“Bazı ninniler insanların dudaklarından hüzünle dökülür, dokunaklı bir melodi gibi çıkardı ama ölüme uğurlar ve sonsuzluğa uyuturdu.”
İnsanların söylediklerine göre bazı hastalar ölmeden önce hep birilerini beklermiş. Gözleri kapıda koparmış ve ruhunu teslim etmeden önce o kapının açılıp bekledikleri kişinin içeri girmesini isterlermiş. Bir tek bu olduğunda huzur içinde bu dünyadan ayrılırlarmış. Son zamanlarda Melek’in beklediği kişi Defne’ydi, bunu hepimiz biliyorduk. O doğana kadar bir şekilde dayanmıştı. Annesinin adını taşıyan bir bebeği görmüş ve bir gece sessizce aramızdan ayrılmıştı.
Karun’a gelen telefonla hepimiz soluğu hastaneden almıştık. Koşar adım koridorda ilerlerken gözyaşlarımın ardı arkası kesilmiyordu. Tıpkı Gazel gibi Melek de hayatıma geç giren ama erken çıkan isimlerden biriydi. Onun yokluğuna nasıl dayanacaktık? Onunla olan tüm anılarım sırasıyla gözlerimin önünden geçerken bir daha onu hiç göremeyeceğim gerçeği canımı çok yakıyordu.
Melek’in odasına yaklaşmamızla Kadem’i görünce daha çok ağladım. Kadem öyle bir yıkılmıştı ki dizlerinin üstüne yığılmıştı. Sevdiği kızın gidişiyle sanki bir daha kimse onu düştüğü o yerden kaldıramazmış gibi görünüyordu. Başını eğip yüzünü ellerinin arasına almıştı. Her nefesle gözyaşlarının sesi kulaklarıma ulaşıyor, Kadem’in omuzları biraz daha sarsılıyordu.
Başını eğdiği için yüzünü göremiyordum ama gözlerinin kan çanağına döndüğüne emindim. Kenan hemen onun yanına koştu ama Kadem’in şu anda kimseyi göreceğini sanmıyordum. Islak gözlerle Melek’in odasına baktığımda içeride birinin ninni söyleyen sesi geliyordu. Bu Gurur’un sesiydi. Karun’la yürüyüp kapıyı yavaşça araladığımızda gördüklerimle hıçkırdım.
Melek yatağında derin bir uykudaymış gibi hiç hareket etmeden yatıyordu. Başı hafifçe omzuna doğru düşmüştü ve dudaklarından ince bir kan sızmıştı. Teni neredeyse beyaza yakındı, fazla solgun ve cansız görünüyordu. Artık ne dudaklarını kapatan oksijen maskesi vardı ne de göğüs kafesi hareket ediyordu. Tüm acıları son bulmuş gibi sessizce aramızdan ayrılmıştı.
Gurur hemen onun yatağının kenarında oturuyordu. Bunu ondan isteyen Melek olmalı ki ona bir ninni söylüyordu. “Bu tepe pullu tepe, nenni de yârim nenni,” diye mırıldanırken Gurur’un bakışları ıslak, sesiyse çatlaktı.
“Su gelir sere serpe, eski de yârim hani.
Dediler yâr uyumuş, nenni de yârim nenni.” Melek’in bir daha hiç uyanmayacağını anlayınca Gurur’un sol gözünden bir damla yaş süzüldü. “Uyardım öpe öpe, eski de yârim hani.”
Gurur’un yüzü donuklaştığında bedeni bir savaşın tam ortasında kalmış gibiydi. Bir yanı haykıracakmış gibi geriliyordu ama diğer yanı bu ninniyi sonuna kadar söylemek için direniyordu. “Altını bozdurayım, nenni de yârim nenni,” diye fısıldadığında gözleri yaşla dolduğu için sesi boğuktu. “Gerdana dizdireyim, eski de yârim hani.”
Melek’in kalp ritimlerini gösteren monitöre bakınca orada bir hareketlilik göremedi. Kızının elini öpüp sol göğsüne bastırdı ve gözlerindeki yaşlarla ninniyi söylemek için kendini zorladı. “İpek mendil değilsen, nenni de yârim nenni.” Melek’in kapalı gözlerine bakınca bedeni kırık bir vazo gibi titremişti. “Koynumda gezdireyim, eski de yârim hani.”
Dizlerimin üzerine düşüp hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Melek gerçekten gitmişti. Amcasının ona söylediği ninniyi dinleyemeden uykuya dalmıştı ama bu sefer sonsuzluk uykusuna. Gurur hâlâ ona o ninniyi söylüyordu. Sanki Melek’in artık burada olmadığını kabullenmek istemiyordu.
“Altındır alay değil, nenni de yârim nenni.” Ağlamaktan başımı kaldırıp Karun’un ne hâlde olduğuna bakamıyordum ama hiç iyi olmadığını biliyordum. Hiçbirimizin acısı Gurur’un şu anda hissettikleriyle yarışamazdı. Ölen kızına son kez ninni söyleyen bir baba vardı karşımızda. “Umuttur kalay değil, eski de yârim hani.”
Gurur başını yavaşça kaldırıp Melek’in yüzüne baktığında gözyaşları gözlerini zorluyordu ama ağlamamaya çalıştı. Sanki ağlarsa kızının öldüğünü kabullenecekti. “Kınamayın a dostlar, nenni de yârim nenni. Sevdadır kolay değil, eski de yârim hani.” Çok zorlansa da sonuna kadar ninniyi söylemişti ama Melek dinleyememişti.
“Bu sefer sonuna kadar dinlemeden uyumayacağını söylemiştin.” Gurur’un sesi titrerken yatağın kenarından usulca kalktı ve eğilip Melek’in alnına dudaklarını bastırdı. Dudakları onun alnında yaslı kaldığında yumduğu kirpiklerinin arasından birkaç damla gözyaşı akmıştı.
Yavaşça dudaklarını çekerek bir babanın yürek burkan acısıyla, “Bizim için bu bir son değil, beni bekle, Melek’im,” diye fısıldadı. Islak gözlerle Melek’in yüzüne baktığında dudakları titriyordu ama kendini o kadar çok kasıyordu ki doya doya ağlayamıyordu. “Şimdilik hoşça kal.”
Gurur içli gözlerle son kez Melek’e baktı, daha sonra yürüyüp Karun’un karşısında durdu. Bu dünyada değer verdiği tek varlığını kaybettiği için sanki ruhu kalbinden sökülüp alınmıştı. “Artık baba olmak istemiyorum.”
Gurur öyle bir bakıyordu ki sanki tüm dünyası yıkılmıştı ve elinde kalan tek şey Melek’in cansız bedeniydi. “Artık bir kızım olmasını istemiyorum.” Bunları söylerken bedeniyle birlikte sesi ve bakışları da titriyordu. “Kız çocukları hep ölüyor…” dediğinde omuzlarım sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. Bu gece ölen sadece Melek değildi.
Gurur, Karun’a kızgın ve kırgındı ama ondan son bir iyilik isteyerek, “Hak ettiği şekilde Melek’in cenazesini kaldırın,” derken kelimeler dudaklarından feryat eder gibi çıkıyordu. “Baba adına benim adımı yazdırın,” dedikten sonra gitti.
Karun kendini zorlayarak odaya girdi. Melek’in yatağına doğru birkaç adım attı ama bacakları bir anda gücünü yitirdi. Onun tüm ağırlığını kaldıramayan bacakları bükülünce düşmemek için yatağın kenarına tutunmuştu. Yatağın bir köşesine oturduğunda yaşların akın ettiği gözleri titriyordu. Melek’in sırtını yataktan ayırıp onu kollarının arasına çektiğinde bir ölüye sarıldığını o da biliyordu.
Karun kollarını sıkıca kapadı ve Melek’i göğsüne hapsetti. Bu hareketi sanki onu korumak ister gibiydi, oysaki Melek’in artık korunmaya ihtiyacı yoktu. Melek üşüyormuş gibi kollarıyla onu sarıp ısıtmaya çalışırken defalarca onu öptü. Bu sanki bir veda değil, Karun’un ona tutunmasıydı. Nihayet boğazındaki düğüm koptu ve Karun hıçkırdı. Bu öyle sessiz bir ağlama değildi, yüreğindeki pişmanlığı ve birbirlerinden ayrı geçirdikleri tüm o yılların kaybını taşıyan bir hıçkırıktı.
***
Neredeyse sabah olacaktı ama hastaneden ayrılmak hiçbirimizin içinden gelmiyordu. Melek morgdayken onu burada bırakıp gidemiyorduk. Hepimiz hastanenin bir yerine dağılmış, yalnız kalacağımız bir yer bularak gözyaşlarına boğulmuştuk. Uzun süre düştüğüm yerden kalkamamıştım. Yerde hıçkıra hıçkıra ağlarken Melek’in artık aramızda olmayacağını kabullenmek çok zordu.
Bugünün geleceğini hep biliyorduk, kendimizi buna hazırladığımızı düşünmüştük ama hiçbir şey sandığımız gibi olmamıştı. İnsan hiçbir zaman sevdiği birinin yokluğuna hazırlıklı olmuyormuş. Ölüm hayatımızın bir parçası olmasına rağmen sevdiklerimiz hep hayatımızda olacakmış gibi yaşıyorduk ama her gün biri, bizi bırakıp gidiyordu.
Gurur nereye gitmişti? Bugün Melek’in öz babasının kim olduğunu öğrenmişti, hemen ardından ailesiyle olan tüm bağlarını koparmıştı ve tüm bunların üstüne bir de kızını kaybetmişti. Tek bir günde bir insanın kaldıramayacağı kadar çok şey yaşamıştı. Üstelik Melek’i kaybedince de doğru düzgün hiç ağlamamıştı, sanki bu ikisi için bir son değilmiş gibi davranıyordu. Ne planlıyor olabilirdi?
Karun gerçekten çok kötüydü. Biraz hava alması için onu zorla dışarı çıkarmıştım ama bastığı yeri bile görmüyordu. Yaklaşan ambulansın siren sesleri gecenin bağrına düşen bir bıçak keskinliğindeydi. Hastanenin cam kapıları birden açılınca doktorların koşarak dışarı çıktığını gördüm. Hepsi de hastanenin en iyi cerrahlarıydı hatta içlerinde başhekim bile vardı.
Başhekimi bile kapıya çıkaran bu hasta kimdi? Travma ekibinin içinde hastanenin en kıdemli genel cerrahı ve travmatoloji uzmanları bile vardı. Tüm hastaneyi ayağa kaldıracak kadar önemli bir hasta gelmek üzereydi. Dışarı çıkan ekibin hemen arkasında ortopedist, anestezi uzmanı ve beyin cerrahi bölümünün doktorları koşuyordu. Neler oluyordu?
Yaklaşan ambulanstan gelen siren sesi bir kez daha acil çağrı gibi yankılandığında doktorların telaşı arttı. Başhekim gözlerini hastanenin kapısına diktiğinde sanki kimin geldiğini biliyormuş gibi panik hâlindeydi. “Travma protokolü!” diye bağırarak yanındakilere talimatlar yağdırmaya başladı. “Hemen arayın, resüsitasyon odasını boşaltsınlar!”
Tüm doktorların sık sık bize bakıp daha çok telaşlanması Karun’un da dikkatini çekmişti. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Ambulanstan gelen bilgilerle bir cerrah telsizini indirip aceleyle yanındaki stajyere döndü. “Kan bankasına ulaş hemen! Gereken tüm önlemleri alın.”
“Hocam…” Sarışın kız elindeki dosyayı sıkıca göğsüne bastırdığında, “Olay yerinde kart bilgilerinde doğrulanmış,” dedi alçak bir sesle. Başını kaldırıp korku dolu bakışlarını ondan bir cevap bekleyen cerraha çıkardı. “Hasta Hh kan grubunda… Bombay fenotipi.”
Tüm doktorların yüzü bir anlığına donduğunda başhekim kaskatı kesildi. “Bombay fenotipi mi dedin?” Bu onlar için günün en kötü haberi olmalıydı, belli ki hasta eşsiz bir kan grubuna sahipti.
Stajyer başını iki yana sallarken çok umutsuz görünüyordu. “Hastanın H antijeni olmadığı için 0 Rh negatifle bile eşleşme yapılamıyor.”
Başhekim derin bir nefes aldı, mesleki soğukkanlılığının sonuna geldiği bir an yaşıyordu. “Kan bankası?” diye sordu bir umutla.
Asistan söze dâhil olarak, “Hastanede hastayla uyumlu kan yok, hocam,” dedi hızlıca. “Bölgedeki kan merkezlerine de ulaştım, şu an için stok görünmüyor.”
“Kahretsin!” Başcerrah yüzünü sertçe ovuştururken gözlerini ambulansın gireceği kapıdan ayırmıyordu. “Bu hastayı kaybedemeyiz, yüksek riskli VIP travma! Bu haber dışarı çıkmamalı, medya sızıntısı istemiyorum. Anestezi,” diye seslenerek arkasındaki birkaç doktora baktı. “Entübasyon seti hazır olsun.”
Hepsi onu onayladığında bu sefer ekibindeki uzmanlara bakıp kaşlarını çattı. “Toraks ve beyin cerrahisindekiler eş zamanlı ameliyata girecek. Ne duruyorsunuz, biri bana hemen hemodinamik tablonun raporunu versin!”
“Bir yakınını hastanemizde kaybetti.” Bunları söyleyen doktorun bakışları bir kez daha bize kayınca Karun’la gerildik. Burada ne haltlar dönüyordu ve hepsi neden sık sık bize kaçamak bakışlar atıyordu. Onlardan biraz uzakta olduğumuz için konuştukları şeyleri duymadığımızı sanıyorlardı ama sandıkları kadar kısık sesle konuşmuyorlardı.
“Ambulanstakiler olay yeri tanıklarının bilgilerine sahipler. Hasta bilerek direksiyonu tırın önüne kırmış.” Herkes kısa bir an sustu ama bu mesleki değil, insani bir sessizlikti. Hasta intihara teşebbüs etmişti.
“Basın burayı boş bırakmayacak,” dedi biri. Kendi aralarında konuştukları için onları duyduğumuzun farkında değillerdi. “O ülke çapında tanınan biri, medya hastaneyi yerle bir edecek.” Ülke çapında tanınan biriyse o zaman biz de onu mutlaka tanıyorduk.
Ambulans ağıt yakar gibi siren sesleriyle hastaneye girdiğinde kapıya yanaştı. Ambulansın kapıları açıldığında sedye hemen dışarı alınmıştı. Melek’ten sonra hiçbir acı bizi yıkamaz sanıyorduk, ta ki sedyede yatan adamı görene kadar. Dudaklarımızdan Karun’la aynı anda fısıltıyla tek bir isim dökülmüştü. “Gurur…”
Direksiyonu bir tırın önüne kıran o hasta Gurur muydu?
Gözyaşlarım artık sadece Melek için akmıyordu. Bir anda hayatımın sonuna gelmişim gibi avluda öylece kalakalmıştım. Sanki etrafımdaki her şey bir bir yıkılıyordu ve ben yine 13 Haziran Katliamı’nda olduğu gibi bu yıkımı izlemek dışında hiçbir şey yapamıyordum. Gurur’un sarı saçları kana bulanmıştı. Yeşil gözlerini artık göremiyorduk, ölüm uykusuna yatmış gibi kirpikleri kapalıydı.
Yüzünün bir yarısı kanla yıkandığından ellerimi dudaklarıma bastırarak feryadıma hâkim olmaya çalıştım. Üzerindeki beyaz gömleğin rengi değişmiş, kırmızıya dönerek bedenine yapışmıştı. Pantolonu dizlerinden yırtılmıştı ve sol bacağından oluk oluk kan akıyordu. Bileğindeki saatin camı kırıldığı için akrep ve yelkovan durmuştu. Sanki zaman bile o hazin çarpışma anında hapsolmuştu.
Karun’a baktığımda nefes bile almadığını gördüm. Zihninde Melek’in cansız bedeni vardı ve tam önünde Gurur’un kanlı görüntüsü… Ona bakınca bir gecede her şeyini kaybeden bir adam görüyordum. Gözleri sedyedeki bedene kilitlendiğinde yüreği sıkıştı, dudaklarından, “Gurur…” ismi fısıltıyla döküldü.
Gurur’un kanlar içindeki hâlini görmek Karun için yaslandığı son duvarın da yıkılmasıyla eş değerdi. Beti benzi attığında nefes alışları sıklaşmıştı. Hayatı boyunca ona hep adıyla seslenmişti, bir kere bile amca dememişti. Gurur hep şakayla ona takılır, bir gün bana amca dediğini duyacağım derdi. Ancak Karun şu zamana kadar ona hiç amca dememişti.
Şimdiyse titreyen dudaklarından fısıltıyla, “Amca…” kelimesi çıkmıştı. Karun’un gözlerinden bir damla yaş akarken omuzları gerildi ve tüm bedeninden ince bir titreme geçti. Gurur’a doğru koşarken göğüs kafesi yırtılırcasına, “Amca!” diyen haykırışı bir ağıt gibiydi. Tüm hayatını birlikte geçirdiği birini kanlar içinde görmeyi beklemiyordu.
Gurur’a ulaşmak için sedyeye uzandı ama doktorlar ona engel oldu. Karun onlardan kurtulmaya çalışırken çıldırmış gibi bağırıp, “Amca bana bak!” diye ona yalvardı ama Gurur onu duymuyordu. “N’olur bana bak, beni bırakamazsın lan! Melek’ten sonra sen de beni bırakma!” Ona bir şey olursa Karun bunun altından kalkamazdı. İkisinin son tartışmasından sonra onu böyle kaybedemezdi.
Doktorlar Gurur’un sedyesini içeri doğru iterken, “Yolu açın!” diye bağırıyorlardı.
Koşarak peşlerinden gittik ama hiçbiri bizi Gurur’a yaklaştırmadı. Aceleyle onun sedyesini koridorda iterken kendi aralarında bağırarak konuşuyorlardı. “Basınç düşüyor, derhâl yolu açın!” Doktorların her biri bir şey diyordu ama tıbbi terimler kullandıkları için onları anlamıyorduk.
“İçeriyi arayın, hemen ameliyathaneyi hazırlasınlar!”
“Taşikardi artıyor, hastayı monitöre bağlayın.”
“Çok zamanımız yok, hastayı önce resüsitasyon odasına alıyoruz!” diyen kişi hastanenin başcerrahlarından biriydi. “İki geniş lümenli periferik dört katater açın.”
“Ama hocam…”
“Aması yok, eğer yetmezse santral kateter hazırlayın! Çok kan kaybetmiş, tekrar kan bankalarına ulaşın.”
“Hocam kafa travması net değil ancak ihtimal dâhilinde olduğu için riskleri yüksek.”
“En küçük bir intrakraniyal kanama şüphesini bile atlayamayız. Doktor Orçun nerelerde, ona ihtiyacımız olabilir! Acil kraniyal BT istiyorum.”
“Hayır, hayır, dur! Omuz dislokasyonuna şu an için dokunmuyoruz. Bunun için geçici traksiyon hazırlayın, önceliğimiz hayati organları kurtarmak ve Hh grubu kan bulmak. Ülke çapında alarm verin, mümkün olan en kısa sürede Bombay fenotipi donör taraması başlatın! Hadi, burada zamanla yarışıyoruz!”
Gurur’u bir kapıdan içeri sokmadan hemen önce cerrahlardan birinin söyledikleri bizi can evimizden vurmuştu. “Hayati tehlikesi çok yüksek ama elimizden gelen her şeyi yapmalıyız!” Gurur hakkında konuşurlarken onları duyan hasta yakınlarını unutmuşlardı. Kapılar yüzümüze kapandığında dışarıda kalmıştık. Gurur’un hayati tehlikesi vardı, bu geceyi çıkarmama ihtimali yüksekti.
Melek’in olmadığı bir hayatı yaşamaktansa ölmeyi seçmişti.
***
Melek Kalender’in ölüm haberi ve Gurur’un geçirdiği kaza çok hızlı basının kulağına gitmişti. Gazeteciler yüzünden dışarısı tıklım tıklımdı. Hepsi en küçük bir haberin derdinde olduğu için resmen bahçede kamp kurmuşlardı. Pencereden kafamızı çıkarsak mutlaka kadrajlara yakalanıyorduk. Haberi duyan geldiği için hastanedekiler kırmızı alarma geçmişti. Hiçbir bölge lideri üst kata çıkamazdı çünkü hepsi yanında bir ordu dolusu adamla geziyordu.
Ya korumalarını aşağıda bırakacaklardı ya da ameliyathanenin olduğu kata çıkmayacaklardı. Diğer bölge liderleri Karun’a göstermelik bir şekilde başsağlığı ve Gurur için de geçmiş olsun dileklerini sunup gitmişti. Bizimle koridorda bekleyen sadece iki bölge lideri vardı, onlar da Duha ve Barbaros Kahhar’dı.
Barbaros Kahhar’ın olayı neydi? Barbaros’un babasını ve abilerini öldüren kişi Gurur’dan başkası değildi. Bu yüzden Barbaros’un burada olması çok tuhaftı. Gurur onun ailesindeki tüm erkekleri katletmişti. Ailedeki erkekler ölünce Barbaros babasının koltuğuna oturmuştu. Barbaros’un Gurur’dan nefret edip ona düşmanlık beslemesi gerekmiyor muydu? Tam tersi şekilde davranıyordu. En az bizim kadar Gurur için endişelenmiş görünüyordu.
Melek morgdaydı, Gurur ise içeride yaşam savaşı veriyordu. Kâbus gibi bir gün geçiriyorduk. Az önce ameliyathaneden bir doktor dışarı çıkıp çok acil Hh grubu kan gerekli demişti. Eğer kan bulunmazsa doktorlar Gurur’u daha fazla hayatta tutamazdı. Kan bankalarında Gurur’un ihtiyacı olan kan bulunamıyordu. Koskoca ülkede en fazla beş yüz kişide olan bir kandan bahsediyorduk. Hh kan grubunda birini bulmak kolay değildi.
Bizimkilerin yaptığı telefon görüşmelerinin ardı arkası kesilmiyordu. Herkesi alarma geçirip Gurur’un ihtiyacı olan kanı bulmaya çalışıyordu. “Piçin kanı da kendi gibi değişik!” Barbaros telefonu kapatıp bir küfür savurdu. “Ne biçim bir kanmış bu, hiçbir yerde bulunmuyor.”
Karun ve diğerleri hâlâ telefonla konuşuyor, tüm haber bültenlerini devreye sokuyordu. Televizyon karşısındaki insanlara ulaşırlarsa içlerinden biri Gurur’la aynı kanı taşıyor olabilirdi.
Gecenin başından beri Melek ve Gurur’a ağlamaktan gözlerim kan çanağına dönmüştü. Kadem hâlâ yukarı çıkmamıştı, morgda sevgilisinin yanındaydı. Gurur’un durumu belirsizliğini koruduğundan Kadem’in yanına bile gidemiyordum. En yakın arkadaşım morgda perişan hâldeydi, kızımı evde bırakmıştım ve Gurur’a ne olacağı daha belli değildi. Burası acı ve gözyaşından oluşuyordu.
Karun bir banka yığılıp başını ellerinin arasına alarak çaresizce sıkıyordu. Yanına oturduğumda yanaklarını ıslatan yaşları gördüm. Koluna dokunduğumda tıpkı onun gibi sessiz gözyaşları döküyordum. “Gurur iyi olacak,” diye fısıldadım ama Karun eğdiği başını kaldırmadı. Söyleyeceğim hiçbir şey ona iyi gelemezdi.
“Kurtulsa bile Gurur bir daha hiç eskisi gibi olmayacak.” Sesi boğuk çıkarken bir zamanlar benim de yaşadığım gibi tüm bunların bir kâbustan ibaret olmasını istiyordu. Gazel’i kaybettiğimde uzun süre gerçeklik algımı yitirmiştim.
Karun kederli gözlerle yerdeki bir boşluğa bakarken omuzları öyle bir düşmüştü ki bir daha hiç dik duramayacakmış gibiydi. “Direksiyonu bir tırın önüne kırmasının nedeni neydi?” Mavi gözlerinden usulca birkaç damla yaş düştü yanağına. “Kızı gibi büyüttüğü birinin kaybı mı yoksa onun gerçek babasının kim olduğunu öğrenmesi mi? Belki de ikisi birden…” Tek bir gecede Gurur çok fazla şeyle sınanmıştı.
Karun ne yapacağını bilmez bir şekilde yüzünü ovuşturduğunda parmaklarını saçlarının arasına daldırdı. Ameliyathanenin kapısına baktıkça gözyaşlarını tutmaya çalışıyordu. “Kurtulsa bile bambaşka biri olarak çıkacak o ameliyathaneden. Babam olacak piçin yaptıklarını ondan sakladığım için desteğimi de istemeyecek, her şeyle tek başına mücadele edecek.” Karun’un sesi kısılırken gözlerinin ardı sızlamış gibi, “Hep olduğu gibi…” diye fısıldadı.
“Ve Melek…” Başını eğdiğinde içini çeke çeke ağlamaya başladı. Melek’in artık hayatımızda olmadığını bilmek bile ona cehennemi yaşatıyordu. “Defne son nefesinde onu bana emanet etmişti. Gurur’a değil, bana emanet etmişti ama ben onun emanetine hiç bakamadım.” Başından beri ben de bundan korkuyordum. Melek’in ölümüyle Karun’un dinmeyecek pişmanlıkları su yüzüne çıkmıştı. Melek konusunda kendini hiç affetmeyecekti.
Yeğeninin şu anda morgda olduğunu bilmek bile onu kahrediyordu. O her daim dimdik ve güçlü olan adam tek bir gecede yerle bir olmuştu. “Yirmi yılımı nasıl onsuz geçirebildim?” Kendini suçlamaya devam ediyordu, dokunsam yıkılacak gibiydi. “Ben dünyanın en berbat insanıyım, onunla olmam gereken tüm o yılları heba ettim.”
Daha fazla dayanamayarak onu kollarımın arasına çekip sımsıkı sarıldım. Birbirimizin kollarında teselli bulmaya çalışırken gözyaşlarımız birbirine karışmıştı. Bu gece Kalender erkeklerinin gözünden yaş eksik olmuyordu, bir cenazeleri ve bir de hastaları vardı. Melek’e olanlar hepimizin yüreğini dağlarken Gurur’un akıbeti meçhuldü.
Ameliyathanenin kapısı açılınca hepimiz hemen dışarı çıkan doktorun etrafına toplandık. Gurur’un durumu içler acısı olmalı ki doktorun bakışları umut verici değildi. “Elimizden geleni yapıyoruz ancak çok acil kana ihtiyacımız var.” Karun’un gözlerinin içine bakarak derin bir nefes aldı. “Kan bulunmazsa korkarım hasta daha fazla dayanamaz.”
Doktor bunları söyleyerek tekrar içeri girdiğinde koridorda ağır bir sessizlik yaşanmıştı. Bahsi geçen kanı bulmak hiç kolay değildi. Karun, Duha ve Barbaros tüm bağlantılarını kullanıp her yere ulaşmıştı ama kimse Gurur’la aynı kan grubundaki birini tanımıyordu. “Bu siktiğim kanını nasıl bulacağız!” Duha bir küfür savurarak arkasındaki banka bir tekme attı. “İçerideki o piç her yerde ben eşsizim derken meğerse boş konuşmuyormuş! Şu hâle bak, taşıdığı kan bile kimsede yok!”
“Kan bulunmazsa ne olacak?” Çağıl’ın korku içinde sorduğu sorunun cevabını hepimiz bildiğimiz için kimseden tek kelime çıkmamıştı. Az önce doktor zaten bu sorunun yanıtını vermişti, kan bulunmazsa Gurur daha fazla dayanamazdı.
Elay koridorda belirdiğinde Duha hemen onun yanına koştu. “Bir şey çıktı mı?” diye sorduğunda Elay üzgünce başını iki yana salladı.
“Tüm kan bankaları alarma geçti ama Gurur’a gereken kan bağışı hâlâ yapılmadı.” Her geçen saniye aleyhimize işliyordu. Biraz daha böyle devam ederse içeriden Gurur’un cesedi çıkacaktı.
“Amına koyduğum piçi, böyle nadir bir kan taşırken o tıra nasıl çarpar!” Barbaros sinirden çenesini sıkarak ameliyathanenin kapısına ters gözlerle bakıyordu. “Oğlum, bu kan grubundaki insanların geneli mi bu kadar bencil? Neden birbirlerini düşünüp daha çok kan bağışı yapmıyorlar?”
Karun bir hışımla bize döndü, sanki bir anda beyninde şimşekler çakmıştı. “Asaf Bolatlı!” Bu isim dudaklarından aceleyle dökülürken bunu daha önce düşünmediği için kendine kızar gibiydi. “Asaf da Hh kan grubunda, zaten bu yüzden ikisi kan kardeşi olmuştu, tanışmalarına vesile olan şey taşıdıkları kandı.”
Barbaros, Gurur’u Asaf’tan kıskanmış gibi kaşlarını çattı. “İkisi aynı kan grubunda mı?” Sinirlenerek kendini gösterdi. “Onun müttefiki benim, benimle değil de Asaf piçiyle mi aynı kanı taşıyor?” Neyden bahsediyordu?
Karun hızla başını sallayarak Asaf’a ulaşmak için hemen telefonunu çıkardı. “Asaf on beş yaşındayken ölümcül bir kaza geçirmişti, bizim yaptığımız gibi babası tüm bültenlere anons yaptırmıştı. Gurur televizyonda görüp haber kanallarının verdiği numarayı aramıştı. Melih Bolatlı oğlunu kurtarmak için özel jetini Ordu’ya göndermişti. Gurur’u alıp İstanbul’a getirmişlerdi. Asaf’la ikisi bu şekilde tanışmıştı.” Asaf’ı aradı ama telefonuna ulaşamayınca sinirden dişlerini sıktı. “Telefonunu açmıyor!”
Karun bizzat gidip onu buraya getirmeyi düşündüğü esnada Elay’ın telefonu çaldı. Elay bu hastanenin doktorlarından biri olduğu için burada tanımadığı kimse yoktu. Telefonu çalınca hepimiz hemen susup bakışlarımızı ona diktik. Telefonu kulağına yasladıktan sonra tek kelime etmeden karşı tarafı dinledi. Hemen ardından müjdeli bir haber almış gibi gözlerinin içi ışıldamıştı.
Telefonu kapatıp bize döndüğünde mutluluktan neredeyse yerinde zıplayacaktı. “Kan bulundu!” dediğinde nihayet iyi bir haber almanın rahatlığıyla gözyaşlarımı tutamadım. Elay hepimize güzel haberi vererek başını hızlıca salladı. “İsmini vermek istemeyen bir bağışçı şu anda kan veriyor.” Allah’ıma binlerce kez şükürler olsun.
Gurur yaşayacaktı.
Yaşayacaktı yaşamasına da tüm bu olanlardan sonra yaşayacağı hayatın tam bir cehennem olacağını biliyordum. Abisinin yaptığı o iğrençlikle nasıl yaşayabilirdi ya da Melek’in yokluğuna nasıl dayanacaktı? Üstelik Defne’nin sırrını ondan sakladığımız için hepimize de çok kızgın ve kırgındı. Gurur nasıl toparlayacaktı, hiç bilmiyordum.
Yorumlar