Roman
  • 14/02/2026

61-YIPRANAN BAĞLAR

“Aşk kaybederken bile birini çok sevmekten geçiyormuş. Acının ortasında bile insan nasıl sevebilirdi?”


Doğayla iç içe bir yerde olmaktan çok mutluydum ama nerede olduğumu bilmiyordum. Her yer yemyeşildi ve etrafımda rengârenk çiçekler vardı. Ağaçların dallarına konan kuşların cıvıltısı tatlı bir melodi gibiydi. Güneşin turuncu ışıkları içimi ısıtırken çimlerin üzerine uzanmış, masmavi gökyüzünü izliyordum. Burası o kadar güzel ve huzurluydu ki sonsuza kadar burada kalabilirdim. Üstelik yanımda Gazel de vardı.

Burnuma çiçeklerin rahatlatıcı kokusu gelirken, “Gazel,” diye mırıldandım. “Bu bir rüya değil, değil mi?”

İkimiz de aynı anda omzumuzun üzerinden birbirimize baktığımızda tebessüm etti. “Sana bunun bir rüya olduğunu düşündüren nedir?”

“Sen…” Dudaklarımdan ölüm kelimesi çıkmadığı için uzun süre onun yüzünü izledim. “Seni kaybetmiştim.” Yan dönerek elimi uzatıp parmak uçlarımla yanağına dokundum. Parmaklarım içinden geçip yere düşmemişti. Soluğum kesildi. O bir hayalet veya yanılgı değildi, gerçekten Gazel’di ve ölmemişti.

“Bu… Bu nasıl olabilir?” Yutkunarak canımı yakan o sözcükleri söylemek zorunda kaldım. “Sen ölmüştün.”

“Ben mi ölmüştüm?” Gazel uzandığı yerden doğrulup oturduğunda gülmemeye çalışıyordu. “Kâbus mu gördün yoksa?” Siyah gözleri hınzırca bakarken ayağa kalkıp bana elini uzattı. “Biraz gezelim, belki kendine gelirsin.”

Elini tutup ayağa kalktığımda parmaklarımı onun parmaklarının arasından geçirdim. Her an ortadan kaybolur diye çok korkuyordum. Gazel birleşen ellerimize bakınca gülümseyerek başını iki yana salladı. “Bugün çok tuhaf davranıyorsun.” Yokluğunda bana neler yaşattığı hakkında en küçük bir fikri yoktu.

Onun öldüğüne çok emindim ama ablam buradaydı. Yaşadığım tüm o şeyler bir kâbusmuş gibi geliyordu. Uyanmıştım ve kötü olan her şey son bulmuştu. Ablam ölmemişti, yanımdaydı, her şey yolundaydı. Onunla çiçeklerin arasında yürürken elini sıkıca tutuyordum. Gazel gülümseyerek etrafındaki güzellikleri izliyordu ve ben de onu… Uzun zaman sonra onu ilk kez siyah dışında farklı renkte bir elbisenin içinde görüyordum.

Üzerindeki yarım kollu beyaz elbise ona çok yakışmıştı. Siyah saçları güneşin tüm ışıltısını emiyormuş gibi canlı ve parlaktı. Saçları dalgalanarak omuzlarından salındıkça daha da güzel görünüyordu. Morgdaki o solgunluğundan eser kalmamıştı, ten rengi ışıltılı ve canlıydı. Gözlerimi bile kırpmadan onu izlediğimi görünce gülümseyerek omzuyla omzuma vurdu. “Bana şöyle bakıp durma.”

Bakışlarımla onu rahatsız etmemek için hiç istemesem de önüme döndüm. “Burası neresi, çok güzelmiş.” Etrafıma bakarak nerede olduğumu anlamaya çalıştım. “Nereye gidiyoruz?”

“Eve.”

“Eve mi?” Gazel durup bana döndüğünde dudaklarındaki gülümseme kaybolmuştu. “Seni eve götürmek için geldim, kardeşim.” Bu sefer elimi sıkıca tutan oydu. “Çok mu sevdin burayı, bu yüzden mi dönmek istemiyorsun?”

Burası çok güzel bir yerdi ama kalmak istememin nedeni bu yeri sevmem değildi. “Tekrar senden ayrılmak istemiyorum.” Gözlerim dolduğunda ayaklarımı yere daha kararlı bastırarak gitmeyeceğimi ona göstermek istedim. “Burada kalalım hep yoksa seni kaybederim.”

“Beni hiç kaybetmedin.” Gazel’in sesi rahatlatıcı bir ninni gibi yumuşak çıktığında elini kaldırıp kalbimin tam üstüne bastırdı. Parmaklarını göğsümün üstünde hissetmemle kalbim hızlanmıştı. Ablam bana dünyanın en güzel gülümsemesini sunup muzırca göz kırptı. “Ben hep burada olacağım.”

Bunları söyledikten sonra önüne dönüp yürümeye başladı, elimi hiç bırakmıyordu. Beni nereye götürdüğünü bilmiyordum ama merak ettiğim için onu takip ediyordum. Bacaklarım yorulana kadar yürüdük ama buna rağmen Gazel durmadı. Ormanı geçip dağlık bir alana geldiğimizde etrafımızda yüksek kayalar vardı. Ablam bana kayalıkların olduğu yeri gösterdi. “Uçurumun ucuna kadar yürümeni istiyorum.”

Elimi bıraktığında avucumda hissettiğim boşlukla kalbim acımıştı. “Tek başıma mı?”

Küçük kardeşine ilk adımlarını atmasında yardımcı olan bir ablanın hüznüyle başını salladı. “Tek başına bunu yapabilirsin, sen yüksekten korkmazsın.”

Başımı çevirip uçurumun olduğu yöne baktım. “Neden oraya gitmemi istiyorsun?”

Güven vermek ister gibi bana gülümsediğinde gözlerinden aynı anda birden fazla duygu geçiyordu ama hiçbiri mutlu hissettirmiyordu. “Sadece söylediklerimi yap, kardeşim.”

Benden böyle bir şeyi neden istediğini anlamasam da onu kıramadım. İstediği gibi ona sırtımı dönüp yürümeye başladım. Her adımımla uçuruma biraz daha yaklaştığım için rüzgârın hafif esintisi üzerimdeki eflatun elbiseyi uçuşturuyordu. Evet, üzerimde ince bir kumaşı olan eflatun bir elbise vardı. Uçurumun ucunda durdum, bundan sonrası boşluktu. Bir adım daha atarsam düşebilirdim.

Başımı çevirip omzumun üzerinden arkama baktım. Ablam hâlâ oradaydı ve hiç kıpırdamadan beni izliyordu. “Atlamamı istemiyorsun, değil mi?” diye sorduğumda küçük bir tebessümle başını iki yana salladı.

“Tam karşına bak.”

Çok tuhaf davrandığı için bir türlü neyin peşinde olduğunu anlamıyordum. Önüme dönüp tam karşıma baktığımda gördüğüm kişiyle kalbim rotasından şaştı. “Karun?”

Onu görmeyi beklemediğim için ne yapacağımı bilemedim. Karun da buradaydı ve tam karşımdaki uçurumun tepesinde duruyordu. İkimizi birbirinden ayıran ucu sonu olmayan büyük bir boşluktu. Artık ne o bana gelebilirdi ne de ben ona gidebilirdim. Ona doğru tek bir adım atsam buradan düşüp ölebilirdim, aynı şekilde o da öyle. Ölüm aramıza girmiş gibi ikimizin arasında aşılmayacak mesafeler vardı.

Dikkatli bakınca Karun’un kucağında bir şey taşıdığını gördüm, kundaktaki bir bebek… Gözlerimden bir damla gözyaşı süzüldü. O bebek benim küçük kızım mıydı? Defne miydi o? “Karun!” diye haykırsam da sesim onlara ulaşmadı.

Defne’yi kabaca tuttuğunu görünce yüreğim ağzıma gelmişti. Öne doğru atıldım ama tek bir adım sonrası uçurumdu, yani ölüm… Omuzlarım içe doğru büküldüğünde boğazımı kanatırcasına, “Karun!” diye haykırdım. “Defne’yi sıkı tut, onu düşüreceksin.” Onu nasıl tutacağını bile bilmiyordu, niye kucağına almıştı? Üstelik Defne ağlıyordu. Onlar beni duymuyordu ama ben kızımın ağladığını bile duyabiliyordum.

“Karun, onu götür buradan!” Defne ağladıkça benim gözyaşlarım hıçkırıklara dönüşmüştü. “Üşüyecek, götür kızımı buradan.”

“Seni duyamazlar, onlara gitmelisin.” Gazel’in sesiyle başımı çevirsem de onu göremedim. Nereye gitmişti?

Bedenimin şeffaf olduğunu daha yeni fark ediyordum. Dehşete kapılarak ellerimi kaldırıp yüzümün yakınında tuttum. Ellerimin arkasındaki şeyler görünüyordu. Yerimde sendelediğimde neredeyse uçurumdan düşüp sonsuzluğun içinde kaybolacaktım. “Ben… Ben öldüm mü?”

Gözlerimden birbiri ardına yaşlar döküldü ama öldüğümü düşündüğüm için değildi. Ağlamama neden olan şey fark ettiğim gerçeklerdi. Aslında tüm bunlar bilinçaltımın bir ürünüydü, değil mi? Ablam gerçekte burada değildi, onu rüyalarıma getiren şey ona duyduğum özlemdi. Evet, bu bir rüyaydı.

Hıçkırıklarla ağlamaya başladım. “H-hayır,” derken yaşadığım hayal kırıklığının bir tarifi yoktu. Tüm bunlar rüya olamazdı.

Gerçeklerin farkına varmamla etrafıma baktım ama Gazel’i bulamadım. Yaşadığım şeyin bir yanılgı olduğunu anlamamla büyü bozulmuştu ve ablam sonsuza kadar kaybolmuştu. Dizlerimin üstüne sertçe düştüğümde ellerimi yere bastırdım ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. “Seni çok özledim!” Keşke biraz daha kalsaydı. Rüya bile olsa onunla biraz daha vakit geçirmek isterdim.

Bir süre sonra kendimi toparlayıp ayağa kalktığımda bilinçaltımın bana oynadığı oyundan nefret etmiştim. Uçuruma sırtımı dönüp geldiğim ormana doğru yürüdüm. Attığım her adımla arkamda bıraktığım kızımın ağlayışları arttı. Duymamak için hızlandım ama bebeğimin sesi kulaklarımdan hiç kesilmemişti. Duramazdım, yoluma devam etmeli ve o çiçek tarlasına geri dönmeliydim. Bir tek bu şekilde Gazel’e yeniden kavuşabilirdim.

Ancak Defne hiç susmadı, bu bilinçaltımın bir oyunu ve rüya bile olsa kızımın ağlayışlarına kıyamadım. Onu bırakıp ablama gitmeyi çok istedim lakin Defne’nin ağlayışı kalbimi dağlıyordu. Adımlarım durduğunda devam etmek ve geri dönmek arasında çok kararsızdım. Şimdi gidersem o çiçek tarlasında Gazel’i yeniden bulabilirdim ama Defne ne olacaktı? Sürekli ağlarken ona ne olacaktı? Kızım ve ablam arasında kararsız kalmıştım.

Bu bir rüyaysa sonsuza kadar bu rüyanın içinde yaşamayı sorun etmiyordum, yeter ki ablam yanımda olsundu. Ancak rüyamda Defne de vardı ve uçurumun diğer tarafındaydı. “Allah cezanı vermesin, Karun!” Onu buraya neden getirmişti ki?

Verdiğim karardan vazgeçmemek için hemen arkamı dönüp koşmaya başladım. Tüm gücümle uçuruma koşup kendime düşünme şansı bile vermeden atladım. Buradan düşüp parçalanmak umurumda bile değildi, ya yere çakılıp ölecektim ya da kızıma ulaşacaktım. Bir uçurumdan aşağıya hızla düşerken beni bekleyen sonu henüz bilmiyordum.

Yere sertçe çakılmamla irkilerek gözlerimi açtığımda tavandaki lambanın beyaz ışığıyla karşılaştım. Ter içinde kaldığım için nefes nefese bir hâldeydim. Dudaklarımın üstünde nefes alışlarımı daha boğucu hâle getiren bir şey vardı. Elimi güçlükle kaldırarak ağzımı kapatan şeyi tutup çenemin altına indirdim. Sanırım bu bir oksijen maskesiydi. Henüz ışığa alışmayan gözlerimdeki yanma hissinden nefret etmeye başlamıştım. Neredeydim?

Başımı çevirip etrafıma göz gezdirince bir hastane odasında olduğumu anlayarak inledim. Son günlerde hayatım hastane odalarında geçmeye başlamıştı. Kalkmaya çalıştığımda canım o kadar çok yanmıştı ki yatakta bile kıpırdayamadım. Bedenimin alt tarafında yoğun bir sızı vardı. Başımı sol tarafa çevirince Karun’u görmemle kalbim teklemişti. Odada yalnız değildim, o da buradaydı.

Karun yatağımın yanına bir sandalye çekmiş, başını yatağın kenarına yaslayarak uyuyordu. Uykudayken bile elimi sıkıca tutması tebessüm etmemi sağladı. Uyurken kaşlarını çatmayı nasıl başarıyordu? Belki de bir kâbus görüyordu. Duvardaki saate bakınca gecenin ikisi olduğunu gördüm. Onu uyandırmak istemiyordum ama yüz ifadesi acı çeker gibiydi. Uykusunda ne görüyorsa belli ki bu onun canını yakıyordu.

“Karun…” Yeni uyandığım için sesim hafif çatallaşmış ve pütürlü çıkıyordu. “Karun,” diye seslenip onu uyandırmak için elimi onun elinden çekmeye kalkıştığımda sıçrayarak, “Saka!” diye sayıklayıp elimi daha sert tuttu. Avucunun içindeki parmaklarımın hareketiyle hemen gözlerini açıp başını kaldırmıştı.

Beni görünce ilk birkaç saniye hiçbir şey idrak edemedi, henüz uykusu tam olarak açılmamıştı. Gerçekten bir kâbus görmüş olmalı ki aldığı hızlı nefesler yüzünden omuzları hareket ediyordu. “Sikeyim!” diye söylenip yüzünü sertçe ovuşturdu. “Mezarlıkla ilgili boktan bir rüya gördüm ve orada senin de mezarın vardı!” Daha cümlesini yeni bitirmişti ki yüzündeki elleri öylece kaldı ve nefes bile alamadı. Nihayet uyandığımı anlamıştı.

Ellerini yavaşça yüzünden çektiğinde nabzı hızlanmaya başladı. Doğru görüp görmediğinden emin olmak için birkaç kez gözlerini kapatıp açtı. Mavi gözlerinde sevincin yanı sıra hazin bir korku vardı. Yine rüya görüp görmediğinden emin olamadığı için yutkunarak, “Saka…” diye fısıldadı. “Uyandın.”

Anlamadım? Uyanmamam mı gerekiyordu?

“Sen neyden bahsediyorsun?” diye sorduğumda Karun hemen yerinden kalkıp kapıya koştu.

Kafasını dışarı uzatıp koridordakilere, “Doktoru çağırın!” diye bağırırken yaşadığı panik ve mutluluk azımsanamazdı.

Hızlı adımlarla yanıma gelip üzerime eğildiğinde neyi olduğunu anlayamıyordum. Beni hissetmek istercesine yüzümü ellerinin arasına alırken parmakları bile titriyordu. “Kanamanı durdurmak hiç kolay olmadı, çok ciddi bir ameliyat geçirdin. Doktorlar hiç iç açıcı şeyler söylemedi.” Aceleyle konuşurken parmakları yüzümün her yerinde geziniyordu. Sanki bana dokundukça hiçbir yere gitmediğime daha çok ikna oluyordu.

Bir daha gözlerime hiç bakamayacağını düşünmüş olmalı ki korku dolu bakışları sık sık gözlerime kayıyordu. “Bana ne yaşattığın hakkında hiçbir fikrin yok. Yine kanaman başlarsa diye dünden beri ecel terleri döktüm.” Tek kelime etmeme izin vermeden üzerime eğildi ve bana sımsıkı sarıldı. Sarılırken bile ağırlığını bana vermemeye çalışıyordu. Onu çok korkutmuş olmalıydım ki kalbinin ne kadar hızlı attığını hissedebiliyordum.

Doktorlar odama girince Karun benden ayrılmak zorunda kalmıştı. Beni muayene ettiklerinde yapmaları gereken birkaç test daha olduğunu ama şu anda durumumda korkulacak bir şey olmadığını söylediler. Bunları duyunca Karun nihayet rahat bir nefes almıştı. Henüz ziyaretçi kabul edecek durumda olmadığımı söyleyerek dışarıda bekleyen yakınlarımı içeri almadılar.

Elimi karnımın üstüne koyduğumda orada görmeye alışkın olduğum şişkinliği bulamadım. Çok önemli bir şeyi kaybetmiş gibi telaşlanarak parmaklarımı düz karnımın üzerinde gezdirdim. “Karun…” Sesim fısıltıyla çıkarken korkudan yüzümün bembeyaz kesildiğine emindim. “Karnım neden düz? Bebeğim nerede?” Daha o bana bir cevap vermeden dağ evini hatırladım. Olamaz, erken doğum yapmıştım!

Yataktan çıkmaya çalışırken elim ayağım birbirine dolaşmıştı. “Kızım nerede, Defne nerede? O iyi mi?” Aklıma gelen korkunç ihtimalle gözlerim dolduğunda güçlükle dudaklarımı araladım. “Yoksa…”

“O iyi.” Karun hızlıca konuşup yanıma gelerek yataktan çıkmama izin vermedi. “Bir süre daha yataktan çıkamazsın ama kızımız iyi.” Çırpınışlarım yavaşladığında ellerimi tutarak bana iyi gelecek tek şeyi söyledi. “Yaşıyor.”

Mutluluktan gözyaşlarım birbiri ardına akmaya başlamıştı. Bir an onu kaybettiğimi düşünüp çok korkmuştum. Karun üzerime eğilip parmak uçlarıyla gözyaşlarımı silerken bakışlarıyla bana güven aşılıyordu. “Prematüre bir bebek olduğu için onu kuvöze aldılar. Solunum desteği ve yoğun bakım ihtiyacını karşılamak için onu bir süre orada tutacaklar.” Kızım yaşıyordu, şu an için ilgilendiğim tek şey buydu.

Hatırladıklarıyla Karun’un omuzları düştüğünde canını sıkan bir şeyler varmış gibi tüm keyfi kaçmıştı. “Henüz onu hiç görmedim, buna izin vermiyorlar. Defne şu anda çok kritik bir dönemde olduğu için enfeksiyon kapma ihtimali çok yüksek. Onunla benzer durumda olan bebeklerle aynı yerde tutuluyor. Hem onun hem de diğer bebeklerin hayatını tehlikeye atmamak için dışarıdan kimseyi almıyorlar.”

Durumu çok kritik… Bu üç kelime kulaklarımda yankılandığında ölebilirdim ama hemen en kötüsünü düşünmemeye çalıştım. Kızım bunu atlatacaktı, inanmak istediğim tek şey buydu. Biz onunla neleri atlatmıştık, bunun da üstesinden gelecektik.

***

Hem benim hem de Defne’nin durumu iyiye gidiyordu. İkimiz de bir ayı devirmiştik. Defne’nin vücut ısısını korumak ve akciğerlerinin sorunsuz çalışması için onu dört hafta boyunca kuvözde tutmuşlardı. Henüz oradan çıkmak için hazır değildi ama artık emme, yutma ve nefes alma koordinasyonunu sorunsuz yapmaya başlamıştı. Durumu gittikçe daha iyiye gidiyordu.

Doktorlar çok olumlu konuşuyordu, böyle devam ederse yakında kilosu da dengelenecekti. Artık onun yanına girebiliyordum. Oradaki diğer bebeklerin hayatını tehlikeye atmamak için biz anneler koruyucu önlükler, bone ve plastik eldivenler takarak içeri giriyorduk. Kuvözün camından bebeklerimizi izliyorduk ama her zaman onlara dokunamıyorduk.

Orada Defne’den bile daha küçük bebekler vardı. Bazıları daha da erken doğduğu için ciğerleri bile oluşmamıştı. Ne zaman içeri girsem her biri için dua ediyordum. Defne’yi henüz yeni yeni emzirmeye başlamıştım, öncesinde bunu bile yapamıyordum. Odamdaki alarm çalınca kızımın uyandığını anlayıp üst kata çıkıyor ve bebeklerin tedavi gördüğü yoğun bakım bölümüne giriyordum.

Kızımın kuvözünün yanına küçük bir sandalye çekiyor ve onu kuvözden çıkarıp emziriyordum. Yeni doğum yaptığım için çok fazla sütüm vardı ama Defne bir göğsümdeki sütün tamamını bile içemiyordu. Bu yüzden hemşire bana sütümü sağmam için vakumlu bir pompa vermişti. Onunla sütümü sağıp dolapta muhafaza ediyordum.

Defne henüz çok küçük olduğu için hemen doyuyordu ama ilerleyen zamanlarda o sütlere ihtiyacım olabilirdi. Hemşire bana anne sütünün önemini anlattığı için bir yudumunu bile israf etmek istemiyordum. İlerleyen zamanlarda sütüm azalırsa diye gereken tüm önlemleri şimdiden alıyordum. Ne yazık ki şu ana kadar Defne’yi gören sadece bendim, Karun ve diğerleri henüz onu görmemişti.

Defne’yi ziyaret ettiğim anlarda fotoğrafını çekip Karun’a göstermek istedim ama buna yanaşmadı. Kızıyla bir fotoğraf üzerinde tanışmayacağını, onu biraz daha bekleyeceğini söyledi. “O kadar küçük ki parmaklarının hepsini kullanarak sadece bir parmağımı tutabiliyor.” Melek’i ziyaret ettiğim için ona Defne’yi anlatıyordum. “Ama çok uykucu, daha karnını doyurmadan hemen kucağımda uyuyor.”

Melek hasta yatağında yatarken en sevdiği şey benden Defne’yi dinlemekti. Ona ne zaman Defne’den bahsetsem acı çeken gözlerinde küçük bir parıltı, dudaklarında bir gülümseme beliriyordu.

“Onu… Onu ne zaman görebilirim?” Güçlükle konuşurken sesi hırıltılı çıkıyordu. Yalvarırcasına, “Yenge,” diye fısıldadı. Kirpikleri titrediğinde kuruyan dudaklarını kıpırdatmakta bile güçlük çekiyordu. “Defne’yi görmeyi çok istiyorum.”

Bunu bildiğim için doktorla konuşmuştum. Defne’nin henüz normal bir ortama girmesi için çok erkendi ama küçük bir istisna yapılabilirdi. Defne’nin gösterdiği olumlu gelişmeyi bildikleri için onu kısa bir anlığına bakım ünitesinden çıkaracaklardı. Karun bizi Melek’in kaldığı hastaneye naklettiği için Defne de burada tedavi görüyordu.

Doktorlara Melek’in durumundan bahsettiğimden bugün Defne’yi bu odaya getireceklerdi. Her an burada olabilirdi. Melek’e gülümseyerek ayağa kalktım. “Dışarıda küçük bir işim var, birazdan dönerim.” Yukarı çıkıp saat kaçta Defne’yi getireceklerini öğrenmek istiyordum.

Melek’in odasından çıktığımda koridorda kendi aralarında konuşan Karun, Gurur ve Çağıl’ı gördüm. Tam onlara doğru bir adım atmıştım ki koridorun diğer ucunda gelen kişiyi görünce adımlarım yere kilitlendi. “Levent?” Bu gelen o muydu?

Adı önce fısıltıyla dudaklarımdan döküldü ama daha sonra, “Levent!” diye büyük bir heyecanla bağırarak ona doğru yürüdüm. Yapabilseydim koşardım ama doğumdan kaynaklı yaralarım henüz kapanmadığı için bunu yapamıyordum.

Gideli bir yıl bile olmamıştı ama çok değişmişti ya da bana öyle geliyordu. Taramaya bile üşendiği saçlarını düzgünce arkaya doğru taramıştı ve gözlerinde artık gözlükleri yoktu. Yurt dışındayken spor yapacak çok vakti olmalı ki aldığı kilolar ona kas olarak dönmüştü. Eskisi gibi sıska bir vücudu yoktu artık. Bu yeni hâli gerçekten çok iyiydi.

Kalender erkeklerinden kolay kolay çirkin biri çıkmazdı. Levent kendine biraz bakınca en az amcası ve abileri kadar yakışıklı birine dönüşmüştü. Son yaptıklarına rağmen onu büyük bir heyecanla karşıladığımı görünce gülümsedi. “Yenge.” Aramızdaki mesafeyi kapattı ve üzerime eğilip beni kollarının arasına aldı. Bu çocuğun boyunun bu kadar uzun olduğunu daha önce hiç fark etmemiştim.

Ona sımsıkı sarılıp kollarımı boynuna doladım. “Hoş geldin, seni tekrar gördüğüme çok sevindim.” Levent’in dönmesine izin versinler diye Karun ve Gurur’a az yalvarmamıştım. Çok kötü şeylere sebep olmuş olabilirdi ama Levent hiçbir şeyi bile isteye yapmamıştı. Yanlış insanlara güvenerek anne ve babasının tuzağına düşmüştü.

Levent bende bir anne sıcaklığı buluyormuş gibi uzun süre benden ayrılmadı. Bana öyle bir sarılıyordu ki özlemini iliklerime kadar hissedebiliyordum. Yavaşça ayrıldığında Melek’in odasının önünde duran Karun, Gurur ve Çağıl’ı gördü. Üçü de ona fazla sert baktığı için Levent’in dudaklarındaki tebessüm kayboldu. “Beni Türkiye’ye geri çağırınca affettiklerini düşünmüştüm, anlaşılan hâlâ çok kızgınlar.”

Koluna girerek onu yürümeye zorladım. “Kolay şeyler yaşamadılar, öyle bir anda unutulmaz. Yanlarında olup zamanla kendini affettirmelisin.”

“Beni ürküten Karun ve Çağıl abim değil.” Kısık bir sesle konuşurken adımları geri geri gittiği için yürümekte zorlanıyordu. “Amcam beni kurşuna dizmek ister gibi bakıyor, acaba bir otele gidip sonra mı gelsem?”

Gülerek kolunu daha sıkı tutup kaçmasına izin vermedim. “Farah’tan boşandığından beri Gurur hep böyle. Mümkünse o delinin tersine gitmemeye çalış.” Gurur konusunda ona güvence veremiyordum, son zamanlarda çok kolay sinirlenen biriydi.

Levent’le yürüyüp bu üç asabi adamın karşısında durduğumuzda Levent daha şimdiden ecel terleri dökmeye başlamıştı. Çağıl onun kıvranan hâlini görünce bir büyüklük yapıp sert çehresini yumuşattı. “Hoş geldin, çocuk.” Levent kaç yaşına gelirse gelsin ona çocuk diye hitap etmeyi bırakmayacaklardı.

Çağıl’dan küçük bir yeşil ışık alınca Levent belli belirsiz tebessüm etti. “Hoş buldum abi.” Karun’a döndüğünde soluğunu tutmuştu. Bunu yapmak onun için zor olsa da Karun da geçmişin üzerine bir sünger çekti.

“Evden uzakta umarım aklın başına gelmiştir.”

“Yaptıklarımdan pişman olmadığım bir günüm bile olmadı.” Levent üzgün gözlerle ona baktığında affedilmeye ne kadar ihtiyacı olduğunu saklayamıyordu. “Bir daha olmayacak.”

Karun kuru bir sesle, “Umarım,” demekle yetindi. Tıpkı Çağıl gibi Karun da ne ona sarılmıştı ne de onu samimi bir şekilde karşılamıştı. Küçük kardeşlerine karşı çok mesafelilerdi, onun yüzünden hiç kolay şeyler yaşamamışlardı. Levent artık buradaydı, zamanla aralarındaki buzların eriyeceğine emindim.

Gurur’un tepkisinden çok korksa da Levent kendini cesaretlendirmeye çalışarak amcasına döndü. En çok Gurur’dan korktuğu için onun karşısında tek kelime edemedi. Gurur sıkıntıyla burnundan soluyup zorlama bir sesle, “Hoş geldin,” dedi ama Levent’e olan bakışları fazla tersti.

Levent onun karşısında ecel terleri döktüğü için hiç vakit kaybetmeden hemen Melek’in odasına girdi. O içeri girince uyaran bakışlarımı bu üç huysuz adama çıkardım. “Çocuğun üzerine çok gitmeyin.” Onu evden göndermeleri onun için yeterli bir cezaydı.

Karun küçük bir omuz hareketiyle beni geçiştirdi. “Aynı hataları tekrarlamadığı sürece ona bir şey yapmayız.”

Levent ve Melek biraz yalnız kalsın diye bir süre kimse odaya girmedi. Yirmi dakika sonra Levent dışarı çıkınca bu sefer de Gurur, Melek’in odasına girmişti. Bu tarafa doğru gelen hemşireyi görünce heyecanımı gizlemeye çalıştım. Defne’nin kuvözünü iterek buraya doğru geliyordu. Kalender erkeklerine hiçbir şey çaktırmadan bakışlarımı Defne’den çektim. Bakalım onu tanıyabilecekler miydi? Karnı acıkmış olmalı ki Defne bir anda ağlamaya başlayınca Karun başını hızla kaldırdı. Bunu öylesine müthiş bir hızda yapmıştı ki şoke olmuştum.

Ağlayan bir bebek sesi duyunca Çağıl ve Levent de merak edip hemşirenin geldiği yöne doğru dönmüştü. Ancak hiçbirinin yüzünde Karun’da gördüğüm şeyler yoktu. Onlar sıradan bir bebeğe bakar gibiydi fakat Karun… Kızına kavuşan bir babanın duygusallığındaydı. Ağlayan bu ufaklığın kendi kızı olduğunu anlamış gibi göz bebekleri irileşmişti.

Bu nasıl olabilirdi? Onun Defne olduğunu nasıl anlamıştı? Karun’un yüzünden aynı anda binlerce duygu geçti. “Kızım…” diye mırıldanarak hemşireye doğru yürüyünce Çağıl ve Levent sertçe yutkundu. Evet, bu gelen onların yeğeniydi. Şimdi ikisi de nefes bile almadan gittikçe bize doğru yaklaşan bebeğe bakıyordu.

Hastanenin koridoru fazla temiz ve aydınlıktı ancak Karun’un gözünü alan buradaki ışıklar değil, Defne’ydi. Kuvözdeki bebek dışında hiçbir şey dikkatini çekmiyordu. Yürürken sanki ayaklarının altındaki zemini hissetmiyordu. Mavi gözlerinde heyecanla karışık bir sevinç vardı. Bir babanın kızına duyduğu o yoğun sevgi tüm bedenine yayılıp kalbini esir almıştı.

Hemşirenin yolunu keserek onu durdurdu. Bebeğimizin dört bir yanını saran cama baktığında bir an onu kuvözden çıkaracağını sandım ama neyse ki buna kalkışmadı. “Bu… Bu benim kızım mı?” Sesi fısıltıyla çıkarken başını eğip bebeğin bileğindeki pembe bilekliğe baktı.

Orada yazan Bige Saka ismiyle Karun’un dolan gözlerini gördüm. “Bu benim Defne’m...” Sesindeki o yoğun sahiplenme insanın içini ısıtıyordu. Yeni doğan bebeklerin bir kimliği olmadığı için onların bilekliklerine genelde anne ismini yazarlardı. Böylece onu diğer bebeklerle karıştırmıyor ve kimin kızı olduğunu daha iyi anlıyorlardı.

Çağıl, Levent hatta koridorda bekleyen yirmi korumam bile bir anda Defne’nin etrafını sarmıştı. Hepsi birbirini iterek onu görmeye çalışıyordu ama benim odağımda bir tek Karun vardı. Onun hemen yanında durduğum için Defne’ye olan bakışlarını daha iyi görebiliyordum. Defne biraz ağlayıp yine uyumuştu. Çok uykucu bir çocuktu, eğer ilk ağladığında karnını doyurmazsanız sizi protesto eder gibi aç bir karınla hemen uyurdu.

Karun’un bakışları onun pembe teninde gezindikçe dudakları kıvrılıyordu. Üstelik sabah ona giydirdiğim zıbını bile pembeydi. Kuvözün içinde çok fazla debelendiği için kafasındaki şapkası yine yukarı sıyrılmıştı. Küçücük ellerinde koruyucu eldivenleri ve ayaklarında Çiçek’in onun için ördüğü yumuşak patikleri vardı. Kollarını iki yana açarak uyurken ne kadar sevimli olduğunu anlatamazdım.

Karun nefes bile almadan onu izlerken parmağının ucuyla hafifçe cama vurdu. “Onu uyandıramaz mısınız?” Bunları hemşireye söylüyordu ama bakışları yoğun bir şekilde Defne’nin üzerindeydi. “Henüz kızımın gözlerini bile görmedim.”

“Çok uykucu bir bebek.” Hemşire tebessüm ederek Defne’ye baktı. “Onu uyandırmak sandığınız kadar kolay değil.” Defne Hanım kendiliğinden uyanmadığı sürece kimse onu uyandıramazdı. Hemşireler ona iğne yaparken benim canım yanıyordu ama Defne’nin uykusu bile bölünmüyordu.

Karun’un parmak uçları karıncalanmış gibi kızına dokunma ihtiyacı hissetti. “Onu kucağıma alabilir miyim?” diye sorduğunda hemşire buna yanaşmadı.

Kuvözün etrafını saran kalabalığı görünce başını iki yana salladı. “Burası onun için yeterince steril ve hijyenik değil. Defne prematüre bir bebek olduğu için diğer bebeklerle kıyaslanınca daha hassas ve dışarıdaki hastalıklara açık. Enfeksiyon ve sarılık tehdidine karşı bir süre daha güvenli alanında kalmalı.”

“Tahminen kızımızı ne zaman kucağımıza alacağız?” Çağıl hemşireden bir cevap beklerken başını eğmiş, gülümseyerek Defne’yi izliyordu. “Bu kadar küçük olması normal mi? Kedi bile bizim kızdan daha büyük.”

“En azından insan.” Furkan bıyık altından gülerek yüzünü cama yaklaştırdı. “İki eli, iki ayağı var ve bir de kafası.”

Nedim omzuyla onu iterek Defne’ye yakından bakmaya çalıştı. “Sen tam olarak ne görmeyi bekliyordun? İki başlı, dört kollu bir yaratık mı?”

Celil kendini tutamayıp güldü. “Bige Hanım’ın aşerdiği o tuhaf şeylerden sonra ben kuyruk da görmeyi bekliyordum.”

“Ben de,” diyen Furkan keyifli bir sesle başını salladı. “Kuyruk ve boynuz kafamda canlandırdığım bebek profilinin bir parçasıydı.”

“Hemşirenin yanında elitliğimi bozmak istemiyorum ama kapatın be çenenizi!” Cırlar gibi bir ses çıkararak onlara dik dik bakmaya başladım. “Dünyaya çok güzel bir bebek getirdim, bunu kabul etmek bu kadar mı zor?”

“Kuzguna yavrusu şahin görünürmüş.” Furkan bunları söylerken benden korktuğu için Nedim’in arkasına saklanmıştı. “Eciş bücüş bir bebek, neresi güzel ama sevimli.”

“Duha’nın oğluna uyguladığım tarifeyi bana uygulayamazsın!” Suratını dağıtmak için bir adım atmıştım ki Karun gülerek kolumu yakaladı.

“Sen bakma o densize, kızımız çok güzel.” Herhâlde güzeldi, onu ben doğurmuştum. Benden çirkin bir şey çıkmazdı, ayrıca çirkin olsaydı bile ona olan sevgimden bir şey eksilmezdi.

Levent elini cama yaklaştırarak Defne’nin boyunun uzunluğunu ölçtü. “Sadece iki karış boyu var.”

“Hobbit mi olacak lan bu kız?” Çağıl dehşete kapılarak kocaman gözlerle hemşireye baktı. “Kızımızın boyu neden iki karış?” Bu aptallara çocuk doğururken acaba aklım neredeydi?

“Siz doğduğunuzda da iki metre boyunuz yoktu,” diye homurdandım. “Zamanla büyüyüp uzayacak.”

Defne minicik ağzını kocaman açarak esneyip gözlerini açınca herkes susup hemen cama yapıştı. Uykulu gözlerini açıp etrafına bakınca Levent gülümsedi. “Kendini şu anda müzedeki bir eşya gibi hissediyor olmalı.” Üzerine eğilmiş bu kadar çok kafa varken bu mümkündü.

Karun onun küçücük gözlerine bakınca tüm bedeni titredi. Camın arkasından Defne’nin yüzüne dokunur gibi parmak uçlarını kuvözün camında gezdirdi. “Merhaba ufaklık,” diye fısıldarken dudaklarında daha önce hiç görmediğim güzellikte bir gülümseme vardı. “Ben seni ağlama sesinden tanıdım. Peki, sen babanı tanıdın mı?”

Kızına dokunamıyor, kokusunu soluyamıyordu ama onunla tek taraflı bir sohbet gerçekleştirmekten büyük bir haz alıyordu. “Sesini ilk kez o dağ evinde duymuştum ve mıh gibi aklıma kazındı.” Demek bu yüzden Defne’nin ağlayan sesini duyunca onun kızı olduğunu hemen anlamıştı. Karun’un seslere karşı çok hassas bir kulağı vardı. Bir duyduğu sesi kolay kolay unutmuyordu.

Karun aradaki cam duvarı kaldırmak için sabırsızlanırken Defne’nin minicik gözlerine baktı. “Anlaşılan gözlerini benden almışsın.” Babası gibi Defne’nin de gözleri maviydi. Henüz hiç saçı olmadığı için saçlarının rengi konusunda da pek bilgimiz yoktu.

Hemşire onu koridorda daha fazla bekletmeden kuvözünü Melek’in odasına doğru sürdü. Diğerleri dışarıda kalmıştı, ona eşlik eden sadece Kalender erkekleri ve bendim. Odaya girdiğimizde Gurur, Melek’in sırtını rahatlatmak için arkasına bir yastık koyuyordu. Melek bebeği görünce gözlerini irice açtı. “D-Defne,” diye fısıldadığında Gurur onun neyden bahsettiğini anlamadı, ta ki arkasını dönene kadar.

İkisi bebeği görünce donup kalmıştı. Hemşire kuvözü ittiğinde odada duyulan tek ses onların hızlanan nefes sesleriydi. Defne’nin hemşiresi onu yatağın kenarına yaklaştırdığında Gurur’un tepkisi çok komikti. Başını eğip Defne’nin tepesinden ona bakarken gözlerini birkaç kez kapatıp açmıştı. Önce Defne’ye, sonra da bana bakıp şaşkınca yutkundu. Bunu birkaç kez yapmıştı.

Anne ve kız arasında bir benzerlik bulmaya çalıştı ama bulamadığı için, “Bu kimin bebeği?” diyerek sinirlerimi bozdu. “Bizden bu kadar çirkini çıkmaz.” Cesur’un ahını almış olmalıydım. Duha’nın oğluna söylediklerimi bunlar da benim kızıma söylüyordu.

Gurur dizlerini bükerek eğildi ve gülümseyerek camın içindeki bebeğe baktı. “Aileye çok hızlı katıldığını söyleyebilirim, ufaklık hatta beklenen tarihten bir ay önce.” Uzun zamandır hanelerine bir bebek doğmadığı için hepsi çok heyecanlı ve fazla şaşkındı.

Gurur bir süre nefes bile almadan Defne’yi izledi. Bunu yaparken uzun zaman sonra gülümsediğinin farkında bile değildi. Onun babalık içgüdüleri tanıdığım herkesten daha fazla olduğu için bir bebeğe bağlanması çok hızlı olmuştu. Elini cama yaslayıp Defne’nin hareketlerini izlerken gözlerinin içi ışıldıyordu. “Defne,” diye mırıldanırken sanki kendi kızıymış gibi sesi boğuk çıkmıştı. “Sen gördüğüm en güzel varlıksın.” Ona az önce çirkin diyen kimdi?

Melek kendini zorlayıp vücudunu iyice arkaya çekerek yatakta oturmayı başardı. Normalde kolunu bile kıpırdatmakta zorlanıyordu ama Defne için sırtını yatak başlığına yaslayabildi. Kireç gibi solgun bir yüzle bebeğe bakmaya çalışıyordu fakat bulunduğu yerden onu yakından göremiyordu. Hemşire onun ne hâlde olduğunu görünce onun için üzülmeden duramadı.

Bize dayattıkları kurallardan küçük bir esneklik yaparak Defne’nin kuvözünün kapağını açtı. Bana öğrettikleri gibi bir elini Defne’nin başının altına koydu, diğer eli de onun sırtının altındaydı. Dikkatli bir şekilde bebeği alıp Melek’e yaklaştı. “Onu tutmak ister misiniz?”

Melek onu kucağına almaya can atıyordu ama Defne’ye doğru ellerini uzatınca kolları güçsüzce yanına düştü. Bunu görmek hepimizi ağlatabilirdi. Gücünün son demlerinde olduğu için onu tutacak takati yoktu. Melek’in yeşil gözlerinden bir damla yaş süzüldüğünde yalvaran gözlerle hemşireye bakıp, “Ben…” dedi ama öksürmeye başlayınca devam edemedi.

Ciğerleri sökülürcesine öksürürken bile kendini zorlayarak dudaklarını kapatan maskeyi kontrol etmişti. Hastalığı bulaşıcı değildi ama Defne’ye en küçük bir rahatsızlık vermekten bile korkuyordu. Melek’in öksürükleri kesilince hemşire onun yatağının kenarına oturdu ve Defne’yi onun yerine tutup Melek’e gösterdi. Bebeği görmeyi herkesten daha çok istemişti.

Annesinin ismini taşıyan bir bebeğe bakmak bile Melek’i gözyaşlarına boğmuştu. Defne’nin bir an yüzü buruştu, dudakları büküldü ve ağlamaya hazırlanır gibi ağzını açtı. Melek onu ağlatmaktan korkarak hemen Defne’nin elini tutmuştu. Titreyen parmaklarla bebeğin minicik elini tutup gözyaşları içinde ona gülümsedi. “Benden korkma.” Zayıf bir sesle konuşuyor, onu korkutma ihtimaline bile katlanamıyordu. Oysaki Defne sadece karnı acıktığında ağlardı.

Melek başparmağıyla onun küçük parmaklarının üstünü okşadığında Defne onun işaret parmağını yakaladı. Tüm parmakları Melek’in tek bir parmağına kenetlendiğinde Melek’in gülümsemesi genişledi. “B-bunu görüyor musunuz?”

Hastalıktan tükenen bedeninden ince bir titreme geçtiğinde yorgun bakan gözleri parladı. “Artık benden korkmuyor.” Hiç korkmamıştı ki.

Melek görünüşünden dolayı Defne’nin ondan korkacağını düşünmüştü ama Defne henüz etrafındaki yüzleri tanıyacak durumda değildi. Ayrıca sandığı gibi korkulacak bir yanı da yoktu. Ne yazık ki Defne’yi birkaç dakikadan daha uzun hasta birinin odasında tutamazlardı. Kuvözüne geri dönmeliydi, Melek de bunu anladığı için vedalaşır gibi Defne’ye baktı.

Bakışlarıyla yeğeniyle vedalaşırken, “Hep mutlu ol,” dedi kısık bir sesle. Her konuştuğunda göğsündeki hırıltı artarken ıslak gözlerle ona gülümsedi. “Dilerim Allah’tan ben ve annemin yaşayamadığı ömrü de sana verir,” dediğinde ağlamamak için başımı yukarı kaldırıp derin derin nefesler aldım. Onu bir daha göremeyecekmiş gibi konuşuyordu.

Melek son kez Defne’ye bakarak sanki onunla ilgili her şeyi aklına kazıyordu. Ona acı veren iniltilerle eğildi ve maskenin üzerinden Defne’nin başının üstüne küçük bir öpücük kondurdu. “Sen dünyanın en harika şeyisin, Defne.” Yaşlar gözlerinden birbiri ardına akarken geriye çekilerek onun yüzüne bakıp iç çekti. “Bunu hiç unutma.”

Hemşire, Defne’yi kuvözüne koyunca onunla birlikte odadan çıktım. Sütüm akıyordu, Defne yine uyumadan onun karnını doyurmalıydım. Hemşireye eşlik ederken gözlerimi huysuz sesler çıkaran ufaklıktan ayırmıyordum. Her an çığlığı basıp acıkan karnı için ortalığı ayağa kaldırabilirdi. Defne’yi izlerken artık içim daha rahattı çünkü Melek sonunda onu görebilmişti. Bu olmadan onu kaybetseydik mahvolurdum.

***

Defne ikinci ayına girdiğinde tehlikeyi tamamen atlattığı için onu taburcu etmişlerdi. Nihayet kızımla birlikte evimize dönebilmiştik. Melek’i ziyaret ederken arada onu yanımda getiriyordum ama çok sık değildi. Hastanede olduğum zamanlarda kızımla ilgilensin diye bir dadı tutmuştuk ama o sadece ben evde olmadığımda Defne’ye bakacaktı.

Onun her şeyiyle bizzat kendim ilgilenmek istiyordum fakat evde olmadığımda birinin ona göz kulak olması gerekiyordu. Bugün Farah beni ve Defne’yi görmek için malikâneye gelmişti. Gurur’dan boşanması onunla iletişimi keseceğim anlamına gelmiyordu. Babasına olanlar, ona kalan liderlik ve bunun getirisi olan büyük sorumluluklar… Bunun altından kalkabilir mi, bilmiyordum ama deniyordu.

Babasının acısını hiçbir zaman atlatamayacaktı, ona bakan biri bunu hemen anlardı. Artık zayıflık göstermek gibi bir lüksü olmadığı için iyiymiş gibi rol yapıyordu. Çektiği acıyı herkesten saklayıp dışarıya karşı dimdik durarak her şey yolundaymış gibi davranıyordu. Bunu yapmaktan başka çaresi yoktu, tökezlemesini bekleyen çok düşmanı vardı. Babasını kaybeden kızlar bir anda büyür derlerdi de inanmazdım, Farah sanki bir anda büyümüş ve olgunlaşmıştı.

Gurur’un üstünü değiştirmek için eve uğrayacağını öğrenince Defne’yi Farah’la malikânede bırakıp evden çıkmıştım. Onu kucağında bir bebekle bırakıp ben dönene kadar kızıma göz kulak olmasını istemiştim. İtiraz etmesine bile izin vermeden hemen kaçmıştım. Farah’ın hiçbir deneyimi olmadığından bir bebeğe bakamayacağının farkındaydım, evdeki dadı bunun için vardı.

Ancak dadıyı henüz doğru düzgün tanımadığımı özellikle Farah’a söylemiştim. Defne’yi ona emanet ettiğim için ben dönene kadar evden ayrılmayacağına emindim. Böylece Gurur’la karşılaşabilirlerdi. İkisinin artık bu saçma küslüğü bir kenara bırakıp konuşmalarını istiyordum. Gurur’un yanında Farah’ın adını bile anamıyorduk ve aynı şekilde Farah’a da ne zaman Gurur’dan bahsetmeye kalkışsam hemen beni susturuyordu. İkisi de çok inatçıydı.

Defne’den ayrılalı daha yarım saat bile olmamıştı ama şimdiden onu çok özlemiştim. Umarım Farah onu babama ve büyükbabama vermezdi. İkisinin de bebek sevme şekli beni delirtiyordu. Gazel’den kalan boşluğu babam torunuyla doldurmak ister gibi tüm gününü Defne’yle geçiriyordu. Aslında bu iyi bir şeydi, kızımla uğraşırken ablamı daha az düşünüyor ve daha az acı çekiyordu.

Geçmişte büyük hatalar yapmış olabilirdi ama o benim babamdı. Geriye kalan tek yakınım babam ve büyükbabamdı, onları da kaybedemezdim. Geçmişteki hatalarımızı konuşup birbirimizi üzmek yerine bize kalan zamanı iyi değerlendirmeliydik. Gazel’in gidişinden sonra sevdiklerimizi her an kaybedeceğimizi daha iyi anlamıştım. Bu yüzden hâlâ şansım varken bana kalanlarla mutlu olmaya çalışıyordum.

Her gün bir saat de olsa Melek’i görmezsem içim hiç rahat etmiyordu. Odasının kapısı aralıklıydı, tam içeri girecektim ki kapı aralığından bakınca yalnız olmadığını gördüm. Kadem onun yatağının kenarına oturmuş, nemli bir bezle Melek’in boynunu ve kollarını siliyordu. Hep yatakta olduğu için çok sık terliyor, eğer silmezsek bir süre sonra teni tahriş oluyordu.

Melek bugün nefes darlığı çekmiyor olmalı ki duraksamadan ya da nefes nefese kalmadan daha akıcı konuşuyordu. Onunla ilgilenen sevgilisini buruk gözlerle izlerken, “Keşke seninle daha önce tanışsaydık,” diye mırıldanıp üzgünce iç çekti. “Birkaç yıl önce tanışsaydık birlikte geçirecek daha çok zamanımız olurdu.”

“Keşke.” Kadem bunun olmasını her şeyden çok istermiş gibi hayıflanırcasına bir ses çıkardı. “Belki o zaman evlenirdik.”

Melek’in gözleri dolduğunda ağlamamak için bir süre tavana baktı, daha sonra bakışlarını eğip onu izledi. “Hasta bir kızla evlenir miydin?” Buna hiç ihtimal vermiyordu.

Kadem nemli bezi onun boynunda gezdirirken hafifçe tebessüm ederek başını salladı. “Hasta bir kıza sırılsıklam âşığım, onun kocası olmaktan daha büyük bir mutluluk var mı?” Mendili bir kenara bırakıp içli bakışlarını Melek’in gözlerine dikti. “Sana bir teklifle gelseydim büyük ihtimalle hayır derdin.”

“Hayır diyeceğimden nasıl bu kadar eminsin?”

Kadem gözlerini kaçırıp bakışlarını odanın içinde gezdirdi. İçini kemiren, onu tereddüde düşüren bir şeyler olmalı ki sevdiği kadına bakamadı. “Biriyle sevgili olmak ve onunla evlenmek aynı şey değil.” Burnundan nefesini sertçe vererek can çekişen bakışlarını Melek’e kenetledi. “Benim tuhaf alışkanlıklarım var, herkes benimle yapamaz.”

Melek onun neyden bahsettiğini iyi biliyordu ama bilmiyormuş gibi davranınca Kadem yine gözlerini kaçırdı. “Odamdaki her şey çilek desenli, pijamalarım bile. Krem ve maskeleri çok seviyorum, çizgi film izlemeye bayılırım. Duygusal bir film izlesem ağlarım, korku filmlerinde bağırırım.” Kendini yetersiz bulduğu için omuzları düşmüştü. “Böyle bir adamla kim tüm ömrünü geçirmek ister ki?”

“Ben.” Kadem’in bakışları ok gibi onu bulduğunda Melek tebessüm ederek başını salladı. “Sen sonradan değişmedin, seni tanıdığımda zaten böyle biriydin.” Kendini zorlayarak kolunu kaldırdı ve titreyen elini Kadem’in elinin üstüne koydu. Onun elini sıkacak kadar bile gücü yoktu.

“Ben seni bu hâlinle sevdim ama en çok da tuhaf diye adlandırdığın o huylarını sevdim.” Büyük bir aşkla Kadem’i izlerken dudakları yavaşça kıvrıldı. “Sende en çok sevdiğim şey insanların hakkında ne düşüneceğini umursamadan istediğin gibi yaşaman. Pembe rengini ben de seviyordum ama seninleyken daha çok.”

Yumuşak bir sesle konuşurken gözlerinin yeşili uzun zaman sonra ilk kez bu kadar canlı bakıyordu. “Çileği bu kadar çok seveceğimi hiç düşünmezdim. Ne zaman sende çilek kokusu alsam bu meyveyi daha çok sevdim. Kullandığım o bakım ürünleri cildime uygun değildi ama onları kullanmayı ve seninle onlar hakkında konuşmayı bile çok seviyordum.” Durup biraz soluklandıktan sonra sesini yeniden bulmaya çalıştı. “Seni o kadar çok seviyorum ki sevdiğin şeyleri bile seviyorum.”

Kadem yutkunarak tüm sözcükler anlamını yitirmiş gibi biraz hüzün ve biraz da iç çekişle, “Biliyor musun, seninle geçirdiğim şu kısacık zaman…” diye fısıldadı. “Hayatımın en güzel yeriydi.”

Acı bir ukdeyle Melek’in dudakları titrediğinde gözlerinden taşan yaşı durduramadı. “Birbirimizi çok geç bulduk.”

Kadem biliyorum dercesine başını salladığında onunla daha çok zamanı olması için her şeyi yapabilirdi. “Senin nefesin her yavaşladığında sanki benim ömrümden eksiliyor.” Melek’in elini avucunun içine aldığında incitmekten korkarcasına nazikçe tutuyordu. “Ölüm senin bedeninde yaşanıyor ama benim ruhumda son buluyor.”

Onsuz nasıl yaşayacağını bilmez bir hâlde Kadem’in dudakları büküldüğünde ah eder gibi, “Melek…” diye mırıldandı. Yüreğindeki acının azabı tüm yüzüne yansırken artık gözleri ağlamaklı bakıyordu. “Sen yavaş yavaş ölüme hazırlanırken ben kendimi daha çok bu dünyada bir fazlalık gibi hissediyorum.”

Kadem mümkün olsa onunla giderdi, aynı gün ve aynı saniye. Melek onun hüznüyle acırken gözlerinde sadece keder yoktu, aynı zamanda hazin bir pişmanlık vardı. “Seni sevmek kalbimin son mucizesiydi ama bundan pişman olmadığım bir günüm bile yok.” Bir an yüzü donuklaştığında hareket eden tek şey Melek’in gözlerinden süzülen yaşlardı. “Sana bunu yaşattığım için kendimi hiç affetmeyeceğim.”

Melek bunu ona çok sık söylüyor olmalı ki Kadem’in kaşları yavaşça çatıldı. “Şunu anla artık, sen beni kendine âşık etmedin, kalbim atmak için hep seni beklemiş.” Sevgilisini azarlayarak başını eğdi ve onun elinin üstüne küçük bir öpücük kondurdu. “Zamanda geriye gitsem bir an bile düşünmeden yine seni severdim.”

Uzanıp yavaşça onun yanağını ıslatan yaşları sildiğinde dudaklarında buruk bir tebessüm vardı. “Seni sevmek o kadar güzel bir his ki adını içimden geçirdiğimde bile çok özlüyorum.” Farkında bile olmadan Melek’i hayatının merkezine koymuştu.

Melek hızlanan nefeslerinin arasından sadece ona baktı. Bu bakışı kelimesiz ama dokunaklı bir vedanın ilk sancılarıydı. “Benden sonra hayatına devam etmeni istiyorum.” Gözlerinden akan yaşlarla başını sallarken bunun için âdeta Kadem’e yalvarıyordu. “Sakın değişip kasvetli bir adama dönüşme, şimdi nasılsan böyle kalmaya devam et.” Kadem tam bir şey söyleyecekti ki Melek hıçkırarak, “Lütfen,” diye ona yalvardı. “Lütfen ölümümün seni değiştirmesine izin verme.”

Göğsünün tam ortasına adı konmamış bir şey çökmüş gibi titrek bir nefes verip Kadem’in gözlerine baktı. “Karşına seni hak edecek biri çıkarsa onu sev ve seni sevmesine izin ver.” Kendi gölgesinden bile kıskandığı bir adamın mutluluğunu her şeyden çok düşünüyordu.

Kadem onu üzmemek için bir şey söylemedi ama tüm itirazları kahve gözlerine toplanmıştı. Sadece bakışlarıyla bile ondan başka kimseyi sevemeyeceğini anlatıyordu. Melek yokluğuyla onu hayata küstürmekten çok korktuğu için kalpten gelen bir iç çekişle, “Kadem…” diye fısıldadı. “Bir tek sen hayatına devam ettiğinde ruhum huzur bulur. Bir dilek hakkım olsaydı benden sonra hayatına devam etmeni dilerdim.” Kadem’in gözlerinin içine bakarken ona karşı hissettiği derin suçluluğu saklayamıyordu. “Keşke benimle ilgili her şeyi hafızandan silebilsem. Hiç karşılaşmamış ve hiç tanışmamış gibi beni unutmanı isterdim.” Hıçkırarak ağlarken Kadem’i bırakıp nasıl gideceğini düşündüğüne emindim.

“Melek böyle konuşup beni üzme.” Kadem ona çıkıştığında daha fazla onları dinlemeyip kapıyı yavaşça çektim. İkisinin konuşmalarına tanık olmak bile beni kahretmişti, daha fazlasını duymak hüngür hüngür ağlamama neden olabilirdi.

Melek ve Kadem’in sohbetini bölmek istemediğim için hastaneye yarın gelmeye karar verdim. Eve gidip küçük kızımı görmek istiyordum. Ne zaman ondan ayrılsam aklım hep Defne’de kalıyordu. Anne olmak çok tuhaf bir hismiş, tuhaf ama güzel bir his.

***

Eve geldiğimde bana kapıyı büyükbabam açmıştı. Gençlere özgü giyim tarzına alıştığımız için artık onu pek yadırgamıyorduk. Fakat bugün onda bir tuhaflık vardı. Beni kapıda karşılayıp kızımın yanına yukarı çıkmama bile izin vermeden salona sürüklemişti. Bunu yaparken fazla heyecanlı olması dikkatimden kaçmamıştı. Salonda babam, Çağıl ve Levent vardı. Üçünün bakışlarına bakılırsa birazdan hiç iyi bir haber almayacaktım.

Büyükbabam beni tekli koltuklardan birine oturtup tam karşımda ayakta dikildiğinde heyecanı gözlerine yansıyordu. “Ben bir şey yaptım.”

Kısa bir an salondakilere baktıktan sonra gözlerimi kısarak yeniden ona döndüm. “Yine ne yaptın?”

Tuvaleti gelmiş gibi yerinde kıpırdanması iyiye işaret değildi. Büyükbabam bunu bana nasıl söyleyeceğini bilmediği için yanaklarının içini dişlemeye başlayınca nefesimi sertçe verdim. Kesin yine kızacağım bir şey yapmıştı. Başımı çevirip ifadesiz gözlerle bizi izleyen babama baktım. “Büyükbabamın ne halt yediğini biliyor musun?”

Babam kahvesini yudumlarken hep olduğu gibi donuk bir suratla omuz silkti. “O serseriyle her gün ne işler karıştırdığını bilmiyorum.” Babamın serseri diye bahsettiği kişi Furkan’dı.

Belki Çağıl’ın bir fikri vardır diye ona döndüğümde başını iki yana salladı. “Burada olanlardan haberim yok. Çiçek’le dışarıdaydık, daha yeni eve geldim.”

Bakışlarım Levent’i bulduğunda o da uykulu bir şekilde esnedi. “Yeni uyandım.” Neredeyse akşam olacaktı, bu saate kadar uyumuş muydu?

Haberi kaynağından öğrenmeye karar vererek bezgin bakışlarımı büyükbabama yönelttim. “Tek seferde söyle, sen de kurtul ben de.”

“Dövme yaptırdım.”

Başımdan aşağıya buz gibi sular döküldüğünde oturduğum yerde dikleştim. “Lütfen bu konuda ciddi olmadığını söyle.” Daha önce bana bundan bahsetmişti ve hiçbir koşulda bunun olmayacağını açıkça belirtmiştim.

Büyükbabam üzerindeki zımbalı deri ceketi çıkardığında karşımda beyaz atlet ve pantolonla kalmıştı. Atletini çıkararak bana sırtını döndüğünde gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Sırtının tamamını kaplayan kocaman bir ejderha dövmesi vardı. Pul pul işledikleri dövme o kadar gerçekçiydi ki ağzım bir karış açılmıştı. Dövmenin siyah mürekkebi derisine kazınmış, sırtını komple kaplamıştı.

Küçük bir dövme de değildi ki bir yerde bunu sindireyim. Bu dövmeyi yaptırırken acaba aklından ne geçiyordu? Kızları gördükçe soyunup onlara sırtını mı gösterecekti? “Seni parçalayacağım!”

Bir hışımla ayağa kalktığımda büyükbabam koşarak kendini hemen üçlü koltuğun arkasına attı. Benden kaçarken bir yandan da bana laf yetiştirecek kadar arsızdı. “Sen bana karışamazsın, annem değilsin benim!”

“Senin vasin benim, istediğim gibi karışım!” Ayağımdaki ayakkabıyı çıkarıp ona fırlatırken cinnet geçirmek üzereydim. “Çıplak ellerle derini lime lime söktüğümde o dövmenin zerresi bile kalmayacak!”

Onu yakalamak için bir hamle yaptığımda hemen koltuğun diğer tarafına kaçtı. Kırlenti alıp kafama fırlatırken kaşları çatıktı. “Biz gençler böyle takılıyoruz moruk, git tedavi ol, beynin yamulmuş senin!”

“Gençliğin batsın, bunak herif! Zamanında aklın neredeydi, tüm ergenliğini bana mı sakladın!”

“Off sıktın artık ihtiyar, kafa ütülemeyi kes.”

“Baba!” diye cırlayıp koltuğunda oturup bizi izlemekten başka hiçbir şey yapmayan adama döndüm. “Babana bir şey söyler misin, yoksa elimden bir kaza çıkacak!”

Babamın tek yaptığı yüzünü buruşturarak büyükbabamın sırtına bakmak oldu. “Daha iyi bir şey yaptırabilirdi, ejderha hiç gitmemiş.” Beni delirtmek mi istiyordu?

Çağıl gülmemek için yanaklarının içini dişlerken öfkemden korktuğundan ciddi görünmeye çalışıyordu. “Bir kurt kafası daha iyi olurdu sanki.”

Levent kendini tutamayıp güldü. “En azından sırtına çıplak bir kadın yaptırmadı.” Eminim büyükbabam bunu yaptırsaydı kimse şaşırmazdı.

Büyükbabamla koltuğun iki yanında durup birbirimize ters gözlerle bakarken yürüyüp masanın üzerinde duran vazoyu aldım. Vazoyu masaya vurarak kırdığımda büyükbabamın gözleri kocaman açıldı. “Buna cesaret edemezsin!”

Dudağımın köşesi tehlikeli bir yavaşlıkla kıvrıldığında başımı omzuma doğru yatırdım. “Cesaretimi mi sorguluyorsun?” Bir anda sırıtmayı bırakıp öne atıldım. “Sırtının derisini parçaladığımda bir daha bu taşkınlıkları yapamayacaksın!” Ona doğru koştuğumda babam, Çağıl ve Levent bir küfür savurup hemen ayağa kalkmıştı. Bazı konularda hiç şakam olmadığını bilecek kadar beni tanıyorlardı.

Babam ve Çağıl önüme geçip bana engel olmaya çalışırken Levent hemen büyükbabamı dışarı çıkardı. Ben sakinleşmeden onu eve getirmeyeceğini biliyordum. Babam ve Çağıl’ın elinden kurtulabilseydim bu sefer gerçekten onu parçalayacaktım. O Furkan piçine yapacaklarımı da iyi biliyordum. Büyükbabamın her istediğini kabul etmek yerine önce bana haber vermeliydi!

Levent o ihtiyarı evden götürdüğü için hiçbir şey yapamamıştım. Ben dövme yaptırsam babam canıma okurdu ama konu kendi babası olunca ona hiç karışmıyordu. Yıllardır büyükbabamın tüm sorumluluğunu bana bıraktığı için onun tüm cefasını ben çekiyordum. “Seni huzurevine kapatayım da gör gününü!” Büyükbabama kızarak üst katın merdivenini çıkmaya başladım.

“Ah, bir kıyabilsem bunu yapacağım ama kıyamıyorum ki.” Büyükbabam çoğu zaman beni çileden çıkarıyor, yaşlandıkça onunla uğraşmak zorlaşıyordu. Fakat ne yaparsa yapsın huzurevi seçeneklerimin arasında yoktu. Onu oraya göndermeye yüreğim el vermiyordu. Ailemde en yakın olduğum kişi oydu, bu yüzden onsuz yapamıyordum.

Çatı katının merdivenini çıkıp odama girdiğimde Defne’yi burada bulamadım. Yeniden merdiveni inmeye başladım, sıradaki durağım bebek odasıydı. Defne henüz çok küçük olduğu için bizim odamızda kalıyordu ama dadısı onu bebek odasında yatırmış olabilirdi. Defne belki uyuyordur diye odasının kapısını yavaşça araladığımda içeride gördüğüm manzara içimi ısıtmıştı.

Dadı neredeydi, bilmiyordum ama kızım Farah’ın kucağındaydı. Dadıyı pek tanımadığımı söylediğim için tam da düşündüğüm gibi ben gelmeden Farah onu bırakamamıştı. Gurur’un bulunduğu bir yerde durmaktan rahatsız olsa da bebeği annesine teslim etmeden gidememişti. Farah sallanan sandalyede oturup Defne’yi kucağında tutuyordu. Hafifçe ileri geri sallanarak onu kollarının arasında uyutmaya çalışıyordu.

Defne’nin üzerini o değiştirmiş olmalıydı, evden çıkmadan önce ona giydirdiğim zıbını üzerinde yoktu. Farah’ın yakasındaki lekeleri görünce olanları anladım. Defne ne zaman karnını doyursa fazlasını hep çıkarıyordu. İçtiği sütün bir kısmını Farah’ın üzerine çıkarmıştı. Silse de izi kalmıştı. Masanın üzerinde Defne’nin biberonu vardı ve içinde çok az süt kalmıştı.

Evden çıkmadan önce sütümü sağıyor ve Defne için özel aldığımız dolaba koyuyordum. Sütler bozulmadan uzun süre orada muhafaza edebiliyorduk. Evde olmadığımda dadısı sütü özel cihazlarla ısıtarak Defne’ye veriyordu. Bu sefer ona sütünü içiren Farah olmalı ki kucağındaki bebeği izlerken gülümsedi. “Uyumaya niyetin yok, değil mi? Karnın doydu, altın değişti, uyumak için daha neyi bekliyorsun?” Defne’yle konuşurken Gurur’un onu izlediğinden haberi yoktu.

Gurur da odadaydı ama Farah onu görmezden geliyordu. Gurur pencerenin önünde dikilerek sırtını duvara yaslamıştı, gözlerini dahi kırpmadan Farah’ı izlerken tebessüm ettiğinin farkında bile değildi. Farah’ı kucağında bir bebekle görmek aklını başından almış olmalı ki büyülenmiş gözlerle onu izliyordu. Ne yüzündeki huzurlu ifadeyi saklayabilirdi ne de gözlerindeki özlemi. Uzun zaman sonra Gurur’u ilk kez bu kadar keyifli görüyordum.

Farah izlendiğinden habersiz Defne’nin fındık kadar olan burnuna parmağının ucuyla vurdu. “Uyu hadi.” O küçük fiskeyle Defne irkilip kollarını daha çok çırpınca Farah kıkırdadı. “Numara yapma, o kadar sert bir darbe değildi.” İkisi iyi anlaşıyor gibiydi.

Defne’nin elinin üstüne küçük bir öpücük kondurdu. “Neden bu kadar tatlısın?” Gülümseyerek Defne’nin başını öpünce Gurur’un dudakları kıvrılmıştı. Onları izlemek bile Gurur’a tarifi olmayan bir mutluluk yaşatıyordu. Farah’a bakarken eminim ikisinin bir çocuğu olsaydı nasıl olurdu, diye düşünüyordu.

Farah, odaya girdiğimi görünce rahat bir nefes alarak ayağa kalktı. “Sonunda annen de geldi ufaklık.” Yanıma gelip Defne’yi bana uzattı. “Uykusu var ama belli ki annesinin kokusuyla uyumaya alışmış.”

Yavaşça Defne’yi ondan aldım. “Yokluğumda ona baktığın için teşekkür ederim.” Kızımı yeniden kollarımın arasında tutmak bile bana yaşadığımı hissettiriyordu. “Umarım seni çok uğraştırmamıştır.”

“Beni uğraştıran o değildi.” Farah başını çevirip ters gözlerle Gurur’a baktığında onun soğuk bakışlarıyla karşılaştı.

Az önce tebessüm ederek onu izleyen o değilmiş gibi Gurur ifadesini hızla değiştirmiş ve daha sert bakmaya başlamıştı. Farah da aynı sertlikle ona bakıyordu. “Birileri küçücük bir bebeğe zarar vereceğimi düşündüğü için gardiyan gibi tepemize dikildi.”

Gurur bu odada olmasının nedenini ustaca gizleyerek kaşlarını belli belirsiz çattı. “Yeğenimi bir yabancıyla yalnız bırakamazdım.” Farah’ın artık onun için bir yabancı olduğunu söylerken gerçek hislerini çok iyi saklıyordu.

Farah, Gurur’un son söylediklerine kırıldıysa bile bunu çok iyi gizledi. “Ben de bir yabancıyla aynı odada olmaktan memnun değilim.” Bakışlarını eski kocasından çekip bana döndü. “Artık gitmeliyim, halletmem gereken çok fazla şey var.”

Çantasını alıp kapıya yürüyünce aceleyle, “Akşam yemeğine kal,” dedim. “Yemekten sonra gidersin.”

Zoraki bir tebessümle başını iki yana salladı. “Akşam yemeği için bir randevum var.” Bunları söyledikten sonra gidince Gurur onun arkasından kızgın gözlerle baktı. Akşam yemeğinde kiminle buluşacağını merak ettiğine oldukça emindim.

Defne kokumu alınca elbisenin üzerinde dudaklarını göğüslerime sürtmeye kalkıştı. Hiç doymuyordu. Onu emzirmek için sandalyeye otururken Gurur’un hâlâ Farah’ın çıktığı kapıya baktığını gördüm. “Onu unutmuş gibi davranmayı bırak. Şu inadına bir son ver ve onu kazanmak için bir şeyler yap.” Bu konuda çenemden kurtulamazdı.

Gurur umursamaz görünmeye çalışarak kapıya yürüdü. “Ümit’in kızı mazide kaldı, artık benim için bir şey ifade etmiyor.” Kendini kandırarak dışarı çıktı. Mazide kaldıysa az önce Farah’ı kucağında bir bebekle izlerken değişen bakışları ve dudaklarındaki o tebessüm neydi?

Elbisemin askısını sıyırıp Defne’yi emzirmeye başladığımda, “Senin bu amcan katıksız bir aptal canım,” diye homurdandım. “Biraz daha böyle devam ederse gül gibi kızı başkasına kaptıracak.” Defne’nin tek derdi göğsüme yumulmak olduğu için beni hiç duymuyordu. Gülerek başımı iki yana salladım. “Obur.”

Defne’nin annesi olmak başıma gelen en iyi şey olabilirdi.

***

Geçen hafta babam eve bir hocayla gelerek bizi şoke etmişti. Melek o hâldeyken düğün dernek kuramayacağımızı bildiğinden imam nikâhımızı kıydırmıştı. Bu biraz emrivaki olmuştu ama ne ben ne de Karun babama kızmıştık. Torununun nikâhsız bir evde büyümesini istememişti, Defne’ye olan düşkünlüğünü bildiğim için babama bir şey diyememiştim. Resmî nikâhımız olmasa da Karun’la artık imam nikâhımız vardı.

Artık ona kocam derken içimde bir burukluk hissetmiyordum çünkü Allah katında yeniden kocam olmuştu. İlk evliliğimizde dinî nikâhımız yoktu ama şimdi vardı. Kocam ve kızımı izlerken dudaklarımdaki tebessümü saklamanın bir yolu yoktu. İkisi her yan yana geldiğinde ortaya çıkan görüntü kalbimi eritiyordu. Onları tüm kalbimle seviyordum.

Defne bizim yatağımızın üstünde debelenip duruyordu, babası da onun hemen yanına uzanmıştı. Karun kolunu yatağa bastırıp Defne’nin üzerine eğilerek onu izliyordu. “Bu gece de bizi uyutmazsan seninle bozuşacağız artık.” Defne’nin karnını okşayarak gülümsedi. “Anneni sömürmekten göbeğin kocaman olmuş ama hiç uykun yok gibi.” Defne’nin çırptığı ellerinden birini yakalayıp öptü. “Bir de benim kızıma uykucu derler.”

Defne’nin masmavi gözlerine baktığında bile Karun’un yüz hatları gevşiyordu. Tıpkı Karun gibi onun da göz rengi koyu maviydi. Ancak yeni çıkmaya başlayan saçları kahverengiydi, sanırım saçlarının rengini de annesinden almıştı. Karun’la ikimizin karışımı çok güzel bir bebekti. Kilo aldıkça minicik bedeni doluyor, teni açılıyordu.

Defne ağzını açıp kocaman esneyince Karun’un dudaklarından erkeksi bir kıkırtı döküldü. “Sonunda uykun geldi.” Parmak uçlarıyla Defne’nin yanağını okşarken gözlerini dahi kırpmıyordu. Sanki bir anlığına gözlerini yumsa onu kaybedecekmiş gibi çok korkuyordu.

“Sana baktıkça o Ali piçini paraya boğmak istiyorum.” Doğum kontrol haplarımı değiştiren ve onun prezervatiflerini delen kişinin Ali olduğunu yakın zamanda öğrenmişti. “Kırk yılın başı bir işe yaradı.” Baba olmayı çok sevdiği için buna vesile olan herkese minnettardı.

Defne’nin uykulu gözleri gittikçe kapanırken Karun fısıltıyla, “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı. “Bana rağmen hayatıma doğduğun için çok teşekkür ederim, kızım.” Karun’un kızım deyişinde bile derin bir sahiplenme ve sonsuz bir şükür vardı.

Defne’nin hareketleri gittikçe yavaşladı, sonra da uykuya daldı. Uyurken bir meleğe benziyordu, öylesine saf ve masumdu ki insan ona bakmaya bile kıyamıyordu. Karun dünyanın en güzel manzarasına bakar gibi uzun süre kızını izledi. Ona baktıkça mavi gözlerindeki ışıltı arttı, dudaklarındaki tebessümü büyüdü.

“Baba olmanın bu kadar güzel bir duygu olduğunu bilseydim…” Sır verir gibi Defne’nin üzerine eğildi ve kısık bir sesle konuştu. “Annenle seni çok daha erken yapardık.” Tüm o süreçte bana kök söktürdüğünü çok çabuk unutmuştu.

Eğer ona karşı koyacak kadar inatçı bir kadın olmasaydım beni kürtaj olmaya bile zorlardı. O da bunu hatırlamış olmalı ki bakışları buruklaştığında başını çevirip bana baktı. “Beni dinlemeyip onu doğurduğun için teşekkür ederim, Saka.” Yeniden Defne’ye baktığında kaybetme korkusuyla sertçe yutkundu. “Eğer birazcık zayıflık gösterseydin Defne hiç olmayacaktı.” Ve bunun düşüncesi bile onu çıldırtıyordu.

Defne’nin uykusu derinleşince Karun yavaşça ellerini onun başının altına ve sırtına uzattı. Bunu yapmayı öğrenene kadar onu hiç kucağına almamıştı ve oyuncak bebeklerin üzerinde pratik yapmıştı. Üç gece boyunca odamızda bunu çalıştığını kimseye söylemiyorduk. Artık Defne’yi nasıl tutacağını öğrendiği için onu kucağına alırken eskisi gibi korkmuyordu.

Defne’yi dikkatli bir şekilde alıp yataktan çıktığında yürürken bile çok yavaştı. Onu uyandırmaktan çok korktuğu için nefesini tutmuştu. Defne’yi yavaşça beşiğine bırakıp battaniyesini üzerine çekti. Eğilip onun yanağına tüy gibi bir öpücük kondurdu. “Tatlı rüyalar.” Geri çekilip onu izlerken kızıyla bir anlaşma yapmak ister gibi bir hâli vardı. “Karımı özledim, birkaç saat uyanmazsan sevinirim.”

Kravatını daha yeni çıkarmıştı ki dışarıda bir gürültü koptu. Gurur’un öfkeli bir sesle, “Karun!” diye bağırdığını duyunca hemen kapıya doğru yürüdük. Gurur’u bu kadar sinirlendiren şeyin ne olduğunu merak ediyorduk. Allah bilir bu deli yine neyin hıncını bizden çıkaracaktı.

Koşarak merdiveni indiğimizde Gurur holü birbirine katmıştı. Çağıl, Levent ve Kenan onu sakinleştirmeye çalışırken Ali berbat bir hâldeydi. Burnundan akan kanlar beyaz gömleğine sıçramıştı. Bunu ona yapan Gurur muydu? Kötü bir şeyler olmak üzereydi. Gurur bizi görünce Çağıl ve Kenan’ı sertçe iterek çatık kaşlarla Karun’un üzerine yürüdü. Olamaz, bu bakışları birazdan kopacak fırtınanın habercisiydi.

Nedenini bilmiyordum ama Gurur gerçek anlamda delirmişti. Kötü bir ruh onu ele geçirmiş gibi yeşil gözleri bile fazla karanlık görünüyordu. Bedeni kontrol edemediği yoğun bir öfkeyle dolup taşarken elleri yumruk olmuştu. Nefes alışlarının düzensiz ritminden dolayı omuzları inip kalkıyordu. Çenesini sıktıkça yüzündeki tüm mimikler seğiriyordu. Hızlı adımlarla bize yaklaştı ve yumruğunu Karun’un yüzüne geçirdi.

Gurur’un attığı yumruk çok şiddetli olduğu için Karun iki adım geriye sendelemişti. Bir şey söylemesine fırsat kalmadan Gurur ikinci bir yumrukla onu yere düşürdü. O kadar sinirliydi ki kimse müdahale etmeye cesaret edemedi. Karun kendini zorlayarak ayağa kalktığı an Gurur kaşlarını çatarak tekrar ona yumruk attı. Bu sefer Karun’un burnunu kanatmıştı.

Üçüncü yumruktan sonra Karun sabrının sonuna gelmişti. Ona karşılık vermemek için kendini zor tutarken sıktığı dişlerinin arasından sertçe konuştu. “Derdin ne lan senin!”

Gurur’un şakaklarındaki damarlar belirginleşip nabız gibi atarken belindeki silahı çıkarmamak için kendini zor tutuyordu. “Siktiğim ailenizle olan tüm bağımı koparmak için üç yumruk yeter!” Karun başta olmak üzere holdeki herkes afallamıştı. Gurur’un bu sözleri o kadar ağırdı ki hepimiz şaşkınca birbirimize bakıp burada olanları anlamaya çalışıyorduk. Aileyle tüm bağına koparmak da ne anlama geliyordu?

Karun ondan yediği yumrukları bile unutup amcasına doğru bir adım atarken kaşları çatılmıştı. “Tüm gemileri yakmadan önce bu öfkenin sebebini söyle!”

“Bir de sebep mi istiyorsun?” Gurur ters bakışlarını Ali’ye çıkarınca onun öfkesinden fazlasıyla payını alan Ali, elinde tuttuğu defteri uzattı. O defteri görür görmez kime ait olduğunu hemen anlamıştık, bu Defne’nin günlüğüydü.

Levent kaskatı kesilmişti, Kenan acı dolu bir inilti çıkarmıştı ve Karun… Nefes dahi almıyordu. O defter Gurur’un eline nasıl ulaşmıştı? Bunu yapan Ali olamazdı, onun böyle bir şey yapacağını hiç sanmıyordum. Bu işin altında başkasının parmağı olmalıydı. Boğazımda bir düğüm oluştu, Gurur günlüğü okumuştu. Bu yüzden bu kadar delirmişti. Dikkatli bakınca parmak boğumlarında oluşan yaraları ve beyaz gömleğindeki kanları yeni fark ediyordum.

Gerçekleri öğrendikten sonra yine kriz geçirip tüm kontrolünü kaybetmişti. Etrafındaki her şeyi kırıp döktüğünde bile öfkesi geçmeyince soluğu burada almıştı. Gurur defteri alıp Karun’un suratına çarptığında sinirden parmaklarını sıkarak açıyordu. “Melek’in öz babasının Şeref olduğunu nasıl benden saklarsın!” diye bağırdığında gür sesi insanı kemiklerine kadar titretiyordu. “Defne’ye bu kötülüğü yapanın baban olduğunu nasıl benden saklarsın!”

“Ne demek Melek’in babası Şeref?” Çağıl’ın buz gibi çıkan sesiyle acı dolu bir inilti çıkararak gözlerimi yumdum. Artık o da öğrenmişti.

Çağıl öne çıkarak Karun’un yakasına yapışıp onu sertçe silkeledi. “Burada ne sikim döndüğünü anlat bana!”

Normalde kimse kolay kolay Karun’dan bir şeylerin hesabını soramazdı, buna izin vermezdi. Ancak şimdi durum çok farklıydı. Hepsini ilgilendiren bir gerçeği onlardan saklamıştı, bu yüzden kendini savunma gereğinde bulunmadı. Üzgün gözlerle kardeşine bakıp yerdeki günlüğü gösterdi. “Bilmen gereken her şey orada yazıyor.”

Çağıl onu bırakarak hemen defteri alıp okumaya başladığında Karun yönünü Gurur’a çevirdi. Omuzları düştüğünde ne diyeceğini bilmez bir hâlde başını iki yana salladı. “Bunu senden saklamak istemedim ama nasıl söyleyeceğimi bilemedim.”

“Siktir etsene!” Gurur onun açıklamasıyla zerre kadar ilgilenmiyormuş gibi yumruğunu sıktı. Yeşil gözlerinde onu kavuran öfkenin yanı sıra gizleyemediği bir hayal kırıklığı vardı. “Aileyi ilgilendiren önemli konularda gizli saklımız olmaz sanıyordum ama belli ki ben bu aileden değilmişim.”

Karun müdahale edip tam konuşacaktı ki Gurur sert tavrını koruyarak onu susturdu. Onun dışında herkesin bu çirkin sırrı bilmesi ama bir tek Çağıl ile ikisinden gizlenmesi kendini bu ailede bir fazlalıkmış gibi hissetmesine neden olmuştu. Kaşlarını biraz daha çattığında sesi kısılıp boğuklaşmıştı. “Bundan sonra ne kan bağımız sikimde ne de aile bağımız… Tam bu noktada ikisini de koparıp atıyorum!”

Karun’un damarlarındaki tüm kan çekilir gibi olduğunda istemsizce kollarını kaldırdı, sanki onu durdurmak ister gibiydi. Ancak hiçbir şey yapamadı çünkü Gurur’un yüzü donuk, bakışlarıysa çoktan her şeyi bitirmiş gibiydi. “Artık ne ölüme gelin ne de dirime, bundan sonra hiçbirinizi tanımıyorum!” Dudaklarından öfkeyle çıkan her kelime kalbimizi ezerken Gurur iki adım atarak Karun’un tam karşısında durdu.

Her sözüyle yerle bir ettiği adamın gözlerinin içine bakarak, “Şeref ve Güzin’i aramakla uğraşma,” dedi tükürürcesine. “Adamlarım ikisini de almak için yola çıktı. O kansızlara hak ettikleri cezayı ben vereceğim!” Vahşetin izlerini gözlerinde taşırken tehditkâr bakışlarını yeniden Karun’a çıkardı. “Bundan sonra sakın yoluma çıkma, yemin ederim ki zerre acımam!”

Söylemesi gereken her şeyi söylediği için hepimize sırtını dönüp gitti. O kadar sinirliydi ki hiçbirimiz onu durdurmaya cesaret edememiştik. Böyle anlarda Gurur’u bir tek Karun durdururdu ama amcasının son sözleriyle o da hiçbir şey yapmamıştı. Çağıl aceleyle günlüğü okuduğu için hemen merdivene yürüdüm. Birazdan onu kahreden satırlara denk gelecekti, bunu görmek istemiyordum.

Son zamanlarda hayatım hep gam ve keder olduğu için Çağıl’ın yıkılışı beni daha çok üzerdi. Karun ve Levent onun yanındaydı, üç kardeş birbirlerine destek olabilirdi. Gazel’den sonra psikolojik olarak o kadar çok çökmüştüm ki daha fazla acıyı kaldıracak mecalim yoktu. Üstelik daha lohusa sayılırdım ve bebek emziriyordum. Tüm bunlar yeni doğum yapmış bir kadının hayatında olmaması gereken şeylerdi.

Aşağıda kalıp Çağıl’ın da öfkesini Karun’dan çıkarmasını görmek istemiyordum. Karun sadece onlardan gerçeği saklamıştı ama Defne’ye olanlarla bir ilgisi yoktu. Birine kızacaklarsa gidip Şeref denen o alçağın yakasına yapışsınlardı. Umarım Gurur o rezil çifti en ağır şekilde öldürürdü.

Çatı katındaki odama çıktığımda neredeyse bir saate yakın terasta oturup karanlık geceyi izlemiştim. Çağıl gerçeği çoktan öğrenmiş olmalı ki sesi ta buraya geliyordu. Ablasına olanları öğrendiği için kızgın, üzgün ve mahvolmuş hissediyor olmalıydı. Karşısında öfkesini çıkaracağı bir muhatabı bile yoktu. Onu sakinleştirecek tek şey Şeref’in karşısına dikilip tüm hıncını ondan çıkarmaktı.

Malikânenin duvarları arasında boğuluyor olmalı ki bir hışımla evden çıktığını gördüm. Arabasına binip çekip gittiğinde hüzünle iç çektim. Nereye giderse gitsin babasının rezilliğinden kurtulamayacaktı. Bu gece eve dönmeyeceğini anlamak zor değildi. Terastan çıktığımda Karun yeni odaya dönmüştü. Çağıl’la işler pek yolunda gitmemiş olacak ki çok üzgün görünüyordu.

Daha içeriye adımını yeni atmıştı ki telefonu çalınca bezgince ekrana baktı. Kimin aradığını bilmiyorum ama Karun yılgın bakışlarla telefonu açıp kulağına yasladı. Bir süre tek kelime etmeden karşı tarafı dinledi ancak sonra elindeki telefon yere düştü. İki adım gerilediğinde nefes alışları düzensizleşmişti. Hayatının en kötü haberini almış gibi ayakta bile zor duruyordu. Hemen yanına gittiğimde Karun’un mavi gözlerindeki dalgalanmayı gördüm.

Gözlerinin dolmasına neden olacak ne olabilirdi? “Karun.” Koluna dokunarak dikkatini çekmeye çalıştım. “Bir şey mi oldu canım?”

İlk otuz saniye hiçbir şey söyleyemedi. Konuşmak istediyse de bunu yapamadı, tüm bedeni yoğun bir acıya maruz kalmıştı. Her nefesle yüzü biraz daha kireç gibi solarken gözlerinin kıyısında saf acı vardı. “Melek…” Güçlükle bana baktığında bir damla gözyaşının yanağından süzülüşünü izledim. “Onu kaybettik.”

Melek öldü mü?

Yorumlar