“Hayat bizi tam şu anda, hiç olmaması gereken bir zamanda ve yerde yarım bırakmıştı.”
Geçmiş
Yağmurun altında ıslanırken üşüdüğüm için tir tir titriyordum. Rüzgâr sert estikçe ıslak bedenimi biraz daha titretiyordu. Ne yazık ki üç saat daha burada kalmalıydım. Babamı kızdırdığım için beni kolumdan tuttuğu gibi bu soğukta dışarı atmıştı. Evimizin küçük bahçesinde ayakta dikilirken babamın belirlediği alanın dışına çıkmam yasaktı. Haftanın aynı günleri Gazel’le müsabaka yaptığımız kum havuzunun dışına çıkamazdım.
Babam bahçedeki ağaçlardan birinin altına saklanıp yağmurdan kurtulmamı istemiyordu. Kum havuzunun içinde kalıp bu soğukta cezamı çekmeliydim. Babamsa her zamanki gibi yine çardakta oturup kahvesini yudumlayarak aklımın başıma gelmesini bekliyordu. Duymak istediği şeyleri söylediğim an beni eve alacağını biliyordum. Rahat görünmeye çalışıyordu ama aslında bu soğukta ıslanmam onun da hiç hoşuna gitmiyordu.
Üzerimizde kurduğu hâkimiyeti korumak için bize karşı çok katıydı. Kızları onun otoritesini sarsamazdı, buna asla izin vermezdi. Çardağın üstü ve etrafı kapalı olduğu için o ıslanıp üşümüyordu. Kahvesinden bir yudum daha alarak sandalyesine yaslandı. “Dersini aldın mı?”
İncecik bir kıyafetin içinde tir tir titrerken kollarımı kendime sarmıştım. Akan burnumu sesli bir şekilde çekerek başımı kaldırdım. “Uğur’u dövdüğüm için neden cezalandırılıyorum?” Yedi yaşındaki bir çocuğun inadıyla dik dik ona bakıyordum. “Biri sizi kızdırırsa karşı saldırıda bulunmamızı sen söylemiştin.”
Savunmam onu daha çok sinirlendirdiği için kahve fincanını sertçe masaya bıraktı. “Sana öğrettiğim şeyleri arkadaşının üzerinde deneyemezsin!”
“Niyeymiş o? Uğur da beni kızdırmasaydı.”
“Onu da dinledim, seni kızdıracak hiçbir şey yapmamış.” Son zamanlarda çok fazla saldırganlaştığımdan çenesinde bir kas seğirdi. “Sen de biraz ablan gibi olsan ne olur!”
Gözlerimi devirdiğimde bunun onu ne kadar çok kızdırdığının farkında değildim. “Gazel sana yaranmak için her boku yiyor,” diye homurdandım. “O sıkıcı pantolonları bile sevdiği için değil, onu sev diye giyiyor.”
Son söylediklerimle babam kısa bir an duraksamıştı. Yüz ifadesi donuklaştığında siyah gözlerinden anlam veremediğim bir his geçti. Gazel’in sevilmeye ne kadar çok ihtiyacı olduğunu benden öğreniyordu. Bizi cezalandırıp hizaya sokmak dışında bizimle pek ilgilenmediğinden daha önce bunu hiç fark etmemişti.
Yerinde hafifçe kıpırdanıp öne eğildi. “Ablan onu sevmediğimi mi düşünüyor?”
Akan burnumu bu sefer kolumla sildim, şiddetli yağmur yüzünden çenem zangır zangır titriyordu. “Söylersem beni eve alacak mısın?” Anlaşma yapmak isteyen birinin hevesiyle, “Evet,” dedim. “Ablam onu hiç sevmediğini, ondan nefret ettiğini düşünüyor. Şimdi beni eve alacak mısın?”
Sert ifadesini korumak için omuzlarını dikleştirerek alayla kaşlarını yukarı kaldırdı. “Bu vahşiliği bırakmadığın sürece eve giremezsin.” Gazel hakkında söylediklerimin üzerinde çok durmamıştı.
“Akşama kadar burada mı kalacağım?”
“Gerekirse yarına kadar.”
“Donup öleyim mi, baba?”
“Senin gibi bir yamyama hiçbir şey olmaz.”
“Ne yamyamlığımı gördün?” diye sorsam da yüzümde haklı birinin o mağdur ifadesi yoktu.
Babamın kaşları çatıldı, suçlu olmama rağmen üste çıkmaya çalışmam onu kızdırıyordu. “Uğur’un kaplumbağasının ayağını yemişsin!”
“Baba o kaplumbağa ölmüştü. Uğur salağı ona cenaze töreni yapmaya kalkıştı, ben de ölüyü yıkayıp kefenleyecektim.” Bu öğlen olanları ve Uğur’un surat ifadesi aklıma gelince neredeyse gülecektim. “Toprak alacağına bir parça ben alayım dedim, ne var bunda?”
Uğur bunu görüp büyük bir yaygara koparınca herkesi başımıza toplamasından endişelenmiştim. Onu susturmak için biraz hırpalamam büyük bir mesele değildi. O ispiyoncu her şeyi babama yetiştirdiği için bu hâldeydim. Cezam bitince onun evine gidip Uğur’u bir daha dövecektim. Onun yüzünden kaç saattir kışın ortasında, yağmurun altında donmuştum.
“Asım yeter artık, kız hastalanacak!” Annem, Gazel’le birlikte buraya gelirken ikisinin de elinde şemsiye vardı. En azından onları yağmurdan koruyan şemsiyeleri vardı, bende o bile yoktu.
Annem kalpsiz babamı ikna etmek için çardağa girdi ama Gazel içeri girmedi. Çardağın yanında durup babamın buna bir son vermesini bekliyordu. Annem telaşlı bir şekilde babama beni gösterip dudaklarını büktü. “Efil zaten çok zayıf bir kız, biraz daha dışarıda kalırsa yataklara düşecek.”
Tuhaf beslenme alışkanlığım yüzünden babamın nazarında bir canavar olduğumdan bana hiçbir şey olmayacağına çok emindi. Annemi görmezden gelerek katı tavrını sürdürdü. “İnsan gibi davranmadığı sürece daha çok sürünür.”
“Bu konuda babasına çekmiş.” Bunu söyleyen Gazel’di. Babamı bu kadar çok severken ve ondan kopartacağı küçük bir sevgisinin dilencisi olmuşken bunları söylemesini beklemiyordum. Gazel’in en kötü huyu buydu, fazla dobra biri olduğundan lafını hiç esirgemezdi.
Babam yerinde dikleşerek buz gibi bir ifadeyle, “Ne dedin sen?” diye sorunca Gazel her zamanki asiliğini korudu.
Omuzlarını hafifçe silkerek korkusuzca babamın gözlerine baktı. “Efil’in bir insan olmadığını söylerken kendi insanlığını hiç sorguladın mı?” Ablam bu soğukta sırılsıklam bir şekilde tir tir titrediğimi görünce kaşlarını çatarak babama döndü. “Küçücük bir çocuğu yağmurun altında bırakmak hangi insanlığa sığar?” On yaşındaki bir çocuğa göre yaşından büyük laflar ederek tersçe babama bakıyordu. “Efil insan değilse sen insan olmanın yakınında bile değilsin.”
Sinirden babamın yüzü kıpkırmızı kesilirken çenesini sıkıyordu. Hiddetlenerek bir hışımla ayağa kalktı. “Hadsiz velet!” diye bağırarak çardaktan çıkmaya kalkıştı.
Ancak annem hemen onun kolunu tutup Gazel’e ulaşmasını engelledi. “Asım kurbanın olayım sen ona aldırma,” dediğinde babamın öfkesi değil, annemin çaresizliği bizi üzüyordu. Bizim yüzümüzden kaç kez babama karşı geldiğini ve ona yalvardığını hiç bilmiyorduk.
Gazel şemsiyesini yere atıp üzerindeki ceketi çıkardı. Her hareketiyle babamı iyice delirtirken kazağını da çıkarıp atlet ve pantolonla kalmıştı. Ayağındaki ayakkabıları ve çoraplarını da çıkarınca ne yapmaya çalıştığını anlamadım. “Bırak anne, onu öyle sakinleştiremezsin.” İkisine de sırtını dönerek bana doğru yürüdü. “Haddimi aştım ya, cezamı çekmeden babam sakinleşmez.”
Çıplak ayaklarla ıslak yere basıp kum havuzuna girdi. Yanımda dikildiğinde şimdi o da benimle ıslanmaya başlamıştı ama bana kıyasla yarı çıplak sayılırdı. Babam ona asi çocukların sevilmeyeceğini, uslu çocukların merhamet göreceğini aşılamak ister gibi, “Efil eve gir,” dedi. “Cezan bitti.” Cezamı bitiren şey Gazel’in yaptıklarıydı ve ablam bunu bildiğinden ona o sözleri söylemişti.
İçimizden biri babamı kızdırınca babam genelde diğer kızına daha iyi davranarak bize kötü hissettirirdi. Her konuda olduğu gibi onun sevgisi için de birbirimizle yarışmak zorundaydık. Ablam da bunu çok iyi bildiği için az önce o kadar ileri gitmişti. Babama yalvararak cezamı kaldırtamayacağının farkındaydı. Babamı kızdırırsa ona bir ders vermek için bana daha iyi davranacağını biliyordu.
Ablamla birbirimizle hiç geçinemezdik ve her konuda birbirimizi alt etmeye çalışırdık. Ancak Gazel bazen hiç beklemediğim çıkışlar yaparak babamın öfkesini üzerine çekerdi ve beni ondan korurdu. “Beni duymadın mı, Efil?” Babamın sesiyle yavaşça ona döndüm. Başıyla evi gösterirken ters gözlerle ablama bakıyordu. “Annenle git, sana sıcak bir duş aldırsın.”
Soğuktan tüm bedenim uyuşmaya başlamışken sıcak eve girmeyi her şeyden çok istiyordum. Ancak Gazel’i burada bırakıp gidecek bir çocuk değildim. Beni cezalandırdığında bile babama kızmamış, onunla konuşmaya devam etmiştim. Ancak benim yerime ablamı burada bekletmesi kalbimi çok kırmıştı.
“Hayır,” dedim. “Bizi istemiyorsan girmeyiz evine.” Ablamın dibine kadar girip küskün bir ifadeyle başımı eğdim. “Gazel içeri girmeden buradan bir yere ayrılmayacağım.”
“Sen aptal mısın?” Gazel sinirlenerek yana doğru bir adım atıp benden uzaklaştı. “Babam kararını değiştirmeden hemen eve gir.”
“Sen olmadan bunu yapmayacağım.” İnat ederek ona yaklaşıp yine dibinde bittim. “Asıl aptal sensin.” Kısık sesim homurtuyla çıktığında çok üşüdüğüm için başımı onun omzuna yasladım. “Sensiz eve gitmeyeceğimi bile bile niye başını derde sokarsın ki?”
Bir kedi yavrusu gibi titrediğimi görünce dayanamayıp beni kolunun altına çekti. Gazel elinden geldiğince beni ısıtmaya çalışırken sesi sitemliydi. “Bu kadar inatçı olduğunu bilseydim seni kurtarmak için kendimi yakmazdım.”
İtirafı çok hoşuma gittiğinden kollarımı beline sararak gülümsedim. “Çoğu zaman senden nefret ediyorum ama ablam olduğun için de şanslı hissediyorum.” Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda yağmurun ıslattığı kirpikleri titriyordu. “Beni hiç bırakma, olur mu?”
Gazel’le nadiren böyle yakınlaşırdık. O gün ilk kez içten bir tebessümle bana bakmış ve alaycı bir tutumla ıslak saçlarımı karıştırmıştı. “Ben olmayınca iki gün bile hayatta kalamazsın,” dediğini hiç unutmayacaktım. “Hep yanında olup seni koruyacağım.”
Bir kaldırım kenarında kollarımda can vereceğini bilmeden bana bunları söylemişti.
***
Kirpiklerimi araladığımda tavanın beyaz ışığıyla karşılaştım. Ağzımda ekşi bir tat vardı, göğsümdeyse anlam veremediğim bir ağırlık. O kaldırım kenarında olanları hatırlayınca kalbim sıkışmıştı ki kâbus gördüğümü anlayıp rahat bir nefes aldım. Ablamla birlikte annemi görmeye hiç gitmemiştik ve o vurulmamıştı. Bir yatakta gözlerimi açtığıma göre tüm o şeyler kötü bir kâbustu. Çok gerçekçiydi ama neyse ki sadece bir rüyaydı.
Yataktan çıkmayı düşündüğüm esnada Karun’u gördüm. Kumral saçları dağınık bir şekilde alnına düşmüştü ve mavi gözleri tüm gece uykusuz kalmış gibi yorgun bakıyordu. Tedirginliğini korurken hemen yatağıma yaklaştı. “İyi misin?”
Kontrol edemediğim bir rahatlamayla nefesimi verdim. “Çok kötü bir rüya gördüm.” Gördüklerimin rüyadan ibaret olmasının sevinciyle tepemde dikilen adama baktım. “Anlaşılan uyurken bile rahat yok.”
Karun’un yüzünün her hücresinde derin bir keder varken bir anlığına odadakilerle göz göze geldi. Başımı çevirince burada yalnız olmadığımızı gördüm. Bir hastane odasındaydık, üstelik herkes buradaydı. Duha ve Elay üzgün gözlerle beni izliyordu. Kapının yanında duran Kenan’ın da bakışlarında hüzünlü bir ifade vardı. Pencerenin önündeki koltukta oturup başını eğen Kadem’i gördüm.
Kadem eğdiği başını ellerinin arasına aldığı için yüzünü göremiyordum ama kısık bir sesle ağlıyormuş gibi nefes alışları içliydi. Bunun yine nesi vardı? “Rüyanda ne gördün?” Karun’un sesiyle bakışlarımı Kadem’den çekip derin bir nefes aldım. Gördüğüm rüyanın etkisinden çıkmam hiç kolay olmayacaktı.
“Ablam ölmüştü.” Sesim bir kâğıt kesiği gibi ince ama sancılı çıktığında gözlerim doldu. “Çok kötü bir rüyaydı.” Gülümsemeye çalıştım ama yüreğim yastaymış gibi dudaklarım bile kıvrılmadı. Gazel’i görmedikçe kalbimdeki bu sıkıntı dinmeyecekti. “Ablam nerede?”
Gazel’i sormamla odadaki herkes sessizlik içinde bakışlarını kaçırdı ve Kadem… Başını biraz daha eğip daha çok ağladı. “Neler oluyor?” Korku dolu bakışlarımı Karun’a çıkarıp bir cevap bekledim. Ancak Karun’un mavi gözlerinde küçük bir kırılma yaşandığında dudağının köşesi istemsizce titremişti. Buradaki herkes gibi o da başını eğip bakışlarını benden kaçırınca bir terslik olduğunu anladım.
İçimden sürekli kendime, “Her şey bir rüyaydı,” diye hatırlatırken, “Karun,” diye mırıldandım. İsmi dudaklarımdan titrek bir nefesle dökülürken yaşadığım kayıp korkusu damarlarıma çarpıyordu. “Gazel nerede?” Ağlamamak için dudaklarımı birbirine bastırdığımda tüm bedenim içten gelen bir sızıyla titriyordu. “Yalvarırım söyle bana, ablam nerede?”
Karun bana baktığında o bakış… Kaçtığım her şeyi söylüyordu. Benimle göz kontağı kurması gerçekleri söylemesi kadar zordu. Onun iki dudağının arasında çıkacak sözcükler, benim tüm dünyamı değiştirebilirdi. Göğüs kafesinde bir kasılma varmış gibi omuzları direnç göstererek gerildi. Gözlerindeki o hüznün ve yüz ifadesindeki yasın bir hikâyesi olmalıydı.
“Ablan buraya gelemez.” Karun’un sesi fısıltıyla çıkarken güçlükle gözlerime baktı. Kederli bir ifadeyle başını iki yana salladığında omuzları düşmüştü. “Gelemez çünkü ablan morgda.”
Ablan morgda mı?
Bu kelime kulaklarımda çınladığında serseme dönmüştüm. “A-anlamadım?” Boğazımı tırmalayan düğümlü kelimelerin her harfi ağrıyla dudaklarımdan çıkıyordu. “Ne demek ablam morgda?” Her şey kötü bir rüya değil miydi? Öyleyse ablam neden burada değildi? Yanımda olmak yerine neden ölülerin tutulduğu bir yerdeydi?
İçimde bir boşluk oluştuğunda beynim duyduklarımı bir anlığına algılayamadı. Gerçeklerle nasıl yüzleşeceğimi bilmeden bir süre öylece kalakalmıştım. Karun’un ne demek istediğini anlamaya çalışırken sanki sağlam olan son kalem de yıkılmıştı. Nefesim dudaklarımın arasından kesik kesik çıkarken göğsüm titredi.
Dolan gözlerim bir inkâr dalgasıyla çırpındığında başımı iki yana salladım.
“Hayır… Hayır, bana yalan söylüyorsun.” Sesimin tınısı cam kırığı gibi kalbime saplanırken gözlerimden bir damla yaş süzüldü. “Ablam ölmedi, gördüğüm şey bir kâbustu.” Sık sık bunu tekrarlamaya başladığımda bir deliden farkım kalmamıştı. “B-ben… Kâbus gördüm, ablamın bir şeyi yok.” Her tekrarla inkârım biraz daha arttığı için fısıltım cılız bir çığlığa dönüşmeye başladı. “Karun kaldır şu başını, bana bak, ablamın iyi olduğunu söyle!”
Gerçeği kabullenmek kalbimi parçalayan bir bıçağı orada tutmakla eş değerdi. Kabul etmemekse aklımı oyalayıp bana yalancı mutluluk yaşatacak bir sığınaktı. Karun’un yüzündeki donuk üzüntüde değişen bir şey olmadı. O gam ve keder onun bir parçası olmuş gibi yüzünden silinmiyordu. Aceleyle sırtımı yatağa yaslayıp hemen diğerlerine baktım. “Ablam nerede?”
Gazel’in nerede olduğunu sorarken yaşadığım panik ve korkudan tir tir titriyordum. “Biri bana cevap versin!” Onların sessizliği beni delirttiği için battaniyeyi sıkarak öfkeyle bağırdım. “Bir şey söyleyin, ablam nerede!”
“Efil…” Kadem nihayet eğdiği başını kaldırdığında onun kıpkırmızı olan gözleriyle karşılaştım. Ağlamaktan kızaran gözlerine baktığımda içim kıyıldı. Kuruyan dudaklarını araladığında kahve gözlerinden bir damla gözyaşı daha süzülmüştü.
Sanki birazdan söyleyeceği cümlenin her kelimesi kalbinin damarlarını parçalıyormuş gibi gözlerini yumdu. “Gazel’i kaybettik, artık istese de sana gelemez.” Bu sözlerle beni nasıl öldürdüğünü bilseydi acaba yine bunları söyler miydi?
“Yalan… Yalan söylüyorsunuz.” Gözlerimden yaşlar hızla akmaya başladı, başımı iki yana salladıkça saçlarım yüzüme savruluyordu. “Hepiniz bana yalan söylüyorsunuz.”
O kaldırım kenarında olanları hatırladıkça yaşlar biraz daha gözlerimden aktı. Ablamın yere düşmesi, acılar içinde kıvranması ve son nefesinde, “İkimizin yerine de yaşa, kardeşim,” demesi beni öldürebilirdi. Her şey kötü bir rüya değil miydi?
Gazel öldü mü?
“H-hayır.” Gerçekleri inkâr ederek yataktan çıkmaya çalıştım. Elim ayağım birbirine dolaştığında hıçkırıklarla ağlayarak battaniyeyi yere ittim. “Hepiniz bana yalan söylüyorsunuz, ablam ölmedi!” Bedenim eşi benzeri olmayan bir acının adrenaliyle kasıldığında karnımda şiddetli bir ağrı hissettim.
Dudaklarımdan çıkan iniltiyle Karun hemen öne atılıp beni yatakta tutmaya çalıştı. Hareketlerimi kısıtlamak için ellerimi tutarken bakışlarında çaresizlik vardı. “Bige ne olursun sakin ol.” Bana bunları söylerken ıslak gözlerime bakıp kahroluyordu. “Hem senin hem de bebeğin hayati riski varmış, sana yalvarıyorum, sakin ol.”
“Uzak dur benden!” Avuçlarındaki ellerimi çekerek onu tüm gücümle ittim. Gazel’in kanlar içindeki hâli gözlerimin önüne geldikçe saldırganlaşıyordum, bu acıyla nasıl yaşayacağımı bilmiyordum. Acım büyüdükçe sanki etrafıma bir savunma duvarı örüyordum.
Karun’u kendimden en uzağa itmeye çalışırken gözyaşlarını boğulmuştum. “Ablamı istiyorum, onu getir bana!” Boğazımı yırtarcasına haykırıp sıktığım ellerimi yatağa geçirdim. Omuzlarım sarsıla sarsıla ağlamaya başladığımda hep aynı şeyi söylüyordum. “Ablam ölmedi, hepiniz yalan söylüyorsunuz!”
Karun bebek ve hayatım için endişelendiğinden beni durdurmaya çalıştı. Ölçüsüz hareketlerimi kısıtlamak için bana yaklaştıkça onu daha çok ittim. Ellerim bazen boşluğa çarpıyordu bazen de ona. Acım gerçekti, öfkemse kontrolsüz ve yırtıcı. Bana ablamın ölümünü hatırlatan her şeyi yok etmek istiyordum, kendim de buna dâhildi.
Karun’a direndikçe karnıma saplanan acıyla iniltilerim artmaya başlamıştı. Karun üzerimde güç uygulayarak omuzlarımı kavrayıp beni sertçe yatağa bastırdı. “Doktoru çağırın!”
O beni yatakta tutmaya çalıştıkça daha çok karşı koyup direniyordum. “Ablam ölmedi benim!” Gözyaşları içinde haykırırken Karun’a vurmaya başladım. “Bırak beni, ablama gideceğim!”
Elay’ın çekmeceden küçük bir şişe ve şırınga çıkardığını görünce iyice kontrolden çıktım. Karun’u parçalamak istercesine ona vurup ellerinden kurtulmaya çalıştım. Nefesim düzensizleştikçe bedenim daha çok titreyip sarsılıyordu. Her direnişim karnımdaki bebekte bir yankı bırakıyor olmalı ki sancılarım arttı. Şu anda bebeği düşünecek durumda değildim, belki de sinir krizi geçiyordum.
Karun beni yatakta tutmak için uğraşırken kaşlarını çatarak Elay’a baktı. “Acele et!”
Elay şırınganın içine bir şey çekerek yanıma geldiğinde el ve ayaklarımın hareketleri arttı. “Uzak dur benden!” diye bağırırken Karun’un fiziksel gücünden de nefret etmeye başlamıştım. Omuzlarımdan sertçe bastırarak beni yatağa çivilemişti. Ona defalarca vurup kurtulmaya çalıştıkça omuzlarıma daha sıkı bastırıyordu.
O kadar çok çırpınıyordum ki Elay’ın o iğneyi yapmasına izin vermedim. Karun omuzlarıma baskı uygulamayı sürdürürken, “Tunus!” dedi sert bir sesle. “Buraya gel hemen!”
Duha kolumu tutarak hareketlerimi iyice kısıtladı. Böylece Elay o iğneyi koluma enjekte edebilmişti. Onların ellerinden sıyrılmak istedim ama bedenim bir anda ağırlaşmıştı. Elay bana ne verdiyse etkisi çok hızlı olmuştu. Görüşüm bulanıklaştığında çırpınışlarım yavaşlamaya başladı. Bir süre sonra hareketlerim tamamen durduğunda Karun’un yüzündeki o acı dolu bakışı gördüm.
Göz kapaklarım kapanmaya başladığında kirpiklerimin arasında son bir damla gözyaşı aktı. “Ablam…” Cılız fısıltım kulaklarıma ulaşmazken göğüs kafesimden bir hıçkırık koptu. Bilincim tamamen kapanmadan önce söylediklerim acı verici bir kabullenişti. “Ablam öldü mü?”
Gazel ölmüştü.
***
Kaç saat veya kaç gün beni uyuttuklarını bilmiyordum, merak edip sormamıştım da. Gazel’in ölümünü kabullendiğimden beri hiçbir şeyin bir önemi kalmamıştı. Bir yanım bu gerçeğe boyun eğiyor ve hayatımın kalanında ablamın benimle olmayacağına beni alıştırmaya çalışıyordu. Ancak diğer yanım hâlâ olanları kabullenmiyor ve başıma gelenlere isyan ediyordu. Doktorlar isteğim dışı sürekli bana sakinleştirici iğneler yaptıklarından hissiz ve donuktum.
Ağlamak istiyordum ama göz pınarlarımdaki tüm yaşlar kurumuş gibi bunu yapamıyordum. Haykırıp isyan etmek, her şeyi yıkıp parçalayarak öfkemi kusmak istiyordum ancak damarlarımda gezinen sakinleştirici iğneler buna da izin vermiyordu. O kadar hâlsiz ve ölüydüm ki içimde depremler oluyordu ama o sarsıntının birini bile dışarı yansıtamıyordum.
Ayağa kalkacak gücüm olmadığından bir tekerlekli sandalyedeydim. Karun sandalyemi iterken çok endişeliydi çünkü morga gidiyorduk. Bugün biraz kendime gelince ona ablamı görmek istediğimi söylemiştim. Önce buna yanaşmamıştı ama daha sonra bana bir sakinleştirici iğne daha yaptırarak kabul etmişti. Gazel’le vedalaşmam için onu görmem gerektiğini biliyordu. Peki, bu nasıl olacaktı? Canımın bir yarısıyla nasıl vedalaşacaktım?
Karun tekerlekli sandalyemi morgun kapısından içeri ittiğinde soğuk hava ciğerlerime vurdu. Buradaki steril hava burun deliklerimden nüfuz edip içimi üşütüyordu. Bir an her şeyi unutarak ablamın çok üşüyeceğini düşünüp telaşlandım fakat sonra acı gerçeklerin silsilesine uğradım. Kalbim titrerken gözlerim yine dolmuştu. Ablam artık üşüyemezdi.
Sedyenin üzerinde yatan kişi benim ablamdı. O kadar solgundu ki ten rengi bir porseleni aratmıyordu. Çok az gülümseyen o dudakları, mavimsi bir gölgenin esareti altına girmişti. Kolları örtünün altında kalmıştı. Üzerine örttükleri beyaz çarşafı babam biraz aşağıya çekerek Gazel’in yüzünü açmıştı. Evet, babam da buradaydı.
Babam onun hemen yanındaydı ama bir günde on yaş birden yaşlanmış gibiydi. Hafifçe eğildiği için o dik duruşu kaybolmuştu, bir zamanlar giydiği üniformanın verdiği o heybetli görüntü şimdi yoktu. Sırtında kambur bir yük taşıyormuşçasına omuzları çökmüştü. Tek bir günde saçlarındaki aklar artmış gibi eskisine göre daha da yaşlanmış görünüyordu. Eskiden her şeye sert ve otoriter bakan siyah gözleri ıslaktı ve ağlamaktan kanlanmıştı.
Babam öyle bir adamdı ki sevgiyi taş gibi göğsünde saklardı. Kızlarına o sevginin kırıntısını bile göstermezdi ama şimdi ablamın soğuk ellerini tuttuğunda o taş çözülmüştü. İçli bir ifadeyle parmak uçlarını Gazel’in buz gibi eline bastırdı. Sanki tenindeki o eski sıcaklığı geri dönsün diye dua ediyordu. Titreyen dudaklarla, “Kızım…” diye mırıldandığında pişmanlığını anlatmaya kelimeler yetmiyordu.
Bir zamanlar fırsatı varken ablama daha iyi davranmadığı ve ona sevgisini hissettirmediği için babama çok kızgındım. Bu sandalyeden kalkıp yakasına yapışarak ondan hesap sormayı çok istiyordum. Bir kızı olduğu şimdi mi aklına gelmişti? Ablam bunca zamandır kayıpken neden onun peşine düşmediğini sormak istiyordum. Ağlayarak onu sarsmayı, ablamın cesedine bile layık görmemeyi her şeyden çok istiyordum ama neye yarardı?
Babama ne söylersem söyleyeyim bu ablamı geri getirmeyecekti. Öfkem bile babamın canını şimdi olduğundan daha fazla yakamazdı. O zaten Allah’ından bulmuştu ve bir baba olarak evladını kaybetmişti. Böyle bir zamanda acısını katlamanın lüzumu yoktu, Gazel konusunda hepimizin büyük hataları vardı. Artık bize düşen keşkelerle ve pişmanlıklarla yaşamaktı.
Keşke zamanında babama yaranmak için ablamla her konuda rekabet etmeseydim ve fırsatım varken ona daha yakın olsaydım. Bu benim hiç dinmeyen bir pişmanlığım olacaktı. Babamın dizleri büküldüğünde ihtiyar vücudu yoğun bir acıyla sarsıldı. “Ben berbat bir adamım.” Islak gözlerle ablamın solgun yüzünü izlerken sanki geçmişteki hataları film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu.
“Baba olmak dışında size her şey oldum.” Sesi titrediğinde hatasını kabullenerek başını yavaşça salladı. “Efendiniz, gardiyanınız ve yargılayıcınız oldum ama bir baba olamadım.” Göğsü sıkışmış gibi neredeyse nefes alamaz bir şekilde, “Geri dön,” diye fısıldadı. Başını eğip sesli bir şekilde ağlarken, “Geri dön kızım, çok pişmanım,” dedi. Ne babamın pişmanlığı son bulacaktı ne de ablam bize geri dönecekti.
Babamın o asker disiplininin yerini şimdilerde kaybettiği kızına olan pişmanlığı almıştı. Ablamın soğuk elini avuçlarının arasına alıp ısıtmaya çalıştı. Nafile bir çabayla bunu yaparken yaşlar gözlerinden durmaksızın akıyordu. Babamın yüzü öyle bir hâldeydi ki hiçbir otorite ve kibir onun sert çehresinde kalmamıştı. “Seni koruyamadım.”
Gözlerinin önünde kızının ölmesine duyduğu suçluluk duygusuyla, “Affet…” diye fısıldadı. “Affet, seni koruyamadım.” Pişmanlık denizinde boğulurken hıçkırır gibi bir sesle dudakları aralandı. “Ne şimdi ne de geçmişte…”
Dudaklarını ablamın soğuk avucuna bastırıp gözlerini kapattı ancak gözyaşları kirpiklerinin arasından akmaya devam etti. Sesi kaba bir çığlık gibi boğazından çıkarken sanki boğuluyordu. “Çok pişmanım Gazel’im, n’olursun beni affet.” Bu hiç olmayacaktı ve olmamıştı da. Gazel’in ona söylediği son sözleri bile, “Kızının ahıyla yaşa,” olmuştu. Ve babam kalan tüm hayatını kızının ahıyla yaşayarak geçirecekti.
Kapının biraz önünde dururken babamın sessiz çığlıklarını içimde hissediyordum. Uzun süre ablamla konuşup gözyaşları içinde ondan af dilenmesini izledim. Bir süre sonra ihtiyar vücudu öyle bir çöktü ki ayakta bile duramadı. Karun tam zamanında yanına gidip düşmesin diye kolunu tuttu.
Nefret ettiği damadının bu zor günümüzde bizi hiç yalnız bırakmaması babamın içinde bir yerlere dokunmuştu. Karun’a olan içli bakışlarından bunu görebiliyordum. Babam onun yardımıyla dışarı çıkıp beni ablamla yalnız bırakmıştı.
Kendimi zorlayarak yavaşça tekerlekli sandalyeden kalktım. Sakinleştirici iğnelerin etkisiyle titreyen bacaklarım beni taşımakta güçlük çekiyordu. Ablamın yattığı sedyeye yaklaştım. Bunu yaparken soluduğum hava göğsümde keskin bir bıçak gibi kıvrılıp canımı yakmıştı. Dünyadaki tüm canlı renkler yok olmuş gibi her şeyi sisli ve kasvetli görürken Gazel’e yaklaştım.
Onu bir sedyenin üzerinde hareketsiz ve solmuş bir hâlde görmek bile bedenimi titretiyor, kalbimin alanını daraltıyordu. “Seni… Seni daha şimdiden çok özledim.” Tepemden inen bir yükün ağırlığı altında eziliyormuşum gibi aşağıya çekiliyordum ama düşmemek için direniyordum.
“Bir kızım olacak, biliyorsun.” Parmak uçlarımda kopuk bir donukluk hissettiğimde ellerimdeki titremeler arttı. “Onu sensiz büyütmek istemiyorum ama yoksun.”
Yüzüme düşen floresan ışıklarının altında ilk birkaç saniye gözlerimi yumdum. Bir yanım hâlâ bunun kötü bir rüya olduğuna inandığı için sanki gözlerimi tekrar açınca tüm bu işkence son bulacaktı. Ancak gözlerimi açtığımda bile değişen bir şey olmadı. Parmak uçlarımla onun bileğine dokunduğumda tüm bedenimden çarpıcı bir soğuk geçti. “Bir dilek hakkım olsaydı geçmişe dönmeyi isterdim.” Her şeye yeniden başlamayı ne çok isterdim.
Parmaklarım kıvrılarak onun avuçlarının arasına girdi, vücut ısım hızla düşüyordu. Ablamı ısıtamadıkça sanki benim içim buzla doluyordu. Başparmağımla elinin üstünü okşarken kıyamayan gözlerle yüzüne bakıyordum. “Aynı evin içinde yaşadığımız o yıllara geri dönmeyi çok isterdim.” İkimizin çocuk olduğu ve henüz birbirimizden kopmadığımız o günlere büyük bir özlem duyuyordum.
“Geriye dönme şansım olsaydı bu sefer seninle her çocuğun yaptığı şeyleri yapardım.” Her gün onunla müsabaka yapıp yarışmak yerine birlikte oyunlar oynamayı ve gerçek bir abla kardeş olmayı çok isterdim. “Hatırlıyor musun, annem bir seferinde kardeş kardeşin düşmanı olmaz demişti.”
Elini sıkarak kalbimin üzerine bastırırken gözyaşları içinde başımı salladım. “Ne düşman olabildik ne de olması gerektiği gibi abla kardeş. Biz seninle hep bu ikisi arasında bir yerdeydik.”
Çocukluğumuzun sesi kulaklarımda eski bir şarkının nakaratı gibi dönmeye başladığında hıçkırdım. “Çok pişmanım, abla.” Ona abla dediğim günlerin sayısı bile o kadar azdı ki her şeyiyle Gazel’e çok geç kalmıştım.
Sözcükler boğazımda bir merdiven gibi dizilmişti ama bir sonraki basamağa çıkamıyordum. “Beni hiç bırakmayacağını söylemiştin.” Elimi uzatıp soğuk yüzüne dokunduğumda kesik kesik ağlamayı sürdürdüm. “Neden… Neden yanımda değilsin ve neden sözünü tutmuyorsun?” Yanağını okşarken göğsüme sığmayan bir hıçkırık dudaklarımdan koptu. “Ben seninle birlikte annemi de kaybettim. Begüm Saka benim için öldü artık.” Hatırlasın veya hatırlamasın, umurumda değildi. İnsanlık yapıp son nefesinde ablamın yanına gelmemiş ve onun elini tutmamıştı.
Annem, küçük kızı o vahşeti görünce korkar diye hemen onun yanına koşmuştu ama bir kızına koşarken diğer kızına sırtını döndüğünden haberi yoktu. Umarım bundan sonra bizi hiç hatırlamazdı çünkü hatırlayacaklarıyla yaşayamazdı. O kaldırım kenarında ölenin kendi kızı olduğunu hatırlarsa bir daha hiç mutlu olamazdı. Bizden sonra edindiği hayatında mutlu olsun ama gözüm görmesindi onu. Bir daha ne onu görmeye giderdim ne de beni görmesini isterdim.
Benim annem yıllar önce öldü.
Ablamsa daha yeni…
“Abla, kendimi kimsesiz hissediyorum.” Üzerine eğilip soğuk bedenine sarıldım ve başımı atmayan kalbinin üzerine yaslayıp hıçkırıklarla ağlamaya başladım. “Neden böyle oldu? Uzaklara gidecektin, kendine yeni bir hayat kuracaktın. Yanımda olmasan bile bir yerlerde yaşadığını bilecektim. Söyle, neden böyle oldu? Ben şimdi sensiz ne yapacağım?” Bir parçamı sonsuza kadar yitirdiğim için kendimi yarım kalmış hissediyordum. Sanki bir daha asla eskisi gibi olamayacaktım.
Gazel’den ayrılmam hiç kolay olmamıştı çünkü bir daha onu hiç göremeyeceğimi biliyordum. Uzun süre soğuk morgda onun yanında kalmış ve ağlamaktan yorulana kadar gözyaşı dökmüştüm. Bazen çocukluk anılarımızdan bahsetmiş, bazen ne kadar pişman olduğumu söylemiş ve bazense ondan özür dilemiştim. Konuşan, nefes alan ve isyan eden sadece bendim ama ablam bana hiç karşılık vermedi çünkü artık burada değildi.
Başımı yavaşça onun göğsünden ayırıp ağlamaktan şişmiş gözlerle onu izledim. “Gazel…” diye fısıldadığımda sesim artık kulağa hırıltılı geliyordu. “Ben sensiz nasıl yaşayacağım?”
O bir daha hiç hayatımda olmayacaktı.
***
Gazel’in cenazesine çok fazla kişi katılmıştı. Biz Saka ailesinin tanıdıkları bir avuç insandan oluşuyordu ama Kalenderlerin çevresi genişti. Burada mezarlığı dolduracak kadar fazla insan vardı. Ablamın mezarını kazanlar Karun, Gurur ve Çağıl’dı. Kalender erkekleri bunu bir başkasına bırakmamıştı. Kadem ve Kenan ise babamın yanındaydı çünkü babam ayakta bile zor duruyordu. Farah ve Elay da sağ olsun bir dakika bile yanımdan ayrılmıyordu.
Ağlamaktan hâlsiz düştüğümden Farah yere düşmeyeyim diye koluma girmişti. Burada olmaktan nefret etmeye başlamıştım. Herkesin siyah giymesinden ve tüm bu yasın ablam için olmasından da nefret ediyordum. Dayanabilirim sanmıştım, bunu yapabilirim sanmıştım. Son ana kadar kendimden beklemediğim bir direnç gösterdiğimi söyleyebilirdim.
Her şey usulüne uygun ilerlerken ablamı gömmek için tabutundan çıkardıklarında, “Hayır…” diye fısıldadım. Eğer şimdi onu soğuk toprağın altına koyarlarsa o zaman bir daha Gazel’i göremezdim. Önce güçlükle duyulan bir sesle, “H-hayır,” dedim ancak hemen sonra âdeta haykırırcasına, “Hayır, durun!” diye bağırdım.
Farah’ın kolundan çıkıp öne atıldığımda peşimden gelerek kollarımı sıkıca tuttu. Ondan beklemediğim bir güçle kollarımı tutarken siyah gözlerinden yaşlar akıyordu. “Bige, biliyorum, çok zor ama dayanmalısın.”
“Hayır, yolumdan çekil, Farah!” Kollarımı sertçe çekerek ondan uzaklaştım. “Ablamı gömecekler, çekil önümden!”
Kimse beni durdurmaya cesaret edemezdi ama Karun bunu yaptı. Ona saldırıp canını yakma ihtimalimi hiç umursamadan yarı yolda beni karşıladı. Diğerleri Gazel’i mezara koyarken Karun onlara ulaşmama izin vermeyip beni tuttu.
“Bige, sağlıklı düşünemiyorsun, lütfen biraz sakinleş.” Elimi tutmaya çalışarak yumuşak bir sesle, “Onu gömmelerine izin vermesen de değişen bir şey olmayacak,” diye fısıldadı. “Üzgünüm ama Gazel geri dönmeyecek.”
“Kes şunu!” Her söylediği beni o kadar çok sinirlendiriyordu ki ona sesimi yükselterek yanından geçmeye çalıştım. “Benim ablam ölmedi, hepiniz kesin şunu!” Onu mezara koyduklarını görünce kan beynime sıçradığı için delirdim. “Çıkarın onu!” diye boğazımı yırtarcasına bağırdım. “Mezarda kalırsa Gazel ölür!”
Yanlarına gidip onları durdurmak istedim, bir adım atmıştım ki Karun bana sımsıkı sarıldı. “Bige sana yalvarıyorum böyle yapma.” Aceleyle konuşurken hareketlerimi kısıtlamak için kollarını mengene gibi bana sarmıştı. “Hem kendinin hem de bebeğin hayatını tehlikeye atıyorsun.”
Tüm bedenim acı ve panikle çırpınırken onu itmeye çalıştım. Beni bırakması için bağırıp haykırarak omuzlarına ve sırtına vurdum ama Karun geri çekilmedi. Ona vurduğumda bile bana daha sıkı sarılıp gitmeme izin vermedi. Bir süre sonra çırpınışlarım yavaşladı, ona vuran ellerim omuzlarına tutundu ve yüzümü boynuna gömüp hıçkırıklarla ağlamaya başladım. “Karun… Ablamı gömüyorlar, onu bir mezara koyuyorlar.”
Beni kollarının arasında avuturken, “Üzgünüm,” diye fısıldadı. Gözyaşlarım onun boynuna aktığında içli sesinde yoğun bir ıstırap vardı. “Bunu yaşamanı istemezdim, çok üzgünüm.”
Ablamı gömüp üzerine toprağını atana kadar Karun kollarında beni avutmuştu. Çok istesem de cenaze törenini durdurmama izin vermemişti. Ondan ayrıldığımda her şeyin bittiğini gördüm, Gazel’in artık bir mezarı vardı. Bunu görmek beni paramparça etmişti. Herkes bana başsağlığı dileyip sırasıyla mezarlıktan ayrılmıştı. Bir süre sonra sadece ben ve yakın çevrem kalmıştı. Babam onun mezarının yanında diz çöküp ağlayarak Gazel’i sayıkladı, defalarca kez ondan özür diledi. İçim kan ağlayarak tüm bunları izledim.
Babam çok yaşlı olduğundan fenalaşması an meselesiydi. Neyse ki Kadem ve Kenan onun kollarına girerek zorla da olsa babamı buradan götürmüştü. Büyükbabamın zaten hiçbir şeyden haberi yoktu, ona Gazel’in öldüğünü bile söylememiştik. Malikânede olması içimi rahatlatıyordu, bir de onu düşünerek endişelenmek istemiyordum.
Gazel’in mezarına doğru sarsakça bir adım attığımda Karun yürümeme yardım etmek istedi. Ancak bana yaklaşmasına izin vermedim, bunu tek başıma yapabilirdim. Onların bakışları eşliğinde uyuşuk adımlarla ablamın mezarının yanına geldim. Dizlerim beni daha fazla taşımadığı için sertçe yere düştüğümde Karun bir kez daha yanıma gelmeye yeltendi ancak Gurur ona engel oldu. Ablamla biraz yalnız kalmalıydım.
Kesik kesik ağlarken birkaç saniye duraksadım. Gazel’in bu mezarın içinde olması bile beni delirtebilirdi. Kolumu güçlükle hareket ettirip titreyen elimi onun toprağına bastırdığımda hıçkırdım. Çok soğuktu. “Seni… Seni hiç affetmeyeceğim.”
Avucumun içindeki toprağı sıkarken kalbimde gittikçe büyüyen bir ölüm vardı ve bunu durdurmanın bir yolu yoktu. “Hayatıma bu kadar geç girip çok erken çıktığın için seni hiç affetmeyeceğim.” Onu daha yeni bulmuşken bu ayrılığa hazır değildim.
Keşke en başta yurt dışına gitmek istediğinde ona engel olmasaydım, belki o zaman hâlâ yaşıyor olurdu. “Özür dilerim.” Başımı eğip omuzlarım sarsıla sarsıla ağlarken büyük bir suçlulukla, “Çok özür dilerim, Gazel,” dedim. “Seni durdurmamalıydım.” İlk söylediğinde gitmesine izin verseydim her şey bambaşka olabilirdi.
Başımı kaldırıp onun mezar taşına bakarken aklıma bugünün tarihi gelince sanki kalbim kırk yerinden parçalandı. Kötü talihime isyan eder gibi toprağa bakarken gözyaşlarımın sonu gelmiyordu. “Bugün 13 Haziran, Gazel.” Omuzlarım düştüğünde göğsümde hiç hafiflemeyecek bir ağırlık hissettim. “Bugün benim doğum günüm,” derken bir kez daha doğduğum güne lanetler yağdırıyordum.
Doğum günlerimde hiç güzel şeyler yaşamamıştım. Her doğum günüm benim için unutulmaz acılara ev sahipliği yapıyordu. Her yıl birbirini tekrarlayan bu döngü hiç kırılmıyordu. Bugün yani son doğum günümdeyse ablamı bir mezara koymalarını izlemiştim. 13 Haziran’ın silsilesi bir kez daha ruhuma vurmuş, omurgamı bükmüştü. Doğduğum günde Gazel’in cenazesini kaldırmıştık. Bundan daha büyük bir acı var mıydı?
Doğum günümden nefret ediyordum.
13 Haziran’dan nefret ediyordum.
Ben iyikilere değil, ölümlere doğmuştum.
Parmaklarımı Gazel’in mezar taşına uzatarak ona dokunamadım. Gözlerimin önü gittikçe kararırken elim yan tarafıma düştü. Başıma gelenler bir insanın kaldıramayacağı kadar ağır olduğu için bedenim bunu daha fazla kaldıramadı. Vücudumda başlayan ince bir sızı nefesime kadar vurduğunda gözlerim kapanmıştı. Yan tarafa düşüp karanlığa çekildiğimde aynı anda birden fazla kişinin, “Bige!” diye bağırdığını duydum ama içlerinde en yüksek çıkan Karun’un sesiydi.
Bir daha hiç uyanmak istemiyorum.
***
Ölümü her şeyden daha çok arzuladığım bir dönemden geçiyordum. Gazel’e olanların acısı ve öfkesi beni mahvediyordu. En kötüsü de öfkemi çıkaracak bir muhatap bulamayışımdı. Ablama kıyan o cani şimdi karşımda olsaydı onu çıplak ellerle paramparça ederdim ancak o da artık yaşamıyordu. O adam ülkeyi terk etmeden Furkan ve diğerleri onu kıskıvrak yakalamıştı.
Adamlarım onu bana getirmek için yola çıktıklarında kaçmaya çalışmıştı. Kaçmasına engel olmak için Furkan’ın silahından çıkan bir kurşun onun hayatına son verdiği için çıldırmıştım. Onu Furkan değil, ben öldürmeliydim. Marasliyanları havaya uçurduğum o tepeye çıkarıp her parçasını bir yere savurmalıydım! Bir tek bunu yapınca içim rahat ederdi ama bu şansı bile elimden almışlardı. Furkan’ın bilerek onu öldürdüğünü sanmıyordum, her şey anlık bir öfke sonucu yaşanmıştı.
Keşke sinirlerine hâkim olsaydı ve ablamın katilini canlı bir şekilde bana getirseydi. Gazel’den sonra bir türlü kendimi toparlayamadığımdan artık tüm günlerim bir hastanede geçiyordu. Herkes kendimi toparlamamı, hiç olmazsa bunu bebek için yapmam gerektiğini söylüyordu ama yapamıyordum. Bebeğim için daha güçlü durmaya çalışıyordum ama canım bu kadar çok yanarken bu hiç kolay değildi.
Ne zaman gözlerimi kapatsam ablamın yüzünü görüyor, daha çok kahroluyordum. Gebeliği korumak için Karun ve doktorlar hastaneden çıkmama izin vermiyordu. Karun beni ne zaman eve götürse bir fırsatını bulup ablamın mezarına gittiğimden daha kötü oluyordum. Bir türlü onun öldüğünü kabullenemiyor veya bunu aşamıyordum.
Bu süreçte herkesin yanımda olup benim için ellerinden geleni yaptığını inkâr edemezdim. Farah dâhil çevremdeki herkes hem hastanede hem de evde beni defalarca kez ziyaret etmişti. Onların yanımda olmasına minnettardım ancak hiçbiri ablama olanları bana unutturamazdı. Ne yazık ki herkesin hastanede olmasının tek nedeni ben değildim.
Son günlerde Melek de sıkça fenalaştığından hastaneye yatışını yapmıştık. Gazel’den sonra Melek’i de kaybetmeye hiç hazır değildim ama bunun olması an meselesiydi. Hayatımdaki her şey daha da kötüye gidiyordu ama iyi bir gelişme yaşanmıyordu. Yatakta oturup hissiz gözlerle pencereden dışarı bakarken odamın kapısı açıldı.
Hiç tanımadığım bir kadının odama girmesini beklemiyordum. Bu kadının kim olduğunu henüz bilmiyordum ama son zamanlarda onu hastanede çok sık görmeye başlamıştım. Omuzlarının üzerine gelen kahverengi saçlarına öylesine bakıyordum. Neden burada olduğunu merak ettiğim için soru dolu bakışlarım onun kehribar gözlerine kenetlendi. Kimdi bu kadın?
Benden birkaç yaş büyük gösteriyordu, otuzlarında olduğu çok açıktı. Zayıf ve alımlı biriydi, güzel olduğunu inkâr edemezdim. Usulca odama süzülüp dost canlısı bir ifadeyle, “Merhaba,” dedi. “Bir türlü tanışma fırsatı bulamadık, ben Leyla Mahlaz.” Duyduğum isimle bir an gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi olmuştu. Leyla Mahlaz mı?
Gurur’un eski nişanlısı Leyla mı?
“Hassiktir!” Hayalet görmüş gibi yataktan nasıl çıktığımı bilemedim çünkü gerçekten bir hayalet gördüğüme çok emindim. “Yanlış kişiye geldin, Gurur’a git.” Paniklemiş bir hâlde konuşurken kapının tam önünde durduğu için kaçıp gidemiyordum. Bu kadın yıllar önce ölmüştü, değil mi? Bir hayaletin odamda ne işi vardı?
Tedirgin bir şekilde pencereyle aramdaki mesafeyi kontrol ederken korkudan ödüm kopmuştu. “Ruhlar âleminden biri beni ziyaret edecekse bu ablam olmalıydı. Allah aşkına git, eski nişanlına musallat ol!” Bu kadını tanımıyordum bile, mezarından fırlayıp bana gelmesi için kinini hak edecek bir şey yapmamıştım.
Korkudan yüzüm bembeyaz olmalı ki bir süre kafa karışıklığıyla yüzüme bakıp durdu. Elim ayağımın birbirine dolandığını görünce bebeğe bir şey olmasından endişelenip, “Lütfen korkma,” diyerek bir adım öne atınca kaşlarımı çattım.
“Yerinde olsam orada dururdum çünkü fazla korku bende ters tepiyor. Biraz daha yaklaşırsan hayalet falan dinlemem!” Şu Ayetel Kürsi’yi zamanında ezberleseydim şimdi başıma tüm bunlar gelmezdi.
Tehdidim karşısında Leyla’nın hayaleti adım atmayı bıraktı ama her an çığlık atıp herkesi buraya toplarım diye paniklemeye başladı. Beni yatıştırmak ister gibi ellerini hafifçe öne uzattı, artık endişelenen sadece ben değildim. “Bir çılgınlık yapmadan önce lütfen sakinleş.”
Başımı hafifçe omzuma yatırıp gelişigüzel onu süzerken gerçekten çok sinirlenmiştim. “Sevdiğim biri olmalıydı.”
Kehribar irisleri hafifçe büyüdü. “Anlamadım?”
“Ölüm anında Azrail insanın en sevdiği kişinin kılığına girermiş.” Ondan rahatsız olduğumu saklamadan iyice celallendim. “Bu kadını hiç tanımıyorum, canımı almak için Gazel’in kılığına girebilir misin?”
“Canını almak için buraya gelmedim.”
“Ama Azrail olduğunu kabul ediyorsun?”
“Hayır, değilim, şunu keser misin?”
“Ablamın kılığına girer misin?”
“Bunu yapamam çünkü ben Azrail değilim.”
“Bak bu işler nasıl oluyor, bilmiyorum ama tanımadığım bir kadının kılığına girip benden canımı teslim etmemi bekleyemezsin!”
Yüzünü sertçe ovuşturup ağzının içinden bir şeyler homurdandı. Onu bu kadar uğraştırdığım için ters gözlerle bana bakıp, “Hiç ölmedim, yaşıyorum ben!” dedi sertçe.
Başımı çevirip kısa bir an serum aparatına takılı olan sıvıya baktım. “Acaba bunun içine ne koydular?” Sessizce mırıldanırken halüsinasyon mu görüyordum yoksa gerçekten yanlış kişinin kılığına giren Azrail’le mi karşı karşıyaydım, emin değildim.
“Boş versene.” Her şeyden vazgeçen birinin o yılgın ifadesiyle ona doğru yürüdüm. “Ben hazırım, gidelim.”
Hayatındaki en tuhaf insanlardan biriyle karşı karşıyaymış gibi ağzı O şeklini almıştı. “Nereye gitmek istiyorsun?”
“Beni götüreceğin yere.”
“Seni bir yere götürmek istemiyorum.”
“Azrail insanlara niye görünür, onları öldürmek için değil mi?” Tam karşısında durup ona elimi uzattım. “Hazırım, gidelim.”
Benim korkmam gerekirken o benden ürkmüş gibi arkaya doğru bir adım attı. “Sen… Sen deli misin?”
“Canımı vermek için de yalvaracak mıyım sana? İşini yapsana.”
“Ben Azrail değilim diyorum sana!”
“Kimse burada doğru düzgün işini yapmıyor!” Sinirlenip sesimi yükselttiğimde birinin erkeksi kıkırtısını duyduk. Başımı çevirdiğimde açık kapının önünde dikilen Gurur’u gördüm. Tüm konuşmalarımızı duymuş olmalı ki kendini tutamayıp güldü. “Bige, o Azrail değil.”
Gurur içeri girip yanıma geldiğinde daha fazla gülmemek için yanaklarının içini dişliyordu. “Azrail olduğunu düşündüğün birine kafa tutman da ayrı bir mesele.” Hınzır gözlerini bana dikip hayıflanır gibi konuştu. “Sen korku nedir bilmez misin?”
Korkuyu iyi bilirdim, acıyı da öyle. Canım bu kadar çok yanarken Azrail’in bana gelmesini büyük bir mutlulukla karşılardım çünkü artık yaşamak bile istemiyordum. Gurur yanımda dikilip ruhani bir varlık sandığım kadını gösterdi. “O gerçekten Leyla, evet, hiç ölmemiş.” Anlamadım?
İlk birkaç saniye duyduklarımı idrak edemedim. Bu kadın gerçekten Leyla mıydı? Şimdi ona olan bakışlarım daha ciddi ve derindi. Şaşkın bir ifadeyle onu izlerken aptala dönmüş bir hâldeydim. Yıllardır ölü sandığımız biri yaşıyor muydu? Beklemediğim bu gelişme karşısında neye uğradığımı anlayamamıştım. Ölmediyse bunca zamandır neredeydi?
Gurur onun intikamı için Farah’la evlenmişti çünkü Leyla’nın katillerinin Tozlular olduğuna çok emindi. Gurur başka bir kadının hayatını mahvederken Leyla nerelerdeydi? Neden ortaya çıkıp ona engel olmamıştı? Kafamın içinde dönen birçok soruyla Gurur’a dönüp suratına okkalı bir tokat attım. “Eski nişanlın döndü diye Farah’tan vazgeçmeye kalkışırsan seni boğarım!”
Durduk yere yediği tokadın siniriyle bana baktığında sıktığı dişlerinin arasından, “Ondan vazgeçersem bana vurmalısın, şimdi değil!” dedi tersçe.
“Testi kırıldıktan sonra yediğin fiskenin bir anlamı olmaz.” Onu azarlayarak Leyla’ya döndüm. Durduk yerde nereden çıkmıştı bu kadın, anlamış değildim.
“Seninle tanıştığıma memnun oldum ama kimseyle uzun uzun sohbet edecek havamda değilim.” Bunları söyledikten sonra ikisine de sırtımı dönerek yatağa yürüdüm. “Beni yalnız bırakırsanız sevinirim.” Ablamı daha yeni kaybetmişken kimsenin hayatındaki entrikalarla uğraşacak hâlim yoktu.
İkisi beni anlayışla karşılayıp dışarı çıkınca yatağa girdim. Sırtımı yatak başlığına yaslayıp ayaklarımı uzattığımda yine gözlerim dolmuştu. Geçmiş anılarım aklıma geldikçe kalbim sızlıyordu ve bu sızı tüm bedenimi ele geçiriyordu. Artık böyle mi olacaktı? Hayatıma onsuz mu devam edecektim? “Sana da aşk olsun, Begüm Hanım.” Kirpiklerimin arasından taşan yaşlarla elimi ağrıyan kalbime bastırdım. “Senin için onca acıya katlanmış kızının elini nasıl tutmazsın?”
Anneme çok kırgın, dargın ve kızgındım.
Kapım yeniden açıldığında bu sefer odama giren Duha ve Kadem’di. Onları görünce gözyaşlarımı saklama çabasına girmedim, hepsi ne hâlde olduğumu zaten biliyordu. Yatağıma yaklaştıklarında Kadem ıslak gözlerime bakıp iç çekti. “Gazel’in yurt dışına gittiğini düşünemez misin?” Gözlerimden kopan her damla onun yüreğine düşüyormuş gibi kaşları büküldü. “Seni böyle görmeye dayanamıyorum.”
Ablamın yurt dışına gittiğini düşünmek öldüğü gerçeğini değiştirmeyecekti. İyiyim ya da iyi olacağım diyerek ne onları ne de kendimi kandırabilirdim. Bundan sonra bir daha iyi olacağımı hiç sanmıyordum. “Beni yalnız bırakın.” Kimseyi görmeye tahammülüm kalmamıştı, hiçbir teselli sözcüğü bana kendimi daha iyi hissettirmeyecekti.
Yataktan kayarak başımı yastığa yaslayıp küçüldükçe küçüldüm. “Uyumak istiyorum, dışarı çıkın.” Uyursam geçer miydi?
Duha yatağımın kenarına oturup elini bana doğru uzattı. Parmak uçlarıyla gözyaşlarımı silerken yüzünde can çekişen bir ifade vardı. “Hiçbir acı sonsuz değildir.” Karşısında küçük kardeşi varmış gibi davranırken siyah gözlerinde kıyamayan bir ifade belirdi. “Zor olduğunu biliyorum ama bunu da atlatacaksın.”
Yüzümün yarısını yastığa gömerken kollarımı kendime sarıp yatakta biraz daha küçüldüm. “Gözümün önünden onun kanlı yüzü gitmiyor.” Dudaklarım titrerken bir hıçkırık koptu boğazımdan. “Onu hastaneye bile yetiştiremeden oracıkta can verdi.”
“Ama seninle vedalaşacak fırsatı oldu.” Duha’nın yüzümdeki eli saçlarıma kaydığında beni yatıştırmak ister gibi sesi ve dokunuşları yumuşaktı. “Bazı insanlar sevdiklerine veda etme fırsatı bile bulamadan aramızdan ayrılıyor. Gazel son sözlerini söyleyebildi, bunu düşünerek teselli bulamaz mısın?”
Gazel kafasından vurulmuştu, o durumdaki biri için son sözlerini söylemesi büyük bir mucizeydi. Onunla aynı durumda olup kurtulan insanlar da vardı. Kafasında bir mermiyle yıllarca yaşayan birinin haberini gazete küpürlerinde okumuştum. Aynı şekilde kafasından vurulmasına rağmen ölümden dönen ve eskisi gibi olmasa da bir şekilde yaşayan birkaç vaka vardı. Ne yazık ki ablam onlar kadar şanslı değildi, o sadece son sözlerini söyleyebilmişti, hepsi bu kadardı.
Onun da kurtulan ve mucize gözüyle bakılan o insanlardan biri olmasını çok isterdim. “Doğum günümde ablamın cenazesini kaldırdım.” İçli bir sesle ağlamaya başladığımda Duha’nın saçlarımı okşayan eli taş kesilmişti. “Ben nasıl bir uğursuzum ki doğduğum günlerde başıma gelmeyen felaket kalmıyor.”
Herkesin mutlu olduğu, kutladığı ve onlar için özel olan bir günde ben ablamı gömmüştüm. Yıllardır doğum günlerimde konfetiler patlamazdı, patlayan tek şey bombalar ve kurşunlar olurdu. Doğum günlerimde dudaklarımda bir gülümseme olmazdı, gözlerimden yaş akardı. Büyük bir heyecanla değil, derin bir korkuyla beklerdim doğum günü sürprizimi çünkü o gün gerçekleşen her sürpriz benim ve sevdiklerim için ölümcül olurdu.
Artık kutlayacağım varsa da hiç doğum günü kutlamayacaktım. 13 Haziran birçok acının yanı sıra artık bana ablamın ölümünü de hatırlatacaktı. Duha ve Kadem uzun süre odamda kalıp beni yalnız bırakmamıştı. Gözlerim uykunun mahmurluğuyla kapanmaya başlayınca Duha yavaşça yatağımın yanından kalktı. Gitmek için kapıya doğru bir adım atmıştı ki acı dolu iniltisiyle gözlerimi hızla açtım.
Duha’nın yüzü yoğun bir acıyla kasıldığında hafifçe öne bükülerek dişlerini sıktı. Kadem hemen ona doğru atılırken ben de yataktan fırlamıştım. “Abi!” dedik aynı anda ama bizi hiç duymadı. Neler oluyordu?
Duha’nın iri bedeni biraz daha öne bükülürken sıktığı dişlerinin arasından inledi. Kadem kapıya koşup, “Doktor!” diye bağırdı. “Doktoru çağırın hemen!” Duha’nın kolunu sıkıca tutuyordum. Düşmesinden endişe ettiğim için gücüm yettiğince ona destek olmaya çalışıyordum.
Suratı balon gibi şişip kızarmaya başladığında yüzündeki kılcal damarlar bile belirginleşmişti. “Duha ne olursun beni korkutma, neyin var?” diye sorarken ağladığımın farkında bile değildim.
Nefes alamıyormuş gibi bir eli boynundaki kravatına uzandığında diğer eli sol göğsünün üzerinde durmuştu. Kesik kesik aldığı hırıltılı nefesler ciğerlerine ulaşmıyor olmalı ki can çekişmeye başlamıştı. O dağ gibi olan güçlü adam gözlerimin önünde yere yığılınca, “Abi!” diyen haykırışım odanın yaslı duvarlarına çarpıp parçalandı.
Hemen yanına diz çöküp kravatını açmaya çalıştım. Hıçkıra hıçkıra ağlarken kravatını gevşetip gömleğinin ilk iki düğmesini açabildim. “Kadem, doktor nerede kaldı!” diye bağırırken ne yapacağımı bilmez bir hâldeydim. Kalp krizi geçiriyordu.
Boğuluyormuş gibi Duha’nın sesi boğuk ve hırıltılı çıktığında ıslak bakışlarımı onun yüzüne çıkardım. Siyah hareleri sık sık kayarken güçlükle bana bakıp acı verici bir şekilde gülümsemeye çalıştı. “Elay… Bilmesin.” Bu ondan duyduğum son şey olmuştu, hemen sonra hareketleri son bulmuş ve gözleri kapanmıştı. Kalbim teklediğinde donmuş gibi hiç kıpırdayamadım.
Ölmüş olamazdı, değil mi?
Tüm bedenimde bir donma etkisi yaşandığında ilk birkaç saniye hiç kıpırdamadım. Yaşlar gözlerimden usulca akarken öyle bir kilitlendim ki nefes bile alamadım. Daha sonra birkaç kez yutkunup zor çıkan bir sesle, “Duha?” diye fısıldadım. Adını seslenmeme rağmen hiç tepki alamayınca acı bir gerçek beynime balyoz gibi düştü. “Duha!” Boğazımı yırtarcasına adını haykırıp onu sarsmaya başladım. “Abi uyan, sana yalvarıyorum gözlerini aç!” O benim öz abim gibiydi.
Doktoru çağırmak için koridorda bağıran Kadem, içeri girdiğinde Duha’nın artık hiç kıpırdamadığını görünce, “Abi!” diye feryat edip hemen yanımıza geldi. Tıpkı benim gibi tutamadığı gözyaşlarıyla onu sarsıp kendine getirmeye çalıştı ama Duha hiç uyanmadı.
Doktorlar koşarak içeri girdiğinde hemşireler bizi ondan uzaklaştırmıştı. Kadem’le birlikte onlara direnirken hep aynı şeyi söylüyorduk. “Yaşıyor mu? Bir şey söyleyin, o yaşıyor mu!” Duha’yı da kaybedemezdik.
***
Duha yaşıyordu ama daha fazla hayata tutunacağının garantisi yoktu. Dün odamda ciddi bir kalp krizi geçirdiğinden beri yoğun bakım odasından tutuluyordu. Henüz kendine gelmediği için onu görmemiz yasaktı.
Bir tek Elay’ın onu görmesine izin veriyorlardı, neticede o da bir doktordu. Duha’nın karısı olduğu için hastanede onun doktorluğunu yapamazdı ama meslektaşları ona sorun çıkarmıyor ve kocasını görmesine izin veriyordu. Duha’yla ilgili tüm gelişmeleri Elay’dan alıyorduk. Elay’ın kızaran gözlerine bakmak bile durumun hiç iç açıcı olmadığını bize gösteriyordu.
Dünden beri hastane koridorlarında Duha için endişelenmekten kendimi çok yormuştum. Hiç istemesem de Karun beni zorla odama getirmişti. Karun yatağımın kenarına oturmuş, âdeta yalvararak bana bir şeyler yedirmeye çalışıyordu. Sadece ben değil, o da kaç gündür çok yıpranmış ve yorulmuştu. Tüm işleri Gurur’a bırakıp her gün benimle ilgileniyordu. Kendim için hiçbir şey yapmak içimden gelmediğinden Karun zorlamasa yemek bile yemezdim.
Yemeklerimi bana o yediriyordu, ilaçlarımın takibini yapıyordu hatta bana banyo yaptıran bile oydu. Ruhu çekilmiş bir kabuktan farkım olmadığından tüm gün ağlamak dışında hiçbir şey yapmıyordum. Karun ne kadar zor bir süreçten geçtiğimi bildiğinden her konuda destek olup bir bebek gibi bana bakıyordu.
Kaç gündür ben ve Melek arasında mekik dokuduğundan çok yorgun ve uykusuzdu. Bizimle ilgilenmekten bazı geceler hiç uyumadığını biliyordum. Karısı ve yeğeni aynı hastanede yatıyor, günleri bizimle ilgilenmekle geçiriyordu. Çok yoruluyordu ama bizden bıkması şöyle dursun, of bile demiyordu. Üstelik Duha’nın da durumu hiç iyi değildi ve bu da Karun’u üzen başlıca şeylerden biriydi.
“Duha iyi olacak mı?” Islak gözlerimi ona çıkardığımda ağlamaktan sesim titriyordu. “Sana yalvarıyorum bir şey yap, onu da kaybedemem.”
Duha’nın kötüye giden sağlığı en az benim kadar onun da canını yakıyordu. Onun için endişelendiğini saklamaya çalışarak derin bir nefes aldı. “Sen o piçi düşünme, ölmesine izin vermeyeceğim.”
“Nasıl?” diye sorduğumda Karun’un gözlerinde gördüğüm bir şeyler içime su serpiyor, Duha’nın uzun yıllar boyunca yaşayacağını bana düşündürüyordu. “Hasta kalbi daha fazla dayanamaz, bu konuda yapılacak bir şey var mı?”
“Yapılacak son bir şey var.” Sadece bakışlarıyla daha fazla soru sormamam gerektiğini bana hatırlatıyordu. Bir işler karıştırıyormuş gibi gizemli görünürken zorlama bir tebessümle, “O yaşayacak,” dedi. “Sen daha fazla bunları düşünüp üzülme.”
Karun ne planlıyorsa ısrar etsem bile bunu bana söylemeyecek gibiydi. Konuşmak istemediği konularda tek kelime etmezdi. Ona güvenmeyi seçip daha fazla soru sormadım. Neyin peşindeyse elbet bir şekilde öğrenirdim. Umurumda olan tek şey Duha’nın iyileşmesiydi ve Karun onun yaşayacağını söylüyorsa ona güvenmekten başka çarem yoktu.
Duha’nın yaşayacağını söylemesine rağmen kederimde değişen bir şey olmadığını görünce iç çekti. Aklım Duha’da olsa da kalbimin Gazel’in kaybıyla can çekiştiğini anlamıştı. Beni en iyi Karun anlardı, bir zamanlar o da ablasını kaybetmişti. Onun yıllardır çektiği acıyı yaşadığımı bildiği için ne hâlde olduğumu anlıyordu. Bu öyle bir acıydı ki ne öldürürdü ne yaşatırdı.
“Saka…” Kısık bir sesle konuşurken başını hafifçe eğerek burnundan derin derin nefesler aldı. “Biliyorum, hiçbir şey düşünecek hâlde değilsin ama bebeğimiz…” Gözleri karnımı bulduğunda kaşları kederle bükülmüştü. “Onun hayati tehlikesi var, kendini toparlamazsan doktorlar bile onu kurtaramaz.” Yalvarırcasına gözlerimin içine bakıp bir kaşık çorbayı bana uzattı. “N’olur,” diye fısıldadı. “Artık bir şeyler ye.”
Canım hiçbir şey istemiyordu. Ablamı kaybetmişken bir şeyler yiyecek durumda değildim. Gün içinde Karun ve doktorların ısrarıyla yediğim birkaç lokmayı bile kusarak çıkarıyordum. “N-nasıl?” diye sordum içli bir şekilde ağlarken. “Sen bununla nasıl yaşayabildin?”
Ablasını kaybettiğinde daha on yaşındaydı. İki gün boyunca onun cesediyle nasıl kalabilmiş ve sonrasında ablası olmadan nasıl yaşayabilmişti? Benim bu yaşta dayanamadığım bu acıya Karun on yaşında nasıl dayanabilmişti? Artık onu ve çektiklerini daha iyi anlıyordum. Şu zamana kadar onunla birçok şey paylaşmıştım ama ilk kez ortak bir acıyla bir araya gelmiştik.
Sorduğum soruyla tüm vücudu gerildi. Kaşığı yine uzatınca çorbayı içtim. Boş kaşığı çorbaya daldırıp karıştırırken uykusuzluktan göz altlarında koyu halkalar oluşmuştu. “Sevdiğin birinin yokluğuna alışılmıyor, nefesim veya bununla yaşanılmıyor.”
Elini uzatıp ıslak yüzüme yapışan saçlarımı nazikçe kulağımın arkasına sıkıştırdı. “Aradan yıllar geçse bile acın soğumuyor ama tutunacak bir şeyler buluyorsun, daha doğrusu buna mecbursun yoksa yaşayamazsın.” Parmak uçlarıyla yüzümü ıslatan yaşları silerken o da hiç iyi değildi. Beni bu hâlde gördükçe onun canı daha çok yanıyordu. Yorgun ve kederli bakışlarından bunu anlayabiliyordum.
Hıçkırmamak için kendimi zor tutarken ağlamaklı bir sesle, “Devam etmek için neye tutundun?” diye sordum, bunu bilmeye çok ihtiyacım vardı. Gazel’le birlikte ölmeyi her şeyden çok isterken hayata tutunacak hiçbir şey bulamıyordum.
Parmaklarının tersiyle yanağımı okşarken yüzüme değen elleri bile titriyordu çünkü gözlerimde hiç yaşama isteği göremiyordu. “Defne’den sonra ölmeyi her şeyden çok istedim ama bana ihtiyacı olan insanları bırakamadım.” Beni kendime getirmek ister gibi bakarken sesi bir kadife yumuşaklığındaydı. “Gurur ve kardeşlerimin bana ihtiyacı vardı. Uzun yıllar boyunca kendimi onlara adayarak bu sikik hayata tutundum.”
Gözlerini gözlerime kenetledi ve içli bir sesle, “Sonra sen geldin,” diye fısıldadı. “Sanki benim için ölümcül bir zehirdin, sana yaklaştıkça canım daha çok yandı.” Benim yüzümden çektiği acılara değinirken isyan eder gibi bir hâli yoktu. “Ama biliyordum ki o zehrin merhemi de sendeydi.” Küçük bir serzenişte bulunarak belli belirsiz tebessüm etti. “Baktım senden kurtuluş yok, ben de sana tutundum.”
Elini uzatıp belirgin karnıma dokundu. Bebeğimizin oradaki varlığını hissetmek ister gibi elini karnımda gezdirirken gözleri gözlerimdeydi. “Ve bebeğimiz… Senden sonra tek yaşama sebebim.”
Gözlerimden bir damla yaş aktığında Karun içi titreyerek üzerime eğildi. “Bana tutun Saka,” derken âdeta yalvarıyordu. Kendime bir şey yapmamdan ödü koptuğu için nabzı hızlanmıştı. “Tekrar uçamayacak kadar yaralıysan hemen gökyüzünü terk etme. Bana tutun, düşmene izin vermem. Eğer bu da yetmezse…” Yanımda duran elimi tutarak karnımın üstüne bastırdı. “Bebeğimize tutun, tıpkı benim gibi onun da sana çok ihtiyacı var.”
“Canım yanıyor,” diye fısıldadığımda gözlerimden birbiri ardına yaşlar akmaya başlamıştı. Yardım ister gibi ona baktığımda dudaklarımdan firar eden hıçkırığa engel olamadım. “Karun, bu acı beni öldürüyor.” Kaskatı kesildiğinde nefes dahi alamadı.
Aramızdaki tepsiyi kaldırıp bir an bile düşünmeden yatağımın kenarına kıvrıldı. Omuzlarımdan tutarak beni göğsüne çektiğinde kollarının arasına girip hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Hep yaptığım gibi yine onun kollarında kendimden geçene kadar ağlamıştım. Bu acıyı içimden söküp atmak için Karun her şeyini feda edebilirdi ama ölen birini geri getiremediğinden acımı dindirecek bir yol bulamıyordu.
Tek yapabildiği saçlarımı okşayarak ağlamaktan yorgun düşene kadar beni kollarının arasında tutmaktı. Uykuya daldığımda yavaşça beni yatağıma yatırıyordu ve üzerimi örtüp odamdan çıkıyordu. Ancak fazla uzağa gitmiyordu, üst kata çıkıp bu sefer de Melek’le ilgileniyordu. Karun’un desteği ve şefkati olmasaydı belki de şimdiye çoktan kaybolmuştum. O bir şekilde beni hayatta tutuyordu.
***
Melek’in odasında ruhsuz bir şekilde otururken artık hayattan bir gram keyif alamıyordum. Melek uyuyana kadar onun yanında kalıp daha sonra Duha’nın doktorlarıyla görüşmeye gidecektim. Onu ne zaman göreceğimizi merak ediyordum. İki gün olmuştu ama ne Duha uyanmıştı ne de bizi onun yanına alıyorlardı.
Melek’le ikimiz camdan dışarıya bakarken, “Hava çok kasvetli,” diyen cılız sesini duydum. “Yağmurlu havalarda daha çok uykum geliyor.”
“Çocukken ne zaman yağmur yağsa gökyüzünün birilerine ağladığını düşünürdüm.” Yatağının yanındaki koltuğa sığamazken cama çarpan yağmur damlacıklarını gösterdim. “Sence gökyüzü hangimize ağlıyor?”
“Bence ikimize.” Ona döndüğümde artık yağmuru değil, beni izlediğini gördüm. Son günlerde eski enerjisini kaybettiğinden artık etrafımızda koşturup gülücükler saçamıyordu.
Çıkardıkları peruğu dolabın içindeydi, başına mavi bir bone takmıştı. Melek zaten çok zayıftı ama son haftalarda çok hızlı kilo vermişti. Bir insan göğüslerine kadar eriyebilir miydi? Hasta önlüğünün içindeki vücudu dümdüz kalmıştı. Ten rengi o kadar açıktı ki ona ne zaman baksam solgun yüzü bana Gazel’in morgdaki hâlini hatırlatıyordu. Bu da beni daha çok üzüyordu çünkü Melek’in de hiç vakti kalmamıştı.
“Yenge.” Kısık bir sesle konuşup dudaklarını kapatan maskeyi çenesinin altına indirdi. “Sence biraz daha dayanır mıyım?” Gözlerimin ardı sızladığında tek kelime edemedim.
Melek’in feri sönmüş yeşil gözleri karnımı bulduğunda içini çekti. Biraz daha yaşamak için dua eden gözlerini karnımdan ayırmazken dudakları titremişti. “Defne’yi görmeden ölürsem gözüm açık giderim.” Annesini dünya gözüyle hiç görmediğinden onun ismini taşıyan bir bebeği görmeyi çok istiyordu.
“Onu göreceksin.” Bunun olması için tüm kalbimle dua ederken sesim ağlamaklıydı. “Sen onun halasısın, yeğenini görmeden bir yere gitmeyi düşünme.”
Bebeğimin halası olduğunu hatırlayınca bakışları buruklaştı. Bu kadar üzülmesinin nedenlerinden biri de Gurur’un henüz tüm gerçekleri bilmemesiydi. Kuruyan dudaklarını güçlükle araladığında gözleri dolmuştu. “Ona söylemeyin, bilmesin.” Başını yavaşça iki yana salladığında bunun için âdeta bana yalvarıyordu. “Gurur amcam onun öz yeğeni olduğumu hiç bilmesin. Bu kadarını kaldıramaz.”
“Elbet bir gün öğrenecek.” Hüzünlü bakışlarını görmek canımı yaktığı için başımı pencereye doğru çevirdim. Ona bakmayınca bu konuşmayı yapmak daha kolaydı. “Sadece biz değil, Duha ve tüm adamları da bu sırrı biliyor. Duha’ya güvenim sonsuz ama adamlarından biri densizlik yapıp konuşursa olacakları düşünemiyorum. Gurur bunu ilk bizden öğrenmeli.” Gerçeği çok fazla kişi bilirken istesek de bu sırrı sonsuza kadar saklayamazdık.
“Madem öyle gerçeği biraz daha saklayın.” Melek kısa bir an duraksadığında gözlerinden bir damla gözyaşı süzüldü. “Hiç olmazsa ben ölene kadar…” Gerçekler karşısında Gurur’un nasıl yıkıldığını görmek istemiyordu. Bu konuda onu çok iyi anlıyordum.
Bu hüzünlü konuyu dağıtmak için bakışlarımı onun uykulu yüzüne kenetledim. “Kadem’in nerede olduğunu biliyor musun? Dünden beri ortalarda yok.” Aslında ortada olmayan sadece Kadem değildi. Biraz düşününce Karun, Elay ve Kenan’ı da dünden beri hiç görmediğimi fark ettim. Bir anda hepsi nereye kaybolmuştu?
Karun’u aramayı düşündüm ama telefonum odamda kalmıştı. Hepsinin bir anda kayıplara karışması beni işkillendirmeye başlamıştı. Odama gitmek için ayağa kalkmıştım ki Gurur içeri girdi. O da beni arıyor olmalı ki, “Demek buradasın,” diyerek bana doğru yürüdü. “Karun’un ne işler karıştırdığını biliyor musun?”
Başımı iki yana salladığımda Gurur kısık bir sesle küfredip cebindeki telefonu çıkardı. “Dünden beri o piçe ulaşamıyorum.” Karun’u aradı ama telefonu kapalı olmalı ki Gurur ikinci kez küfredip telefonu cebine attı. “Dün Elay’la ikisi gereken tüm formları doldurup Tunus’u hastaneden çıkarmışlar.” Neler olduğunu bilmemek onu kızdırdığı için çatık kaşlar altında bana baktı. “Ne sikim dönüyor burada?”
“Bana niye soruyorsun?” Ağır bir depresyonun içinde kıvranan hâlimi ona gösterdim. “Sence etrafımda dönen oyunların farkına varacak hâlde miyim?” Cevap vermesini beklemeden yanından geçip kapıya yürüdüm. “Kafam hiçbir şeyi kaldırmıyor, odama gidiyorum.”
Melek’in odasından çıktığımda ruh gibi olduğum için Gurur peşimden geldi. Odama kadar bana eşlik etmedikçe içi rahat etmezdi. Uyuşuk adımlar atarak yürürken aklım Duha’yla meşguldü. Karun ve Elay onu o hâlde hastaneden çıkardılarsa mantıklı bir sebepleri olmalıydı. Duha’nın bilinci bile açılmadan onu yoğun bakım odasından çıkarmaları onun için ölümcüldü. Umarım Karun ne yaptığını biliyordur.
Yapacağı en küçük bir hata Duha’nın hayatına mal olabilirdi ve bu olduğunda Karun’u hiç affetmezdim. Duha’nın yaşayacağına dair bana söz vermişti, o sözü tutmalıydı. Duha’nın hayatımdaki önemi çok büyüktü. Ne tam iyiydi ne de saf kötüydü. Herkesin hayatına burnunu sokuyordu, insanları önce darmadağın ediyordu ama hemen ardından onlara daha iyi bir hayat veriyordu. Duha’nın bize yaptığı tam olarak buydu.
Serhat’ı hayatıma sokmasaydı belki de hiç İstanbul’a gelmeyecek ve dergilerde gördüğüm bir iş insanıyla hiç tanışmayacaktım. Karun Kalender benim için medyada adını sıklıkla duyduğum insanlardan biri olarak kalırdı. Adana’daki küçük dünyamda belki başka biriyle tanışacak ve belki de onunla evlenecektim. Tam mutlu oldum derken Marasliyanlar doğum günlerimde hep ortaya çıkıp bana unutulmaz acılar yaşatacaktı.
Yirmi altıncı doğum günümdeyse Carlos’un elinde can verecektim çünkü kiminle evlenirsem evleneyim o adam Karun kadar güçlü olmayacaktı. Tam zamanında ortaya çıkıp beni Carlos’un elinden kurtaramayacaktı. Benim için Azap Tarikatı’nın kökünü ülkeden kazıyıp Marasliyanları ortadan kaldıramayacaktı. En önemlisi belki de onu Karun’u sevdiğim gibi sevemeyecektim. Hayatıma Karun’u sokan Duha’ydı.
Yaptığı iyilikler sebep olduğu kötülüklerden daha büyüktü. Beni bir planın parçası yaptığı için artık ona hiç kızgın değildim hatta iyi ki bu iş için farklı bir kadın bulmamışlar diyordum. Karun’u başka bir kadınla yan yana bile düşünemiyordum. En önemlisi Duha beni kendi hayatına kabul ettiğin için ona minnettardım. Onu tanıdıktan sonra başım ne zaman sıkışsa bir tek ona gidiyordum, evinin kapılarını bana hep açıyordu.
Despot bir babanın otoritesi altında büyüdüğüm için yanlış bir şey yaptığımda ya da biri canımı yaktığında babama hiç gitmezdim. Eleştirip bana kızacağını, her konuda tüm suçu bende bulacağını bildiğim için babamdan yardım istemeye çekiniyordum. Bu yüzden ne yaşarsam yaşayayım kendi başıma bunu halletmeye çalışır ve her şeyi babamdan gizlerdim.
Annem yoktu, ablam kayıptı ve babam fazla sert biriydi. Tüm o yıllar boyunca kendimi o kadar yalnız hissediyordum ki bunun hiç değişmeyeceğini düşünürdüm. Sonra Duha’yla tanışmıştım ve belki de ilk kez birinden yardım istemeyi öğrenmiştim. Ne zaman bir hata yapsam önce bir abi gibi bana kızardı ama hemen ardından bana nasıl yardım edeceğinin yollarını arardı.
Karun’la tartıştığımda bile baba evine gider gibi hep Duha’nın evine giderdim. Beni Karun’la evlendirerek bana karşı bir hata yapmıştı ama her konuda yanımda olarak hatasını telafi etmişti. Ona her zamankinden daha çok ihtiyacım vardı.
Gurur’un kolunda yorgun adımlarla koridorda yürürken, “Korkuyorum,” diye fısıldadım. “Ya Duha’yı da kaybedersem?”
“Tunus güçlü bir adam, bu kadar kolay pes etmez.” Gurur yumuşak bir sesle konuşup beni teselli etmeye çalışırken tam karşısına bakarak yürüyordu. “Ayrıca Karun onun ölmesine izin vermez. Onu hastaneden çıkarttıysa bir şeylerin peşinde olmalı.” Umarım bu konuda yanılmıyordu.
Son günlerde Karun hep yanımda olduğu için tüm işler Gurur’a kalmıştı. Günün yarısını şirkette geçiriyordu, kalan yarısını da hastanede Melek’in yanında. Tabii benimle de ilgilenmeyi ihmal etmiyordu. Duyduğuma göre ablamın cenaze işlemlerini bile Gurur düzenlemişti, Karun bunu yapamayacak kadar benimle meşguldü.
Sadece Karun değil, Gurur da bu kötü günümde bana çok destek olmuştu. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadığımda adım atmayı bırakarak bana döndü.
Yeşil gözleri hafifçe kısıldı, neden bir anda böyle bir şey söylediğimi anlamaya çalışıyordu. “Bana niçin teşekkür ediyorsun?”
“Desteğin ve yardımın için.”
Gurur belli belirsiz tebessüm ederek tekrar yürümeye başladı. “Lafı bile olmaz, gelin hanım. Sen sadece kendini ve karnındaki yeğenimi düşün.”
“Kendim odama giderim.” Benim için yaptığı onca şeyden sonra ona daha fazla yük olmak istemiyordum. “Sen istersen Melek’in yanına dön.”
Beni hiç duymuyormuş gibi bana eşlik ederken asansörün düğmesine bastı. “Ali onun odasının yakınlarında, ben dönene kadar kızıma göz kulak olacaktır.” Kızım derken bile sesinde müthiş bir sahiplenme, bir babanın kızına duyduğu o yoğun sevgi vardı. Acaba Melek’in onun öz yeğeni olduğunu bilse ne yapardı?
Ne yazık ki Gurur henüz tüm gerçekleri bilmiyordu. Defne’yi yeğeni sanıyordu ama aslında Defne’yle bir kan bağı yoktu fakat Melek onun abisinin kızıydı. Defne değil, Melek onun özbeöz yeğeniydi. Melek ona her amca dediğinde aslında Gurur’un onun gerçek amcası olduğunu bilerek bunu söylüyordu. Amca aynı zamanda baba yarısıdır derlerdi de inanmazdım, Gurur ve Melek’i bu kadar yakınlaştıran şey belki de buydu.
Birlikte asansöre binip odamın olduğu kata bastım. Sadece bir dakika içinde asansörden inip yeniden koridora çıkmıştık. Odama doğru yürürken bakışlarım sık sık Gurur’a kayıyordu. Elbet bir gün ondan sakladığımız gerçeği öğrenecekti ama tepkisi ne olurdu, işte bunu hiç bilmiyordum. Bence Karun bu yüzden anne ve babasını öldürmüyordu. Onlara her gün işkence ediyordu fakat ölmelerine izin vermiyordu.
Gurur bir gün gerçeği öğrendiğinde Şeref’ten hesap sormak isteyecekti. Eğer Karun onları öldürürse gerçek anlamda Gurur’u karşısına alırdı. Bunu yapmak sadece onun değil, Gurur’un da hakkıydı. Umarım Karun daha fazla ertelemeden Gurur ve Çağıl’a gerçekleri anlatırdı. Eğer bunu kendi çabalarıyla öğrenirlerse ikisi de Karun’u hiç affetmezdi. Gerçi Karun da keyfi olarak onlardan bu gerçeği saklamıyordu.
Defne’nin karanlık sırrını öğrendikten sonra uzun süre kendine gelememişti. Öyle bir dağılmıştı ki bu gerçekle yaşayamadığı için kendini öldürmeye bile kalkışmıştı. Eğer o gün çalışma odasında Melek tam zamanında ona engel olmasaydı belki de Karun’u sonsuza kadar kaybedecektim. Uzun süre ablasının yaşadıklarıyla kahrolmuş, sinirlenip etrafındaki her şeyi kırıp geçmişti. Bu olayı hâlâ tam olarak atlatabilmiş değildi ama bizim için çaba gösterip toparlanmaya çalışmıştı.
Tam her şey yoluna girdi demişken bu sefer de ablamı kaybetmiştim. Bu da yetmezmiş gibi Melek de hayatının son evresine girmişti. Karun her gün hastanede ben ve Melek’le ilgilenmekten Gurur ve Çağıl’a gerçekleri söylemeye fırsat bulamamıştı. Duha’ya olanlar da bardağı taşıyan son damlaydı. Tek başına her şeye yetişmeye çalışırken tüm bu koşturmacanın içinde amcası ve kardeşine gerçekleri söyleyemezdi. Onlarla konuşmak için en doğru zamanı beklediğini biliyordum.
***
Farah ile birlikte gözlerimizi odamdaki televizyona dikmemizin bir nedeni vardı. Duha Tunus ülke çapında tanınan biri olduğu için tüm haber kanalları onun yurt dışındaki bir hastaneye nakil olduğundan bahsediyordu. Bizim için bu haberin bir inandırıcılığı yoktu, gerçekte Duha yurt dışında değildi. Bu sahte haberi basına sızdıran kişinin Karun olduğuna emindim.
Karun, Elay, Kadem ve Kenan dörtlüsü bir haftadır ortalarda yoktu. Üstelik telefonlarımızı da açmıyorlardı. Neyin peşindelerse hiçbir şeyin onların dikkatini dağıtmasını istemiyorlardı. Bu yüzden bizimle olan iletişimlerini kesmişlerdi. Onların ne işler karıştırdığını bilmiyordum ama Duha ölseydi çoktan haberimiz olurdu. Duha’nın ortada olmamasıyla ilgili bazı tahminlerim vardı. Bence Karun ve Elay aradığımız kalbi bulmuştu.
Farah odamdaki koltukta otururken kumandayla televizyonu kapattı. “Tunus aslında hiç yurt dışına çıkmadı, değil mi?”
O da aileden biri olduğu için gerçeği ondan saklama gereği duymadım. “Belli ki tüm bunlar Karun’un işi.” Karşımdaki duvara boş bakışlar atarken sesim fazla cılız çıkıyordu. “Duha’nın şu anda göğsünde yeni bir kalp olduğuna eminim ama kendine gelmeden ortaya çıkmaz.”
Onların bir sonraki adımını tahmin edebiliyordum. “Kesin yakında gazetecileri havaalanına çağırırlar ve Duha yanında karısıyla uçaktan yeni inmiş gibi poz keser.”
Farah duvardaki saati kontrol ettikten sonra ayağa kalkıp masanın üzerindeki sepete doğru yürüdü. “İlaç saatin yaklaşıyor ama önce bir şeyler yemelisin.”
Artık yediğim yemeklerden bile keyif alamadığım için yüzümü buruşturdum. Bir şeyler yeme fikri bile midemi bulandırıyordu. “Canım istemiyor.”
Farah evinde hazırladığı yemekleri sepetin içinden çıkarırken bana bakmıyordu. “Yemek için kendini zorlamalısın.” Bana duygusal şantaj yaparken sık sık esnediği dikkatimden kaçmadı. “Bu yemekleri yapmak saatlerimi aldı.”
Gecelerini uykusuz geçiriyormuş gibi esneyip duruyordu. Bir kalemle tutturduğu saçları dağınık topuzdu ama saçlarını toplama şekli her zamankinden daha özensizdi. Farah rahat giyinmeyi sevdiği için ince askılı bir tişört, siyah dar pantolon ve uzun hırkası üzerindeydi. Kalçalarının şeklini gizlemek için hep uzun hırkalar giyerdi. Gözlerinde yine siyah çerçeveli yuvarlak gözlüğü vardı ama bu bile gözlerinin altında oluşan koyu halkaları saklayamıyordu.
“Gurur’la aranızda bir sorun mu var?” Bu soru onun için beklenmedik olduğu için sepete uzanan eli havada kalmıştı. Gözlerimi dahi kırpmadan onu izliyordum. Çok gerilmişti.
Bakışlarımın hedefinde olmak onu strese soktuğundan başını eğerek yüzünü benden gizledi. Sepetteki şeyleri çıkarmaya devam ettiğinde dudaklarında yapmacık bir gülümseme vardı. “Bunu da nereden çıkardın?”
“Eğer aranızda bir sorun olmasaydı uykusuzluk çekmezdin.” Farah bir tek Gurur’la uyuyabiliyordu. Gurur onu uyutmak için karısına her gece masal kitabı okuyordu.
Artık bunu yapmıyor olmalı ki Farah’ın uykusuzluğu gözlerinden anlaşılıyordu. “Sorun Leyla mı?” diye sordum. Gurur’un eski nişanlısının geri dönmesi ikisi için büyük sorunlar yaratmış olabilirdi.
“Sen bunları düşünüp canını sıkma.” Dudaklarına yapmacık bir gülümseme kondurup sepetten çıkardıklarını masanın üzerine dizmeye başladı. “Buraya gelip bir şeyler ye.”
Farah’ı izlerken iç çekmeden duramadım. Daha önce hayatımda hiç bu kadar içe dönük, ketum bir kadın görmemiştim. Kaç gündür sık sık hastaneye gelip hem benim hem de Melek’in yanında olmaya çalışıyordu. Ancak ne zaman onunla ilgili bir şey sorsam hemen konuyu kapatıp beni geçiştiriyordu. Gerçek anlamda bir sır küpüydü. Farah kolay kolay kimselere içini dökemeyen biriydi.
Gurur ve Çağıl’ın içeri girmesiyle Farah’ın daha çok gerildiğini gördüm. Aralarında bir sorun olsaydı Gurur ona karşı tavırlı olurdu. Ancak karısını görünce gözleri parlamıştı. Kaç gündür Gurur da fazla keyifsiz ve depresifti. Bu konuda bize tek kelime etmemişti ama bir derdi olduğunu anlayabiliyorduk. Böyle olmasının tek sebebi Melek olamazdı, bence canını sıkan başka şeyler de vardı.
Farah’ı görmek az da olsa Gurur’a iyi gelmişti. Kapının önünde dikilirken yeşil gözlerini karısından ayırmıyordu. “Burada olduğunu bilmiyordum.”
Farah ona dönüp her şey yolundaymış gibi tebessüm etti ama siyah gözlerinde saklayamadığı bir kırgınlık vardı. “Artık gitmeliyim, babam merak eder.” Gurur’a fazla bakmadan bana masanın üzerinde duran yemekleri gösterdi. “Lütfen bir şeyler yemeye çalış, daha sonra yine gelirim.”
Çantasını alıp kapıya yürüdüğünde Gurur onun yolunu kesti. Kapının önünde dikilerek dışarı çıkmasına izin vermedi. “Yalnız gitme, seni eve ben bırakırım.”
Farah eğdiği başını kaldırıp zoraki bir şekilde ona tebessüm etti ama her hareketi fazla yapmacıktı. Bir sorunu olduğu çok açıktı ama bunu herkesten saklıyordu hatta Gurur’dan bile. “Buraya yalnız gelmedim, babamın adamları dışarıda beni bekliyor.” Masanın üzerinde duran yemekleri gösterdi. “Her şeyden bolca yaptım, sen de bir şeyler ye,” dedikten sonra dışarı çıktı.
Gurur kısa bir an onun arkasından baktı ama daha sonra önünde döndü. Son günlerde içini kemiren, canını yakan çok şey yaşamış olmalı ki Farah’ın aralarına mesafe koyduğunun farkında değildi. Karısının yaptığı yemekleri yemek için yürüyüp sandalyeye oturunca sinirlendim. Kızın peşinden gitmek yerine burada durup yemek mi yiyecekti?
“Kadın ruhundan zerre kadar anlamayan hayvan!” Ona bağırarak sırtımın arkasındaki yastığı alıp kafasına fırlattım. “Daha fazla canımı sıkmadan karının peşinden git!”
Eli karalahana sarmasına uzanmıştı ki kafasına çarpan yastıkla bir lokma bile alamadı. Bezgince bana dönerken suratından düşen bin parçaydı. “Bige üzerime gelip durma, bugünlerde hiç kendimde değilim.”
“Leyla’yla ilgilendiğin kadar keşke biraz da karınla ilgilensen.”
Leyla’nın adını duyunca bile kan beynine sıçramış gibi yüzündeki tüm kan çekilmişti. Yüz ifadesi sertleştiğinde bir hışımla ayağa kalkıp, “Bana o kadından bahsetme!” diye sesini yükseltti. Olmayan keyfini de ben kaçırmışım gibi kısık bir sesle küfrederek dışarı çıktı.
Gurur’un arkasından ters gözlerle baktığımı gören Çağıl, “Çok üzerine gitme,” diyerek yatağımın yanındaki sandalyeye oturdu. “Gerçekten çok zor zamanlardan geçiyor. Derdi başını aşmışken bir de sen ona kızma.”
“Bilmediğim bir şey mi var?” diye sorduğumda Çağıl iç çekerek konuyu değiştirdi.
“Sen nasıl oldun, biraz daha iyi misin?”
“İyi olmanın nasıl bir şey olduğunu bile unuttum.” Bakışlarım buruklaştı, kalbimin dinmeyen sızısını durdurmanın bir yolu yoktu. “Artık hayatımda olan tek şey keşkeler ve pişmanlıklar.”
Ablamın kayıp olduğu tüm o dönem ona kızmak yerine onu bulmaya çalışsaydım belki her şey daha farklı olurdu. Birbirimizden uzak geçirdiğimiz onca yıl büyük bir kayıptı. Onunla dolu dolu bir gençlik geçirmek varken sahip olduğumuz hayatı bir hiç uğruna harcamıştık.
Keşke onu o kadar hızlı gözden çıkarmasaydık.
***
Günlerdir hastanenin kasvetli duvarlarının arasında olmak beni boğmaya başlamıştı. Bugün daha fazla dayanamayıp hastaneden çıkarak Gazel’in evine gelmiştim. Aslında gitmek istediğim yer burası değildi, Adana’daki daireme dönmeyi çok istiyordum. Oraya gidip evimdeki tüm fotoğraf albümlerini çıkarıp ablamla olan çocukluk fotoğraflarımızın içinde kaybolmak istiyordum. Ama düşük tehlikem olduğu için yolculuk etmem yasaktı.
Belki burada onun birkaç fotoğrafını bulurum diye bir zamanlar yaşadığı küçük gecekonduya gelmiştim. Duvarlarının is ve rutubet koktuğu evin içinde gezindikçe gözyaşlarım daha çok akıyordu. Bu evin her yerinde ablamın izleri vardı. Onun yatak odasına girdiğimde yatağının üzerinde en son çıkardığı birkaç kıyafeti duruyordu. Yatağın kenarına oturup titreyen ellerle siyah tişörtünü aldım.
Tişörtü burnuma yaklaştırıp onun kokusunu içime çekince hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Zamanla tişörtteki kokusu biraz azalmıştı ama hâlâ o kokuyordu. Öne doğru bükülüp onun tişörtünü göğsüme bastırırken sesli bir şekilde ağlıyordum. “Seni çok özledim…” Burada olması için her şeyi yapardım.
Onunla sürekli kavga edip tartışırken aklımdan ne geçiyordu? Doğru düzgün onu sevdiğimi bile söyleyememiştim. Onu tüm kalbimle severken neden bunu ona hiç söylememiştim? “Gazel, çok pişmanım.” Her hıçkırıkla omuzlarım sarsılırken çektiğim azabın içinde can veriyordum. “Şimdilerde tüm hayatım pişmanlıkla geçiyor, geri dön, abla.”
Islak gözlerin ardında her şeyi bulanık görürken gardırobun önünde duran bavulu gördüm. O gün annemle vedalaştıktan sonra eve uğrayıp bavulunu alacaktı. Bavulu ve çantası buradaydı. Tişörtünü yavaşça yatağın üzerine bırakıp ayağa kalktım. Çantasını açtığımda içinde birkaç makyaj ürünü, küçük bir paket mendil, pasaportu ve cüzdanı vardı.
Cüzdanını açınca gördüğüm fotoğrafla yaşlar gözlerimde sel olup akmıştı. Cüzdanında sadece tek bir fotoğraf vardı ve o da çocukken ailecek çektirdiğimiz bir fotoğraftı. Bu fotoğrafta ben sekiz, Gazel ise on bir yaşındaydı. O büyük patlamadan önce çektirdiğimiz fotoğraflardan biriydi. Ailecek mutlu olduğumuz son anlarımızdan biriydi. Annem ve babam yan yana koltukta oturup birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı.
Ben babamın dizlerinin üzerinde oturuyordum, Gazel ise annemin koltuğunun kenarına kalçasını yaslamıştı. Babam ve annem birbirine, ben kameraya ama ablam bir tek anneme bakıyordu. Annemin dudaklarındaki gülümseme bile ablamın tebessüm etmesini sağlamıştı. Gazel anneme tapardı, onu o kadar çok severdi ki onun için canını bile verirdi. Vermişti de… Annemi yaşatmak için yaşayan bir ölüye dönüşüp yıllarca Marasliyanların eziyetlerine katlanmıştı.
Peki, karşılığında ne almıştı? Onu unutan ve kendine yeni bir hayat kuran bir anne. Üstelik son nefesini verirken bile annesinin ona sırtını dönüp gidişini izlemişti. Ablamla birlikte annem de benim için ölmüştü. Onu bir daha görmek istemiyordum. Hiçbir şey hatırlamasa bile insanlık gösterip ölmek üzere olan birinin yanına gelebilirdi. Fakat onun tek düşündüğü küçük kızı ve onun psikolojisi olmuştu.
Gazel’in cüzdanını bir kenara bırakıp bavulunu açtım. Bavulun bir tarafında kıyafetleri vardı, bu yüzden onlara dokunmadım. Ancak bavulun diğer tarafında ayakkabı kutusunu andıran eski bir metal kutu vardı ve bir tane de dosya. Kutuyu çıkarıp açtığımda içinin fotoğraflarla dolu olduğunu gördüm. Fotoğraflara bakınca daha çok ağladım, bunlar benim fotoğraflarımdı.
Gazel evden kaçıp gittiğinde, yani ayrı kaldığımız tüm o yıllarda gizlice fotoğraflarımı çektirmişti. Haberim bile olmadan o kadar çok fotoğrafımı çektirmiş ki gördüklerim beni kahrediyordu. Gazel benden hiç vazgeçmemişti. Bu kutunun içinde onun fotoğraflarını bulmayı ummuştum ama Gazel’in tek bir fotoğrafı bile yoktu. Önemli olan tek şey benmişim gibi bir tek benim fotoğraflarım vardı.
Ülkeyi terk ederken yanına alacağı tek şey benim fotoğraflarımmış. Omuzlarım sarsıla sarsıla ağlarken zamanı geriye almayı çok isterdim. Ona sadece bir kez sarılmak için tüm hayatımdan vazgeçebilirdim. Fotoğrafları kutunun içine koyup bavulundaki mavi ciltli dosyaya uzandım.
Dosyanın kapağını açınca birtakım evraklarla karşılaştım ama ilk başta burada yazanları anlamadım. Ağlamaktan bakışlarım puslandığı için aceleyle gözlerimi silip tekrar evrakları inceledim. Bunlar avukat aracılığıyla yapılmış bir sözleşmenin nüshalarıydı. Gazel bunca yıl Marasliyanların yanında kazandığı tüm mal varlığını devretmişti.
Bir gecekonduda yaşıyor olabilirdi ama bu belgelere bakınca İstanbul’un en nezih yerlerinde arazileri ve evleri olduğunu gördüm. Hepsini birine devrettiğini gösteren yazıları hızlıca es geçip gözlerimi biraz aşağıya kaydırdım. Üzerine zimmetli tüm mal varlığını sırasıyla belirtip yeğenim Defne Kalender’e devrediyorum, diyen bir yazı okuyunca kaskatı kesildim. Neye uğradığımı anlamaz bir hâlde aynı yazıyı defalarca okudum.
Ablam her şeyini kızıma bırakmıştı.
Defne’nin ihtiyacı olsun veya olmasın, Gazel onun teyzesi olarak sahip olduğu her şeyi ona bırakmıştı. Hıçkırıklarım sessiz bir çığlığa dönüştüğünde sanki ruhum bin parçaya bölünüyordu. Geçmiş konuşmalarımızın aklıma gelmesiyle tam şu anda ölebilirdim. Birlikte alışverişe çıktığımızda o gün bebeğime bir müzik kutusu almıştı.
Ben de ona takılmak için, “Yeğenine alacağın tek şey küçük bir müzik kutusu mu?” demiştim. “Neden bu kadar cimrisin?” Bu sözleri söylerken ciddi olmadığımı iyi biliyordu.
Bu devir işlemlerinin tarihi biz o konuşmayı yapmadan öncesine aitti. Gazel o gün her şeyini kızıma bıraktığını saklayarak bana cevap vermişti. “Ona kardeşimi bırakıyorum, bir çocuk için bundan daha değerli bir hediye olamaz.” Kardeşiyle birlikte sahip olduğu her şeyi yeğenine bırakmıştı. Gazel kızıma çok iyi bir teyze olurdu, keşke yanımızda olsaydı.
Bir süre gözyaşlarımın içinde kaybolup yeri hiç dolmayacak birinin acısını yaşadım. Bıraksalar günlerce bu evden çıkmazdım, Gazel’i en yoğun hissettiğim yer burasıydı. Fakat üst üste çalan telefonum burada bile bana rahat vermemişti. Kimseye haber vermeden gizlice hastaneden ayrıldığım için beni merak etmiş olmalılardı. Gazel’in eşyalarını toplayıp bavulunu kapattım.
Buradaki hiçbir eşyaya dokunmayı düşünmüyordum. Ablam evi nasıl bıraktıysa öyle olmalıydı. Böylece onu özledikçe buraya gelip onun anılarının içinde hasret giderebilirdim. Kendimi biraz toparlar toparlamaz bu evi satın almayı düşünüyordum. Bir zamanlar içinde ablamın yaşadığı bir eve başkaları girmemeliydi. Karun’un on yedinci kez beni aradığını görünce telefonu kulağıma yaslayarak evden çıktım.
Telefonu açar açmaz onun telaşlı sesini duydum. “Saka, neredesin? Kimseye haber vermeden nasıl hastaneden çıkarsın? Sikeyim, burada çıldırmak üzereyim!” Cevap vermemi bile beklemeden üst üste konuşurken sadece öfkeli değil, aynı zamanda korku içindeydi. “İyi misin? Bana nerede olduğunu söyle?”
Gazel’in küçük bahçesindeki sandalyeye oturup çantamı masanın üzerine bıraktım. Temiz havayı içime çektiğimde yüreğimdeki matemden eksilen bir şey olmamıştı. “Ablamın evindeyim.” Ağlamaktan kan çanağına dönen gözlerimi kısa bir an yumdum. “Beni alabilir misin?” Bu hâldeyken bir de taksi aramakla uğraşmak istemiyordum.
“Hemen geliyorum, güzelim.” Karun, ablamın evinde olduğumu duyunca hiç iyi olmadığımı anlamıştı. Bu yüzden sesini yumuşatıp, “Ben gelene kadar oradan bir yere ayrılma,” dedi aceleyle. “Yarım saat içinde oradayım.”
Telefonu kapatıp çantama koyduğumda bir an duraksadım. Çantamın içinde iki telefon daha vardı. Bunlardan biri annemin eski telefonuydu, diğeri de Gazel’in. Morgdaki görevli ablamın üzerinden çıkan eşyaları bana teslim etmişti. Kanlı kıyafetlerini, ayakkabılarını, boynundan hiç çıkarmadığı saka kuşu kolyesini ve telefonunu bir kutunun içinde bana vermişlerdi.
Annemin bir hediyesi olan kolyeyi Gazel yıllarca takmıştı. Ölürken bile boynunda o kolye vardı. Elimi uzatıp boynumdaki kolyeye dokundum. Gazel’den bana kalan tek şey buydu. Bir zamanlar ablamın boynunda olan ve ölüm anına kadar hiç çıkarmadığı bu kolyeyi hep takacaktım. Bir gün öldüğümde benim de boynumda bu kolye olacaktı.
Kendi telefonumla annemi aradım. Onsuz geçirdiğim tüm yıllarda hep yaptığım gibi yine onun eski numarasını aramıştım. Masanın üzerine koyduğum telefonda “Fikrimin İnce Gülü” şarkısı çaldığında iç çektim. Uzanıp çağrıma yanıt verdikten sonra, “Merhaba anne,” dedim buruk bir sesle. “Yine seni aradım ama bu sefer son kez.” Bu tek taraflı konuşmalarımızın sonuydu, bir daha hiç bu numarayı aramayacaktım.
“Üzgünüm ama bu sefer söyleyeceklerim hoşuma gitmeyecek, biraz da gerçekleri konuşmamızın zamanı geldi.” Ablamı kaybettikten sonra sanki yıllar süren bir uykudan uyanmıştım. Artık hasır altı ettiğim gerçekleri daha iyi görüyordum.
“Sen bencil bir kadınsın, Begüm Hanım.” Yıllar sonra bunu anlamanın hüznüyle başımı yavaşça salladım. “Biz ablamla çocuk hâlimizle hep seni düşünür, üzerine titrer ve babamın birçok konuda sana haksızlık ettiğini düşünürdük. Gazel’le ikimizin tek noktası sana olan sevgimizdi. Merak ediyorum, seni düşündüğümüz kadar sen de bizi düşündün mü?” Artık bundan o kadar da emin değildim. Bir zamanlar bizi çok sevdiğini inkâr edemezdim ama kendi huzurunu daha çok sevmişti. Bunu yeni yeni anlıyordum.
“Babam sana vurmuyordu, elini bile kaldırmazdı. Ondan ayrılırsan seni öldürmekle tehdit etmezdi. Psikolojik olarak seni baskılardı ama evliliğinizde hiç fiziksel şiddet olmadı. Üstelik sen zengin bir ailedendin ve isteseydin ailen babamın üzerine avukat ordusuyla gelir ve seni çocuklarınla o evden çıkarırdı.” Başımı ağır ağır iki yana salladım.
“O zaman neden bunu yapmadın?” Burnumun direği sızladığında kulağıma yasladığım telefonu daha sıkı tuttum. “Neden babamdan boşanıp bizi o evden kurtarmadın? Babam iki kardeşi birbirine düşman bir şekilde büyütürken sen bir anne olarak nasıl buna göz yumdun?”
Bir anne çocukları için her şeyi yapardı. Onların mutluluğu için gerekirse sevdiği adamdan bile vazgeçerdi. Annem neden her konuda babama boyun eğip bizi o kadar ezdirmişti? “Bugüne kadar hatayı hep babamda aradım ama sen de iyi bir anne değildin.”
Gözyaşlarım birbiri ardına akıp yanağımı ıslatırken ağlamaktan boğuklaşmış bir sesle, “Bencildin,” diye fısıldadım. “Babamı o kadar çok seviyordun ki o yanında olduğu sürece bize ne yaparsa yapsın sineye çekiyordun.”
Babamın üzerimizde hâkimiyet kurup disiplin adı altında biz çocukları cezalandırdığı tüm o yılları hatırladım. “Babam kötü biri değildi ama iyi bir baba da değildi. Fakat sen de ona hiç dur demedin ve hataları konusunda onu uyarmadın.”
Aklıma gelenlerle dudaklarım titrediğinde konuşmak için kendimi zorladım. “O yağmurun altında ben tek başıma ıslanırken babama yalvarmak yerine neden yanıma gelmedin? Gazel’in yaptığı şeyi bir anne olarak sen neden yapmadın?” Yumuşak bir sesle babama yalvarmak yerine sert bir şekilde ona dur deseydi, karşısında dursaydı babam yine bizi cezalandırır mıydı?
Annem öyle anlarda babama kızıp cezayı bizimle bölüşseydi babam gaddarlığını ne kadar konuşturabilirdi? Babam üzerimize her geldiğinde annem onun karşısında dursaydı babam bize hiçbir şey yapamazdı. Diyelim ki yapmaya kalkıştı, o zaman annem açık bir şekilde tavrını ortaya koymalıydı. Kendine bir çekidüzen vermezse kızlarını alıp gitmekle onu tehdit edebilirdi. Babamın davranışlarında değişen bir şey olmazsa işte o zaman gerçekten kızlarını alıp o evden gitmeliydi.
Annem bunların hiçbirini yapmamıştı. “En az kocan kadar sen de önce kendini düşünen biriydin, Begüm Hanım.” Omuzlarım düştüğünde bir kez daha sesli bir şekilde ağlamaya başladım. “Sizin bencilliğiniz yüzünden biz Saka kızları bir cehennemin içinde büyüdük. Ben babam için tüm hayatımı harcadım, Gazel de senin yüzünden.”
Marasliyanlar benim değil, babamın düşmanıydı. Babamın sekiz yaşında bana yaptırdığı o patlama yüzünden Carlos’un radarına girmiştim. Bir daha da hiç peşimi bırakmamıştı. Gazel ise annemi korumak için onların kölesi olmuş, tecavüzlerine ve aşağılamalarına katlanmıştı. “Koskoca bir ömrü size harcadık ama yine yetmedi.” Bizi mahvetmişlerdi.
“Ablamı bitirdin, bir de üstüne kendine yeni bir hayat mı kurdun?” Ondan tüm kalbimle nefret ediyordum. “Sen yaşa diye Gazel nelere katlandı. Son nefesinde onun elini tutmak bu kadar zor muydu? Sana olan tüm sevgim son buldu, Begüm Hanım.” Gözyaşlarımı sertçe silerek ayağa kalktım. “Artık ne yüzünü görürüm ne de beni görmeni isterim. Umarım kayıp anıların hiç geri gelmez çünkü iki kızını birden kaybettin.” Masanın üzerinde duran telefonunu alıp duvara fırlattım.
Duvara çarpıp yere düşen telefon kırılmayınca sinirli bir şekilde etrafıma baktım. Bahçedeki odun yığının yanında duran baltayı görünce hızlı adımlarla yürüdüm. Baltayı alıp yerdeki telefonun yanına gittim ve tereddüt bile etmeden baltayı telefona geçirdim. Sinirden bağırarak paramparça olana kadar üst üste baltayla annemin telefonuna vurdum. Her parçası bir yere savrulduğunda önce elimdeki balta yere düştü, hemen ardından da ben.
Dizlerimin üzerine düştüğümde elimi soğuk toprağa bastırıp hıçkırıklarla ağlamaya başladım. “Anne baba olmaya layık değilsiniz!” Bizi bitirmişlerdi. İkisi de birbirinin aynısıydı ama biz hatayı hep babamda görmüştük, oysaki annem de masum değildi.
“Keşke…” diye mırıldanırken başımı eğdiğim için saçlarım yüzümü kapatıyordu. İçim çıkarcasına ağlarken sözcükler dudaklarımdan ağıt gibi döküldü. “O gün seni gerçekten öldürseydim.” Tüm hayatımı anne katili olarak geçirmeye razıydım, yeter ki Gazel Marasliyanlara hiç bulaşmasaydı.
Eğer on üçüncü yaş günümde annemi gerçekten öldürseydim o zaman Carlos’un Gazel’e karşı kullanacağı bir kozu olmazdı. Ablam onlara hiç bulaşmaz, annemi yaşatmak için evden kaçıp onların maşası olmazdı. Böylece düşman kazanmazdı ve bir kansız çıkıp onu öldürmezdi.
Dağınık saçlarımın arasından annemin telefonunun parçalarına bakarken hıçkırdım. “Senin yaşaman benden ablamı aldıysa keşke o depoda ölseydin, anne.” Bana bunu bile söyletmişti. Artık ne babamı görmek istiyordum ne de annemi. İkisi de korkunç insanlardı.
Kendimi zorlayarak ayağa kalktığımda adımlarım bir sarhoşu aratmayacak kadar sarsaktı. Karun beni çok bekletmeden gelince birlikte yola çıktık. “Duha nasıl?” Bunu sorarken heyecanım ve korkum sesime yansıyordu. “Yeni bir kalp buldunuz mu?”
Trafik çok hareketli olduğu için Karun gözünü yoldan ayırmadan arabayı kullanırken başını salladı. “Onun için bir kalp bulduk ama yasa dışı yollardan. Bu yüzden kimse onun Türkiye’de olduğunu bilmemeli. Dün ameliyat oldu, ameliyatı gayet iyi geçti. Yakında uyanıp kendisine gelir.” Uzun zaman sonra güzel bir haberin mutluluğuyla tuttuğum nefesimi verdim. Duha iyiydi ve yaşıyordu. Şükürler olsun ki hayati tehlikeyi atlatmıştı.
“Nakil ameliyatını hangi hastanede oldu?”
Komik bir şey söylemişim gibi Karun kısa bir an bana bakıp alayla güldü. “Ne hastanesinden bahsediyorsun?”
Önüne döndüğünde alaycılığından bir şey kaybetmemişti. “Gözden uzak bir evi daha steril bir hâle getirmekle uğraşıyordum. Elay doktor olduğu için bir ameliyatta olması gereken tüm tıbbi cihazların listesini çıkardı. Hepsini bulup temin etmem zor değildi ama biraz zaman aldı. Bu yasa dışı işi yapacak doktorları ayarlamak da beni biraz uğraştırdı.” Son bir haftadır zamana karşı yarıştığı için çok yorgun görünüyordu.
“Tüm hazırlıkları yaptıktan sonra geriye kalan tek şey bulduğumuz donörden kalbi almaktı.” Kasaptan bir parça et almış gibi rahat bir hareketle omuzlarını silkti. “Dün o piçin kalbi alındı ve Tunus’a takıldı. Bunu bizzat yapan kişi Elay’dı.”
“Duha yaşasın diye birini kurban ettiniz ve ondan piç diye mi bahsediyorsun?” Çatık kaşlarla ona bakarken yaptıklarını onaylamadığımı açık bir şekilde gösteriyordum. Evet, Duha’nın yaşamasını çok istiyordum ve Elay’ın yerinde olsaydım aynı şeyi ben de yapardım. Ancak o yaşasın diye biri ölmüştü, hiç olmazsa saygıyı hak ediyordu.
“Kalbi kimden aldınız? Karun bak, eğer masum birine kıydıysanız bunun vebalinden kurtulamazsınız,” dediğimde Karun gözlerini yola kenetleyerek yüzünü buruşturdu.
“Onun için üzülmene gerek yok, ciğeri beş para etmez biriydi.” Umarım bu konuda yalan söylemiyordu.
Acaba Duha’ya kimin kalbini vermişlerdi?
Yorumlar