“Senin yokluğun kalbimin hiçbir köşesinde kapanmayacak bir boşluk artık. Özlemim hep ilk günkü gibi canlı kalacak ama seni hayatıma geri getiremeyecek.”
Duha ve Elay’ın düğünü şu zamana kadar gördüğüm en ihtişamlı düğünlerden biriydi. Düğün Duha’nın en seçkin otellerinden birinde gerçekleşiyordu. Bu geceye özel birçok çalışan tutulmuş ve buradaki her şeyle ilgilenen bir organizasyon şirketiyle anlaşmışlardı. Bugün hiçbir aksilik çıkmasın diye Duha oteldeki güvenliği en üst düzeyde tutuyordu.
Tüm bölge liderleri ve yeraltının karanlık adamları düğüne katılmıştı. Bunca tehlikeli insanın bir arada olduğu bir yerde olmamız bir bakıma kötüydü. İçlerinden birinin silahı patlasa ortalık mahşer yerine dönerdi. Bu yüzden Karun’un adamları her yerdeydi. Sessizliğimi koruyarak davetlileri izliyordum. Siyah takım elbiseli adamlar göz korkutuyordu. Her birinin yanında şık bir kadın vardı.
Ne yazık ki zengin insanların davetlerinde bizim oradaki gibi masaların ayakları kısa değildi ve etrafında sandalyeler olmuyordu. Adana’daki düğünleri daha samimi ve içten buluyordum. Orada hiç olmazsa bir masada oturup yanımdaki teyzelerle birkaç dedikodu yapabiliyordum. Buradaysa herkes ulaşılmazı oynadığı için doğru düzgün kimseyle arkadaşlık kuramıyordum.
Herkes ikişerli veya üçerli gruplar hâlinde bir masanın etrafında toplandığından ayakta durmaktan başım dönmüştü. Melek ve Kadem’le aynı masadaydık. Melek tekerlekli sandalyesinde tebessüm ederek buradaki insanları izliyordu. Etrafıma bakarak tanıdık yüzler aramaya başladım. Kenan biraz ileride bu gece tanıştığı bir kadınla flört ediyordu, Duha ve Elay ise pistte dans ediyorlardı.
Karun ve Gurur’un birkaç adamla bir köşede kendi aralarında konuştuklarını gördüm. Başımı sol tarafa doğru çevirince Farah’ın kuzenleriyle birlikte bir masanın etrafında durduğunu gördüm. Farah ve Gurur’un arası hâlâ kötü olduğundan Farah buraya ailesiyle gelmişti. Gurur’a hiç pas vermiyordu hatta onun olduğu tarafa bir kez bile bakmıyordu. Gurur ise her boşlukta onun olduğu yöne bakıyor, karısını kontrol ediyordu.
“Şu adam kim?” Melek pencerenin önünde dikilen birini bize gösterdi. Adamın yanında kızıl saçlı bir kadın vardı. Melek tedirgin gözlerle onu izlerken, “Onu tanıyor musunuz?” diye sordu. “Onu birkaç kez Farah yengeye bakarken yakaladım.”
Dikkatli gözlerle Melek’in gösterdiği adamı izledim ama hiçbir yerden tanıdık gelmiyordu. Adamın gür siyah saçları vardı ve birkaç tutamı alnına düşmüştü. Gurur’un yaşlarında olduğuna emindim. Şık bir takım elbisenin içinde oldukça dikkat çekiyordu. Yakışıklı biri olduğunu kabul etmeliydim. Karşısındaki kadını dinliyormuş gibi yapıyordu ancak kahverengi gözleri fazla hissiz bakıyordu.
Ta ki başını küçük bir açıyla çevirip Farah’ın olduğu yere bakana kadar. Gözleri Farah’ı bulduğu anda o gözlerde aynı anda birçok duygu geçtiğine yemin edebilirdim. Melek yanılmıyordu, bu adam gerçekten gizlice Farah’ı izliyordu. Farah ise bu tür davetlerde bulunmaktan nefret ettiğini aşırı belli ediyordu. Güzel bir elbisenin içinde birçok insanı kendine hayran bırakıyordu ancak o kendini etrafındaki herkesten soyutlamıştı.
Kuzenlerinin olduğu masada bile başta onlar olmak üzere buradaki çoğu kişiyi sinir ederek kulaklıktan müzik dinliyordu. Bunu yaparken gözleri masanın desenlerinde oyalanıyordu. Sosyal anksiyetesi olduğu için başını kaldırıp etrafındaki insanlara hiç bakmıyordu. Farah’ı göz hapsine alan o herif onun bu hâlini sevimli bulmuş olacak ki dudağının kenarı kıvrılmıştı.
Olamaz, bu adamın bakışlarında beğeniden çok daha fazlası vardı. “Kadem onu tanıyor musun?” Bunu sorarken rahatsızlığımı gizleyemiyordum. “Burada olduğuna göre Duha’nın davetlilerinden biri olmalı.”
Kadem dikkatli gözlerle onu izlerken garip mırıltılar çıkararak başını iki yana salladı. “Onu daha önce hiç görmedim ama Duha abi onu davet ettiğine göre tanıyor olmalı.”
Melek bize Gurur’un olduğu yönü gösterdi. “Amcam onun Farah yengeye attığı bakışları yakalarsa ortalık çok pis karışır.”
“Amcan da orada duracağına karısının yanına gitsin,” diye söylendim. “Bu ikisi inadı bırakıp ne zaman barışacak?”
“Nereden bileyim ben?” Melek çok bunalmış gibi dudaklarındaki maskeyi çenesinin altına indirip derin derin nefesler aldı. “Benim dışımda herkes çok eğleniyor.” Başını eğip suratını asmaya başlamıştı. “Ayakta duramadığım için dans bile edemiyorum.”
Kadem sevgilisinin bu sitemine kayıtsız kalmamıştı. Yürüyüp onun üzerine eğilerek Melek’i kucağına aldı. “Yürüyememen dans etmene engel değil.” Kahverengi gözleri muzırca bakıyordu. “Böyle de dans edebiliriz.”
Melek gözlerini büyüttüğünde yere inmek için çırpındı. “Dans boyunca sana yük olmayacağım.”
Kadem kaşlarını çatarak onu göğsüne hapsedip hareketlerini kısıtladı. “Melek, daha kaç kez söyleyeceğim, bana yük değilsin.” Onu buna inandırmak ister gibi bakışlarını biraz yumuşattı. “Ayaklarını kullanamıyorsan benimkiler ne güne duruyor?” Ciğerlerini yakan bir nefesi sesli bir şekilde verdi. “Sana yalvarıyorum artık bana yük olduğunu düşünme.”
Melek çırpınmayı bıraktığında buruk gözlerle Kadem’i izlemeye başladı. Onu bırakıp nasıl gideceğini düşündüğüne emindim. “Seni çok seviyorum, bunu biliyorsun, değil mi?”
Kadem onun gözlerindeki hüznü dağıtmak için hınzırca gülümsedi. “Herhâlde biliyorum, ben sevilmeyecek bir adam mıyım?”
Melek kıkırdayarak onun dudaklarına uzandı. “Şapşal.” Amcası ve dayısı görmeden Kadem’in dudaklarına küçük bir öpücük kondurup hemen geri çekilmişti.
Kadem tebessüm ederek sevgilisini dans eden diğer insanların yanına götürünce burada tek başıma kaldım. Suratımı asarak başımı eğip karnımı izledim. “Kaldık mı seninle baş başa?” Karnımı okşayarak gülümsedim. “Şimdi burada olsan ne güzel olurdu. Seninle ilgilenmek işkolik babanla uğraşmaktan daha eğlenceli olabilirdi.”
Bir deli gibi görünmemek için karnımla konuşmayı bırakıp tekrar buradaki insanları izlemeye başladım. Elay dans etmekten yorulmuş olmalı ki Duha’dan ayrılıp gülücükler saçarak bana doğru geliyordu. Beyaz gelinliğinin içinde tıpkı bir meleği andırıyordu. Her adımıyla kızıl saçları ahenkle dalgalanıyordu. Saçlarının arasındaki küçük beyaz çiçekler onu olduğundan daha çok güzel göstermişti.
Elay’ın gelinliği balık model olduğundan şişkin karnı göze çarpıyordu. Tüm gün yerinde hiç durmadığından terlemekten cildi parlıyordu. Ancak bundan şikâyetçi değildi, bu onun düğünüydü ve bunun tadını çıkarmak en büyük hakkıydı. Yanıma gelip kolumu tuttu. “Bige hep böyle kös kös duracak mısın?” Dudaklarını büzerek beni piste çekmeye kalkıştı. “Hadi dans edelim.”
“Elay bir kadınla dans etmeye karşı değilim ama seninle hiç oluru yok.” Önce onun karnını, daha sonra da kendiminkini gösterdim. “Aramızda Cesur ve Defne varken sarılamayız bile.”
Gülerek başını iki yana salladı. “Benimle dans etmeyi düşünmen çok tatlı ama kendimi kastetmemiştim.” Birini arar gibi etrafına baktı ve Karun’u görünce gülümsemesi genişledi. “Müstakbel kocanla dans edebilirsin.”
“O piç herif bir saattir beni bu masada tek başıma bıraktı. Onunla dans etmek istemiyorum.”
Elay tam bir şey söyleyecekti ki Farah’ın kuzenlerinden yamuk saçlı bir kız orkestraya müdahale etti. Sanırım adı Aksa’ydı. “Yeter ya, bu nedir gıy gıy içim şişti!” diye sesini yükseltti. “Anladık siz zengin veletlerin düğünü çok elit,” diyerek herkesin içinde Duha’ya sataştı. “Oğlum, çalsanıza bizim oralardan da bir şeyler.”
Ümit Bey’in utançtan yüzü kıpkırmızı olduğu için, “Aksa!” demişti ki Duha gülmemeye çalışarak müzik aletlerinin başında olan ekibe döndü.
“Doğu yöresine ait bir şeyler çalın.” Tam bu noktada düğünün seyri değişiyordu.
Oldukça nezih bir mekânda çalan şarkıyla buradaki insanlar birbirine garip bakışlar atmaya başlamıştı. Aksa denen kız saçlarını savurarak orta alana yürüdü. Hemen ardından Farah’ın tüm kuzenleri gülerek onu takip etmişti. Kızlı erkekli karışık bir şekilde yan yana durduklarında bakışlarıyla Farah’ı çağırıyorlardı. Anksiyetesinden dolayı Farah’ın yaşadığı korku ve tedirginliği görebiliyordum. Daha şimdiden yanakları ısınmış, vücudu terlemeye başlamıştı.
Halaya çıkmak yerine gözleri kapıda oyalanınca güldüm. Kaçmayı düşünüyordu. Buna izin vermeden hemen masasına gidip elini tutarak onu peşimden çektim. “Çok sıkıldım, bu halaya katılmak istiyorum, eltim.” Aslında onun eltisi Karun’un annesi Güzin’di ama bence o kadın yerine beni eltisi olarak isterdi.
Farah kaçmasın diye elini sıkıca tutarak onu halayın en başına koydum ve eline girdim. “Adımları pek bilmiyorum, bana öğretmelisin.”
Farah’ın buradan kaçıp bir yerlere saklanmayı çok istediğini görebiliyordum. Ancak hevesli bakışlarımı görünce tebessüm etmeye çalışarak boynumdaki fulara uzandı. Fularımı alıp derin bir nefes alarak, “Benim adımlarımı takip edersen şaşırmazsın,” dedi kısık bir sesle. Böylece halayın başında olmayı kabul etmişti.
Aksa da diğer elime girince hareketli müzikte halay çekmeye başladık. Ne anlama geldiğini bilmesem de Kürtçe şarkıları çok seviyordum. Özellikle de hareketli olanlar insanın kanını kaynatıyordu. Başlarda adımlarımı halaydaki ekibe uydurmakta çok zorlandım ancak Farah beni çok iyi yönlendirmişti. Bir süre sonra adımların ritmik bir sırayla olduğunu anlayınca uyum sağlamaya başlamıştım.
Eğlenmeye başladığımı gören Elay kalabalıktan sıyrılıp hemen elime girmişti. Şimdi Elay ve Farah’ın tam ortasındaydım. Başlarda tedirgin olan Farah, çalan şarkının ritmine kendini kaptırınca eğlenmeye başlamıştı. Kendini nezih sanan tüm bu davetliler başta burun kıvırmıştı ancak bir süre sonra gözlerini dahi kırpmadan bizi izlemeye başlamışlardı. Duha ve Asaf Bolatlı, yani Aksa’nın kocası ceketlerini çıkararak halaya girdiğindeyse tüm gözler bize kenetlenmişti.
Asaf, karısının eline girmiş, Duha ise Elay’la ikimizin tam arasındaki yerini almıştı. Kimseyi umursamadan bunu yapmak gerçekten çok eğlenceliydi. Bize doğru yürüyen Karun’u görünce gözlerime inanamadım. Karun’un bize katılacağını hiç beklemiyordum. Karun, Duha’ya ters bakışlar atarak onunla birleşen ellerimizi sertçe kopardı ve ikimizin arasındaki yerini aldı. Neredeyse gülecektim. Neden halaya girdiği anlaşılmıştı.
Gurur bize katılmadı, bunu yaparsa Farah’ın kaçmasına neden olacağını biliyordu. İkisinin arası bu kadar kötüyken birbirlerine karşı çok mesafelilerdi. Gurur bulunduğu köşede gözlerini dahi kırpmadan Farah’ı izliyordu. İnadı bırakıp şu kıza hislerini açsa her şey daha güzel olacaktı ama katır gibi inatçıydı. Karısına körkütük âşık olmuştu ancak bunu bile kabul etmiyordu.
Başımı sol tarafıma çevirdiğimde Karun’un dudaklarındaki küçük bir tebessümle beni izlediğini gördüm. Daha önce bu halayı hiç çekmemiş olmalı ki bize ayak uydurmakta güçlük çekiyordu. İşin aslı Karun’un daha önce halay çektiğinden bile emin değildim. Burada olmasının tek nedeni bendim. Eğlendiğimi görmek onu mutlu ediyordu. Beni mutlu edense Karun’un o soğuk kalıbının dışına çıktığını görmekti.
Karun bana bir şey söyledi ama müzik sesi çok yoğun olduğu için onu duyamadım. Bu sefer başını bana doğru uzatıp dudaklarını kulağımın yakınına getirdi. “Bu çok hareketli bir ritüel, bebeğimiz kötü etkilenmesin.”
Gülerek başımı iki yana salladım. “Karun, kara büyü yapmıyoruz, bu bir ritüel değil. Ayrıca sıradakilerin içinde en ağır hareket eden benim.” Gözlerinin içine bakarak ona gülümsedim. “Merak etme, bebeğimize zarar gelmeyecek şekilde hareketlerimi ayarlıyorum.” Düşük riskim yüksek olduğu için bebeğe bir şey olacak diye çok endişeleniyordu.
Aksa’nın müziğe müdahale edip bizi bir halaya çıkarması günün en iyi olayıydı. Bu sayede hepimiz biraz ter döküp gerçek bir düğün nasıl olunur görmüştük. Karun’un elimi saran parmaklarının sıcaklığıyla onunla halay çekmek çok keyifliydi. Böyle bir şeyi ilk kez yapıyorduk. Şimdi halaya katılmayanlar bile imrenerek bizi izliyordu. Bence hepsi buraya gelip katılmak istiyordu ancak o kadar kasıntılardı ki buna cesaret edemiyorlardı.
Düğünün kalanı da çok keyifli geçmişti. İkramlıkların ardı arkası hiç kesilmediğinden herkes yiyip içip eğleniyordu. Tüm gün süren harika bir kutlamaydı. Duha’nın nikâh şahidinin Karun olduğunu son ana kadar bilmiyordum. Onun için bu kadar özel bir anda şahidi olarak Karun’u seçmişti. Nikâh memuru Elay ve Duha’nın nikâhlarını kıydığında konfetiler patlamış ve devasa düğün pastası gelmişti. Takı merasiminde Duha’nın geniş çevresi onları altın ve paraya boğmuştu. Elay’ın boynuna astıkları o üç kurdele ayaklarına kadar uzanıyordu ve üçü de dolmuştu.
O kadar çok altın ve mücevher takmışlardı ki Elay tüm o ağırlığı taşıyamıyordu. Boynunda hiç boş yer kalmamıştı, üstelik iki bileği de yarısına kadar dolmuştu. Bu yüzden takı merasiminden hemen sonra Elay hepsini çıkarmıştı. Bu gece için Duha’nın da misafirlerine hediyeleri vardı. Erkeklere çok pahalı bir markanın saatleri hediye edilirken yanlarındaki her kadına mücevher seti verilmişti. Setin içindeki mücevherler çok iyi işlenmişti.
Duha düğünü için hiç acımadan paraya kıymıştı. Tüm gün misafirlerini fazlasıyla şımartmıştı. Duha Tunus’un şanına yakışan bir düğündü. Hepsi bu da değildi, akşam olduğunda da eğlence devam ettiğinden tüm davetliler için bu otelde bir oda ayarlanmıştı. Her odaya geceye özel şık bir takım elbise ve güzel bir kadın elbisesi bırakmışlardı. Tüm gün terlediğimiz için banyo yaparak üzerimizi değiştirmek isteyeceğimizi düşünmeleri çok ince bir davranıştı.
Duha’nın ekibi davetli listesindeki konukların beden ölçüsünü önceden öğrenmiş olmalı ki odamıza bırakılan kıyafetler vücut ölçümüze göreydi. En iyi tasarımcıların elinden çıkan birbirinden farklı kıyafetler göz kamaştırıyordu. Hepsi bununla da sınırlı değildi. Kıyafetlerimize uygun ayakkabılar, kadınlar için aksesuarlar ve erkekler için en iyi markaların parfümleri vardı. Bunun yılın düğünü olduğunu ve uzun süre konuşulacağını biliyordum.
Davetlilerin içinde insanları rahatsız etmeden işini yapan muhabirler ve gazeteciler olduğu için basın uzun süre Duha Tunus’un düğününü konuşacaktı. Biraz dinlenmek için odamıza çıktığımızda Karun odada bizi bekleyen bu sürprizleri görünce homurdanmış ve Duha’yı gösteriş budalası olmakla suçlamıştı. Sırf altta kalmamak için bizim düğünümüzde daha fazlasını yapacağını bildiğimden gülmekle yetinmiştim.
Terden üzerimize yapışan kıyafetlerimizi değiştirip aşağıya indiğimizde eğlence tüm hızıyla devam ediyordu. Karun’un kolunda yürürken beni Gurur ve Duha’nın olduğu masaya yönlendirdi. Elay, Melek ve Kadem de yanlarındaydı. Bizimle aynı aralıklarla Kenan da buraya gelmişti. Etrafıma bakınca Gazel’i bir köşede bir kadınla konuşurken gördüm. Eğlendiği sürece kimin yanında olduğunu umursamıyordum.
Bizimkilerin yanına gelince Duha bugüne özel benim için seçtiği kıyafete baktı. Baştan ayağa beni süzerken kırmızı elbisenin üzerimdeki duruşunu beğenmiş gibi bana göz kırptı. “Yakışmış süslü kuş.”
“Teşekkür ederim.” Gülümseyerek kravatındaki kravat iğnesini ona gösterdim. “Takmana çok sevindim.” Elay’a güzel bir gerdanlık takarken Duha için bir kravat iğnesi almıştım. Onca hediyenin arasında ona verdiğim küçük kutuyu açıp benim hediyemi takmasını beklemiyordum.
Karun ise Elay’a oldukça lüks bir araba hediye ederek Duha’yı kızdırmıştı. Sırf Duha’nın yüzünün aldığı o şekli görmek için Karun onun karısına bir arabayı almıştı. Duha’ya ise sadece beş dolar takarak onu deli etmişti. Böyle bir günde bile birbirlerini kızdırmayı iyi biliyorlardı. Duha baştan ayağa Karun’un üzerindeki takımı süzüp sahte bir alınganlıkla kaşlarını büktü. “Kalender Beyciğim, odana bıraktığım takımı neden giymedin?”
Karun onun seçtiği bir şeyi giymek yerine kendi için başka bir takım getirtmişti. Garsondan bir kadeh viski alırken her zamanki gibi Duha’ya bezgin bakışlarını atıyordu. “Senin seçtiğin bir şeyi giymektense çıplak gezmeyi yeğlerim.”
Alt dudağımı dişleyerek ona sataştım. “Bunu görmeyi isterdim. Düğünün konsepti neden çıplaklık değil ki?” Elbisemin askısını tutup aşağıya çektim. “Bence soyunmak için geç değil.”
Masadaki tüm erkekler bir küfür savururken Karun hemen elime yapıştı. Bunu yaparken çenesini sıkıyordu. “Sinirlerimle oynamadığın tek bir günün bile yok.” Elimi çekerek elbisenin askısını düzeltti. “Sakın soyunayım deme.” Neredeyse gülecektim. Böyle anlarda blöf yaptığımı hiç anlamıyordu.
Elay dudaklarını yalayarak havayı kokladı. “Canım limon reçeli çekti.”
Duha’nın yüzünde beliren ifade çok komikti. Göz bebekleri irileşirken fazla şaşkın görünüyordu. “Elay sen limon reçelinin neye benzediğini biliyor musun?” Başını omzuna doğru yatırarak Elay’ı göz hapsine aldı. “Ya da böyle bir şeyi hiç yedin mi?” İğrenmiş gibi burnunu kırıştırdı. “Limon reçeli diye bir şey yok.”
Elay elini karnına bastırırken yerinde rahatsızca kıpırdandı. “Limon reçeli aşeriyorsam demek ki daha önce bunu yedim, yani evet, limon reçeli diye bir şey var.”
“Bir şeye aşermek için onu daha önce yemen gerekmiyor.” Karun sakince konuşup ona beni gösterdi. “Bige geçen hafta baykuş eti isteyip durdu. Gördüğü her şeyi aşerdiğinden bu daha önce tadına baktığı anlamına gelmiyor.” Herkesin iğneleyici bakışları beni bulduğunda Karun’un beynindeki şimşekler çakmıştı. “Sikeyim!” diye küfrederek inanamayan gözlerle bana döndü. “Yemediğin bir şey var mı senin?”
Omuzlarımı silkerek masadaki atıştırmalıklara uzandım. “Ben yemek ayırt etmem.”
“Yediğin o şeyler yemek değil.”
“Yeniliyorsa bence her şey yemektir.”
“Yenilmeyecek her şeyi yiyecek kadar midesiz olduğun için sana öyle geliyor.” Karun yüzünü sertçe ovuşturduğunda benimle ne yapacağını bilmez bir hâldeydi. “Bu yamyamlığın yüzünden artık rüyalarıma bile giriyorsun.”
“Abartma lütfen.”
“Geçen gece gördüğüm rüyada doğumhanedeydin.” Gözleri karnıma iliştiğinde yüzünde garip bir ifade oluştu. Nasıl desem, endişe ve korku karışımı tuhaf bir ifadesi vardı. “Karnını yararak dışarı çıkan akrep kıskaçları gördüm.” Herkes gülmeye başlasa da Karun’un ciddi ifadesinde değişen bir şey olmamıştı. Geçen gün onu arayıp akrep salatası istememeliydim.
Hepimizin güldüğünü görünce Karun bozulduğu için homurdanarak, “Kesin şunu,” diye bizi uyardı. Bu süreçte psikolojisini gerçekten bozmuş olmalıyım ki ifadesi çok katıydı. “Saat dörtte ter içinde uyandım. Doktoru uyandırana kadar arayıp bir saat onunla konuştum.”
Duha şaşırarak, “Bir saat boyunca doktorla ne konuştun?” diye sordu.
Karun omzunun üzerinden bana ters ters bakarken kızgınlığı gözlerine yansıyordu. “Bebeğimin kıskaçlı bir yaratık olmadığına beni ikna etmesi bir saatini aldı!” Duha kahkaha atmıştı.
Karun’un gördüğü bir kâbus yüzünden gecenin bir yarısı doktoru aradığına inanamıyordum. Gülüp durduğum için bozulan suratını görünce tebessüm ederek elini tuttum. “Aşermelerim normal olmasa da bebeğimizin normal olduğuna seni temin ederim.” Bu gebelik sürecini rezil şeyler aşererek geçirmek ondan daha çok beni rahatsız ediyordu ama bu elimde olan bir şey değildi. Ne yazık ki haftalardır aldığım terapiler bile bunun önüne geçememişti.
Tuhaf olansa psikoloğumun bunun bu aşamada çok doğal bir reaksiyon olduğunu söylemesiydi. Çocukken sahip olduğum kötü beslenme alışkanlığımın hamilelikte ortaya çıkmasının nedeni bastırılmış hislerimmiş. Özellikle hamileyken nüksetmesinin bile bir sebebi varmış. Yakında anne olacaktım, yani kendi annemi en iyi anlayacağım ve ona en çok ihtiyaç duyduğum dönemlerdeydim.
Bebek bana anneliği, annelikse bana kendi annemi hatırlatıyordu. Böcekler, haşereler ve bir insanın tüketmemesi gereken tüm o şeyleri bende tetikleyen tam olarak buydu. Çocukken ne zaman bu şeyleri yemeye kalkışsam annem mutlaka bir yerlerden çıkardı, ya beni kovalar ya da beni durdurup daha sağlıklı şeyler pişirirdi. Psikoloğumun söylediğine göre anneme ihtiyaç duyduğum bir dönemden geçiyordum.
Bu yüzden onun bana yasakladığı şeyleri aşeriyordum, bir yerlerden çıkarak yine beni durdurmasını istiyormuşum. Kızsa bile bana karışmasını, biraz azarlayıp kendi yemeklerinden pişirmesini istiyormuşum. Benim asıl aşerdiğim şey annemin yemekleriymiş, daha doğrusu annemin ilgi ve sevgisi. Bunu Karun’a söyleyip onun da canını sıkmak istemedim. Ne yazık ki annem konusunda hiçbirimizin yapacağı bir şey yoktu.
Melek çok yorulduğundan Kadem onu odasına çıkarmak için Gurur’dan izin istedi. Gurur ona güvendiği için müsaade edince Kadem, Melek’i kucağına alarak onu buradan götürdü. Herkes düğünün tadını çıkarırken eğlenmeyen tek kişi Gurur’du. Farah yüzünden kıskançlık krizlerine girdiği için sataşacak yer arıyordu. Elindeki içkiden sert yudumlar alarak Farah ve yanındaki adamı izliyordu.
Karşılıklı birbirlerine boşanma davası açtıklarından Gurur oraya gidip müdahale edemiyordu ama böyle de sinirden küplere biniyordu. Farah onun umurunda değilmiş gibi davranıyordu. Kıza böyle hissettirmek için elinden geleni yapıyordu ama umursuyordu. Karısıyla ilgili her şeyi çok umursadığından Farah’ın yanındaki adama nefretle bakıyordu.
Tüm gece Farah’ı dikizleyen o adam ve Farah çok yakın görünüyordu. İkisi diğer herkesten uzak bir yerde durmuş, keyifli bir şekilde sohbet ediyordu. Bu umurumda değilsin olayını Gurur pek beceremiyordu ama Farah bu konuda çok iyiydi. Başka bir adamla konuşurken Gurur’u öyle bir görmezden geliyordu ki bizimki burada kendini içkiye boğuyordu.
Henüz adını bile bilmediğim o adam ne dediyse Farah ona gülümseyince Gurur dişlerini gıcırdatarak sıktı. “O orospu çocuğunun yanında biraz daha durursa burayı kana bulamam an meselesi!”
Yeşil gözlerinde önce küçük bir kıvılcım yandı ancak daha sonra devasa bir yangına dönüştü. “Gidin şu kızı uzaklaştırın o herifin yanından yoksa düğününüzün içinden geçeceğim.” Bakışlarını sert bir ifadeyle kısıp Farah’ın dudaklarındaki gülümsemeye odaklandı. “Gözümün önünde başka heriflere gülüyor!”
Karun ve Duha onun bu kıskanç hâllerinden inanılmaz bir keyif alıyordu. Gurur bu kadar sinirliyken açık açık gülemiyorlardı ama her an gür bir kahkaha atabilirlerdi. “Sen burada dururken karına biz mi göz kulak olacağız?” Karun bu durumdan aldığı hazzı gizlemeye çalışarak masadaki fındıklardan bir tane ağzına attı. “Herkes kendi karısına sahip çıksın.” Ona beni göstererek kolunu omzuma attı. “Benim karım yanımda, gerisine karışmıyorum.”
Duha da ona garez yapar gibi Elay’ı kolunun altına alıp onun kızıl saçlarına küçük bir öpücük kondurdu. “Ben sadece kendi karımdan sorumluyum.”
Gurur’un yüzündeki her kas seğirirken gözlerinde bir şeyler patlıyordu ama asıl patlamayı içinde yaşıyordu. Karun ve Duha’dan hiç hazzetmediği için ölümcül bakışlarının ilk hedefinde Duha vardı. “Irzını siktiğimin piçi, madem öyle, niye karımı düğününe çağırıyorsun! Hadi çağırdın…” Başıyla Farah’ın konuştuğu adamı gösterdi. “O amına koyduğum puştunu niye çağırıyorsun? Kim lan bu herif!”
Elay yüzünü buruşturup konudan bağımsız bir şekilde, “Yine başladın küfretmeye,” diye sızlandı. “Küfretmeden konuşmayı bilmiyor musun?”
“Kocan olacak imanı gevşek herif düğününe Farah’ı çağırmasaydı ben de küfretmezdim.” Gurur’un gözleri Farah ve o adam arasında gidip gelirken çenesini sıkıyordu. “Kim lan bu piç!”
“Ne bağırıyorsun be kocama!” Elay ona çemkirerek kaşlarını çattı. “Karını bu kadar kıskanıyorsan onun yanına git.”
“Gidemem, sinirliyim ona.”
“Çağıralım o mu gelsin?” dedim safça.
“O zaman da onu umursadığımı düşünür.”
“Oğlum sen ne olsun istiyorsun?” Duha kafası karışmış bir hâlde onu izlerken yüz ifadesi çok komikti. “Bir anlasak ne istediğini, biz de ona göre bir şeyler yapacağız. Sizi kaçırdık lan, kaçırdık! Bir depoya koyup sevişin diye oraya bir yatak bile koyduk.” Duha’nın bunu söyleyiş şekli küfreder gibi olduğundan neredeyse gülecektim. “Daha ne yapalım istiyorsun?”
Duha iyice sinirlenerek parmaklarını sertçe saçlarının arasından geçirdi. “Senin aşkının ıstırabını niye biz çekiyoruz? Bunu kendi başına halletmenin bir yolunu bulsana!”
Gurur yanından geçen garsondan yeni bir içki alırken tüm vücudu gerilmişti. “Ona âşık değilim, ne sikimden bahsediyorsunuz?” Konuyu ustaca değiştirerek biz kez daha Farah’la konuşan adamı gösterdi. “Kim bu herif dedim size! Soyunu sopunu bilmediğim için araştırmaya nereden başlayacağımı bilmiyorum.”
İkisinin bakışlarından anladığım kadarıyla Karun ve Duha o gizemli adamı tanıyordu. Adamı gözlerinin hapsine alan Duha, “Sonat Sungur,” diyerek küçük bir açıklama yaptı. “Onu tanımazsın ama babası Beşir’i mutlaka duymuşsundur. Beşir bir zamanlar masada söz hakkı olan biriydi. Senin liderlik döneminde olmadığından bizim jenerasyonumuz Beşir’i bilmez ama Farah’ın babası muhakkak onu tanıyordur.”
Karun başını ağır ağır sallayarak Duha’nın sözlerini onayladı. “Beşir ve Ümit’in arasında yıllara dayanan bir düşmanlık olduğunu şimdikiler bilmez ama o dönemin tüm bölge liderleri biliyor. O yıllarda henüz bu işlere atılmadığımız için ben de kulaktan dolma bilgilere sahibim.” Gurur’a bir yeri işaret ederek ona Farah’ın babasını gösterdi. “Sungurları en iyi Ümit bilir, kayınpederine sorsan sana bilmen gereken her şeyi anlatır.”
“Beşir’in bir oğlu mu varmış?” Gurur da Beşir hakkında bir şeyler duymuş olmalı ki yüzünde oluşan rahatsız edici ifadeyle Sonat denen adamı gösterdi. “Bu piç gerçekten onun oğlu mu?” Babasını tanıyordu ama gizemli oğlu hakkında pek fikri yoktu.
Karun’un bildiği tüm bilgilere sahip olan Duha içkisini yudumlarken, “Evet,” dedi sakince. “Yeraltının en tehlikeli adamlarından birinin oğlu.” Duha’nın yüzünde anlam veremediğim bir his belirirken sorgulayan bakışları Gurur’a kenetlenmişti. “Sungurlarla bir sorunun mu var?”
“Sence?” Karısıyla flört eden adamı gösterip dişlerini sıktı. “O amına koyduğum itiyle artık bir sorunum var. Onun dalağını sikeceğim!”
Gurur daha fazla dayanamayıp buradan geçen bir garsonu durdurdu. İçindeki kıskançlık tüm vücuduna yayılırken şakaklarındaki damarlar bile belirginleşmişti. Garsona Farah’ı göstererek çenesini biraz daha sıktı. “Oraya git ve kaza süsü vererek şu aptal ördeğin kıyafetine tepsiyi boca et.”
Farah’ı o adamın yanından uzaklaştırmak için bulduğu plana inanamadım. Elay’la ikimiz bu adilik karşısında hayretler içinde kalırken Karun ve Duha çok eğlendiği için kıs kıs gülüyordu. Erkek kafası hep kötüye çalışıyordu. Garson Gurur’un nasıl biri olduğunu duymuş olmalı ki korkudan ona karşı çıkmadı. Tek kelime etmeden masadan ayrılıp Gurur’u sinirden deli eden ikiliye doğru ilerledi.
“Tepside sadece bir kadeh vardı,” diyerek sırıttım. “Ya garson dökmeden Farah onu alıp içerse.”
“İçmez.” Gurur gözlerini dahi kırpmadan onu izlerken bu konuda çok rahattı. “Farah alkol tüketmiyor. Elindeki o kadehte vişne suyu var ama etrafındakileri kandırmak için kırmızı şarapmış gibi davranıyor.”
“Bakıyorum da kızın kadehindeki şeyi bile bilecek kadar onunla yakından ilgileniyorsun.” Bunları söylediğimde Farah’a olan tüm hırsını benden çıkarmak ister gibi kızgın gözlerle bana baktı.
“Boş bir kadehin içine meyve suyu koyduğunu gördüm.” Gözlerini bir saniye olsun kızdan ayırmazsa görürdü tabii.
Gurur önüne dönüp tekrar Farah’a odaklanınca biz de öyle yaptık. Küçük planının nasıl sonuçlanacağını merak ediyorduk. Garson ona söyleneni yapıp onların yanına gitti. Sonat denen adam tepsideki kadehe uzandı ancak o almadan garson hızlıca Farah’a döndü. İçkiyi ona servis etti ancak Farah’ın almasını beklemeden dengesini yitirmiş gibi yaptı ve içkiyi kızın göğsüne döktü. Elbisesinin ön kısmı batmıştı.
Garson paniklemiş gibi yapıp Farah’tan özür dilerken Sonat denen adamın gözleri bizim masayı bulmuştu. Bunu Gurur’un yaptırdığını anlamışçasına gözleri doğrudan ona kenetlenmişti. İkisinin birbirine attığı bakışlarda yoğun bir nefret vardı. Sonat, Gurur’a meydan okur gibi gözlerinin içine bakarak cebindeki mendili çıkardı. Farah’ın elbisesinin ön kısmı açıktı, içkiyi silme bahanesiyle ona dokunabilirdi.
Gurur’un omuzları gerilirken onun meydan okumasına kayıtsız kalmayıp, “Dene bakalım,” diyerek dudaklarını oynattı. “Ona dokunmayı dene de nasıl sikiyorum ecdadını.”
Sonat’ın blöfü Gurur’a sökmemişti. Gurur’un gözleri önünde Farah’a parmaklarının ucuyla dokunursa bu deliyi durduramayacağımızı bildiğinden buna cesaret edememişti. Üzerini silsin diye mendili Farah’a vermekle yetinmişti. Bizim saf gelinimiz burada dönen oyunlardan habersiz batan elbisesi için üzülüyordu. Ne iki erkeğin onun için birbirleriyle restleştiğini görüyordu ne de burada dönen olayları.
Farah lavaboya gidip üzerini temizlemek için Sonat’ın yanından ayrılınca Gurur rahat bir nefes almıştı. Bizim masamızın yanından geçerken Karun, “Şşş küçük ördek,” diye ona sataştı. “Bir selam sabah yok mu?”
Farah durup omzunun üzerinden Karun’a bakınca samimi bir şekilde gülümsedi. “Sana var.” Küçük bir açıyla başını çevirdiğinde Gurur ile göz göze geldi. Kocasını değil de bir düşmanını görmüş gibi tebessümü kayboldu. “Ona yok!” diye sinirlenerek önüne dönünce Gurur çıldırdı.
“Ben ne yaptım şimdi?”
Gurur kısık bir sesle küfrederek Farah’ın arkasından kızgınlıkla bakıyordu. “Elin heriflerine gelince gülüyor ama kocasına gelince cazgırlık yapsın!”
Karısı dışarı çıkana kadar gözlerini ondan ayırmamıştı. Her ne yapacaksa Farah’ın bunu görmesini istemediğinden onun gitmesini bekledi. Farah gözden kaybolunca bir saniye bile beklemeden Sonat’ın olduğu yöne döndü. O adama bakınca bile Gurur’un yüzünde birkaç kas seğirmeye başlamıştı. “Ben şimdi bu orospu evladının ecdadını sikmez miyim!”
Gurur deli bir fişek gibi o kadar hızlı ilerledi ki Sonat’ın yanına gider gitmez yumruğunu onun suratına geçirdi. Saatlerdir bunu yapmak için çıldırdığını bilmeyen yoktu. “Düğünümde olay çıkarma lan!” Duha söylenerek onun peşinden giderken Karun sızlanmakla meşguldü.
“Anlaşıldı, artık Sungurlarla da bir sorunumuz var!” Amcasını durdurmak için o da masadan ayrıldı.
Masadaki çantamı alıp sakince Elay’ın yanından geçtim. “İlaç saatim geliyor, Karun sorarsa odaya çıktığımı söylersin.” Erkeklerin kavgası hiç ilgimi çekmediğinden kalıp izleyecek değildim. O adamın tüm kemiklerini kırmadan Gurur’un onu bırakmayacağını tahmin etmek zor değildi.
***
Duha’nın bizim için ayırdığı oteldeki odamdan çıktığımda kendimi daha dinç hissediyordum. Düğün tüm gün sürdüğünden çok yorulmuştum. Bu yüzden ilaçlarımı alınca biraz dinlenmek üzere yatağa uzanmıştım. Uyumayı beklemiyordum ama gözlerimi tekrar açınca iki saat boyunca uyuduğumu anladım. Ben uyurken Karun odaya gelip beni kontrol etmiş olmalı ki kapıya en iyi adamlarını dikmişti.
Asansörden inip düğünün yapıldığı büyük salona geldiğimde Kadem hemen yanıma geldi. Beni görür görmez koşar adım karşımda belirmişti. Kahverengi gözlerinde anlam veremediğim bir telaş vardı. “Neredesin sen? Çok şey kaçırdın.”
“İki saat uyumakla ne kaçırmış olabilirim ki?”
“Gurur, Farah’ı kaçırdı!”
“Anlamadım?” Bir anda uyku hâlinden çıkmıştım. Ne demek Gurur, Farah’ı kaçırdı? Bunu zaten daha önce bir kez yapmamış mıydı?
Kadem en yeni dedikoduları bana vermek için kolumdan tutarak beni bir kenara çekti. “Gurur, Sonat denen o herifi haşat etti.” Kadem bana olayın yaşandığı yeri gösterdi. “Farah içeri girip onları o hâlde görünce Gurur’a çok kızdı. Gurur da iyice sinirlenip onu omzuna attığı gibi buradan götürdü.”
“Tüh ya, en heyecanlı yeri kaçırmışım!”
Kendime kızdığımda o da benimle aynı kafada olduğu için gülerek başını salladı. “Gurur, Tozluların kızını sırtına atıp götürünce tüm aile ayağa kalktı. Karun ve Duha onları sakinleştirmeye çalışırken Gurur çoktan karısını buradan çıkarmıştı.” Hızlıca davetlileri tarayınca Tozlulardan kimsenin burada olmadığını gördüm. Büyük ihtimalle Gurur’un peşine düşmek için otelden ayrılmışlardı.
“Karun ne âlemde?” diye sorduğumda bana onların bulunduğu yeri gösterdi. Gözlerimi kısarak baktığımda Karun’un çok sinirli olduğunu gördüm. Amcası yüzünden sık sık Ümit Bey’le sorun yaşadığından burnundan soluyordu. Duha’nın en mutlu gününü daha fazla mahvetmemek için soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu ama yarın ilk iş onun da Gurur’un peşine düşeceğinden emindim.
“Çok abartıyorlar.” Rahatlığımla Kadem’i delirtebilirdim. “Gurur, Farah’ı nereye götürebilir ki? En fazla evine götürmüştür. Gurur bir canavarmış gibi Farah’ı ondan bu kadar sakınmalarından nefret ediyorum. Farah onun yanında tehlikede değil.” Onları biraz rahat bıraksalar her şey daha güzel olacaktı ama Farah’ın kalabalık ailesi bir türlü ikisinin yakasından düşmüyordu.
Karun’un yanına gittiğimde onu sakinleştirmemiz hiç kolay olmamıştı. O da biliyordu Gurur’un Farah’a bir şey yapmayacağını ama Ümit Bey’e karşı çok mahcup olduğundan bunun sinirini yaşıyordu. “Tadımı kaçırmayı bırak artık, daha bugün evlendim.” Duha ona sataşarak aklını dağıtmaya çalıştı. “Gurur’la ne sorunun varsa bunu yarın hallet. Kasıntı gibi durup beni de geriyorsun.”
Onun en mutlu gününü zehretmeyi istemediğinden Karun bir kadeh viskiyi kafasına dikip hepsini içti. Alkolle gevşemeye çalışırken derin derin nefesler alıyordu. Duha ise dünya yansa umurunda olmadığından parmağındaki yüzüğe sırıtarak bakıyordu. “Sen Bige’yi evliliğe ikna edene kadar senden önce evlendim.” Allah’ım sen sabır ver, başlıyoruz yine.
Duha onu sinirlendirmeye devam ederek Elay’ın karnını gösterdi. “Üstelik çocuğum da seninkinden bir ay önce doğacak.” Havalı bulduğum bir hareketle parmaklarını saçlarından geçirdi. “Gördüğün gibi iki adım öndeyim.”
Tüm bunların tek suçlusu benmişim gibi Karun kısa bir an tersçe bana bakıp ona döndü. Duha’ya cevap vermeden önce biraz durup büyük bir nefesle göğüs kafesini şişirmişti. Burnundan içine çektiği nefesle kaslı vücudu taş kesildiğinden üzerine tam uyan gömleğinin düğmeleri gerilmişti.
“Bige’yle tekrar evlenecek olmam, senden önce evlendiğim gerçeğini değiştirmiyor. Evli olduğum dönemlerde senin hayatında Elay bile yoktu.” Göz ucuyla Elay’ın şişkin karnına huysuzca bakıp bakışlarını tekrar Duha’ya çıkardı. “Oğlunun bir ay büyük olması benim kızımdan daha iyi olduğu anlamına da gelmiyor.”
Duha aralarındaki alaycı söz dalaşına ayak uydurarak güldü ancak gülüşü bile Karun’da bir gerginlik yaratıyordu. “Oğlum aynı zamanda yerime geçecek olan veliahdım.” Daha şimdiden doğmamış çocuğun geleceğini planlarken gözlerinin içi parlıyordu. “Kızın benimkiyle yarışamaz.”
Karun’un mavilerinden delici bir parıltı geçti, sadece bakışlarıyla Duha’ya meydan okuyordu. “Biz Kalenderlerin kızları da sert kayadır piç. Kızım babasının yerini aldığında değil senin oğlun, bu âlemdeki tüm adamlar onun karşısında eğiliyor olacak.”
“Rüya görüyorsun, Kalender. Onu ne kadar eğitirsen eğit benim oğlumla boy ölçüşemez.”
“O günler geldiğinde kızım oğlunun suratını dağıtırken hangimizin rüya gördüğünü daha iyi anlayacaksın.”
“Onların da sizin gibi rakip olacağını nereden çıkardınız?” Elay yanaklarının içini dişlerken gülüşünü bastırmaya çalışıyordu. Tepkilerini kestiremediğinden ağzındaki baklayı çıkarmadan önce eğlenen gözlerle onları izledi. “Belki de birbirlerine âşık olacaklar.” Karun ve Duha aynı anda bir küfür savurduğunda Elay’la gülmeye başladık. Buna ne diyeceklerdi bakalım.
Elay’ın sözlerine karşılık Karun’un tüm vücudu buz kesmişti. Sadece düşüncesi bile onu çılgına çeviriyordu. Bedeninden buram buram yükselen öfke etrafındaki herkes tarafından hissediliyordu. Hiddetli gözlerle Duha’ya bakıp çenesini sıktı. “Oğlun kapımdan içeri girerse sikerim belasını.”
Onunla benzer bir öfkeyi taşıyan Duha da aynı terslikle, “Karını tutamıyorsun, bari kızını evimden uzak tut,” dedi. Bunlar daha şimdiden böyleyse çocuklar doğduğunda neler yaparlardı, hiç bilmiyordum.
İkisinin sebep olduğu gerginliği dağıtmak için onlara bir yönü gösterdim. “Oradaki Sanem denen o taklitçi karadul değil mi?”
Herkes gösterdiğim yöne dönünce Sanem’in yeni imajını hemen fark etmişti. Karun’dan ona iş çıkmayacağını anlamış olmalı ki kendini bana benzetmeyi bırakmıştı. Bir zamanlar benim saçlarımın rengine boyattığı saçlarını sarı yapmıştı. Saçlarının sadece rengini değiştirmemişti, aynı zamanda çenesinin altına kadar kısaltmıştı. Gözlerindeki kahverengi lensleri çıkarıp yeşil lensler takmış ve giyim tarzını değiştirmişti. Kendisinden yaşça büyük şişman bir adamın kolundaydı.
Duha keyifsiz bir şekilde güldü. “Kalender’den ona iş çıkmayınca Resul’e kancayı takmış olmalı. Altı ay içinde adamı nikâh masasına oturtup bir yıl içinde de öldüreceğine kalıbımı basarım.” İkisinin parmaklarındaki yüzükleri gösterdi. “Nişanlanmışlar bile.”
“Resul’den ona kalacak tek şey borçları olacak.” Karun keyifli bir şekilde içkisini yudumlamaya başladı. “Anlaşılan Resul’ün iflas etmek üzere olduğundan haberi yok.”
“Siz söylemezseniz öğrenmez.” Yüzümü buruşturarak masadaki suya uzandım. “Bukalemun gibi olan bu kadın sinirlerimi bozuyor.” Bu seferki kocasından ona yüklü miktarda bir borç kalsın da aklı başına gelsindi.
Bir anda zeybek çalınca Duha’nın gözleri saniyesinde Karun’u buldu. Karun onun ne istediğini bakışlarından anlayınca, “Siktir git,” diyerek arkaya doğru bir adım attı. “Sırf Bige senin elini tutmasın diye halaya girmiştim. Düğününde oynamayacağım.”
Duha onu çok sıkıcı bulduğunu devirdiği gözleriyle hissettiriyordu. Biraz öne eğildi ve gözlerini kısarak başını hafifçe yana yatırdı. “Düğünümde oynamayacaksan neden buradasın?” Ona henüz kimsenin çıkmadığı boş pisti gösterdi. “Ben de seninkinde oynarım.”
Karun onu duymazdan gelerek rahatça viskisini yudumlamaya devam etti. “Anlaşılan hiç Karadeniz düğününe katılmadın. Düğünümde oynayacak çok fazla yakınım var.” Gülümserken gözleri hafifçe kısılmıştı. “Sadece Gurur ve Çağıl horonla ortalığı inletir.”
“Ama benim düğünümde oynayacak bir ailem yok.” Duha’nın bir anda söyledikleriyle Karun’un dudaklarındaki gülümseme silinmişti. Az önce böbürlenirken Duha’nın bir yarasına dokunduğunu fark etmemişti. İnsan en çok böyle günlerde ailesinden birilerini yanında isterdi.
Duha bunun eksikliğini hissettiğini gizlemeye çalışarak yapmacık bir şekilde güldü. “Siktir etsene, zaten zeybek oynayacak enerjim yoktu.” Kalbini bahane ederek konuyu dağıtmaya çalıştı. “Tüm gün koşturmaktan çok yoruldum.”
Karun kısık bir sesle küfredip, “Vicdanımla oynamayı iyi biliyor,” diye bir şeyler homurdandı. Daha sonra Duha’nın omzuna sertçe çarparak yanından geçti. “Yürü hadi!” Duha bir kez daha onu manipüle etmenin keyfini yaşarken bıyık altından gülerek peşinden gitti.
Elay heyecanlanarak piste doğru yürüyen ikilinin arkasından baktı. Bunu yaparken gözlerinden âdeta kalpler çıkarıyordu. “Gerçekten zeybek mi oynayacaklar?”
Gülümsedim. “İnsanın inanası gelmiyor.”
Karun ve Duha piste çıkınca buradaki herkes sessizleşmişti. Dost mu düşman mı oldukları hiç belli olmayan bu ikilinin karşılıklı zeybek oynayacak olması herkesi sessizliğe boğmuştu. Müzik başa sarınca kollarını iki yana açtılar. Kollarını iki yanlarında tutarken çok heybetli görünüyorlardı. Omuzlarını dikleştirmişlerdi ve çeneleri biraz yukarıdaydı. Ağır hareketlerle oynarlarken onları izleyen herkesi büyülüyorlardı.
Ayaklarını dizlerine kadar çekip yavaş bir hareketle öne atıyorlardı. Bir ayaklarını diğerinin üstüne getirip vücutlarını önce birbirlerine doğru çevirdiler, daha sonra da yan tarafa. Bu oyun belli bir mesafede oynandığı için ortaya seyir zevki müthiş bir şey çıkıyordu. Zeybeğin o rahatlatıcı müziğiyle âdeta bütünleşmişlerdi. Heybetli vücutları zeybeğin ritmiyle uyum içindeydi. İkisi oynarken nefesimi tuttuğumun farkında değildim.
Bulundukları yerde bir ayaklarını diğerinin üstüne atarak önce yana döndüler, daha sonra da birbirlerine doğru. Bir dizlerini yere vurup doğruldular ve tekrar dizlerini yere değdirdiler. Kaç kadına iç çektirdiklerinden haberleri bile yoktu. “Keşke oraya hiç çıkmasalardı.” Elay kıskançlık yapıp beğeni dolu gözlerle onları izleyen kadınları gösterdi. “Yiyecekmiş gibi bakmaları sinirlerimi bozuyor.”
“Kimlerin onlara baktığının bir önemi yok.” Tabaktaki pastadan küçük bir parça aldım. Başımı kaldırdığımda Karun yönünü bana çevirip bir dizini yere vurmuştu. Bunu yaparken gözlerini gözlerime kenetlemiş ve sağ elinin avucunu sol göğsüne bastırmıştı. Nabzım hızlandı. “Önemli olan onların kime baktığı,” diye mırıldandım.
Karun ve Duha zeybek oynayarak geceyi daha anlamlı kılmıştı. Daha sonra Kadem ve Kenan da onlara katılmıştı. Bu anı ölümsüzleştirmek için bir an onları kameraya çekmeyi düşündüm ancak Duha’nın en iyi kameramanları tuttuğunu hatırlayınca bunu yapmaktan vazgeçtim. Daha sonra Elay’dan düğünle ilgili kayıtların bir kopyasını alacaktım.
Onları aynı karenin içinde izlerken bir an bu hiç bitmesin istemiştim. İkisini tanıdığımda aynı masada oturmaktan bile nefret eden iki düşmanlardı. Aslında hâlâ öylelerdi ama aradan geçen zaman onlara bir dostluk da kazandırmıştı. İkisi her fırsatta birbirini zarara uğratarak kızdırıyordu ancak tüm bu rekabetin içinde tuhaf bir şekilde birbirlerine değer veriyorlardı. Karun ve Duha’nın arasındaki garip ilişkiyi ne biz anlayabiliyorduk ne de onlar.
Gecenin devamında Karun’la birkaç kez dans etmiş, bol bol karnımı doyurmuş ve mide bulantılarım yüzünden bulduğum her boşlukta kusmuştum. Gecenin ilerleyen saatinde herkes dağılmaya başladığından artık biz de daha fazla durmamıştık. Güzel bir gün geçirmediğimi söyleyemezdim. Onca kaosun içinde Duha’nın düğünü hepimize biraz nefes aldırmıştı.
***
Bir Ay Sonra
Gazel ve Kadem’le annemin evine doğru yürürken korumalar bizi rahatsız etmeyecek şekilde arkamızdan takip ediyordu. Ne yazık ki ablam bugün ülkeden ayrılıyordu. Uçağının kalkmasına birkaç saat kaldığı için bavulunu toplamıştı ve bizimle görüştükten sonra almak için evine uğrayacaktı. Malikâneye gelip büyükbabamla vedalaştıktan sonra Kadem ve benimle küçük bir gezi yapmak istemişti. Gitmeden önce uzaktan da olsa annemi son bir kez görmek istiyordu.
Gazel’in gitmesine engel olmak için elimden geleni yapmıştım ancak gitmek konusunda çok kararlıydı. Tüm ısrarlarıma ve yalvarmalarıma rağmen kalamayacağını söyleyip durmuştu. Bunun nedeninin peşindeki adamlar olduğunu biliyordum. Birçoğunu yakalayıp işlerini bitirdiğimden haberi bile yoktu ancak içlerinden biri izini kaybettirmişti. Onu bulmadan Gazel’e bu konuda bir şey söylemek istemiyordum.
Gebeliğimin beşinci ayını yarıladığımdan yürürken her zamankinden daha fazla zorlanıyordum ama bunu Gazel ve Kadem’den saklamaya çalışıyordum. Karnım daha şimdiden çok büyümüştü, üstelik kilo da almaya başlamıştım. Aldığım kilolar canımı çok sıkıyordu ama bunu sorun etmemeye çalışıyordum. Bebeğimin sağlığı söz konusuyken yediğim yemekleri kesmeyecektim.
Üçümüz kaldırımda yürürken habire elimdeki turşu kavanozundan bir salatalık çıkarıp katur kutur yiyordum. Buraya gelirken canım salatalık turşusu çektiği için Furkan arabayı bir marketin önünde durdurup bir kavanoz almıştı. Kadem’in elindeki kese kâğıdının içindeyse çilek vardı ve o da çileklerini yiyordu. Gazel ikimize tuhaf bakışlar atıp önüne döndü. “Midemi bulandırıyorsunuz.”
“Biraz daha böyle konuşursan üzerine kusarım, görürsün.” Sakince onu tehdit edip kavanozu kafama dikerek turşunun suyundan biraz içtim. “Hamileyim ben, keyfimden yemiyorum herhâlde.”
“Ben de hamile bir kadının arkadaşıyım.” Kadem elini kese kâğıdının içine daldırıp bir tane çilek çıkardı. “Burada keyfimizden yemiyoruz herhâlde.”
Gazel onun sözlerine gülerek tepkisini gösterdi. “Bebeği ortak mı doğuracaksınız?”
“Gerekirse evet.” Kadem boştaki kolunu omzuma atarak beni kolunun altına aldı. “Efil küçük parazitini doğururken yanında olacak ve elini tutacağım.”
“Bu yüzden seni çok seviyorum.” Ona kocaman gülümseyerek yanağına sulu bir öpücük kondurdum. Öpücüğü eşitlemem için diğer yanağını da uzatınca sağ yanağını da öptüm.
“Vıcık vıcık bir ilişkiniz var.” Gazel bize sataşarak kusacakmış gibi öğüren sesler çıkardı. “Çocukken de böyleydiniz, fazla sulu ve sırnaşık.”
“Sen de çocukken de böyle kasıntıydın,” dedi Kadem.
“Ve fazla soğuk,” diye ekledim.
Kadem pası benden alarak, “Kaprisliydin de,” diye devam etti.
Onu biraz daha kızdırarak, “Burnun yere düşse eğilip almazdın,” dedim.
Kadem her konuda beni desteklediği için ters gözlerle ablama bakıyordu. “Küçük dağları ben yarattım kafasındaydın.”
“Ama biz öyle miyiz?” Omuzlarımı dikleştirerek başımı kaldırdım. “Biz fazla sıcakkanlıyız.”
“Ve fazla mükemmel,” diye ekledi Kadem.
“Oldukça da mütevazıyız.”
Kadem buna tüm kalbiyle inanarak gülümsedi. “Fakirin hâlinden de anlarız.”
“Zenginin derdinden de.”
Kadem önce kendine sonra da bana büyük bir hayranlıkla bakmaya başladı. “Hoşgörü desen var.”
Dudaklarımı birleştirip ona bir öpücük yolladım. “Sağduyu desen gani gani.”
“Eee cömertlik desen yağdırmış Rabb’im.”
Sırıttım. “Evelallah güzeliz de.”
Kadem’in dudağının kenarı yavaşça büküldü. “Yakıyoruz kızım ortalığı.”
Çapkınca ona göz kırptım. “Ne sandın oğlum?”
“Ben sizin konuştuğunuz dili anlamıyorum!” Gazel bizi azarlayarak adımlarını hızlandırdı. “Kendinize tapmayı bırakın, putperestler.” Bize deli oluyordu.
Sokağın karşısında annemin evi göründüğünde Gazel derin bir nefes almıştı. Kapısını çalıp boynuna sarılmak varken uzaktan onunla vedalaşması insana çok koyuyordu. Annemin evini görünce duygusallaşan Gazel başını çevirip kısa bir an Kadem’e baktı. Gözleri Kadem’in kolundan kayıp bileğinin iç tarafını bulunca içi acımış gibi dudaklarını birbirine bastırdı. Kadem’in bileğinin iç kısmındaki yara izinin sebebi Gazel’di.
Çocukken benim yüzümden kavga ettiklerinde ablam kırık cam bardağını alıp Kadem’in bileğine saplamıştı. Bu yara o günden kalmıştı. “Özür dilerim, Kadem.” Yıllara ertelenmiş bir özür dudaklarından dökülürken ablamın sesi titremişti. “Affet… Çocuktum, ne yaptığımı bilmiyordum.”
Bizler Gazel’in soğuk mizacına alışkın olduğumuzdan yıllar sonra gelen bu özür ikimizi de afallatmıştı. Yıllar önce söylenmesi gereken bir sözü buradaki son gününe saklamanın hüznüyle Kadem’i izliyordu. Kadem sertçe yutkunurken telaşa kapılarak hemen elini arkasına sakladı. “Gazel saçmalama, ne özrü?” Onun bize kızmasına alışıktık, bu yüzden ablamın siyah gözlerine yakışmayan bu hüzün canını yakmıştı. “Kendin söyledin, çocuktuk, geçti gitti.”
“Evet ama ikinizin hayatını çok zorlaştırdım.” Bunları söylerken doğru düzgün yüzümüze bile bakamıyordu. Geçmişin tüm pişmanlığını omuzlarında taşırken başı önüne düşmüştü. “O adama yaranmaya çalışıyordum, zor biriydi ve ondan öğrendiğim tek şey her şeyi zorlaştırmaktı.” Babamdan bahsediyordu. “Bana hiç kolaylık göstermediğinden böyle rezil birine dönüştüm.” Rezil biri değildi, zor belki ama rezil değildi.
Ablam eğdiği başını kaldırdığında gözleri dolmuştu. Bizden af diler gibi kaşlarını büktüğünde dudakları titredi. “Geriye dönme şansım olsaydı ikinize de daha iyi bir abla olurdum. Her şey için affedin.”
“Gazel, bu nasıl söz.” Kadem hemen ona yaklaşıp onu göğsüne çekerek sarıldı. “Tüm o zorluğun içinde bile sen bizim için iyi bir ablaydın.” Dudaklarını Gazel’in saçlarının tepesine bastırıp onu yatıştırmaya çalıştı. “Canımızı yaksan bile bir başkasının bunu yapmasına izin vermiyordun. Yüzümüze karşı olmasa bile arkamızdan bizi koruyordun.” Bunlar yalan değildi.
Onlara yaklaşıp şişkin karnımın izin verdiği kadarıyla ablama arkadan sarıldım. Kadem ile ikimiz onu aramıza alıp sımsıkı sarılmıştık. “Tüm kardeşlerin arasında yaşanan şeyler yüzünden kendini yıpratma.” Başımı omzuna yaslayıp kokusunu içime çektim. “Zorlaştırdığın kadar defalarca kolaylaştırdığın da olmuştur.” Annemi ölü sandığımızda bile beni korumak için susmuş ve babamın tüm hiddetini göğüslemişti. Yıllarca babamın onu anne katili diye suçlamasına izin vermişti.
Gazel kendini daha iyi hissedene kadar ondan ayrılmamıştık. Bu hâlimiz onu iyice hüzünlendirip ağlama raddesine getirdiği için, “Hâlâ çok vıcık vıcıksınız,” diye homurdanarak aramızdan çıktı. “Size de bir şey demeye gelmiyor.” Ağlamamak için bizi azarladığını biliyorduk.
Tekrar yürümeye başladığımızda ondan habersiz yaptığım şey için çok endişeliydim. Babam onun gideceğini öğrenince bu sabah malikâneye gelip bana yalvarmıştı. İkisini buluşturmam için çok ısrar edince onu kıramamıştım. Gazel’in bundan nefret edeceğini bilmeme rağmen yola çıktığımızda babama mesaj atmıştım. Babam her an burada olabilirdi.
Yaptığım şey yüzünden ablam bana kızabilirdi ama onlar baba kızdı. En azından gitmeden önce onunla vedalaşabilirdi. Annemin evine yaklaştığımızda daha fazla ilerleyemedik. Onun evi yolun tam karşısındaydı ama gidemiyorduk. Kaldırımın bu tarafı bizim sınırımızmış gibi bu yolu geçmeye cesaret edemiyorduk. Annemin küçük bir evi ve şirin bir bahçesi vardı. Şanslıydık ki bahçedeydi. Hava bugün güzel olduğundan küçük kızını salıncakta sallıyordu.
O çocuktan nefret etmiyordum ama sevmiyordum da. Nefret etmiyordum çünkü annemi bizden alan o değildi, başımıza gelenlerin suçlusu o olamazdı. Sevmiyordum çünkü özlemini çektiğimiz tüm o anne sevgisini hiç çaba göstermeden bizden alıyordu. Sanırım elimden olmadan onu kıskanıyordum.
Annemin kahverengi saçları açıktı ve üzerinde güzel bir çiçekli elbise vardı. Kızı gülümseyerek, “Daha uzağa anne,” dedikçe annemin dudakları kıvrılıyor, gözlerinin içi ışıldayarak onun salıncağını daha uzağa itiyordu.
“Bu haksızlık, Begüm Hanım,” diye mırıldanıp gözlerimi yumdum. “Daha kaç kez buraya kadar gelip kapının eşiğinden bile giremeyeceğiz? Bizi nasıl unutursun anne, tek çocuğun o mu?”
Dayanamayıp yolu geçmek için bir adım atmıştım ki Gazel nemli gözlerle beni durdurdu. “Yapma Efil.” Anneme koşup sarılmayı o da her şeyden çok istiyordu ama bana engel oldu. “Güzel bir hayatı var, bunu bozmayalım, kardeşim.” Ama böyle de biz eksik ve yarımdık. Onun düzenini korurken bozulan sadece bizlerdik.
Ancak Gazel haklıydı, bunu yapamazdım. Karşısına çıkınca bizi hatırlayacağının bir garantisi yoktu. Diyelim ki hatırladı, bu onun için işleri içinden çıkılmaz bir hâle getirmez miydi? Her şeyi hatırlayınca arkasında bıraktığı o iki çocuğun büyüyüp yetişkin bir kadına dönüştüğünü görecekti. Biz onsuz büyümeye çalışırken kendine mutlu bir hayat kurduğunu anlayıp acı çekecekti.
Kaybettiği yılların pişmanlığıyla belki de sahip olduğu bu hayatı da kaybedecekti. Hatırlarsa başıma gelenleri ve Gazel’in onun için yaptığı fedakârlıkları da öğrenirdi. Anılarında küçük bir çatlak oluşunca ilk işi gerçeklerin peşine düşmek olurdu. O yaşasın diye Gazel’in düşmanlarımızın ellerinde harcandığını, onların cinsel tacizlerine boyun eğdiğini bilmek annemi mahvederdi. Bunu ona yapmaya hakkımız yoktu.
Kendimi bırakmamam için Gazel benim yanımda güçlü görünmeye çalışıyordu ama o da iyi değildi. Gözyaşlarını bastırırken buruk gözlerle annemi izliyordu. “Sadece bir şeyi merak ediyorum, anne.” Ablam uzaktan onu izlerken kısık bir sesle onunla konuşup içini döküyordu. Buraya son kez onunla konuşmak için gelmişti, her ne kadar bu tek taraflı olsa da.
Annemin o küçük kıza olan gülümseyişini izlerken içi burkulmuştu. “Her şeyi hatırlasaydın acaba beni eskisi gibi sever miydin?” diye sordu hüzünle. “Eskisi gibi değilim, anne.” Gözlerinin önünde yitirdiği çocukluğunun hayali belirmiş gibi bir damla gözyaşı süzüldü yanağına. “Kendimi çok kirli hissediyorum, ne kadar yıkanırsam yıkanayım bu his geçmiyor. Sanki ruhuma kadar çamura battım.”
Dudaklarından çıkan her kelime bir kıvılcıma dönüşüp benim yüreğimi yangına veriyordu. Burukça gülümseyerek başını iki yana salladı. “Belki de artık sevmezsin beni, ben bile kendimi sevemiyorum.”
Titreyen dudaklarından kuru bir hıçkırık firar ettiğinde iç çekti. “Nefes alamıyorum anne, boğuluyorum ama yanımda değilsin.” Yüzüne dağılan saçlarını güçlükle çekip yanağına süzülen gözyaşını yorgunca silmişti. Göz bebekleri acıyı sahiplendiğinde titrek bir nefesi koyuverdi. “Şimdilerde kayboldum anne, evin yolunu bulamayacak kadar kayıbım.”
Gazel kesik kesik nefesler alırken omuzları düşmüştü. Büyük bir özlemle annemi izliyordu. Bir an gözlerini yumuyor, açtığındaysa gözlerinde karanlık bir boşluk beliriyordu. O an sanki her şey duruyor ve kalbi atmayı bırakıyordu. Kıyamayan gözlerle son kez ona baktı ve birkaç damla gözyaşının eşliğinde kırgınca gülümsedi. “Gidiyorum anne… Hakkını helal et.”
Ablam ıslak gözlerle bana dönüp titreyen elleriyle gözyaşlarını silmeye çalıştı. “Uçağı kaçırmak istemiyorum, gidelim hadi.”
“Gazel!” Arkamızda babamın sesini duyunca Gazel buz kesti. Babam arabasını biraz ileride durdurmuştu. Korumaların yanından geçerek hızlı adımlarla buraya geliyordu.
Ablamın gergin suratına bakıp boynumu bükerek, “Özür dilerim,” diye fısıldadım. “Çok ısrar etmişti.”
Sadece bir an Gazel’in gözleri gözlerime kenetlendi. Tüm sitemini içinde barındıran bakışları gözlerimi bulduğunda henüz bir şey söylemeden çok şey yaşandı. Yoldan geçen bir arabanın açık camından bir kol dışarıya uzandı ve patlayan bir silah sesi bağrıma düştü. Her şey bir anda olduğundan engel olamadım. Bir silah patladı, durduramadım. Ablamın vücudu sarsıldı, tutamadım. Her şey saniyeler içinde olmuştu, geriye alamadım.
Ablam vurulmuştu.
Birkaç saniyede çok şey yaşandı ancak hiçbirimiz bunun önüne geçemedik. Önümüzden süratle geçen o arabadan çıkan kurşun ablamın şakağından girmişti. Şakağından kulağına doğru süzülen kanla ablam gözlerimin önünde yere yığıldığında, “Gazel!” diye çığlık attım. Benimle aynı aralıklarla onun ismini haykıran iki kişi daha vardı, onlar da Kadem ve babamdı.
Dizlerimin üzerine düşerek Gazel’in üzerine eğildiğimde korumalar hemen etrafımıza çember oluşturup bizi koruma altına almıştı. Furkan ve Nedim’in sesini duyuyordum. Bağırarak onları yönlendiriyorlar, birilerini giden arabanın peşine takıyorlardı. Seslerini duyuyor ama söylediklerine odaklanamıyordum, gözlerimi Gazel’in kanlı yüzünden ayıramıyordum. Yüzünün bir kısmı kan içinde kalmıştı.
“Ambulansı arayın!” diye feryat ederken Gazel’i kıpırdatmaya bile korkuyordum. Kafasına giren kurşunun çıkış yeri yoktu, yani kurşun hâlâ içerideydi. Yanlış bir müdahaleyle kurşun yerinde oynayıp onu öldürebilirdi. Sağlık görevlileri gelene kadar onu kıpırdatamazdık.
Babam koşarak korumaların oluşturduğu halkanın içine girip tıpkı Kadem gibi Gazel’in başında diz çöktü. Babam onun yüzünü ellerinin arasına alıp ağlayarak, “Gazel bana bak!” diye ona yalvardı. “Bana bak babam, buradayım.”
Gazel aldığı kesik kesik nefeslerin arasında ışığı sönmüş gözlerle babamı izledi. Sadece bakışlarıyla onunla vedalaşır gibiydi. “B-babam mı?” Siyah gözleri çektiği acıyla titrerken dudaklarından ince bir kan sızdı. Her nefes alışıyla boğazından hırıltılı sesler çıkıyordu ve bunu görmek beni mahvediyordu.
“Sen…” Dili dolandığı için kurmaya çalıştığı cümlesi parçalanmış kelimelerden ve kısık bir fısıltıdan ibaretti. “Bana her… Her şey oldun.” Dudaklarından kan süzülürken sol gözünden bir damla yaş süzülmüştü. “Ama baba olamadın.”
Babam sesli bir şekilde ağlarken yalvaran gözlerle başını iki yana salladı. “Biliyorum Gazel’im ama telafi etmeye çalışacağım.” Onun elini avuçlarının arasına alıp öptü. Bunu yaparken ablamın gözleri kapanacak diye korku içindeydi. “Her şey daha güzel olacak Gazel, n’olur bu ihtiyarı bırakma.”
Babam sesli bir şekilde ağlarken ablamın diğer elini tutan bendim. Elindeki tüm ısı kaybolmaya başlamıştı, tıpkı vücudundaki gibi. Gazel hayatın yükünü sırtlanmış gibi yorgun gözlerle babamı izliyordu. Gözleri sık sık odağını yitirirken bu bakışları geç kalınmış birçok şeye olan sitemiydi. “Varsa üzerinde...” Ağzının içine doluşan kanı yutmak zorunda kalarak öksürdü. “B-bir gram hakkım.” Yersiz bir çırpınışla elini babamın avuçlarından çekmeye çalıştı. “Helal… Helal etmiyorum, baba.”
Yıllar sonra ona baba demesi ve bunu ölüm anında yapması babamı hüngür hüngür ağlatmıştı. Gözyaşları içinde güçlükle konuşup ablamın eline daha sıkı sarıldı. “Gazel’im yapma,” diye ona yalvardı. “Yapma kızım, çok pişmanım. Beni bırakıp gitme!”
Gazel’in sararan yüzünü, titremeye başlayan vücudunu ve dudaklarından eksilmeyen kanı görünce daha çok ağlayarak, “Sana yalvarıyorum benimle kal!” dedi korkuyla. Başını eğip ıslak gözlerinin arasında kaybetme korkusuyla ona baktı. “Bana böyle bir vicdan azabı yükleyip gitme, Gazel’im.”
Gazel kapanmak üzere olan gözlerini güçlükle açık tutarken hayıflanır gibi nefesini içine çekti. Her bir nefesle dudaklarından biraz daha kan geliyor, yüzü biraz daha sararıyordu. Affetmedi, babamın döktüğü gözyaşları ve yakarışları bile onun yüzünden çektiklerini dindirmedi. Ölürken bile babamı affetmeyerek, “B-bana kızım deme,” diye fısıldadı. “Öncesinde demediğin bir şeyi…” Kanlı dudaklarından çıkan hıçkırığı gözyaşları takip etmişti. “Şimdi de deme.”
Gazel’in göğüs kafesindeki titreme artarken nabzı yavaşlamaya başlamıştı. Babamı izlerken siyah gözlerinde bir vedadan çok geçmişin anıları geçiyor gibiydi. “Davacıyım s-senden, baba.” Gözlerinden akan yaşlarla bakışlarını babamdan çekmek için kendini zorladı. Dudaklarından dökülen sözler çok zor duyulurken, “İki dünyada da,” diye fısıldadı. “Hakkım helal değildir sana. K-kızının… Ahıyla yaşa.”
Kalabalığın içinden sıyrılan annemi görünce daha çok ağlamaya başlamıştım. Patlayan bir silah sesinden sonra buraya toplanan korumalar onu meraklandırmıştı. Neler olduğunu görmek için korumaları geçip gelmişti. Beni ve babamı görünce bizi tanımadığından sadece bakmakla yetindi. Ancak Gazel’i kanlar içinde yerde görünce beti benzi atmıştı. Bir an hatırladığını düşündüm ama hatırlamamıştı. O sadece genç bir kadının başına gelenlere üzülmüştü.
Kızı arkadan, “Anne,” diye seslenince onun bunu görmemesi için gitmeye yeltendi ancak, “Gitme!” diye bağırdım. Gazel’in avuçlarımdaki soğuk elini ona göstererek hıçkırarak ağladım. “Buraya gel, n’olur sadece onun elini tut.” Belki de ablam son dakikalarını yaşıyordu. Hiç olmazsa son anında annesi yanında olsundu. Annem farkında değildi ama bu kızıyla son anı olabilirdi.
Ondan neden böyle bir şey istediğimi anlamadığı için ürkerek arkaya doğru adımlar atmaya başlamıştı. Onun için ben bir yabancı olduğumdan bu isteğimi delice bulmuştu. Tek istediği arkasında ona seslenen kızını bir faciadan korumak için eve götürmekti. “Sana yalvarırım gitme!” O kadar çok ağlıyordum ki artık karnıma sancılar girmeye başlamıştı. Gazel’in acısını her uzvumda hissediyordum.
Ablamın elini sıkarak gözyaşları içinde anneme yalvarmaya devam ettim. “Sen de bir annesin, nasıl bu kadar acımasız olabilirsin?” Ablamın ona ihtiyacı varken orada durup hiçbir şey yapmaması beni delirtiyordu. “Onun bir annesi yok!” Omuzlarım sarsıla sarsıla ağlarken ıslak bakışlarımı onun ürkek kahverengi gözlerine kenetledim. “Sana yalvarıyorum ablamın elini tut. Bir annenin onun elini tutmasını istiyorum.”
Anne n’olur buraya gel.
Sözlerimi sapkınca bulmuş olmalı ki yerde can çekişen ablamın yanına gelmek yerine, “Gitmeliyim,” dedi hızlıca. “Kızım bekliyor.”
“Kızın mı bekliyor?” Sinirlenerek kaşlarımı çatıp elimi sertçe yere vurdum. Öfkemin ardında büyük bir korku yatıyordu. “Gazel ne olacak!” diye haykırdım. “Söyle, benim ablam ne olacak! Senden tek istediğim buraya gelip onun yanında olman!”
Onu korkuttuğum için bana sırtını dönüp hemen uzaklaşmaya başlayınca, “Gitme!” diye ağlayarak kendimi parçaladım. “Gitme, Gazel’i bırakma.”
Yanımda duran elimi üst üste yere vururken, “Senden nefret ediyorum!” diye haykırdım. “Sen de en az babam kadar bencilsin!” Karnıma giren yoğun acının içinde kıvranırken ıslak gözlerle annemi izliyordum. Yolun diğer tarafına geçip bizden uzaklaşan kadının arkasından çaresizce bakıyordum. “Anne gitme…” Kısık bir sesle mırıldanıp gözyaşlarına boğuldum. “Gitme, ablamın sana ihtiyacı var.”
Beni hiç duymadığından kızını kucağına alarak hemen evine girmişti. Gazel kan kusarak acı çeken gözlerle onu izlerken annem onu yerde bırakarak gitmişti. “Abla çok üzgünüm, onu durduramadım.” Üzerine eğilip sesli bir şekilde ağlayarak hıçkırdım. “Özür dilerim, gitmesine engel olamadım!”
Ambulansın siren sesleri kulağımıza gelirken Gazel sadece kısa bir an bana baktı. Gözlerinden bir damla yaş akarken avucumdaki elini kıpırdattı. Parmakları elimi sardığında boğazındaki hırıltılar artmıştı. Nefes almaya çalışırken yüzü kızarmaya ve şişmeye başlayınca kalbim durma noktasına geldi. Sanki boğuluyordu. Ağlayan hâlimi görünce siyah gözlerini yoğun bir acı esir almıştı. Boğazı düğümlenirken alamadığı nefeslerin içinde can çekişiyordu. Acı çekiyordu ama hiçbir şey yapamıyordum!
Gazel’in beni izleyen gözlerinde hüzün vardı. Konuşabilse ne çok şey söyleyecekti ama doğru düzgün nefes bile alamazken tek kelime edemiyordu. Dudaklarından çıkamayan her bir hece bizi sanki dünyanın sonuna biraz daha yaklaştırıyordu. Cılız nefes alışları kulağa bir ağıt gibi geliyor, sıcak bir ortamda insanın vücudundaki ısıyı düşürüyordu. Geride bıraktığımız her saniyeyle biraz daha parçalanıyordu. “Efil…” İsmim kanlı dudaklarından zayıf bir nefesle dökülmüştü.
Soluk borusunu tıkayan hırıltılı seslerin ardından bana belli belirsiz gülümsedi. Dudaklarındaki buruk tebessüm bana sunduğu son vedasıydı. Önce hüzünle bana baktı, daha sonra da karnıma… Korktu, endişelendi ve çokça acıdı ancak kendi için değil, bizim için. Gittiğinde bana ne olacaktı? Onun için çok üzülüp bebeğimi kaybeder miydim? Bu durumda bile tek düşündüğü bunlardı, biliyordum. Ölürken bile kendini değil, bana ne olacağını düşünüyordu.
Sanki vücudu gittikçe uyuşuyormuş gibi sadece nefes alışları değil, titremeleri de yavaşlamıştı. Bu iyiye işaret değildi. Bana bakarken gözleri bir an için derinleşiyor, daha sonra boşluğa bakar gibi odağını yitiriyordu. Son kez dudaklarını aralayıp kustuğu kanların içinde, “İkimizin…” diye fısıldadı hırıltılı bir sesle. “İkimizin yerine de yaşa, kardeşim.”
Gözleri kapanıp elimi tutan eli yan tarafına düşünce, “Gazel!” diye boğazımı yırtarcasına haykırdım. “Abla beni bırakma! Gitme abla, gitme!” diyen feryadım tüm cihana yayıldı ancak bir tek onun kulaklarına ulaşmadı.
Gazel gitmişti.
Babamı affetmeyerek, banaysa son kez gülümseyerek…
Yorumlar