Roman
  • 14/02/2026

56-EVLİLİK TEKLİFİ

“Onun aşkı kalbime konan tek gerçekti, çoğu zaman bir rüya gibiydi. Onu bir sır gibi saklamak isterdim yüreğimde, oysaki rüyaların kaderinde uyanmak vardı.”


Bugün Çağıl’ın son izin günü olduğundan akşamki kız isteme merasimi için gereken tüm hazırlıkları bir şekilde yapmıştım. Alışverişe çıkacak enerjim olmadığı için gereken hediyeleri ısmarlamıştım. Şükürler olsun ki her şey tam vaktinde teslim edilmişti. Akşam hazırlanıp uzun bir konvoyla yola çıktığımızda Duha’nın bize katılacağını bilmiyordum. Son günlerde ikisinin arasından su sızmadığı için onu Karun davet etmiş olmalıydı.

İki aile uzun bir konvoyla küçük bir mahalleye gelmiştik. Karun ve Duha’nın çakarlı araçları mahalle sakinlerini cama kapıya çıkarmıştı. Mahalleye öyle bir giriş yapmıştık ki herkes kimin geldiğini merak ediyordu. Çiçek’in babaannesinin evi küçük bir gecekondu olduğu için hepimiz içeriye zor sığmıştık. Korumaların biri bile içeride değildi, adım atacak yer yoktu.

Üçlü bir koltukta Elay ve Kadem’in tam ortasında oturuyordum. Karun ve Duha aralarına biraz mesafe koyarak yan yana ikili koltukta oturuyordu. Çiçek’in babaannesi ve büyükbabam da tekli koltuklardaydı. Ne yazık ki bu küçücük odada Çağıl, Melek ve Nedim için bir koltuk daha olmadığı için onlar kapıya yakın bir yerde sandalyede oturuyordu.

Çiçek’in babaannesi Melike Hanım bizi kapıda karşılayacak kadar sıcakkanlı biriydi. Çiçek ise bu geceye özel adına yakışır çiçekli bir elbise giymişti. Çağıl bir türlü gözlerini ondan alamıyordu, gerçekten çok güzel görünüyordu. Gecenin başından beri iki dakika boş durmamıştı. Bizi en iyi şekilde ağırlamak için elinden geleni yapıyordu. Sürekli mutfak ve salon arasında gidip geliyordu. Çiçek içeri her girdiğinde Çağıl’ın heyecanı gözlerinden okunuyordu.

Yanımda oturan Elay koluyla beni dürtünce başımı çevirip ona baktım. Gözleriyle Karun ve Duha’yı gösterdi. “Bu iki kibir abidesinin sorunu ne?”

Elay’ın neyden bahsettiğini anlamak için gözlerimi kısarak onları izlemeye başladım. İkisi de etrafına tuhaf bakışlar atıyorlardı. Zengin ve lüks bir hayatları olduğu için bu evde gördükleri her şeyi yadırgıyorlardı. Üzerinde oturduğumuz eski koltuklara, bir köşede duran ahşap vitrine, televizyonun üstünde duran ve vitrinin raflarında bulunan dantellere tuhaf gözlerle bakıyorlardı.

Gülmemeye çalışarak Elay’a yaklaştım. Kimse duymasın diye kısık bir sesle, “Sandığın gibi burayı küçümsemiyorlar ya da kibirlenmiyorlar,” dedim. “Alışık olmadıkları için yadırgıyorlar.”

Karun ağzında gümüş kaşıkla doğan insanlardan biriydi. Daha doğduğunda kendini büyük bir zenginliğin içinde bulmuştu. Bu gecekondu gibi yerlerde bir gününü bile geçirmediği için hâliyle böyle yerlere alışık değildi. Bu yüzden ister istemez yadırgıyordu. Duha’nın çocukluğu bu tür yerlerde geçmiş olsa bile kalan hayatında hep lüks içinde yaşamıştı.

Yeni hayatına çok hızlı alıştığı için ona geçmişini hatırlatan şeylere bakarken dışarıdan nasıl göründüğünün farkında değildi. Onların etraflarına attığı bakışları gören herkes bu ikisinin alt sınıftakileri küçümsediğini, tam bir kibir abidesi olduklarını düşünebilirdi. Ancak bu gerçek değildi. Onlar sadece alıştıkları lüks hayatın dışında kalan bir yeri yadırgıyorlardı.

“Çağıl neden bu kadar çok kapıya bakıyor?” Bir kez daha Elay’ın kısık sesini duyunca derin bir nefes aldım.

“Bence amcasını bekliyor.” Gurur huzur evinde olduğu için bizimle gelmemişti. Çağıl onun için bu kadar özel olan bir günde amcasının da burada olmasını istemişti. Bu yüzden gözü hep kapıya kayıyordu.

Hepimiz ilk kez böyle bir ortamda bulunduğumuzdan nasıl bir sohbet başlatacağımızı bilmiyorduk. Biz Melike Hanım’a, o da bize bakıp duruyordu. İki taraf da birbirinin hâlini hatırını sormuştu, bunun dışında sohbet ilerlemiyordu. Salondaki gerginlik herkesi tedirgin etmeye başlamışken büyükbabam çayına uzanarak Melike Hanım’a döndü. “Sen kaç yaşındaydın, Melike?” Bir dakika, ne?

Karun ve Duha kısık bir sesle küfrederken Çağıl müdahale etmem için bana bakıyordu. Tüm bu sessizliği bozan böylesine saçma bir cümle olmamalıydı. “Büyükbaba.” Ona zoraki bir şekilde tebessüm ederken bakışlarımla çok şey söylüyordum. “Melike Hanım’ın yaşından sana ne? Ayrıca onunla kırk yıllık ahbabınmış gibi senli benli konuşma lütfen.” Kadını rahatsız etmenin lüzumu yoktu.

Büyükbabam beni hiç duymuyormuş gibi Melike Hanım’ın bembeyaz olmuş saçlarına bakıyordu. Kadının sıkıca topuz yaptığı saçlarını beğenmemiş gibiydi. Yeşil gözlerine ve gözlerinin çevresindeki kırışıklara baktıkça zavallı kadın rahatsız olduğu için yana kayarak büyükbabamdan biraz daha uzaklaşıyordu. Büyükbabam onu sinir ederek yüzünü abartıyla buruşturunca kadın bize baktı. Büyükbabamı onun yanında almamızı istediğini saklayamıyordu.

“Bige.” Büyükbabam bu geceye özel ona giydirdiğim takım elbisesinin içinde kasım kasım kasılırken bana yanındaki kadını gösterdi. “Ben Melike’yi almam.” Yahu zaten o almayacak ki ona ne oluyor?

“Üstüme iyilik sağlık.” Melike Hanım avucunun içini açık yakasına bastırarak hemen torununa döndü. “Bu da ne demek oluyor, Nedim? Çiçek’i isteyeceklerini sanıyordum?”

“Çiçek için buradalar, babaanne.” Nedim, büyükbabamın özel durumunu bildiği için anlayışlı olmaya çalışıyordu. “Sen Fehmi amcanın kusuruna bakma, o biraz rahatsız.”

“Turp gibiyim evelallah.” Büyükbabam bir kez daha kasılarak kolunu kaldırdı ve kendini sıkarak Melike Hanım’a kaslarını göstermeye çalıştı. “Zımba gibi bir erkeğim, taşı sıksam suyunu çıkarırım, Melike.” Beni yerin dibine sokuyordu!

Melike Hanım işaret parmağının ucuyla büyükbabamın kolunu kendinden uzaklaştırdı. “Fehmi Bey, çok rica edeceğim terbiyenizi takının.”

Kadının bu çıkışıyla celallenen büyükbabam soyunmaya kalkıştı. “Benim kaslarım var diyorum sana!” Gömleğinin düğmelerini açmaya kalkışınca Çağıl hemen ayağa fırladı.

“Fehmi amca gözünü seveyim benim şu iş bitene kadar soyunma.”

Duha gülerek ona sataştı. “Senin iş bittikten sonra soyunabilir mi?”

Karun’un gözlerinden muzip parıltılar geçmişti. “Bizim de soyunmamızı ister misin, Çağıl?”

“Bana uyar,” dedim hızlıca.

Melek kıkırdadı. “Kemik torbasını aratmayan vücudumu görmeyi sorun etmeyecekseniz bana da uyar.”

Çağıl dizinin üstünde duran elini sıkıp önce Karun’a, daha sonra da ben ve Melek’e ters gözlerle baktı. “Daha iyi bir ailede doğmayı hak ediyordum!”

Karun bu sefer açık açık güldü. “Bizim neyimiz varmış?”

“Nankörlük ediyor işte,” dedim sakince. “Benim gibi bir yengeyi buldu da bunuyor.”

“Ve benim gibi bir yeğeni,” diye ekledi Melek.

“Üçünüz de başıma gelen en kötü şeysiniz,” diye homurdandı Çağıl.

Bizler kendi aramızda konuşurken büyükbabam çoktan kravatını boynundan çıkarmış, gömleğinin düğmelerini açıyordu. Melike Hanım’a kaslarını göstermeye kararlıydı. “Büyükbaba!” Tiz bir sesle cırlayarak ayağımdaki ayakkabıyı çıkardım. “Çek elini o gömlekten yoksa çok fena olacak.” Şurada elit elit takılıyorduk, illa bizi rezil edecekti.

Sinirlenerek o da ayakkabısını çıkarınca Karun hemen araya girdi. “Fehmi amca o hamile.” Büyükbabam ayakkabısını bana fırlatır diye endişelenerek ayağa kalktı. Onun yanına giderek yavaşça büyükbabamın elindeki ayakkabıyı aldı. “Doğuma kadar Bige’ye herhangi bir şey atmamalısın.”

Büyükbabam uzanıp ayakkabısını ondan aldığında bakışlarında merak vardı. “Peki, doğumdan sonra?”

Karun kısa bir an bana baktı, sinirli bakışlarımı görünce yanaklarının içini dişleyerek büyükbabama döndü. “Atış serbest.” Ölmek mi istiyordu?

Büyükbabam ayakkabısını tekrar giyerek ayağa kalkıp kapıya yürüdü. “Ben dışarıda Furki’yle takılacağım.” Durup omzunun üzerinden Melike Hanım’a düşmanca gözlerle bakmayı ihmal etmemişti. “Bu buruşukla takılacak değilim.” Şu havaları beni delirtecekti. Aynaya bakıp kendini hiç görmüyordu, büyük ihtimalle kadından bile yaşlıydı.

Büyükbabam dışarı çıkınca Karun da yerine geçmişti. Mahcubiyet dolu gözlerle Melike Hanım’a dönüp, “Büyükbabamın kusuruna bakmayın lütfen,” dedim. “Alzaymır hastası, bu yüzden aklı gelip gidiyor.”

Melike Hanım az önce yaşananlardan çok rahatsız olmuştu ama torununun en mutlu gününü mahvetmek istemediği için alttan aldı. “Anlıyorum.”

Büyükbabam gidince burası tekrar sessizleşmişti. Belki Kadem ortamı neşelendirir diye ona baktım ama Kadem somurtmaktan başka bir şey yapmıyordu. Karun ve Çağıl onu biraz hırpaladığı için Melek’in olduğu tarafa bakmaya bile çekiniyordu. Melek henüz dayılarının onu sıkıştırdığını bilmediğinden gece boyunca Kadem’e kaçamak bakışlar atmıştı. Ancak Kadem eğdiği başını hiç kaldırmıyordu.

Bir süre sonra dış kapının zili çalınca Çağıl az kalsın ayağa kalkacaktı. Gecenin başından beri amcasını beklediği için onun geldiğini düşündü. Ancak kapıdan içeri giren Gurur değil, Kenan’dı. Çağıl’ın omuzları düştüğünde tüm keyfi kaçmış bir şekilde önüne döndü. Farah’la olanlardan sonra Gurur kendini dışarıya kapatmıştı. Son yaşadıklarından sonra bu gece gelmezse ona kızamazdım ama burada olmasını isterdim.

Kenan herkese selam vererek büyükbabamdan kalan yere oturmuştu ki dış kapının zili bir kez daha çaldı. Çağıl bu sefer fazla umutlanmamaya çalışarak bir kez daha gözlerini salonun kapısına dikti. Ela gözlerinde büyük bir beklenti vardı. Amcasının buraya gelecek kadar iyi durumda olmadığını o da biliyordu ama yine de onu bekliyordu. Gurur sanki onun tüm özel günlerinde yanında olmuş gibi bir umut onun yollarını gözlüyordu.

Çiçek’le birlikte Gurur içeri girince Karun rahatlayarak nefesini verdi. Çağıl’ın onu beklediğini bildiği için amcasının gelişine sevinmişti. Çağıl ise amcasını görür görmez o kadar mutlu olmuştu ki tüm gece sıkıntıyla sönen gözleri ışıldamıştı. Ona sevdiği kızı isteyecek ne bir annesi vardı ne de babası. Üstelik Levent de burada değildi.

Çağıl onu ayakta karşılayıp gece boyunca ilk kez gülümsedi. “Hoş geldin.”

Gurur onun gözlerindeki sevinci görünce belli belirsiz tebessüm etti. “Hoş bulduk, koçum.” Çağıl’ın omzunu hafifçe sıkarak ona sandalyesini gösterdi. “Rahatına bak.”

Gurur, yeğeni için özel olan bir yere sarhoş veya dağınık bir hâlde gelmemişti. Onu en son bıraktığımızdan daha temizdi. Banyo yapmıştı ve sarı saçlarını tarayıp bir hizaya sokmuştu. Yeni tıraş olduğu için tıraş losyonunun kokusunu alabiliyordum. Her zamanki gibi ütülü beyaz gömleği ve siyah pantolonuyla oldukça şıktı. Parmaklarının arasındaysa tesbihi duruyordu. Farah’la olanlardan sonra o tesbihi sabır niyetine çektiğini anlamak zor değildi. Her hâliyle mahalledeki ağır abileri andırıyordu.

Buradakilere başıyla küçük bir selam verdikten sonra yönünü Melike Hanım’a çevirdi. Melike Hanım aramıza son katılan misafirinin karşısında ayağa kalkacaktı ki Gurur, “Rahatını bozma ana,” diyerek oturacak bir yer aradı.

Kadem hemen ayağa kalkarak ona yerini verdi. “Buyur abi.”

“Eyvallah.” Gurur ona belli belirsiz tebessüm ederek Kadem’in yerine oturdu. Şimdi sağımda Gurur, solumdaysa Elay vardı.

Kadem köşede duran taburenin üzerindeki saksıyı yere koyup taburenin üzerine oturdu. Çiçek içeri girip Gurur için de bir bardak çay getirmişti. Çayına şeker atan Gurur meraklı gözlerle bana döndü. “Kızı istediniz mi?”

Başımı iki yana sallayarak ona Karun’u gösterdim. “Bir türlü konuya girmiyor.” Karun ve Duha kendi aralarında konuşmak dışında hiçbir şey yapmıyordu.

Gurur kimseyle uzun uzun sohbet edecek durumda olmadığından önüne dönüp sessizlik içinde çayını yudumladı. Elay sürekli yiyecek bir şeyler istediği için Çiçek’in arkadaşı bu gece bir tek ona çalışıyordu. Çiçek’in Hamide adındaki arkadaşı bu gece ona yardım etmek üzere buraya gelmişti. Ancak tek yaptığı şey Elay’ın isteklerini karşılamaktı. Hamide bu sefer de bir bardak havuç suyuyla içeri girmişti.

Elay’ın önündeki sehpanın üzerine bırakıp, “Afiyet olsun,” diye geri çekilince Duha’nın bakışları bu tarafa yöneldi. Sehpanın üzerinde duran şeylere garip bakışlar atıyordu.

Çikolatalı kurabiye, turşu kavurması, acı biberli ekmek sosu ve havuç suyunu görünce yüzünü buruşturmamak için üstün bir irade gösterdi. “Elay?” dedi sakince. “Bu nasıl bir kombinasyon?”

Elay kurabiyeyi acı sosa batırırken ona hafifçe gülümsedi ama bunu yaparken yanakları belli belirsiz kızarmıştı. “Bunlar benim değil, oğlunun yemek felsefesi.”

Çikolatalı kurabiyeyi acı sosa batırarak kocaman bir ısırık alınca midemi bulandırdı. “Şu kadını alın yanımdan yoksa kusacağım.” Yediği şeylere bakarak kontrolüm dışı öğürdüm. “Iyy, gerçekten midemi bulandırıyor.”

Karun şüpheli bir şekilde kafasını yan tarafına eğdiğinde gözleri hafifçe kısıldı. “Yemek istediğin o iğrenç şeyler mideni bulandırmıyor ama çikolata ve acı sosun bir araya gelmesi mi mideni bulandırıyor?”

“Sana iğrenç gelen bana normal geliyor.” Şikâyet eder gibi ona Elay’ı gösterdim. “Ona normal gelen şeyler de bana iğrenç geliyor.”

“Çikolatalı kurabiye iğrenç değil.” Elay’ın parmaklarından acı sos akarken kurabiyenin kalanını ağzına attı. “Tadı çok güzel.”

“Çikolatalı kurabiye ve acı sos yanlış bir eşleşme.” Midemi bulandırdığından bir peçete alıp ona uzattım. “Şu parmaklarını sil lütfen, çok pasaklı görünüyorsun.”

Elay peçeteyi almak yerine inadıma bir kurabiye daha alıp parmaklarının uçları sosun içine girecek şekilde onu da sosa batırdı. Bunu gören Duha gülmemeye çalışıyordu. “Kalk nişanlımın yanından, sorun çıkartan kuş.” Beni azarlarken sevimli bir şeyi izler gibi gözlerini Elay’dan ayırmıyordu. “Oğlum ne isterse onu yiyor.”

Elay kurabiyeyi bütün bir şekilde ağzına atınca acı sosun küçük bir bölümü dudağının kenarından taşmıştı. “O da hamile ama beni hiç anlamıyor.” Elay beni ona şikâyet ederek bu sefer de havuç suyuna uzandı. “Keyfimden beni şişmanlatacak şeyleri yemiyorum herhâlde.”

Duha onun bu pasaklı hâlini gerçekten sevimli buluyor olmalı ki gülmemeye çalışarak başını iki yana salladı. “Sen ona aldırma.” Yerinden kalkıp birkaç büyük adımla Elay’ın yanına geldi. Tepsideki peçeteyi alıp Elay’ın çenesini hafifçe kavrayarak onun başını kaldırdı. “İstediğin her şeyi yiyebilirsin.”

Nişanlısının dudağından taşan sosu sildikten sonra uzanıp onun dudağına küçük ama tutkulu bir öpücük kondurdu. Elay’ın iştahlı yeme şeklinden çok etkilenmiş gibi gözlerini Elay’ın gözlerine dikti ve kısık bir sesle, “Başka istediğin bir şey var mı?” diye sordu fısıltıyla.

Elay alt dudağını dişleyerek onu gösterip, “Seni alabiliyor muyuz?” diye sorunca Duha’nın siyah gözlerinde beliren parıltıyı gördüm.

“Ama bunlar benim yanımda ayaküstü sevişiyor,” diye sızlandığımda Çağıl ve Gurur içtiği çayı püskürttü. Duha hızla Elay’dan uzaklaşırken Karun gülüşünü saklamak için başını eğdi. Gurur, Duha ve Çağıl’ın yaşadığı bu paniğin nedeni her an sevişmek istiyorum diyecek olmamdı. Üçü de bari bu gece yapma der gibi bana bakıyordu.

“İkiniz de mi hamilesiniz?” Melike Hanım’ın bakışları Elay ile ikimizin üzerindeydi.

Elay kıtlıktan çıkmış gibi tıkınırken başını hafifçe salladı. Melike Hanım’ın aklına yatmayan bir şeyler varmış gibi yüzünde kınamayı andıran tuhaf bir ifade belirdi. “Çiçek bana sizlerin evli olmadığını söylemişti.” Şimdi Elay ile birbirimize tuhaf bakışlar atan bizdik. Evlilik dışı hamile kaldığımızı eski bir toprağa nasıl açıklayabilirdik?

Çağıl intikam alır gibi sandalyesine yaslanarak gözünü bize dikti. “Cevap verin bakalım.” Piç kurusu, sonunda eğlenecek bir şeyler bulmuştu.

“Ben niye cevap veriyorum?” Arsızlığın dibine vurarak ona Karun’u gösterdim. “Abin cevap versin, sonuçta bu bebeği tek başıma yapmadım.” Kollarımı göğsümden birleştirerek Karun’a dik dik bakmaya başladım. “Melike Hanım’a gereken yanıtı sen vermek ister misin?”

“Hayır.” Karun hınzırca bana bakarken dudaklarını ısırarak hafifçe omuz silkti. “Karımla ne yaptığımdan kime ne?”

“Resmî olarak evli değiliz, Karun.”

“Evet, dedin de ben mi nikâh kıymıyorum, Bige?”

“Yine başlama.”

“O zaman sen de bana resmiyetten başlama.”

“İkiniz de tekrar başlamadan Çiçek’i bana isteyebilir misiniz?” diye araya giren Çağıl’ın sabırsızlığı beni sinir ediyordu.

“Bu gece Çiçek falan istenmeyecek!” Melek’in bu sert çıkışıyla tüm gözler ona döndü. Melek, Kadem’in tüm gece ona pas vermemesinin nedenini anlamış olmalı ki düşmanca bakışları Çağıl’ın üzerindeydi. “Dayı yine ne halt ettin sen?”

“Sadece o değil.” Melek’e tam karşımda oturan Karun’u ispiyonladım. “O da bu işin içinde.” Gurur anlamasın diye üstü kapalı konuşuyordum. “Her şey bu herifin başının altından çıkıyor.”

Karun yüzünü sertçe ovuşturup, “Beni niye dâhil ediyorsun?” diye bana çıkıştı. “Eve düşen yıldırım gibisin, ortalığı karıştırmayı bırak.”

Gurur elindeki çay bardağını yavaşça sehpanın üzerine bırakıp yerinde dikleşti. “Burada ne sikim dönüyor?”

Kenan hayıflanır gibi iniltiyle karışık bir ses çıkarıp bize Melike Hanım’ı gösterdi. “Burada bari yapmayın.” Bizler manyak bir aileydik. Gittiğimiz her yerde hırgür çıkarmazsak rahat edemiyorduk.

Melek hemen sandalyesinden kalkıp, “Amca,” diyerek timsah gözyaşlarını gözlerine topladı. Gurur’a bakıp önce Karun’u, daha sonra da Çağıl’ı gösterdi. “Bunlar beni üzüyor, amca.”

Karun rahatça kolunu koltuğun kenarına yaslarken Melek’e olan bakışları gözdağı verir gibiydi. “Seni hangi konuda üzdüğümüzü de amcana söylemek ister misin?” Ona Kadem’le ilişkisini hatırlatınca Melek dudaklarını birbirine bastırarak hemen sustu.

Melek sustu ancak bu sefer konuşan Kadem oldu. Ona konulan ambargoya daha fazla dayanamadığı için büyük bir cesaret örneği gösterip ayağa kalktı. Yönünü Gurur’a çevirirken bu delinin vereceği tepkileri kestiremediği için ecel terleri döküyordu. “Abi benim sana söylemem gereken bir şey var.” Buradaki herkes afallamıştı, Kadem’in Gurur’dan ne denli korktuğunu biliyorlardı. Onun karşısına geçip Melek’ten bahsedecek kadar çok mu seviyordu onu?

Kadem ceketinin önünü saygılı bir şekilde kapatıp derin derin nefesler aldı. Gurur’un delici bakışlarıyla karşılaşmak bile ödünü kopartıyordu. Gerçek anlamda soğuk terler döktüğü için alnından süzülen bir ter damlası yüzüne aktı. “Melek…” diye fısıldadı güçlükle.

Gurur’un omuzları gerildiğinde yüzü ciddiyetle kasıldı. “Ne olmuş Melek’e?”

Kadem alnında biriken teri sildi, Gurur’un sert bakışlarıyla karşılaşmak cesaretini kırıyordu. Ancak kısa bir an Melek’e bakınca sevdiği kızın heyecanlı bekleyişi ona gereken cesareti aşılıyordu. Gerginliğinden hiçbir şey kaybetmese de bu sefer daha kararlı bir şekilde Gurur’a döndü. “Abi ben Melek’i seviyorum.” Buna hiç ihtimal vermiyordum ama gerçekten itiraf etmişti. Yürü be!

Bir anda herkes sessizleşmişti, kimse kolay kolay Gurur’un karşısına geçip bu itirafı yapamazdı. Ne yapacağı hiç belli olmadığı için tüm gözler Gurur’a kenetlenmişti. Gurur ise oldukça ciddi bir suratla Melek ve Kadem’e bakıyordu. Tuhaf bir şekilde duyduklarına hiç şaşırmamıştı, sanki onları zaten biliyormuş gibiydi. Tabii ki biliyordu! Gurur, Melek’in aldığı nefese kadar her şeyi bilirdi, bir gözü hep onun üstündeydi.

Yanında olmadığı zamanlarda bile Melek’i yakından takip ettirecek kadar kızın üzerine titriyordu. Kadem’i bilmediğini düşünmek aptallık olurdu. Başından beri onların ilişkisini biliyordu ama bilmiyormuş gibi davranmıştı. Gurur kıskanç biri olabilirdi ama her şeyden önce Melek’i kızı yerine koymuştu. Her babanın yapacağı gibi ilk önceliği kızının mutluluğuydu. Onun hayatındaki yanlış kişileri gözünü bile kırpmadan çıkarırdı ama onu mutlu eden kişilere ilişmezdi.

Gurur, Kadem’e kalp krizi geçirtecek kadar uzun bir süre tepkisizliğini korumuştu. Susup ciddiyet içinde ona baktıkça Kadem yerinde rahatsızca kıpırdanıyor, daha fazla terliyordu. Bu gergin sessizlik yerine kalkıp suratına bir yumruk atsa eminim Kadem daha çok rahatlardı. “Üzgünüm abi,” diye mırıldandı can çekişen bir sesle. “Ama Melek’i gerçekten çok seviyorum.” Güç bela Gurur’la göz kontağı kurarak yutkundu. “Rızan olursa onunla görüşmeye devam etmek istiyorum.”

Melek’in ona attığı bakışlardan haberi bile yoktu. Melek’in dudaklarında onunla gurur duyuyormuş gibi içten bir gülümseme vardı. Gurur onu biraz bekleterek başını çevirip sert bakışlarını Karun ve Çağıl’a dikti. “Siz biliyor muydunuz?”

“Evet.” Karun bunu söylerken Kadem’e attığı bakışları ölümcüldü.

“Melek ile görüşmeyecek.” Çağıl da bu konuda fazla tersti. “Buradan çıkınca bir posta daha ona girişeceğim.”

“Peki, bunu yaptığında ben sana ne yaparım?” Gurur sakince konuşup Çağıl’a baktığında yeşil gözlerindeki kızgın ifade sakin olmanın yakınında bile olmadığını gösteriyordu. “Ya da sana?” diyerek kızgın gözlerini Karun’a dikti. “Melek’in üzerinde ne hakkınız var ki ona karışma hakkını kendinizde görüyorsunuz?” Bu kadar ağır konuşması Karun ve Çağıl’ın buz kesmesine neden olmuştu. Söyledikleri ağır olabilirdi ama haksız sayılmazdı.

Gurur tek bir cümlesiyle ikisini birden susturarak Karun’a beni, Çağıl’aysa Çiçek’i gösterdi. “Ailenin erkekleri istedikleri kişiyi sevebilir ama ailenin kızı aynı haklara sahip değil mi?” Çok doğru bir noktaya değinerek kaşlarını belli belirsiz çattı. “Şu zamana kadar kendimden kısıp Melek’e tanıdığım özgürlüğü kimsenin onun elinden almasına izin vermem. Siz iki piç, Bige ve Çiçek’i bırakmıyorsanız aynı şeyi benim kızımdan beklemeyin.”

Ne Karun ne de Çağıl kendilerini savunacak tek kelime edebilmişti, yaptıklarının savunulur bir yanı olmadığını biliyorlardı. Gurur haksız olduğunda ona yanlış yaptığını söyleyecek kadar cesaretlilerdi ancak onun haklı olduğu konularda amcalarına karşı çıkmıyorlardı. Birbirleriyle hiç geçinmiyor olabilirlerdi ama bu adam onların amcasıydı ve sahip oldukları tek akrabalarıydı. Yeri gelince ona karşı alttan almayı biliyorlardı.

Sonuçta Karun’dan beş ay küçük olsa da Gurur onların aile büyüğüydü. Onun son sözü söylediği yerde Karun ve Çağıl susardı. Aynı şekilde Karun ve Çağıl’ın kükrediği yerde de Gurur sesini çıkarmazdı. Kalender erkeklerini en çok bu yüzden seviyordum.

“Görüşmelerine zaten izin vermiştik,” diyen Karun’un kızgın bakışları fazla tersti. “Sürekli kızı üzüp durursa bu iş olmaz!”

“Kim kimi üzüyor lan?” Gurur onların ilişkisinde baskın tarafın kim olduğunu iyi biliyormuş gibi Kadem’i savunarak hepimizi afallattı. “Melek bir erkeğin onu üzmesine izin verecek bir kız değil. Bu zırvalıkları bahane ederek çocuğun üzerine gitmeyin.” Ağır bir sesle konuşup Karun ve Çağıl’ı göz hapsine alarak onlara gergin dakikalar yaşatmaya başladı. “Kadem eğer kızımı üzmeye kalkışırsa sizden önce bundan haberim olur. Bir şey yapılması gerekirse ben yaparım, siz geride durun.”

Gurur şimdi bakışlarını Kadem’e dikmişti. Bu Kadem’i daha çok ürküttüğü için her an arkaya doğru adımlar atabilirdi. Gurur onun terlediğini görünce onu ne kadar çok korktuğunu anladı. Ondan ödü kopmasına rağmen hâlâ kaçmamıştı. Bunu görünce Gurur’un sert yüz hatları gevşemeye başladı. “Aferin,” diyerek Kadem başta olmak üzere buradaki herkesi şaşırttı.

“Karun ve Çağıl istemiyor diye Melek’ten uzak dursaydın asıl o zaman adamlığını sorgulardım.” Bunları söylerken yeşil gözlerinden tehlikeli bir ifade geçti. “Karakterini sorguladığım birini de uzun süre yaşattığım hiç görülmemiştir.” Kadem korkudan sertçe yutkunmuştu. Korkup Melek’ten ayrılsaydı işte o zaman Gurur’u karşısına alırdı çünkü bu ona Melek’i yeteri kadar sevmediğini düşündürürdü.

Gurur tam Kadem’e rahat bir nefes aldırmıştı ki ciddiyetinden hiçbir şey kaybetmedi. “Melek’le görüşmeye devam edebilirsiniz, zaten bir gözüm hep üstünüzde,” diyerek Kadem’in gerilmesine neden oldu. Son sözlerindeki uyarıyı herkes anlayabilirdi. Sınırı aşmadığı sürece onunla görüşebilirdi. Melek’in durumundaki biri için bazı şeyler hayati önem taşıyordu.

Kadem’in Melek’e olan duyguları tensel bir arzudan daha yoğun olduğu için başını hızlıca sallayınca Melek itiraz etti. “Bu ne demek oluyor, amca?” Daha fazlasını arzuluyormuş gibi şiddetle karşı çıkınca Kadem kısık bir sesle küfretti.

“Gözünü seveyim bir şey deme. Sana bir şey yapmaz ama beni parçalar.” Haklıydı, Melek’in patavatsızlığı yüzünden çocuk araya kaynayacaktı.

Gurur kaşlarını usulca çatarak kızgın gözlerini Melek’e dikti. “Ne anladıysan o oluyor, yerinde olsam şansımı fazla zorlamazdım.” Aklına gelenler onu daha çok sinirlendiriyor olmalı ki başıyla Kadem’i gösterdi. “Onunla görüştüğünü bile bana söylemedin.”

“Bildiğini bilmeseydim söylerdim.” Melek bir tutam saçını kulağının arkasına sıkıştırarak peruğunu düzeltti. “Yalçın abi sandığın kadar iyi gizlenmiyor.” Anlaşılan Gurur’un onu takip ettirdiğini başından beri biliyordu.

Bunu yeni fark eden Kadem, küfürle karışık bir ses çıkararak ona döndü. “Amcanın bildiğini biliyordun ama bana söylemedin mi?”

Melek gülmemeye çalışarak haylaz bakışlarını ona dikti. “Amcamın karşısına çıkıp bizden bahsedecek kadar cesaretli misin görmek istedim.”

“Melek burada altıma sıçıyordum, ne cesaretinden bahsediyorsun?” Kadem ona çıkışınca Melek’in tek yaptığı daha çok gülmekti.

Bir süre sonra Kadem yerine geçince tekrar bir sessizlik yaşandı. Çiçek bir kez daha çaylarımızı tazelemek için içeri girdiğinde sabırsız gözlerle Çağıl’a bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Herhangi bir aksilik çıkmadan artık onu istememiz gerektiğini fazla belli ediyordu. Çağıl ondan daha sabırsız olduğu için gözlerini Gurur’a dikti. Gurur derin bir nefes alarak Melike Hanım’a dönmüştü ki Karun yalandan öksürerek onu durdurdu.

Gurur’a bakıp muzır gözlerle ona kendisini gösterdi, bunun anlamı çok açıktı. Kız isteme işini Karun’a bırakmasını istiyordu. Gurur onun bu isteğine uyarak Çağıl’ın yalvaran bakışlarını görmezden geldi. Gurur’dan iş çıkmayınca Çağıl gerginliğini saklamaya çalışarak, “Birader?” diye seslenip oturduğu yerde Karun’u görmeye çalıştı. “Sence de bir şeylerin zamanı gelmedi mi?”

Karun için eğlenceli dakikalar yeni başlıyormuş gibi sakince omuzlarını silkti. “Açık konuşursan seni daha iyi anlayabilirim.”

Çiçek elindeki boş tepsiyle bir kenarda dururken çekingen bakışlarını Karun’a çıkardı. “Karun Bey yedik içtik, sizce şimdi sırada ne var?”

“Kız tarafısın, sen biraz ağır ol.” Duha sahte bir kınamayla onu azarlayıp çayından keyifle bir yudum aldı. “Kız evi naz evi derler ama biz hâlâ bir nazını göremedik.”

“Oğlum kaç yıldır burnumdan getiriyor, nazı mı kalmış?” Çağıl takım elbisenin içinde hiç rahat olmadığı için gergince kravatını çekiştirdi. “Uzatmayın da konuya girin artık.”

“Bu ne demek şimdi?” Çiçek ince kaşlarını hafifçe çatarak Çağıl’a döndüğünde onu iyice strese sokmaya başlamıştı. “Yıllardır senin burnundan mı getiriyorum?”

“Getirmedin mi, Çiçek?” Çağıl ona geçmişi hatırlatmak ister gibi alaycı gözlerle bakarken bakışları iğneleyiciydi. “Kaç yıldır beni öyle bir görmezden geldin ki o anlarda kendimi görünmez sanıyordum.”

Çağıl’ın yürekten gelen serzenişi Çiçek’in dudaklarında küçük bir gülümseme yaratmıştı. “Bu kadar çok beklediğin için bana kızıyor musun?”

Çağıl onun dudaklarındaki tek bir gülümsemeye tüm yıllarını sığdırmış gibi derin bir iç çekti. “Ödülüm sen olacaksan ne kadar yol yürüdüğüme bakmam.” Ona göz kırpınca Çiçek’in daha fazla tebessüm etmesi hoşuna gitmişti. Ona olan sevgisi gözlerine yansıyordu.

“Gözümün önünde şunu yapıp durmayın.” Nedim’in homurtusuyla Çiçek utanarak hemen başını yere indirdi.

Daha fazla dayanamayıp sabırsızca Karun’a döndüm. “Karun artık bir sadede mi gelsek?” İsteyelim şu kızı da herkes rahat etsindi.

Karun kendi içinde ne yaşıyorsa tüm beklentilerimizi yersiz çıkarıp Çiçek’e boş bardağını uzattı. “Bir çay daha alırım.”

Çağıl sinirden dizinin üstündeki elini sıkıp açarken dişlerinin arasından, “Zıkkımın kökünü iç lan!” dedi ama Karun onu zerre kadar umursamadı.

Çiçek, çay bardağını almaya yanaşmayıp omuzlarını silkti. “Çayımız bitti,” dediğinde az kalsın Çağıl kahkaha atacaktı. Çayları bitmemişti ama Karun’un artık konuya girmesini istiyorlardı.

Melike Hanım torununun neyin peşinde olduğunu anlamadığı için mahcup olmuş bir şekilde, “Nasıl çay bitti?” diye sorarken utanmıştı. “Dolapta daha çok vardı.”

Çiçek inatçı bir tutum sergileyerek elinde tuttuğu tepsiyi sıktı. “Bitti dediysem bitti, babaanne.”

Bu sefer Nedim uyaran gözlerini kardeşine dikip ona kapıyı gösterdi. “Çiçek gir mutfağa, bitmemiştir o çay.”

Kaşlarını çatan Çiçek bir ayağını sertçe yere vurdu. “Bitti dediysem bitti abi!”

“Çiçek çok ayıp.” Melike Hanım utançtan yerin dibine girmiş gibi gözlerini belerterek bizi gösterdi. “Misafirlerimizin önünde ne biçim konuşuyorsun sen?”

“Biz gelinlerimizin bu şirretliğine alışığız, Melike Hanım.” Karun çok eğleniyormuş gibi yanaklarının içini dişlerken mavi gözleri hafifçe kısılmıştı. “Bize gelen kadınların genelinde bu var. Başlarda çok sakin ve hanım hanımcıklar ama daha sonra…” Gözleriyle beni gösterdi. “Şöyle bir şey oluyorlar.”

“Katılıyorum.” Gurur ağır ağır başını sallayarak telefonunu cebine koydu. “Masum sanıyoruz ama saman altından su yürüten düzenbazın teki çıkıyorlar.” Bu sözleri Farah içindi. “Bu konuda bizden enayisi yok.”

Çağıl ikisine Çiçek’i gösterirken gözlerinde haylaz parıltılar vardı. “Ben benimkinden razıyım.”

“Biz Kalenderlerdeki sorun da tam olarak bu.” Karun’un muzır bakışları yoğun bir şekilde üzerimde geziniyordu. “Bir kez bağlanınca bize ne yapsalar vazgeçemiyoruz. Ben de benimkinden razıyım.”

“Ben razı falan değilim lan!” Gurur ikisine çıkışarak agresif bir tutumla saçlarını dağıttı. “Hayatımı sikti, nesinden razı olacağım? Ondan boşandığımda nasıl vazgeçtiğimi göreceksiniz.”

“On bin lirasına bahse girerim ki boşanmayacak,” dedim hızlıca.

“Yirmi bin olsun,” dedi Kenan.

“Artırıyorum, yirmi bin elli kuruş.” Ne yazık ki bu teklifin sahibi Kadem’di.

Melek güldü. “Benden de otuz bin çalışır.”

Çağıl inceden inceye amcasının sinirleriyle oynarken, “Yüz bin,” diyerek o da bahse katıldı.

“İki yüz bin.” Elay bize Duha’yı gösterdi. “Nasıl olsa benim yerime de o ödeyecek.”

Duha gülümseyerek başını salladı. “Şunu beş yüz bin yapalım.”

Son olarak Karun bahsi iyice artırarak nokta atışı yaptı. “Bir milyon.” Gurur’u izlerken dudaklarında çarpık bir gülüş vardı. “Boşanmayacağını biliyorum.” Nedense bunun olmasına izin vermeyecekmiş gibi büyük konuşuyordu.

Gurur sırasıyla bahse katılan herkese baktığında yüz ifadesi bizden nefret ediyormuş gibi katıydı. “Aileden yana elimde sizden başka alternatif olmaması çok kötü.” Bu da tıpkı Çağıl gibi hep aynı konudan dert yanıyordu.

Babaannesinin uyaran bakışlarını daha fazla görmezden gelemeyen Çiçek mecburen mutfağa gitti. Çay yerine hepimize birer kahve yaparak geri dönmüştü. Kahvelerimizi servis ederek kenara çekilince Elay kolumu dürttü. Ona bakınca eğlenen gözlerle Çağıl’ı gösterdi. “Onun kahvesi tuzlu olmalı, sence içecek mi?” diye kısık bir sesle konuştu. “Âdettendir, damada tuzlu kahve verilir.” Bunu unuttuğuma inanamıyordum.

Tıpkı Elay gibi ben de gözlerimi Çağıl’a dikmiş, onu izliyordum. Bunu yapan sadece biz değildik. Bir köşede arkadaşı Hamide’yle duran Çiçek de gülümseyerek Çağıl’a bakıyordu. Çağıl fincanı dudaklarına yaklaştırıp kahveden bir yudum alarak Çiçek’e döndü. “Ellerine sağlık, tadı çok güzel.” Bunları söyledikten sonra kahvenin tadında bir anormallik yokmuş gibi içmeye devam etti.

Çiçek ve Hamide’nin dudaklarındaki tebessüm kaybolmuştu. Şimdi ikisi endişelenerek birbirine bakıyordu. Bakışlarından geçen soruyu anlamak zor değildi. Tuzlu kahve Çağıl’a gitmediyse kime gitmişti? Elay ile göz göze gelince hemen fincanımıza uzandık. Hamile olduğumuz için normalde kahve tüketmiyorduk ama tuzlu kahvenin kime gittiğini merak ediyorduk.

Elay ile aynı anda fincanımızdan küçük bir yudum aldık. Benim kahvemde herhangi bir sıkıntı yoktu. Elay’a baktığımda onda da bir tuhaflık göremedim. Tıpkı Çiçek ve Hamide gibi biz de meraklı bakışlarımızı diğerlerine diktik. Melek, Kadem ve Kenan daha şimdiden fincanı yarı etmişti. Anlaşılan tuzlu kahve onlara da gitmemişti. Nedim ve babaanne de kahvesini keyifle içiyordu. Henüz kahvesini içmeyen sadece üç kişi vardı. Karun, Duha ve Gurur.

Geriye sadece üçünün kaldığını anlayınca onlar da tuhaf gözlerle kendi fincanlarına bakmaya başladı. Gurur pası onlara atarak, “İlk siz tadın,” dedi hızlıca. “Bendeki bu şansla o malum fincan kesin bana gelmiştir.”

Karun fincanı kendinden uzaklaştırdı. “Önceliği Tunus’a veriyorum.”

Duha hemen fincanını önündeki sehpanın üzerine bıraktı. “Siz varken benim ne haddime ilk tadımı yapmak, Kalender Beyciğim.”

“Israr ediyorum.”

“Israrını Gurur’a paslıyorum.”

Gurur çenesini sıkarak fincanına ters gözlerle bakıyordu. “Daha karımın tuzlu kahvesini içmemişim, bir başkasının yaptığını hiç içmem.”

Çiçek hemen öne atılarak, “İçmeyin lütfen,” dedi hızlıca. Gurur’un fincanını alıp onu da Çağıl’ın önüne bıraktı. “Sen iç.”

Çağıl sırıtarak sonradan önüne konulan fincanı kendinden uzaklaştırdı. Çiçek ile uğraşıp ona elindeki fincanı gösterdi. “Ben kahvemi içtim, başkasınınkine gerek yok.”

Bu gece herkes ona zorluk çıkardığı için Çiçek sinirlenerek onun elindeki fincanı aldı. “Senin kahveni onlar mı içecek?” Gurur’dan aldığı fincanı Çağıl’ın önüne itti. “Lütfen bunu da iç.”

Çağıl ağzının içinde bir şeyler homurdanarak ona dayatılan ikinci fincanı aldı. “İçelim bakalım.” Fincanı kafasına dikip sıcak olmasını umursamadan tüm kahveyi içti. Bunda da tuz çıkmamış olmalı ki iğneleyici bakışları Çiçek’i bulmuştu. “Üçüncü bir fincanı getirirsen çok fena olur.”

Çiçek panikleyerek Karun ve Duha’ya baktı, bu olay tam bir komediye dönmek üzereydi. Piyangonun hangisine vurduğunu bilmedikleri için Duha gülmemeye çalışarak Çiçek’e kendi fincanını gösterdi. “Bunu önümden almak için neyi bekliyorsun?”

Çiçek şansına lanetler yağdırarak hemen o fincanı da alıp Çağıl’ın önüne koydu. Üçüncü bir kahve fincanıyla Çağıl’ın yüz ifadesi hepimizi güldürmüştü. İnanamayan gözlerle tepesinde dikilen kıza bakıyordu. “Şaka yapıyor olmalısın?”

Çiçek ona gülümseyerek başını eğip fincanı gösterdi. “O senin fincanın.”

Çağıl gözlerini kısarak ona baktığında dudaklarında muzır bir gülümseme belirmişti. “Ya bu da doğru fincan değilse, o zaman ne yapacaksın?” Ona abisinin önünde duran kahveyi gösterdi. “Onu da mı bana içireceksin?”

Çiçek üçüncü fincanın doğru kahve olduğundan emin bir şekilde nefesini verdi. Eğilip Duha’dan aldığı fincanı Çağıl’ın eline tutuşturdu. “İçimden bir his bunun o fincan olduğunu söylüyor.”

Çağıl kahveden bir yudum alınca gözlerinde haylaz parıltılar belirdi. Çiçek’i izlerken durumun trajedisi karşısında her an gür bir kahkaha atabilirdi. “İçindeki o hisse söyle, yanlış alarm vermesin.”

Üçüncü fincandan da beklediği performansı alamayınca Çiçek kısık iniltiler çıkararak Karun’a doğru yürüdü. Onun da fincanını alarak Çağıl’ın tepesine dikilince Çağıl bu sefer kendini tutamadı. Sesli bir şekilde gülerek sevdiği kızın elindeki fincanı aldı. “Bunda da çıkmazsa ne yapacaksın?” Hafifçe gözlerini kısıp sesine biraz gizem katarak ona kapıyı gösterdi. “Bu sefer de içerideki tuz kavanozunu mu getireceksin?”

Çiçek’in yanakları utançtan kızarırken bakışlarını kaçırarak Çağıl’a dördüncü fincanı gösterdi. “Kesin bunun içinde, zaten bu son fincan.”

“Görelim o zaman.” Çağıl fincanı alıp onun gözlerinin içini bakarak yarısına kadar içti. Yüzünü bile ekşitmeden ona elindeki son fincanı gösterdi. “Bunda da değil, ne yapacağız?” Çocuk on dakikanın içinde kaç fincan kahve içmişti.

Yaşadığı şaşkınlık Çiçek’in yüzüne yansırken güçlükle dudaklarını araladı. “Ama bu nasıl olur?” Uzanıp Çağıl’ın elindeki fincanı alıp kalan kahveden bir yudum içti. İçinde gerçekten tuz çıkmamış olmalı ki kafası karışmış bir şekilde Hamide’ye döndü. “Bunda da yok.” Bir fincana tuz attığına çok emindi ama o fincanı bulamıyordu.

Çağıl onun bu şaşkın hâlini çok sevilesi bulmuş olmalı ki belli belirsiz tebessüm etti. Ona kendi fincanını gösterdi. “Ondaydı.” Çiçek gözlerini belerttiğinde Çağıl hepimizi şaşırtarak başını yavaşça salladı. “Fincanları karıştırmamıştın.” Bir dakika, tuzlu kahve en başından beri ona gitmişti ama o, yüzünü bile buruşturmadan hepsini içmiş miydi? Hepimizi kandırmıştı!

Çiçek’in dudakları bir balığın ağzını aratmayacak şekilde açıldığında yüzünde çok komik bir ifade vardı. Kırpıştırdığı gözlerinin ardından Çağıl’a şaşkınca bakıyordu. “Tuzlu kahveyi neden içtin?”

Çağıl haylazca kaşlarını yukarı kaldırdı. “İçmem için yapmadın mı?”

“Şey… Evet ama içmezsin diye düşünmüştüm.”

Çağıl kıyamayan gözlerle onu izlerken bakışlarındaki o sıcak ifade azımsanamazdı. “Senin ellerinin değdiği bir şeyi nasıl içmem?” Çiçek’in dudaklarında güzel bir gülümseme belirirken Çağıl’a doğru bir adım atmıştı ki yalnız olmadıklarını hatırlayıp son anda kendini durdurdu. Eğer burada olmasaydık bir saniye bile beklemeden onu öpebilirdi.

Bir süre sonra Karun oyalandıkça Çağıl’ın sabırsızlığı arttığı için Karun daha fazla uzatmadı. Derin bir nefes alıp yönünü Çiçek’in babaannesine çevirdi. “Ziyaretimizin amacı Allah’ın emri, peygamberin kavliyle...” dedikten sonra susup kısa bir an Duha’ya baktı. Bu da neydi şimdi?

İkisi gözleriyle konuşurken Duha gülüşünü saklayarak yaşlı kadına döndü ve Karun’un bıraktığı yerden devam etti. “Kızınız Hamide’yi Çağıl oğlumuza istiyoruz.” Çağıl içtiği suyu püskürterek çıkarırken Çiçek elindeki tepsiyi yere düşürmüştü. Anlamadım? Hamide mi?

Melike Hanım gözlerini belerttiğinde Gurur sinirle yüzünü buruşturdu. “Size şu iki embesili yan yana getirmeyin diyorum ama dinleyen kim.” Bunları kısık bir sesle küfreder gibi söylemişti.

Nedim’in tepkisini görmek için ona baktığımda gülmemek için yanaklarının içini dişlediğini gördüm. Sanırım burada olanları anlamıştım. Karun ve Duha’nın bu gece Çağıl’a oynadığı bu küçük oyundan haberi vardı. Yanlış kızı istedikleri için Çağıl şoke olmuş bir hâlde Karun ve Duha’ya bakarken Çiçek neredeyse ağlayacaktı. Gecenin başından beri çekmediği kalmamıştı.

Çağıl bir saniye bile beklemeden belindeki silahı çıkardığı gibi Karun ve Duha’ya doğrulttu. “Hemen şu işi düzeltin!” Nevri döndüğü için sinirden o tetiğe basması an meselesiydi. “Yanlış kızı istiyorsunuz piçler!”

Nedim bıyık altından gülerken hızlıca, “Verdik gitti,” deyince Çağıl ağız dolusu küfretti.

“Veremezsin piç, istediğim Hamide değil!”

Eğlenen bir ifadeyle Karun ve Duha aynı anda ayağa kalkıp, “Biz de aldık gitti,” deyince Melek kahkaha attı. Melike Hanım fenalık geçirmeye başladığında Elay elleriyle yüzünü kapattı.

“Rezil olduk.” Gurur ise bir komediyi izliyormuş gibi tepkisizdi.

Çağıl’ın nabzı boğazında atmaya başladığında hızlı hızlı nefesler alıyordu. Havaya ateş ederek Karun ve Duha’ya gözdağı verirken babaannenin yüreğine indirdiğinden habersizdi. Öldürmek istediği ikiliye kalktıkları koltuğu gösterip, “Oturun yerinize!” diye gürledi. “Yanlış kızı alarak gitmeyeceğim bu evden. Çiçek’i istiyorum.”

“Çiçek deyip durma.” Duha kalktığı koltuğa yayılarak otururken sırıtıyordu. “Senin sözlün artık o değil.”

Karun’un dudağının köşesi yavaşça kıvrıldığında ona Hamide’yi gösterdi. “Müstakbel gelinimizin yanında bari çapkınlık yapma.”

“Böyle devam et abi, senin ecdadını sikeceğim birazdan!”

Karun yüksek sesle gülerek koltuğuna oturup bacak bacak üstüne attı. Bunu yaparken keyfine diyecek yoktu. “Demek ki abi demekle bir sorunun yokmuş, piç kurusu.” Tüm bu tantana Çağıl’a abi dedirtmek için miydi? Aklımı kaçıracaktım, bunlar niye böyleydi?

Çağıl onun derdinin ne olduğunu nihayet anlayınca silahını tekrar beline taktı. Bunu yaparken gazap dolu bakışlarını Karun’dan çekmiyordu. Sıktığı dişlerinin arasından âdeta kelimeleri ezerek, “Şu işi düzgün bir şekilde bitir abi!” diye burnundan soludu. Abi deyişi küfreder gibiydi.

Karun onu istediği noktaya getirmenin hazzıyla Melike Hanım’a döndü. Ona bakarken bakışlarını yumuşatıp, “Az önceki densizliğimizin kusuruna bakmayın,” diyerek sonunda Çağıl’a rahat bir nefes aldırdı. “İlk kez kız istediğimiz için pek yol yordam bildiğimiz söylenemez.” Babaannenin yüz hatları gevşemeye başlayınca Karun’un doğru yolda olduğunu anladım.

Yerinden hafifçe kıpırdanarak tüm ciddiyetiyle yönünü Melike Hanım’a çevirdi. “Allah’ın emri, peygamber efendimizin kavliyle kızınız Çiçek’i, kardeşim Çağıl’a istiyorum.” Sonunda beklenen cümleyi kurarak bize yaşattığı strese son vermişti.

Artık laf bizden çıktığı için şimdi gözler Melike Hanım’a dönmüştü. Çiçek’in kıvranan bakışlarını görünce torunu için bu geceyi korkunç bir şekilde sonlandırmak istemedi. “Ne diyeyim, Allah utandırmasın. İki taraf için de hayırlı olsun.” Rahat bir nefes almıştım, bir an Karun’un inadına babaannenin bu işi yokuşa süreceğini düşünmüştüm.

Melike Hanım’dan olumlu yanıt gelince Çağıl ve Çiçek’in mutluluğu gözlerine yansıdı. Bundan gerisi çok hızlı olmuştu. İkisi babaannenin elini öperek hayır duasını aldıktan sonra hiç vakit kaybetmeden yüzükleri takmıştık. Şükürler olsun ki bu geceyi bir fiyaskoyla sonlandırmamıştık.

***

Ne yazık ki Çağıl ertesi sabah evden ayrılmıştı. Dağlar beni bekler, deyip parmağında sevdiği kızın yüzüğüyle görevinin başına dönmüştü. Bunun dışında hayatımızdaki tek değişiklik Karun ve Duha’nın yaramazlıklarıydı. İkisi kafa kafaya verip Gurur ve Farah boşanmasın diye onları kaçırmıştı. Konuşup sorunlarını halletsinler diye onları bir depoya kapattıklarını duymuştum. Hem Gurur’dan korkuyorlar hem de hiç rahat durmuyorlardı.

Neyse ki onları sadece bir gün o depoda tutmuşlardı. Karun’un bana anlattığına göre boşanmalarına engel olmak için mahkeme günü sadece onları değil, aynı zamanda ikisinin avukatlarını da kaçırmışlardı. İşin özeti Gurur ve Farah duruşmaya katılamadığı için mahkemeleri birkaç ay sonrasına ertelenmişti. Gurur o depodan kurtulunca Karun ve Duha’nın canına okuyacağına çok emindim. Ancak o bir kez daha ondan bekleneni yapmamıştı.

Aradan geçen bu günlerde Karun, Duha’yı da çok kızdırmıştı. Bir şekilde Duha’nın düğün hazırlıklarını sabote ettiği için Duha ve Elay’ın düğünü ertelenmişti. Normalde geçen ay evleneceklerdi hatta davetiyeleri bile bastırmışlardı ancak Karun, Duha’nın ondan önce evlenmesini istemediğinden onların tüm planlarını sabote etmişti. Duha ona karşılık vermekten çekinmediği için hazırlıkları bir şekilde tamamlamıştı. Yarın Elay ile ikisi evleniyordu.

Hamileliğimin dördüncü ayını yarıladığım için artık karnım daha belirgindi. Doktor kontrolünde ilerleyen bir gebelik süreci olmasına rağmen ne yazık ki tehlikeyi hâlâ atlatamamıştık. Tam tersi gebeliğim ilerledikçe tehlike biraz daha artıyordu çünkü rahim duvarım çok zayıftı. Erken bir doğum an meselesi olduğu için çok dikkatli olmalıydık.

Karun’la cinsel ilişkiye hiç girmiyor, yemeklerimi aksatmıyor ve ilaçlarımı düzenli kullanıyordum. Haftada iki kez doktora da gidiyordum. Bu gebeliğin sorunsuz bir şekilde ilerlemesi için elimizden geleni yapıyorduk. Olası bir erken doğumda bebeğin yaşama şansı hiç yoktu. Bu yüzden onu karnımda tutmaya çalışıyordum.

Gebeliğim gerçekten çok zor geçiyordu. Sık sık hâlsiz hissediyordum ve tansiyonum çok hızlı düşüyordu. Bazen fazla terliyor bazense tir tir titriyordum. Ne yazık ki bulantılarım da hiç kesilmemişti. Karnıma giren kramplar da bunu güçleştiren şeylerden biriydi. Bazen yürümekte bile zorlandığımdan artık hep düz tabanlı ayakkabılar giyiyordum.

Bebeğim için topuklu ayakkabılarımı bile rafa kaldırmıştım. Onu sağ salim kucağıma almak için çok çabalıyordum. Tek istediğim vücudumdaki tüm bu ağrılardan sonra onu kucağıma almaktı. Artık sadece doktor kontrollerimi değil, psikolog randevularımı da hiç aksatmıyordum. Çocuğum için olgunlaşmaya ve sağlam bir psikolojide olmaya çalışıyordum. Bugün ultrasona girmiş, onun cinsiyetini öğrenmiştim.

Aslında bunu Karun’la aynı anda öğreneceğimize söz vermiştik ama doktorum ağzından kaçırdığı için Karun’dan önce öğrenmiştim. O esnada yanımda Kadem ve Melek olduğundan onlar da bebeğin cinsiyetini benimle öğrenmişti. Ben söylemeden Karun’a söylemeyeceklerdi. Hastaneden çıktığımızda Elay da bize katılmıştı, dördümüz bebek alışverişindeydik.

Daha şimdiden korumaların elleri paketlerle dolmuştu. Bana kendi yirmi korumam eşlik ediyordu, Elay’aysa Duha’nın ona tahsis ettiği adamlar. İki kadının alışveriş çılgınlığından arkamızdaki korumalar bezmişti. Karun’a ait alışveriş merkezlerden birine gelmiştik ve hep bebek ve çocuk mağazalarına giriyorduk. Elay bana mavi tülleri olan güzel bir beşik gösterip gülümsedi. “Cesur için bu beşik nasıl?”

“Cesur mu?” Kadem elindeki garip oyuncağı bırakarak Elay’a döndü. “O parazite Cesur ismini mi verdin?”

Bebeklerimize parazit deyip durduğu için kaşlarını çatan Elay, “Evet,” dedi onun inadına yapar gibi. “Oğlumun adı Cesur olacak.” Kadem’in aklında farklı bir isim olmalı ki Elay onu kızdırarak omuzlarını dikleştirdi. “Duha’yla ortak seçtiğimiz bir isim.”

“Cesur Tunus,” diye mırıldandım. “Bence kulağa hoş geliyor.”

Kadem bana baygın bakışlarını atarak Elay’ın karnına baktı. “Abdülley daha iyiydi.”

Onun aklındaki ismi öğrenince Melek gülmemeye çalışarak, “Cesur yerinde bir karar olmuş,” dedi hızlıca. Onunla aynı fikirdeydim. Küçücük bir bebeğe Abdülley diye seslenmek istemezdim.

“Peki, yenge sen?” Melek ağzındaki maskeyi çenesinin altına çekti, derin derin nefesler alarak karnıma baktı. “Kızımız için dayımla bir isim seçtiniz mi?” Karun henüz bir kızımız olacağını bile bilmediği için bu konuda bir isim seçmemiştik. Açıkçası kız babası bir Karun’un kıskançlıklarını düşünemiyordum. Özellikle de karşı komşumuzun bir oğlu olacakken.

Melek’in gözlerinin içine bakarak ona gülümsedim. “Adı Defne olacak.” Bunun için Çağıl’a verilmiş bir sözüm vardı. Melek de bunu biliyordu ama bebeğin adını gerçekten Defne koyacağımı hiç düşünmemişti.

En az Çağıl kadar o da yeğeninin adının Defne olmasını istediği için yeşil gözleri dolmuştu. Benden Defne adını duyunca rahatlayarak nefesini verişini izledim. Ona başka bir isim söyleseydim yaşayacağı hayal kırıklığını tahmin bile edemiyordum. Melek, Kadem’in yardımıyla tekerlekli sandalyesinden kalktığında kucağındaki serumu elinde tutuyordu.

Ne yazık ki beynindeki kitle yüzünden son günlerde Melek vücudunun motor kabiliyetini kaybetmeye başlamıştı. Artık destek almadan eskisi gibi yürüyemiyordu. Aynı zamanda lösemi de olduğu için maskesini yüzünden nadiren çıkarıyordu ve serumu sıklıkla kolunda oluyordu. Şu anda bile dayısının onun için ayarladığı doktoru ve hemşiresi üç adım arkasından geliyordu.

Tüm doktorları hastalığının son evresine girdiğini söylüyordu. Bunu kabul etmekten nefret etsem de son günlerini yaşıyordu. İnatla hastaneye yatmıyor, bir hastane odasında ölmek istemiyordu. Kalan son günlerini bizimle geçirmek ve sıcak bir evde gözlerini sonsuzluğa yummak istiyordu. Doğarken hiç görmediği aile sıcaklığını ölürken tatmak tek hayaliydi.

Bu konuda onu anladığımız için hastane konusunda ısrar edemiyorduk. Melek küçük adımlarla yanıma gelip önümde eğildi. Bunu çok sık yapıyordu. Yüzünü belirgin karnıma yaklaştırdığında yeşil gözlerinden bir damla yaş süzülmüştü. “Defne Kalender.” Annesinin adı derin bir iç çekişle dudaklarından dökülmüştü.

Güçlükle ayakta dururken karnıma bakıp burukça gülümsedi. “Uzun ve mutlu bir hayata sahip ol, Defne’m.” Yeğeni için ilk hayır duasında bulunurken titreyen elini kaldırıp karnıma yasladı. “Rabb’im halalarının yaşayamadığı tüm ömrü sana versin,” diye fısıldadığında ağlamamak için başımı yukarı kaldırıp derin derin nefesler aldım.

Melek’in bacakları titreyince Kadem onun düşmesine izin vermeden onu hemen kucağına aldı. “Kendini çok yormamalısın.”

Melek ona tebessüm ederek başını yorgunca Kadem’in göğsüne yasladı. “Beni tekerlekli sandalyeme bırakırsan sana daha fazla yük olmam.”

Kadem onun hasta ve solgun yüzünü izlerken burnunun direği sızlamış gibi kaşları bükülmüştü. “O nasıl söz Melek’im, bana yük değilsin.” Sevdiği kadın her geçen gün gözlerinin önünde biraz daha eriyordu ama onu kurtaracak hiçbir şey yapamıyordu. Kendini en çaresiz hissettiği şeylerden biri de buydu.

Melek onun gözlerindeki kederi oradan söküp almak istercesine belli belirsiz gülümsedi. “Nefesin yine çilek kokuyor.” Konuyu değiştirmeye çalışarak yorgun bakışlarını onun yüzüne dikti. “Ağzında yine çilekli şeker var, değil mi?” Kucağındaki elini kaldırıp Kadem’e uzattı. “Bana da bir tane verir misin?”

Doktorları onun vücudundaki şeker oranını ilaçlarla dengelediği için küçük bir şeker bile onun için ölümcül olabilirdi. Bu yüzden Melek her defasında ondan bir tane çilekli şeker isterdi ama Kadem hiç vermezdi. Kadem yutkunarak ağzındaki çilekli şekeri yuttu. “Ağzımda şeker yoktu,” diye yine ona yalan söyledi. “İstediğin o şekerlerin tadı da hiç güzel değil.”

Melek onun yalan söylediğini bilmesine rağmen ona inanmış gibi yaptı. Kadem onu yavaşça tekerlekli sandalyesine bırakıp çizgili battaniyesini dizlerinin üzerine çekti. Serumunu kucağına bıraktıktan sonra onun yanındaki yerini almıştı. Kaldığımız yerden mağazaları gezerken bir süre sonra ablam da bize katılmıştı. Ne yazık ki Gazel yakında ülkeden ayrılıyordu. Gitmeden önce birlikte biraz daha zaman geçirmek istediğimiz için gidişini biraz ertelemişti.

Bir süre sonra Melek ve Kadem yanımızdan ayrılmıştı çünkü Melek uyuklamaya başlamıştı. Eve gidip dinlenmesi için Kadem onu buradan götürmüştü. Şimdi Gazel ve Elay’la mağazaların altını üstüne getiriyorduk. Elay gördüğü her erkek eşyasını alıyordu, ben de kız bebekler için olan süslü şeylere yapışıp duruyordum. Gazel alışveriş yapmaktan nefret ettiğinden bezgin gözlerle bizi izliyordu.

Ablam fenalık geçiriyormuş gibi esneyip baygın bakışlarını Elay’a dikti. “Senin yarın düğünün yok mu?” Ona çıkışarak elindeki oyuncak arabayı aldı. “Neden gidip gelinlik provası falan yapmıyorsun? Daha doğumuna kaç ay var, şimdiden mağazaları tüketmene gerek yok.”

Elay uzanıp onun elindeki oyuncak arabayı aldı. “Düğünüm için gereken tüm hazırlıklar yapıldı.” İşaret parmağını Gazel’in çattığı iki kaşının arasına bastırdı. “Her konuda bu kadar huysuz olmak zorunda mısın?” Ona kızarak karnımı gösterdi. “Neden sen de diğer tüm teyzeler gibi yeğenin için bir şeyler bakmıyorsun?”

Gazel ondan uzaklaşıp kız reyonundaki süslü şeylere yüzünü buruşturdu. “Bunların hiçbiri yeğenime uygun değil. Fazla süslü ve renkliler.”

“Defne bir kız, abla.” Elimde tuttuğum oyuncak bebeğe gülümseyerek bakıyordum. “Buradaki her şey ona uygun.”

“Kızının senin gibi süslü bir kokoş olacağını da nereden çıkardın?” Bana kokoş demesini sindiremeden raflara göz gezdirmeye başladı. “Belki teyzesi gibi daha sade zevkleri olacak.”

“Kızım bana benzeyecek.” Peşinden giderken Gazel beni zerre kadar takmadan raftaki şeylere bakıyordu.

Müzik kutularından biri gözüne ilişince gülümseyerek onu aldı. Atlıkarıncayı andıran bir müzik kutusuydu ancak atlar yerine rengârenk kuşları vardı. Gazel müzik kutusunun arkasındaki küçük anahtarı çevirince tüm kuşlar dönmeye başlamıştı. Çalan müzik de çok hoştu. Ablamın siyah gözleri karnımı bulunca dudakları kıvrıldı.

Eğilerek yüzünü karnımın yakınına getirdi ve bebeğe müzik kutusundan çalan melodiyi dinletti. “Bunu sevdin mi, küçük Saka?” Gülüşü büyürken başını belli belirsiz salladı. “Teyzen sana bunu alacak.”

“Yeğenine alacağın tek şey küçük bir müzik kutusu mu?” Ona takılarak kollarımı göğsümde birleştirdim. “Neden bu kadar cimrisin?”

Müzik kutusuyla kasaya yürürken sözlerimi zerre kadar umursamıyordu. “Ona kardeşimi bırakıyorum, bir çocuk için bundan daha değerli bir hediye olamaz.” Dudaklarımda küçük bir gülümseme yaratmayı başarmıştı.

Alışverişimizi bitirdiğimizde hepimiz çok yorulduğumuz için bir restorana uğrayıp öğle yemeklerimizi sipariş ettik. Elay’la ikimiz bebeklerimiz hakkında konuşuyorduk ama tam bir buz kütlesi olan Gazel, bizi izlemekle yetiniyordu. Soğuk ve mesafeli biri olduğundan bizim gibi gerekli gereksiz her konuda konuşmayı sevmezdi.

Masadaki telefonum çalınca babamın aradığını gördüm. Gazel görmesin diye sesi kısıp telefonu hemen ters çevirmiştim ama ablam kimin aradığını görmüştü. Derin bir nefes alarak içkisini yudumlamaya devam etti. Öğle vakti yemekten önce bir kadeh içki istemişti. Babamın beni niçin aradığını ikimiz de biliyorduk. Babam onun hakkındaki gerçekleri öğrendiğinden beri Gazel’e ulaşmaya çalışıyordu. Beni aramasının nedeni de ikisi için bir buluşma ayarlama isteğiydi.

Ancak Gazel bu konuda beni ciddi bir şekilde uyarmıştı. Onu kandırıp onun olduğu bir yere babamı çağırırsam bir daha yüzüme bakmayacağını ve beni de hayatından çıkaracağını söylemişti. Bunun olmasını istemediğimden ikisinin arasındaki soruna karışmamaya çalışıyordum. Ne yazık ki Gazel babam konusunda geri adım atmıyordu. Babamla bir kez bile karşılıklı konuşmamıştı.

İkisi en son Carlos ölmeden önce karşılaşmıştı. Carlos’un doğum günümde benim için camdan bir kafes hazırlattığı o gece Gazel ve babam yıllar sonra ilk kez birbirlerini görmüştü. Bunun dışında ablam bir kez bile babamın onu görmesine izin vermemişti. Malikâneye gelmeden önce beni arayıp babamın orada olup olmadığını soruyordu ya da babam onun evine gittiğinde ona kapıyı açmıyordu. Gazel onu affetmemeye kararlıydı.

“Yarın evleneceğime hâlâ inanamıyorum.” Elay gülümseyerek elini şişkin karnına bastırdı. “Herkes evlilik öncesi hamile kaldığımı anlayacak.”

“Anlasınlar.” Bu konuda benden daha arsızı olmadığı için soğuk limonatayı rahatça içmeye başladım. “Sonuçta hamile kaldıysan da bebeğinin babasıyla evleniyorsun.”

“Peki, sen ne zaman evlenmeyi düşünüyorsun?” Bu konudaki inadımla hepsini bezdirdiğim için Gazel bıkkınca karnıma bakıyordu. “Bebek doğduğunda mı? Karun yeni bir teklifle sana gelince bu sefer kabul et.”

“Mümkünse yeni bir teklifle bana gelmesin.” Karun bu konuda beni bezdirmişti.

Bir aydır neredeyse her boşlukta bana evlilik teklifi yapıyordu. Geçen hafta beni lüks bir yat gezisine çıkarmıştı. Kamaranın içine gül yaprakları dökülmüştü ve her yerde kokulu mumlar yanıyordu. Yatağın üstünde duran kutuyu açtığımda şu zamana dek gördüğüm en pahalı yüzükle karşılaşmıştım. Yüzüğün pırlantası aşırı büyüktü ve Karun tüm o gösterişle gözlerimi kamaştırıp bana on birinci kez evlenme teklifinde bulunmuştu.

Bir kez daha hayır dediğim için küplere binmişti. Bence artık bu konudaki ısrarını bırakmalıydı ama inatla vazgeçmiyordu. Şu zamana kadar çeşitli sürprizlerle bana evlilik teklifi yapmıştı. Havai fişekler, gökyüzüne dumanla yazılan evlilik teklifleri, adıma yaptırdığı otellerin açılışında ve daha sayamayacağım birçok jestle gelen evlilik teklifleri… Denenmiş ve daha önce hiç denenmemiş tüm tekliflerle bana gelmişti. Tekrar evlenmeyi düşünmüyordum.

“İkinci kez kimse beni o nikâh masasına oturtamaz.” Bu konuda fazla kararlı olmam herkes gibi Gazel’i de kızdırdığı için bana karşı son kozunu oynadı.

“Karun’la evlenmezsen bebeğin babasının soyadını alamaz.”

Omuzlarımı kaldırıp indirdim. “O zaman annesinin soyadını alır. Bence Defne Saka da çok güzel.” Evlenmesek bile bebek babasının soyadını alabilirdi. Bunun aksini iddia eden bir kanun olduğunu sanmıyordum.

Varsa da Karun bir şekilde bunu hallederdi. Karun soyadı konusunda çok takıntılı olduğundan bebek doğar doğmaz onun kimliğini çıkartacağına emindim. Çıkarttığı o kimlikte kızına kendi soyadını vereceğini bilecek kadar onu tanıyordum. Şu anda bile biri Bige Efil Saka, dedikçe yanına Kalender ekleyemediği için sinirleniyordu.

Evli olsaydık kaşlarını çatarak, “Kalender!” diyerek herkesi uyarır, “Eksik söyleme,” diye kızardı. Artık bunu yapamadığı için sinir küpüne dönüyordu.

Gazel tam bir şey söyleyecekti ki gözleri arkamda bir yere kayınca kaskatı kesildi. Yüzündeki tüm kan çekildiğinde masadaki elini sıkmaya başlamıştı. Gerginliğini iliklerime kadar hissettiğim için tadını bu kadar kaçıran şeyi görmek istedim. Arkama bakınca göze çarpan kimseyi göremedim. Buradaki tüm masalar doluydu ve herkes kendi işiyle meşguldü. En arkalarda duran bir masa gözüme ilişmişti.

O masada siyah pardösülü bir adam oturuyordu. Adamın başındaki şapka alnını kapatıyordu ve içeride olmasına rağmen gözlerinde siyah güneş gözlüğü vardı. Menüyle ilgileniyordu ancak dikkatli bakınca arada sırada bu tarafa baktığını gördüm. Ona attığım bakışları yakalayınca menüyü masaya bırakıp ayağa kalktı. Kısa bir an Gazel’in olduğu tarafa bakıp masadan ayrılmıştı. Bu da neydi şimdi?

Önüme dönüp meraklı bakışlarımı Gazel’e diktim. “Onu tanıyor musun?”

Ablam çatık kaşlarla adamın gittiği yöne bakarken başını iki yana salladı. “Hayır.” Beni tedirgin etmemek için önüne dönüp yanında duran çantasını aldı. “Belki de beni birine benzetti.” Yalan söylediğini gözlerini kaçırmasından anlıyordum.

Gazel onu sorgulamama izin vermeden hemen ayağa kalkıp beni susturdu. “Şimdi hatırladım, bir arkadaşımla buluşacaktım.” Tek kelime etmeme izin vermeden masadan ayrılıp adamın peşinden gitmişti.

Gazel henüz restorandan çıkmadan bir köşede bana göz kulak olan korumalarıma döndüm. “Furkan, onu takip edin. Az önce giden adamın izini kaybetmeden bana onun kim olduğunu bulun.” Furkan hızlıca beni onaylayıp Nedim ve Celil’le buradan ayrıldı. O adam her kimse Gazel’i tedirgin edecek kadar tehlikeli biri olabilirdi.

Gazel’in peşinde birileri olduğunu biliyordum, bu yüzden gitmek istiyordu. Beni ve bebeğimi peşindeki belalardan korumak için ülkeyi terk etmeye hazırlanıyordu. Belki ona sorun yaratan adamları bulursak o da gitmek zorunda kalmazdı. Elay meraklanarak masada öne eğildi. “Sorun nedir?”

Onu da korkutmak istemediğimden rahat görünmeye çalıştım. “Mühim bir şey değil, sanırım kuruntu yapıyorum.” Sandalyeme yaslanarak ona gülümsedim. “Düğün için heyecanlı mısın?”

Yarınki düğününü hatırlayınca Elay’ın mavi gözleri parlamıştı. “İçim içime sığmıyor, Duha’yla evleneceğime hâlâ inanamıyorum.” Gülümseyerek başını iki yana salladı. “Geçen yıla kadar ondan nefret ediyordum. Hayatımın altını üstüne getiren bir adama âşık olmam çılgınlık gibi geliyor.” Aşk böyle bir şeydi, insana en olmadık şeyleri yaşatırdı.

“Duha’yı gerçekten seviyorsun, değil mi?” Zaten bildiğim bir şeyi ona sorduğumda gözleri uzaklara dalmıştı.

“O göründüğü gibi değil.” Aklına gelenlerle sinirden güldü. “İnsanı deli eden bir tarafı olduğunu kabul ediyorum ama bir de kimseye göstermediği bir yönü var. Duha tüm o alaycılığının içinde bile aslında çok düşünceli biri. En önemlisi bana kendimi değerli hissettiriyor.”

Hatırladıkları canını yakmış olmalı ki Elay’ın dudaklarındaki tebessüm silinmişti. “Serhat’la olan ilişkimde kendimi değersiz hissetmediğim tek bir anım olmamıştı. Hamileyken bile bana gereken özeni göstermezdi. Gündüzleri aylakça gezer, ay sonlarında maaşımı elimden alır ve geç saatlere kadar kumar masalarından kalkmazdı.” Ne yazık ki böyle rezil bir adama en güzel yıllarını vermişti.

Elay başını önüne eğerek bakışlarını benden kaçırdı. “Onu sevdiğimi düşündüğüm için tüm o şeylere katlanırdım. Duha hayatıma girdikten sonra anladım ki ben aslında Serhat’ı hiç sevmemişim, benimkisi kendime bir aile kurma çabasıymış.”

Rahat görünmeye çalışarak henüz bir yudum bile almadığı meyve suyuna uzandı. “Çocukken tüm ailemi kaybettim, tek yakınım amcam, yani ben de en az Duha kadar kimsesiz sayılırım.” Meyve suyundan birkaç yudum içtikten sonra derin bir nefes alarak başını kaldırdı. “Bu yüzden özlemini çektiğim aileyi Serhat’la kurmaya çalıştım ve bunun aşk olduğunu düşünmüştüm. Oysaki aşk Serhat değildi.” Başını iki yana sallayarak gözlerimin içine baktı. “Aşk başından beri Duha’ydı. O Rengin’de, bense Serhat’ta içimizdeki boşluğu doldurmaya çalışıyormuşuz.”

Mavi gözleri ışıldarken iç çekti. “Değer verdiğimiz insanların ihaneti bizi bir araya getirdi. Karun’dan intikam almak için ikimizi bir plana dâhil ettiği için artık Duha’ya kızmıyorum. Bunu yapmasaydı hâlâ Adana’da Serhat’a tahammül eden o kadın olacaktım. Duha’yı hiç tanımayacak ve onun tarafından sevilmenin nasıl bir şey olduğunu hiç bilmeyecektim.”

Kendimi tutamayıp sinirden güldüm. “O herif bir taşla birden fazla kuş vurdu. Bu konuda kendini övdüğü kadar var.” Tek bir planla hem Karun’la ikimize gerçek aşkı tattırdı hem de Elay ve kendisine. Duha’nın o planı hepimizin canına okumuştu ama işlerin geldiği son durumdan hepimiz memnunduk. İşin trajik yanı Duha, Elay’ın Serhat’tan olan çocuğunu düşürmesine neden olmuştu ve kendisi Elay’ı hamile bırakmıştı.

“Konu Serhat’tan açılmışken…” Elay ne hatırladıysa beti benzi attı ve birini arar gibi etrafına tedirgince bakmaya başladı. “Geçen gün onu çalıştığım hastanede gördüm.”

Kaskatı kesildiğimde Elay hızlıca başını salladı. “Duha’nın adamları mesaim bitene kadar çalıştığım hastanede bile beni koruyor ama bir şekilde iş yerime girmeyi başarmış. Onu görünce donup kaldım, sonra tekrar bakınca onu orada bulamadım.” O herif hâlâ Elay’ın etrafında mı dolanıyordu?

Serhat’ın pişkinliği ve yüzsüzlüğü beni kızdırdığı için kaşlarımı çattığımın farkında bile değildim. “Bundan Duha’ya bahsettin mi?”

“Evet ama hayal gördüğümü, Serhat’ın yanıma yaklaşmaya cesaret edemeyeceğini söyledi. İçine bir kurt düştüğü için hastanenin kamera kayıtlarına baktırmış.” Elay sıkıntı içinde güzel yüzünü ovuşturarak başını salladı. “Yanılmamışım, Serhat gerçekten çalıştığım hastaneye gelmiş.” O herif Duha’nın radarına girdiyse er veya geç yakalanırdı.

“Karun onu hadım ettikten sonra neden işini bitirmedi ki.” Bunları söyleyen bendim. Keşke fırsatı varken Serhat’tan kurtulsaydı.

Karun büyük ihtimalle onun bir daha karşımıza çıkamayacak kadar ödlek olduğunu düşünmüştü. Öldürmenin onun için kolay bir ceza olacağını, hayatının kalanında iktidarsız bir şekilde yaşayarak cezasını çekmesini istemişti. Bu yüzden onu hadım ettikten sonra serbest bırakmıştı. Ancak büyük bir hata yapmıştı çünkü Serhat’ın artık kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. Ve kaybedecek bir şeyleri olmayan insanlar çok tehlikeli olurdu.

“Elay, korumalar yanında olmadan asla dışarı çıkma.” Ellerimi masada birleştirerek ona doğru eğildim. “Serhat tekrar ortaya çıktıysa bir şeylerin peşinde olmalı. Duha yüzünden karısını ve bebeğini, Karun yüzündense erkekliğini kaybetti. Üstelik bir zamanlar hayatında olan iki kadın şimdi düşmanlarıyla birlikte. Bu bile onu deli ediyordur.” Büyük ihtimalle Serhat aşağılık psikolojisine girip başına gelen her şeyin bizim yüzümüzden olduğunu düşünüyordu.

Benim onun için endişelendiğim kadar Elay da benim için korkuyordu. Bunu bakışlarından anlayabiliyordum. “Sen de çok dikkat etmelisin. Henüz onunla karşılaşmaman hiç karşılaşmayacağın anlamına gelmiyor. Senin düzenli bir işin olmadığından çoğunlukla hep evdesin. Bu yüzden fırsatını bulup seni tek yakalayamıyor olabilir.”

“Karşıma çıkmak için canına susamış olmalı.”

“Eskiden olsa evet ama sen hamilesin, Bige.” Tedirgin bakışları hafif şişkin karnımdaydı. “Sence neden şimdi geri döndü? Hamile olduğumuz için hareketlerimiz kısıtlı, üstelik senin düşük riskin daha büyük. Duha onu bulana kadar kendimize dikkat etmeliyiz.”

Her kelimesinde haklıydı. O şerefsiz herif geri dönecek zamanı bulmuştu. Neden şaşırıyordum ki dönüşü bile planlıydı.

***

Karun arayıp akşam yemeğini dışarıda baş başa yiyeceğimizi söyleyince erkenden hazırlanmıştım. Melek’in durumu çok hassas olduğundan yalnız kalmamalıydı. Biz evde yokken Gurur ona göz kulak olacaktı. Karun’la restoranda buluşacağımız için yarım saat önce evden ayrılmıştım. Araba oldukça nezih bir restoranın önünde durunca derin bir nefes aldım. Korumalar arabalarından inmeden çıkmamıştım. Güvenliğim açısından bu gerekliydi.

Furkan benim için arabanın kapısını açınca dışarı çıktım. Adamlarıma bakıp önünde durduğumuz lüks restoranı gösterdim. “Ne dersiniz, sizce bu gece on ikinci evlilik teklifini alır mıyım?” Bu yemeğin amacını tahmin etmek zor değildi.

Furkan gülmemeye çalışarak başını salladı. “Kabul etmeseniz bile en azından şaşırmış gibi yapın.”

“Sekizden sonrasını feci saldım,” diye hayıflandım. “Artık numaradan bile şaşırmış gibi yapamıyorum.”

İsa bir şeyi merak ediyormuş gibi bir adım öne çıktı. “Sizce içlerinde en etkileyici olanı hangisiydi?” Karun’un tüm evlilik teklifleri fazlasıyla etkileyiciydi ama her birinin sonu bir faciayla bitmişti. Bu yüzden yeni bir teklif almaktan bu kadar çok korkuyordum.

“Bence yedincisi.” Nedim sırıttı. “Üstünüzden geçen bir jetten kafanıza güllerin düşmesi oldukça romantikti.”

“Güllerin dikenini ayıklamayı unuttukları için değdiği her yeri kanatmıştı.” Aklıma geldikçe daha çok ürküyordum. “Kimse benim gibi, bir evlilik teklifinin sonunda yara bere içinde kalmamıştır.” O günün sonunda az kalsın Karun’u boğuyordum.

“Ama sekiz fena değildi,” dedi Celil sakince. “Tüm o pastaları sevmiştiniz.”

“Devamında hastanelik olup midem yıkandıysa demek ki yeteri kadar sevmemişim.” Yüzüğü pastanın içine saklamak acaba kimin fikriydi? Karun’un bu kadar romantik düşüneceğini sanmıyordum.

Yakup başka bir evlilik teklifini değerlendirip tuhaf bir ifadeyle, “Yatla olan gezi nasıldı?” diye sorunca sinirden ağlamak istedim.

“Lütfen hatırlatma, az kalsın denizin ortasında boğuluyordum,” diye homurdandığımda hepsi gülmeye başladı. O gün yattan nasıl düştüğümü hâlâ anlamış değildim. Bacağıma kramp girdiği için yüzememiştim. Neyse ki Karun tam zamanında suya atlayıp beni çıkarmıştı.

Son zamanlarda Karun’un her evlilik teklifi bir faciayla sonlandığı için onlara restoranı gösterdim. “Her ihtimale karşı ambulansı hazırda tutun.” İçeride başıma ne geleceğini bilmiyordum.

“Bu sefer sadece güller ve mumlar olduğuna eminim.” Furkan beni cesaretlendirerek restoranın kapısını gösterdi. “Oraya gidin ve mümkünse parmağınıza bir yüzük takarak çıkın.”

“Etrafımdaki herkes beni evlendirmeye fazla meraklı.” Kısık bir sesle söylenerek restorana yürüdüm. “Bu arada Gazel’i takip eden o adamın kim olduğunu buldunuz mu?”

Hepsi üç adım arkamda beni takip ettiği için Yakup’un, “Mert Girit,” diyen sesini duydum. “Azap Tarikatı’nın eski casuslarından biriymiş. Biraz araştırınca onun da içinde olduğu bir çetenin bir süredir Gazel Hanım’ı takip ettiğini öğrendik. Hepsini kıskıvrak yakaladık ancak içlerinden biri kaçmayı başardı.”

Merdiveni çıkarken duyduklarımla adamlarıma döndüm. “En kısa zamanda o kaçan piçi de bana bulun.” Ablamın haberi bile olmadan etrafındaki tüm düşmanlarını tek tek temizleyecektim.

Furkan ellerini önünde birleştirerek başını hafifçe yana yatırdı. “Yakaladığımız o yedi kişiyi ne yapmamızı istersiniz?”

“Tatlım bu da soru mu?” Ona sevimlice gülümsediğimde tehlikeli bakışlarımdan geçen ifadeyi görünce isteksizce başını salladı.

“Anlaşıldı, hepsini patlatıyoruz.” Hızlı öğreniyorlardı.

Nedim’in dudağının kenarı kıvrılırken yakışıklı yüzünde sabırsız bir şeyler vardı. “Altında imzanız da olsun mu?”

“Diğerlerine ibret olması için muhakkak.”

İçeri girdiğimde Karun’un korumaları buradaydı. Kadın korumalardan biri bana doğru yürürken adamlarıma bakıp, “Siz burada kalın, Bige Hanım’a ben eşlik edeceğim,” dedi.

Bu kızı Karun’un korumalarının arasında hep gördüğümüz için adamlarım onu onaylayarak geri çekildi. Karun’un adamları kıdem olarak benimkilerin çok üstünde olduğundan benim garibanlar onlardan birine kolay kolay karşı çıkmıyordu. Hepsinin tüm fenalığı hep banaydı. Karun gerçekten adamlarının içindeki en arızalıları bana atamıştı.

Onun adamları Karun’un karşısında tek kelime edemezdi. Ancak benimkiler bana demediklerini bırakmıyordu. Bu konuda Karun kadar otoriter değildim. Ancak şöyle bir gerçek vardı ki benim adamlarım daha samimi ve fedakârdı. Karun’un kendi gibi olan buz kütlesi adamları benimkilerin eline su bile dökemezdi. Ayrıca bizim ekipte Yasin Suresi’ni ezbere bilen biri bile vardı. Furkan hepimizin gurur kaynağıydı.

Karun’un bana eşlik etmesi için gönderdiği korumayı takip ederek üst kata çıktım. Restoranın ikinci katında kimseyi bulamadım. Sıra sıra dizilip önümde saygıyla eğilen garsonlar ve restoranın müdürü dışında burada kimse yoktu. Kadın koruma bana tam karşımdaki kapıyı gösterince yolun kalanını tek başıma yürüdüm. Bu gece için en büyük artım böyle bir yere uygun giyinmemdi.

Üzerimde omuzları açık lila tonlarında bir elbise vardı. Karun eflatun rengini bana yasakladığı için dolabımdaki tüm eflatun rengi elbiseleri yakmıştı. Ancak bu elbise eflatunu çağrıştırsa da öyle değildi. Rengi daha açık olduğundan eflatunla alakası yoktu. Elbisenin düşük omuzları çok hoşuma gitmişti. Üstelik göğüslerimin altında hafifçe genişlediği için büyümeye başlayan karnımı sıkmıyordu.

Elbisenin ön kısmı dizlerimin bir karış üstüne gelecek kadar kısaydı ancak arka kısmı biraz daha uzundu. Artık topuklu ayakkabı giymem yasak olduğundan üç santim topuğu olan şeffaf bir ayakkabı giymiştim. Merdivenlerden koşup ayakkabımın tekini arkamda bıraksam kesin Külkedisi’nin ayakkabısı olduğunu düşünürlerdi. Koşmam yasak olmasaydı bunu denerdim.

Sıra sıra dizilmiş tüm garsonların önünden geçip koridordaki kırmızı halının üzerinde ilerliyordum. “Anlaşılan bu gece de bir evlilik teklifiyle karşı karşıyayım.” Kısık bir sesle konuşup çift kanatlı kapıyı açarak içeri girdim. Bakalım bu gece için beni nasıl bir sürpriz bekliyordu?

İçeri girince loş bir ışık beni karşılamıştı. Kırmızı neon ışıklar burada romantik bir atmosfer oluşturuyordu. Bir yerlerden hafifçe bir sis yayıldığı için her yer biraz dumanlıydı ama boğucu bir duman değildi. Şaşırtıcı bir şekilde güzel kokan esanslı bir dumandı. Zemin kırmızı gül yapraklarıyla kaplı olduğundan güllere basarak yürümek içimi acıtmıştı. Bir gece için bu kadar çok gülü katletmeye gerek var mıydı?

Burada benden başka kimse yoktu hatta bu kattaki tüm masaları boşaltmışlardı. Salonun tam ortasında iki kişilik bir masa dışında hiç masa yoktu. Gül yapraklarına basarak yürürken dinlendirici bir müzik çalmaya başlamıştı. Bu tatlı melodinin nereden geldiğini anlamak için etrafıma bakarken başımı yukarı kaldırdım. Tavanı görünce adımlarım durmuştu. Kalbim hızlanırken gördüklerime inanamadım.

Tavanın tamamında buz saçağı kristaller vardı. O kadar güzeldi ki her biri ışıldıyordu. Bazıları kar tanesi şeklindeydi, bazıları da çiğ damlasını andırıyordu. Tavandan sarkan buz saçaklarını görmek büyüleyiciydi. Nutkum tutulmuş bir şekilde tavandaki inanılmaz görüntüyü izliyordum. İçerideki sis tavana kadar ulaşmıştı. Daha sonra beni hayrete düşüren bir şey yaşandı. Sisin değdiği tüm buz saçakları, kar taneleri ve çiğ damlaları erimeye başlamıştı.

Onlar eridikçe içinden yıldız tozunu andıran simler dökülüyordu. Havada süzülerek üzerime yağmaya başladığında kalbim rotasından çıkmıştı. Çok güzellerdi, ta ki yüzüme değene kadar. İnsanın gözünü kamaştıran bu parıltılı minik taşlar müzik eşliğinde havada süzülürken güzeldi. Ancak üzerime düştüklerinde o kadar etkileyici değillerdi çünkü gözlerime giriyorlardı.

Yüzüme çarpıp gözüme giren şeyle inleyerek hemen başımı eğdim. “Bu nedir ya?” Kollarımı başıma dolayıp üstüme patır patır yağan cam parçalarından kendimi korumaya çalıştım. Bunu yaparken sağ gözümü açamıyordum ama çok acıyordu. “Allah iyiliğini versin, Karun!” diye cıyakladım. “Senin yüzünden kör oldum.” Evlilik teklifi batsın, üzerime niye cam yağdırıyordu?

Bir yandan kafamı korumaya çalışırken bir yandan gözümü ovuşturuyordum. Gözüme giren şey en büyük korkumu tetiklediği için ağladığımın farkında bile değildim. Tekrar kör kalmaktan çok korkuyordum. Tavandan düşen cam parçasının gözüme girmesiyle sanki bir anda kendimi camdan bir kafesin içinde bulmuştum. Carlos’un benim için yaptırdığı o kafesteki eflatun camlar aklıma gelmişti. Gazel yerdeki camları gözüme atar diye ona karşılık vermekten bile korkmuştum.

Şimdi o camlar tavandan üzerime yağıp gözüme girmişti. Üstelik hâlâ yağmaya devam ediyordu. Artık nasıl ağlıyorsam yüzüme kapattığım parmaklarımın arasından Karun’un silüetini gördüm. Sisin içinden çıkarak hızlı adımlarla bu tarafa geliyordu. “Bige...” demişti ki daha fazla onu dinlemeden hemen kapıya ilerledim. Burada kalıp üstüme yağan camların diğer gözüme de girmesine seyirci kalmayacaktım.

Karun arkamdan, “Bige!” diye bağırdığında çoktan dışarı çıkmıştım. Koşmak bana yasaktı ancak beni o kadar kızdırmıştı ki kalıp onu dinlemek istemiyordum. Gözümdeki elimi çektiğimde parmağıma bulaşan kanı görünce dehşete kapıldım. Sağ gözümü açamıyordum. Her göz kırpmamda içindeki cam daha çok battığı için gözümü kırpmaya korkuyordum.

Hızlıca bir alt kata inip restorandan çıktığımda korumalarım kapıdaydı. Adım attıkça üstümden cam parçaları döküldüğünden sinirden çıldırmak üzereydim. Adamlarım bu hâlimi görüp şoka girdiğinde kaşlarımı çatarak merdiveni indim. “Size ambulansı hazırda bekletin demiştim!”

Başıma gelecekleri biliyordum.

***

Sabaha karşı malikâneye geldik, tüm gece Karun’la tek kelime konuşmamıştım. Onun tüm konuşma girişimlerini suratımı asarak geçiştirmiştim. Şu saate kadar hastanede olduğum için kimseyle konuşacak durumda da değildim. Sağ gözümde göz bandı vardı. Karun yüzünden küçük bir operasyon geçirdiğim için birkaç saat daha gözümde kalmalıydı. Gözüme giren cisim tahmin ettiğim gibi cam değil, pırlantaydı. Gözüme giren ve fazla ovuşturduğum için göz kapağımın iç kısmını kanatan bir pırlanta!

O şey gözümdeyken çok fazla ovuşturduğum için gözümü tahriş etmiştim. Pırlantayı gözümden çıkarmak için de çok uğraşmışlardı. İyileşmesi için birkaç göz damlası ve gözün içine sürülen krem vermişlerdi. Araba malikânenin bahçesinde durduğunda Karun’u beklemeden hemen indim. Peşimden gelirken en az benim kadar sinirli olduğundan burnundan soluyordu. “Durup artık beni dinleyecek misin?”

“Benimle konuşma yoksa ben de senin gözünü çıkaracağım.” Bana yetişmesin diye adımlarımı hızlandırdım. “Üzerime cam yağdırdın!”

“Pırlantaydı onlar.”

“Üzerime niye pırlanta yağdırıyorsun, senin yüzünden kör kalabilirdim!”

“Tek yapacağın o şeyler üzerine yağarken masaya doğru yürümekti!” Bana kızarak peşimden geliyordu. “Kim aval aval tavana bakar ki?”

“İnsanlar üzerine bir şey yağarken durup ne olduğunu görmek ister, yani evet, herkes bakardı!”

Malikâneye girip merdiveni hızlıca çıkmaya başladım. Hâlâ her adımımla saçlarımın arasında kalan pırlantalar döküldüğü için sinirden çığlık attım. “Senin bu savurganlığın yüzünden fakir kalırsak yemin ederim boşarım seni.”

“Evli değiliz ki ne boşayacaksın?” Sinirlerimi yeterince bozmamış gibi bir de gülüşünü duydum. “Sen teklifimi kabul etmedikçe bunun daha üstüne çıkacağım. Bir dahaki sefere çelik bir şemsiyeyle gelsen iyi olacak çünkü kafandan aşağıya külçe külçe altın yağdıracağım.” Tertemiz beni çıldırtacaktı.

Burnumdan soluyarak ona döndüğümde âdeta çizgi film kahramanları gibi bandajlı olmayan tek gözümden şimşekler çıkarıyordum. Yumruklarımı sıkmaktan omuzlarım gerilmişti. “Dün geceki teklifini yap!” Neredeyse sabah olacaktı.

Bir anda söylediklerimle dumura uğradığı için kafası karışarak, “Anlamadım?” diye sordu pütürlü bir sesle. “Neyden bahsediyorsun?”

Sıktığım dişlerimi gıcırdattığımda vücudumdaki her kas seğiriyordu. “On ikinci evlilik teklifini yap hemen!”

Afalladığı için mavi gözleri büyümüştü. Heyecanını hızlanan nefes alışlarından görebiliyordum. “Kabul edecek misin yoksa?”

“Yap dedim sana.”

Vazgeçmemden ödü koptuğu için hızlıca, “Benimle evlenir misin?” deyince, “Hayır!” dedim ve tam çenesine yumruğumu geçirerek onu merdivenden iki adım gerilettim. Bu yumruk onun yüzünden küçük bir operasyondan geçen gözüm içindi.

Tam zamanında merdiven trabzanına tutunmasaydı düşebilirdi. Kaşlarını çatmıştı ki tek kelime etmesine izin vermedim. “Etti on iki.” Yürüyüp ondan bir basamak yukarıda durdum. “Şimdi on üçüncü teklifini yap!” O kadar sinirliydim ki bağırmadan konuşamıyordum, en sonunda beni delirtmişti.

On ikinci teklifi benden az kalsın gözümü alacaktı. On üçüncü teklifinde kafamdan aşağıya külçe külçe altın yağdıracaksa bu sefer kesin kafatasım kırılırdı. Kafamı kırmaya kalkışmadan on üçüncü teklifi hemen yapmalıydı. Attığım yumruk yüzünden dudağı kanıyordu ama Karun bunu zerre kadar umursamadı. Neyin peşinde olduğumu bile anlamıyordu. Ancak ben bu kadar sinirliyken bana istediğimi vermezse başına gelecekleri iyi biliyordu.

Bu yüzden derin bir nefes alıp ikinci bir yumruğa karşı birkaç basamak indi. Kısa bir an omzunun üzerinden arkaya bakıp çıkış kapısını kontrol etmişti. On üçüncü teklifiyle bu sefer ona saldırıp parçalayacağımdan çok emin olduğundan ona en yakın çıkışı gözüne kestiriyordu. Aramızdaki üç basamağı yeterli bulmamış olacak ki iki basamak daha indi. Hamile hâlimle tüm bu basamakları uçarak atlayacağımı düşünmüyordu herhâlde.

Karun aramıza yeteri kadar mesafe koyup can güvenliğini garantiye almıştı. Daha sonra cebindeki yüzük kutusunu çıkarıp kafam kadar taşı olan yüzüğü bana doğru uzattı. Bunu yaparken mavi gözlerinde yoğun bir korku, yüzündeyse iğneleyici bir ifade vardı. “Hemen devamında kafama sıkmayacaksan acaba ikinci kez karım olur musun?”

Bu gece yaşadıklarımdan sonra sinirden kıpkırmızı olmuş bir suratla, “Evet!” dedim sertçe. “Evlenelim Allah’ın cezası, evlenelim de bitsin bu işkence. Bu nedir ya, her gün her gün çekilecek çile değil.” Bir evlilik teklifini daha kaldıracak gücüm yoktu.

Adam resmen evlilik teklifi adı altında birbirinden farklı suikastlar düzenleyerek beni canımdan bezdirmişti. Bu gece koskoca bir restoranda pırlanta yağdırmıştı. Sadece gözümden çıkan o pırlanta bile servet değerindeydi. Her teklifiyle çıtayı o kadar yükseltiyordu ki harcadığı paraların haddi hesabı yoktu. Biraz daha ona evet demezsem bu işin sonunda bizi ya yoksul bırakacaktı ya da bu uğurda başıma bir şey getirip beni mezara sokacaktı.

Karun’un romantizm girişimleri büyük bir faciayla sonlanıyordu. Duha’yı kimse elimden alamayacaktı. Tüm bu şeylerin onun başının altından çıktığını biliyordum. Bir şekilde Karun’u manipüle edip kandırıyordu yoksa Karun bu kadarını düşünecek bir adam değildi. Benim kocamın romantizm anlayışı sıfırdı ama Duha onun aklına olur olmadık şeyler sokuyordu. Kafamdan aşağıya pırlanta yağdırmak kesin onun fikriydi.

Karun evlenme teklifini yine geri çevireceğimden o kadar emindi ki kabul ettiğimi bile anlamadı. On iki ret cevabından sonra on üçüncü teklifinin de geri çevrildiğini düşündü. Bu yüzden tatsız bir şekilde merdiveni çıkıp yüzük kutusunu sertçe avucuma tutuşturdu. Sinirli bir şekilde bana bakarken çenesinden bir kas seğiriyordu. “Sıradaki teklifimde gerçekten altın külçeleri olacak!” Kızgın bir şekilde konuşan adamın arkasından aval aval bakıyordum. Acaba olaya uyanması kaç dakikasını alacaktı?

Merdiveni bir hışımla çıktığında sakin adımlarla onu takip ettim. Çatı katındaki odamıza girdiğimizde Karun ceketini çıkarıp sinirli bir şekilde yatağın üstüne attı. Bunu yaparken biriyle telefonda konuşuyordu. “Birazdan oraya gelip yüzüne tüküreceğim, piç kurusu!”

Sırtı bana dönükken şömine rafındaki içki şişesine doğru yürüdü. “Hani lan romantik bir akşam yemeğiyle kabul edecekti? Senin yüzünden az kalsın kızın gözünü çıkarıyorduk!” Akıl hocası Duha’yla konuşuyordu, değil mi?

İçki şişesini eline aldığında bir anda sırt kasları gerildi. Duha ona ne söylediyse boğazından hırlamayı andıran bir ses çıkarıp, “Suratıma bir yumruk geçirerek hayır dedi!” diye gürledi. “Bu da yetmezmiş gibi on üçüncü kez bana evlenme teklifi ettirdi ve evet dedi!”

Tam bu noktada ne dediğimi yeni anlamış gibi bana sırtı dönük olsa da yutkunuşunu duydum. Elinde tuttuğu şişe parmaklarının arasından kayıp yere düşmüştü. İçki şişesi ayaklarının önünde parçalanırken Karun’un kısık bir sesle, “Siktir,” diyen afallamış sesini duydum. “Evet mi dedi?”

Telefonu kapatıp hızla bana döndüğünde sırtımı kapı kirişine yaslamış, sakince onu izliyordum. Sinirli yüz hatları yumuşamaya başladığında gergin vücudu gittikçe gevşiyordu. “Saka,” derken mavi gözlerindeki heyecan sesine yansıyordu. “Benimle evlenecek misin?”

İçinden taşan mutluluğu gözlerindeki parıltılardan izlerken tebessüm ederek başımı salladım. “Tekliflerin o kadar caydırıcıydı ki yenisinden korktuğum için kabul ediyorum.”

Önce dudaklarının köşesi yavaşça kıvrıldı, daha sonra gülümsedi. Gülüşü tüm yüzüne yayılırken daha ben ne olduğunu anlamadan aramızdaki mesafeyi kapatmıştı. Üzerime eğildiğinde nazik dokunuşlarla yüzümü ellerinin arasına aldı. “Bunu gerçekten istiyor musun?” Sanki hayır desem evlenme teklifi yapmaktan vazgeçecekti de.

“Evet, istiyorum.” Bu yalan değildi. “Resmiyette karın olmayı hep istedim ama bu konuda endişelerim vardı.” Bu sefer doğru şekilde evliliği yürütüp yürütmeyeceğimizden emin değildim.

Ancak durup düşününce biz aslında uzun zamandır aynı evin içinde yaşıyor, aynı odada kalıyor ve aynı yatağa giriyorduk. Evli çiftler gibiydik ve bunu gayet de güzel yürütüyorduk. Evlenince her şey daha güzel olabilirdi ama daha kötü olacağını artık düşünmüyordum. Bu yüzden tüm içtenliğimle Karun’a gülümseyip, “Doğumdan önce düğün hazırlıklarını planlasak iyi olur,” dedim yumuşak bir sesle. “Kızımızı bir Kalender olarak dünyaya getirmek istiyorum.”

Bu sefer sözlerimdeki anlamı çok hızlı kavradı. Gözleri doğrudan karnımı bulduğunda yaşadığı afallama ve yüzünde beliren sevinci saklayamıyordu. Gözlerinin içi gülerken dünyanın en değerli hazinesine bakar gibi karnımı izliyordu. “Kızımız mı olacak?” diyen sesi bile titriyordu.

Gülümseyerek başımı salladığımda Karun’un yaşadığı saf mutluluk kalbinin artan ritimlerini duymamı sağlıyordu. Mavi gözleri titreştiğinde nefes alışları hızlanmıştı. “Kızım olacak.” Kısık bir sesle mırıldanırken bu başına gelen en güzel şeymiş gibi duygulanmıştı.

Her nefesle omuzlarının hareketi arttığında gözlerini yumdu ve şükreder gibi, “Kızım…” diye mırıldandı. “Benim bir kızım olacak.”

Karun’un elleri yüzümden kayarak karnımı buldu. İri parmakları şişkin karnımın üzerinde dururken gülümsedi. Daha sonra omuzlarını bükerek karşımda eğilince kalbim tekledi. Yüzünü karnımın hizasına getirdiğinde gözlerinde derin bir hüzün, dudaklarındaysa engel olmadığı bir tebessüm vardı. “Bugünün tarihini not alacağım, ufaklık.”

Kızıyla konuşurken mavi gözleri âdeta parlıyordu. “Bugün annenin evlenme teklifimi kabul ettiği ve bir kızım olacağını öğrendiğim o özel gün.” Umarım her yıl bugüne özel bana bir sürpriz hazırlamaya kalkışmazdı, Karun’un sürprizleri kafa göz yarıyordu.

Bebeğimizi görmek ister gibi gözlerini karnımdan ayırmazken yavaşça gülümseyerek, “Saka,” diye mırıldandı. “Babasının küçük Saka’sı. Söylesene, sen de annen gibi cazgır bir kuş mu olacaksın?”

“Karun, kızınla konuşurken arada beni harcamana gerek var mı?”

Mutlu bir şekilde gülerken uzanıp karnımı öpmüştü. Dudakları karnımda sıcak bir his bırakırken yavaşça başını geriye çekti. Bunu yaparken bile karnımla olan göz temasını kesmiyordu. “Annen olacak bu huysuzla tek başıma uğraşamıyorum, bir an önce burada olmalısın.” Bakışlarından mutluluk taşarken bir kez daha gülümseyerek kalbimi ısıttı. “Küçük bir müttefike ihtiyacım var.”

Elinin altındaki karnımı okşuyordu, hiç bıkmadan bunu uzun saatler yapabilirdi. Son zamanlarda karnıma dokunmak ona keyif veren şeylerin başında geliyordu. Henüz bebeğin tekme attığı aylara girmemiştik ama bu olduğunda Karun’u karnımdan uzaklaştırmak kolay olmayacaktı. Uzanıp karnımın diğer tarafını da öperek öpücüğünü eşitleyip doğruldu. Gözlerimin içine baktığında bu bakışları kan akışımı kesiyordu.

Kız çocuk müjdesine bu kadar sevinmesinin diğer nedenini de biliyordum. Karun bunu hiç dile getirmese de içten içe ilk çocuğunun kız olmasını istediğini biliyordum. Bunun bir nedeni vardı. Biraz tereddütle gözlerime bakıp güçlükle bulduğu bir sesle, “Onun için bir isim düşündün mü?” diye sordu. Aklından geçen ismin ne olduğunu biliyordum. Zaten tam olarak bu yüzden kız babası olmak istiyordu.

Bu konuda Çağıl’a verdiğim bir sözüm vardı ama bunu ona söylemedim çünkü önce ondan duymalıydım. Bu konuda yanılıp yanılmadığımı anlamak için, “Hayır,” dedim. “Aklımda bir isim yok, sence ismi ne olmalı?”

Karun tepkimi kestiremediğinden bunu bana nasıl söyleyeceğini bilmiyordu. Bebeği için istediği bir isim vardı ama ya ben buna karşı çıkarsam? Bu konuda ne diyeceğimi bilmediği için bana söyleyip söylememekte kararsızdı. Uzanıp elini tutarak hafifçe sıktım. “Belli ki senin aklında bir isim var, söyle lütfen.”

Bakışları karnıma kaydığında mavi gözlerinde oluşan o sıcak ifade ayaklarımı yerden kesiyordu. Onu daha şimdiden çok seviyordu. “Acaba…” Burnundan derin derin nefesler alarak gözlerini gözlerime kenetledi. “Adı Defne olsa bunu sorun eder misin?” İçim burkulmuştu. Yanılmamıştım, tıpkı Çağıl ve Melek gibi Karun da Defne olsun istiyordu.

Eminim Gurur ve Levent’e sorsam onlar da Defne derdi. Yıllar sonra hanelerine doğan ilk kız çocuğu Defne ismiyle gelsin istiyorlardı. Onların Defne adında durmaksızın kanayan bir yaraları vardı. Bir Defne’nin açtığı yarayı başka bir Defne sarsın istiyorlardı. Gözlerimin ardı sızlarken ağlamamak için gülümsemeye çalıştım. “O artık Defne Kalender.”

Ablasının tam adını benden duyunca Karun’un gözleri dolmuştu. Bunu benden saklamak için başını önüne eğdiğinde ne yapacağımı bilemedim. İstese de Defne’yi geri getiremezdi ama onun adını kendi kızında yaşatabilirdi. Karun biraz kendini toparlayınca dudaklarındaki küçük tebessümle tekrar karnıma eğildi.

Yüzünü karnımın yakınına getirip sahiplenircesine dokundu. “Defne’m,” diye iç çekti. “Benim küçük mucizem.”

Yaşadığı heyecandan karnıma dokunan parmaklarının titrediğini gördüm. Yavaşça şişkin karnımı okşayıp biraz daha gülümsedi. “Sen babasının Defne’si ve küçük Saka’sı olacaksın. Seni kendi gölgenden bile koruyacağım.” Buna hiç şüphem yoktu.

Diğer Defne’yi kaybettiğinde henüz on yaşındaydı. Onu koruyacak ne gücü vardı ne de kudreti. Ancak şimdi ülkenin en güçlü adamlarından biriydi. Bu sefer kimsenin ondan kızı Defne’yi almasına izin vermeyecekti. Karun gerçekten çok iyi bir baba olacaktı. Bir süre sonra beni kucağına alıp yatağa taşıdı. Uzun süre ayakta kalamadığımı bildiğinden yatağa kadar yürümeme bile izin vermemişti.

Elimdeki yüzük kutusunu alıp açtığında kutuda sadece tektaş yüzük olmadığını gördüm. Dikkatli bakınca orada bir tane de alyans vardı. İçinde Sanrı yazan bu alyansı hemen tanımıştım. Bu benim için aldığı ilk ve tek alyanstı. O gün ben de onun için bir alyans almıştım ve bu odada birbirimizin parmağına takmıştık. Ben onun alyansını çıkarmıştım ancak Karun hâlâ ona aldığım alyansı takıyordu.

Bu yüzüğü hâlâ sakladığını bile bilmiyordum. Önce alyansı taktı parmağıma, daha sonra da tektaşı. Yüzüklerin parmağımdaki duruşuna bakarken elim avucundaydı. Başını eğip elimin üstüne küçük bir öpücük kondurduktan sonra ricacı gözlerle beni izledi. “Bu sefer çıkarma.”

“Çıkarmayacağım.” Kararlı bir sesle konuşup yanımda duran diğer elimi ona uzattım. “Öpücüğünü eşitlemelisin.”

Sesli bir şekilde gülerek bu elimin de üstünü öpmüştü. Hemen ardından uzanıp dudaklarıma kapandı ve soluğumu kesen uzun bir öpücükle beni ödüllendirdi. Ne yazık ki bebekten dolayı ancak bu kadar ileri gidebiliyorduk. Kızımız doğana kadar bir şekilde idare edecektik. Bu süreçte birbirimizi cinsel anlamda kışkırtmamaya çalışıyorduk. Bir taraf tutkularına yenilirse karşı tarafı da yoldan çıkarabilirdi.

Yorumlar