Roman
  • 14/02/2026

60-KIZIM SANA EMANET

“Her aşkın yolu nihayetinde bir kez de olsa ayrılıkla kesişirdi. Önemli olan o yola hiç girmemekti ya da girince geri dönmeyi bilmekti.”


Normal doğum Karun’un en büyük kâbuslarından biriydi. Ablasına olanlardan sonra bebek konusunda bana sunduğu tek şartı onu sezaryenle doğurmamdı. Ancak hiçbir şey planladığımız gibi gitmemişti. Erken doğum planlarımız arasında yoktu ama beklendik bir şeydi. Bunun olmaması için aylarca tedavi görmüştüm fakat korkulan şey yaşanmaya başlanmıştı.

Hastaneden çok uzak, şehrin dışında bir ormanın içinde doğurmak ihtimal dâhilinde bile değildi. Elay’ın attığı çığlıkların içinde, “Suyum geldi!” diye bağırdığını duydum. “Olamaz, suyum geldi! Doğum gerçekten başladı.”

“Ne demek suyum geldi?” Acıdan inim inim inlerken Duha’nın şaşkın sesini de duyabiliyordum. “Elay, işedin mi?”

“Biri bu aptal herifi alsın yanımdan!” Eğer canım bu kadar çok yanmasaydı Elay’ın bu çıkışıyla gülebilirdim.

Sancım biraz azalınca toprağı sıkan ellerim gevşemeye başlamıştı. Karun hemen yanımda dizlerinin üzerinde dururken gözlerinde yoğun bir korku vardı. “Daha iyi misin?” Elini uzatıp alnımda biriken ter damlacıklarını silerken parmakları titriyordu. “Saka, yalvarırım bir şey söyle, iyi misin?”

“Evet.” Sancılar dozunu düşürdüğü için hızlı hızlı nefesler alırken onu sakinleştirmeye çalıştım. “Sen Elay’la ilgilen, daha iyiyim.”

Karun buna yanaşmadı ama acı çeken yüzümün normale döndüğünü görünce Elay’dan daha iyi durumda olduğumu anladı. Elay’ın haykırışları hiç kesilmediği için onun yardıma daha çok ihtiyacı vardı. Karun elimi sıkıca tutup panik hâlinde konuşarak, “Sancıların yeniden başlarsa hemen bana seslen!” dedi aceleyle. Ona başımı salladığımda Elay’ı Duha aptalından kurtarmak için hemen onların yanına gitti. İki kadın arasında sadece birkaç adımlık mesafe vardı.

Başımı çevirip onlara baktığımda Elay sırtını ağaca yaslamış, bacaklarını hafifçe dizlerinden bükerek oturuyordu. Elbisesi dizlerinin üstüne kadar toplanmıştı. Bir eli Duha’nın avuçlarının arasındaydı, boştaki eliyle yerdeki toprağı sıkıyordu. Karun onun diğer yanında oturup onu sakinleştirecek bir şeyler söylüyordu. Ancak Elay şu anda kimseyi duymuyormuş gibi acı dolu çığlıklar atıyordu. O kadar çok terlemişti ki kızıl saçları yüzüne yapışmıştı.

Duha ve Karun ona doğum yaptıramazdı, ikisinin de bu konuda hiç bilgisi yoktu. Elay’ın iki yanında durup ona destek olmak dışında hiçbir katkıları yoktu. Ellerimi yere bastırıp kendimi zorlayarak ayağa kalktım. Bunu yaparken omurgamdan giren yeni bir sancıyla dişlerimi sıktım. Anlaşılan ben de bugün doğuracaktım ama hâlâ biraz zamanım var gibiydi.

Yeni bir sancının daha istilasına uğramadan yürümek için kendimi zorladım. Elay’ın bacaklarının önünde diz çöktüğümde kocaman karnım yüzünden hareketlerim kısıtlıydı. Başımı eğip elbisenin altına baktığımda gözlerim irileşti. “Elay, bebeğin kafası görünüyor!” diye bağırırken bunun iyi bir şey olduğunu anlayamadığım için dehşete kapılmıştım. “Ne yapayım, onu geri içeri iteyim mi?”

“Hayır, sakın!” Elay boğazını yırtarcasına haykırırken acıdan hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Oğlumun doğması gerekiyor, bu sefer onu kaybedemem.”

“Tamam, sakin ol!” Ona bağırırken asıl sakinleşmesi gereken bendim. “Duha ceketini ver hemen.”

Duha ceketini çıkarıp bana atarken yanıma gelmeye bile korkuyordu. Elay’ın bacak arasında yaşanan şeyleri görürse psikoloji tamamen çökerdi. Duha’nın ceketini doğum yapan kadının bacaklarının arasına serdiğimde sırtıma giren bir acıyla haykırdım. Karun telaşa kapılarak yanıma gelmeye kalkıştı ama onu durdurdum. Burada olanları o da görmemeliydi. “Elay çok az kaldı, daha sert ıkınmalısın.”

Ecel terleri dökerek yerde kıvranırken, “Deniyorum!” diye bana bağırınca canım burnumda olduğu için kaşlarımı çattım.

“Bana bağıracağına ıkınsana!”

“Bige sus, zaten canım çok yanıyor!”

“Benim de yanıyor ama bir de seni doğurtmaya çalışıyorum. Güçlü bir şekilde ıkın!”

“Ahh!” diye haykırdığında sırtını kasarak güçlü bir şekilde kendine yüklendi. Bu Elay’ın attığı son çığlıktı, hemen sonrasında bir sessizlik yaşandı. Elay’ın sesi kesildi ancak yerini bir bebeğin ağlama sesi almıştı. Kalbim teklediğinde gözlerimi titreyen ellerimden ayıramıyordum. Bebek ellerime doğmuştu. Olamaz, ellerimde gerçekten bir bebek vardı.

“El… Elay.” Sesim fısıltıyla çıkarken eğdiğim başımı kaldıramıyordum. Onun bacaklarının önünde duruyor, tir tir titreyen ellerle minicik bir bebeği tutuyordum.

Ecüş bücüş çirkin bir şeydi, gözleri bile açılmamıştı ama ciyak ciyak bağırıyordu. “Bu bir parazit!” Dehşete kapılarak hemen başımı kaldırdım. “Bebekler bu kadar çirkin olmaz, Elay sen ne doğurdun?”

Başımı eğip buruş buruş derisi olan yaratığa baktım. Ten rengi mavimsi bir şeydi ve çok çirkindi. “Acaba bunu imha etmemiz gerekiyor mu?” Ellerimde kıpır kıpır hareket edip ağlayan şeyi yukarı kaldırıp onlara gösterdim. “Bu ne?”

Elay onu içinden çıkardığı için vücudu büyük bir rahatlamanın içindeydi. Yüzüne yapışan dağınık saçlarının arasından baktığında dudakları kıvrıldı. Baygın bakan gözlerinden dünyanın en güzel hissi geçtiğinde, “B-bebeğim…” diye mırıldandı. Bu çirkin şeye kâinatın en güzel canlısıymış gibi bakarken gülümsedi. “O benim bebeğim.”

Karun ürkmüş gözlerle ciyak ciyak bağıran küçük canlı türüne bakıyordu. “Onun bir bebek olduğuna emin miyiz?”

“Değiliz,” diye fısıldayan Duha’nın yüzü bembeyaz kesilmişti. Siyah gözleri hafifçe irileşmişti, nefes alışları da düzensizdi.

“Ne lan bu? İnsan mı, bari onu söyleyin.” Bir babanın oğluyla ilk tanışma anının böyle olduğunu hiç sanmıyordum.

Bebeği düşürmemeye çalışarak yavaşça Duha’nın ceketinin içine bıraktım. “Yalnız bunun bağırsağı dışarıda.” Sık sık uyluklarıma giren sancıya direnerek, “Elay?” diye mırıldandım. “Bunun bağırsağı dışarıda.”

Elay’ın bir şey söylemesine gerek kalmadan aklıma düşen bilgiyle dilimi ısırdım. Bir konuda panikleyince tam bir aptal gibi davranabiliyordum. “Sakin olun, bu bağırsak değil, göbek kordonu!” Elay zaten bunu biliyordu ama yanındaki iki adama kısa çaplı bir şok yaşattığımı inkâr edemezdim.

Duha yanında çakı taşıdığı için şanslıydık. Elay onu alıp canı yansa da sırtını ağaçtan ayırdı. Bacakları ayrık dururken öne eğilip bebeğinin kordonunu kendi kesti. Bileğindeki saç tokasıyla bebeğin göbeğini bağlarken nefes nefese kalmıştı. Bir doktor olduğu için neyi nasıl yapacağını biliyordu. Bedenindeki titremeden eksilen bir şey olmamıştı ama bebeğini Duha’nın ceketiyle sarıp kucağına aldı. Harika bir iş çıkarmıştı.

Elay sırtını yeniden ağaca yaslayıp başını eğdi ve gözyaşları içinde bebeğine gülümsedi. “Şükür… Şükürler olsun seni kucağıma alabildim.” Anne olmak en büyük hayali olduğundan hıçkırıklar içinde bebeğini öpüp koklamaya başladı. “Beni yarı yolda bırakmadığın için çok teşekkür ederim.” Bir başarısız gebeliği daha kaldıracak gücü yoktu.

Duha’ya baktığımda ne hissedeceğini bilmez bir hâlde tuhaf gözlerle karısı ve oğluna bakıyordu. Sanırım henüz şoktan çıkmamıştı. Elay’ın gözleri gittikçe kapanmaya başlayınca endişelendim. O kadar doğum sancısından sonra tüm gücü tükenmişti. Furkan’ın doktorlarla birlikte ağaçların arasından çıktığını görünce rahat bir nefes aldık. Sonunda gelmişlerdi.

Doktorlardan biri bebeği ve Elay’ı kontrol ederken diğer doktor alttan Elay’ı muayene etmişti. Korkulacak bir şey olmadığını söylediklerinde rahat bir nefes almıştık. Elay dakikalar içinde bilincini kaybetmişti ama doktorlar onun bayıldığını, anne ve bebeğin iyi olduğunu söyleyerek bizi yatıştırmıştı. Burada kimse bir bebeğin nasıl tutulacağını bilmediği için bebeği onlar almıştı. Elay’ı da Duha kucağında taşıyarak buradan çıkardı.

Gereken tüm testlerin yapılması için anne ve bebeğin daha steril bir ortamda bulunması gerekiyordu. Hiç vakit kaybetmeden hastaneye gitmişlerdi. Karun ve tüm adamları yanımdaydı, üstelik bir doktor ve hemşire benimle kalmıştı. İlk muayenemi yaptıklarında rahim ağzında bir açılma olduğunu, benim de doğumumun yakın olduğunu söylemişlerdi. Hastaneye gitmek için hâlâ zamanım vardı.

Karun böyle bir ortamda doğum yapmamı istemediği için hemen beni kucağına almıştı. Hızlı adımlarla yürürken tek istediği beni bir an önce bu ormandan çıkarıp hastaneye yetiştirmekti. Bir süre sancılarım kesilince hep böyle sürecek sanmıştım ama tüm o sızılar eskisinden daha güçlü bir şekilde geri dönmüştü. Ben bağırıp acılar içinde çığlık attıkça Karun’un bedeni daha çok titriyor, dayanmam için bana yalvarıyordu.

Beni kaybetme korkusu Karun’da büyük bir adrenalin patlaması yaşattığı için ağırlığımı bile hissetmemişti. Beni kollarında taşıyarak dağ evine getirdiğinde yorulduysa bile bunu anlayacak durumda değildi. Tüm arabalar burada olduğundan Furkan hemen bizim için bir arabanın kapısını açtı. Karun tam arabaya yönelmişti ki boğazımı yırtarcasına haykırıp onun omuzlarına tutundum. “Ahh!”

İçimde bir şeyler patlamış gibi bir anda bacaklarımın arasında ılık bir su akmaya başlayınca Karun sertçe yutkundu. Tüm korumalar birbirleriyle göz göze geldiğinde doktor, “Düşündüğümüzden daha erken suyu geldi,” dedi aceleyle. “Onu hemen içeri taşıyın.”

Karun yönünü değiştirip aceleyle dağ evine doğru yürüdü. Adımları telaşlıydı, gözlerindeyse büyük bir yakarış vardı. “Bige sana yalvarıyorum beni bırakma!” Attığım her çığlıkta ablasının haykırışlarını duyuyor olmalı ki gözleri dolarak, “Beni bırakamazsın,” diye fısıldadı. “Bunu yaparsan seni hiç affetmem.”

Tırnaklarımı onun omuzlarına geçirirken ağlamaktan konuşamıyordum. Canım gerçekten çok yanıyordu. Doğum ölümün yarısıdır derlerdi de inanmazdım. Böyle bir acıyı çekmeyen nasıl hissettirdiğini bilemezdi. Dünyaya bir çocuk getirmek sandığım kadar kolay değildi. Karun hemen beni dün gece kaldığımız odaya getirip yavaşça yatağın üzerine bıraktı.

Kalmak için çok ısrar etti ama bunu istemedim. Yalvar yakar dışarı çıkması için onu ikna etmiştim, odada kalmamalıydı. Travmasını yeteri kadar tetiklemişken ona daha büyük korkular yaşatmak istemiyordum. Doktor beni doğuma hazırlarken hemşire sıcak su ve havlu getirmek için dışarı çıkmıştı. Karun’un kapının hemen dışında olduğunu biliyordum. Attığım her çığlığı duyuyordu.

Bu doğum benim için zorsa, Karun’a ölüm gibiydi.

***

Karun Kalender

Sinir ve stresten koridorda ileri geriye yürürken çıldırmak üzereydim. Bige’nin haykırışları kesilmedikçe yaşadığım çaresizlik hissi beni delirtiyordu. Buna benzer bir şeyi en son on yaşında yaşamıştım ve bu tüm hayatımı etkileyen bir olaydı. Doktoru hiçbir şey söylemese de erken doğumun çok büyük riskleri olduğunu biliyordum. Hem karımı hem de çocuğumu kaybetme ihtimalim vardı.

Yüzümü sertçe ovuştururken elim ayağım titriyordu. Bunun olacağını biliyordum! Bu yüzden bebek haberine sevinememiş ve buna şiddetle karşı çıkmıştım. Ya Saka bu doğumun üstesinden gelemezse? Ya ablama olduğu gibi onu da kaybedersem? O zaman nasıl bakacaktım o çocuğun yüzüne? Melek’i hayatıma kabul etmem bile yıllarımı almıştı, tarih kendini tekerrür ederse ne yapacaktım? Annesinin katili olduğunu düşündüğüm bir çocuğa nasıl babalık yapardım?

Biri koluma dokununca başımı çevirdim. Kenan endişeli gözlerle kolumu sıkıp, “O iyi olacak,” diyerek beni sakinleştirmeye çalıştı. “Bige çok güçlü bir kadın, bir doğumun üstesinden gelebilir.” Bunun olması için tüm kalbimle dua ediyordum. Sık sık dua eden biri değildim ama bugün tüm benliğimle Allah’a yalvarıp karım ve çocuğumu bana bağışlaması için dua ediyordum.

İçeride bir kez daha Bige’nin acı dolu çığlığını duyunca daha fazla dayanamayıp dışarı çıktım. O içeride can çekişirken istesem de ondan çok uzaklaşamadım. Kapının eşiğine oturup eğdiğim başımı ellerimin arasına alıp sertçe sıktım. Ne zaman bitecekti bu işkence? Doğumu yapan Bige’ydi ama ölümü iliklerine kadar hisseden bendim. Cebimdeki paketi çıkarıp bir dal sigara yaktım.

Bige’nin haykırışlarını duydukça parmaklarımın arasındaki sigara bile titriyordu. Belki de titreyen bendim, bunun bile ayrımını yapamıyordum. Daha fazla dayanamayıp Gurur’u aradım. Gerçek anlamda canım ne zaman yansa aradığım ilk kişi hep Gurur olurdu. Çocuk yaşlardan beri ortak acılardan geçtiğimiz için böyle anlarda hep birbirimize tutunurduk.

Telefonu açtığında yine bir şeylere sinirlenmiş olmalı ki sesi kızgın geliyordu. “Sikeceğim artık seni de karının girdiği depresyonları da! Bir an önce topla kendini ve gelip işlerin başında dur. Bir avuç orospu çocuğuyla şirketi doldurmuşsun, hiçbiri işini düzgün yapmıyor. Ulan ben şimdi üretimden sorumlu müdürün ecdadını sikmez miyim? Her işi ben mi yapacağım burada!” Farah’tan boşandığından beri çatmadığı kişi kalmamıştı.

“Gurur…” Bige’nin yeni çığlığıyla burnumun direği sızladığında sesim boğuk ve ağlamaklıydı. “Saka’nın doğumu başladı.”

Etrafına saydırmakla meşgulken söylediklerimle sessizleşti. Ağır bir suskunluk dudaklarımızı mühürlediğinde duyduğum tek şey sevdiğim kadının haykırışlarıydı. “Nasıl?” Gurur’un yutkunuşunu duydum. “Doğuma daha bir ay yok muydu? Sikeyim, erken doğum mu?”

Beni göremese de başımı onaylarcasına salladım, gözlerime akın eden yaşları tutmakta zorlanıyordum. “Sabah düşmüş ama bunu benden sakladı. Hastaneye gitmek için çok geç, doğum başladı.”

“Bulunduğunuz yerin adresini at.” Tek nefeste konuştu, şu anda ne hâlde olduğumu ondan daha iyi kimse anlayamazdı. “Oraya geliyorum, hemen konumu bana at.”

“Şehrin dışındayız, sen gelene kadar her şey son bulur, gelsen de bir faydası olmayacak. Ben bile hiçbir şey yapamıyorum!” Ciğerlerimi sigaranın dumanıyla doldururken hiçbir şey yapamamak beni delirtiyordu. “Sevdiğim kadın içeride acı çekiyor ama benim elimden hiçbir şey gelmiyor!”

“Önce bir sakinleş…”

“Korkuyorum.” Bir anda söylediklerimle cümlesinin devamını getiremedi. “Çok korkuyorum lan!” Gözlerimden bir damla yaş süzülürken omuzlarım yenilgiyle çöktü ve başım önüme düştü. “Ablam gibi onu da kaybetmekten çok korkuyorum.”

Sigarayı titreyen parmaklarımın arasında daha fazla tutamadım. Yarısına kadar bile içmediğim sigara yere düştüğünde gözlerimi yumdum ama kulaklarımda hâlâ Saka’nın çığlıkları vardı. “Çok acı çekiyor...” Canımdan can giderken sesim hırıltılı ve kısıktı. “Çok acı çekiyor, her an onu kaybedeceğim diye çok korkuyorum.”

“Bunun üstesinden gelecek.” Gurur endişesini saklamaya çalışarak kendinden emin ve kararlı bir sesle konuştu. “O kız çocuk yaşta 13 Haziran Katliamı’nın içinden tek başına çıkan biri. Senin gibi bir piçi bile dize getirdiyse bu kadar kolay vazgeçmez. Ablanı düşünüp korkularını tetiklemeyi bırak ve daha iyi şeyler düşün.”

Bige’nin çığlıklarının yerini bir bebek sesi alınca telefonu kapatıp hemen içeri koştum. Bu duyduğum ses kızımın sesi miydi? Merdiveni ikişerli çıkarken kalbim durma noktasına gelmişti. Defne’nin sesini duydukça kalbim patlayacakmış gibi hızlanıyordu. Bu ağlayan gerçekten benim kızımdı. Sadece onun sesini duymak bile kördüğüm hâline gelen duygularımın çözülmesini sağlıyordu. Sanki yüreğime ılık bir his akıyordu.

Aceleci adımlarla yukarı çıktığımda hemşire dışarı çıktı ama yüz ifadesi müjdeli bir haber verir gibi değildi. “Tebrik ederim, kızınız doğdu ama…” Sustuğunda amayla biten cümlenin devamında gelecek olan şeyleri duymak bile istemiyordum.

“Bige Hanım’ın kanamasını durduramıyoruz, hemen hastaneye gitmeli.” Yer ayaklarımın altından çekildiğinde kalbimin tam ortasında bir zelzele yaşandı ve her şey paramparça oldu.

Bige’nin kanaması vardı, ablam da tam olarak bu yüzden ölmüştü. Kanaması vardı ve kimse onu hastaneye götürmediği için kollarımda can vermişti. İçeri koştuğumda karşılaştığım manzarayla yerimde sendeledim. Bu görüntünün bir benzerini daha önce yaşadığımdan tüm dünyam altüst oldu. Bige yatakta kan ve ter içinde yarı baygın bir hâlde yatıyordu. Teni bir ölüyü aratmayacak kadar solgundu.

Nemli saçları yastığa dağılmıştı, ıslak gözleriyse ha kapandı ha kapanacak gibiydi. Güzel yüzü beni endişeden kahredecek kadar solgundu. Dudakları çatlamıştı ve nefes alışları düzensizdi. Kolları cansızca iki yanında öylece duruyordu, parmakları bile kıpırdamıyordu. Bebeğimiz onun hemen yanında durmadan ağlıyordu ama Bige onu hiç duymuyordu. Tüm bedenim yoğun bir acıyla titredi. Sanki şu anda dünyayla olan tüm bağı kopmuştu.

Bacaklarının üzerinde bir çarşaf duruyordu ama yerde bir sürü kanlı bez vardı. Doktoru onu muayene edip bana döndüğünde ne diyeceğini bilmez bir hâlde bakıyordu. “Kanamayı durduramıyoruz, onu hemen buradan çıkarmalıyız.”

Koşarak yatağın yanına gelip Bige’yi kollarımın arasına aldım. Onu sıkıca göğsüme bastırırken odadan nasıl çıktığımı hiç bilmiyordum. Buradaki tüm adamlarıma bağırıp, “Hemen arabayı hazırlayın!” dedim. Saka’yı kaybedemezdim.

Dışarı çıktığımızda Furkan direksiyonun başına geçip arabayı çalıştırdı. Kenan kapımı açınca hiç vakit kaybetmeden arka koltuğa geçtiğimde Bige kucağımdaydı. Kenan ön koltuğa geçince buradan ayrıldık. “Furkan en yakın hastaneye sür!” Kollarımın arasında titreyen kadın beni mahvediyordu. Sanki her saniyeyle onu biraz daha kaybediyordum. Saka olmayınca ben yarım ve eksiktim, bana böyle veda edemezdi.

Ablam gibi o da gidemezdi.

***

Bige Efil Saka

Dağlık bir bölgede araba çok hızlı gittiği için hissettiğim sarsıntı hiç bitmiyordu. Canımın yandığını söyleyemezdim, bir süre sonra acım bile uyuşmuştu ama bacaklarımın arasından akan kanın sıcaklığını hissedebiliyordum. Düşündüğümden daha zor bir doğumdu. Her şey son bulduğunda ben de Elay gibi mutlu olacağımı düşünmüştüm.

Kızımı kucağıma alınca çektiğim tüm o acılara değecekti ve ben de Elay gibi bebeğime gülümseyecektim. Böyle hayal etmiştim. Ancak ben bebeğimi bile kucağıma alamamıştım. Şu anda bile arabada yanımda değildi. Doğumum Elay’a kıyasla daha zordu.

Tüm kemiklerimin kırılmasıyla eş değer bir acı çekmiştim. Üstelik kanamam vardı ve duracak gibi değildi. Yola çıktığımızdan beri benden akan kan, Karun’un bacaklarına bulaşıyordu. Bundan şikâyet etmek şöyle dursun, gözlerimi açık tutmam için bana yalvarıyordu.

“Birazdan hastanede olacağız.” Bunları söylerken bile sesi titriyor, gözlerini istila eden yaşları orada tutmaya çalışıyordu. “Sakın gözlerini kapatma, Saka n’olursun bunu yapma.”

Konuşmaya bile hâlim olmadığı için kısık iniltiler çıkarmak dışında hiçbir şey yapamıyordum. Karun benden akan kanın sıcaklığını hissettikçe çılgına dönüp, “Daha hızlı!” diye Furkan’a kızıyordu. “Buralarda bir yerde bir hastane olmalı, daha hızlı sür şunu!”

“Abi konumu takip ediyorum, en yakın hastaneye on dakikalık yolumuz var.” Bunu duymak Karun’un hoşuna gitmemişti. Başını eğip bana baktığında on dakika daha dayanabilir miydim, emin değildi.

Bedenimde artan titremeleri üşümeme yorduğu için kollarını bana sarıp, “Kaloriferi açın,” dedi aceleyle. “Saka üşüyor.” Üşümüyordum ve içten içe o da bunu iyi biliyordu.

“B-bebeğim.” Dudaklarımı güçlükle kıpırdattığımda, “Defne…” diye fısıldadım. Kızımın adını söylerken gözlerim kapanmak için beni zorluyordu. “Defne nerede?”

“Hemen arkamızdaki arabada doktor ve hemşireyle birlikte.” Karun yüzüme yapışan saçları yavaşça çektiğinde parmakları kıyamayan bir ifadeyle yanağımda gezindi. “Kızımızı görmek istiyorsan hastaneye kadar dayanmalısın.”

Ayak parmaklarımda başlayan bir uyuşukluk gittikçe bedenimin üst kısımlarına doğru tırmanıyordu. Onu daha fazla endişelendirmek istemediğim için bunu Karun’a söylemedim. Başım göğsüne yaslıyken baygın bakan gözlerle, “Karun,” diye mırıldandım zayıf bir sesle. “Onu çok sev, olur mu?” Eğer ben yanlarında olamazsam Melek’e yaptığı gibi kızımı da çok uzaklara göndermemeliydi.

Vedalaşır gibi çıkan sesimle dudaklarını saçlarımın tepesine bastırarak gözlerindeki yaşları benden gizledi. “Bige yalvarırım böyle konuşma.” Boğuk ve kederli çıkan sesini duyunca kendimi berbat hissettim. Ona tüm bunları yaşatmayı hiç istemezdim.

“Onu doğurmak b-benim seçimimdi.” Boğazımda bir yumru oluştuğunda nefes almakta güçlük çektiğim için öksürmeye başladım. “Riskleri biliyordum.” Ruhum bedenimden sökülüyormuş gibi yoğun bir acı hissettiğimde iniltilerim arttı. “Defne… Kızımı suçlama.”

Başımı yasladığım göğüs kafesi taş kesildiğinde, Karun’un beni saran kolları sıkılaştı. “Daha hızlı sür şunu!” Gür bir sesle Furkan’a bağırdığında gözlerinden süzülen bir damla gözyaşını gördüm. “Ne kadar yolumuz kaldı!” Öfkesinin ardında büyük bir korku saklıydı.

“Abi geldik sayılır.” Furkan aceleyle konuşurken sesi panik hâlinde çıkıyordu. “Şu köşeyi dönünce hastanedeyiz. Bige Hanım, biraz daha dayanın.” Doğrudan adımı söyleyene kadar Furkan’ın ağladığını hiç anlamamıştım. Yol boyunca ayağını gazdan hiç çekmemiş, engebeli yolları âdeta uçarak geçip beni hastaneye yetiştirmeye çalışmıştı.

Sadece biraz daha dayanmam gerekiyordu, belki de birkaç dakika… Ancak kanamam hiç kesilmediği için görüşüm gittikçe bulanıklaşmaya başladı. Ayaklarımda hissettiğim o uyuşma artık tüm vücudumu istila etmişti. Kalan son gücümle kendimi zorlayarak buruk bakışlarımı Karun’a çıkardım. Onunla göz göze gelince bile içi titremişti çünkü yavaşlayan nefes alışlarımın farkındaydı.

Karun yapma dercesine bana baktığında o gözlerde büyük bir kaybetme korkusu gördüm. Hep korktuğu şeyi ikinci kez yaşamanın acısıyla paramparça olmuştu. Eğer kızımızı annesinin katili olarak görürse onu sevemez, dünyanın bir ucuna gönderirdi. Aklımdan bunlar geçerken gözlerimdeki yaşlarla konuşmak için kendimi zorladım. “K-kızım sana emanet, eğer ona bakamazsan…”

Gittikçe daha çok kan kaybederken son bir iç çekişle sevdiğim adamın kollarında gözlerim kapanmıştı. Ancak hemen öncesinde, “Onu Gurur’a ver,” diyebilmiştim. “Senden sonra ona emanet.” Ben olmayınca Karun belki ona bakmazdı ama Gurur benim kızıma da babalık yapabilirdi. Tıpkı Melek’e yaptığı gibi.

Kızım artık onlara emanetti.

Yorumlar