“Hayat her zaman size tüm yanıtları vermezdi ama yanınızda sevdiğiniz biri olduğunda hiçbir sorunun eksik kalmadığını anlardınız.”
Bir Yıl Sonra
İhtiyacı olan kan bulunduktan sonra Gurur o tehlikeli ameliyattan çıkmayı başarmıştı. Çok ciddi bir ameliyat geçirdiği için uzun süre yoğun bakımda tutulmuştu, bu yüzden Melek’in cesedini uzun süre morgda bekletmiştik. O uyanmadan Melek’in naaşını kaldırmak istememiştik. Her şey sanki dün olmuş gibi Melek’in yokluğunu aşamıyorduk.
Gurur’un nerede ve ne hâlde olduğunu hiçbirimiz bilmiyorduk. Bir yıl önce hastanede uyanıp normal bir odaya alındığında hiçbirimizi görmek istememişti. Odasına girmemize bile izin vermemişti. Melek’in cenazesinden hemen sonra da arkasında en küçük bir iz bile bırakmadan gitmişti. Karun bir yıldır her yerde yana yakıla onu arıyordu ama kimse Gurur’un nerede olduğunu bilmiyordu.
En yakın adamı ve sağkolu Ali bile onun yerini bilmiyordu çünkü Gurur ona da çok kızgındı. Şeref hepimizi kirli bir tuzağın içine çektiğinde o gün Ali de oradaydı ve herkes gibi o da orada öğrenmişti Şeref’in Melek’in babası olduğunu. Ancak Ali bu çirkin sırrı Gurur’a nasıl söyleyeceğini bilemediği için sessizliğini korumuştu.
Günlüğü kimin Gurur’a ulaştırdığını da öğrenmiştik. Karun’un işten çıkardığı adamlardan biri ona kızıp Defne’nin günlüğünü gizlice almış ve Gurur’a vermişti. O herif aklınca Karun’dan intikam almaya kalkışmıştı ama Karun onu bulup oracıkta öldürmüştü.
Karun ve Çağıl’ın arasında da uzun süre soğuk rüzgârlar esmişti. Babasıyla ilgili gerçekleri uzun süre ondan sakladığı için Çağıl’ın tavrı da çok sert olmuştu. Melek’in cenazesinden sonra görevine geri dönmüştü ve altı ay boyunca Karun’u ne arayıp sordu ne de izin kullandı. Çağıl’ın eve hiç dönmemesinin tek nedeni Karun’a kızgın olması değildi, babasının Defne’ye yaptıklarıyla yüzleşmek onun için de hiç kolay olmamıştı.
Herkesin bazı şeyleri aşması için biraz zamana ihtiyacı vardı. Çağıl yılın yarısını herkesten uzaklaşarak geçirmişti ama daha sonra dayanamayıp bir gün eve dönmüştü. Karun’a kızarak Şeref’in geçmişte yaptığı o iğrenç olayı değiştiremezdi. Bunun üstesinden gelmeleri için her zamankinden daha çok birbirlerine tutunmalılardı. Onlar abi ve kardeşti, bir şekilde aralarındaki sorunları halledip barışmışlardı.
Çağıl sadece iki gün izin kullanmıştı ve o kısacık zamanı bizlerle ve nişanlısıyla geçirmişti. Ne yazık ki hemen sonra yeniden görevinin başına dönmüştü. Melek’in ölümünden sonra ne Çağıl ne de Çiçek ertelenen düğünlerini dile getirmişti. Hepimiz bir yıldır Melek’in yasını tutuyorduk, geçtiğimiz yılda düğün dernek kurmayı doğru bulmamıştık.
Bence artık bunu konuşmanın zamanı gelmişti çünkü Çiçek’in anneannesi hastaydı ve kadının son arzusu ölmeden önce torununun mürüvvetini görmekti. Erkek tarafını temsil ettiğim için Çiçek’in anneannesi Melike Hanım bana düğünü artık yapmamız gerektiğini çıtlatmıştı. Bu konuyu Karun’la konuştuğumda kardeşinin nişanının bozulmasını istemediği için kabul etmişti.
Çağıl’ın anne ve babası yanında olmadığından onun düğününü ben organize edecektim. Şeref ve Güzin artık yaşamıyordu, Gurur ikisini de öldürmüştü. Onları ne zaman veya ne şekillerde öldürdüğünü bilmiyorduk ama artık yaşamadıklarını biliyorduk. Karun, Çağıl ve Levent hiçbir zaman ebeveynlerinin nasıl öldüğünü merak edip sormadı.
Detaylarla canlarını sıkmak istemediler, ne de olsa onlar anne babalarıydı. Rezil insanlar olsa da hiçbir çocuk anne ve babasının nasıl öldüğünü öğrenip bundan zevk almazdı. Gurur’un onları en korkunç şekilde öldürdüğünü tahmin ettiklerinden detayları bilmek istemiyorlardı.
Gurur ortadan kaybolduktan kısa süre sonra Karun’a bir mesaj atmıştı. Alaycı bir şekilde başsağlığı dileyip anne ve babasının artık yaşamadığını söylemişti. Bir yıl içinde bu Gurur’dan gelen ilk ve son mesaj olmuştu. Acaba şu anda neredeydi ve ne yapıyordu?
Furkan arabayı durdurunca dışarı çıkarak Defne’yi kucağıma aldım. Kızımla bugün Gazel ve Melek teyzesini ziyarete gelmiştik. Yirmi korumamın hepsi arabadan inince Nedim’in elinde iki çiçek buketi vardı. O çiçekleri ben almıştım ama Defne onların yapraklarını yolmasın diye Nedim’in arabasına koymuştum. Defne artık bir yaşındaydı ve gördüğü her şeyi ya parçalıyordu ya da yemeye çalışıyordu.
Bugün hava çok güzeldi. Kızıl güneş tepede parladıkça Defne’nin gözlerinin mavisi daha koyu görünüyordu. Ensesini yakmasın diye kahverengi saçlarını toplayıp küçük bir tokayla tutturmuştum. Daha küçük olduğu için henüz çok saçı yoktu.
Mezarlıktan sonra Duha’nın malikânesine uğramayı düşünüyordum. Melek’in ölümünün üzerinden bir yıl geçmesine rağmen Kadem henüz toparlayamadığı için her fırsatta onu ziyaret ediyordum. Neredeyse her gün onu görmeye gidiyor, elimden geldiğince onu yalnız bırakmamaya çalışıyordum. Gerçi son günlerde Duha bizi o evde istemiyordu çünkü Defne ve Cesur pek anlaşamıyordu. Kızım azı dişlerini çıkarıyordu, bu yüzden çok huysuzdu. Diş etleri kaşındığı için her şeyi ısırmaya kalkışıyordu.
Tunusları son ziyaretimizde Defne minicik elleriyle Cesur’un kulaklarına yapışmıştı ve onun kafasını ısırmaya kalkışınca Duha çıldırmıştı. “Kızın da senin gibi yamyam!” diyerek bizi evinden kovmuştu.
Defne’yi kucağımda tutarken başımı eğip kırpıştırdığı mavi gözlerine baktım. “Kim demiş benim kızım saldırgan diye?” Burnumu onun fındık kadar olan burnuna sürtüp gülümsedim. “Benim miniğim çok uslu bir kere.”
Diş çıkardığından çokça salya akıttığı bir dönemdeydi. Ağzının kenarından yine salyası akarken küçücük ellerini yanağıma bastırdı ve çenemi ısırmaya kalkıştı. Sadece dört dişi olsa da bunlar oldukça keskindi ve canımı çok acıtıyordu. Gülerek başımı geriye çekip onun küçük ellerinden kurtuldum. “Eve dönünce şu tırnaklarının icabına bakmalıyız.”
Yüzümü yakalamaya çalışırken tırnağıyla yanağımı çizmişti. Üstelik çenemi ısırarak hep tükürük içinde bırakmıştı. Başka biri yapsa midemi bulandıracak şeyleri Defne yapınca hiç rahatsız olmuyordum. Anne olmak böyle bir şey miydi? Furkan’a yaklaşıp ufaklığı ona uzattım.
“Yüzünü yıkadığından bile şüpheliyim, sakın çeneni ısırmasına izin verme. Senin yüzünden kızım mikrop kapsın istemiyorum,” dediğimde gözlerini devirerek Defne’yi aldı.
“Yüzümü her gün yıkıyorum, ayrıca sizin makyajlı yüzünüzden mikrop kapmıyorsa benimkinden hiç kapmaz.” Bir kere de lafın altında kalsa ölmezdi.
Nedim’den çiçekleri alıp mezarlığa doğru yürüdüm. Furkan ve Defne hemen yanımda yürüyordu. Furkan ona öğrettiğim şekilde Defne’yi tutarken sırtının arkasını destekliyordu ama Defne hiç rahat durmuyordu. Anlaşılmaz sesler çıkarıp Furkan’ın kucağında debelenirken onun boynuna tırmanmaya çalışıyordu.
Furkan onu göğsünün hizasında tutmaya çalıştıkça Defne daha çok yukarı tırmanmaya çalışıyordu. “Annesi kılıklı, illa en zirvede olacak.” Furkan onun kollarını tuttu ve Defne’yi yukarı kaldırıp omzunun üstüne oturttu. “Şimdi oldu mu, küçük hanım?” Defne’nin çıkardığı neşeli seslere bakılırsa istediği yüksekliğe ulaşmıştı.
Furkan, Defne’yi mezarlıkta oyalarken ben de ablamın mezarına yaklaştım. Elimdeki çiçek buketlerinden birini Gazel’in mezarına bıraktığımda birinin buraya benden önce geldiğini gördüm. Ablamın mezarının üstüne ektiğim çiçekler sulanmıştı ve burada bir tane daha çiçek buketi vardı. Sanırım onun kim olduğunu biliyordum.
Kadem.
Bugün pazartesiydi ve Kadem her pazartesi mezarlığa uğrardı. Yeni bir haftanın başlangıcını sevgilisiyle yapmak ister gibi her pazartesi Melek’in mezarına gelirdi. Onun yanına gitmeden önce Gazel’in mezarına da bir buket çiçek bırakırdı. Ablamın mezarının kenarına oturup, “Merhaba,” diye fısıldadım. “Yine buradayım abla.” Her fırsatta buraya gelip Gazel’le tek taraflı konuşmaya alışmıştım.
“Biliyor musun, geçen hafta annemi gördüm.” Hayatımdaki her yeni gelişmeyi ona anlatmak bana iyi geliyordu. Böyle davranınca sanki ablam hiç ölmemiş ve hâlâ yanımdaymış gibi kendimi kandırabiliyordum.
Bazı günler onu arıyor ve bendeki telefonuyla çağrıma yanıt veriyordum. Eskiden annemle konuştuğum gibi artık Gazel’le tek taraflı sohbetler gerçekleştiriyordum. Yıllar önce başlattığım bu döngü hiç değişmemişti, değişen tek şey aradığım kişi olmuştu. Annemin yerini ablam almıştı.
“Defne’yle anne kız alışverişe çıkmıştık, tabii arkamızda bir düzine koruma vardı.” Elimi ablamın toprağında gezdirirken geçen hafta olanların can sıkıcılığıyla yüzümü buruşturdum. “O da kızıyla birlikte alışverişteydi. Kaderin cilvesine bak ki ikimiz de aynı mağazadaydık.” Annem de Beşiktaş’ta yaşadığından karşılaşmamız çok da beklenmedik değildi.
“Onu görünce ne fark ettim, biliyor musun?” Burukça gülümsediğimde iç çekmeden duramadım. “Ona olan tüm sevgim bitmiş.” Başımı ağır ağır sallayarak ablamın toprağını okşadım. “Onca zamandan sonra onu görünce ne heyecanlandım ne de kalbim hızlandı.” O esnada bir yabancıya bakar gibiydim, belki de artık birbirimize yabancıydık.
“Hiçbir koşulda beni hatırlamasını istemediğim için kızımı da alıp çıktım oradan.” Onunla göz göze gelmeye bile kaçınmıştım. Anne kız birbirimizden uzak farklı hayatlar kurmuştuk, artık bir daha eskisi gibi olamazdık.
Bu saatten sonra geçmişi hatırlaması Gazel’i geri getirmeyeceği için artık hatırlamasını istemiyordum. Şükürler olsun ki yaşadığı hafıza kaybı geçici bir şey değil gibiydi. Sanırım hiçbir zaman önceki hayatını ve ardında bıraktığı ailesini hatırlamayacaktı. Eskiden bu durum beni üzerdi ama artık böyle olması beni mutlu ediyordu. Son nefesinde ablamın elini bile tutmayan bir kadına tekrar anne diyeceğimi sanmıyordum.
“Her neyse, o kadın hakkında konuşmak istemiyorum.” Hafızamı kurcalayıp ona anlatmadığım başka nelerin olduğunu düşünmeye başladım. “Babamın yine Adana’ya döndüğünü sana anlatmıştım, değil mi? Asker bir adama mafya bir damat getirmek onun için en büyük hakaret.” Gülerek başımı salladım. “Uzun süre Karun’la aynı evde yaşayamıyor.”
Ablam görmese de ona biraz ileride Furkan’ın omzunun üstünde olan kızımı gösterdim. “Babam torununun doğum gününü kutlamak için İstanbul’a gelmişti.”
Hatırladıklarımla içim burkulduğunda yalandan bile olsa gülemedim. “Kendi doğum günlerimi kutlamıyorum ve kutlamalarına da izin vermiyorum ama Defne’nin doğum günlerini hep kutlayacağım.” Benim aksime kızım tüm güzelliklere doğmuştu.
“Karun onun doğum tarihine bile takacak kadar kuruntulu bir baba. Defne’nin 11 Eylül’de doğmasından neden bu kadar rahatsız, biliyor musun?” Aklıma gelenlerle homurdanmaya başladım. “11 Eylül dünya tarihine ikiz kulelerin yıkılmasıyla geçmiş.” Ne yazık ki o gün birçok kişi ölmüştü.
“Karun sık sık kızın da senin gibi patlamaların ve ölümlerin olduğu bir günde doğdu diyerek sinirlerimi bozuyor. Sadece on gün bekleseymişim Defne’yi dünya barışının olduğu gün doğuracakmışım ama hayır, ben bula bula kan ve vahşetin olduğu bir gün seçmişim onu doğurmak için.” Bunlar Karun’un sözleriydi. “Defne gibi Cesur da 11 Eylül’de doğdu ama kimse Elay’a bir şey demiyor.” Çocuklarımızın doğumu arasında sadece iki saat vardı.
“Babam seni çok özlüyor.” Bir anda söylediklerimle içimi bir hüzün dalgası sarmıştı. “Senden kalan boşluğu kızımla doldurmaya çalışıyor ama kimse senin yerini dolduramaz. Senden sonra ne kadar acı çektiğini saklamaya çalışıyor fakat gözleri her uzaklara daldığında seni düşündüğünü biliyorum.”
Defne’nin varlığı acımı az da olsun yatıştırıyordu, tüm gün onunla ilgilenmekten kendime acıyacak zamanım olmuyordu. Ancak babam Adana’da yalnız bir hayat sürerken hep Gazel’i düşünüyordu. Geçmişi ve pişmanlıklarını düşünüp kendini harap ediyordu. Onu ne zaman görsem sanki biraz daha yaşlanmış oluyordu. Çok ısrar etsek de burada yanımızda kalmıyordu. Bizden uzakta tek başına bir hayat sürerek kendini cezalandırdığını biliyordum.
“Büyükbabama gelirsek…” Bu sabah yine bana cinnet geçirttiğini hatırlayınca kaşlarımı çattım. “O hâlâ aynı adam. Seni yurt dışında sanıyor, arada beni bile hatırlamıyor ama keyfi yerinde.” Bazen bunamanın büyükbabamın başına gelen en iyi şey olduğunu düşünüyordum. Kimseyi umursamadan ve etrafındaki acıların farkında olmadan hayatını yaşıyordu.
Ablamla biraz daha konuşup ona hayatımdaki son gelişmelerden bahsettim. Defne huzursuzlanmaya başlayınca Furkan onu mezarlıktan çıkarmıştı. Defne’nin bebek çantası arabanın arka koltuğundaydı ve biberonu çantanın içindeydi. Minik huysuzun karnını doyurmak için onu götürdüğünü biliyordum. Korumalarımın hepsi isyanlardaydı, bir yıldır hepsi çocuk bakıcısı olmuştu.
Yanlarında silah taşıyıp tehlikeli çatışmalara giren bu adamların son zamanlarda hayatlarındaki tek aksiyon, Defne ağladıkça onu susturmaya çalışmaktı. Gazel’le vedalaşıp mezarlığın diğer ucuna doğru yürüdüm. Melek’in mezarına yaklaşınca Kadem’i burada görmek beni hiç şaşırtmamıştı. Soluğu yine sevgilisinin mezarında almıştı.
Yürüyüp elimdeki çiçekleri Melek’in mezarının üstüne bıraktıktan sonra Kadem’in yanına diz çöktüm. Omuzları hafifçe çöküktü, yüz ifadesi üzgündü ve tırnaklarının arasında Melek’in toprağı vardı. Buraya ne zaman gelse onun toprağına dokunup sevdiği kızla dertleştiği için kahve gözleri hisliydi. Uzun süre yanında oturup sessizliğine ortak oldum. Bazen saatlerce susardı ve öyle anlarda tek kelime duymak istemezdi.
Hiçbir teselli sözcüğüne ihtiyacı olmadığını bildiğimden çoğu zaman onunla susar ve acısına ortak olurdum. Kadem’in hayatımdaki rolü çok büyüktü, onu kaybetmeyi göze alamazdım ama sanki çoktan kaybetmiştim. Artık neredeyse hiç gülmüyordu ve eski şebekliği kalmamıştı. Melek’in ölümü onu çok değiştirmiş ve olgunlaştırmıştı.
Son bir yıldır yaptığım gibi yine çantamdan bir tane çilekli şeker çıkarıp ona uzattım. Bir gün bu şekeri aldığında bir şeyleri aşmaya başladığını anlayacaktım ama Kadem bugün de çilekli şekeri almamıştı. En sevdiği şeydi çilekli şekerler ancak Melek öldüğünden beri bir tane bile yememişti. Keşke sadece bu şekeri yememekle kalsaydı ama o artık çilek bile yemiyordu. Melek’le birlikte sevdiği her şeyi arkasında bırakmıştı.
Doktorlar Melek’in bedenindeki şeker oranını ilaçlarla dengeliyordu, dışarıdan küçük bir şeker bile alamazdı. Kadem ise çilekli olan her şeyi çok severdi, özellikle çilekli şeker hep ağzında olurdu. Melek ne zaman ondan çilekli şeker kokusu alsa elini uzatır ve bir tane isterdi. Fakat Kadem onun sağlığını tehlikeye atmamak için ona hiç vermezdi. Bir seferinde ikisinin bir konuşmasına tanık olmuştum.
“Nefesin yine çilek kokuyor,” diyen Melek’in sesini hâlâ duyar gibiydim. “Ağzında çilekli şeker var, değil mi?” O gün bir kez daha kolunu kaldırıp Kadem’e elini uzatmıştı. “Bana da bir tane verir misin?”
Kadem hemen o şekeri yutup, “Ağzımda şeker yoktu,” diyerek ona yalan söylemişti. “İstediğin o şekerlerin tadı da hiç güzel değil.” Onun sağlığını kötü etkilememek için o gün bir kez daha Melek’in istediği o şekeri ona vermemişti.
Elimdeki şekere hüzünlü gözlerle baktığında yüz ifadesi değişti. “Keşke her istediğinde ona bir tane verseydim.” Pişmanlıklarından biri de buymuş gibi kaşları bükülüp sesi kısılmıştı. “Bu şekerleri yemeyince daha uzun yaşayacağını sanmıştım.”
“Onu sevdiğine pişman mısın?” Ansızın sorduğum soruyla gözlerini yumarak başını yavaşça iki yana salladı.
“Onu sevdiğime değil, daha erken bulmadığıma pişmanım.”
“Ama o gitti, kardeşim.” Bunları söylemek canımı yaksa da gerçek buydu. “Gitti ve arkasında bıraktığı tek şey yoğun bir acı oldu. Bu kadar çok acı çekerken onu sevdiğine nasıl pişman olmazsın?” İnsanlar canlarını yakan şeylerden kaçmaz mıydı? Geriye dönme şansımız olsaydı bize büyük acılar yaşatacak insanlardan uzak durmaz mıydık?
Kadem gözlerini araladığında benimle aynı fikirde olmadığını görebiliyordum. Bakışlarında gam ve keder vardı ama zerre kadar pişmanlık yoktu. “En başa dönseydim yine onu severdim, Efil.” Elini uzatıp parmak uçlarıyla Melek’in toprağına dokunurken nefes alışları düzensizdi. “Onu sevmek o kadar güzeldi ki sonu ayrılık bile olsa yine onu severdim.” Kadem tüm hayatı boyunca sadece iki kez sevmişti. Bunlardan ilki çocukluk aşkı Gazel’di. İkincisi ve kalbimin son sahibi de Melek’ti. Ne yazık ki ikisi de ölmüştü ve ikisi de bu mezarlıktaydı.
Durup bana baktığında kahve irislerinde gördüğüm yıkım, ruhumda bir enkaz yaratıyordu. Bir gün yine eskisi gibi olur muydu, bilmiyordum ama bunun için elimden geleni yapacaktım. Biz her konuda birbirine destek olan iki yakın arkadaştık. O benim tüm kötü günlerimde yanımdaydı hatta yanımda olmadığı günlerde bile benim için çok fazla şey yapmıştı.
Yakın zamanda Karun’dan öğrendiğime göre gözlerimin yeniden görmesini sağlayan kişi bile Kadem’di. Bunu sır gibi sakladığı için bana hiç söylememişti ama Karun gerçeği itiraf etmişti. İhtiyacım olan korneaları bulup ameliyatımı ayarlayan oydu. Her şeyin onun işi olduğunu bilmeden babamla birlikte hazırlanıp hastaneye gittiğimizi daha dün gibi hatırlıyordum.
Kadem’e olan minnet borcum saymakla bitmezdi. Benim için hiçbir şey yapmasaydı bile onu hiç bırakmazdım çünkü o benim tüm çocukluğumdu. Ona daha iyi hissettirmek için koluna dokunup biçare bir çabayla, “Belki bu sefer farklı olur,” diye fısıldadım. “Henüz çok gençsin, tekrar kalbini çalacak biri çıkabilir.”
“Hayır, bu hiç olmayacak çünkü kalbim Melek’le buraya gömülü.” Sıktığı sol elinin parmaklarını aralayınca avucunda bir yıldız tuttuğunu gördüm. Bu simli yıldızlardan Melek’in odasında çok fazla vardı. Kadem ona sevdiği kızı hatırlatan bir yıldıza buruk gözlerle bakarken, “İlk tanışmamızda bunu bana o vermişti,” diye fısıldadı.
“Kendi gökyüzünden bir yıldız koparıp bana vermişti ama benim tüm yıldızlarımı söndürerek gitti.” Boğazı düğümlendiğinde ağlamamak için başını yukarı kaldırdı ve birkaç kez derin derin nefesler aldı. “Kendimi daha önce hiç bu kadar karanlıkta hissetmemiştim ve bilirsin… Ben karanlıktan korkarım.”
Bu acının hiç son bulmayacağını bile bile, “Geçecek,” dediğimde başını ağır ağır iki yana sallayarak, “Geçmesini istemiyorum,” diye fısıldadı.
Melek’in mezar taşına baktığında bakışları onun isminde oyalandı. Kalbi sızlamış gibi gözlerine akın eden yaşlara direndi. “Bende bıraktığı acı dinerse onu unutmaktan korkuyorum. Acısa da bende kalsın, kanatsa da kalbimdeki yara olmaya devam etsin. Onu unutmaktansa ömür boyu böyle yaşamaya razıyım.”
Onu böyle kederli ve yaslı görmekten nefret ediyordum. Son bir yıldır hayata küsmüş bir şekilde yaşıyordu, hepimiz eskiden olduğu o adamı çok özlüyorduk. Eskisi gibi neşeli ve hayat dolu olması için neler yapmazdım ki. “O bir daha hiç geri gelmeyecek, Kadem.” Bunları söylemek hoşuma gitmiyordu ama artık kendini toparlamalıydı. “Melek seni böyle görmeyi istemezdi. Yine onu unutma ama hayatına da bir şekilde devam etmelisin.”
“Hiç anlamıyorsun, değil mi?” Ne söylesem ona zerre kadar etki etmiyordu. Avucundaki yıldızı sıkarken bakışlarını Melek’in mezar taşından ayırmıyordu. “Zaman tüm acıları yatıştırır derler ama zaman sanki benim için Melek’in gittiği o anda durdu.”
Tam bir şey söyleyecektim ki beni susturarak Melek’in ona verdiği yıldızı ceketinin iç cebine koydu. Onu kalbinin tam üstünde taşıyordu. “Ne zaman yeni bir güne uyansam sanki o günün gecesinde sevdiğim kızı yeniden kaybediyorum. Bu kayıp hissini neredeyse her gün ama eskisinden daha sancılı bir şekilde yaşıyorum. Bir döngüye sıkışmış gibiyim ya da artık zamanın durduğu bir yerdeyim.”
Yalvarırcasına koluna dokundum, bana nasıl çaresiz hissettirdiğinin farkında değildi. “Kadem, lütfen bunu kendine yapma.” Gidenle gidilmiyordu, kendine böyle acı çektirmeyi bırakmalıydı. Ölümün bir çaresi olsaydı Gazel’i geri getirirdim ama yoktu, giden dönmüyordu. Bunu ne kadar erken kabullenirse kendini daha çabuk toplardı.
Kadem beni hiç duymuyormuş gibi özlem dolu gözlerle sevdiği kızın mezarına bakıp onun toprağını okşadı. “Kalbim hâlâ onunla konuşurken ona nasıl veda ederim?” İç çekerek ayağa kalktığında pantolonundaki toprakları gelişigüzel silkti. “Sessizce gidenler insanın içinde çok gürültü bırakır.”
Eğilip Melek’in mezar taşını öptüğünde gözlerinden birkaç damla yaş akmıştı. “Hoşça kal sevgilim,” diye fısıldadığında yüreğindeki keder, sesini boğuk ve titrek çıkarıyordu. “Daha sonra yine gelirim,” dedikten sonra gitti. Yine geleceğini biliyordum, her pazartesi ayakları onu sevdiği kızın mezarına getiriyordu.
***
Biz Tunuslara gitmeyi düşünürken Elay oğlunu da alıp bize gelmişti. Karun ve Duha henüz işten dönmemişti ama hava karardığı için birazdan burada olurlardı. İkimiz salonda kahvelerimizi yudumlarken Defne ve Cesur yerdeki yumuşak halının üzerinde oynuyordu. Birbirleriyle oynamıyorlardı, ikisi de kendi hâlinde takılıyordu.
Etraflarına en sevdikleri oyuncakları dökmüştük, rengârenk oyuncaklarıyla oynarken oldukça keyif alıyorlardı. Defne destek almadan oturabiliyordu. Yine de etrafına yastıkları dizmiştim, her an yan tarafa veya arkaya devrilebilirdi. Emekleme çabaları da çok tatlıydı.
Cesur ise Defne’yle aynı yaşta olmasına rağmen daha şimdiden yürümeye başlamıştı. Duha’nın oğlu çok mu önde gidiyor yoksa bizim kızımız mı fazla geride geliyordu, bilmiyordum ama bu durum Karun’un canını çok sıkıyordu. Oğlu ilerleme katettikçe Duha, Karun’a hava attığı için o da Defne’ye yükleniyordu. Karun, Duha’nın oğlundan hiç hazzetmiyordu ama bence Cesur çok tatlı bir çocuktu.
Yeni doğduğundaki o çirkinliğinden eser kalmamıştı. Saçlarını babasından aldığından simsiyah saçları ve annesinin kopyası mavi gözleri vardı. Ona bakan herkes Duha ve Elay’ın karışımı bir çocuk olduğunu anlardı. Daha yeni yeni yürümeye başladığı için ayağa kalmaya çalışıyordu. Bu konuda çok yeni olduğu için dizleri titrese de Cesur hemen vazgeçmedi.
Kendini zorlayarak öne doğru ilerledi ve Defne’nin ağzına bastığı pelüş oyuncağı aldı. Cesur onun oyuncağını alınca, Defne cırlar gibi tiz bir ses çıkardı ve öne atılıp Cesur’u yere düşürdü. Çocuk daha yeni kıçının üzerine oturmuştu ama Defne onu sırtüstü düşürüp üstüne tırmandı.
Cesur’u ısırmak için ağzını kocaman açınca, “Höst lan, yamyam kuş!” diyen kızgın bir ses duyduk. Olamaz, Duha gelmişti.
Elay ile aynı anda başımızı çevirince içeri giren Karun ve Duha’yı gördük. İkisi de yerde ağlayan Cesur’u ve onun üstünde debelenen Defne’yi görünce ağız dolusu küfretti. Duha hızlı adımlarla yürüyüp Defne’yi kollarının altında tutarak oğlunun üzerinden çekti. Defne’yi yukarı kaldırıp yüzünün hizasında tuttuğunda Duha’nın kaşları çatıktı. “Ne istiyorsun sen benim oğlumdan?”
Defne bir kez daha bağırıp debelenmeye başladığında Duha’nın yanaklarını yakalamayı başardı. Tırnaklarıyla onun yüzünü çizerek ısırmaya kalkışınca Duha bir küfür savurup Defne’yi hemen yere bıraktı. “Köpek mi besliyorsunuz, çocuk mu, hiç belli değil. Bu yamyamın kuduz aşılarını yaptırdınız mı?”
Karun kızı konusunda en küçük bir şakayı bile kaldıramadığı için sinirle çenesini sıktı. “Sen kendi sünepe oğluna bak! Kızım daha ona dokunmadan ağlıyor,” demişti ki Defne babasının sesini duyunca haykırır gibi neşeli bir ses çıkardı. Karun’un sesini ne zaman duysa daha onu görmeden mutluluktan çıldırırdı.
Defne yerde ellerini çırparken mavi gözleri kocaman açılmıştı. Babasının sesiyle küçük yüzü aydınlanırken ellerini pat pat yere vurarak sevincini gösteriyordu. Minik elleri açılıp kapanıyor, bebeklere özgü sesler çıkararak babasının dikkatini çekmeye çalışıyordu. Karun’un uzun boyundan dolayı onu göremediği için başını iyice arkaya kaldırdı. Ta ki arkasındaki yastığa devrilene kadar.
Karun onun bu neşesini görünce kalbi sanki biraz daha genişleyip kızına daha çok alan açmıştı. Dudaklarındaki gülümsemeyle ceketini çıkarıp koltuğun üzerine attı. “Sana ölürüm be, ölürüm.” Eğilip Defne’yi yerden kaldırarak kucağına aldığında ikisinin de mutluluğu katlanmıştı.
Karun küçük kızımızın heyecanlı yüzüne bakıp gülümsedi. “Çok mu özledin beni?” diye sorarken sesindeki sevinç kalbimi ısıtıyordu.
Cesur da babasına doğru ilerleyince Duha hemen yere eğildi. “Gel bakalım aslan parçası.” Oğlunu kucağına alıp minik yanaklarına bir öpücük kondurdu. “Bir daha o kızdan dayak yersen bozuşuruz.” Defne daha el kadardı, nereden bilsindi birini dövmeyi. Diş çıkardığı için gördüğü her şeyi ısırmak istiyordu, hepsi bu.
Duha sinirlerimi iyice bozarak oğluna saçma nasihatler vermeye başladı. “Kalender’in yamyam kızına centilmenlik yapmana gerek yok. O seni ısırınca sen de onu ısır.” Küçücük çocuğa dediği şeylere bak.
Duha, Cesur’a baktıkça siyah gözlerinde beliren ışıltının bir diğer adı sevgiydi. Elay ile iç çekerek Karun ve Duha’yı izliyorduk. Kim derdi ki bu ikisinden bu kadar iyi baba olunacağını. Her konuda çocuklarını yarıştırmasalar daha iyi olurdu ama onların arasındaki saçma rekabete alışmıştık.
Duha tekli koltuklardan birine oturarak Cesur’u dizlerinin üzerine oturttu. Parmak uçlarıyla onun ıslak yanaklarını silerken kızar gibi davranıp yalandan kaşlarını çattı. Ona Defne’yi gösterip, “Babana çektiğin için kızlara el kaldırmıyorsan o zaman böyle saldırgan tiplerden uzak duracaksın,” diye homurdanması çok komikti.
Karun ve Defne birbirleriyle özlem gidermekle meşgul oldukları için onları hiç duymuyorlardı. Karun hâlâ ayaktaydı ve Defne’yi hafifçe yukarı atıp yakalıyordu. Bunu yaptıkça Defne daha neşeli sesler çıkarıyordu. Ben Defne’yi biraz kucağımda taşısam kollarım ağrıyordu ama Karun’un fiziksel gücü daha fazla olduğu için Defne’yi yukarı atıp yakalarken hiç zorlanmıyordu.
“Karun onu çok zıplatma, daha yeni emzirdim,” dediğimde Defne’yi yukarı atmaktan vazgeçti, her an kusabilirdi.
Defne babasının göğsüne yapışmıştı, küçücük elleri Karun’un gömleğini sıkıca tutuyordu. Karun başını eğip yüzünü Defne’nin kahve saçlarına gömdü ve onun kokusunu içine çekti. Ciğerlerini kızının kokusuyla doldurmak ister gibi uzun süre yüzünü Defne’nin saçlarından çekmemişti. “Dünyanın en güzel kokusuna sahip benim kızım.”
Defne yukarı tırmanmaya çalışırken pamuk gibi yumuşak ellerini babasının çenesine uzattı. Avuç içi Karun’un yeni çıkan sakallarının sertliğine sürtündü, irkilerek gözlerini kocaman açınca Karun güldü. “Anlaşılan her gün tıraş olmalıyım.”
Karun’un kollarının arasında olmak Defne’yi mutlu eden başlıca şeylerden biriydi. Onun göğsünden biraz yukarı tırmandı ve babasının yüzünü yakalayarak mavi gözlerini kırpıştırdı. Babasına yakından bakarken mutluluktan bazı sesler çıkarıyordu ama anlaşılır şeyler değildi. “Defne’m…” Karun yoğun bir sevgiyle onun adını mırıldanırken burnunu Defne’nin burnuna sürttü. “Hayatıma güneş gibi doğdun miniğim.”
Karun koltuğa oturup Defne’yi yavaşça dizinin üstüne oturttu. İşten dönünce en sevdiği şey kızıyla uzun süre sohbet etmekti. Defne’nin yumuşacık saçlarını okşarken gözlerini ondan ayırmıyordu. “Sen nasıl bir mucizesin ki buz kesen kalbime baharı getirdin.” Evet, Karun artık üşümüyordu. Kızı doğduğundan beri vücut ısısı normale dönmüştü.
Eskiden sadece kışları değil, yazları bile çok üşürdü. Odanın içi boğucu bir sıcaklıkta olsa bile bu Karun’a yetmediği için şömineyi hep yaktırırdı. Bir tek yatarken ceketini çıkarırdı. Defne onun hayatına güneş gibi doğmuş, babasının yüreğindeki tüm buzları eritmişti. Karun artık sıcak havalarda ceketini çıkarıyordu ve havalar çok ısındığında herkes gibi terliyordu. Benim aşkım bile onun kalbine baharı getirememişti ama benden doğan bunu yapmıştı.
Bir Defne’nin buz kestirdiği yüreğini, başka bir Defne ısıtmıştı.
Karun hisli gözlerle kızını izleyip ara ara onun saçlarını okşarken, “Bir gün görmezsem çok özlüyorum seni,” diye fısıldadı. “Benim tüm dünyam annen ve senden oluşuyor.” Gülümseyerek kocam ve kızıma sevgi dolu gözlerle bakıyordum. Onları böyle görmek beni çok mutlu ediyordu.
Defne’nin tüm haylazlığı hep banaydı, babasının kollarındayken pek yaramazlık yapmazdı. Karnını daha yeni doyurmuştum, altını da değiştirmiştim ve şimdi de çok sevdiği babasının kucağındaydı. Sadece saniyeler içinde kedi gibi Karun’un göğsüne sokulup esnedi. Ağzını kocaman açarak esnemesi bile Karun’u gülümsetmişti.
Defne başını onun göğsüne yasladığında bile babasını bırakmak istemiyormuş gibi Karun’un gömleğini sıkıca tutuyordu. Birkaç dakika içinde gözleri kapandığında hemencecik uykuya dalmıştı. Karun onun sırtını yavaşça okşarken tebessüm etmeden duramıyordu. Defne doğduğundan beri eve dönmek için eskisinden daha istekliydi.
Defne’nin uykusu derinleşene kadar Karun bekledi. Daha sonra onu uyandırmamaya dikkat ederek yavaşça ayağa kalktı. Defne’yi odasına götürürken kollarında bir hazine taşır gibi çok nazikti. Onun arkasından bakarken Elay gülümsedi. “Karun’un bu kadar iyi bir baba olmasını hiç beklemiyordum.” Hamile olduğumu öğrenince verdiği sert tepkileri bilmeyen yoktu.
“Açıkçası ben de bu kadarını beklemiyordum,” diye itiraf ettim. “Kızına âşık bir baba.” Defne’nin bebek telsizinden ne zaman ses gelse Karun beni hiç uyandırmadan hemen yataktan çıkıyordu. Bu konuda hiç üşenmiyordu.
Sabah uyanıp onu yatakta bulamayınca ilk işim aşağıya inip Defne’nin odasına bakmak oluyordu. Her defasında Karun’u odadaki koltukta uyurken buluyordum ve tabii Defne de onun kucağında olurdu. Uykumuzda onu ezeriz diye Defne’yi yatağımıza getirmiyordu. Defne uyuyunca onu beşiğine bile koymuyordu, saatlerce kucağında tutuyordu.
Onunla ne kadar çok zaman geçirirse geçirsin, Karun için yeterli değildi. Kızına doymuyordu. “Fark ettiniz mi, son zamanlarda sıcak havalarda artık hiç üşümüyor.” Duha bunları söylerken belli belirsiz tebessüm ederek Cesur’un yakasını düzeltti. “Demek ki o piçin ihtiyacı olan tek şey bir çocukmuş.”
Babasının kucağında Cesur da esnemeye başlayınca Elay ayağa kalktı. “Aç uyumasın, önce karnını doyurmalıyım.”
Elay onun yanına gidip Cesur’u aldığında, “Defne’nin yan odası boş, onu orada emzirebilirsin,” dedim. “Cesur’u uyuttuktan sonra aşağıya gel, akşam yemeğini birlikte yiyelim.” Elay küçük oğlunun yanağına bir sürü öpücük kondururken başını sallayarak salondan çıktı.
Duha’yla ikimiz baş başa kaldığımızda, “Kadem nerede?” diye sordum. “Onu neden yanında getirmedin?”
Kadem’in tamamen kederli birine dönüşmesi en az benim kadar onu da üzüyordu. Bu konuda ne yaparsak yapalım Kadem’i bir türlü neşelendiremiyorduk. “Kenan onu zorla dışarı çıkardı.” Koltuğuna yaslanırken istemsizce iç çekti. “Biraz içmek belki ona iyi gelir.”
Anladım dercesine başımı salladığımda Duha’nın gözleri parmağımdaki alyansa kaydı. “Düğün için daha ne kadar bekleyeceksiniz?” Siyah irislerinde muzır bir ifade belirdiğinde tek kaşını alay ederek yukarı kaldırdı. “Biraz daha beklerseniz kızınız nikâh şahidiniz olacak kadar büyür.”
“Melek’in yasını tutuyoruz, düğünün acelesi yok.”
“Yas dediğin en fazla kırk gün tutulur, bir yıl oldu, aptal kuş.”
“Karun sadece yeğenini değil, aynı zamanda kız kardeşini kaybetti.” Bunları söylerken bir anlığına kapıyı kontrol etmiştim. “Bazı geceler uyandığımda onu pencerenin önünde dikilirken buluyorum. Uzun süre camdan dışarıya bakıp defne ağacını izliyor ve hem ablası hem de Melek’e olanların acısını çekiyor.” Her şey yolundaymış gibi davranıyordu ama fırsatı varken ablasının emanetine sahip çıkmadığı için vicdan azabından kıvranıyordu.
Duha, Karun’u benden daha iyi tanıdığı için onun ne hâlde olduğunu benden çok daha iyi biliyordu. Bazı geceler ikisi birlikte kulübe gidip içerdi. Öyle anlarda Karun ona içini döküyor olmalı ki Melek’in kaybıyla ne kadar çok acı çektiğini en iyi Duha biliyordu. “Tam da bu yüzden bir düğün olmalı,” diyerek gözlerimin içine baktı. “Bu aile artık üzerindeki ölü toprağını atmalı.”
“Haftaya Çağıl ve Çiçek’in düğününü yapacağımızı biliyorsun.” Haftaya düğünü vardı ama Çağıl burada değildi. İzin günlerini düğün hazırlıklarıyla geçirmek istemediği için düğünden bir gün önce gelecekti. Böylece düğünden sonra Çiçek’le daha çok vakit geçirebilirdi.
Duha yerinde hafifçe dikleşerek bana baktığında siyah harelerinde yoğun bir merak vardı. “Sence Gurur, Çağıl’ın düğününe katılır mı?”
Gurur bir yıldır ortalarda yoktu, açıkçası Çağıl’ın düğününe gelir miydi, hiç bilmiyordum. Ondan bir şeyler saklayan Çağıl değil, Karun’du. Aileyle olan tüm bağını koparmış olsa da bence ortanca yeğeninin düğününe gelmeliydi. Eğer bunu yapmazsa Çağıl gerçekten çok üzülürdü. Ona ulaşamadığımız için haftaya Çağıl’ın evleneceğini ona söyleyememiştik ama Gurur’un bundan haberi olduğuna emindim.
Karun ve Elay aşağıya inince yemek salonuna geçtik. Herkes masadaki yerini aldığında kısa zamanda yemeğe başladık. Levent ve büyükbabam yan yana oturdukları için hem sohbet ediyor hem de yemeklerini yiyorlardı. Büyükbabam her yaşta insanla anlaşan biriydi. Levent artık Karun’un yanında şirkette çalışıyordu. Üniversiteyi uzun zaman önce bitirmişti. Yurt dışından dönünce aylaklık yapmak yerine Karun’un yanında işe girmişti.
Hem işlerin nasıl yürüdüğünü öğreniyordu hem de Karun’un iş yükünü hafifletmeye çalışıyordu. Levent yaptığı o hatadan sonra gerçekten çok olgunlaşmıştı. Hatalarından ders alıp ailesinin yanında olması güzel bir şeydi. Levent’in ne kadar çabaladığını gördükleri için zamanla Karun ve Çağıl da onu affetmişti.
Keşke Gurur da biraz onlar kadar affedici olsaydı ama o kindar adam bir yıldır eve hiç gelmiyordu. “Farah neler yapıyor?” Uzun zamandır onunla görüşemediğim için meraklı bakışlarımı Karun ve Duha’ya çıkardım. “Bölge liderliğinin üstesinden gelebiliyor mu?”
“Farah mı?” Duha ağzındaki lokmayı yuttuğunda gülerek başını iki yana salladı. “Bizim dünyamızda artık kimse ona bu isimle seslenmiyor.”
Konuyu ben açmıştım ama Elay benden daha çok merak ederek masada öne doğru eğildi. “Ona neden adıyla seslenmiyorsunuz?”
“Çünkü artık yeni bir namı var.” Duha iştahlı bir şekilde yemeğini yerken son gelişmelerden aldığı hazzı gizleyemiyordu. “Bizler karanlık bir dünyanın içindeyiz ve o dünyada bir kadının yeni bir isim kazanması hiç kolay değil. Şimdilerde herkes ona Haraf diyor.” Başını çevirip kinayeli bakışlarını Elay’a dikti. “Kelimenin tam anlamıyla bir lodosa dönüştü.”
“Gurur’un eski karısı Farah’tan bahsediyoruz, değil mi?” Elay bunu sorarken Duha’nın söylediklerine hiç itimat etmediğinden yüzünde alaycı bir ifade vardı. “O kız çok ürkek ve asosyal biriydi.”
“Eskiden öyleydi.” Karun hep yaptığı gibi yemeğe başlamadan önce benim tabağımı doldururken sakince konuştu. “Babası öldükten sonra çok değişti, bence o bile eskiden nasıl biri olduğunu hatırlamıyordur.” Tabağıma her şeyden koyup önüne döndü. “O artık yeraltının ilk kadın lideri, masada söz sahibi olmak için çok fazla şey feda etti.”
İnsanlar yukarı tırmanırken onlara ağırlık yapan her şeyi sırasıyla aşağıya atardı. Bu bazen omuzlarımızdaki yük olurdu, bazen kalbimizdeki iyilik bazense insanlığımız… Basamakları çıkarken geride bıraktıklarımız genelde iyi yanlarımız olurdu, yukarı çıktıkça aslında daha çok günaha bulanırdık. Farah’ın artık daha iyi biri olma gibi bir şansı yoktu, babasının ona bıraktığı dünyada iyi insanlar uzun süre yaşamıyordu.
Hayatta kalmak istiyorsa en az onlar kadar kötü, acımasız ve korkusuz olmalıydı. Sadece bir yılda yeraltı dünyasına Haraf lakabıyla nam saldığına göre artık o da o cehennemin bir parçasıydı. Ne hatırladıysa bu onun canını sıkmış olmalı ki Duha’nın kaşları belli belirsiz çatıldı. “O kız kuzu postuna bürünmüş bir kurt. Bazen çok sinirlerimi bozuyor.”
Karun kendini tutamayıp yüksek sesle güldü. “Eminim o da aynı şeyleri senin için düşünüyordur. Yan yana geldiğinizde hanginizin daha manipülatif olduğunu anlamakta zorlanıyorum.”
“Anlaşılan liderlerin dünyasında aksiyon hiç dinmiyor,” dediğimde Karun gülümseyerek başını salladı.
“Fazla hareketli bir ortam ama uzun süre o masada kalmayı düşünmüyorum.”
Karun’un bir anda söyledikleriyle masada bir sessizlik yaşanmıştı. Bu sözlerle ne demek istediğini anlamadığımız için herkes yemek yemeyi bırakıp ona dönmüştü. Bu konu daha önce de açılmış olmalı ki Duha’nın tüm keyfi kaçmıştı. Ciddileşerek yönünü Karun’a çevirdiğinde kaşları çatıktı. “Yine aynı zırvalıktan mı bahsedeceksin?”
“Zırvalık değil.” Karun yavaşça çatal ve bıçağı masaya bırakıp peçeteye uzandı. “Tek başıma her şeye koşturmaktan karım ve kızıma vakit ayıramıyorum. Babam olacak piçi tahtından indirdiğimizde bile bölge lideri olmayı istemedim, bu yüzden abisinin yerine geçmesi için Gurur’u desteklemiştim.” Fakat Gurur’un liderlik döneminde işler beklediği gibi gitmemişti.
Amcası herkesin kuyruğuna bastığından çok fazla düşman edinmişti. Karun onu korumak için Gurur’un yerine liderliğe geçmek zorunda kalmıştı. “Hiçbir zaman ailenin reisi olmayı istemedim, bu daha fazla sorumluluk gerektiren bir iş.” Peçeteyle dudaklarını silip başını kaldırdığında bir konuda kararını vermiş görünüyordu. “Deli Kral artık tahtına geçmeli, böylece ben de daha çok ailemle vakit geçirebilirim.”
Duha liderlik masasında Karun’u görmeye alışkın olduğundan bu duydukları hiç hoşuna gitmedi. Çenesini sıkarken Karun’a olan bakışları çok tersti. “İşleri daha yeni yoluna koymuşken yerini Gurur’a bırakırsan bu aileyi belaya sürükler. İstediğin gerçekten bu mu?”
“Gurur daha önce de liderlik yaptı ve sen de iyi biliyorsun ki bu iş için ondan daha iyisi yok. Sandığın gibi her şeyden elimi ayağımı çekip evde pineklemeyeceğim. Ben işin temiz kısmını alacağım, o da karanlık olanları. Şirket ve tesislerden ben sorumlu olacağım, bölge liderliği ve mıntıkamızdaki işlerden de o sorumlu olmalı.” Karun ellerini masaya bastırıp son derece kararlı bir şekilde Duha’ya baktı. “Bu konudaki fikrim değişmeyecek.”
Yani Karun iş insanı kimliğine bürünecekti, Gurur ise tehlikeli ve karanlık olan her şeyin içine yeniden atılacaktı. “Sen kararını vermişsin ama Gurur bunu kabul eder mi?” diye sordum. “Uzun zamandır elini eteğini tüm işlerden çekti. Yıllardır inzivada sayılır, sence yeniden sahalara döner mi?”
“Ona bunu teklif ettiğimde muhtemelen kabul etmeyecektir ama er veya geç o koltuğa oturacak.”
“Abi keyfini kaçırmak istemem ama bu konuda onu ikna edemezsin.” Levent üzgün bir şekilde iç çekti. “Amcamın aileyle olan tüm bağını kopardığını unutuyorsun. Bizimle tüm ilişkisini kesmişken Kalenderlerin lideri olmaz.” Ne yazık ki haklıydı.
Karun’un yüzü donuklaştığında bakışlarımızdan kurtulmak için suyundan birkaç yudum aldı. “Bu saçmalığı daha fazla sürdürmesine izin vermeyeceğim. Her konuda ona karşı sabretmeye çalışıyorum ama bazen beni çok zorluyor.” İfadesi sertleşirken parmaklarının arasındaki bardağı sıkıyordu. “Tüm dünya Gurur Efendi’nin etrafında dönmüyor, canı yanan sadece o değil.”
Hiçbirimiz daha fazla Karun’un canını sıkmak istemediğimiz için şimdilik Gurur konusunu kapatmıştık. Yemekten sonra Elay’la ikimiz üst kata çıkıp Defne ve Cesur’u kontrol etmiştik. Hâlâ uyuduklarını görünce onları uyandırmadan yeniden aşağıya indik. Salona geçtiğimizde her zamanki gibi Karun ve Duha yine tartışacak bir şey bulmuştu.
Duha bir türlü yeni kalbine uyum sağlayamadığı için her fırsatta bu konuyu açıp Karun ve Elay’a sataşıyordu. Karun’la tavla oynayıp kaybedince konuyu nasıl kalbine bağladı, bilmiyordum ama bunu yapmıştı. Nefret ettiği bir şeye dokunur gibi elini sol göğsünün üzerine bastırıp kaşlarını çattı. “Tavlada kimse beni yenemezdi ama o piçin kalbini bana verdiğinizden beri bu oyunda hep kaybediyorum.”
Bu kalp olayı Karun’u artık bezdirdiği için yüzündeki bıkkın ifadeyle ayağa kalktı. Yanıma oturarak kolunu omzuma attığında ters gözlerle Duha’ya bakıyordu. “Kalbini iyice saplantı hâline getirmeye başladın, neden bir psikoloğa gitmiyorsun?”
Duha celallenerek yerinde dikleşti. “O benim kalbim değil!”
“Seni kurtaran kafamı sikeyim!” Karun neredeyse yanındaki kırlenti alıp ona fırlatacaktı. “Sana hayat veriyorsa o artık senin kalbin!”
“Sence ben o piçin kalbiyle hayat bulmak istedim mi?”
“Haklısın, bıraksaydım da cehennemin dibine gitseydin!” Karun ona kızarak kapıya doğru yürüdü. “Başımda binbir türlü bela var, bir de bu herifin kaprisleriyle uğraşıyorum.” Kapının önünde durup Duha’ya dışarıyı gösterdi. “Çık git lan evimden.”
Burası onun eviymiş gibi Duha hiç rahatını bozmadı. Arkasına yaslanıp bacak bacak üstüne atarak Karun’u iyice delirtti. “Kahvemi içmeden hiçbir yere gitmem. Ayrıca oğlum daha uyanmadı.”
Karun bir an önce ondan kurtulmak istediği için kısa bir an kapıdan dışarıya baktı. Onun bu bakışının ne anlama geldiğini hepimiz biliyorduk. Tunusları evimizden göndermek için üst kata çıkıp Cesur’u uyandıracaktı. “Buna kalkışırsan seni parçalarım.” Elay işaret parmağını ona doğrultarak kaşlarını çattı. “Cesur uykusu bölününce çok huysuzlanıyor. Sabaha kadar onu sen avutmayacaksan rahat dur.”
Karun tekrar bize doğru yürürken Elay’a bakıp ona Duha’yı gösterdi. “Senin olduğu kadar onun da oğlu. O küçük velet geceleri uyanıyorsa kaldır Tunus’u baksın oğluna.”
Elay’ın bununla ilgili korkunç bir anısı olmalı ki beti benzi atmıştı. “Bunu en son yaptığımda küçücük çocuğu ayaklarından aşağı sarkıtmıştı.”
Hayrete düşerek Duha’ya döndüm. “Bunu niye yaptın?”
Duha hepimizin sinirlerinin içinden geçerek arsızca güldü. “Ne yaptıysam bir türlü susmadığı için en son bana cinnet geçirtti. Onu baş aşağı sarkıttım diye Elay bana kızıyor ama ilk seçeneğim onu camdan atmaktı.” Karun yüz kızartıcı bir küfür savurduğunda Duha haklılığını savunarak çenesini kaldırdı. “Lohusalık döneminde oluyormuş böyle şeyler.”
“Yahu doğumu sen mi yaptın? Sen niye lohusalık geçirdin?” Sinirden ona dik dik baktığımın farkında değildim. “Elay’dan beklediğimiz tüm semptomları sen üstleniyorsun!”
“Neden lohusalık sadece kadınlara özgü olsun?” Uzanıp sehpanın üzerindeki kahve fincanını aldı, her sözüyle bizi delirtiyordu. “Kadınlar lohusalık döneminde neden insanlıktan çıkar? Bir bebeğin rutinine uyum sağlayamadıkları için değil mi?” İşaret parmağını kaldırıp kendisini gösterdi. “Biz babalar da bir anda evimizde yaşayan küçük bir insana başta uyum sağlayamayabiliriz.”
“Bunun için küçücük çocuğu ayaklarından aşağı sarkıtamazsın.”
“Bir halt bilip bilmeden konuşma, ön yargılı kuş.” Yine olayı dramatize ederek üzgünce dudaklarını büktü. “Karımın eski kocasının kalbini bana verdiğini daha yeni öğrenmiştim, üstelik bir de evde ciyak ciyak bağıran küçük bir insan vardı. Analı oğullu psikolojimi siktikleri için bir an kendimi kaybetmiştim. Ayrıca işe de yaramıştı.” Kendini tutamayıp güldü. “Onu yere sarkıtınca hemen susmuştu.”
“Susmadı hayvan herif!” Elay burnundan soluyarak tırnaklarını koltuğun döşemelerine geçirdi. “Çocuk bayılmıştı!”
“Sustu mu, sustu.” Duha gülerek omuzlarını silkti. “Ben sonuca bakarım.”
Karun bir şeyi merak ederek hafifçe öne eğildiğinde gözlerini kısmıştı. “O saçma susturma taktiğini ikinci kez denemedin, değil mi?”
“Denemeye cesaret edemez.” Elay alaycı bir sesle konuşurken kocasına olan bakışları iğneleyiciydi. “Bakmayın burada rahat rahat konuştuğuna, Cesur bayılınca Duha neredeyse ruhunu teslim edecekti. Bir an onu kaybettiğini düşünüp çılgına dönmüştü.” Orada yaşadığı korku bu dengesiz adama bir ömür yeterdi.
Yorumlar