“Bazen mutlu olmak için çok çaba sarfetmemize gerek yoktu. Tüm mutlu hikâyeler kaçmayı bıraktığımız anda tamamlanırdı.”
Karun Kalender
Hafta sonları işe gitmeyi sevmediğimden bugünü karım ve kızımla geçirmek istedim. Ancak Bige’nin bugün için farklı planları varmış. Kadem’i biraz neşelendirmek istediği için sadece ikisinin olduğu planlar yapmış. Kadem’le birkaç saatliğine de olsa eskisi gibi zaman geçirmek istiyordu, bu yüzden Defne’yi yanında götürmemişti. Defne’nin bir dadısı yoktu ama evde ona bakacak çok kişi vardı.
Dadı fikrine şiddetle karşı olduğum için ona bir dadı tutmamıştık. Annem beni hep dadılarla büyütmüştü, aynı şeyleri kızım da yaşasın istemiyordum. Sadece Defne ilk doğduğu dönemlerde onun için bir dadı tutmuştuk çünkü ne Bige ne de ben bir bebeğe nasıl bakacağımızı biliyorduk. Defne’yle nasıl ilgileneceğimizi öğrenince dadıyı göndermiştik.
Çok acil bir işimiz çıkarsa Defne’yi evdeki hizmetçilere bırakıyorduk. Hepsi de yıllardır yanımda çalışan güvenilir insanlar olduğu için kızımla yakından ilgileniyorlardı. Üstelik artık evde bir gelinimiz daha vardı, Çağıl’ın karısı Çiçek de Defne’yle çok iyi anlaşıyordu. Altı ay önce Çağıl’ı evlendirdiğimizde ayrı eve çıkmayı istememişti.
O bir askerdi ve karısının yanında olmadığı zamanlarda Çiçek’in yalnızlık çekmesini istemiyordu. Çiçek’in Kalender malikânesinde olması birçok açıdan onun için daha iyiydi. Malikânedeki güvenlik üst düzeyde olduğundan Çağıl görevdeyken aklı karısında kalmazdı. Evlendikten iki hafta sonra Çağıl yeniden görevinin başına dönmek zorunda kalmıştı. Doğru düzgün karısıyla zaman bile geçirememişti.
Altı ay sonra eve geri dönmüştü, neyse ki bu sefer daha uzun kalacaktı. Üç gündür doğru düzgün odalarından hiç çıkmamışlardı. Piçin enerjisi hiç tükenmiyordu. Odalarında çıktıklarındaysa Çiçek’in vücudunda bıraktığı morluklar çoğu zaman görünüyordu ama kızı utandırmak istemediğimiz için görmezden geliyorduk. Onlar yeni evlilerdi, kimsenin onlara karışmaya hakkı yoktu.
Çalışma odamda halletmem gereken birkaç işim olduğundan Defne’yi Çiçek’e bırakmıştım. İşim bitince aşağıya indiğimde Çiçek’i salonda tek başına buldum. Artık bu evin gelini olsa da boş durmayı sevmediği için salondaki çiçekleri değiştiriyordu. Adı gibi çiçekleri çok seviyordu. İçeri girdiğimi görünce hemen elindeki vazoyu masanın üstüne bıraktı. “Sabah kahvaltı yapmadın, sana bir şeyler hazırlatayım mı abi?” Bana Karun Bey demeyi bırakması onun için hiç kolay olmamıştı.
O da bu ailenin bir parçasıydı. Evdekilere bey ve hanım diye hitap etmesini yasakladığımdan bana abi, Bige’ye de abla demesi büyük bir gelişmeydi. “Canım bir şey istemiyor.” Gözlerim salonun her köşesinde gezindi ama aradığım kişiyi bulamadım. “Defne nerede?”
Tebessüm ederek bana dışarıyı gösterdi. “Çağıl ve Levent onu bahçeye çıkardı.”
“O iki piçe kızımı emanet etmemen gerektiğini bilmiyor musun?” Bir küfür savurarak hemen kapıya yürüdüm. “Kocan yüzünden kızımın tırnağı bile kırılırsa kendini dul kalmış bil!” Çağıl’a çocuk emanet edilmezdi, bunu en kötü şekilde tecrübe etmiştik.
Çiçek’i de paniklettiğimden üzerine hırkasını alıp hemen benimle dışarı çıktı. Kışın ortasında olduğumuz için dışarısı buz gibiydi. İstanbul’a pek kar yağmazdı ama bu yıl farklı geçiyordu. İki gün üst üste kar yağdığı için bu şehirde yaşayan insanlar kara doymuştu. Dışarı çıktığımızda gördüklerimle bir an belimdeki silahı çıkarıp işe yaramaz iki kardeşimi kurşuna dizmek istedim. Ne halt ediyordu bunlar!
Çağıl ve Levent kaç yaşına gelmişti ama hâlâ çocuk gibi davranıyorlardı. Kar topu oynuyorlardı ama kızımı da buna alet etmişlerdi. Defne henüz bir buçuk yaşında olduğundan karda yürürken zorlanıyordu. Çağıl bu karda kışta onu bahçeye çıkarırken aklından ne geçiyordu?
Neyse ki Defne’yi sıkı giydirmişlerdi. Üzerinde montu, boynunda atkısı, kafasında şapkası ve ayağında içi yünlü çizmeleri vardı. Defne’nin minicik ellerindeki o kocaman eldivenler ya Çağıl’ındı ya Levent’in. O iki piç yumruk büyüklüğünde koca koca kar toplarını birbirine fırlatırken Defne heyecanla sağa sola yalpalıyordu. Şaşırtıcı bir şekilde mutlu görünüyordu.
Tek sorun havanın çok soğuk olmasıydı. Defne’nin yanakları ve burnunun ucu soğuktan kızarmıştı. Eğer biraz daha içeri girmezse soğuktan hasta olacaktı. Çağıl onu da oyuna dâhil ederek yerden çok az kar alıp hafifçe sıktı. Onu Defne’ye attığında karın soğukluğuyla Defne irkilerek gözlerini ve ağzını kocaman açtı. Alnına çarpan kar onu dehşete düşürmüştü.
Hemen ardından cırlar gibi bir ses çıkarıp eldivenlerin içinde kaybolan ellerini çırptı. “Ba… ba!” Defne ilk kez anlaşılır bir şekilde konuştuğu için Çağıl donup kalmıştı, Levent’in ağzı bir karış açıldı ve ben… Nefes alamadım.
Baba mı dedi?
“Çağıl senin zürriyetini sikeceğim!” Kızım ilk kez baba demişti ama bana değil, o piçe!
Çağıl beni kızdırmaya yemin etmiş gibi sırıtarak Defne’ye yaklaşıp onu kucağına aldı. “Sen az önce ne dedin?” Defne’yi kucağına alıp şapkasını düzeltirken beni sinirlendirmek için ikinci kez ona baba dedirtmeye çalıştı. “Baba mı dedin? Tekrar et hadi, ba… ba.”
Defne gözlerini kırpıştırarak ona bakmak dışında tek kelime etmedi. “Ver lan kızımı.” Onlara doğru yürüdüğümde Defne sesimi duyunca hemen bana döndü. Beni görünce mavi gözleri mutlulukla ışıldadı ve onu almam için kollarını uzatıp Çağıl’ın kucağında debelendi. “Ba… ba! Ba… ba!” Üçüncü denemesinde tek bir nefeste, “Baba!” deyince yemin ederim kalbim duracak sandım.
Defne’nin baba deyişi beni o kadar çok etkilemişti ki bir an yürümeyi bile unutmuştum. Onun dudaklarından çıkan tek bir kelimenin sıcaklığı soluduğum havaya karışıp kalbimin tüm odacıklarına sızıyordu. Dünya üzerinde böyle güzel bir hissin olduğundan habersiz yaşıyormuşum. Defne’nin baba deyişiyle sanki tüm dünya susmuştu ve geriye bir tek onun tatlı sesi kalmıştı. Bu ufaklık daha önce hiç tatmadığım duyguları bana yaşatıyordu.
Az önce Çağıl ona kar topu atınca irkilip korkmuştu, bu yüzden refleks gösterip baba demişti. Aslında Çağıl’a baba dememişti, babasını çağırmıştı. Nefes alışlarım değişti. Daha bir buçuk yaşında olmasına rağmen babasının onu her şeyden koruyacağını biliyordu. Hayatının her anında yanında olacak ve kimsenin onu üzmesine izin vermeyecektim. Defne’nin babası olmak başıma gelen en iyi ve en güzel şeydi.
Onu almam için Çağıl’ın kollarında debelenip ellerini bana uzatarak, “Ba… ba!” diye bağırınca gülümsedim.
“Babaya gel ufaklık.” Onu kollarıma alıp soğuktan pembeleşen yanaklarını öptüm. “Baba demeyi de öğrenmiş, yarım porsiyon.” Tek bir baba deyişiyle bana yaşattığı tarifsiz mutlulukla yanaklarına kaç öpücük kondurduğumu bilmiyordum. Kızım benim en kıymetli hazinemdi.
“Çiçek gelsene.” Çağıl karısını buraya çağırdı ama Çiçek buna yanaşmadı. Avluda dikilirken hırkasına sarılarak ısınmaya çalıştı.
“Hava çok soğuk, hasta olacaksın.” Ona evi gösterip, “İçeri geç,” dedi o nazik sesiyle.
Çağıl eğilip yerdeki karla avucunu doldurdu. Mandalina büyüklüğünde bir kar topu yapıp Çiçek’e fırlatınca attığı kar topu kızın kafasına çarptı. Az önce Defne’nin yaptığı gibi Çiçek gözlerini belertince yanımdaki serseri sırıttı. “Gel dediysem gel.”
Bige’nin yanında kala kala ondan bir şeyler öğrenen Çiçek, yavaşça kaşlarını çattı. “Yanında abin ve kardeşin varken sana bir şey yapmam sanma!” Çiçek onu parçalamak ister gibi bizimkine doğru koşunca Çağıl hemen kaçtı.
Sadece birkaç dakika içinde Çiçek’i de kendi oyunlarına dâhil etmişlerdi. Şimdi üçü bahçede gülerek kar topu oynuyordu. Çiçek’in attığı kar topu Levent’e pek etki etmedi ama Levent ona çok sert bir kar topu attığı için Çiçek yere düşmüştü. Bunu gören Çağıl kızgınlıkla kaşlarını çatıp, “Senin belanı sikerim!” diyerek Levent’in üzerine yürüdü.
Ancak Çiçek hemen ayağa kalkıp yeni bir kar topu yaptı ve Çağıl’ın yüzüne fırlattı. “Rahat bırak çocuğu!” Yengeleri onu hep koruduğu için bu evde kimse Levent’e bir şey yapamıyordu.
Karısından yediği kar topuyla Çağıl rotasını değiştirdi ve bir anda Çiçek’e saldırdı. Çiçek bağırarak ondan kaçmaya çalıştı ama Çağıl’dan kurtulamadı. Kızı karın içine düşürmüştü ama kendi de onun üzerine düşmüştü. Biz buradayken Çiçek’i kıskıvrak yakalayıp ellerini başının üstüne kenetlemesini beklemiyorduk. Çağıl hınzırca altındaki kıza bakıp sırıttı. “Kaçacak bir yerin kalmadı, Çiçek Hanım.”
İkisinin aldığı hızlı nefesler birbirine karışırken Çiçek’in yanakları kızarmıştı. Burada yalnız olmadıklarını unutup Çağıl’ın dudaklarına bakarak yutkundu. “Kaçmak istediğimden emin değilim.”
Çağıl nasıl bir yokluktan çıkmışsa bir türlü karısına doymuyordu. Piç kurusu bizim burada olmamızı umursamadan kızın dudaklarına yapışmıştı. Levent kısık bir sesle küfrederken ben homurdanmakla meşguldüm. “Bu ikisinin evini ayıracağım.”
Eve girip Defne’nin odasına çıktım. Kucağımdaki haylazı yere bırakarak gardıroptan Defne’ye yeni kıyafetler çıkardım. Hepsini yatağın üzerine bıraktıktan sonra arkamı dönünce onu bulamadım. Elindeki kocaman eldivenlerle kapıya doğru adımladığını görünce gülerek yanına gittim. “Nereye kaçtığını sanıyorsun?” Onu belinden yakalayarak yerden kaldırdığımda neşeli sesler çıkarıyordu.
Defne’yi yatağın üzerine oturtup üzerindeki her şeyi sırasıyla çıkardığımda sadece beziyle kalmıştı. Yatağın üstünde sürekli sağa sola kaçıp bana zorluk çıkarıyordu. Gözüne kapıyı kestirdiği için anlaşılmaz sesler çıkarıp kendini aşağıya atınca onu tam zamanında tuttum. Bir saniye geç kalsaydım yataktan düşecekti. “Bu kılıkta nereye gittiğini sanıyorsun?” Bir bezle dışarı çıkarsa hasta olurdu.
Zorla atletini ona giydirdiğimde bundan nefret etmiş gibi tiz bir ses çıkarıp, “Ba… ba!” diye bağırınca güldüm.
“Baba diyen o diline kurban olurum. Babası ölür bu minik cadıya.” Bacaklarını sıcak tutsun diye taytını da giydirip kazağını aldım. Defne kazağı giymemek için benimle cebelleşip başını sağa sola çekince gülüşüme engel olamadım. “Kurtulun yok küçük hanım, bunu giyeceksin.”
Ele avuca sığmayan bıcır bıcır bir çocuktu. Şu zamana kadar on tane diş çıkarmıştı ama her biri onun için çok sancılı geçmişti. Bu yüzden çok zayıftı. Doktoruna göre normal bir kilodaydı, çok zayıf değildi ama ben onunla aynı fikirde değildim. Defne’nin altı ay içinde fazla kilo almaması hiç hoşuma gitmiyordu. Belki de yürümeye başladığı için fazla kilo almıyordu. İki dakika yerinde durmayan hiperaktif bir çocuktu.
Ona kazağını giydirdikten sonra annesinin onun için aldığı eteklerden birini giydirdim. Gardırobundan onun için kürklü bir mont, yeni bir şapka ve atkı seçtim. Tabii Çağıl’ın eldivenlerinden kurtulup ellerine kendi küçük eldivenlerini de takmıştım. Onu dışarıya uygun bir şekilde giydirdikten sonra ayağa kalkıp baştan ayağa inceledim. Herhangi bir eksiği olup olmadığını kontrol ettim.
Defne yatağın üzerinde oturup onu almam için bana ellerini uzatırken çok komik görünüyordu. Atkıyı yüzüne doladığım için sadece mavi gözleri görünüyordu. Dudakları atkının altında kaldığı için boğuk sesler çıkararak bana ellerini uzatıyordu. “Sanırım tamamsın.” Eğilip onu kucağıma alarak kapıya yürüdüm. “Madem annen bizi ekti, o zaman biz de baba kız keyfimize bakalım.”
Defne’nin odasından çıkıp merdiveni inerken kucağımda zıplayarak bazen tek seferde bazense kekeleyerek baba diyordu. Yeni öğrendiği bu kelimeyi sık sık söylemesi çok hoşuma gidiyordu. “Annen döndüğünde onun yanında da bana baba demezsen bozuşuruz.” Defne’nin daha anne bile dememişken ilk baba demesi Bige’yi delirtecekti. Yüz ifadesini düşündükçe daha çok keyifleniyordum.
***
Defne yanımdayken zamanın nasıl geçtiğini bile anlamıyordum. Her yere kucağımda bir bebek ve arkamda bir düzine korumayla gitmek insanların sık sık dönüp bize bakmasına neden olmuştu. Yanımda kızım varken koruma sayısını üçe çıkarmıştım. Arabayı Gurur’un evine doğru sürdüğümde önümde ve arkamda bize eşlik eden sayısız araba vardı.
Kenan arka koltukta oturarak oto koltuğunda oturan Defne’yi avutmaya çalışıyordu. “Kızım kaç saattir ayaktasın, uyu artık.” Defne’nin çipil çipil bakan mavi gözlerini görünce güldü. “Cin gibi bakıyor, uyuyacağı yok bunun.”
“Annesi veya benim kokumda uyumayı daha çok seviyor,” diyerek köşeyi döndüm. “Çok yoruldu, kucağıma alsam hemen uyur.”
“Arabayı çek sağa, direksiyona ben geçeyim.” Kenan canından bezmiş bir şekilde başını arkaya çekerek Defne’nin pençelerinden kurtuldu. “Bu boklunun altını değiştirdiğimden beri burnumu hissetmiyorum. Tekrar sıçmadan uyusun.”
“Gurur’un evine gitmeden uyumasın. O piçin inadını bir tek Defne kırabilir.” Artık şu saçma dargınlığa bir son vermeliydik.
Melek’i kaybettikten sonra Gurur uzun süre ortalardan kaybolmuştu. Çağıl’ın düğününde bir anda ortaya çıkmıştı çünkü Çağıl’la bir sorunu yoktu. Kardeşim onunla aynı gün Defne’nin günlüğünden haberdar olduğundan onun düğününe gelmişti. Ancak benim yüzüme bile bakmamıştı. “Bu sefer çok kararlı görünüyor.” Kenan beni birazdan olacaklara hazırlamak ister gibi endişeli bakıyordu.
Yaramazlık yapan Defne’yi gösterip, “Kızını bile bir kez görmeye gelmedi,” dedi. “O çocuklara dayanamaz, Defne’yi bile yok saydıysa gözü seni görmez.”
“Defne’yi en son gördüğünde daha minicik bebekti. Bu hâlini görsün, ikinci kez onu görmeden duramaz.”
Kenan başını geriye atarak güldü. “Onunla barışmak için kızını kullandığına inanamıyorum.”
“Düzgün konuş lan piç! Kızımı kullanmıyorum, sadece baba kız iş birliği yapıyoruz. O bana Gurur konusunda yardım edecek, ben de bunun karşılığında onu Tunus’un evine götüreceğim.”
Aklıma gelenlerle kendimi tutamayıp güldüm. “Cesur’u hırpalamak terapi gibi geliyor kızıma.” Ve bu Tunus piçini deli ediyordu. Cesur çok sakin ve uysal bir çocuktu ama Defne onun tam tersiydi. İkisini ne zaman yan yana getirsek Defne bir şekilde onu ağlatıyordu.
Arabalarımız birbiri ardına Gurur’un evinin önünde durunca dışarı çıkıp etrafıma baktım. Evi koruyan tek bir adam bile görememek beni sinirlendirmişti. Bu piçin canının değeri hiç yoktu. Defne’yi kucağıma aldığımda Kenan’la birlikte eve doğru yürüdük. Diğer adamlarım dışarıda kalırken sadece biz içeri girmiştik.
Kapının önüne durduğumuzda zile basmayı düşündük ama it herif zili sökmüştü. Kimsenin kapısını çalmasını istemediği için zilden kurtulduğunu görmek beni şaşırtmamıştı. Kenan yumruğunu hafifçe kapıya geçirince kapı ardına kadar açıldı. Sinirden dişlerimi sıktım. “Kapının kilidini bile sökmüş! Biri içeri girip kafasına sıksa ruhu duymayacak.”
Kenan içeri geçmem için kenara çekildiğinde bakışları kinayeliydi. “Belki de istediği tam olarak bu.” Melek’ten sonra kendini tamamen kaybetmişti.
İçeri girdiğimizde dışarıdaki soğuk hava eve sızmasın diye kapıyı arkamızdan kapattık. Ancak Gurur kapının mandalını bile söktüğü için kapı tam kapanmıyordu. Kenan kapının arkasına bir sandalye yaslayarak onu kapatmıştı. Evin içinde gezip Gurur’u bulmaya çalışırken Defne aşağıya inmek için çırpınıyordu ama buna izin vermedim.
Evin her odası çöplüğe döndüğünden Defne’yi yere indirmek istemiyordum. Alt katta bir deprem olmuş gibi kırılmadık tek bir eşya yoktu. Tüm eşyalar yere serilip parçalanmıştı. Koltukların döşemeleri hep yırtıktı, sanki kriz geçirdikçe eline bir bıçak alıp sinirini eşyalardan çıkarmıştı. Duvarlar kan ve kurşun izlerinden geçilmiyordu. Melek’in ölümünü kabullenemedikçe ağır krizler geçirip saldırganlaşmış olmalıydı.
Yukarıda nasıl bir şeyle karşılaşacağımı bilmediğim için Defne’yi Kenan’a verdim. Gurur’un krizlerinden birine denk gelme ihtimalimi düşünmeliydim. Kriz geçirdiğinde gözü hiçbir şeyi görmez ve yaptıklarını hatırlamazdı. Nasıl bir ruh hâlinde olduğunu bilmeden Defne’yle yukarı çıkamazdım. “Birazdan gelirim,” diyerek üst katın merdivenine doğru yürüdüm. “Defne’yi sakın yere indirme.”
Daha önce bu eve hiç gelmediğim için Gurur’un odasının nerede olduğunu bilmiyordum. Yukarı çıkıp karşıma çıkan ilk odanın kapısını açtım. Burası onun çalışma odası olmalıydı ama aşağıdaki enkazdan bir farkı yoktu. Ters dönen masanın ayakları yukarıdaydı, kitaplıklar olduğu gibi yere devrilmişti ve tüm kitaplar bir yere saçılmıştı. Böyle bir yerde nasıl yaşıyordu?
Üst katta hangi odayı açtıysam bir diğerinden daha kötüydü. En kötüsü de Gurur’un odasıydı. Yatağı darmadağın, gardırobunun kapıları kırık ve her eşya yere serilmişti. Camı çerçeveyi kırdığı için odası buz gibiydi. Yerde üzerinden çıkarıp sağa sola attığı sayısız kıyafet vardı. Çıkardığı beyaz gömleklerin her birinde kan lekesi görülüyordu. Umarım uyumak için bu dağınık ve soğuk odayı kullanmıyordu.
İçki şişeleri ve sigara izmaritlerinden odada adım atacak yer yoktu. Keşke gördüğüm tek şey içki ve sigara atıkları olsaydı ama yeniden uyuşturucuya başlamıştı. Kullandığı zehrin kalıntıları odanın her yerindeydi. Onu kendi hâline bırakınca piçin geldiği son durum buydu. Bu odada da onu bulamayınca kapıyı çekerek dışarı çıktım. Bakmam gereken son bir oda kalmıştı.
Yürüyüp bu kattaki sonunca odanın önünde durdum. İçeriden bazı sesler geldiği için yavaşça kapıyı aralayıp odanın içine adımımı attım. Diğer tüm odalar gibi bu odayı da darmadağın görmeyi bekliyordum ama Gurur’un öfkesinden nasibini almayan tek yer burasıydı. İçeri girdiğim an burnumun direği sızlamıştı, burası Melek’in odasıydı. Gurur bir tek onun odasındaki eşyalara zarar vermemişti.
Odanın duvarlarına yapıştırılmış bir sürü fotoğraf vardı, hepsinde de Gurur ve Melek yan yanaydı. Melek tüm bu fotoğrafları tek tek elleriyle yapıştırmış olmalıydı. Yatağı hiç bozulmamıştı, sanki nasıl bıraktıysa hâlâ öyleydi. Dolabının kapısına yapıştırdığı posterlere bile içli gözlerle bakıyordum. Başımı kaldırıp yukarı bakmamla tavandan aşağıya sarkan yıldızları gördüm ve gözlerim doldu. Melek yıldızları çok severdi.
Malikânedeki odasının tavanında bile birçok yıldız vardı. “Baba bana bak, yapabiliyorum!” Küçük bir çocuğun sesini duyunca hemen yan tarafa döndüm. Gördüklerimle gözlerimden akan bir damla yaşı hızlıca silmiştim. Melek…
Gurur yerde oturup sırtını Melek’in yatağına yaslamıştı. Onu en son altı ay önce Çağıl’ın düğününde görmüştüm ama son gördüğümden daha beter bir hâldeydi. Aylardır tıraş olmadığı için sadece saçları değil, sakalları da çok uzamıştı. Sınıra dayanmadıkça doğru düzgün bir şeyler yemiyor olmalı ki zayıflamıştı. Aynı şekilde uyumak bile ona azap veriyormuş gibi gözlerinin altında koyu halkalar vardı.
Belki de uykuyla bir sorunu yoktu, bu morluklar uyuşturucunun eseriydi. Elinde bir kumanda tutuyordu ve gözlerini dahi kırpmadan televizyona bakıyordu. Melek’le olan her anını kayıt altına aldığı için kasetlerden birini takmış, onu izliyordu. Melek’i izlemeye o kadar dalmış ki içeri girdiğimi bile anlamamıştı. Melek’in ekranda beliren yüzüne baktıkça yeşil gözlerinden bir damla yaş daha süzülüyordu.
“Baba gördün mü, yapabiliyorum!” Melek burada daha on yaşında küçük bir çocuktu. Gurur’un onu kimsesizler yurdundan alıp onunla ayrı eve çıktığı dönemlere ait bir görüntüydü. Gurur kamerayı mutfakta bir yere sabitlemiş olmalı ki ikisi de çok net görünüyordu. Kek veya kurabiye yapmayı deniyorlardı.
Gurur onu mutfak adasının üzerine oturtmuş, karışımları sırasıyla cam kâsenin içine döküyordu. Melek ise büyük bir iş başaran bir çocuğun heyecanıyla kâsedeki karışımı karıştırıyordu. Sarı saçları hep un içinde kalmıştı, yüzünün bir kısmında hatta kıyafetinde de un vardı. İkisi de kirlenmeyi sorun etmeyip birlikte kendilerine bir şeyler hazırlıyordu.
Melek akışkan hamuru karıştırdıkça yeşil gözleri ışıldıyordu ve kocaman gülümseyip, “Baba,” diyerek Gurur’un dikkatini çekmeye çalışıyordu. “Yapabiliyor muyum?”
Öne doğru bir adım attığımda güçlükle kendimi durdurdum. Bir an ekrana yaklaşıp onun çocuksu yüzüne dokunmayı çok istemiştim. Onun on yaşındaki hâlini hiç görmemiştim ya da yirmi yaşından önceki tüm yaşlarını... Çocukken böyle güzel ve sevimli göründüğünü bile bilmiyordum. Melek’i hayatıma aldığımda yirmi yaşında genç bir kızdı ama öncesini hiç bilmiyordum. Öğrenmek için çok zamanım vardı ancak ben birlikte geçireceğimiz tüm o yılları heba etmiştim.
Gurur yaklaşıp Melek’in karıştırdığı karışıma parmağını daldırdı. Hamurun tadına baktığında onu mutlu etmek için abartılı tepkiler verip, “Çok güzel yapmışsın, Melek’im,” dedi. Parmağında kalan hamuru Melek’in burnunun ucuna sürerek tebessüm etti. “Benim kızım kek bile yapabiliyor.”
“Gerçekten güzel olmuş mu?” Melek mutlulukla gülümseyip parmağını hamurun içine daldırmaya kalkıştı. “Ben de tadına bakayım.”
Gurur hemen onun bileğini yakalayarak buna izin vermedi. “Piştiğinde tadına bakarsın, önce üzerini değiştir.” Melek’i kucağına alıp mutfağa giren Ali ve Asaf’a doğru yürüdü. Üçü ta o yıllarda tanışıyordu, burada hepsi yirmi yaşındaki gençlerdi.
Gurur, Melek’in tüm itirazlarına rağmen onu Ali’yle gönderip mutfaktan çıkardı. Yürüyüp az önce Melek’in karıştırdığı hamuru kâsesiyle birlikte çöpe attı. “Sikeyim, şeker yerine tuz koymuşuz! Asaf bizimki olaya uyanmadan hemen bir kek temin et, fırına koyup ısıtalım.”
Ekran bir anda siyaha bürününce Gurur’la göz göze geldim. Beni fark edince televizyonu kapatmıştı. Karşısında bir düşmanı varmış gibi buz gibi gözlerle bana bakması canımı sıkıyordu. “Burada ne işin var?”
Yürüyüp yanındaki içki şişelerinden birini alarak tam karşısındaki duvarın dibine oturdum. O yerde otururken ona üstünlük taslar gibi koltukta oturmayı doğru bulmamıştım. Bu odaya hiç sigara kokusu sinmemişti. Belli ki Melek’in kokusunu yok etmemek için burada sigara içmiyordu. Onunla olan anılarını izlerken sadece içki içiyordu ama burayı temiz tutmak için daha sonra boş şişeleri atıyor olmalıydı.
Gurur sert gözlerle benden bir cevap beklerken rakının kapağını açarak bir yudum aldım. Ben nasıl ki viski seviyorsam o da rakıya bayılıyordu. “O herif Levent’i kullanarak bizi tuzağa düşürdüğü gün gerçekleri öğrendim.” Onunla adamakıllı konuşmadıkça aramızdaki bu sorunlar son bulmayacaktı.
Kaşlarını çatarak tam beni susturacaktı ki, “Önce dinle, sonra yargıla,” diyerek onu susturdum. Uzun zaman sonra bugün ilk kez onunla konuşacaktım. Bunun son konuşmamız olup olmayacağını bu konuşmanın sonunda anlayacaktık.
Rakıdan birkaç yudum daha aldım, biraz gevşemeye ihtiyacım vardı. “O kansızın Defne’ye yaptıklarını öğrendiğimde elim kolum zincirlerle bağlıydı ve kırılmadık kemiğim kalmamıştı. Çok istememe rağmen yakasına yapışıp ondan hesap bile soramıyordum.” Orada yaşadığım şey kendimi en âciz hissettiğim anlardan biriydi.
“Sonra gözümü bir açtım ki hastanedeyim ve ölümden dönmüşüm.” Ona o günleri hatırlatmak ister gibi gözlerinin içine bakarken sesim kısıktı. Bunları konuşmak bile beni çok geriyordu. “Nasıl bir hâlde uyandığımı en iyi sen biliyorsun. Peki,” diye devam ederek soğukça güldüm. “Kendimi öldürmeye kalkıştığımı da biliyor musun?” Yanında duran eli yumruk olduğunda istemsizce öne doğru büküldü.
“Neyden bahsediyorsun?”
“Babam olacak şerefsizin ablama yaptıklarını öğrenince bunun üstesinden gelemedim. Defne’nin onun öz kızı olmaması umurumda bile değildi, yaptığı bu şey kabul edilemez.” Gurur ve Çağıl’la birlikte daha çocukken Defne’nin Şeref’in kızı olmadığını öğrenmiştik. Bu yüzden bunu ona söylemeyi sorun etmiyordum. Güzin Hanım’ın sadakatsiz bir kadın olduğunu hep biliyorduk.
“Hastaneden çıktıktan sonra toparlayamadım. Farah’la tartışıp kendini kliniğe kapattığın için ne hâlde olduğumu görmedin.” Neler yaşadığımı benden iyi kimse bilemezdi çünkü mevzubahis benim öz babam ve onun yaptığı iğrençliklerdi. “Günlükte okuduğum şeyleri hatırladıkça aklımı kaçıracak raddeye gelmiştim. Bir gün çalışma odamdayken daha fazla dayanamadım ve silahımı çıkarıp kafama yasladım.”
Gurur bu kadarını bilmediği için kaskatı kesilmiş, gözleri hafifçe irileşmişti. Nefes alışları düzensizleştiğinde dudakları düz bir çizgide buluştu. “Yani sen…” Boğazı kurumuş gibi yutkundu. “Kendini öldürmeye mi kalkıştın?”
“Melek tam zamanında bana engel olmasaydı bunu yapıyordum.” Bakışlarım Melek’in duvara yapıştırdığı fotoğraflarında gezindiğinde canım öyle bir yandı ki bir an bu acının sonum olacağını düşündüm. Keşke geçmişe gidebilme şansım olsaydı, belki o zaman aynı hataları yapmaktan kaçınır ve ablamın emanetine en güzel şekilde sahip çıkardım.
Çektiğim acı ve keder, hissettiğim suçluluk duygusuyla çarpıştığında nefes alamadım. Melek’in vebali hep üzerimde olacaktı ve ben kalan tüm hayatımı onun ahıyla yaşayacaktım. “Gerçeği sizden gizlemeyi düşünmedim, sadece bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. Kendimi kaybetmişken günlükten bahsedecek hâlde değildim.”
Gurur’un omuzları kalkık, boyun çizgisi sertti. Dudakları ince bir çizgi hâline geldiğinde ters gözlerle bana kapıyı gösterdi. “Söyleyeceklerin bittiyse git.”
“Bunu bir buçuk yıl boyunca uzatmanın nedeni ne?” Sorduğum soruyla yeniden kaşlarını çatınca onu görmezden gelerek yanımdaki içki şişesine uzandım. “Seni tanıyorum piç, aramızdaki bu sorunu kullanarak kendini yalnızlaştırdığının farkındayım.” Aileyle tüm bağını kopartması aslında sadece bana değil, kendine de verdiği bir cezaydı.
“Defne’yle ilgili şeyleri senden saklamam hataydı ama gerçeği söylemek için en doğru zamanı beklediğimi iyi biliyorsun. Bu kadarını bilecek kadar beni tanıyorsun.” Onu sorgularken bir ayağımı yere uzatmıştım, diğerini de dizimden hafifçe kırarak bükmüştüm. “Koskoca bir ömrü birlikte geçirdik, bundan daha ağır kavgalarımız olmuştu ama hiçbirini bu kadar uzatmamıştın.”
İçinde bulunduğumuz odaya hüzünlü gözlerle bakarken sesli bir şekilde içimi çektim. “Aileni gözden çıkarmanın nedeni Melek, değil mi? Aramızdaki sorunu kullanarak bizimle tüm bağını kopardın. Böylece sen burada kendini kaybederken hiçbirimiz yanında olamayacaktık.” Kederli gözlerle ona bakıp, “Çocukken de böyleydin,” diye fısıldadım. “Canın gerçek anlamda yandığında kimseyi acına yaklaştırmıyorsun.”
Vücudu kasılırken dişleri birbirine kenetlenmişti. Belki de ilk kez bakışlarını benden kaçırarak rakıdan sert yudumlar aldı. Şişeyi dudaklarından çektiğinde içindeki acının emaresi titrek bir şekilde yüzüne yansıdı. “Bunu da aşacağım, sadece biraz zamana ihtiyacım var.”
“Daha ne kadar zamana ihtiyacın var?” Sesimdeki kırılmayı hissetmiyor olamazdı. “Bir yıl daha mı bizden uzak duracaksın yoksa birkaç yıl mı?” Alay ederek güldüm, onu sertçe silkeleyerek kendine getirmek istiyordum. Bu sikik dargınlığı bitirmesinin zamanı gelmişti.
“Sen belki her şeyle tek başına mücadele etmeye alışkınsın ama ben…” Boğazımda bir yumru oluştuğunda derin derin nefesler alarak gözlerinin en derinine baktım. Omuzlarım düşerken biraz sitemle biraz da sinirle, “Amcam olmadan hiçbir şeyin üstesinden gelemiyorum,” dedim.
Piç kurusu sonunda kendine amca dedirtmişti.
Ona amca dememle Gurur başını hızla kaldırıp bana baktı, gözlerinde inanamayan bir ifade vardı. Yıllar sonra duyduğu bir hitap şekliyle göğüs kafesi yukarı aşağı belli belirsiz hareket etmeye başlamıştı. Yeşil gözlerindeki karmaşa yüzüne yansıdığında yerinde yavaşça kıpırdandı. “Sen bana amca mı dedin?”
Küfretmemek için kendimi zor tutarken onun dışında odadaki her şeye bakıyordum. “Bir daha benden böyle bir şey duymayacaksın.” İkinci kez ona amca dediğimi bilmesine gerek yoktu.
Onun bakışlarından kurtulmak için hemen içki şişesini kafama diktiğimde gülüşünü duydum. “Demek sonunda amcan olduğumu kabul ettin.” Bunu bana hatırlatmayı hiç bırakmayacaktı, değil mi?
Aklıma gelenlerle sinirlenerek, “Arada kan bağışla ya da kendin için stokla!” dedim tersçe. “Sendeki nasıl bir kansa hiçbir yerde bulunmuyor.”
Böbürlenerek güldüğünde daha şimdiden canımı sıkmaya başlamıştı. “Herkeste olan bir kanı ne yapayım? Kanım da benim gibi eşsiz.”
“O siktiğim eşsiz kanın yüzünden az kalsın cehenneme gidiyordun.”
İstemsizce, “Keşke…” diye mırıldandığında tüm bedenim gerilmişti. Melek’ten sonra yaşamak için hiçbir amacı veya sebebi kalmamıştı.
“Bunu kabul etmekten nefret ediyorum ama sana ihtiyacım var.” Bir anda söylediklerimle onu sessizliğe boğduğumda artık rol yapmıyordum. Onun yanında daha iyiymiş gibi rol yapmama gerek yoktu, beni herkesten daha iyi tanıyordu.
“Melek…” Onun ismi dudaklarımdan mırıltıyla döküldüğünde kederli bakışlarım bir kez daha duvardaki fotoğraflara kaydı. “Fırsatım varken onun için hiçbir şey yapamadım. Bazı günler hâlâ seni anneme söyleyeceğim, diyen o sesini duyuyorum.” İlk kez evime geldiğinde onu istemediğim için beni annesine söyleyeceğini, onun emanetine sahip çıkmadığımı söylemişti. Melek’in o sözlerini hiç unutamıyordum.
“Melek en büyük azabım.” Burnumun direği sızlarken Gurur’un suskunluğu bir mezar taşından daha ağırdı. “Senin Melek konusunda vicdanın rahat çünkü onun için elinden gelenin fazlasını yaptın. Ancak ben yirmi yıl boyunca bir korkak gibi ondan kaçtığım için sadece kaybının acısını yaşamıyorum.” Birkaç saniye sustum ama daha sonra fısıltıyla devam ettim. “Bende öyle bir vicdan azabı bıraktı ki ne öldürüyor ne de güldürüyor.”
Gurur’un Melek’e olan düşkünlüğünü iyi biliyordum. Zamanında ona sahip çıkmadığım için beni suçlamasını bekliyordum ama bunu yapmadı. “Böyle sikik şeyler düşünerek kendine işkence etme.” Gözleri bir anlığına dondu fakat daha sonra çenesini sıkarak konuşmak için kendini zorladı. “Keyfinden ondan kaçmadın.”
“Bu bir korkak gibi kaçtığım gerçeğini değiştirmiyor.”
“Aynı şekilde çok haklı sebeplerin olduğu gerçeğini de değiştirmiyor.” Kaşlarını çattığında son derece ciddi bir şekilde bana bakıp yumruğunu sıktı. “Defne benim değil, senin kollarında can verdi. Onun cesediyle iki gün boyunca bir soğuk hava deposunda kalan sendin ve o esnada sadece on yaşındaydın. O depodaki ben olsaydım belki ben de Melek’ten uzak dururdum.”
Başını hafifçe eğerek benimle olan göz kontağını kesti. “On yaşında yaşadığın travmaları yok sayıp kendine acı çektirmeyi bırak. Bizim birbirimizden ayrımız gayrımız yok, ben veya sen ne fark eder?” diye sorarak gözlerini yeniden bana kenetledi. “Sonuçta ikimizden biri ona sahip çıktı.”
“Bunu yapan ben olmalıydım.”
“Hiçbir şey yapmamış gibi konuşup kafamı attırma. Ben onunla ilgilenirken sen de arkamı toplayarak benim için işleri hep kolaylaştırdın. Böylece onunla daha çok zaman geçirebildim, yani onun için bir şey yaptın.” Bana kendisini göstererek iç çekti. “Dolaylı yollardan da olsa amcasıyla daha çok vakit geçirmesini sağladın.”
Tam bir şey söyleyecektim ki beni susturarak başını iki yana salladı. “Ayrıca Melek seni hiç suçlamadı veya senden nefret etmedi. Senin yanında geçirdiği son iki yılı seni affetmesi için yeterli oldu.” İşte bu yüzden Gurur’un hayatımdaki yeri çok büyüktü. Perişan bir hâldeyken bile beni nasıl teselli edeceğini çok iyi biliyordu.
“Eve dön,” dedim aniden. “Herkes seni çok özledi.”
İçkisini yudumlarken umursamaz görünmeye çalışarak omuzlarını kaldırıp indirdi. “Ben hiçbirinizi özlemedim.” Buna inanacağımı mı sanıyordu?
“Tüm işleri üzerime yıkıp böyle mağara adamı gibi yaşayamazsın!” Yokluğunda her şeyle tek başıma ilgilendiğim için sinirlenerek kaşlarımı çattım. “Artık bir karım ve kızım var, yani korumam gereken bir ailem var. Daha fazla tehlikeli işlerin adamı olmak istemiyorum. Bölge liderliğini devralmanı istiyorum,” diyerek onu şoke ettim.
“Ben şirket, tesisler ve diğer şubelerimizdeki işlerle ilgileneceğim sen de işin karanlık boyutunu üstlenmelisin. Kumarhaneler, mıntıka ve bölge güvenliği sende olmalı.”
Gözlerinde yoğun bir öfke belirdiğinde kendini tutamayıp sinirden güldü. “Sen düzgün iş insanı kimliğine bürüneceksin, ben de bir mafya lideri, öyle mi?” Bir küfür savurup, “Siktir git!” dedi sertçe. “Sana güneşli günler, bana kurşunlar, öyle mi, Karun Efendi?”
“Zaten sana ait bir koltukta oturuyordum, geri al işte.”
“Bana baksana, orospu çocuğu,” diyerek yerde oturmasına değindi, daha sonra da odadaki koltukları gösterdi. “Kalkıp bir koltuğa oturmayacak kadar tembel bir herifim, senin koltuğunu ne yapayım?” Ona daha fazla sorumluluk yüklemek istediğim için dişlerini sıkarak ters gözlerini bana dikti. “Yerine geçmekle ilgilenmiyorum, amına koyayım!”
“Ulan şu üşengeçliğinden bir gün geberip gideceksin! Büyü artık ve biraz sorumluluk al.”
“Beni liderliğe getirmeye kalkışırsan bize ait olan bölgeleri, şirketleri ve tek tek sayamayacağım tüm o siktiğim mal varlıklarını satarak giderim.” Beni öfkeden çıldırtarak sırıttı. “Su içmeye bile üşeniyorum, bir de kalkıp bölge lideri olamam. Bok gibi param var, yedi sülaleme yeter, niye çalışayım lan ben?” Neden tek akrabam bu vasıfsız piçti, anlamıyordum!
“Baba,” diye bir ses duyduğumuzda Gurur’la aynı anda kapıya döndük. Kenan, Defne’yi kapı aralığından içeri bırakarak gitmişti. Defne yeni keşfettiği bir odaya meraklı gözlerle bakarak adımladı. Beni görünce mavi gözlerindeki ışıltı artarak mutlulukla şakıdı. “Baba!” Onun baba deyişine ölürdüm.
Gurur onu görünce sertçe yutkunmuştu. Defne’yi en son altı ay önce Çağıl’ın düğününde görmüştü ama o zamanlarda daha küçüktü. Şimdi sadece kahverengi saçları değil, boyu da biraz uzamıştı. Üstelik on diş çıkarmış, konuşmaya ve yürümeye başlamıştı. Gurur gördüğü en güzel şeye bakar gibi onu izlerken gözlerinin irisleri titredi.
“Defne mi bu?” İçli sesi boğuk çıkarken gözlerini ufaklıktan ayırmıyordu. “Ne kadar da büyümüş.”
Defne yerdeki yumuşak halının üstünden geçerek bana doğru yürüdü ancak Gurur’u görünce durdu. İki ayağının üzerinde bir süre hiç kıpırdamadan Gurur’a baktı. Saçı başı birbirine karışmış, sakalları uzamış bir adam onu korkuttuğu için daha fazla ilerleyemedi. Yavaşça geriye çekilerek kıçının üzerine oturduğunda korku dolu gözlerini Gurur’dan ayırmıyordu.
Önce boncuk gibi gözleri doldu, daha sonra da dudaklarını sarkıtarak ağlamaya başladı. Gurur’un yüz kızartıcı bir küfür savurup, “Benden mi korktu lan bu?” diye sorması beni güldürdü.
“Seni tanımıyor, ayrıca korkmayıp da ne yapsın? Şu hâline bak, saçın sakalın birbirine girmiş. Onun yerinde hangi çocuk olsa korkardı.”
Gurur ters gözlerle bana bakıp ayağa kalktı. Defne’nin yanına gitmek için bir adım attı ama Defne daha çok korkup ağlayınca hemen durdu. Yutkunarak Defne’ye bakarken ona yaklaşmaya cesaret edememişti. Yeğeni için bir yabancıya dönüştüğünü tam şu anda anladığından derinden sarsılmıştı. Biraz daha izole bir hayat yaşarsa Defne’yle birbirlerine tamamen yabancı olacaklardı.
Defne’nin yanına gidip onu kucağıma aldığımda kollarını sıkıca boynuma doladı. Yüzünü boynuma gömerek ağlarken başını kaldırıp Gurur’a bakmaya korkuyordu. Henüz küçük bir çocuk olduğundan tanımadığı insanların kucağına gitmez, onlardan korkup ağlardı. Defne’yi sakinleştirmek için sırtını sıvazlarken Gurur’a baktım. Yeğeninin ondan korkması onu düşündüğümden daha çok sarsmıştı.
“Defne, Duha’yı görünce bile mutlu oluyor çünkü onu her gün görüyor ancak seni tanımıyor.” Ona sırtımı dönüp kapıya yürüdüğümde arkamda nasıl bir adam bıraktığımı iyi biliyordum. “Kendi yeğenine yabancılaşmak istiyorsan bu çöplükte yaşamaya devam edebilirsin.” Artık tembelliği bırakıp silkelenerek kendine gelmeli ve ailesinin yanına geri dönmeliydi.
***
Malikâneye döndüğümüzde arabadan inerek Defne’yi kucağıma aldım. Eve doğru yürürken yol boyunca yaptığım gibi yine bu küçük hanımı azarlıyordum. “İçeri girdiğinde yapman gereken şey o piçin kucağına tırmanmaktı. Biraz sevimlilik yapıp onu eve dönmeye ikna edebilirdin.” Kızar gibi burnunun ucuna hafifçe vurdum. “Ağlamak da nereden çıktı?”
İkinci kez burnuna vuracaktım ki iki eliyle elimi yakaladı ve annesinin göğsünü emer gibi parmağımı emmeye başladı. “Kime ne diyorum ki ben.” Homurdanarak parmağımı onun ağzından çektim. “Aklın fikrin yemekte.”
Zile bastığımda hizmetçilerden Nermin bize kapıyı açmıştı. İçeri girip holde yürürken, “Bige döndü mü?” diye sordum.
“Evet efendim, salonda.”
Defne’nin karnını doyurması gerektiği için salona yürüdüm. Bu küçük obur biraz daha bir şey yemezse parmağımı kemirecekti. İçeri girdiğimde Bige ve Çiçek sohbet ediyordu. Bige bizi görünce hemen ayağa kalkıp gülümsedi. “Nihayet döndünüz.” Defne’yi birkaç saat görmeyince çok özlemiş olmalı ki ona kollarını kocaman açtı. “Hayatımın anlamı, anneye gel.”
Defne onu görünce kuş gibi şakıyıp annesine ellerini çırptı. Bige’yi görür görmez beni hemen satan hain, annesine gitmek için aşağı doğru sarkmaya başlamıştı. Bıraksam kendini yere atacaktı. Bige onu kollarının arasına alıp kendi etrafında bir tur çevirdi. “Çok özlemişim miniğimi.”
Yüzünü Defne’nin boynuna gömüp kokusunu içine çektiğinde tebessüm ederek onları izliyordum. Bige gibi bir manyaktan bu kadar iyi bir anne olmasını hiç beklemiyordum. Onları izlemek bile yüreğimdeki sıkıntıyı gideriyor, ruhumun huzur bulmasını sağlıyordu. Artık eskisinden daha fazla korkuyordum, artık kaybetmeyi göze alamayacağım iki değerli şeye sahiptim.
Defne kuş yavrusu gibi ağzını açarak elbisenin üstünden dudaklarını annesinin göğüslerine sürtünce güldüm. Ne zaman karnı acıksa bunu hep yapardı. Birlikte çatı katındaki odamıza çıktığımızda Bige ayakkabılarını çıkararak yatağın üzerine oturdu. Defne’nin üzerindeki montu, şapkayı ve atkıyı çıkarırken onunla tatlı tatlı sohbet ediyordu.
Defne’nin ellerine taktığım eldivenleri çıkararak ona gülümsedi. “Önce bezini değiştirelim, sonra süt ve uyku.”
Hızlıca Defne’nin bezini değiştirdikten sonra ellerini yıkamak için banyoya girdi. Defne kendini aşağıya atmasın diye yatağa uzanıp onu kollarımın arasına çektim. Debelenip benden kurtulmaya çalışırken önce kekeleyerek, “Ba… ba!” diye bağırdı ama daha sonra, “Baba!” dedi. Bige’nin banyo kapısının önünde kalakaldığını gördüm.
Islak ellerinin arasında tuttuğu havlu kayarak yere düşmüştü. Kahverengi gözleri irileştiğinde yüzünde afallayan bir ifade belirdi. Defne şu zamana kadar sadece iki harften oluşan kısa kelimeler söylemişti. Bunlar genelde ma, ah, ım, na gibi anlaşılmaz şeylerdi. Ancak bugün iki değil, aynı anda dört harfi kullanmayı öğrenmişti ve ilk kelimesi babaydı.
Bige’nin güzel yüzü sararırken kaşlarını çatarak bize doğru yürüdü. Bunu yaparken öldürmek ister gibi bana bakıyordu. “Sadece birkaç saat onun yanında yoktum ve sen kızıma baba demeyi mi öğrettin?” Yastığı alıp sertçe suratıma geçirdi. “İlk kelimesi anne olmalıydı!”
Yüzüme çarpan yastıkla kahkaha attım. “Bunun için ekstra bir şey yapmadım.” Defne’yi her kucağıma aldığımda ona baba dedirtmeye çalışmak dışında hiçbir şey yapmamıştım. Bugün kendiliğinden baba demesi çabalarımı karşılıksız bırakmamıştı.
Bige hemen yatağın kenarına oturarak Defne’yi göz hapsine aldı. Onun küçük yüzünü ellerinin arasına alıp en tatlı sesiyle konuştu. “Şimdi de anne diyorsun.” Onu kandırmaya çalışarak yumuşacık saçlarını okşamaya başlamıştı. “Anne de bakayım.”
Defne’nin tek ilgilendiği aç karnını doyurmak olduğu için iştahlı bakışlarını Bige’nin göğüslerinden ayırmıyordu. Bige’ye doğru emekleyip, “Ma,” deyince güldüm. Mama istiyordu.
“Hayır, Defne.” Bige kaşlarını hafifçe çatarak avucunun içiyle onu yavaşça arkaya itti. “Mama istiyorsan önce anne diyeceksin.”
Defne’nin aç bakışları onun göğüslerine kenetlenmişken şansını deneyip yine emeklemeye çalıştı. “Ma!”
“Mamanı alacaksın ama önce anne de bir kere.”
“Ma.”
“Anne demeden mama yok sana. Elay’ın oğlu bile ilk anne demiş.”
Defne’nin açlığı had safhaya dayanınca ağlamaklı mavi gözlerini bana dikip, “Baba,” dedi. Hemen ardından Bige’nin açık yakasından görünen göğüslerinin kıvrımına bakıp ağlamaya başladı. “Ma!”
Bige ikimize de çok kızgın olduğu için tripli bir şekilde kollarını göğsünde birleştirdi. “Git baban emzirsin seni.”
“Yavrum saçmalama.” Küçücük çocuğa trip atacak kadar manyaktı. Defne’yi alıp onun kucağına bıraktım. “Kızım aç, önce onu doyur, sonra bizi haşlarsın.”
Defne’nin boncuk gözlerinden akan yaşlara kıyamadığı için yakasını açarak göğsünü sütyenden çıkardı. Defne hemen onun göğsüne yapışınca gülerek başını iki yana salladı. “Beni sırtımdan vuran bir hainsin. Bundan sonra geceleri ağladığında baban seni avutsun.” Zaten öyle yapmıyor muydum?
Gündüzleri Defne onu çok yoruyor diye geceleri Bige’nin uykusu bölünsün istemiyordum. Bu yüzden Defne’nin bebek telsizinden ne zaman ağlayan sesi gelse yataktan çıkan ben oluyordum. “Geceleri ona ben bakıyorum.” Bunu ona hatırlattığımda Bige gözlerini devirir gibi baygınca baktı.
“Gece onu koynuma sokup göğsümü dışarı çıkarmanı kastetmiyorum.”
“Kızımın karnı acıktığında ne yapmamı bekliyorsun?” Gülerek sırtımı yatak başlığına yasladım. “Ben sadece onu senin kucağına bırakıp yakanı açıyorum, gerisini o hallediyor.”
Bige yavaşça yatakta yanıma uzandı. Defne daha rahat karnını doyursun diye kolunu onun boynunun altından geçirip kafasını hafifçe yukarıda tutmuştu. Defne onun göğüslerindeki tüm sütü sömürünce kısa sürede annesinin kollarında uykuya dalmıştı. Bige yavaşça elbisesinin yakasını yukarı çekerek göğüslerini kapattı. Defne’nin yanağını okşarken gülümsemeden duramıyordu. “Seni çok seviyorum,” diye fısıldadı. “Annen seni çok seviyor.”
Karım ve kızımı izlerken kalbimde oluşan sevginin büyüklüğü her defasında beni hayrete düşürüyordu. “Bense ikinizi çok seviyorum, iyi ki hayatımdasınız.” Yanlarına uzandığımda Defne ikimizin arasında uyuyordu. “Saçınızın tek bir teline zarar gelmesine izin vermeyeceğim.” Onlar benim her şeyimdi.
Bige elini uzatıp elimi tuttu. Narin eli parmaklarımın arasında kaybolurken huzurlu bir şekilde iç çekti. “Sen olmayınca biz yarım ve eksiğiz, bizi sakın bırakayım deme.” Tehlikeli bir dünyam olduğu için her an bu mutluluğun bozulmasından çok korkuyordu. Tüm pis işlerden elimi çekip karım ve kızım için yeni bir sayfa açmak istiyordum.
***
Hafta sonu evde olmanın en güzel yanı tüm günümü Saka ve Defne’yle geçirmiş olmamdı. Defne hayatımıza doğduğundan beri ev bile fazla renkli bir yere dönmüştü. Sadece anne ve babası değil, amcaları ve Çiçek yengesi de onu çok şımartıyordu. Birimiz kucağımızdan indirsek mutlaka diğeri onu kucağına alıyordu. Özellikle Çağıl ve Levent kızı iki dakika rahat bırakmıyordu.
Akşam yemeğinden sonra hepimiz salona geçip sohbet ediyorduk. Defne ise yerdeki oyuncaklarıyla oynuyordu. Çağıl onun oyuncaklarından birini alarak, “Şşş Defne,” diye seslenip oyuncağı biraz ileriye attı. “Yakala kızım.”
“Amına koyduğum piçi, köpek mi lan bu kız!” diye ona sesimi yükselttiğimde gülerek bana Defne’yi gösterdi.
“Komutları iyi algılıyor.” Defne paytak paytak Çağıl’ın attığı oyuncağa doğru gidince bir küfür savurdum. Bu cadıyı savunanda kabahat.
Nermin içeri girip oldukça telaşlı bir suratla, “Efendim,” diyerek salondaki herkesi sessizliğe boğdu. “Gurur Bey geldi ve oldukça sinirli.”
Bu sabah onunla yaptığım konuşmadan sonra eve dönmesini bekliyordum ama neden sinirli olduğunu anlamadım. Bir buçuk yıldan sonra Gurur’un eve dönmesiyle herkes heyecanla ayağa kalktı. İt herif kendini çok özletmişti. Nermin dışarı çıktıktan kısa süre sonra Gurur içeri girdiğinde o mağara adamına benzeyen hâlinden eser kalmamıştı. Saçlarını kısaltmış, sakallarından kurtulmuştu ve yıkanıp temiz kıyafetler giymişti.
Nihayet görmeye alışkın olduğumuz Gurur’a dönmüştü ancak hiç olmadığı kadar kızgın ve öfkeliydi. Neye kızdıysa cinnet hâlinde olduğu çok açıktı. Yeşil gözleri delici bakıyordu, yüz ifadesiyse fazla sertti. Yanında duran ellerini sıkıp sıkıp açarken omuzları gergindi. Kimsenin ona hoş geldin demesine bile izin vermeden doğrudan bana baktığında çenesinde bir kas seğirdi. “Teklifini kabul ediyorum, Kalenderlerin lideri artık benim!”
Öfkeyle sarfettiği sözler salonun içine bomba gibi düştüğünde fikrini değiştirmesine neyin sebep olduğunu merak ettim. Daha bu sabah liderliğe geri dönmemeye çok kararlıydı ancak ne değiştiyse şimdi buna fazla istekli görünüyordu. Çatık kaşlarla bana bakarken sinirden sıktığı dişlerini gıcırdattı. “Bu geceden sonra herkes bilsin ki Deli Kral geri döndü!” Nihayet yeniden sahalara atılmaya karar vermişti.
“Fikrini değiştiren ne oldu?” diye sordum. Gırtlağından hırıltıyla karışık bir ses çıkarırken bakışları ölümcüldü. Ancak sesi çok soğuk ve sakindi.
“Mevzu derin.”
Sanırım geri dönme sebebini anlamıştım.
Onun tek derin mevzusu Farah’tı.
Yorumlar