinin düğmelerini açarken ifadesi küfreder gibiydi. “Bu öğlen huzurevine yerleşmiş.”
Kahkaha attığımda Karun’un kaşlarını çatması bile gülüşümü durduramadı. Gurur Kalender gerçekten kafasına estiği gibi yaşıyordu. Gülüşlerimin arasından, “Neden klinikten ayrılıp huzurevine yerleşmiş?” diye sordum merakla.
“Nereden bileyim.” Gömleğini çıkarıp yatağın üzerine atınca onun sıkı kaslarıyla bakışmaya başladım. “Bir akıl hastasının yaptıklarında mantık aranmaz.”
“Ama bir sebebi olmalı.”
“Okulda sıranın üzerine çıkıp herkesin gözleri önünde ön sırasındaki çocuğun üzerine işediğinden beri onun yaptıklarında bir sebep aramıyorum,” diye homurdandığında tekrar gülmeye başladım. Karun ve Gurur’un okul çağlarını gerçekten çok merak ediyordum.
Gömleğini çıkardıktan sonra her şey aklımdan uçup gitmişti. Kavruk tenindeki sıkı kaslarından gözlerimi ayırmadan ona doğru yürüdüm. “Düşünme bunları, seni çok özledim,” diye ona sırnaşırken ne istediğimi çok belli ediyordum. Karşısında durduğumda uzanıp ellerini tuttum. “Bir gün görmeyince bile çok özlüyorum.”
Ona olan aç bakışlarımı yakaladığı için bıyık altından gülerken ciddi kalamıyordu. “Beni mi özlüyorsun yoksa benimle sevişmeyi mi, hiç belli değil.”
“Hayatım, ben seni mega paket olarak aldım.” Başımı omzuma doğru eğip baştan ayağa onu süzdüm. “Tüketici haklarım olduğu için paketin içindeki her şeyi kullanabilirim.”
“Eşya mıyım ben, Bige?”
Omuzlarımı dikleştirerek onun kalın sesini taklit ettim. “Öyleysen bile benim eşyamsın, lan!” dedim kabadayılar gibi. “Kim ne karışır?”
Gülüşünü bastırmaya çalışarak o da beni taklit etti. “Lan deme bana.”
“Demem tertip, şimdi çıkar şu pantolonu.” Gür bir kahkaha patlattığında gülmekten gözleri kısılmıştı.
Ellerim pantolonunun kemerine uzandığında hemen kendini geriye çekti. Yüzünde kaprisli bir ifade vardı. “Evlenmeden olmaz.” Üçkâğıtçı herif, işi yine evliliğe getirmişti.
Parmaklarımı dudağımın üstüne koyup olmayan bıyıklarımı kıvırıyormuş gibi yaptığımda ona yandan bir bakış attım. “Önce koynuma alayım, sonra nikâhıma.” Çapkınlara yakışır bir şekilde sırıttım. “Tadına bakmadığım ürünü almam.”
Karun’un mavilerinden alaycı bir parıltı geçtiğinde sahte bir alınganlıkla geriye çekildi. “Kaç ay oldu ama bir gram ilerleyemedik. Sen beni evlilik vaadiyle kandırıyor musun?”
“Ulan sanki hamile bıraktık.” Ağzımı sulandıran kaslarını işaret ettim. “Gösterip de elletmemek hangi kitapta yazar?”
Eşek herif yatağın üzerinde duran gömleği alıp göğsüne bastırırken çok sevimli görünüyordu. “Evlenmeden olmaz dedim, sonra çocukla ortada bırakırsın beni.”
“Yavrum ben öyle biri miyim?” Rolleri değişmişken dudaklarımı emerek onu süzüyordum. “Hadi naz yapma, sen de istiyorsun.”
Gözlerindeki muzırlıkla beni izlerken onu kullanıp bir kenara atmışım gibi davranmaya başladı. Gömleği sıkıca göğsüne bastırırken kendini ağırdan satıyordu. “Nenem kadın kısmına çok güvenme demişti. Seni yatağa atana kadar onlardan iyisi olmazmış ama seninle işleri bitince bir kenara atarlarmış.”
“Nenen de dedene vermiş ki soyu yürümüş.” Saçlarımı arkaya doğru savurarak sırıttım. “Bırak neneyi dedeyi de gel benim ol.”
Tekli koltuğun arkasına geçerek aramızdaki mesafeyi açtı. “Nenem dedeme verdiğinde evliydi.” Koltuğun üzerindeki kırlenti alıp kafama attı. “Ayrıca ne biçim konuşuyorsun sen nenemle. Vermek falan, çok ayıp, Bige.”
“Nenen de işime taş koymasın.” Kafama çarpıp yere düşen yastığa tekme attım. “Sabrım kalmadı, geç şu yatağa!”
Sanki çok alıngan biriymiş gibi yalandan gözlerini belertti. “Bana bağırdın.” Hemen ardından kapris yaparak çenesini dikleştirdi. “Bugün koltukta uyuyacaksın, başım ağrıyor benim!” Bu kadar sempatik olmasın, yoksa kalbim duracaktı.
Tek kaşımı yukarı kaldırırken üstlendiğim rolün hakkını vermeye çalışıyordum. “Zamansız ağrıyan başını şey yapayım, Karun!”
Dudağının köşesi yavaşça yana doğru büküldü. “Ağrıyan başıma ne yaparsın?” Gözlerinin ardından haylaz parıltılar geçtiğinde bıyık altından gülüyordu. “Siker misin?”
Kahkahalarla gülmek isterken ciddi görünmek için kendimi zorladım. “Ne biçim konuşuyorsun sen benimle.” Az önceki sözlerine değinerek onu kınadım. “Çok ayıp, Karun.”
Göğsünün üzerinde tuttuğu gömleği yere atıp koltuğun arkasında çıktığında dudaklarında küçük bir gülümseme vardı. Oynadığımız oyun sayesinde bir an ona acı veren şeyleri unuttuğu için mutluydu. İyi bir gün geçirmediğini biliyordum, dün anne ve babasıyla görüşmüştü. Dışarıda yaşadıklarını eve gelince bir nebze unutmasından memnundum.
Karşımda durduğunda Karun’un hızlanan kalp atışlarını duyabiliyordum. Başını eğip beni seyrederken gözlerindeki değişimi izledim. Yüreğinde taşıdığı sevginin parıltısı gözlerinin mavisinde yer edinmişti. Sert çehresi gevşerken başını yavaşça eğerek yüzlerimizi hizaladı. “Seni çok seviyorum, nefesim.” Kelimeler dudaklarından boğuk çıkarken içine çektiği nefes benmişim gibi hissettiriyordu. “Sen benim tüm dünyamsın.”
Dudaklarımda küçük bir gülümseme belirdiğinde kollarımı boynuna doladım ve ayak parmaklarımın ucuna basarak ona doğru yükseldim. “Beni ne kadar seviyorsun?”
Cilveli bir sesle ona sırnaştığımda iri elleri belimin iki yanını kavradı. Tutuşu bile fazla sahipleniciydi. Gözlerini gözlerime kenetledi ve benim kahvelerimde kaybolmuş gibi iç çekti. “Seni ne kadar sevdiğimi veya seni sevmenin nasıl bir his olduğunu sana anlatamam. Bunu kendime bile anlatamıyorum.”
Başını hafifçe iki yana sallarken ılık nefesi yüzüme değiyordu. “Sen benim ışığım değilsin, karanlığın ta kendisisin.” Belli belirsiz gülümsedi. “Tıpkı benim gibi ve sen hep biraz bendin.” Başını yana yatırarak karnımı gösterdi. “Biz seninle kendi ışığımızı yarattık ve bu yaptığımız en iyi şey olabilir.”
Kıkırdadığımda burnunu burnuma sürterek diliyle dudaklarını ıslattı. “Sorduğun soruya gelirsek…” Uzanıp dudaklarıma küçük bir öpücük kondurdu. Küçük ama etkisi büyük bir öpücüktü. “Seni sevmeyi tanımlayacak kadar geniş bir hayal gücüm yok, hayal gücümün çok ötesinde bir şey bu. Bendeki bu şey her solukla biraz daha artan ama durmaksızın büyüyen bir his.” Yüzümü izleyerek bunları söylerken benim dışımdaki her şeyi unutmuş gibiydi.
Parmakları sırtımın arkasına uzanırken içliydi bakışları. “Seni sen olduğun için çok seviyorum.” Yüzü huzurla aydınlanırken bakışlarındaki yoğunluk sesine yansıyordu. “Bana rağmen kendin olmayı hiç bırakmadığın için teşekkür ederim, Saka. Sen bu kadar arıza biri olmasaydın belki ben bugünkü adama dönüşemezdim.”
Gülüşüm genişlediğinde muzır gözlerle pası bana attı. “Şimdi sen söyle bakalım, beni ne kadar seviyorsun?”
Boynundaki kollarımı çözüp ellerimi çıplak göğsünde gezdirdim. “Seni ne kadar çok sevdiğimi anlatamam ama gösterebilirim.” Tüm vücudu beklentiyle kasılırken gözlerinden yakıcı bir his geçmişti.
“Hımm,” derken bana sataşır gibiydi. “Evlilik teklifimi kabul ederek de gösterebilirsin mesela.”
“Karun, keyfimin içine limon sıkmayı bırak.” Onunla asla evlenmeyeceğimi artık kabullenmeliydi. “Evlilik bize yaramadı, biz böyle iyiyiz.”
Tüm keyfi kaçmış gibi benden uzaklaşıp arkaya çekildi. “Evlendiğimiz için tanıştık Saka, nasıl evlilik bize yaramadı dersin?”
Başımı kaldırıp kararlı bir şekilde gözlerinin içine baktım. “Seninle evlenmeyeceğim, Sanrı.” Bu konunun artık kapanmasını istediğim için kızgınlıkla ona bakıyordum. “Israr etmen hiçbir işe yaramaz, tekrar evlenmeyeceğim.”
Omuzları dikleşip taş kesildiğinde alnındaki çizgiler belirginleşmişti. “Bir gün benimle yeniden evleneceksin!” Bunu söyleme şekli yemin eder gibiydi.
Onu daha fazla kızdırmayı göze alarak alay edercesine güldüm. “Hiçbir zaman resmî olarak karın olmadığımda bu konuda şaka yapmadığımı anlayacaksın.”
Sinirden nabzı hızlandığında onu bırakıp banyoya yürüdüm. Kapı koluna uzanan elim havada kaldı, Karun kolumdan tuttuğu gibi beni kendisine çevirmiş ve sırtımı kapıya yaslamıştı. Kolumdaki parmakları kaçmama engel olduğu için kapı ve onun arasında sıkışmıştım. Onunla evlenmek istemediğim için sinirliydi ancak beni zorlayarak evet dedirtemeyeceğini çok iyi biliyordu.
Bu konuda ısrarını sürdüreceğini biliyordum ama beni zorlayarak benimle evlenemezdi. İkinci evliliğimizin ikimizin de isteğiyle olması gerekiyordu. Sert çehresi göz korkutuyordu ancak derin derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştı. “Bu yıl bitmeden nikâhlı karım olacaksın!” Bana bunun sözünü verir gibi ciddiyetle yüzümü izliyordu. “Demedi deme, karım olacaksın. Bak yazıyorum buraya.”
“Nereye yazıyorsun?” diye sorduğumda başını omzuna doğru yatırdı ve beni öpmeden hemen önce, “Buraya,” dedi.
Dudaklarımız birleştiği an aramızdaki çekimin statik elektriği sanki tüm vücuduma akın etmişti. Baştan ayağa titrediğimde ona tutunmak için yanımda duran ellerimi kaldırdım. Ancak Karun ellerimi tutup başımın üstüne hapsetti ve tek eliyle bileklerimi tutarken kendini bana bastırdı. Dudaklarımdan çıkan iniltiyle öpüşü daha tutkulu bir boyuta ulaşmıştı. Gerçek anlamda bana nefes aldırmıyordu.
Bu durumdan şikâyetçi olduğumu da söyleyemezdim. Karun’un dudakları aklımı başımdan alırken dilinin devreye girmesiyle iniltiler çıkararak ellerimi kurtarmaya çalıştım. Ona dokunmak istiyordum ama bana izin vermiyordu. Evlilik teklifini reddettiğim için beni cezalandırır gibi ellerimi bileklerimden başımın üstünde tutuyordu. Dili ağzımın içinde gezinirken dudaklarımız birbirine değdikçe içimde volkanlar patlıyordu.
Karun’un bir eli bileklerimi tutarken boştaki elini kaldırıp kısa eteğimin altına uzandı. Parmakları bacaklarımın iç kısmına yavaşça sürtününce yerimde hafifçe kıpırdandım. Bacaklarımı onun için araladığımda bu onu çıldırttı. Boğazından hırıltılar çıkarıp beni hoyratça öptüğünde daha şimdiden tüm bedenim yanmaya başlamıştı. Onun bana dokunduğu gibi ben de ona dokunmak için deliriyordum.
Karun’un ılık nefesinde boğulmaya başladığımı hissediyordum ve bu en güzel ölüm şekli olabilirdi. Eteğimin altında rahat durmayan eli düşünme yetimi benden alıyordu. Parmakları bacaklarımın arasına sürtünerek arzuladığı noktaya ulaştığında iç çamaşırı giymediğimi gördü. Küfürle karışık kısık bir inilti çıkardığında başını hafifçe geriye çekmişti.
Aldığım hızlı nefeslerin arasından güçlükle onu görürken Karun’un bakışları kararmıştı ancak kaşları çatıktı. “Kalçanı zor kapatan etekler giydiğinde mümkünse altında iç çamaşırın olsun.”
Islak dudaklarımı emerken kirpiklerimin altından onu süzüyordum. “İç çamaşırı giymeyi sevmiyorum.”
Bacaklarımın arasındaki eli kadınlığımı sertçe kavradığında neredeyse çığlık atacaktım ama acıdan değil, zevkten. Karun parmaklarıyla bana işkence yaparken kaşları hâlâ çatıktı. “Kalan hayatında hep pantolon giymek istemiyorsan el kadar olan eteklerin altına iç çamaşırı giyeceksin.” Bu açık bir tehditti ama tehdidi beni kısıtlayacak kadar değildi.
Kısa etek giymeme karışmıyordu, karışmaya kalkışırsa çırılçıplak gezeceğimi bilecek kadar beni tanıyordu. Onun tek istediği eğilme ihtimalime karşı altımda çamaşırımın olmasıydı. “Tamam.” Ona istediğini verdiğimde kendimi bacaklarımın arasındaki eline doğru ittim. “Odanın dışında iç çamaşırı giyerim ama bu odanın içinde giymem.”
Mavi gözlerine yıldırımlar düşerken dudağının köşesi yavaşça kıvrıldı. “Odamızda istersen çırılçıplak gez, umurumda olmaz.” Piç bir şekilde sırıttı. “Hatta işime gelir.” Boğuk bir sesle konuştuktan sonra daha fazla dayanamayıp tekrar dudaklarıma kapanmıştı.
Kollarım başımın üstünde durmaktan ağrımaya başlamıştı ama onları yere indirmeme Karun izin vermiyordu. Dudaklarımı hafifçe dişleyerek beni öptükçe âdeta şehvet girdabının içine çekiliyordum. Alt tarafta rahat durmayan eli aklımı kaçırmama neden olabilirdi. Parmaklarından biri içime girdiğinde sırtım yay gibi arkaya bükülmüştü. Ve ikinci parmağı da içimdeki yerini almıştı. Bu hissi özlemiştim.
Ellerimi üzerinde gezdirmek için delice bir istek duyuyordum. Bir kez daha kollarımı çekiştirdiğimde, Karun avucunda birleştirdiği bileklerimi sıkarak kafamın üstüne iyice kenetlemişti. Öpüşlerinin arasından, “Lütfen,” diye fısıldarken ihtiyaç içinde kıvranıyordum. Ellerimi bırakmalıydı.
Karun alt dudağımı dişlerinin arasına alıp hafifçe çekiştirerek bıraktığında kısa bir an yüzüme baktı. Aldığım her nefesle göğüslerim onun sıkı kaslarına sürtünürken terlemeye başlamıştım. Ona duyduğum arzu, yanan şömine ve odanın sıcaklığı yüzünden alnımda pul pul terler oluşmuştu. Karun öpülmekten şişen dudaklarımı izlerken mavi gözlerindeki o ifade benimle oynamaktan zevk aldığını gösteriyordu.
Yüzünü biraz daha bana yaklaştırdı, aramızdaki kısacık mesafenin hemen kapanmasını istiyordum. Parmaklarını içimden çıkarmasını hoş karşılamadım. Dudaklarımdan sitemle karışık dökülen mırıltılar onu daha çok eğlendiriyordu. Parmak uçları yavaşça kadınlığımın üzerinde gezinmeye başlayınca omurgamdan başlayan bir titreme, bacaklarımın arasının zonklamasına neden oldu. Bilerek ağırdan alıyordu.
Karun özellikle hep aynı noktayı okşarken gözlerini yüzümden ayırmıyordu. Eli eteğimin altında rahat durmadıkça her nefesle göğüs kafesim yükseliyor, kalbim patlayacakmış gibi hızlanıyordu. Artık odada duyulan tek şey benim nefes seslerimdi. Karun ise her dokunuşla aralanan dudaklarımı, ısınan yüzümü ve şakaklarımdan kayan ter damlacıklarını izliyordu. Bacaklarımın arasındaki eli bir vibratör görevi görüyormuş gibi beni çıldırtmaya başladığında hareketlerini hızlandırdı.
Dişlerimi alt dudağıma geçirirken elinin altında âdeta kıvranıyordum. Vücudum hafiften kasılmaya başladı, tam arzuladığım rahatlamaya ulaşmak üzereydim ki Karun bir anda elini çekti. Dudaklarım O şeklini alırken hüsrana uğramış bir hâlde ona bakıyordum. Orgazmın eşiğindeyken gevşememe izin vermemişti. Dudaklarımı biraz daha araladım ancak bir şey söylemeye henüz hazır değildim. İstediğim tek şey yaktığı kıvılcımı bir yangına dönüştürmesiydi.
Ona doğru uzandığımda başını geriye çekti. Artık emin oldum, cezalandırılıyordum. “Karun...” Adı dudaklarımdan mırıltıyla dökülürken nefes alışlarımı düzene koymaya çalışıyordum. “Uzun zaman oldu.”
Kıvranışlarımı izlerken gülmemek için yanaklarının içini dişlemeye başladı. “Piçlik yapmaz mısın?” Ona çıkışarak ellerimi kurtarmaya çalıştım. “Beni bu hâlde bırakamazsın.”
Onu arzulamam ona müthiş bir haz veriyordu. Yüzümde gezinen bakışları aşağıya kayarak bluzumun açık yakasında oyalandı. Her nefes alışımla yükselen göğüs kafesim, göğüslerimin kıvrımına dikkat çekiyordu. Karun elini uzatıp bluzumun düğmelerini çözmeye başladığında vücudum tekrar beklentiye girmişti. Hayvan herif bilerek bu işi ağırdan alıyordu. Düğmelerimi açarken fazla yavaştı.
Parmaklarının arasına aldığı her düğmeyi yavaşça açarken parmaklarının tersi göğüslerime sürtünüyordu. Parmakları sütyenden taşan göğüslerime değdikçe karnımdan başlayıp kalbime sızan bir sıcaklık beni ele geçiriyordu. Tüm düğmeleri açtığında bluzun önünü iki yana iterek başını arkaya çekti. Belli bir mesafeden dantelli sütyene sığmayan göğüslerimi izliyordu. Bunu yaparken dudaklarını emerek birbirine sımsıkı bastırmıştı.
Gittikçe daha fazla koyulaşan gözleri, yavaşça göğüslerimden kayıp düz karnımda gezindi. Karnıma olan bakışları daha sıcak ve içtendi. Son olarak mini eteğime baktığında sertçe yutkunmuştu, eteğin altında hiçbir şey giymediğimi biliyordu. İri eli karnımı bulduğunda irkildim. Bir süre karnımı sevgiyle okşayan eliyle sanki her şey durmuştu.
Avuç içini karnımda nazikçe gezdirirken sanki dokunduğu her yere kendi izini bırakıyordu. “Saka,” diye mırıldanırken sesinde endişe vardı. Mavi gözleri elinin değdiği karnımı takip ederken bir konuda tereddüde düşmüştü. “Bunu onun yanında yapmamız doğru olur mu?” Kimin? Bebeğin mi?
“Karun o daha evrimini tamamlamamış minik bir elma kadar.” Bunları söylerken hafiften şoka girmiştim çünkü böyle bir konuşmayı yapacağımız aklımın ucundan bile geçmezdi. “Lütfen saçmalamayı bırak ve benimle seviş.”
Gözlerini güçlükle karnımdan ayırdı ama avuç içi hâlâ karnıma yaslıydı. “Onun hakkında daha düzgün terimler kullanır mısın?” Bakışlarını yüzüme çıkardığında mavilerinde beni onaylamayan bir şeyler vardı. “Ben bir elma ağacı olmadığıma göre bebeğim de elma olamaz.”
“Tamam, seninki bal olsun, benimki elma. Şimdi benimle sevişir misin?”
Ona dünyanın en absürt şeyini söylemişim gibi tuhaf gözlerle bana dik dik bakmaya başladı. “Bige ben arı mıyım? Çocuğum niye bal oluyor?” Kaşlarını belli belirsiz çattı. “Ayrıca seninki benimki mi var, tümüyle bizimki.”
Ateşim başıma vurmuşken sabırsızca dişlerimi gıcırdattım. “Arı mısın yoksa elma ağacı mı, bilmem ama biraz daha içimde olmazsan bir ölü olacağını garantiliyorum.”
“Karnında çocuğum varken bunu yapamam.”
“Karun beni delirtme!”
Beni şoke ederek kararlı bir şekilde çenesini kaldırdı. “Daha doğmadan çocuğun psikolojisinin içine etmeyeceğim.”
“Yahu sen onun psikolojisinin içine değil, benim içime...”
“Bige sus, çocuğun yanında düzgün konuş.”
“Karun bak seni parçalarım.” Azmış bir şekilde benimle bütünleşmesini beklerken işi yokuşa sürmesi beni delirtecekti. “Bebeğin zaten bana et konusunda ambargo uyguluyor, bir de senin ambargonu çekemem. Doğuma kadar sevişmeyecek miyiz!”
Kararan gözlerinden bana sahip olmak için delice bir istek duyduğunu görebiliyordum ama sırf bebek için bunu yapmayacaktı. “Şunun şurasında doğuma ne kadar kaldı.” Bunu bana değil, kendine hatırlatıyor gibiydi. “Bence biraz dayanabiliriz.”
Şakasız tertemiz delirtecekti beni. “Kocam lütfen saçmalama.” Onu ikna etmek için sesimi yumuşatmaya çalıştım. “Bunu itiraf etmekten nefret ediyorum ama Duha’nın da sıklıkla söylediği gibi ben libidosu yüksek bir kadınım. Sen yoğun bakımdayken bile seninle sevişme hayali kuran bir kadından dayanmasını bekleyemezsin.”
Gözleri muzırca kısıldığında gülerek başını iki yana sallamasına hayret ettim. “Olmaz nefesim, doğuma kadar benden sana iş çıkmaz.”
“O zaman ben de istediğimi zorla alırım!”
“Yarım porsiyon doğana kadar mesafemizi koruyalım, Bige.”
Afallayarak gözlerimi belerttim. “Yarım porsiyon mu?” diye sordum şaşkınca. “Ben bile çeyrekte kaldım, o niye yarım oluyor!” Bize gelince Çeyrek Mafya ama bebeğine gelince yarım porsiyon! Ayrıca yarım porsiyon nedir be! Ekmek arası dürüm mü bu çocuk?
Karun doğuma kadar bana dokunmayacağını gösterircesine beni bırakıp banyoya girdi. Peşinden gidip duşta onu ayartmayayım diye kapıyı içeriden kilitleyince bir küfür savurdum. Anlaşılan bebeğimiz doğana kadar cinsel hayatımız askıya alınmıştı. Daha doğuma çok vardı, nasıl dayanacaktım?
***
Bugün de mide bulantısıyla uyanmıştım. Saate baktığımda her zamankinden daha geç uyandığımı gördüm. Bebek beni çok yorduğu için uyku saatlerim düzensizleşmişti. Bugün kendimi çok hâlsiz ve hasta hissettiğim için ne özenle giyinmiş ne de makyaj yapmıştım. Parmağımı oynatacak hâlim yoktu, üstelik başım da dönüyordu.
O kadar yorgundum ki merdivenlere güçlükle gelmiştim. Birkaç basamak indiğimde gözlerimin önü kararınca hemen merdivenin trabzanına tutundum. Görüşüm bulanıktı, sanki her şey etrafımda dönüyordu. Adımımı sıradaki basamağa uzattım ama yer ayağımın altında kayar gibi olunca yutkundum. Basamakları çift gördüğüm için adım atmakta tereddüt ediyordum.
“Abimin karısı iyi misin?” Arkamda Çağıl’ın sesini duyunca ona bakmak istedim ancak başımı çevirmeye kalkışınca dengemi kaybettim.
Öne doğru tökezlediğimde belimi kavrayan bir çift el düşmeme engel oldu. Sırtım arkamdaki kişinin göğsüne çarptığında Çağıl’ın endişeli sesini işittim. “Bige neyin var?” Ona cevap vermemi bile beklemeden beni hemen kucağına aldı. Düşmemden çok korktuğu için ayaklarımın üzerinde durmama izin vermemişti.
“Ben…” Kuruyan boğazım yüzünden sesim pürüzlü çıktığı için birkaç kez yutkundum. Başımı kaldırıp Çağıl’ın korkudan bembeyaz olan yüzüne baktım. “Doktorun yazdığı ilaçları dün akşam kullanmayı unuttum.” Fısıltıyla konuşurken elimi guruldayan karnıma bastırdım. “İlaçları almam için önce bir şeyler yemem gerekiyor.” O ilaçlar sayesinde bebeğimi karnımda tutabiliyordum çünkü düşük riskim vardı. Bir gün bile ilaçları aksatınca bu hâle geliyordum.
Çağıl hiç vakit kaybetmeden hızlı adımlarla merdiveni inmeye başladı. “Sen ve bebeğin için hayati önem taşıyan ilaçları kullanmayı nasıl unutursun!” Çatık kaşlar altında bana baktığında ela gözlerinde gizleyemediği korkuyu görüyordum. “Az kalsın düşecektin, ya yanında olmasaydım?” Düşüncesi bile kanını dondurduğu için beni daha sıkı göğsüne bastırdı. “Beni korkutmadığın tek bir günün bile yok.”
“Senin dudağına ne oldu?” Dudağı patlamıştı ve yanağında küçük bir kızarıklık vardı.
Beni yemek salonuna taşırken homurtuyla karışık sesler çıkarmaya başladı. “Kız kardeşiyle olan meseleyi duyunca Nedim yaptı.”
“Ona karşılık vermedin mi?”
Ela gözleri kısıldığında gülerek başını iki yana salladı. “Çiçek’le evlenmeme izin verecekse, tüm kemiklerimi kırsaydı bile ona karşılık vermezdim.”
“Peki, evlenmenize izin verdi mi?”
Gülüşü genişlediğinde tüm dünyalar onun olmuş gibi mutlu görünüyordu. “Önce beni biraz hırpaladı, sonra erkek erkeğe konuştuk. Niyetimin ciddi olduğunu, en önemlisi Çiçek’i gerçekten sevdiğimi anlayınca evlenmemize izin verdi.” Başını eğip bakışlarını bana diktiğinde tüm dişlerini gösterecek şekilde gülümsüyordu. “Bu akşam bana Çiçek’i isteyin.”
“Ne hâldeyim, görmüyor musun?” diye ona çıkıştım. “Bu hâlde kız isteyemem.”
“Akşama kadar sana bakarım, toparlarsın.”
“Çiçek’i hamile mi bıraktın yoksa? Niye iki ayağımızı bir pabuca sokup acele ettiriyorsun? Onu yarın istesek olmaz mı?” diye küçük bir öneride bulunduğumda Çağıl gözlerimin içine can yakıcı bir şekilde baktı.
“Bugün son izin günüm.” Kaskatı kesildim. Yarın sabah orduya geri mi dönüyordu?
Çağıl bu yüzden acele ediyordu, dönmeden önce yüzüklerin takılmasını istiyordu. Oraya parmağında Çiçek’in yüzüğüyle gitmek istiyordu. “Pekâlâ, bu işi halledeceğim.” Onu neşelendirmeye çalışarak gülümsedim. “Karnımı doyurup ilaçlarımı alınca daha iyi hissedeceğime eminim. Akşam isteriz Çiçek’i ama öncesinde seninle alışverişe çıkmalıyız.”
Çağıl’ın asık suratı düzelirken keyfi tekrar yerine gelmişti. “Alışverişe ben niye geliyorum?”
“Çiçek’in neyi sevip sevmediğini ve ne tür şeylerden hoşlandığını en iyi sen biliyorsun. Yüzüklerinizi ben seçecek değilim.” Yemek salonuna yaklaşınca, “Çağıl beni indir,” dedim aceleyle. “Eğer içeriye senin kucağında girersem Karun hemen beni hastaneye götürür.” Kendimi iyi hissetmediğimi anlarsa Karun bir daha ayağa kalkmama izin vermezdi.
Çağıl beni yavaşça yere indirdi ama iyi olduğumdan emin olana kadar kolumu bırakmadı. Kendimi biraz toparladığım için şimdi daha iyiydim. Üzerimi düzelttikten sonra Çağıl ile içeri girdik. Kahvaltı masasının etrafındaki kişileri görünce donup kalmıştım. Duha, Elay ve Kadem neden yemek salonumuzdaydı?
Çağıl da bunun cevabını bilmiyormuş gibi şaşırmıştı. Masaya doğru yürürken aynı şaşkınlıkla onlar da bana bakıyordu. Masadaki herkesin tuhaf bakışları benim üzerimdeydi. Karun oturduğu yerden hemen ayağa kalkıp bana doğru yürüdü. “Bige iyi misin?”
“İyiyim,” dedim şaşkınca. “Neden endişeli görünüyorsun?”
Karun baştan ayağa beni süzerken iyi olduğumdan emin olmak istiyordu. Üzerimdeki salaş kıyafetlere ve makyajsız yüzüme baktıkça endişesi artıyordu. “Bir yerin mi ağrıyor?” Hemen kolumu tutup beni kapıya yürüttü. “Hastaneye gidiyoruz.” Ne hatırladıysa kolumu bırakıp bu sefer beni kucağına aldı. “Yorma kendini, arabaya kadar ben seni taşırım.”
“Karun, ben iyiyim.”
“Bige iyi değilsin.”
“İyiyim diyorum, indir beni!”
Durup tekrar yüzüme baktığında korkudan aklını kaçırabilirdi. “Bir yerin ağrıyor ve bana söylemiyorsan...”
“Üşendim yahu.” Sabah sabah beni delirttiği için sinirden gülmeye başladım. “Mide bulantısıyla uyandığım için makyaj yapıp kıyafet seçecek enerjiyi bulamadım.” Tüm bu yaygara her zamanki gibi hazırlanmadığım içindi, değil mi? Hiçbir güç beni paspal kıyafetlerle makyajsız bir şekilde insan içine çıkaramaz diye düşünürdüm. Büyük konuşmuştum çünkü insan hamile kalınca yapmam dediği her şeyi yapıyordu.
“Gerçekten iyiyim, kocam.” Onu sakinleştirmek için yumuşak bir sesle konuşup gülümsedim. “Beni aşağıya indir, sandığın gibi bir yerim ağrımıyor.”
Karun’u iyi olduğuma ikna etmiş olmalıyım ki beni hastaneye götürmekten vazgeçmişti. Yürüyüp beni sandalyeme yavaşça bıraktığında rahat bir nefes aldım. Doğuma kadar bu adamdan çekeceğim vardı, ah desem hemen hastane diyordu.
Karun yanımdaki yerini alınca hesap soran bakışlarım Duha’nın üzerindeydi. “Ne işin var evimizde?” Aynı soruyu Karun da ona sormuş olmalı ki Karun gülerken Duha küfretti.
Duha yönünü bana çevirdiğinde beni nankör olmakla suçlar gibiydi. “Evime geldiğinde ben sana böyle mi davranıyorum?”
“Evet, her defasında kovuyorsun beni.”
“Kovunca sanki çok gidiyorsun.” Benim yüzümden canından bezmiş gibi Duha’nın ifadesi kızgındı. “Babana küsersin, kapımda belirirsin; kocana kızarsın, yine soluğu kapımda alırsın. Senin yüzünden evim meyhanelere benzedi, giren çıkan belli değil.” Gülmeye başladım, haklı olduğunu biliyordum. Başım ne zaman belaya girse hemen ona koşuyordum.
Kadem’e baktığımda yüzünün morluklarla dolu olduğunu gördüm. “Yüzüne ne oldu senin?”
Benden uzak bir yerde oturduğu için çaktırmadan önce Karun’u, daha sonra da Çağıl’ı işaret etti. Sinirlenerek ters gözlerle Karun ve Çağıl’a bakmaya başladım. “Ne yaptınız çocuğa?”
Karun çayımı önüme koyarken oldukça sakin görünüyordu. “Sadece konuştuk.” Konuşan daha çok yumruklarıymış gibiydi. Kısa bir an Kadem’e baktığında kaşları yavaşça çatıldı. “İkinci bir görüşme yapmamızı istemiyorsan yeğenimi üzmeyeceksin.”
Çağıl özellikle Kadem’in tam karşısına oturduğunda bilerek bıçağı aldı. Bıçağı parmaklarının arasından çevirirken buz gibi gözlerle Kadem’i izliyordu. “O kızı bir daha ağlatırsan seninle zevkle ilgilenirim.”
Kadem oturduğu yere sinerken ağzım bir karış açılmış bir hâlde bu iki magandaya bakıyordum. “Hani sizin gözetiminizde görüşebilirlerdi?”
Karun gırtlağından çıkan hafif kalın bir sesle konuşurken dik dik Kadem’e bakıp duruyordu. “Görüşmelerine izin vermem yeğenimi üzeceği anlamına gelmiyor.”
“Abi onu üzmedim, Melek izlediği filmin etkisinde kaldığı için ağlıyordu.” Kadem yediği dayaklardan sonra tek kelime edecek durumda değildi ama yine de kendini savundu. “Tırnağı kırılsa benim içim acır, onu nasıl üzerim?” Bu çocuğun işi hiç kolay değildi, neticede Melek alelade biri değildi. Arkasında Karun, Gurur ve Çağıl gibi güçlü üç isim varken Kadem’e nefes aldırmazlardı.
Konuyu değiştirip tekrar Duha’ya bakmaya başladığımda fazla meraklı görünüyordum. “Ziyaretinizin bir sebebi var mı?”
Duha kısa bir an Elay’a baktığında bakışları sevgi doluydu. “Haftaya evleniyorum.” Ağzım bir karış açıldığında bana gülümseyerek başını salladı. “Diğer herkese davetiyeleri gönderdik ama sizi bizzat davet etmek istedim.” Muzır gözleri Karun’u bulunca Duha sırıtmaya başladı. “Bu sefer ilk ben evleniyorum.”
Karun kaskatı bir şekilde yanımda oturuyordu. Etrafına yaydığı gerginlik yüzünden saklanacak yer arıyordum çünkü kızgın bakışları benim üzerimdeydi. Her konuda Duha ile yarıştıkları için rakibinin ondan önce evlenmesinden hoşlanmamıştı. “Evet deseydin şu piçten önce evlenmiştik.” Bana bir kez daha evlilik derse baygınlık geçirecektim.
Suratımı asarak önüme döndüğümde Karun tabağımı gösterdi. “Bir şeyler ye.”
“Canım istemiyor.” Tabağı kendimden uzaklaştırdım. “Benim canım başka bir şey istiyor.”
“Benim de öyle.” Elay tabağına somurtan gözlerle bakıyordu. “Ben bunları yemem.”
Duha fenalık geçirir gibi boynundaki kravatını çekiştirirken daha şimdiden bıkmış görünüyordu. “Doktor, Allah aşkına çıkar şu çocuğu, kalan evrimini küvözde tamamlasın. Onu yemem bunu yemem, ne yedireyim sana?”
“Şikâyet etme lan.” Karun onu tersleyerek beni gösterdi. “Bendekinin hamileliği daha feci geçiyor. Yat kalk Elay’a şükret, daha beterleri var.” Daha beteri ben miydim? Ölmek mi istiyordu?
Duha alaycı gözlerle onu izlerken Karun’u ciddiye almadığını fazla belli ediyordu. “İkisi de hamile, arada ne fark var? Seninkinin sana yaptığını benimki de bana yapıyor.”
“Öyle mi dersin?” Karun yavaşça çay bardağını masaya bırakıp tüm dikkatini ona verdi. “Sana ikisi arasındaki farkı göstereyim.” Başını küçük bir açıyla çevirip gözlerini Elay’a dikti. “Canın ne çekiyor?”
Elay dudaklarını emerek, “Vişneli turta,” dedi.
Karun başını ağır ağır sallayarak bana döndü. “Senin canın ne çekiyor, nefesim?”
“Yılan meyvesi,” dediğimde Karun nazikçe bana gülümsedi.
“Dün canın ne çekiyordu?”
“Yılanın kendisini,” dedim safça.
Karun gülmemeye çalışarak sandalyesinden biraz bana doğru kaydı. “Ondan önceki gün?”
“Kertenkele bacağı.”
“İki gün önce?”
“Kaplumbağa ama yemek istediğimden değil, Çinliler pişiriyordu. Videosunu görünce canım çekmişti.”
Karun yanaklarının içini ısırarak bakışlarını Duha’ya dikti. “Seninkiyle benimki arasındaki fark tam olarak bu. Senin kadının normal şeyler aşeriyor ama benimki anormal olan her şeyi.” Omzunun üzerinden karnıma baktığında dudaklarında sıcak bir gülümseme oluştu. “Küçük bir Hannibal bekliyoruz.”
“Lan oğlum siz Hannibal değil, insanüstü bir yaratık bekleyin.” Duyduklarından sonra Duha’nın beti benzi attığı için karnıma olan bakışları çok tuhaftı. “Dünyaya türü belli olmayan bir canlı mı getireceksin, yamyam kuş? Nedir o yediklerin!”
“Karun’un saydıklarının hiçbirini yemedim!” diye ona çıkıştım. “Sadece canım çekiyor ama ağzıma bile sürmedim.”
Karun nazikçe, “Yemek istemediğinden değil, yedirmiyoruz,” diyerek beni bozdu. “Nükseden kötü alışkanlıkları büyük ihtimalle doğumdan sonra geçer.” Bu konuda umutlu olmaya çalışarak ağzıma zorla bir dilim peynir bastı. Bir yandan konuşurken bir yandan da beni besliyordu.
Duha adamlarından birini arayıp Elay’ın istediği vişneli turtayı istedikten sonra belli belirsiz gülümsedi. “Dün bebeğin cinsiyetini öğrendik.”
Heyecanlanarak masada öne eğildim, konuşmak için tam ağzımı açmıştım ki Karun tereyağı ve kaymak sürdüğü ekmeği ağzıma bastı. Ona sinirle baktığımda ağzıma tıktığı ekmek yüzünden yanağımın bir tarafı şişmişti. Kötücül bakışlarıma kayıtsız kalarak karnımı gösterdi. “Başkalarının bebeği için heyecanlanacağına kendi bebeğinle ilgilen.” Meyve suyunu ağzıma yaklaştırıp zorla birkaç yudum içirtti. “Çocuğum içeride aç, kendi rızanla yemezsen ben sana yediririm.”
Günlerdir yaptığı zaten buydu! Bu masaya ne zaman otursak kendi karnını doyurmadan önce zorla bana bir şeyler yediriyordu. Ağzımın içini dolduran ekmeği güçlükle yedikten sonra hemen Duha’ya döndüm. Tam bebeğin cinsiyetini soracaktım ki Karun bu sefer de ağzıma koca bir parça börek koydu. Masadaki herkes bıyık altından gülmeye başlayınca sinirden ağlayabilirdim. Bir daha bu adamın yanında oturmak istemiyordum!
Zor bela koca bir dilim böreği çiğneyip yuttuğumda rahat bir nefes almıştım ki Karun portakal suyu bardağını dudağıma yaklaştırdı. Sırf beni rahat bıraksın diye meyve suyunu bardağın yarısına kadar içtim. Peçeteyi alıp dudaklarımı nazikçe sildikten sonra bir kez daha Duha’ya döndüm. Ancak Karun bu sefer de ağzıma kızarmış patatesleri tıkmıştı.
Ne yazık ki yarım saat boyunca bu böyle devam etti. Karun karnımı tıka basa doldurana kadar konuşmama hiç izin vermemiş, tabağımdaki her şeyi bana yedirmişti. Beni kendi elleriyle besledikten sonra boş tabakla rahat bir nefes almıştı. Bir kez daha peçeteyle dudaklarımı sildikten sonra bana masadakileri gösterdi. “Artık istediğin kadar gevezelik yapabilirsin.”
Koca bir tabaktaki her şeyi bana zorla yedirdiği için ellerimi karnıma bastırdım. “Sanırım kusacağım.” Midem bulanıyordu.
Karun’un dudağının köşesi psikopatlara özgü soğuk bir şekilde kıvrıldı. “Kus güzelim,” dedi sakince ama bana masadaki diğer yiyecekleri gösterdi. “Midendeki şeyleri çıkarırsan daha fazlasını sana yedirtirim.” Şimdi sıkıysa kus, Bige.
“Hayır, ben iyiyim,” dedim hızlıca. “Asla kusmam.” Bana verdiği korku hoşuna gittiği için güldü.
“Uslu karım.” Bu adamdan nefret ediyordum.
“Bebeğin cinsiyeti ne?” Bu soruyu sorabildiğim için kutlama yapmak istiyordum.
Elay hafifçe belirgin karnını okşarken gülümsedi. “Oğlumuz olacak.”
Onlar adına mutlu olup tebessüm ettim, bu sırada Karun’un ettiği küfürleri masadaki herkes duymuştu. Hayatının en kötü haberini almış gibi dişlerinin arasından, “Siktir!” dedikten sonra bana döndü. “Sen de erkek doğur.” Bir dakika, ne?
Anlamayan gözlerle, “O nedenmiş?” diye sordum. Huzursuz olmuştum, yobaz insanlar gibi erkek çocuk meraklısı olup olmadığını anlamaya çalışıyordum.
Karun aklımdan geçenlerden bihaber kızgınlıkla bana Duha’yı gösterdi. “Bu piçin oğlu oluyorsa sen kız doğuramazsın.” Neler düşünüyorsa ifadesi sertleşti ve kaşlarının kavisi çatıldı. “Görmüyor musun, herif evime kadar sızdı. Yarın bir gün oğlu da kızımın etrafında dolanırsa o veledin dalağını sikerim!” Derdi bu muymuş?
“Sen kimin oğluna velet diyorsun it!” Duha’nın siyah gözleri alev aldığında her an Karun’un gırtlağına yapışabilirdi. “Kızın olsa bile sence ben izin verir miyim, oğlumun kızına yaklaşmasına?” Beni gösterdi. “Anası belli, bu kuşun doğuracağı kız da en az onun kadar kafası kırık olur.”
Karun elindeki çay bardağını öyle bir sıkıyordu ki bardak kırılacak diye endişe ettim. Vahşi bir dürtüyle gözleri Duha’ya kenetlenmişken her an bir çılgınlık yapabilirdi. “Karım ve kızım hakkında düzgün konuşmazsan ecdadını sikerim!” Daha çocuğun cinsiyeti bile belli değildi ama Karun şimdiden kız babası moduna girmişti.
Duha’nın oğlu oluyorsa bence de bizimki kız olmasındı. Karun daha şimdiden kıskançlık yapıyordu, kız babası olduğunda hepimize kök söktürürdü.
Yorumlar