“Konu sevdiklerimizi korumak olunca en masum olanımız bile günaha tapardı.”
Zaman tüm acıların merhemi derlerdi ama öyle değilmiş. Aradan aylar geçmesine rağmen yüreğimdeki kederden eksilen hiçbir şey olmamıştı. Ablamdan kalan boşluğu hiçbir şeyle dolduramıyordum, onun yerini doldurmayı da istemiyordum. Ölümünün üzerinden üç ay geçmesine rağmen acım hâlâ ilk günkü gibi tazeydi. Herkes bana bunun hemen geçecek bir şey olmadığını, birkaç yıl sonra biraz daha iyi hissedeceğimi söylüyordu. Hayır, aradan yüz yıl da geçse daha iyi hissetmeyecektim.
Bu üç ay bana kendimi daha iyi hissettirmediği gibi Melek’ten de her şeyini almıştı. Motor kabiliyetlerini tamamen kaybetmişti. Felçli hastalar gibi artık elini bile kıpırdatırken çok zorlanıyordu. Tek yaptığı bizi dinlemek, gözleriyle odadakileri takip etmek ve çektiği acıların içinde güçlükle de olsa konuşmaya çalışmaktı. Her an onun kötü haberini alabilirdik ama hiçbirimiz buna hazır değildik.
Aradan geçen bu aylarda güzel olan tek gelişme Duha’nın sağlığına kavuşmasıydı. Şükürler olsun ki hiçbir aksilik çıkmamış ve her şey Karun’un planladığı gibi gitmişti. Kalbi yasa dışı yollarla bulduklarını saklamak için basına Duha’nın tedavi olmak üzere yurt dışına gittiği haberini sızdırmışlardı. Nakil ameliyatı başarıyla geçince Duha yurt dışında ameliyat olmuş gibi bir izlenim yaratmışlardı. Karun bunun için yurt dışındaki bir hastaneyle bile anlaşmıştı. Duha’nın orada ameliyat olduğuna dair kanıtları hazırlamıştı. Karun işini asla şansa bırakmazdı.
Yalnız hem Duha’nın hem de benim merak ettiğimiz tek bir şey vardı. Onu yaşatmak için kimin kalbini almışlardı? Bunu ne kadar sorarsak soralım Karun ve Elay bu konuda tek kelime etmiyordu. Sadece onlar değil, Kadem ve Kenan da bunu sır gibi saklıyordu. Onlar gerçeği bizden sakladıkça daha çok merak ediyorduk. Er veya geç öğrenecektik, bunu sonsuza kadar gizleyemezlerdi.
Doktorların kontrolünde olduğum için bir şekilde gebeliği korumayı başarmıştık. Bebeğim artık sekiz aylıktı. Günün yarısını evde duvarlara bakarak geçiriyordum, kalan yarısını da hastanede Melek’in yanında. Düşük tehlikesi ortadan kalkmadığı için son ana kadar rahat bir nefes alamayacaktık. Onu sağ salim dünyaya getirsem başka hiçbir şey istemiyordum. Son günlerde bana dayanma gücü veren tek şey Karun ve bebeğimdi.
Sıklıkla olduğu gibi yalnız kalınca yine kendimi odama kapatmıştım. Gazel’in Defne’ye aldığı müzik kutusunu açıp o alıştığım melodiyi dinlerken sırtımı yatak başlığına yaslamıştım. Ablamı hissetmek istercesine boynumdaki kolyeye dokunurken yine boş gözlerle karşımdaki duvara bakıyordum. Kafamda dinmek bilmeyen bir matem havası olduğundan artık hiçbir şeyden keyif almıyordum.
Odamın kapısı açılınca Karun içeri girdi. Hastanede Melek’in yanında olduğu için onu evde görmeyi beklemediğimden şaşırmıştım. “Neden eve geldin?” diye sorduğumda kısa bir an kapının önünde duraksadı. Soru sorma şeklimden onu görmekten hoşlanmadığımı düşünmüş olmalıydı.
Yüz ifadesi değişirken mavi gözlerindeki dalgalanmayı gördüm. “Beni görmekten rahatsız mısın?”
“Hayır.” O içeri girmeden hemen önce yine ağladığım için sesim çatallaşmıştı. “Eve gelmeni beklemediğim için şaşırdım.”
En nefret ettiği şey onu kendimden uzaklaştırmamdı. Öyle olmadığını anlayınca rahatlayarak nefesini verdi. “Duş alıp çıkacağım.” Bana doğru yürürken elinde bir tabak yeşil erik tuttuğunu daha yeni fark ediyordum. “Belki canın çekmiştir diye sana erik aldım.” İç çekerek tabaktaki eriklere bakıyordum. Ondan ilk kez erik istediğimde almadığı için her fırsatta bana erik alıyordu.
Tabağı yatağımın yanındaki komodinin üzerine bıraktıktan sonra yatağın kenarına oturdu. “Nasılsın?” Bunu sorarken gözlerini dahi kırpmadan yüzümü izliyordu. “Ağrın sızın varsa hemen hastaneye gidelim.” Bir yerim ağrıyınca bunu ondan saklayacağımı düşündüğünden mimiklerimi analiz ediyordu. Ne kadar bakarsa baksın yüzümde göreceği acıların biri bile fiziksel değildi.
“Bedenen iyiyim.” Keyifsiz bir sesle konuşup tabaktaki eriklerden bir tane aldım. “Ama duygusal olarak berbatım.”
“Biliyorum.” Yüzümü hafifçe okşayıp bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Ablama olanlardan sonra psikolojik açıdan hiç iyi olmadığımı biliyordu.
“Hiç geçmeyecek gibi geliyor, geçmiyor da.” Sesi bir kadife yumuşaklığında çıkarken elini yüzümden çekti. “Ama zamanla acın daha katlanılır bir hâle gelecek.” Umarım öyle olurdu, bu acıyla yaşanılmıyordu.
Karun beni biraz neşelendirmek için bluzumu yukarı sıyırıp kocaman karnımı açığa çıkardı. “Kızım nasıl?” Son zamanlarda hep yaptığı gibi elini yine karnımın üzerinde gezdirdi. Onun için günün en güzel saatleri bebeğimizin hareketlerini hissettiği anlardı.
Karun içeri girene kadar Defne’nin tekmeleri hiç kesilmemişti. Fakat şimdi durduğu için babasının elinin altında hiç kıpırdamıyordu. Karun büyük bir sabırla elini karnımda gezdirmeye devam edip, “Bugün neden bu kadar uslu?” diye sordu. “Dün gece sen uyurken bile tekmeliyordu.”
İğneleyici bakışlarım onu bulsa da ona nasıl baktığımı görmedi çünkü başını eğmiş, pürdikkat karnıma bakıyordu. “Ben uyurken de mi karnımı röntgenliyorsun?”
Savunmaya geçerek hızlıca, “Hayır,” dedi. Şişkin karnımı okşarken dudaklarında küçük bir gülümseme vardı. “Dün gece uyku tutmayınca kızımla biraz sohbet ettim.” Eğilip sıcak dudaklarını karnıma bastırınca içim titremişti. Yavaşça başını çekip bir okyanusu andıran mavi gözlerini bana çıkardı. “Onunla konuşmak bile bana iyi geliyor.”
Karun daha cümlesini yeni bitirmişti ki Defne yine tekmelemeye başlayınca gözlerini büyüttü. “Bunu gördün mü?” Heyecanlanarak hemen başını eğip yüzünü karnıma yaklaştırdı. “Babasının sesini tanıdığı için karşılık veriyor.”
“Daha seni sesinden tanıyacak durumda değil.”
“Babasına çekmişse anne karnında bile sesimi tanır.” Böbürlenip bu sefer de başını karnıma yasladı. Kulağını karnımın tam üstüne yaslayıp Defne’nin hareketlerini dinliyordu. “Ben seni topuklu ayakkabının tıkırtısından tanıyorsam, kızım da pekâlâ beni sesimden tanıyabilir.”
Sinirlerimi bozduğu için uzun zaman sonra ilk kez tebessüm ettim. Elimi uzatıp parmaklarımı saçlarının arasında gezdirmeye başladım. “Bir ay sonra onu kucağımıza alacağız ama zamanlaması çok kötü.” Bu psikolojiyle onunla nasıl ilgilenecektim, hiç bilmiyordum.
“Sana katılmıyorum, zamanlaması çok iyi.” Karun parmaklarımın altında gevşemeye başladığı için sesi mırıltıyla çıkıyordu.
Başını karnıma yaslamış, gözlerini yumarak bebeğimizin hareketlerini dinliyordu. Bunu yaparken de kendini benim dokunuşlarıma bırakmıştı. “Melek’in hiç zamanı kalmadı ve o, Defne’yi görmeyi çok istiyor.” Sesinde bir kırılma hissettiğimde içini çekti. “Melek sanki gitmek için onu bekliyor.” Benim bilmediğim ne biliyorsa yutkundu. “Neredeyse her gün bana doğuma kaç gün kaldığını soruyor.” Kalbim teklemişti.
“Melek’in artık yaşadığı hayat, hayat değil,” diye fısıldarken dün olanları hatırlamak bile beni yeniden ağlatabilirdi. “Dün yatağında acılar içinde kıvranırken attığı çığlıkları unutamıyorum.” Beynindeki illet onu içten içe tükettiği için çok canı yanıyordu.
Son aylarda Karun gününün çoğunu onunla geçirdiği için Melek’in o can yakıcı krizlerine büyük ihtimalle denk gelmişti. “Kimi kaybediyorum ben, Saka?” Yavaşça başını karnımdan ayırıp bana bakarken mavi irisleri titriyordu. Bir kurşunun kristal bir camı parçalaması gibi paramparça olmuş gözlerle beni izliyordu. “Her geçen günle bana biraz daha veda eden yeğenim mi yoksa kız kardeşim mi?”
Titreyen parmaklarla yanağına dokundum, nasıl hissettiğini tahmin bile edemezdim. “Bu aşamada bir önemi var mı?”
Yanağını avucumun içine yaslayıp içli gözlerle, “Hayır,” diye fısıldadı. “Melek hangi sıfatla hayatımda olursa olsun yokluğu daha az acıtmayacak.”
“Levent’i çağırmalısınız.” Bunu söylerken tepkisini kestiremediğim için sesimi olabildiğince sıcak çıkarmaya çalışıyordum. “Melek’in son anlarında yanında olmalı. Gurur’la ikiniz inadı bırakıp onu çağırın yoksa Levent sizi asla affetmez.” Melek’le vedalaşma hakkını ondan alırlarsa Levent’in tepkisi çok yıkıcı olabilirdi.
Karun isteksizce başını salladı, haklı olduğumu biliyordu. Tam bir şey söyleyecekti ki telefonu çalınca ayağa kalkıp cebindeki telefonu çıkardı. “Seni dinliyorum, Kenan.” Bana sırtını dönerek pencereye doğru bir adım atmıştı ki Kenan ona ne söylediyse adımları durdu. “Anlamadım?” Kötü bir haber almış gibi sırt kasları gerilmişti. “Ne demek boşanmış? Sen ne dediğinin farkında mısın?”
Bir süre Kenan’ı dinledi ama daha sonra yüz kızartıcı küfürler savurarak telefonu kapattı. Bana döndüğünde yüz ifadesi şaşkın olduğu kadar kızgındı da. “Gurur ve Farah boşanmış!” Ağzım bir karış açıldı, buna hiç ihtimal vermediğim için afallamıştım. O iki aptal boşandı mı?
“Bir yanlışın olmalı.” Aceleyle yataktan çıktım, duyduklarımdan sonra neye uğradığımı anlayamamıştım. “O ikisinin açılmış bir boşanma davası yok ki nasıl boşanabilirler?”
“Varmış!” Karun sertçe konuşup sinirli adımlarla kapıya yürüdü. “Davayı Farah açmış ve bugün de duruşmaları varmış.” Yürümeyi bırakıp bir anda bana döndüğünde yüz ifadesi sarsıcıydı. “Gurur bana bundan nasıl bahsetmez? O piçi her gün görüyorum, karısının ona boşanma davası açtığını nasıl saklar!”
Bir hışımla odadan çıkmıştı. Karun’un arkasından aval aval kapıya bakarken olanların şokundan bir türlü çıkamıyordum. Gurur bir şeyleri saklamak konusunda çok iyiydi, o istemediği sürece kimse neyi olduğunu anlayamazdı. Peki, Farah böyle önemli bir şeyi bizden nasıl saklayabilmişti? Farah’ın canını sıkan bir şeyler olduğunu anlamıştım ama evliliğini bitirecek kadar ciddi bir şeyler olduğunu bilmiyordum.
Normalde olsa Farah’ın açtığı boşanma davasından hemen haberimiz olurdu ama son günlerde derdimiz başımızdan aşkındı. Ablamın ölümü, gebeliğimin riskleri, Duha’nın ameliyatı ve Melek’in durumu… Her şey üst üste geldiği için kendimizi kaybetmiş durumdaydık. Bu yüzden hiçbirimiz Farah ve Gurur’un boşanma aşamasında olduğunu anlayamamıştık.
İkisi her gün yüzümüze karşı her şey yolundaymış gibi rol yapıp durmuştu. Bunca derdin arasında aslında hiçbir şeyin yolunda olmadığını anlayamamıştık. Telefonumu alarak terasa çıktım. Olanları bizzat ondan duymak istediğimden Farah’ı aradım. Daha bugün boşanmıştı, eminim o da hiç iyi değildi. Boşanma davasını açan o olabilirdi ama biten bir evlilik seven insanlarda derin bir acı bırakırdı.
Onu bu kadar çok severken Gurur’dan nasıl boşanabilmişti? Bunu yapmak için çok önemli bir sebebi olmalıydı. Acaba evliliklerini bitiren şey Leyla olabilir miydi? Belki de Farah’ın boşanma kararı almasının nedeni buydu. Telefonunu açsaydı ona neler olduğunu sorabilirdim ama Farah’ın telefonu kapalıydı.
***
Farah ve Gurur’un neden boşandıklarını bilmiyordum. Henüz ikisiyle de görüşme fırsatım olmamıştı. Bu sabah Kenan arayıp onların boşandığını söyleyince Karun, Gurur’la konuşmak için evden çıkmıştı. Farah’a ulaşamayınca ben de biraz kafa dağıtmak için karşı komşumuz Tunuslara gelmiştim. Günün kalanını Elay’la geçirmiştim. Bir süre Elay’la sohbet etmiş ama kendimi çok hâlsiz hissettiğim için daha sonra yukarı çıkıp uyumuştum. Duha’nın evinde de bir odam olduğu için hiç yabancılık çekmiyordum.
Ne zaman Gazel’i düşünsem bedenimdeki tüm enerjiyi tüketene kadar ağladığımdan uyandığımda hava kararmıştı. Ablam öldüğünden beri kendimi iyice salmıştım, artık ne giyimime özeniyordum ne de makyaj yapıyordum. Dışarıdan bana bakan biri bile ağır bir depresyonda olduğumu hemen anlardı.
Karnım kocaman olduğu için bacaklarım hafif açık bir şekilde yürümeye alışmıştım. Salona geçtiğimde Duha’nın işten döndüğünü gördüm. Karun eve uğrayıp beni bulamayınca o da buraya gelmişti. Duha son zamanlarda hep yaptığı gibi bir dedektif edasıyla gözlerini kısmış, Karun ve Elay’a bakıp duruyordu. “Bana kimin kalbini verdiniz?” Bunu öğrenmeden rahat nefes alamayacaktı.
Elay bacak bacak üstüne atmaya kalkıştı ama davul gibi göbeği yüzünden bunu yapamadı. Koltuğa yayılıp bacaklarını öne doğru uzatırken hep aynı konunun açılmasıyla artık fenalık geçirecekti. “Kendi iyiliğin için bilmesen daha iyi.” Aklına ne geldiyse istemsizce yüzünü buruşturdu. “Kimin kalbini aldığını bilirsen ne dırdırın biter ne de kahrın.”
Karun beni görünce tebessüm ederek hemen ayağa kalktı. “Uyanmışsın.” Yanıma gelip koluma girerek yürümeme yardım etti.
Beni kalktığı koltuğa oturtup rahat edeyim diye sırtımın arkasına bir yastık koydu. Karun yanıma oturduğunda meraklı bakışlarım onun üzerindeydi. “Kimin kalbini aldığınızı Duha’dan saklıyorsunuz ama bana niye söylemiyorsunuz?”
“Çünkü senin ağzında bakla ıslanmıyor.” Elay tam karşımdaki koltukta olduğu için iğneleyici bakışlarını üzerimden çekmiyordu. “Gerçeği bilirsen hemen Duha’ya yetiştirirsin.”
Ona göz devirmemek için kendimi zor tutarken omuzlarımı dikleştirdim. “Duha’ya söylemezdim.”
Karun sinirlerimi bozarak güldü. “Dakikasında söylerdin.”
İnat ederek, “Söylemezdim,” dediğimde Duha gülüşünü saklamak için başını hafifçe öne eğdi.
“Söylerdin geveze kuş. İkimizi ilgilendiren konularda her şeyi birbirimize yetiştiriyoruz.” Ne yazık ki haklılık payı vardı. Duha’yla aramızda hiçbir şey uzun süre sır olarak kalmazdı.
“Kimin kalbini almış olabilirsiniz ki?” Düşünürcesine mırıltılar çıkarırken sırasıyla Karun ve Elay’a bakıyordum. “Benden bile sakladığınıza göre belli ki tanıdığımız birinin kalbini aldınız.” Bir yabancının kalbini alsalardı bunu saklama gereğine girmezlerdi. “Ne bu gizem, sanki Serhat’ın kalbini aldınız.” Alay ederek söylediklerimle Karun ve Elay gözle görülür bir şekilde tedirgin oldu.
Öylesine söylediğim bir şeyin onları bu kadar endişelendirmesini beklemiyordum. İkisi de buz kesmiş, yüzleri bembeyaz olmuştu. Duha bundan gerisini çok hızlı çözmüş gibi gözlerini belertti. Son söylediklerimden nasıl bir sonuca vardı, bilmiyordum ama suratı kireç gibi solmuştu. Parmaklarının arasındaki kadeh yere düşüp fayansların üzerinde yuvarladığında sertçe yutkundu.
Tüm bedeni kaskatı kesildiğinde bir ölüm ağırlığıyla başını çevirip omzunun üzerinden Elay’a baktı. Siyah gözlerindeki karmaşa tüm yüzüne yayılırken zar zor konuşmuştu. “Bana…” Sesi fısıltıyla çıktığında birkaç kez derin derin nefesler aldı. “Onun…” Alacağı cevaptan çok korkuyor olmalı ki sesi kısıldı. “Serhat’ın,” diyerek gözlerini Elay’ın mavilerine kenetledi. “Kalbini vermiş olamazsın, değil mi?” Anlamadım?
“Ne?” Şakayla söylediğim bir şeyin gerçek olma ihtimaliyle gözlerimi belerterek Karun’a döndüm. “Ona Serhat’ın kalbini mi verdiniz?”
“Nefesim, biz artık evimize gidelim.” Karun hemen ayağa kalkıp kolumu tutarak beni kapıya yürüttü. Bunu yaparken yüz ifadesi çok telaşlıydı, kaçar gibi bir hâli vardı.
“Karun bıraksana kolumu.” Ona zorluk çıkarıp Duha’nın yüzüne bile bakamayan Elay’ı gösterdim. “Eski yârin ömrünü gerçekten yenisine verdi mi, bilmek istiyorum.”
Karun kaşlarını çatarak bana Duha’yı gösterdi. Duha bir çılgınlık yapmadan önce Elay’dan cevap beklediği için gözlerini bile kırpmadan karısına bakıyordu. Karun kulağıma doğru eğilip kısık bir sesle, “Tunus olaya uyanmadan buradan çıkmalıyım yoksa beni kurşuna dizer,” derken sesindeki panik azımsanamazdı.
Hızla ona döndüğümde dehşete kapılmıştım. “Ona gerçekten Serhat’ın kalbini mi verdiniz?”
“Yavrum şu şaşırma işini yolda yap, yürü gidelim.” Tek kelime etmeme izin vermeden kolumdan tuttuğu gibi beni salondan çıkardı. O panikle Duha’nın evinden nasıl çıktığımızı hiç anlamamıştım.
Kendi malikânemize geldiğimizde Karun tüm adamlarını bahçeye topladı. “Tunus piçi buraya baskın yaparsa sakın onu içeri almayın!” Yediği haltın büyüklüğünü bildiği için gereken tüm tedbirleri alıyordu. Elay’ın eski kocasının kalbini Duha’ya nasıl verirdi! Çıldıracaktım. Bu kadar ileri gitmelerini beklemiyordum.
Eve girdiğimizde doğrudan büyük salona geçtik. Çağıl, nişanlısıyla buradaydı ama yüzü gözü tanınmaz hâldeydi. Çiçek ilk yardım setinin içinden çıkardığı pamuğa tentürdiyot dökerek Çağıl’ın yüzüne pansuman yapıyordu. Onların tam karşısındaki koltuğa otururken içim acıyarak Çağıl’ın yüzündeki kanlara baktım. “Gurur mu yaptı bunu?”
Öğrendiğime göre Gurur’un bugünkü duruşmasına katılmıştı ama Farah’ın tanığı olarak. Çiçek gazlı bezi onun yanağındaki morluğa biraz sert bastırmış olmalı ki Çağıl kısık bir sesle inledi. “O piç, amcam sıfatında bulunduğu için ona karşılık veremiyorum.”
“Buna kalkışırsan ecdadını sikerim.” Karun sert bir sesle onu uyararak yanımdaki koltuğa oturdu. “Sana ne yaparsa yapsın o senin amcan, saygını koru.” Çağıl’ın burnundan ve dudaklarından akan kanı görünce kızgınlıkla kaşlarını çattı. “Gurur yine sana karşı merhametli davranmış, daha fazlasını hak ediyorsun.”
Gurur yetmezmiş gibi bir fırça da Karun’dan yiyince Çağıl homurtuyla karışık bir ses çıkardı. “Bu kadar kızacağı bir şey yapmadım.”
“Ulan piç, adamın karısının tanığı olarak adliyeye gitmişsin! Boşanmalarında artık senin de katkın var.”
Çağıl, Çiçek’i durdurarak yönünü abisine çevirdi. Yanındaki ıslak mendillerden birini alıp burnunda ve patlayan dudağında kuruyan kanları silmeye başladı. “Farah beni aradığında hiçbir şekilde o duruşmaya gitmeyi kabul etmedim ama kız ağlayarak boşanmak istediğinden bahsetti. Onun tanığı olmam için bana yalvardı.”
Karun tek kaşını yukarı kaldırdığında kardeşine olan bakışları iğneleyiciydi. “Sen de dayanamayıp amcanın karşısında mı durdun?”
“Hayır, bunu ikisinin iyiliği için yaptım.” Dudaklarının üstüne mendili bastırıp yüzünü temizlemeye çalışırken yaptığı şey için pişman değildi. “Onların çok güzel bir ilişkisi vardı ama temeli zayıftı. Bu yüzden en küçük bir darbede kırılmaya mahkûmdu. Eğer Gurur zorla Farah’ı yanında tutmaya çalışsaydı bir süre sonra ilişkileri sizinkine benzeyecekti.”
Sinirlenerek yerimde dikleştim. “Ne varmış bizim ilişkimizde?”
“Ne yok ki?” Çağıl’ın eleştirel bakışları Karun ile ikimizin üzerinde gezindikçe boğazına yapışmamız an meselesiydi. “Şimdilerde ikiniz de biraz duruldunuz ama geçmişte birbirinize yapmadığınız şey kalmadı. Onlar da sizin gibi toksik ve tehlikeli bir ilişkinin içine girsin istemedim.”
“Karun şu kardeşine bir şey söyle, dürüstlüğü sinirlerimi bozuyor!”
Çağıl kendini tutamayıp güldü ama patlayan dudağı yüzünden bu küçük eylem bile canını yaktı. İniltisini bastırmaya çalışırken ona bu kadar sert vurduğu için kısık bir sesle Gurur’a küfretmişti. “Daha sağlam bir şekilde başlamaları için bu boşanmanın yaşanması gerekiyordu. Eğer birbirlerini gerçekten seviyorlarsa zaten birlikte olmanın bir yolunu bulurlar.” Haklı olabilirdi, ayrılık her zaman bir son değildi. Bize son gibi gelen şeyler bazen daha güzel şeylerin başlangıcı olabilirdi.
Dışarıdan üst üste silah sesleri gelince bu baskını beklediğimiz için Karun’la hiç keyfimizi bozmadık fakat Çiçek tiz bir çığlık atarak Çağıl’ın koluna yapışmıştı. “Sakin ol, gelin hanım.” Karun hiç istifini bozmadan bakışlarını pencereye çıkardı. “Tunus piçidir, birazdan gider.”
Çağıl nişanlısını yatıştırmak için Çiçek’e tebessüm ederek ona kapıyı gösterdi. “Kurşun sesleri seni korkutuyorsa yukarı çıkıp odamda bekle ama camlardan uzak dur.”
Her kurşun sesiyle Çiçek istemsizce irkilirken, “Yanında kalmak istiyorum,” dedi kısık bir sesle. Hemen ardından meraklı bakışlarını bana dikti. “Duha Bey neden evimize saldırıyor?” Bunu sorarken Çağıl’ın gülümsediğini görmemişti. Burayı evi olarak görmesi Çağıl’ın çok hoşuna gitmişti.
Benden bir cevap bekleyen kıza yanımda oturan hayvan herifi gösterdim. “Neden bunu Karun’a sormuyorsun? Belki sana Serhat’ın kalbini alıp nasıl Duha’ya verdiğini anlatır.”
Çiçek gözlerini kocaman açtığında Çağıl yüz kızartıcı bir küfür savurdu. “Anlamadım?”
“Valla ben de pek anlamış değilim.” Kollarımı göğsümde birleştirerek dik dik Karun’a bakmaya başladım. “Neler olduğunu sen bize anlatmak ister misin?”
Korumalar onu bahçeye almadığı için Duha dışarıda bağırıp rastgele ateş ederken Karun güvenli alanında olduğu için sırıttı. Kapıya diktiği adamları Duha’yı içeri almazdı. “Bu piç yapılan iyilikten hiç anlamıyor.” Masumu oynayıp bize pencereyi göstererek dışarıdaki silah seslerine dikkat çekti. “Onun hayatını kurtardım, bana böyle mi teşekkür ediyor?”
“Yahu adamın karısının eski kocasının kalbini ona vermişsin. Bu cümleyi kurarken bile beynim yandı, ne teşekkürü bekliyorsun?” Kızgın mıydım yoksa mutlu veya şaşkın mı, bunu bile anlayamıyordum. Kırlenti alıp Karun’un kafasına sertçe vurdum. “Memlekette onca insan varken nasıl ona Serhat’ın kalbini verirsin!”
Karun benim gazabımdan kurtulup ayağa kalkarak benden en uzak koltuğa oturdu. Bunu yaparken gülmeden duramıyordu. “O piçten aldığım en iyi intikam bu, bunun bir üstü yok.” Nihayet o üç yüz seksen üç günün intikamını Duha’dan almış gibi gözlerinde şeytani parıltılar vardı.
Dudaklarından erkeksi bir kıkırtı dökülürken ne kadar eğlendiğini saklayamıyordu. “Kalan tüm hayatını Serhat’ın kalbiyle geçirecek. Elay ne zaman başını onun göğsüne yaslasa sikik düşüncelere kapılacak. Acaba eski kocasının kalbini mi dinliyor, diye düşünüp çıldıracak.”
Dışarıdan gelen her kurşun sesi Duha’nın öfkesini yansıttığı için Karun utanmasa kutlama yapacaktı. Duha’ya bundan daha büyük bir kazık atamazdı. Ne düşünüyorsa yeniden gülmeye başladı. “Sabaha kadar uyuyamayacak.”
“Gerçeği öğrenmesi seni bu kadar mutlu ettiyse neden gerçeği şu zamana kadar ondan sakladın?” diye sorduğumda dudağının köşesi belli belirsiz kıvrıldı.
“Elay ilk altı ay ondan saklamamız konusunda beni ikna etti. Tamamen iyileşmeden her şeyi öğrenirse bu onun için ölümcül olabilirdi. Dışarıdaki kükreyişlerine bakılırsa eski sağlığına kavuştu.” Bedeni yeni kalbine uyum sağladığı için artık hiçbir sağlık sorunu kalmamıştı.
Çağıl kısa bir an kendini Duha’nın yerinde hayal etmiş olmalı ki başını iki yana sallayarak silkelendi. “Oğlum küfür gibi bir şey lan bu. Bu kadar ileri gitmek zorunda mıydın?”
“İnsan kalbi her sokak başında satılmıyor, piç kurusu.” Karun kolunu koltuğun kenarına dayayıp arkasına yaslandı. “Bu kadar ileri gitmeseydim o it şimdiye eceline kavuşmuştu.”
Çiçek ilk yardım çantasını toplayarak ayağa kalkarken gözlerinden uyku akıyordu. O da bu ailenin gelini olduğu için en az bizim kadar hastaneden çıkmıyordu. Melek hastanedeyken bir gece evde kalsak iki geceyi onun yanında geçiriyorduk. Çiçek yumuşak bir sesle konuşup, “Biraz uyuyacağım, size iyi geceler,” dedi.
“Benim odamda uyuyabilirsin.” Çağıl bu konuda fazla hevesli göründüğünde Karun kaşlarını belli belirsiz çattı.
“Misafir odalarından birinde kalacak ve gece onun odasına gitmeye kalkışırsan bir posta dayak da benden yersin.”
Çağıl saf bir merakla, “Neden?” diye sorduğunda Karun’un ona olan bakışları sakin, kontrollü ama kararlıydı.
“Nedim’e sözüm var, düğüne kadar parmağının ucuyla bile Çiçek’e dokunmayacaksın.” Açık bir şekilde kardeşine meydan okuyarak cebindeki telefonu çıkardı. “Düğüne kadar bekleyemeyeceğini düşünüyorsan arayayım abisini, derdini ona anlat.”
“Siktir git, piç!” Çağıl küfrederek ayağa kalkarken sinirden dişlerini sıkıyordu. “Melek o hâldeyken sence başka şeylerin peşinde koşacak bir adam mıyım? Çiçek rahat etsin diye odamda kalmasını söyledim.”
Karun’un çalan telefonu hepimizi susturmaya yetmişti. Telefonu kulağına yaslayıp karşı tarafı dinlediğinde göz bebekleri büyüdü. Yüzündeki tüm mimikler donduğunda kötü bir haber aldığını anladık. Kaşlarının kavisi ürkütücü bir ifadeyle çatılınca boğazından hırıltıyı andıran bir ses çıkararak hemen ayağa kalktı. “Kim bizim gelinimize kurşun sıkmaya cüret eder!” Hangi gelinden bahsediyordu?
Çiçek ile ikimiz yutkunarak birbirimize baktık. Kalenderlerin iki gelini buradaydı ve iyiydi; peki, diğer gelin… Farah! “Karun bu ne demek oluyor?” Korkudan kalbim teklerken hemen yanına gidip kolunu tuttum. “Farah iyi mi?”
Karun telefonu kapattığında hepimiz nefesimizi tutarak ona bakıyorduk. Sıkıntılı bir yüz ifadesiyle bize bakarken parmaklarının arasındaki telefonu sertçe sıkıyordu. “Tozlular yolda saldırıya uğramış.” Dudağının kenarı seğirdiğinde dişlerini gıcırdatarak sıktı. “Ümit… Ümit ölmüş, Farah yaralı.”
Hiç vakit kaybetmeden hepimiz hemen evden çıktık, Ümit Bey’in zamansız kaybıyla sarsılmıştım. O iyi bir adamdı, onu ilk kez bu evin bahçesinde görmüştüm. Gurur ülkeye yeni döndüğü için sinirlenip malikâneyi basmıştı. O gün yanında eski bölge liderlerinden Korhan Hanzade de vardı. Tereddüt bile etmeden Korhan’ı öldürmüştüm ve Ümit Bey, orada beni savunmuş, hanemi koruduğumu söylemişti.
Onu yakından tanımıyordum ama tanıdığım kadarıyla adil bir bölge lideri, iyi bir koca ve çok iyi bir babaydı. Farah’la iyi bir baba kız ilişkisi vardı. Farah babasına tapardı hatta onu herkesten daha çok severdi. Babası ölürken Farah orada mıydı? Farah’ın yaraları ne boyutta, bilmiyordum ama yaranın en büyüğünü babasının kaybıyla almıştı. Ümit’in o ölüm anını hiç unutamayacaktı, bunu biliyordum çünkü Gazel’in son hâli aklımdan hiç çıkmıyordu.
Farah’ın en güvenli sığınağı yıkılmıştı.
***
Tüm geceyi hastanede Tozlulara destek olmaya çalışarak geçirmiştik. Kimse bu saldırının nasıl başladığını ve kimlerin işi olduğunu bilmiyordu. Henüz kimse bunu araştıracak durumda değildi, Tozluların acısı çok tazeydi. Farah sırtından vurulmuştu, yani omzunun biraz yakınlarından. Şükürler olsun ki kurşun hayati bir organına denk gelmemişti. Ameliyatı iyi geçmişti ama henüz normal bir odaya alınmamıştı. Ne zaman uyanacağını bilmiyorduk fakat dışarısı mahşer yeriydi.
Ümit’in öldüğünü duyan tüm bölge liderleri hastaneye akın etmişti. Yanlarında sayısız korumayla hastaneye geldiklerinden dışarısı gazeteci kaynıyordu. Hastaneye her giren çıkanı çekip onlardan küçük bir röportaj koparmak için birbirlerini eziyorlardı. Hastanenin yönetim kurulu harekete geçmiş ve basından kimseyi içeri almamaya başlamıştı.
Hastaneye akın eden sadece bölge liderleri değildi, Diyarbakır’daki akrabaları resmen ayağa kalkmıştı. Ümit’e bağlı olan tüm aşiret ağaları soluğu burada aldığından hastanede adım atacak yer yoktu. Karun ve Duha başta olmak üzere buradaki tüm liderler, Diyarbakır’dan gelenlerin sayısını görünce küçük çaplı bir şok yaşamıştı. Tüm şehir mi kalkıp geldi, anlamadık ki. Bugüne kadar hiçbirimiz Tozluların bu kadar çok destekçisi olduğunu bilmiyorduk.
“Bu ne? Koskoca hastaneyi doldurdular.” Hastanenin bahçesini tıklım tıklım dolduran insanları gösterdim. Hepsi hastaneye sığmadığı için yarısı bahçede bekliyordu ve bunlar aslında hiçbir şeydi. Bu gelenler haberi alır almaz yola çıkanlardı, bir de henüz gelmeyenler ama yarına kalmadan gelecek insanlar vardı.
Dün geceden beri hastaneye akın eden insanların sayısı Karun’u da şoke etmişti. “Bu gördüğün sadece küçük bir kısmı.” Bunları söylerken ne kadar şaşkın olduğunu saklayamıyordu. “Duyduğuma göre Diyarbakır’dan yola çıkan düzinelerce araba varmış. Dün geceden beri Diyarbakır’dan kalkan uçak seferleri bile hıncahınç doluymuş.”
Hastanenin terasından aşağıya bakarken Karun hâlâ çok şaşkındı. “Ümit’in elinin altında bu kadar büyük bir güç olduğunu hiç bilmiyordum.” Sadece o değil, bence hiçbir bölge lideri bunu bilmiyordu ama artık hepsi bunun farkındaydı.
“Tüm bu gücün Farah’a geçmesine ne demeli?” Aşağıdaki izdihamı ona göstererek atladığımız bir detaya değindim. “Tüm bu insanların yeni ağası artık Farah ve aynı zamanda Tozluların yeni lideri. Elindeki gücü kullanmayı bilirse kendini zirveye taşır ama bunu yapamazsa silinip gider.”
“Hiçbir şey onun için kolay olmayacak.” Karun’un omuzları düştüğünde Ümit Bey’in zamansız ölümüyle yüzünü sertçe ovuşturdu. “Dün geceden beri tüm bölge liderleri Tozluların ne kadar köklü bir aşiret olduklarını gördü. Bir kadının onları ezecek bir gücü elinde tutmasını istemeyeceklerdir. O masaya oturmasın diye her yerden onu zayıflatmaya çalışacaklardır.”
Bahçedeki dudak uçuklatan kalabalığı gösterdi. İnsanlar neredeyse sokaklara taşacaktı. “Bu insanların hepsi erkek egemenliğini savunan eski kafalı insanlarsa, Farah’ın işi daha da zor. Hiçbiri bir kadına itaat edip ona bağlı kalmayı istemeyebilir. Ya Farah’ın yerine abisi Caner’i liderliğe getirmeye kalkışırlarsa?” Farah birden fazla cepheyle savaşmak zorundaydı. Hem bölge liderlerine hem de aşiret ağalarına kendini kabul ettirmeliydi. Hepsinin onun karşısında durma ihtimali çok yüksekti.
Karun’un düşündüğü şeyler iç karartıcı olmalı ki sıkıntıyla nefesini verdi. “Artık yanında onu koruyan babası ve onu destekleyen bir kocası yok. Bu insanlara karşı yalnız, bir orduya tek başına kafa tutabilir mi, bekleyip göreceğiz.”
“Ne demek kocası yok?” Bunu sorarken kaşlarım çatılmıştı çünkü Farah’ın Gurur’a her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardı. “Boşandılar diye Gurur kıza düşman olacak değil ya. Her yerden saldırıp Farah’ı yıkmaya çalışacaklar ve o daha babasını yeni kaybetti.”
Tüm sinirimi Karun’dan çıkarmak ister gibi ters bakışlarımı ona çıkardım. “Amcan olacak herif hangi cehennemde? Buraya gelip Farah’ın yanında dimdik durmalı.” Farah tek başına tüm bu insanların üstesinden gelemezdi ama Gurur’un desteği çok işine yarardı.
Karun, Gurur’la konuşmuş olmalı ki ifadesi çok umutsuzdu. “O piçi hiç tanımıyorsun.” Bakışlarını benden çekerek önüne döndü. “Bir kez birini kendi içinde bitirdi mi, asla arkasına dönüp bakmaz.”
“Farah’ın hastanede olduğunu ona söyledin mi?”
Karun başını ağır ağır sallayarak cebindeki sigara paketini çıkardı. “Normalde Farah’ın tırnağı kırılsa ortalığı birbirine katardı ama gördüğün gibi dün geceden beri kızın kaldığı hastaneye bile gelmedi.” Gurur’un bu kadar keskin çizgileri olduğunu daha önce hiç fark etmemiştim. Bir boşanmayla sanki Farah’la ilgili her şeyi o adliye salonunda bırakmıştı.
Karun son derece ciddi bir şekilde bana bakarken bu konuda yapılacak hiçbir şeyin kalmadığına inanmaya başlamıştı. “Gurur’u tanıyorum, ne onu görmeye hastaneye gelir ne de Ümit’in cenazesine katılır. Bir kez bitti derse bitmiştir, sen de zorlama artık.” Bu saçmalıktı. Böyle bir günde birbirlerinin yanında olmayacaklarsa ne zaman olacaklardı?
***
Eve gitmek yerine Melek’in kaldığı hastaneye gelmiştim. Karun ve diğerleri benimle gelmemişti, onlar Tozluların olduğu hastanedeydi. Karun ve Duha onların bu zor zamanında ellerinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyordu. Melek’in odasına girdiğimde uyuduğunu görünce onu uyandırmaktan korktum. Üstelik yalnız uyumuyordu, Kadem de onun yatağındaydı.
Kadem günlerdir hastaneden hiç ayrılmıyor, sevgilisini burada yalnız bırakmıyordu. Kıyafetleriyle Melek’in tek kişilik yatağına uzanmıştı ve Melek yan bir şekilde yatıp başını Kadem’in göğsüne yaslamıştı. İkisi de derin bir uykudaydı ve aynı zamanda çok huzurlu görünüyorlardı. Onları uyandırmamak için kapıyı yavaşça çekerek kapattım. Melek her zaman böyle güzel bir uyku çekemiyordu.
Gurur’un tüm adamları Melek kapısının önünde nöbet tuttuğu için buradaki kadın korumalardan birine baktım. “Gurur nerede?”
“Terasa çıktı, Bige Hanım.”
Hiç vakit kaybetmeden koridorda ilerleyip asansöre bindim. En üst katın düğmesine bastıktan sonra sabırsızca beklemeye başladım. Gurur’un Farah konusunda bu kadar katı olacağına inanmıyordum, onunla kendim konuşacaktım. Asansörden inip terasa çıktığımda buradaki masaların çoğu doluydu. Hastanede sigara içmek yasak olduğundan birçok kişi soluğu burada almıştı.
Etrafıma bakınca Gurur’un olduğu masayı gördüm. Ali onun sandalyesinin yanında ayakta durmuş, ona rapor veriyordu ama ikisinin de sırtı bana dönüktü. Küçük adımlarla onlara yaklaştığımda Gurur’un, “Hayır,” dediğini duydum. “Bu artık bizlik bir mesele değil, saldırının arkasında kimlerin olduğunu araştırmaya kalkışma.”
“Abi, sikeceğim senin şu inadını!” Ali’nin sesi kızgın ve sertti. “Dün geceden beri ona bir şey olacak diye hiç uyumadın ama inat edip kızı görmeye gitmiyorsun. O kurşunu ona kimin sıktığını deli gibi öğrenmek istiyorsun ama araştırmama bile izin vermiyorsun. Ümit’in cesedinin üzerine Kalenderlerin gümüş parasını atmışlar, belli ki bu işi senin üzerine yıkacaklar!” Adımlarım duraksar gibi olmuştu. Olay yerinde Kalenderlerin kurbanlarının üzerine attığı kurt baskılı para mı bulunmuştu?
Her bölge liderini temsil eden bir sembol vardı ve gümüş para Kalenderlerin nişanıydı. İki yüzünde kurt baskısı olan parayı kim bulsa oraya bir Kalender’in uğradığını anlardı. Kalender erkekleri birini öldürdüklerinde düşmanlarına ibret olsun diye bunun bilinmesini isterdi. Bu yüzden kurbanın üzerine kurt baskılı gümüş parayı atarak o mekândan çıkarlardı.
Birileri Kalenderlerle bütünleşen bir parayı kullanarak iki aile arasındaki düşmanlığı harlamak istiyordu. Daha yeni Tozluların kaldığı hastaneden ayrılmıştım, gümüş para konusu hiç geçmemişti. Bu da demek oluyordu ki olay yerinde o parayı bulan kişi veya kişiler henüz diğerlerine bundan bahsetmemişti. Peki, Ali’nin bundan nasıl haberi olmuştu? Gurur’un içeride bir casusu olmalıydı.
Ali’nin son söylediklerini bile ciddiye almayan Gurur’un yavaşça omuzlarını silktiğini gördüm. “Tozluların ne düşüneceği sikimde değil. Ümit’in ölümünden beni sorumlu tutmak istiyorlarsa keyifleri bilir. Ancak bunun için bana savaş açarlarsa karşılık vermekten çekinmem.”
Şaşkınlıktan Ali’nin omuzları gerilmişti. “Babasını öldürdüğüne inanırsa bizzat Farah sana savaş açar. O zaman da karşılık verecek misin?”
“Evet.” Gurur bunu söylerken o kadar umursamazdı ki sadece Ali’yi değil, beni de çıldırtıyordu. “Kim olursa olsun, biri beni karşısına alırsa gerekeni yaparım! Şimdi daha fazla canımı sıkmadan kaybol.” Ona inanmıyordum. Farah’ı bu kadar çok severken ona karşılık vermezdi.
Ali bezgince nefesini verip arkasını döndüğünde benimle göz göze geldi. Gurur konusunda bana bol şans diliyormuş gibi bakıp gitti. Yürüyüp bu inatçı herifin tam karşısındaki sandalyeye oturdum. Beni görünce kısa bir an parmaklarının arasındaki sigaraya baktı. Hamile olduğum için dumandan etkilenmemi istemiyordu. Etrafımızın açık olduğunu görünce sigarasını söndürme gereği duymamıştı.
Duman bana gelmesin diye içine çektiği yoğun dumanı omzuna doğru üfledi. “Eğer sen de Ali gibi kafamı ütüleyeceksen hiç uğraşma derim.” Buz gibi bir sesle konuşurken bakışları fazla katıydı. Farah konusunda verdiği karardan dönmeyecekmiş gibi davranıyordu.
“Farah öldü mü, kaldı mı, hiç mi merak etmiyorsun?” Bunu sorarken tepkisini kaçırmamak için gözlerimi dahi kırpmadan ona bakıyordum. “Dün gece çok ciddi bir ameliyat geçirdi, ameliyatı saatlerce sürdü,” diye yalan söyledim.
Boş bulunup, “İki saat…” demişti ki ağzından kaçırdıklarıyla dilini sertçe ısırarak kaşlarını çattı. Onu tuzağa düşürmemin öfkesiyle ters gözlerle bana bakıyordu.
“Ameliyatının iki saat sürdüğünü bile biliyorsun ama sorsam umurunda olmadığını söylersin.” Onun sert bakışları beni korkutmadığı için alay ederek tek kaşımı yukarı kaldırdım. “Nasıl olduğunu öğrenmek için her saat başı onun doktorunu aradığına eminim.” Bu konuda yanılmadığıma yemin edebilirdim.
“Onunla ilgilenen doktorun kim olduğunu bile bilmiyorum, merak edip öğrenme zahmetine girmedim.” Tam da beklediğim gibi gerçekleri inkâr ederek karşımda rahat davranmaya çalışıyordu. Uzanıp sigarasının külünü kül tablasına çırptıktan sonra sandalyesine yaslandı. “Başkalarının hayatına burnunu sokmaktan vazgeç.”
“Farah uyandığında seni yanında bulamazsa çok kırılır. Biraz mantıklı düşünmeye çalış, babasını yeni kaybetti ve sana her zamankinden daha çok ihtiyacı var.”
“Bana ihtiyacı olsaydı benden boşanmazdı,” dediğinde tam bir şey söyleyecektim ki kızgınlıkla kaşlarını çatıp, “Yalvardım lan!” diyerek sesini yükseltti. Masanın üzerinde duran elini sıktığı için parmak boğumları beyazlaşmıştı. Gurur ise yoğun bir öfkeyle bana bakıp sesimi kısmamı istiyordu. “İşleri bu hâle getiren benmişim gibi davranmayı bırakın!”
Gözlerimin içine baktığında yeşil harelerinde gördüğüm tek şey bir cehennemdi ve o cehennemin içinde yanan bir adam. “Boşanmaktan vazgeçsin diye yapmadığım şey kalmadı! Ulan ben…” Çenesini sıktığında boynundaki nabzı seğirmeye başlamıştı. “Dizlerimin üzerine çöküp ona yalvardım.” Baştan ayağa buz kestim, son duyduklarımın etkisinden uzun süre çıkacağımı sanmıyordum.
Gurur gözlerini benden kaçırarak sigarasından derin bir nefes çektiğinde dumanı burnundan verdi. “Çocukken Şeref bana diz çöktürüp işkence yapardı.” Sonlara doğru sesi kısıldı, bunları anlatmak onun için hiç kolay değildi. Yüzüme bakarak anlatamadığı için bakışlarını cama doğru çevirmişti. “Abim bana diz çöktürdükçe kendimi o kadar aşağılanmış hissederdim ki bir daha kimsenin önünde diz çökmeyeceğime yemin etmiştim.”
Yapmacık bir şekilde güldüğünde, gülümseyişi bile yoğun bir azap içeriyordu. “Farah bağcıklarını bağlamayı bilmez, hep açılır. Ayakkabısının bağcıklarına basıp düşmesin diye onun önünde kaç kez diz çöktüğümü bilemezsin.” Bakışlarını bana çıkardığında bunun için Farah’a kızar gibi görünmüyordu. “Onun yere düşüp dizini kanatma ihtimaline bile dayanamazdım. Öyle anlarda gururumu sikip bir kenara atardım.”
Gurur’un sitemkâr bakışları omuzlarıma binen bir yükün ağırlığındaydı. Sanki bir an durup başına gelenleri düşünse, kendini tamamen kaybedeceğini biliyordu. Bu yüzden yaşadığı şeylere fazla kafa yormamaya çalışıyordu. “O duruşma salonunda dizlerimin üzerinde ona yalvardım.” Nefes alışlarının ritmi düzensizleştiğinde bakışlarını yere eğdi.
“Ettiğim yemine rağmen ben yine bir tek onun önünde dizlerimin üzerinde durdum.” Parmaklarının arasında duran sigarayı sertçe küllüğe bastırıp söndürdüğünde içini çekti. “O esnada kendimi Şeref’in karşısında tir tir titreyen o çocuk gibi hissettim, aynı çaresizlik hissiyle kuşanmıştım.”
Başını iki yana sallayarak bir fısıltıdan daha kısık bir sesle, “Ama değişen bir şey olmadı,” dediğinde hüznü ta içime işlenmişti. “Dizlerimin üzerinde yalvarmam ne Şeref’i durdurmuştu ne de Farah’ı durdurdu.”
Acı bir manzaraya bakar gibi onu izliyordum. Hem mazisi hem de şimdiki hâli… Gurur Kalender saf acıyla doluydu. O iliklerine kadar kırılmış bir adamdı, bunu kimse değiştiremezdi. Ne bir geçmişi vardı ne de geleceği. Sanki her an ölecekmiş gibi hayatı gelişigüzel yaşardı çünkü bağlanmayı bilmiyordu. Hayatında kendini adadığı insanlar hep olmuştu ama kalpten bağlandığı tek kişi Farah’tı ve artık onu da kaybetmişti.
Farah veya bir başkası artık onun için fark etmiyordu, Gurur yeniden denemek istemiyordu. Aynı şeyleri tekrar yaşamamak için bir daha hayatına birini almamaya kararlıydı. Ona bakınca bile bunu görebiliyordum. Karun bu yüzden ikisinin ilişkisi için bitti demişti, benim gördüğümü o da görmüştü. Farah vurulmuşken onu görmek için hastaneye bile gitmiyorsa demek ki gerçekten ondan vazgeçmişti.
“Bana artık Farah demeyin.” Dirseklerini masaya yaslayarak hafifçe öne eğildiğinde Farah konusunun tamamen kapanmasını istiyordu. “Yaşandı bitti, fazla uzatmaya gerek yok.” Bir şey söylemek için dudaklarımı aralamıştım ki buruk gözlerini üzerime kenetleyerek beni susturdu. “Tırnağı kırılsın istemem ama Rabb’im bir daha yazmasın onu bana.” Sertçe yutkundum. Bunu dua eder gibi söylemişti.
Sustuğunda soluduğumuz hava bile sanki bir anda ağırlaşmıştı. Gurur güzel olan her şeye inancını yitirmiş gibi eskisinden daha karamsar ve hissiz bakıyordu. “Ne acılı gününde yanında olurum ne de acıma dokunsun isterim.”
Bir sigara onu kesmemiş gibi paketten yeni bir dal çıkarıp elektronik çakmağıyla yaktı. Ateş görmeye dayanamadığı için normal çakmakları kullanamıyordu. “Bensiz daha mutlu olacağına inanıyor, umarım bunu başarır.” Dudaklarının arasına yerleştirdiği sigaradan içine büyük bir nefes çekti. “Artık ne yapacağı veya kiminle olacağı hiç umurumda değil.”
“Seni kurtaran Farah’tı.” Bir anda sözcükler ağzımdan çıktığında Gurur’un bakışları hızla beni buldu. Farah’a söz verdiğim için bunu ona söylemeyi düşünmüyordum ama onu bitirmeye ne kadar kararlı olduğunu görünce daha fazla dayanamamıştım. Bence gerçekleri öğrenmesinin zamanı gelmişti.
Gurur neyden bahsettiğimi anlamadığı için gözlerini hafifçe kısarak benden bir cevap bekledi. “Az önce ne dedin sen?”
Omuzlarım düşerken derin bir nefes alıp başımı kaldırdım. “Seni o mezardan çıkaran Farah’tı,” diyerek onu şoke ettim. “O gün her şeye bizzat tanık oldum. Şeref kaçmaya çalışırken Farah arabasıyla onun yolunu kesti. Yerini öğrenmek için kan döktü.” İşaret parmağımı ona doğrulttum. “Seni kurtarmak için gözünü bile kırpmadan abini vurdu, hem de tam bacak arasından.” Gurur için Şeref’i hadım etmişti.
Gurur’un yüzündeki tüm kan çekildiğinde yaşadığı şaşkınlıktan göz bebekleri büyümüştü. “Hangi mezarlıkta olduğunu öğrenip seni o mezardan çıkaran ve hastaneye yetiştiren Farah’tı.” Sertçe yutkunurken tüm bedeninden bir titreme geçti. Farah’ın onun için Şeref gibi birini karşısına almasını ve kan dökmesini hiç beklemiyordu. Ansızın öğrendiği bu bilgiyle neye uğradığını anlayamadı.
Gurur için bir anlığına her şey donmuş gibi hiç kıpırdayamadı. Bakışları tek bir noktada kaldığında artık nefes bile almıyordu. Tüm duyguları birbirine karışmış olmalı ki gözlerinde aynı anda birçok his geçti ama hiçbiri uzun soluklu değildi. Boynundaki nabzı hızlandığında bir an ayağa kalkacak gibi oldu ama elini masaya bastırarak bunu yapmadı. Son anda kendine hâkim olduğunda Farah’a gitmemek için her zamankinden daha büyük bir direnç gösterdi.
Derin derin nefesler alarak yüz ifadesini düz tutmaya uğraştı. “Anlaşılan ona olan can borcum ikiye çıktı.” Ordu’dayken Farah onun için bir kurşunun önüne atlamıştı. Bunu da bir borç sayarak önüne dönüp sigarasını içti. “Zamanı geldiğinde öderiz elbet.”
Bu bile onu yerinden kaldıramadıysa bundan sonra söyleyeceğim hiçbir şeyin faydası olmazdı. Onu o mezardan çıkaran kişinin Farah olduğunu öğrenirse bu tutumunu değiştirir sanmıştım. Ne yazık ki Gurur gerçekten çok kararlıydı. Farah verdiği karardan dönmeyip onu boşadığı için Gurur da onu kendi içinde bitirmeye kararlı görünüyordu.
***
Farah kendine geldiğinde onu ve annesini yatıştırmak hiç kolay olmamıştı. Biri kocasını, diğeri babasını kaybetmişti, bu ikisi için de çok zor bir durumdu. Farah dikişlerini kanatacak kadar kontrolünü kaybettiği için doktorlar onu güçlükle durdurmuştu. Gözyaşları ve çığlıkları insanın yüreğini dağlıyordu. Yaşadığı acının bir benzerini yaşadığım için neler hissettiğini çok iyi anlıyordum.
Her fırsatta yanında olmaya çalışmıştım ama hiçbir şeyin çektiği acıya teselli olmayacağını biliyordum. Ümit Bey’in cenazesi beni gözyaşlarıma boğmuştu, bunun nedeni Farah ve annesiydi. İkisinin o perişan hâlini gören herkes ağlayabilirdi.
Gurur’a gelirsek… Artık onun yanından Farah’tan hiç bahsetmiyorduk çünkü buna izin vermiyordu. Gurur o kadar çok değişmişti ki ister istemez onun için endişeleniyorduk. Melek dışında etrafındaki herkese karşı çok tahammülsüzdü. Uzun sohbetlere hiç girmiyordu ve her konuda kısa ve net cümleler kurarak bizi geçiştiriyordu. En önemlisi hiç gülmüyordu. Son zamanlarda dudaklarının kıvrıldığını bile görmemiştim.
Eskiden alaycı ve eğlenmeyi bilen bir adamdı fakat şimdilerde kaşları hep çatık, suratı asık ve her şeye sinirlenen birine dönüşmüştü. Eskisinden daha çok Melek’in üzerine titriyordu ve onun dışındaki kimseyle tek kelime konuşmak istemiyordu. Her daim agresif, suratsız ve çekilmez bir adam olup çıkmıştı. Melek bile onun yanında Farah’ı anmaktan çekiniyordu. Gurur’u daha önce hiç bu kadar soğuk ve ciddi görmemiştim.
Farah’ın başına gelenler ve Gurur’un hepimize kök söktürmesi yetmezmiş gibi bir de Duha’nın depresyonuyla uğraşıyorduk. Serhat’ın kalbini taşıdığını öğrendiğinden beri Duha’ya da bir hâller olmuştu. Sanki bizim derdimiz bize yetmiyormuş gibi her saat başı arayıp çenesiyle bizi canımızdan bezdiriyordu. Tuhaf bir ruh hâline girmiş, psikolojisi o kadar bozulmuştu ki gittikçe Serhat’a benzediğini düşünüyordu.
Karun hem benim hem de Duha’nın biraz kafası dağılsın diye bizi dağ evine getirmişti. İşi gücü her şeyi yine Gurur’un üzerine yıkmıştı. Bizi şehrin gürültüsünden uzak, ormanın içinde güzel bir eve getirmişti. Dağ havasının bize iyi geleceğini düşündüğü için hafta sonunu burada geçirecektik. Geldiğimizden beri Elay Duha’yı, Karun ise beni neşelendirmeye çalışıyordu. Duha yeni kalbine bir türlü alışamamıştı, bense Gazel’in ölümünü atlatamıyordum.
Duha’yla ağır bir depresyonda olduğumuzu kimse inkâr edemezdi. İkimizin de tek istediği bir bara gidip sabaha kadar içmekti ama bunu bile yapamıyorduk. Sadece moralim bozuk değildi, bir de canım yanıyordu. Belimden başlayan bir sızı ara ara karnıma giriyordu ama daha sonra kesiliyordu. Sabahtan başlayan bu sancılar gittikçe sıklaşmaya başlamıştı.
Doğumuma daha bir aya yakın zaman olduğu için bunu pek önemsemiyordum. Belki de gebeliğin son aylarında bu tür sancılar normaldi. İlk hamileliğim olduğundan bu konuda pek tecrübem yoktu.
Hep birlikte ağaçların arasında küçük bir yürüyüş yaparken Duha Elay’ın, Karun da benim kolumdaydı; yardım almadan yürüyecek durumda değildik. Kocaman karnımızla doğru düzgün yürüyemezken bu dağın başına gelmek bizim neyimizeydi? Elay bugün yarın doğuracaktı ama sırf Duha’nın keyfi yerine gelsin diye hafta sonu kaçamağına balıklama atlamıştı.
Yeni bir sancı daha belimden girip karnımdan çıkınca öne doğru bükülüp inlememek için kendimi zor tuttum. Gizlemeye çalışsam da surat ifademden Karun bir terslik olduğunu anlayıp hemen durdu. Omzunun üstünden beni izlerken kaşları hafifçe çatık, gözleriyse endişeliydi. “İyi misin, nefesim?”
Yüz ifademi düz tutmaya çalışarak keyifsiz bir şekilde başımı salladım. “İyiyim.”
Karun kolumu tutarak beni durdurduğunda içi hiç rahat değildi. “Yorulduysan biraz dinlenebilirsin.” Sesi acılar içinde kıvranan yüreğimi ısıtacak kadar yumuşak ve ilgili çıkmıştı.
Canımı yakan tek şey ara ara vücuduma giren ağrılar değildi, kendi ellerimle toprağa gömdüğüm ablamdı. Aradan geçen birkaç ay acımı hafifletmeye yetmiyordu. Gazel artık hayatımın hiçbir yerinde olmayacaktı. Belki de sadece anılarımda yaşayacaktı.
Belimdeki sızı hâlâ geçmemişti ama Karun’un içini rahatlatmak için derin bir nefes aldım. “Ben iyiyim, devam edelim.”
“Ben hiç iyi değilim.” Duha karısının kolundan çıkıp önce Elay’a, daha sonra da Karun’a ters gözlerle baktı. “O piçin kalbiyle kutsal bedenimi kirlettiğiniz için sizi hiç affetmeyeceğim.”
“Keşke bıraksaydık da ölseydin it.” Kaç gündür Duha’nın dırdırını çekmekten Karun canından bezmiş gibi tişörtünün yakasını çekiştirdi. Duha’ya olan kızgın bakışları gerçek anlamda ölümcüldü. “Onca işimin arasında bir de senin hayatını kurtardım ama teşekkür edeceğine günlerdir beynimin ırzına geçtin.”
“Senden hayatımı kurtarmanı isteyen oldu mu?” Duha yerinde dikleşirken her an Karun’a dalabilirdi çünkü agresif bir şekilde yumruklarını sıkıyordu. “Ne cüretle beni kaçırıp o piçin kalbini bana takarsınız!”
“Ona kızıp durma, bu benim fikrimdi.” Elay, Duha’ya çıkışırken ince kaşlarını çatmıştı. “Kocamın ölmesine izin verecek değildim!”
“Sen de eski kocanın kalbini yeni kocana mı taktın?” diye sordum, bunun şaşkınlığını üzerimde atamıyordum.
Duha inanamayan gözlerle Elay’a baktığında siyah gözlerinde yoğun bir afallama vardı. “Ne tür bir manyaksın sen? Bir türlü tutmadığın o Hipokrat yeminini sikeyim, Elay!” Önüne çıkan taşa sert bir tekme atıp onu ileriye savurduğunda Elay’ı bir kaşık suda boğmak ister gibiydi. “O itin kalbini bana takarak kişiliğimi bozdunuz!”
Elay baygınca ona göz devirdi ve elindeki paketten yeni bir kraker çıkarıp onu yemeye başladı. “Her şeyi abartmakta üstünüze yok.”
“Eski kocanın kalbini yeni kocana vermeni bir tek ben mi tuhaf buluyorum?” diye sordum şaşkınca.
“Ben de tuhaf buluyorum.” Duha’nın kızgın bakışlarının radarında Elay ve Karun vardı. “Sadece tuhaf bulmakla kalmıyor, taşıdığım bu kalbi delik deşik etmek istiyorum!”
Karun sigara paketini çıkarırken sakince konuştu. “İkiniz birbirinizi doldurmayı bırakın.” Kaygısız bir ifadeyle omuzlarını kaldırıp indirdi. “Bu çok normal bir durum.”
“Katılıyorum.” Elay inadımıza yapar gibi katur kutur krakerini yerken keyfine diyecek yoktu. “Eski kocamın varlığı bir işe yaramıyordu ama kalbi çocuğumun babasını kurtardı.” Karun’la gizli saklı iş yapıp Serhat’ın kalbini almamış gibi rahattı. Bizim yanımızda kala kala bu da psikopatlaşmıştı.
Gerçi Serhat kendi kaşınmıştı, çekip gitmek yerine Elay’ın etrafında dolanmasaydı başına bunlar gelmezdi. Elay’ı kaçırıp öldürmeyi planladığında aslında kendi ayağıyla Karun’un tuzağına düştüğünü anlamamıştı. Elay uzun yıllarını Serhat’la geçirdiği için sadece onun karısı değil, aynı zamanda doktoruydu. Bu yüzden Serhat’ın tüm tıbbi geçmişine hâkimdi.
Serhat tekrar ortaya çıkınca Elay onun ve Duha’nın test sonuçlarını karşılaştırmıştı. Duha için aranan kalbin Serhat’ta olduğunu fark edince hemen Karun’a gitmişti. Elay’ın aklındaki planı bir tek Karun hayata geçirebilirdi.
Ruhumuz bile duymadan ikisi gerekli tüm hazırlıkları gizlice yapmıştı. Elay’ın ondan istediği tüm tıbbi cihazları temin eden Karun steril bir yer ayarlamıştı. Ameliyatta Elay’a yardım eden o doktorlar Karun’un usulsüz işlerine bakan doktorlardı. Her şeyi hazır ettiklerinde Elay, Duha’nın korumalarını atlatarak evden çıkmıştı ama Karun’un adamları gizlice onu takip ediyordu. Tüm gün Serhat ortaya çıkana kadar Elay tek başına alışveriş yapıp kendini kolay hedef hâline getirmişti.
Serhat onun yalnız olduğundan emin olunca ortaya çıkmıştı. Elay’ı otoparkta kıstırıp boğazına bıçak dayadığında Karun’un adamları tarafından kıskıvrak yakalanmıştı. Şükürler olsun ki Serhat, Elay’a zarar vermeden Karun’un adamları onu etkisiz hâle getirmişti.
Tüm bunlar olurken Duha hastanede canıyla uğraşıyordu, ben de düşük tehlikesi yüzünden hastanede yatıyordum. Sonra tuhaf bir şekilde Duha arkasından hiçbir iz bırakmadan hastaneden kaybolmuştu. Herkese yurt dışına gittiği söylense de bu sırada kalp nakli gerçekleşmişti ve biz gerçeği çok sonra öğrenmiştik.
Kalbin kimden alındığını öğrendiğimizden beri de Duha depresyondaydı. Serhat gibi birinin kalbiyle yaşamayı bir türlü kabullenemiyordu.
Tüm bunları düşündükçe kan beynine sıçradığı için Duha’nın şakaklarındaki damarlar belirginleşmişti. Dişlerini sıkmaktan çenesi seğiriyordu. “O herifin kalbini göğsümde taşıyorum, ya onun gibi sadakatsiz biri olursam?” Biraz da o Elay’ın canını sıkmak ister gibi ona doğru bir adım attı. “Ben de para için karımı aldatırsam ne halt yiyeceksin?”
Karun gülmemeye çalışarak sakince onu düzeltti. “Bok gibi paran var, bunun için karını aldatmazsın.”
Duha’nın beti benzi attığında bunun düşüncesi bile kanını dondurmuştu. “Para için olmasa bile aldatma ihtimalim var mı?”
Karun da bunu ciddi ciddi düşünmeye başlamış olmalı ki kararsız bir şekilde ensesini kaşıdı. “Buna benzer bir makale okumuştum. Üç çocuklu bir adam bir kadının kalbini almış, daha sonra kendini kadın gibi hissetmeye başlamış.” Bu da yangına körükle gidiyordu.
Duha sertçe yutkunduğunda bir şeylere tutunma ihtiyacı hissederek eliyle boşluğu taradı. “Serhat hangi cinsten hoşlanıyordu lan?”
“Kadınlardan.” Elay’ın söyledikleriyle Duha rahat bir nefes almıştı ki aklına gelenlerle Karun gözlerini hafifçe büyüttü.
“Herifi hadım etmiştim.”
Duha başını eğip kısa bir an bacaklarının arasına baktı. “Benimki yerinde duruyor.” Onlar bu saçma konuşmayı yaparken Elay ile ikimizin suratında bıkkın bir ifade vardı.
Karun depresyondaki bir adamı ne denli kötü etkilediğinden habersiz yanaklarının içini dişledi. “Aletin yerinde duruyor olabilir ama Serhat’ınki durmuyordu.” Tüm ağırlığını bir ayağının üzerine vererek son derece ciddi bir şekilde Duha’ya baktı. “Onu hadım ettikten sonra ya cinsel yönelimi değiştiyse?”
“Bu ne demek oluyor?” Artık iyileşmesine rağmen yeni bir kalp krizi geçiriyormuş gibi Duha kalbine tutarak yerinde hafifçe sendeledi. “O piçin kalbini aldım diye benim de yönelimlerim değişir mi?”
Karun ürkmüş gibi ondan uzaklaşmak için geriye çekildi. “Çok pis huylandım, bir süre görüşmeyelim.”
“Piç kurusu, bana bu kalbi takarken aklın neredeydi!”
Karun küçük adımlarla arkaya doğru giderken ona Elay’ı gösterdi. “Ameliyatını yapan karındı.”
“Bu gidişle karım kocam olacak!” Duha renkten renge girerken düşmanca bakışlarını Elay’a çıkardı. “Beni kısırlaştırdığın için mutlu musun?”
“Gurur haklı, siz yan yana gelmeyin.” Elay bu ikisine bakarken hayatı sorgular gibiydi. “Bir araya gelince zekâ seviyeniz düşüyor.”
Öğürür gibi yüzümü buruşturdum. “Cinsel organınızla ilgili sorunu yalnız kaldığınızda konuşun yoksa üzerinize kusarım.”
Karun sırıttı. “Benimkinde bir sıkıntı yok.” Kısa bir an Duha’nın bacak arasına baktı. “Ama onunkini bilemem.”
Duha soğuk terler dökerken o da başını eğip pantolonunun önüne baktı. “Benimkinde de bir sorun yoktu ama şimdi var mı, emin değilim.” Paniklemiş bir şekilde Elay’a döndü. “Bunu anlamanın bir yolu var aslında.” Hiç lafını esirgemeden, “Çok acil sevişmeliyiz,” deyince Karun kahkaha attı, Elay utançtan kıpkırmızı oldu ve ben daha şimdiden buraya geldiğime pişman oldum.
“Karın dokuz aylık hamile, ne sevişmesinden bahsediyorsun?” Onu terslerken her an ayağımdaki ayakkabıyı çıkarıp kafasına atabilirdim. “Siz iki gerzek bir türlü anlamak istemiyorsunuz ama bir nakille kimsenin kişiliği değişmez.” Dudaklarım düz bir çizgide buluştuğunda göz ucuyla Duha’yı süzdüm. “Merak etme, şimdi olduğundan daha şerefsiz biri olmazsın.”
Alınganlık yapmak yerine Duha rahatlayarak elini kalbine bastırdı. “Umarım öyledir.”
Karun güldü. “Şerefsiz kısmına hiç takılmadın, değil mi?”
Şimdi Duha da gülüyordu. “Gerçekleri duymaya alışığım.”
Daha fazla bu saçma konuşmanın bir parçası olmak istemediğim için önüme dönüp yoluma devam ettim. Bulutlardan dolayı gökyüzü griydi, ormanın içi de biraz kasvetliydi. Çam ağaçlarının keskin kokusu ciğerlerimize işlerken karnımdan dolayı bacaklarım ayrık bir şekilde yürüyordum. Alışkanlık olduğu için bir elim hep karnımdaydı. Attığım her adımla Karun geçeceğim yolu kontrol ediyor, düşmeyeyim diye hep yakınımda yürüyordu.
Kramp gibi belimden başlayıp uyluklarıma inen yeni bir sancıyla dişlerimi sıktım. Bu sancıların aralığı gittikçe sıklaşmaya başlamıştı. Daha fazla dayanamayıp Karun’a tam bundan bahsedecektim ki bir anda Elay’ın elindeki kraker paketi yere düştü. Karnına keskin bir bıçak saplanmış gibi karnını tutarken dudaklarından tiz bir çığlık koptu. “Ahh!”
Duha hemen onun kolunu tuttu ama Elay büküldüğü yerden doğrulamıyordu. Duha’nın kaşlarının arasındaki çizgi yoğun bir endişeyle belirginleştiğinde gözlerini karısından ayırmıyordu. “Elay, iyi misin?”
Elay’ın tüm vücudu titrerken kısık bir sesle inlemek dışında hiçbir şey söyleyemiyordu. Duha onu bir ağacın yanına oturtup yanında diz çöktüğünde eli ayağı titriyordu. “Elay neyin var bir şey söyle!”
“Karnım… Ahh!” Elay tekrar çığlık attığında mavi gözlerine yaşlar akın etmişti. Sırtını ağaca yaslayarak otururken bacaklarını hafifçe açmıştı. Hızlı hızlı nefesler alırken yerdeki yaprakları sıkarak gür bir sesle bağırdı. “Ahh! S-sanırım ben…” Yutkunarak Duha’nın gözlerine baktı. “Doğuruyorum.” Anlamadım?
Duha buz kestiğinde siyah irisleri büyümüştü. Bir süre nefes dahi almadan öylece kalakaldı, daha sonra şaşkınca gözlerini kapatıp açtı. “Ne demek doğuruyorum?” Henüz hiçbir şeyi idrak edecek durumda olmadığı için afallayarak Elay’a bakıyordu. “Önceden hiç sinyal çakmadan bir anda doğuruyorum diyemezsin!” Haklıydı çünkü Elay iki dakika öncesine kadar tıkınıyordu ve hiç doğum sancısı çekmiyordu.
Elay toprağı avuçlayıp bağırırken Duha afallamış gözlerle etrafındaki ağaçlara, kuşlara ve içinde bulunduğumuz açık havaya baktı. Şoka girdiği çok açıktı. Daha sonra Elay’a dönüp tuhaf bir sesle, “Erkek çocuklarını vahşi doğaya salmak konusunda seninle hemfikirim,” dedi. “Ama oğlumu burada doğuramazsın, kendine gel!”
Acıdan Elay’ın yüzü şişip kızarmaya başlamışken tekrar bağırarak Duha’nın suratına okkalı bir tokat attı. “Asıl sen kendine gel, basbayağı doğuruyorum işte!”
Yediği tokatla silkelenip nihayet kendine gelen Duha ağız dolusu küfretti. Elay’ın acıdan gerim gerim gerilen suratına bakınca doğumun başladığını sonunda anlamıştı. Her türlü çatışmanın üstesinden ustaca gelirken böyle bir durumda ne yapacağını hiç bilmiyordu. O kadar çok paniklemişti ki şuursuz bir şekilde kendini Elay’ın yanına atıp bacaklarını uzatarak açtı. “Tamam, doğuralım, kaç dakika sürüyor bu işlem?”
“Sen değil, karın doğuruyor!” diye bağırdım sinirle.
Karun’a baktığımda Elay’ın bu hâli Duha’dan çok onu dehşete düşürmüştü. Hızlı hızlı nefesler alırken Elay’a olan bakışlarında yoğun bir korku vardı. Elay çığlık attıkça Karun, ablasının çığlıklarını duyuyormuş gibi taş kesilmişti. Heybetli vücudu bir heykeli aratmayacak kadar hareketsizdi. Gözlerinin önünde ablasının hayali belirmiş gibi dizleri titredi ama düşmedi. Nabzı hızlanırken sırtı bir ağaca çarpana kadar gerilemişti.
Elay’ın doğumuna bu kadar az kalmışken buraya gelmeyi planlamamıştı ama onu ikna eden Elay’dı. Doğumuna biraz daha zaman olduğunu, bu gezinin Duha ve bana iyi geleceğini söylemişti. Yoksa Karun riske girip iki hamile kadını bu dağın başına getirecek biri değildi. Son zamanlarda çok ağır şeyler yaşadığımızdan her şeyden biraz uzaklaşmak istemişti. Bunu yaparken Elay’ın doğum sancılarının tutacağı aklının ucundan bile geçmemişti.
Elay’a baktıkça geçmişteki korkuları canlandığı için mavi gözleri yoğun bir kederle sızlamıştı. Buna rağmen kendini toparlamaya çalışarak hemen telefonunu çıkardı. Her ihtimale karşı yanımızda getirdiği doktorlar dağ evinde kalmıştı. Burada telefon çekmiyor olmalı ki Karun bir küfür savurup öne atıldı. “Onu eve götürmeliyiz!”
Elay çığlık atıp dövündükçe Duha’nın kalan aklı da çıktığı için ayağa fırlayıp hızlı adımlarla geldiğimiz yöne gitti. “Eve gidiyorum!” Elay’ı unutmuştu.
“Sen mi doğuracaksın, aptal herif!” Ona kızarak Elay’ı gösterdim. “Onu almadan nereye gidiyorsun?”
Duha durup kucağına bakınca kollarının birini taşır pozisyonda olduğunu ama kimseyi taşımadığını gördü. Dehşete kapılarak etrafına baktı. “Elay yok!” Allah’ım delireceğim!
Karun ona küfürler yağdırarak Elay’ı kucağına alıp onu yerden kaldırdı. Duha koşarak onun yanına gelip Elay’ı almak istedi ama Karun buna izin vermedi. “Sen bu şaşkınlıkla kızı yere düşürürsün, ben taşırım onu.” Duha şu anda hiçbir şeyi duymuyor veya anlamıyor olmalı ki hızlıca başını sallayıp kendi etrafında bir tur döndü.
“Beni kim taşıyacak?”
Elay bas bas bağırırken Karun’un omuzlarını sıkarak, “Kendin yürü!” diye ona kızdı. “Anla artık, sen değil, ben doğuruyorum!”
Sinirlerim bozulduğu için gülerek Duha’nın koluna girdim. “Bana tutun, sancın geldiğinde söyle, dururuz.”
“Sağ olasın, düşünceli kuş,” demişti ki nihayet burada dönen saçma konuşmayı idrak ederek hemen benden uzaklaştı. Bunu yaparken kaşları çatılmıştı. “Niye sancım gelsin, ben değil, karım doğuruyor!” Hele şükür bunu anlamıştı.
Bu gerçek yıldırım gibi beynine düşünce irkildi. Baştan ayağa titrediğinde vücudundaki tüm kan kurumuş gibi yüzü bembeyaz olmuştu. “Karım…” Sertçe yutkundu. “Doğuruyor mu?” Karun’un kucağında acıyla bağıran Elay’ı görünce cin çarpmışa döndü. “Sikeyim, karım gerçekten doğuruyor!”
Duha hiç vakit kaybetmeden onların yanına koşup bu sefer daha kararlı bir şekilde Elay’ı almak istedi ancak Karun ona izin vermedi. Kaşlarını çatarak Elay’ı göğsüne bastırırken Duha’yı uyardı. “Panik hâlindeyken onu taşıyamazsın.” Tüm bu hengâmenin içinde ikisi bir an göz göze gelmişti. Karun’un gözleri fazla düşünceli bakıyordu, Duha’nın siyahlarıysa minnet doluydu. Her koşulda birbirlerini kolluyorlardı.
Karun ona bakarak başıyla beni gösterdi. “Bige’yi arkada bırakma.”
Duha hemen yanıma gelip beni yürüttü ama gözlerini bir an olsun Elay’dan ayırmıyordu. Çok telaşlı olduğundan Karun’a yetişmek için beni peşinden çekiştirdiğinden haberi bile yoktu. Yaşadığı korkuyu çok iyi anladığım için ona daha yavaş gitmesini söyleyemiyordum. Ancak Duha beni büyük adımlar atmaya zorladıkça tüm gün çektiğim sancılar şiddetini artırıyordu. Korumaları dağ evinde bırakmak yerine yanımıza alsaydık o zaman Duha benimle uğraşmak zorunda kalmazdı.
Adımlarımı Duha’ya uydurmaya çalışırken nefes nefese kalmış bir hâlde, “Silah,” dedim. “Silahını çıkarıp havaya ateş edersen tüm korumalar buraya doluşur. Üst üste üç el ateş edersen Furkan yanında doktoru getirir.” Telefon çekmediği için onlara ulaşamıyorduk ama silah sesiyle hepsi buraya gelirdi. Furkan benim için çok endişelendiğinden bir aksilik olursa üç el ateş etmemi söylemişti. O zaman hemen doktoru da alıp beni bulacağını söylerken çok ciddi görünüyordu.
Duha silahını çıkarıp havaya üç el ateş ettiğinde Elay, Karun’un kucağında çığlık atarak belini büktü. “B-beni yere indir, daha fazla devam edemem.” Karun onu bir ağacın yanına indirdiğinde Duha koşarak karısının yanına gitti.
Bir ağaca tutunup derin derin nefesler alarak kendime gelmeye çalıştım. Sabahtan başlayan bu sancılar başlarda her iki saatte bir yokluyordu, daha sonra yarım saatte bir olmaya başlamıştı ama şimdi daha da sıklaşmıştı. Belimden başlayıp karnıma yayılan bir acıyla, “Ahh!” diye haykırıp dizlerimin üzerine düştüm.
Toprağı avuçlarken tüm vücudum kasılmıştı. “Bige!” Karun’un sesini duyduğumda bebeğime bir şey olacak diye korkudan ağlıyordum.
Şimdi olmazdı, daha bir ayım vardı. Erken doğum yapmak bebeğimin hayatını tehlikeye atabilirdi. Kaç aydır canımı dişime takarak onu korumuşken onu kaybedemezdim. “Karun!” Gözlerimden yaşlar akarken yerde kıvranarak dişlerimi sıktım. “Ahh! K-Karun yardım et, canım çok yanıyor!” Onlar Elay’ın derdine düşmüşken benim de sancılanacağımı kimse düşünememişti.
Karun koşarak yanıma gelip dizlerinin üzerine çöktü ve sıkıca ellerimi tuttu. “Neyin var?”
Yeni bir sancıyla boğazımı yırtarcasına haykırdıktan hemen sonra hüngür hüngür ağlamaya başladım. “B-bilmiyorum ama canım çok yanıyor.”
Karun hemen beni kucağına alarak doğruldu. Korkmuştu, telaşlıydı ama beni daha fazla korkutmamak için bunu benden saklamaya çalışıyordu. Ne kadar gizlemeye çalışsa da vücudundaki kasların titremesinden panik hâlinde olduğunu anlıyordum. “Ben buradayım, korkmana gerek yok.” Ağaçların arasından süratle geçerken sürekli konuşup beni sakinleştirmeye çalışıyordu. “Birazdan doktorun yanında olacağız.”
Her dakikayla sancılar biraz daha sıklaşıyordu. Belimden başlayıp kalçamdan aşağı inen yeni bir baskıyla ellerimi sıktım. Nefes alışlarım düzensizdi, vücudumsa ter içinde kalmıştı. Uyluklarım titrerken içimde taşmak üzere olan bir şey vardı. Durmaksızın bağırıp çığlık attığımdan Karun’un dizlerinin titrediğini fark ettim. “Bige, kurbanın olayım dayan.” Bana yalvararak bacaklarına biraz daha yüklendi. “Daha bir ayın var, şimdi doğuramazsın!”
“Ben… Ahh!” Onun kollarında belimi kaldırmaya çalışarak omuzlarına tırnaklarımı geçirdim. “Çıkar onu içimden!”
“Çıkaramam, sen de çıkarma, daha bir ayın var!”
Hüngür hüngür ağlarken, “Doğuruyorum!” diye yaygarayı kopardım. “Karun gerçekten doğuruyorum.”
Mavi gözlerindeki okyanus taşarak bir girdaba dönüştüğünde hızlanan kalbini duyabiliyordum. “Bunu… Bunu yapamazsın.” O kadar çok korkmuştu ki sesi kısık ve pütürlü çıkmıştı.
Göğsüm havalandı ama ciğerlerime bir gram nefes ulaşmamıştı. Gözlerimden birbiri ardına yaşlar akarken hıçkırdım. “Başladı… Doğum başladı.”
Karun’un nefesi boğazında düğümlenmişti. Zaman onun için bir anda donmuş gibi hiç kıpırdayamamıştı. Kısık iniltilerim havada asılı kalıyormuşçasına onun kulaklarına ulaşmıyordu. Haykırışlarım herkes tarafından duyuluyordu ama Karun’un ne kulaklarına değiyordu ne de beyninde yer alıyordu. Öyle bir donmuştu ki gözlerini dahi kırpmıyordu. Ağırlığımı bile hissetmiyormuş gibi kolları beni öylece tutuyordu ama omuzları düşüktü.
Ayakta olması bir şeyi değiştirmezdi çünkü ayakları güçsüzce yere tutunuyordu. Defne’yle ilgili görüntüler aklında canlanırken biri parmağının ucuyla bile onu itse yere devrilecek gibi görünüyordu. Kuruyan dudaklarını kıpırdatıp, “Sen de mi öleceksin, Saka?” dediğinde doğum sancısı bedenimi titretti ama Karun’un bu sözleri yüreğimi… Tıpkı ablası gibi benim de doğumda öleceğime emindi ve bu onu neredeyse ağlatacaktı.
“Hayır.” Güçlükle konuşup tırnaklarımı omzuna geçirerek çığlığıma engel olmaya çalıştım. “Karun kendine gelmelisin.” Canım çok yandığı için hüngür hüngür ağlarken, “Ölmeyeceğim, yalvarırım beni bir hastaneye götür!” dedim. O hiç kıpırdamadan dururken benim vaktim gittikçe azalıyordu. Her an doğurabilirdim.
Karun’un yüzü sertleştiğinde çenesinde hafifçe bir kasılma belirmişti. Yüzüm sık sık Defne’nin yüzüyle değişiyor olmalı ki bana olan bakışları değişmişti. Nefesi kesildi, şu anda nefes bile alacak kadar canlı değildi. Geçmişindeki tüm korkuları hortlayıp mavi gözlerinde belirdiğinde öfkeli miydi yoksa korkuyor muydu, bilmiyordum ama gözlerinde gördüğüm tek şey koskoca bir boşluktu.
Aldığım hızlı nefesler onun göğsüne çarptığında ne bir şey söyleyebildi ne de yaşanacaklardan kaçabildi. Bedeni buradaydı ama zihni ablasıyla ilgili anıların içinde kaybolmuştu. Attığım her çığlık Defne’nin sesiyle onun kulaklarına ulaşıyordu. Acı çeken yüzüm artık ablasının yüzüydü ve omuzlarını tırmalayan ellerim ablasının elleriydi. Şu anda Karun için ben yoktum, sadece ablası vardı.
En küçük bir tepki bile veremeyecek kadar donmuştu. Kalbinin tam ortasında bir yer çatlamış gibi mavi gözleri puslanmıştı. Bunu bir daha yaşamamaya kararlıydı. Bunun olmaması için beni sezaryene ikna etmiş ve bunun için gerekli tüm doktorları önceden ayarlamıştı. Ancak bebek planlanan tarihten önce gelince Karun’un tüm planları sekteye uğramıştı.
Beklenmedik bu gelişmeye hazırlıklı olmadığı için tıpkı Defne gibi benim de doğumda öleceğimden çok korkuyordu. Başından beri onu korkutan tek şey buydu. Bu öyle bir korkuydu ki beni de kaybetmemek için onun çocuğunu doğurmamı hiç istememişti. Kızımız plansız bir şekilde rahmimdeki yerini aldığı gibi gelişi de çok plansızdı.
Şiddetli bir sancıyla sırtım yay gibi büküldü, sanki içimde bir şeyler patlıyordu. “Karun!” diye feryat ettim. “İndir beni!” Canım yandıkça sağa sola debelendiğim için beni düşürmesinden korkuyordum.
Acıyla haykırdığımda sesim az da olsun Karun’u geçmişin anılarından çıkarmıştı. Silkelenerek kendine gelmeye çalışırken panikle başını iki yana salladı. “Bige şimdi doğuramazsın, bana söz verdin, sezaryen olacaksın!”
“İndir beni, hayvan herif!” Can acımı ondan çıkarmak ister gibi yumruk yaptığım elimi omzuna geçirdim. “Karnımı açıp bebeği sen çıkarmayacaksan indir beni!”
Hemen beni Elay’ın yanına yere bıraktı, Elay bir yandan bağırıyordu ben diğer yandan. Karun’un eli ayağı birbirine dolaşırken ağız dolusu küfrederek yüzünü ovuşturdu. “Burada vakit kaybetmek yerine hastaneye gitmeliyiz!”
Ben burada canımla uğraşırken Duha ters gözlerle bana bakıyordu. “Elay’dan önce doğurursan ölümlerden ölüm beğen kendine!” Valla delirecektim, bu hâldeyken bile Karun’la arasındaki saçma yarışı düşünüyordu.
Karun yanımda diz çöküp elimi sımsıkı tutarken âdeta soğuk terler döküyordu. “Bige doktorun söylediklerini hatırla, bu durumda ne yapıyorduk?”
Acıdan yeri tırmalarken tiz bir sesle bağırıp daha çok ağlamaya başladım. “Hatırlamıyorum, ne yapıyorduk?”
“Ben de hatırlamadığım için sana soruyorum!”
“Bağırma bana yoksa doğurmam!”
“Doğurma zaten, daha çok erken.”
“Karun sus yoksa tüm hıncımı senden çıkarırım!”
“Nefes!” Karun hatırlamış olmalı ki elime sıkıca yapışıp başını aceleyle salladı. “Nefes alın demişti. Alıyoruz… Nefes alıyoruz. Sikeyim, nasıl nefes alıyorduk!”
Hemen yanımızda Elay’ın elini tutan Duha dehşete kapılarak bağırdı. “Bize de gösterin lan, biz nefes alamıyoruz!”
Karun kaşlarını çatarak ona kızdı. “Karımla mı uğraşacağım yoksa seninle mi?”
Bir sancıyla çenem kitlenirken Elay dalağını patlatırcasına bağırınca Karun panikleyerek elimi daha çok sıktı. Alnında biriken terler yanağına süzülürken, “Bige bağırma!” diyerek asıl o bana bağırdı.
“Bağıran senin değil, benim karım!” Duha ona kızarak titreyen ellerle Elay’ın yakasını açmaya çalıştı. “Elay gözünü seveyim doğurur musun artık yoksa ben doğuracağım.”
“Bige sakın doğurayım deme, sezaryen olacaksın.” Karun gözyaşlarımı silmeye çalışırken her an bayılacak gibi duruyordu. “Kızımızı böyle bir yerde mi dünyaya getireceksin? Bu hiç sağlıklı değil, ya size bir şey olursa!”
“Elay gönder gelsin güzelim,” dedi Duha aceleyle. “Zaman mekân fark etmiyor, yeter ki çıkar şunu yoksa ruhum bedenimden çıkacak!”
“Git yanımdan!” diyerek Karun’u ittim.
Elay ise yumruğunu Duha’nın karnına geçirip, “Defol git!” diye bağırdı. Bu heriflerin yanında doğum falan yapılmazdı.
Elay’la çığlıklarımız birbirine karışıp etrafımızdaki ağaçların arasında kayboluyordu. Durmaksızın attığım çığlıklar ve döktüğüm gözyaşları Karun’u acıdan kıvrandırdığı için yüzü sertleşmişti. “Bana ne yapacağımı söyle.” Elimi bırakıp saçlarının her bir tutamını çekiştirerek dağıttı. “Bige söyle, ne yapmam gerekiyor?” Mavi gözlerine yaşlar akın ettiğinde sesi çatlayarak, “Sana yalvarıyorum, beni bırakıp hiçbir yere gitme,” diye fısıldadı. “Kurbanın olayım söyle, acını dindirmek için ne yapmalıyım?”
Çektiğim acı beni hüngür hüngür ağlatırken uzanıp onun elini tuttum. Yeni bir acı dalgasıyla bağırmamak için burnumdan derin derin nefesler aldım. “B-bunun üstesinden… Ahh!” Tırnaklarımı Karun’un elinin üstüne geçirdiğimde yeni bir feryat dudaklarımdan kopmuştu. “Yapabilirim ama bebeğimizin hayatı için endişeliyim.”
Islak kirpiklerimin arasından Karun’a bakıp titreyen dudaklarımı araladım. “Sabah düştüm.” Karun buz kestiğinde yavaşça başımı salladım. “Bir anda gözlerimin önü kararınca düştüm ama çok sert değildi.”
Tekrar ağlamaya başladığımda bu sefer gözlerimden gözyaşı değil, suçluluk akıyordu. “Ciddi bir şey olmadığını düşündüğüm için senin de keyfini kaçırmak istememiştim.” Erken doğumun sebebi sabah yaşadığım talihsizlik olabilirdi.
“Bige, bunu benden nasıl saklarsın?” Karun’un sesi sert çıkmış, kaşlarını çattığı için mavi gözlerinin kenarında belli belirsiz çizgiler belirmişti. “Sabah söyleseydin şimdiye hastanede olurduk! Hem bebeğin hem de kendi hayatını tehlikeye attığının farkında değil misin? Düştüğün için erken doğum yapıyor olabilirsin!” Ağlamamın sebebi de buydu, küçük bir ihmalkârlık yüzünden bebeğime bir şey olmasından çok korkuyordum.
“Tüm planlarımın içine eden sakar kuş, düşmek için karımın doğum yapacağı günü mü bekledin?” Duha’nın sesini duymak beni delirtiyordu. “Kızın geriden gelip oğlumu geçemez, herkes sırasını beklesin!”
Duha’nın son sözleriyle Karun’un bakışları önce benim karnımı buldu, daha sonra da Elay’ı. İkimizin şişkin karnına tuhaf gözlerle bakarken gözlerinden anlam veremediğim bir ifade geçmişti. Hızlıca bana döndüğünde şimdi doğum konusunda daha istekliydi. “Siktir et sezaryeni, hemen doğur, Bige,” derken mantıklı düşünmeyi bırakmıştı. “Bir dakika arayla da olsa kızımı o piçin oğlundan önce doğurmalısın.”
Ne diyor yahu bu?
Duha da telaşlanarak hemen Elay’ın koluna yapıştı. “Onun kızından önce oğlumu doğurursan seni para ve altına boğarım.”
“Doğurmayacağım!” diye haykırdım.
“Ben de öyle!” diye bağırdı Elay.
“Yarış atı mıyız biz?” Yumruğumu kaldırıp Karun’un suratına geçirdim. “Siktir git şuradan, seneye kadar doğurmayacağım!”
“Ben de öyle!” Elay cırlayarak kaldırdığı eliyle şak diye Duha’nın yüzüne tokat attı. “Kolaysa gel sen doğur!”
Karun’un yediği yumruk, Duha’nın yüzüne çarpan tokat ikisinin aklını başına getirmişti. Kısa bir an göz göze geldiklerinde ne saçmaladıklarını daha iyi anladılar. Aynı anda bir küfür savurup hemen üzerimize eğildiler. Karun titreyen parmaklarla yüzümdeki teri silerken, “Özür dilerim,” dedi hızlıca. “Sen ve kızım iyi olun da istersen hiç doğurma, umurumda değil, yeter ki siz iyi olun.” Sonunda kendine gelebilmişti.
Attığım yumruk Karun’un dudağını patlatıp kanatmıştı ama canı hiç yanmıyor gibiydi ya da yanıyorsa bile benim acıma odaklandığı için kendi acısını görmüyordu. “Nerede kaldı bu doktor!” diye bağırırken bazen yüzümü siliyordu bazen de karnımı okşayarak beni rahatlatmaya çalışıyordu.
Ben haykırdıkça canından can gidiyormuş gibi dudaklarını sımsıkı birbirine bastırıp içine nükseden acıya direniyordu. “Bige’m biraz daha dayan, n’olur.”
“Canım çok…” Kesik kesik nefesler alırken toprağı avuçlayarak belimi yay gibi büktüm. “Acıyor!”
Karun toprağı sıkan elimi tutarak bana destek oldu. Endişeden deliye dönmüş bir hâldeydi. Ben onun elini sıkıp bağırdıkça göğüs kafesine bir ağırlık çöküyordu. Sanki benimle nefes alıyor, benimle acıyor ve her nefesle benimle ölüyordu. “Bunu yapamam.” Hıçkırıklarla ağlarken başımı iki yana salladım. “Yapamam, canım çok yanıyor.”
“Yapabilirsin.” Bizi kaybetme korkusuyla gözleri dolmuştu ama ağlayamıyordu. Sanki ağlarsa onunla her şey yıkılacakmış ve ben bir daha olmayacakmışım gibi korkuyordu. Boğazı düğümlendiğinde yutkunmakta güçlük çekerek avucundaki elimi hafifçe sıktı. “Saka sen tanıdığım en güçlü kadınsın, savaşmadan vazgeçmeyi bilmezsin.” Dizleri toprak zemini arşınlarken avucundaki elimi öperek gözlerimin içine baktı. “Biliyorum, kolay değil ama bunu yapabilirsin.”
Yaşadığı korku ve paniğe rağmen tek önceliği beni rahatlatmak olduğu için gergince gülümsedi. “Bebeğimiz bir kurt kızı.” Bir eli elimi tutarken diğer eliyle karnımı okşayarak gözlerimin en derinine baktı. “Anne ve babası gibi doğuştan bir savaşçı. Sekiz aylık olması seni korkutmasın, o iyi olacak.” İkimizin de buna inanmaya çok ihtiyacı vardı.
Önce karnıma daha sonra da bana baktığında yüzü biraz daha sarardı ama korkusunu benden gizlemeye çalıştı. “İkiniz de iyi olacaksınız.” Bunu bana değil de kendine hatırlatır gibiydi.
Bedenimi esir alan sancı her uzvumu bıçak gibi yararken bağırarak Karun’un elini biraz daha sıktım. Tüm gücümle onun elini sıkarken dudaklarımdan çıkan tek şey, “Ahh!” diyen haykırışımdı. Karun çıldırmanın eşiğine gelerek etrafına bakıp kızgınlıkla kaşlarını çattı.
“Siktiğim herifleri nerede kaldı!” Üç el silahtan sonra adamlarının doktorla çıkıp gelmesini bekliyordu.
“Elay bana bak, sana yalvarıyorum bana bak! Nerede bu doktor!” Duha’nın gürleyen sesini duydum ama başımı çevirip yan tarafa bakacak takatim yoktu. Orada da işler yolunda değil gibiydi.
Elay için tam zamanıydı.
Benim içinse çok erkendi.
Aynı gün mü doğuracaktık?
Yorumlar