“Hayat hep biraz zor olacaktı ama artık yalnız değildim. Kocam ve kızım yanımdayken benim hikâyem burada bitmiyordu, biten şey korkularımdı.”
Bige Efil Saka
Gurur’un bölge liderliğini Karun’dan devralması hepimize biraz nefes aldırmıştı. Amcasının devreye girmesiyle Karun’un iş yükü hafiflemişti, bu yüzden artık bizimle daha çok zaman geçiriyordu. Gurur bazen bizimle malikânede kalıyordu, yeğenleriyle aralarındaki tüm sorunları halletmişti. Sadece Karun’u değil, Levent’i de affetmişti. Tabii hâlâ her fırsatta birbirlerini kızdırıyorlardı ama bu onların birbirleriyle anlaşma şekliydi.
Gurur’un bölge lideri olması bizim için birçok açıdan iyi olmuştu ama bu en çok ona yaramıştı. Artık Kalenderlerin reisi olduğu için ilgilenmesi gereken çok şey vardı, yani başına gelenlere üzülecek zamanı bulamıyordu. Melek’in ölümünden sonra her anlamda kaybolduğundan daha yeni yeni toparlıyordu ama yalnız kaldığı her an gözleri uzaklara dalıp gidiyordu.
Defne ne zaman onun yanında Karun’a baba dese, Gurur buruklaşıyor ve kederli bir şekilde iç çekiyordu. Öyle anlarda Melek’i ve Melek’in ona baba deyişini hatırladığını biliyordum. Defne başlarda ondan çok korkuyordu ama zamanla ona alıştığı için ikisi artık iyi anlaşıyordu. Ancak Gurur için kimsenin Melek’in yerini dolduramayacağını iyi biliyorduk.
Sık sık Melek’in mezarına gidiyordu ve kızıyla uzun uzun sohbet ediyordu. Onu birkaç kez evinde de ziyaret etmiştim. Evi hep dağınıktı ama bir tek Melek’in odası temiz ve topluydu. Gurur o odada saatlerini geçiriyordu. Kadem’in de durumu ondan farklı değildi. Melek’in ölümünün üzerinden iki yıl geçmişti ancak tıpkı Gurur gibi Kadem de hep onu düşünüyordu.
Kadem eksiksiz her pazartesi sevdiği kızın mezarına gidiyordu ve Melek’in ona verdiği o yıldızı hep kalbinin üzerinde taşıyordu. Bizi üzmemek için her şey yolundaymış gibi davranıyordu, arada zoraki bir şekilde bize gülümsüyordu ama hayattan kopuk bir şekilde yaşıyordu. Sanki Melek’e kavuşmak için zamanın çok hızlı geçmesini ve bir an önce ölmeyi bekliyordu. Melek’ten sonra Kadem bir daha hiç eskisi gibi olmamıştı.
Bunun dışında hayatımızda iki iyi gelişme yaşanmıştı. Bunlardan ilki Çiçek’in hamile olmasıydı. Evet, yakında ailemize yeni bir Kalender daha dâhil olacaktı ve hepimiz bunun için çok heyecanlıydık. Çağıl baba olacağını öğrenince mutluluktan deliye dönmüştü. O kadar çok sevinmişti ki uzun süre evde sırıtarak gezmişti. Baba olmayı bu kadar çok istediğini bilmiyorduk.
Çiçek dört aylık hamile olduğu için yakın zamanda bebeğin cinsiyetini öğrenmiştik. İkisinin bir oğlu olacaktı ve çocuğun ismini daha şimdiden seçmiştik. Daha doğrusu karı koca bunun seçimini bana bırakmıştı çünkü Çağıl’la geçmişte yaptığımız bir anlaşmamız vardı. Bebeği karnında taşıyan Çiçek’ti, oğlunun ismini koymamdan rahatsız olabilirdi ve bunun için kimse ona kızamazdı.
Tüm bunları düşünüp Çağıl’la yaptığımız o anlaşmayı feshetmek istemiştim. Ancak Çiçek, Çağıl’dan daha çok ısrar ederek oğullarının isim annesi olmamı istemişti. Kocası benim ilk çocuğumun adını koymuştu, benim de onların ilk çocuğunun ismini seçmem için gerçekten çok ısrar etmişti.
Bunun gelecekte çocuklarımıza anlatacağımız tatlı bir anı olacağını söyleyince daha fazla reddedememiştim. Çağıl ve Çiçek’in oğullarının ismi konusunda çok düşünmüştüm. Doğuştan vatan sevdalısı bir askerin oğluna öyle alelade bir isim seçemezdim. Ailemizin yeni ferdine bir isim seçmek için uzun süre kafa patlatmıştım ve en sonunda bir isimde karar kılmıştım.
Dağhan Kalender.
Onlara bu isimden bahsettiğimde Çağıl ve Çiçek’in çok hoşuna gitmişti. Dağhan’ın anlamı güçlü ve yüce liderdi, aynı zamanda dağların hanı demekti. Dağların aslanının oğluna bundan daha iyi bir isim bulunamazdı. Çiçek doğurduğunda artık evimizde iki çocuk olacaktı, böylece Defne kendini yalnız hissetmezdi.
Hayatımızdaki bir diğer güzel gelişmeyse bugün evleniyor olmamdı. İnsanlar genelde önce tanışır, sonra evlenir, daha sonra da çocuk yapardı ama biz bu sıralamaya çok ters bir şekilde başlamıştık. Kızımız iki yaşına girmişti ve biz daha yeni evleniyorduk. Düğünü bu kadar ağırdan almayı biz de istememizdik ama Gazel ve Melek’in kaybından sonra biraz beklemek istemiştik.
Sevdiklerimizin yasını tutarken içimiz buruk bir şekilde evlenmek istememiştik. Zaman insana hiçbir şeyi unutturmuyordu ama tüm acıları daha katlanır hâle getiriyordu.
Düğünümle ilgili her şeyle bizzat ilgilenmiştim. Açık havada bir kır düğünü istediğim için Karun bununla ilgili gereken tüm planlamaları yapmıştı. Kızımızın doğduğu tarihte evleniyorduk, yani 11 Eylül’de. En mutlu günümüzü Defne’ye kavuştuğumuz günle birleştirmiştik. Artık 11 Eylül bizim için daha anlamlı bir gündü.
Kır düğünü içinse en uygun yer Ordu’ydu, yeşil alanı geniş ve güzeldi. Ancak Karun hiçbir şekilde Ordu’ya gitmeyi düşünmemişti. Ablasının öldüğü bir yerde evlenmeyeceğini söyleyince onun bu kararına saygı göstermiştim. Düğünü İstanbul’da yapmaya karar vermiştik. Burada da çok güzel yerler vardı.
Çimenler düğünden günler önce biçildiği için zemin düz ve güzeldi. Yerde ayak tabanımıza batacak tek bir çakıl taşı bile bırakılmamıştı, topuğumuz çimlere gömülmüyordu. Karun her detayı düşünmüştü. Yaz güneşi tepede insanın içini ısıtıyordu ama yakıcı değildi. Tüm düşmanlarımı havaya uçurduğum o tepede evleniyordum. Onlara mezar olan bir yerde en güzel günümü kutlayarak yattıkları yerde bile onlara huzur vermeyecektim.
Düğünümün yapıldığı bu tepenin bir tarafı uçsuz bucaksız bir yeşil alandı. Diğer tarafıysa sislerle flört eden dağ silsileleriyle insanı büyülüyordu. Düğünümüze katılan herkes bu yerin düşmanlarımın mezarı olduğunu iyi biliyordu. Tüm konukları düşmanlarımı havaya uçurduğum bir yere topladığım için bazıları çok gergindi.
Bu düğünün Karun’la onlara kurduğumuz bir tuzak olduğunu ve bugün tek bir patlamayla hepsinden kurtulacağımızı düşünenler bile vardı. Aslında iyi bir fikirdi. Geriye düşmanım kalsaydı bunu kesin yapardım ama hiçbir düşmanımı uzun süre yaşatmadığım için kendi düğünümü sabote etmenin bir gereği yoktu.
Düğün alanına giden yolu çok etkileyici bir hâle getirmiştik. Yolun kenarına kadar uzanan cam fanusların içine gerçek mumlar koymuştuk. Mumlar rüzgârda titreyerek konuklarımızı karşılıyordu. Fanusların içine aynı zamanda beyaz ortancalar ve pahalı aranjmanlar koydurmuştuk. Ana alandaysa ahşap bir platform vardı. Bunu nikâhımız için hazırlamıştık.
Karun bu platformu İtalyan meşesinden özel yaptırmıştı. Üzerine ince yaldızlı altın oymalar işlenmişti ve arkasında doğanın yeşilliklerinden oluşturulmuş güzel bir duvar vardı. Duvarın arasındaki küçük su fıskiyeleri, bir nehrin dingin su sesine sahipti. Orkestranın yeri de özel olarak hazırlanmıştı. Bir yanda cemiyetteki konuklarımızın zevkine uygun yaylı dörtlü, diğer yanda Karadeniz yöresine özgü kemençe ve tulum.
Canlı müzik için bir caz grubu bile getirmiştik. Bugün herkes istediği telde çalıp eğlenebilirdi. Bu Karadenizli bir adamın ilk düğünüydü ve içimden bir ses bu düğünün çok hareketli geçeceğini söylüyordu.
Yuvarlak masaların beyaz keten örtülerine kadar her şeyi ben seçmiştim. Her masanın üzerinde mor menekşe yaprakları ve cam vazolar vardı. İkramlıklarsa herkesin damak tadına uygundu. Özel olarak kiraladığımız garsonlar masaların arasında koşturuyordu ve her biri bir düzen içinde konuklarımızla yakından ilgileniyordu.
Gelin odasında son hazırlıklarımı yaparken babam yanıma geldiğinde ona gülümsedim. Hep istediği gibi birazdan evlenecektim ama hiç istemediği biriyle. Beni izlerken istese de ne kadar duygulandığını saklayamıyordu. “Bir meleğe benziyorsun, kızım.”
“Teşekkür ederim, baba.” Heyecandan sesim titrerken kendi etrafımda bir tur dönerek ona gelinliğimi gösterdim. “İkinci kez gelinlik giyeceğimi hiç düşünmezdim.”
“Çok yakışmış.” Benim ikinci düğünüm olabilirdi ama babam kızını ilk kez bir gelinliğin içinde gördüğünden biraz buruk ve duygusaldı. “Begüm’ün gençliğine çok benziyorsun.”
Annemin ismini duyunca bile dudaklarımdaki tebessüm kaybolmuştu. “Bana o kadından bahsetme lütfen.” Begüm Saka’yı sonsuza kadar hayatımdan çıkarmıştım.
Babam artık o eski fevri adam olmadığından geçmişteki hatalarının farkındaydı. “Ona haksızlık etme,” dediğinde annem konusunda da bazı pişmanlıkları olduğunu saklayamıyordu. “Sizi çok severdi, bile isteye hiçbirimizi unutmadığını biliyorsun. O artık hayatımızın bir parçası değil, kendi hayatında mutlu.” İç çekti, eski karısına tek bir kötü sözü kondurmuyordu. “İyi bir şekilde hatırlanmayı hak ediyor.”
Aramızdaki mesafeyi kapatıp omzumu hafifçe sıkarak tam karşımda durdu. “Artık sen de annesin ve bunun zorluklarını biliyorsun. Ne yazık ki her zaman çocuklarımızın hak ettiği gibi ebeveynler olamıyoruz.” Gözlerimin içine bakarak tebessüm etmek için kendini zorladı. “Sen bizim gibi olma, Efil’im. Bizim sana veremediğimiz tüm ilgi ve sevgiyi kızına ver ki ileride benimle aynı pişmanlıkları yaşama.”
Biraz daha böyle devam ederse beni ağlatacaktı. Gözlerime yansıyan bir buruklukla başımı sallayıp tavsiyesine uyacağımı gösterdim. Babam yüzümü ellerinin arasına aldı ve “Seni çok seviyorum,” diye fısıldayarak kalbimin hızlanmasını sağladı. “Bunu sana çok sık söylemiyorum ama seni çok seviyorum kızım.” Uzanıp dudaklarını alnıma bastırarak, “Hep mutlu ol,” dediğinde gerçek anlamda ağlamak üzereydim. Gazel’den sonra çok değişmişti. Keşke ablam hayattayken böyle bir adama dönüşseydi.
Her şeyi bir sis perdesinin arkasında gören gözlerim, Karun’u odanın kapısında görünce eski netliğini geri kazanmıştı. Bana doğru yürürken damatlığın içinde şıklığıyla göz kamaştırıyordu. Mavi irisleri bana kilitlendiği için gözlerini dahi kırpmıyordu. Nefes almayı bile unutmuşa benziyordu.
Kumral saçları geriye doğru taranmıştı ama bu sefer daha derli topluydu. İlk kez giydiği siyah damatlığı onun iri vücuduna kusursuz bir şekilde oturmuştu. Duruşu kendinden emin, omuzları geniş ama mavi gözleri… Gözleri bir tek benim karşımda bu kadar savunmasızdı. Bu mesafeden bile boynunun kravatın altında hafifçe gerildiğini görebiliyordum.
Soluksuz bir şekilde baştan aşağı beni izlerken gözlerindeki beğeniyi ve yüzündeki hayranlık ifadesini saklayamıyordu. Karun bana bakınca ne görüyordu, bilmiyordum ama ben gözlerimin gördüğü en yakışıklı ve karizmatik erkekle bakışıyordum.
Damatlığın ona bu kadar çok yakışacağını hayal dahi edemezdim. Karun yanımıza geldiğinde kalbim patlayacak sandım. Babam elimi biraz sıkarak acele etmemem gerektiğini bana hatırlattı. Sert ve soğuk bakışları Karun’un üzerindeyken ona söyleyecek bir çift sözü vardı.
“Kızımın senin gibi biriyle olmasını hiçbir zaman kalpten onaylamayacağım ama seni sevmiş bir kere. Bu sefer bencilce davranıp Efil’in karşısında durmayacağım ama onu üzmene de göz yummam.” Babamın sakin çıkan sesi aldatıcıydı, tıpkı bakışları gibi sesinin bile hissedilen bir sertliği vardı.
Karun’un karşısında dimdik durup tüm ciddiyetiyle ona bakarak, “En kıymetli varlığımı sana emanet ediyorum,” dedi. “Onun gözünden bir damla yaş akıtırsan bunun hesabını senden sorarım.”
Karun babama ters bakışlar atmamak için kendini zor tutarken sabırlı olmaya çalıştı. Sakinliğini koruyarak şikâyet eder gibi beni gösterdi. “Kızının ne tür bir manyak olduğunu bilmiyormuş gibi beni tehdit etme. Onu üzsem daha sana gerek kalmadan beni delik deşik eder bu Çeyrek Mafya.”
Babam kimseye kendimi ezdiren biri olmadığımı bildiğinden beni Karun’a teslim ederek geri çekildi. Karun elimi tuttuğunda sanki bir anda hayatımın yönü değişmişti. Başparmağıyla elimin üstünü okşarken hafifçe üzerime eğildi ve gördüğü en güzel manzaraya bakar gibi iç çekti. “Gerçek anlamda nefesimi kesiyorsun.” Bakışları tutkulu, sesiyse kısık ve boğuktu. “Çok güzelsin, Saka.”
Ona gülümsediğimde girmem için kolunu uzattı. Heyecanımı gizlemeye çalışarak onun koluna girip Karun’un beni yönlendirmesine izin verdim. Karun’un kolunda davetlilerin arasından geçerken tüm gözler üzerimizdeydi. İnsanların bakışlarına alışkın olduğum için bunu sorun etmiyordum. Müzik eşliğinde sevdiğim adamın kolunda ilerlerken sanki bulutların üzerinde yürüyordum.
Konuklarımızın büyük bir bölümü yeraltının ağır adamlarıydı ve hepsinin yanında şık bir kadın vardı. Hepsi aynı cemiyetin içinde olduğundan herkes birbirini tanıyordu ama hiçbiri birbiriyle samimi değildi. Gelinliğimin içinde Karun’un kolunda ilerlerken sanki dünya yerinden oynuyordu. O kadar heyecanlıydım ki yeşil alanın genişliği bile gözüme dar geliyor, gökyüzü sanki heyecanımla alçalıyordu.
Ayaklarımın altındaki çimenler bile titriyordu, belki de titreyen bendim. Asıl titreme dizlerimde, parmak uçlarımda ve kalbimdeydi. Yürüdükçe gelinliğim benimle nefes alıp veren bir şeye dönüşmeye başlamıştı. Sanki gelinliğimin ipek kumaşı ve tülleri fısıldayarak hareket ediyordu ve kalbimdeki heyecanı benimle paylaşıyordu. Göğüs kısmı ince dantellerle işlenmiş bir gelinlik tasarlatmıştım.
Omuzlarım açıktı ama çıplak değildi. Gelinliğim beni hem saklıyor hem de dünyaya sunuyormuş gibi ince detaylardan oluşuyordu. Belimi sıkıca sarıp belden aşağıya dökülen eteği her adımla yerdeki çimenleri okşar gibiydi. Arkasındaki hafif kuyruğu usulca yerde sürükleniyordu. Saçlarımı ensemde gevşek bir topuz yapmışlardı ve kâkülüm yine kaşlarımın tam üstündeydi.
Boynumda Karun’un hediyesi inci bir kolye vardı. Ne fazla iddialıydı ne de fazla sönük. Sade ama kararlı güzel bir kolyeydi. Karun’un kolunda kalabalığa doğru ilerledikçe nefes alışlarım biraz daha değişiyordu. Heyecandan her şeyi bulanık görmeye başladığım için konukların yüzlerini bile seçemiyordum. Karun’un koluna tutunurken belki de ilk kez gerçek anlamda onun desteğini hissediyordum.
Karun titrediğimi anladığı için başını bana doğru eğdi ve fısıltıyla, “Sakin ol, nefesim,” dedi. “Bugün bizim en mutlu günümüz, her şey çok güzel olacak.”
“Korkuyorum.” Orkestradan yükselen rahatlatıcı müzik eşliğinde küçük adımlar atarken sesim kısıktı. “Hâlâ içimde bir yerlerde mutlu olmaya hakkım yokmuş gibi hissediyorum.” O kadar çok şey yaşamıştık ki ne zaman mutlu olsam her an daha büyük acılar yaşayacakmışım gibi geliyordu.
Karun bir an gözlerime baktı, onun sevgi dolu bakışlarında aradığım güveni buldum. “Mutluluğu senden daha çok hak eden kimse yok.”
“Her an düşecek gibiyim,” diye itiraf ettim. “Bunun beni bu kadar çok heyecanlandırmasını beklemiyordum. Dizlerim titriyor.”
“Düşmene izin vermem.” Kolundaki elimin üzerine elini koyarak desteğini iliklerime kadar hissettirdi. “Yalnız değilsin, ben buradayım, yanında ve daima seninleyim.”
Ona gülümsediğimde tek kelime etmeme izin vermeden beni nikâh masasına çekti. Duha gülerek ona sataşıp, “Acelen ne?” dedi ama Karun onu hiç duymadı. Bir an önce onun soyadını almam için sabırsızlanıyordu.
Nikâhımızın kıyılması için masaya geçtiğimizde belli etmiyordu ama Karun benden daha heyecanlıydı. Ben daha önce Serhat’la bir nikâh masasına oturmuştum ama Karun için bugün burada olan her şey ilkti. Elini tuttuğumda parmaklarındaki titremeyi hissedip gülümsedim. “Sakin olmalısın.”
Bakışlarını yüzüme çevirdiğinde kalbim bir kez daha tekledi. “Sakinim,” dedi ama nefes alışlarının ritmi bile değişmişti.
Şahitlerimiz masadaki yerini alınca nikâh memuru boğazını temizleyerek mikrofonu aldı. “Sayın konuklar,” diyerek bizi izleyen insanlara döndü. “Bugün burada Karun Kalender ve Bige Saka’nın evlenme akdini gerçekleştirmek üzere toplandık.” Birazdan Kalender soyadını alacaktım ama kendi soyadımı da bırakmayacaktım.
Nikâh memuru bana dönerek, “Gelin hanım, adınız soyadınız?” diye sorunca, “Bige Saka,” diye cevap verdim.
“Baba adınız?”
“Asım.”
Mikrofonu tekrar uzatarak, “Anne adınız?” diye devam etti.
Artık bu ismi telaffuz etmekten bile rahatsızlık duyarak, “Begüm,” dedim. Annemin bugün yanımda olmasını çok isterdim ama artık onsuz bir hayata kendimi alıştırmıştım.
“Doğum yeriniz?”
“Adana.”
Cevabımla teşekkür ederek Karun’a döndü. “Damat bey, adınız soyadınız?”
“Karun Kalender.”
“Baba adınız?”
Karun bir an gerilse de, “Şeref,” diyebilmeyi başardı.
“Anne adınız?”
Yüzünü buruşturmamaya çalışarak, “Güzin,” dedi.
“Doğum yeriniz?”
“Ordu.”
Nikâh memuru tekrar teşekkür ederek bana döndü. “Sayın Bige Saka,” dedi. “Kendi rızanızla iyi ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta, Karun Kalender’le evlenmeyi kabul ediyor musunuz?”
Herkesin bakışları eşliğinde mikrofona eğilip, “Evet,” dedim gür bir sesle. Bu anı uzun zamandır bekliyordum, bu yüzden evet derken tereddüt bile etmemiştim.
Nikâh memuru Karun’a dönerek aynı sözleri tekrarladı. “Sayın Karun Kalender, kendi rızanızla iyi ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta, Bige Saka’yla evlenmeyi kabul ediyor musunuz?”
Karun büyülenmiş gibi gözlerimin içine dalıp gittiğinde sadece bakışlarıyla bana çok şey söylüyordu. Başını ağır ağır sallayarak, “Evet,” dedi net ve kararlı bir sesle. “Onunla evlenmekten daha çok istediğim bir şey yok.” Bu hayat boyu sürecek bir evetti.
Nikâh memuru şahitlerimize döndü, Karun’un şahidi Duha’ydı çünkü onun da nikâh şahidi Karun olmuştu. Her konuda birbirleriyle rekabet edip birbirlerinin canını sıkıyorlardı ancak en mutlu günlerinde birbirlerinin nikâh şahidi olmuşlardı. Benim nikâh şahidim de en yakın dostum Kadem’di. Onların da şahitliğiyle nikâhımız kıyılmış ve imzaları atmıştık. Nikâh memuru bizi karı koca ilan ettiğinde büyük bir alkış tufanı kopmuştu.
Nikâh memurunun gelini öpebilirsin cümlesiyle bir an Karun’un beni dudaklarımdan öpeceğini düşünüp gerildim. Bu kadar çok gerilmemin nedeni babamın gözleri önünde bunu yapacak olmasıydı. Karun’la yemediğim halt kalmamıştı ama babamın yanında onunla öpüşecek kadar da rahat biri değildim. Neyse ki Karun gerginliğimi hissedip beni dudaklarımdan öpmedi.
Bunun yerine üzerime eğildi ve dudaklarını alnıma bastırarak kalbimde binlerce kelebeğin kanat çırpmasını sağladı. Alnımdaki sıcak dudakları o kadar sahipleniciydi ki sanki bu öpücükle sen bir tek bana aitsin, diyordu. Yavaşça geriye çekildiğinde yaşadığım duygu yoğunluğundan kendimi tutamayıp, “Seni çok seviyorum,” dedim kısık bir sesle.
Gülümseyerek elimi avucunun içine aldı. “Benden daha fazla değil.”
Orkestradan çalan dans müziğiyle ilk dansımızı yapmak için ilerledik. Müziğin ilk melodileri kalbe dokunan notalardan oluşuyordu. Rüzgârın tatlı esintisi gelinliğimin açık yakasından içeri süzülürken Karun’un eli belimi bulmuştu. Tek bir dokunuşla beni hem bu dünyanın bir parçası yapıyordu hem de dünyayla olan tüm bağımı koparıyordu.
Karşı karşıya dururken elimi kaldırdığımda parmaklarımız birbirine geçti. Bir eli belimi tutarken diğer eli, parmaklarımın arasındaydı. Avucunun sıcaklığı damarlarıma nüfuz edip tüm bedenime yayılırken yavaşça dans etmeye başladık. Attığım her adımla gelinliğimin eteği usulca savruluyordu ama ayaklarıma dolanacak şiddette değildi.
Karun’un kollarının arasında tir tir titrerken başımı kaldırdığımda gözlerini dahi kırpmadan beni izlediğini gördüm. Belime hafifçe baskı uygulayarak beni göğsüne yaklaştırdığında kalbini hissettim. Çok hızlıydı, tıpkı benim kalbim gibi. Karun’un yüzü bana çok yakındı, ona bu yakınlıktan bakmak bile beni büyülüyordu. Kumral saçlarının arasından yüzüne ışık vurdukça mavi gözleri daha canlı görünüyordu.
“Artık bir Kalender’sin.” Bakışlarının sıcaklığında kaybolduğumda belli belirsiz gülümsedi. “Hep olman gerektiği gibi.”
Başımı göğsüne yaslayarak kalbinin hızlanan sesini dinlerken onun kollarının arasında olmaktan çok mutluydum. Takım elbisesinin kumaşı serindi ancak içindeki adam sıcak ve bana karşı çok şefkatliydi. Başımı yeniden kaldırıp ona baktığımda hâlâ aynı yoğunlukta beni izlediğini gördüm. “Bana şöyle bakıp durma, etrafımdaki her şeyi unutuyorum.”
“Ben çoktan unuttum.” Ezbere bildiği yüzümden gözlerini ayırmadan belli belirsiz gülümsedi. “Bu dünya üzerinde benim için sadece sen varsın ve bir de küçük Saka’m.” Karısı ve kızına tapan bir adamdı.
Dikkatli gözlerle beni izlerken, “Saka,” diye mırıldandı. Bu ses tonuyla konuştuğunda sanki hipnoz ediliyordum. “Bugün seni gelinlikle ilk gördüğümde…” Sustuğunda birazdan yapacağı itirafın gerginliğiyle dolup taşmıştı. “Dizlerim titredi, bir an düşeceğimi sandım ve bu sık yaşadığım bir şey değil.”
Dudaklarımdan bir kıkırtı döküldüğünde bu sefer bakışları gülüşümü buldu. “Her gün seni bir önceki günden daha çok seviyorum.” Tek bir cümleyle ayaklarımı yerden kesmişti. Bunun nasıl mümkün olduğunu merak eder gibi, “Bu nasıl olabilir?” diye sordu. “Yarın seni bugünden daha çok nasıl sevebilirim? Mümkün görünmüyor ama gerçek bu,” diyerek içini çekti. “Her gün seni daha fazla seviyorum.”
Babamı kontrol edince Defne’yi kucağına alıp onunla oynadığını gördüm. Babam bize bakmıyorken uzanıp Karun’un dudaklarına küçük bir öpücük kondurdum. Küçük bir öpücükle bile onu etkim altına alırken, “Ben de aynı durumdayım, Sanrı,” diye fısıldadım. “Aradan geçen yıllarda sana olan sevgimden azalan bir şey olmadı ama her gün katlanarak artıyor.” Onu gerçekten çok seviyordum.
Dansımız bittiğinde bile müzik son bulmamıştı. Biz ikinci dansımıza başlayınca buradaki çoğu erkek sevdiği kadını dansa kaldırarak bize eşlik etmişti. Duha ve Elay hemen biraz ilerimizde dans edip birbirlerinin kollarında kaybolmuştu. Çağıl ve Çiçek ise yeni dans etmeye başlamıştı ama Çağıl yine karısıyla uğraşmaya başlamış olmalı ki Çiçek’in çatılan kaşları onu güldürmüştü. Hamile karısıyla uğraşmaya bayılıyordu.
Kenan her gün farklı bir kadınla takıldığı için yanındaki yeni kadının kim olduğunu bilmiyordum. Levent dans etmekle ilgilenmiyor olmalı ki babamın kolları yorulunca Defne’yi ondan almıştı. Bir masaya geçip Defne’yi kucağına oturtarak ona bir şeyler yedirdiğini görünce gülümsedim. Defne’nin varlığı Levent’i ailedeki en küçük Kalender olmaktan kurtardığı için yeğeniyle iyi anlaşıyordu.
Kadem’e baktığımda bir köşede tek başına durarak yine uzaklara dalıp gittiğini gördüm. İstemsizce iç çektim. Kadem’in yaşayan bir cesetten farkı yoktu. Gözlerim büyükbabam ve Furkan’ı bulunca yine ne işler karıştırdıklarını merak ettim. İkisi telefonla birbirlerine bir şeyler göstererek kendi aralarında eğleniyorlardı.
Bakışlarım Gurur’u bulduğunda çatık kaşlarla bir yere baktığını gördüm. Onu bu kadar kızdıran şeyin ne olduğunu merak ettiğim için başımı hafifçe çevirdim. Farah’ı görünce Gurur’un neden bu kadar sinirlendiğini anladım. Farah izlendiğinden habersiz Sonat denen o adamla sohbet ediyordu. En son buna benzer bir şey yaşadığımızda Duha’nın düğünündeydik ve o gün Gurur, Sonat’ı hastanelik edip Farah’ı kaçırmıştı.
Umarım aynı skandalı benim düğünümde de çıkarmazdı. Üstelik bir dağın başındaydık, yani kız kaçırmak için bundan daha iyi bir yer olamazdı. Bu da beni biraz endişelendiriyordu ama onların boşanmasının üzerinden iki yıl geçmişti. Birbirlerine karşı eskisinden daha çok mesafelilerdi, Gurur kıskançlıktan delirse de bir çılgınlık yapacağını sanmıyordum.
Bugün düğünümüz olabilirdi ama aynı zamanda Defne ve Cesur’un da doğum günüydü. 11 Eylül’ün onlar için çok özel bir yeri vardı ama iki aile de düğündeydi. Biz de bu sefer ikisinin doğum gününü aynı anda kutlamaya karar vermiştik. Bugün hem düğün hem de çocuklarımızın doğum günü aynı anda kutlanıyordu. Alkışlar eşliğinde düğün pastamız geldiğinde Defne ve Cesur’un heyecanını gördüm, bu pasta aynı zamanda onların doğum günü pastasıydı.
Cesur’un üzerinde ona çok yakışan siyah bir takım elbise vardı. Eğer gözleri mavi değil de siyah olsaydı babasının bir kopyası derdim. Doğduğunda o kadar çirkin görünen bir çocuğun bu kadar güzel ve sevimli bir şeye dönüşeceğini kim tahmin ederdi ki… Gerçi neden şaşırıyordum, babası Duha gibi yakışıklı bir adamdı ve annesi de çok güzel bir kadındı.
Karun’un kucağında gülücükler saçan Defne’ye bakınca kalbim ısındı. Bugün her zamankinden daha güzel görünüyordu. Onun pamuk gibi yumuşacık saçlarını bizzat ben yapmış ve saçlarının arasına birkaç küçük çiçek takmıştım. Üzerinde gelinliğimin modelinde bej renginde güzel bir elbise vardı ama üşümesin diye elbisesinin omuzları kapalıydı. O doğum günü kızı olduğundan elbisesi de en az annesi kadar özenli olmalıydı.
Defne’nin bacakları üşümesin diye ona beyaz bir külotlu çorap giydirmiştim ve ayağında fiyonklu pabuçları vardı. Çocuklar tatlıya çok düşkün olurdu, Cesur’la ikisi pastayı görünce mutluluktan ellerini çırpmaya başlamıştı. Düğün için ülkenin en iyi organizasyon şirketiyle anlaştığımdan bu dağ başını bir cennete çevirmekle kalmamış, onlardan istediğim pastayı da yapmışlardı. Dört kişinin taşıdığı on üç katlı pastayı düşürmeden buraya getirip masanın üzerine koydular.
Pastayı kesmeden önce miniklerin mumları üflemesini istiyordum. Düğün pastasının üzerinde mum yoktu ama bunu daha önce onlarla konuştuğum için yanlarında mum da getirmişlerdi. Her katında çiçeklerin olduğu pastanın en yüksek katına mumları yerleştirip yaktılar. Karun gülümseyerek Defne’ye pastayı gösterdi. “Hazır mısın, prensesim? Tek nefeste hepsini söndürüyorsun.”
Duha eğilip oğlunu kucağına aldı. “Gel bakalım, aslan parçası.” Ona Defne’yi gösterip hınzırca sırıttı. “Düşman kızına mumları nasıl söndüreceğini göstermelisin.”
Karun bu sefer daha dikkatli gözlerle Defne’ye baktı. “O piçin oğlundan daha çok mum söndürürsen fazladan bir dilim pasta yemene izin vereceğim.” Başladılar yine. Aralarındaki rekabete çocukları da alet etmeseler olmazdı.
Karun ve Duha kucaklarında çocukları tutarak pastaya yaklaştı. Cesur bizim kızdan iki saat önce doğduğundan mumları ilk onun üflemesi konusunda anlamıştık. Pastanın üzerinde sayısız mum olduğu için zaten hepsini söndüremezdi. Söndürse bile sorun değildi, Defne için o mumları yeniden yakabilirdik. Duha oğluna pastayı gösterip onu mumlara yaklaştırdı. “Nefesini tut ve üfle.”
Cesur nefesini tutup yanaklarının içini havayla doldurmuştu ki Defne babasının kucağından öne sarktı. Tıpkı babaları gibi sanki onlar da daha şimdiden yarışıyormuş gibi minicik yanaklarını havayla doldurdu. Cesur’dan önce davranıp mumlara üfleyince, Cesur sinirlenerek ona saldırdı. Duha’nın kucağında çırpınırken Defne’nin saçlarını yakalamaya çalışıyordu. “Aptal kuş!”
Aptal kuş mu?
Cesur’un bir anda söyledikleriyle hepimiz şoke olmuştuk. Şu zamana kadar en fazla anne ve baba dediğini duymuştuk, bir de kısa birkaç cümle. Defne’yle aynı sözcük dağarcığına sahipken bugün yeni bir kelime keşfederek bizi şaşkınlığa sürüklemişti. Elay gözlerini belerterek oğluna bakıyordu. “Anneciğim, o lafı kimden öğrendin sen?”
“Bir de soruyor musun?” Bıraksalar Duha’yı paramparça edebilirdim. Ben ölümcül gözlerle ona bakarken o, Cesur’un yeni keşfettiği iki kelimenin hazzını yaşayarak sırıtıyordu. “Bu herif bana aptal kuş diye diye oğlu da kızıma demeye başladı!”
Birkaç mumu ondan önce söndürdü diye Cesur, Defne’nin saçını yakalayıp çekince Defne çıldırdı. Cesur’un yakasına yapışarak onu yolmaya çalışırken minik kaşlarını çatıp, “Piç!” diye bağırınca gözlerim kocaman açıldı. Kızım az önce birine piç mi dedi? Bu kelimeyi söyleyebildiğini bile bilmiyordum!
“Defne?” Babasının kollarında Cesur’la birbirine giren ufaklığa bakıyordum. “Anneciğim ben senin yanında hiç o kelimeyi kullanmadım. Sen nereden duydun onu?”
“Bir de soruyor musun?” Duha az önceki sözlerimi taklit ederken kızım onun oğluna piç dedi diye ters gözlerle Karun’u gösterdi. “Bu heriften öğrendiği çok açık.” Haklı olabilirdi, Karun etrafındaki herkese piç diyordu.
Anlaşılan çocuklar da babalarından bir şeyler kapmıştı. “Kimin kime ne dediğini bırakın da şunları ayırın.” Gurur sinirlenerek birbirine giren Defne ve Cesur’u gösterdi. Babalarının kollarından sarkıp saç baş birbirlerine dalmışlardı. “Şu hâle bak,” diyerek Karun ve Duha’ya kızgın gözlerle baktı. “Çocukları da kendinize benzetip daha şimdiden düşman ettiniz.”
Karun ve Duha birbirlerinden uzaklaşarak çocukların kavgasına son verdi. Karun sırıtarak Defne’nin üstünü başını düzeltirken, “Aferin benim kızıma,” diye konuşması insanı deli ederdi. “O veledi gördüğün her yerde tırnaklarını çıkarıp ona piç diyorsun. Tunus cephesine rahat yüzü yok.”
“Aptal kuş mu?” Duha oğlunun dağılan saçlarını düzeltirken kahkaha attı. “Sen gerçekten benim oğlumsun.”
Elay hayıflanır gibi kocasını izlerken homurdanmaya başladı. “Bazen çok yanlış kişiden çocuk yaptığımı düşünüyorum.”
Aynı bezgin bakışlarla ben de kızımızı dolduruşa getiren Karun’a bakıyordum. “Seninle aynı fikirdeyim.” Bu heriflerin baba olmasına katkıda bulunarak iyi bir şey mi yaptık yoksa kötü bir şey mi, hiç emin değildim.
Defne ve Cesur’un aynı pastayı bölüşmesi biraz sorun yaratsa da bir şekilde halletmiştik. Pastalarını kesip onlara yedirince az da olsun sakinleşmişlerdi. Ancak onları yan yana getirmeye bile korkuyorduk, yalnız kaldıkları ilk fırsatta hemen birbirlerine saldırıyorlardı. Çocukların doğum günü hediyesini dünden verdiğimiz için hediyeleri buraya taşımamıştık.
Duha ve Elay bizim kızımıza çok seveceği bir Barbie evi hediye etmişti. Karun ile ikimiz de onun oğluna küçük akülü arabalardan almıştık. Amcalarının ve babamın hediyeleri hep Defne’nin odasındaydı.
Pasta servisinden sonra takı merasimine geçince Karun daha şimdiden sıkılmaya başlamıştı. Harcayamayacağı kadar çok parası olduğundan buna hiç gerek olmadığını düşünüyordu.
Düğünümde hiçbir şeyin eksik olmasını istemiyordum, bu yüzden takı merasimi de olacaktı. Önce bölge liderleri sırasıyla kalabalıktan sıyrılıp takılarını takmaya başladı. Hepsi de onların şanına yakışacak gerdanlık ve setleri bana takmıştı. Damada para takmak yerine geline altın takıyorlardı çünkü Karun kendine bir şey taktırmıyordu.
Bölge liderlerinden Asaf Bolatlı ve karısı Aksa yanımıza geldi. Asaf yönünü Karun’a çevirip, “Allah ayırmasın,” diyerek güzel dileklerde bulununca Karun başını hafifçe salladı.
“Eyvallah.”
Aksa çantasından kırmızı kadife bir kutu çıkarıp masanın üzerine koydu. Kutunun içinden oldukça pahalı bir gerdanlık çıkararak yanıma geldi. “Hep mutlu olun.”
“Teşekkür ederim.” Ona gülümseyerek gerdanlığı takması için eğildim. Aksa’nın boyu benden kısa olduğundan eğilmek zorunda kalmıştım. Hiç zorlanmadan gerdanlığı taktıktan sonra bizi yalnız bıraktılar.
Onlardan sonra yanında güzel bir kadınla bölge liderlerinden Barbaros Kahhar geldi. Takı takma sırası ona geldiğinde ceketinin iç cebinden ince, uzun kadife bir kutu çıkardı. Kutunun içinden pırlantalarla bezenmiş bir bileklik çıkarınca Gurur alay ederek güldü. “Koskoca bölge liderisin ama gelinimize taktığın şey bu mu?” İkisi aynı masaya oturan iki liderdi ama aynı zamanda müttefiklerdi. Liderlik masasında birbirlerini destekliyor olsalar da birbirleriyle uğraşma fırsatını hiç kaçırmıyorlardı.
Barbaros’un elindeki o bileklikteki tek bir pırlanta bile boynumdaki birçok gerdanlıkla yarışabilirdi. İğneleyici gözlerle Gurur’a bakıp, “Gelininiz kuyumcu dükkânı açmayacaksa bu kadar altını ne yapacak?” diye sordu. “O gösterişli gerdanlıkları daha sonra bir yerde takmayacağını anlamak zor değil.” Elindeki bilekliği gösterdi. “Bu onun her yerde takacağı bir parça.” Her kelimesinde haklıydı.
Barbaros bana yaklaşınca ona bileğimi uzattım. Dikkatli bir şekilde pırlantalı bilekliği bileğime takıp hafifçe tebessüm etti. “Evlenmek için bir Kalender’i seçerek kendi kalene gol atmış olsan da Allah mutlu etsin.” Daha sonra göz ucuyla Karun’a bakıp yüzünü buruşturdu. “Seni de.” Bunu isteksizce söylemesiyle güldüm. Karun’dan hoşlanmadığı ortadaydı.
Barbaros takısını taktıktan sonra gitmek yerine Gurur’un yanında durdu. “Bakalım sen ne takacaksın?”
“Bir de takı mı takacağım?” Gurur şaşırmış gibi yaparak beni kızdırdı. “Ben onların başına gelen en kıymetli hediyeyim, onlar bana taksın.” Kendini övme konusunda bir tek bu herif benimle yarışırdı.
Konukların hepsi takılarını taktıklarında üzerimdeki mücevherleri taşımaktan zorlandım. Sıra bizimkilere geldiğinde babam on üç Adana burması takarak beni şoke etti. Tüm birikimini bunlara harcamış olmalıydı. On üçe olan takıntımı herkesin gözüne sokmak zorunda değildi.
Onların geldiği yerde geline bunu takmak âdetten olmalı ki Gurur yanıma gelip Ali’nin elindeki seti aldı. Altın Trabzon hasır setini bana taktığında gülümsedim. Bu set el örgüsüydü ve çok ince bir işçiliğe sahipti. Maddi değerinin çok yüksek olduğunu tahmin etmek zor değildi.
“Teşekkür ederim,” dediğimde Gurur başını hafifçe sallayarak, “Allah mutlu etsin,” dedi. Karun’a baktığında gözlerinin yeşilinde hınzır bir ifade geçmişti. “Faturayı sana gönderdim,” deyince Karun küfrederken ben kıkırdadım. Ona herhangi bir fatura göndermeyecek kadar zengindi.
Çağıl karısıyla yanımıza geldiğinde Çiçek elinde küçük bir mücevher kutusu tutuyordu. Çağıl kutuyu açıp içinden tam on üç tane Trabzon burması çıkarınca şaşkınca bileklerime baktım. “Onları nereye takacaksın?” Bileklerimde doğru düzgün hiç yer kalmamıştı.
“Kendimiz için bir yer açarız elbet.” Çağıl kolumu tutup bilezikleri sırasıyla takmaya başlamıştı. Hepsi sığmadığı için yarısını diğer bileğime taktı.
Güç bela Çağıl’ın bilezikleri için yer açmıştık ki Levent de on üç bilezikle çıkıp gelince ağlamak istedim. “Hiç yer kalmadı.” Bileklerim dirseklerime kadar dolmuştu.
Kollarımı kaldıramıyordum ve boynuma üst üste taktıkları gerdanlıklar yüzünden boynum kırılacaktı. Levent bileklerimin dolu olduğunu görünce Karun’un ellerine baktı. “Abi mecbur sana takacağız.” Kahkaha attım.
Herkes gülerken Karun kıpkırmızı bir suratla, “Siktir git!” dedi tersçe. “Altın taktığımı ne zaman gördün?”
“Bu bilezikler birine takılmalı.” Duha sırıtırken gözlerini Karun’un kalın bileklerinden ayırmıyordu. “Bence sana çok yakışacak.”
Karun’un eli belindeki silaha uzanınca gülerek hemen Levent’in elindeki bilezikleri aldım. “Benim altınlarımı benden başka kimse takamaz.” Kollarımdaki tüm bilezikleri arkaya doğru çekip zorlansam da bileklerimde Levent’in takıları için de yer açabilmiştim. Hepsini bileklerime sığdırmaya çalışırken gerçekten çok uğraşmıştım. Umarım bundan sonra biri bile bileklik veya bilezikle gelmezdi.
Elay’ın elindeki kadife kutuyu açan Duha, altın bir kemer çıkarınca herkesin gözleri bizi buldu. Duha muzırca, “Gelinin abisinden de bir altın kemer,” diye bana takıldığında o kadar duygulanmıştım ki ağlayabilirdim. O, bugün kız tarafı olarak buradaydı.
Yanıma gelip üzerime eğilerek altın kemeri belime taktığında dudaklarım titriyordu. Ağlamaklı hâlimi görünce tebessüm ederek yüzümü avuçlarının arasına aldı. “Hep mutlu ol, kardeşim.” Uzanıp dudaklarını alnıma bastırdığında içimden taşan sıcak duygularla hiç kıpırdayamadım. Öz abim olsaydı onu anca bu kadar sevebilirdim.
Duha kenara çekildiğinde Kadem bana yaklaştı. Cebinden bir kolye çıkardığında neredeyse küfredecektim çünkü bunu yapmasını beklemiyordum. Kadem’in buçuklarla olan samimiyetini benden daha iyi kimse bilemezdi ancak düğünümde de bana buçukluk takmazsın be! Piç herif madeni parayı deldirip bir de kolye yaptırmıştı. Hiç utanmadan onu benim boynuma takmasıyla çıldırmak üzereydim.
Herkes gülerken ben parçalamak ister gibi Kadem’e bakıyordum. “Pis cimri!”
Omuzlarını silkerek rahatlığıyla beni delirtti. “Kuyumcuya gitmeye üşendim.”
“Bugün benim en mutlu günüm!”
“Farkındaysan ben de en mutlu gününde seni yalnız bırakmadım.”
“Bir buçuklukla buradasın.”
“Nankörlük etme, hiçbir şey takmayabilirdim de.”
Sinirden üzerine yürüdüğümde Karun gülerek beni durdurdu. Daha sonra iğneleyici bakışlarını Duha’ya çıkardı. “Tunus cephesinden karıma sadece bir buçukluk mu takılıyor?”
Duha kısık bir sesle küfrettiğinde onu utandırmış gibi Kadem’e kızgın gözlerle baktı. “Bu piçin şöhretime leke süreceğini önceden öngörmem iyi bir şey.” Ceketinin iç cebinden birkaç evrak çıkarıp bana uzattı. “Şehrin göbeğinde on üç katlı lüks bir plazanın tapusu.” Başıyla Kadem’i gösterdiğinde yeniden sinirlenmişti. “Bu ayarsız hormondan geldi say.”
Plazanın tapusunu alıp hemen çantama koydum, gözlerimden dolar işaretleri çıkarıyordum. On üç katlı olması da beni mutlu eden farklı bir detaydı. “Kızım biraz daha büyüsün, orayı kozmetik şirketine çevirip sektöre hızlı bir giriş yapacağım,” dediğimde Karun güldü.
“Çalışmaya bu kadar hevesli olduğunu bilmiyordum.” Bir köşede duran yirmi korumamı gösterdi. “Onları da kurye olarak yanına al da tam olsun.” Fena fikir değildi ama adamlarımın bundan hoşlanacağını hiç sanmıyordum.
Kenan, Farah ve kalan birkaç kişi de bana takısını takınca düğünümüz kaldığı yerden devam etti. Üzerimde kaç kilo altın vardı, bilmiyordum ama hepsi taşımayacağım kadar ağırdı. Bu yüzden hepsini Furkan’ın getirdiği küçük sandığın içine koymuştum. O sandığı korumak Furkan, Nedim ve Celil’in işiydi. Paraya olan düşkünlüğümü iyi bildiklerinden hiçbiri altın sandığının yanından ayrılamıyordu. Bir süre sonra orada dikilmekten sıkılıp takı sandığını arabalarına koymuşlardı.
***
Dans edip halay çekmekten o kadar çok yorulmuştum ki bir süre sonra adım atacak hâlim kalmamıştı. Biraz dinlenmek için bir sandalyeye oturup Defne’nin dudaklarını sildim. “Bir daha yerde bulduğun şeyleri yemeye kalkışmayacaksın.” Az önce yakaladığı bir çekirgeyi elinden zor almıştım.
Onu azarladığımda kaşlarını çattı. “Ama anne…”
“Baban bir görseydi ikimizin de canına okurdu.” Çekirgeyi tam zamanında elinden almasaydım Defne onu yiyecekti.
“Ne kızıyorsun çocuğa?” Kadem yanımdaki sandalyede otururken uzanıp Defne’yi kucağımdan aldı. “Kızın da senin gibi yamyam, ne bulsa yiyor.”
“Kızımın tuhaf bir beslenme alışkanlığı yok. Henüz iki yaşında olduğu için yerde taş bulsa onu bile ağzına sokuyor.” Defne’nin ceketini aldım ve Kadem’in yardımıyla ceketi ona giydirebildik. Sürekli debelenip durduğu için ona bir şeyler giydirmek her zaman kolay değildi.
“İstersen Defne’yi bana ver.” Onu biraz neşelendirmek için diğerlerini gösterdim. “Kardeşinin düğününde sen de kalkıp biraz oynasan olmaz mı? Bugün benim en mutlu günüm.”
Yerinden kalkmamak için Defne’yi bir kalkan olarak kullanıp onu bana vermedi. “Seninle iki kez dans ettim, yetmez mi?”
“Kadem ne olursun böyle yapma.”
“Asıl sen yapma, Efil.” Sürekli onu bir şeylere zorlamamdan bıkmış gibi Defne’yi kucağında tutarak ayağa kalktı. “Ben böyle iyiyim, daha fazla üzerime gelme.” Beni bırakıp giderken Defne’yi de yanında götürüyordu. “Yeğenimle biraz gezeceğiz, düş yakamızdan.” Tüm çabalarımı hep sonuçsuz bırakıyordu.
Şu ana kadar hep elit konuklarımızın sevdiği müzikler çalmıştı ama bir anda müzik değişti ve kemençenin o ince çığlığı duyuldu. Hemen ardından kemençe sesine tulum eşlik etti ve tüm konuklardan uğultulu sesler yükseldi. Çağıl’ın gözlerinin parladığını gördüm. Kemençe sesini duyunca Gurur’un dudakları kıvrıldı, Levent hemen ayağa kalktı ve Karun gülümsedi. Kalbim hızlandı. Horon tepeceklerdi.
Karadenizliler bir bir kalabalıktan sıyrıldığında heyecanım katlanmıştı. Karun’un rahat hareket etmek için ceketini çıkardığını gördüm. Saatini de çıkarıp ceketinin cebine koydu. Damatlıktan sıyrılıp Karadeniz’e dönen bir adamı izliyordum. Gömleğinin manşetlerini açıp yukarı doğru kıvırmaya başladığında belki de ilk kez etrafına ördüğü kalıpların dışına çıkıyordu.
En azından kendi düğününde hiçbir konuda kendini kasmadan eğleniyordu. Karun meydana çıktığında Gurur onun yanındaki yerini almıştı. Çağıl ve Levent de onların yanında durduğunda Ali’nin de öne çıktığını gördüm. O da Ordulu olduğu için Karadeniz yöresine ait tüm oyunlara hâkimdi. Ali ve Kenan da onlara katıldığında hepsinin omuzları aynı hizadaydı.
Horona başladıklarında ortaya enfes bir görüntü çıkmıştı. Kalabalıktan çıt çıkmıyordu, hepsi de büyülenmiş gözlerle onları izliyordu. Kalender erkekleri her anlamda çok güçlü ve heybetliydi ama horon oynarken resmen devleşmişlerdi. Yaşadıkları tüm zorluklara rağmen yine omuz omuza bir aradalardı ve kendi düğünlerinde yeri göğü inletiyorlardı.
O kadar etkileyici görünüyorlardı ki özellikle kadınlar gözlerini onlardan ayırmıyordu. Hepsi de yüzünde gizli bir iç çekişle onları izliyordu. Karun’un ayakları yere sert ama kusursuz basıyordu. Bu oyuna aşinaymış gibi her hareketinde mükemmel bir uyum vardı. Heybetli bedeni dimdik, dizleriyse hafif kırıktı. Omuzları kemençenin ritmiyle titriyordu, bakışlarıysa ileriye kenetlenmişti.
Ne gülüyordu ne de onu izleyenlere bakıyordu. Bakışları içgüdüsel olarak ciddileşmişti, derindi ve ağırdı ama ara ara dudaklarının kıvrıldığı da oluyordu. Ayakları çimlere vurdukça sanki toprak titriyor, yer gök buna tanıklık ediyordu. Kemençe hızlandıkça onlar da birbirleriyle uyum içinde hızlanıyordu. Karun’un şakaklarından akan bir damla terin süzülüşünü izledim. Fazla terlemekten gömleği kaslı sırtına yapışmıştı.
Buna rağmen durmadı, hiçbiri durmadı. Bu onların düğünüydü ve kendi düğünlerinde diledikleri gibi eğlenmek haklarıydı. Etraflarına toplanan kalabalık onlara daha çok alan açmak için çemberi genişletti. Bazı konuklar alkışla tempo tuttu, bazıları tezahürat yaparak seslerini yükseltti ama ben kıpırdayamadım.
Ayakta dururken gelinliğimin içinde hareketsizdim. Oradaki adam benim kocamdı ve karşı konulmaz görünüyordu. Bir an mavi gözleri kalabalığı tarayıp bende durdu. Horonun ortasında bana baktığında bakışlarımız birbirini kucakladı. Onu izlerken ne kadar çok etkilendiğimi saklayamadığım için Karun’un dudağının kenarı yavaşça kıvrıldı.
Sanki bana ben buyum, diyordu. Hep buydu ama zamanla o bile nasıl biri olduğunu unutmuş gibiydi. Kendi düğününde tüm iplerini koparıp kendini keşfederken çok mutlu görünüyordu. Onun mutlu olduğunu görmekse tüm dünyaya sahip olmakla eş değerdi. Karun sadece güçlü, yakışıklı ve zengin bir adam değildi. Aynı zamanda doğduğu toprağın dilini bilen, ritmini damarlarında taşıyan ve geldiği yeri hep içinde taşıyan bir Karadenizliydi.
Horon hızlandıkça ayaklar daha sert toprağa değdi. Hepsinin omuzları titredi, kalabalık içten gelen bir coşkuyla bağırdı. Bir an durdular, sonra tekrar başladılar; hiç bitmeyen, bitmesini istemediğim seyirlik bir döngüydü bu. Bakışlarım Farah’ı bulduğunda nefes dahi almadan Gurur’u izlediğini gördüm. Her fırsatta ikisi hep birbirini izliyordu ama bunu birbirlerinden gizliyorlardı.
Saat ilerledikçe düğün daha keyifli bir hâle gelmişti. Herkes doyası yiyip içmiş, kendini kasmadan eğlenmişti. Karun’la kaç kez dans ettiğimi sayamamıştım. Bazen de hep birlikte halay çekip tüm enerjimizi tüketmiştik. Kalender erkekleri defalarca kez horona çıkıp bizlere görsel şölen sunmuştu. Bir ara Karun ve Gurur zeybek bile oynamıştı. Daha sonra Duha, Kenan, Kadem ve Ali de onlara katılmıştı.
Güneş battığındaysa düğünümüz bambaşka bir şölene dönüşmüştü. Alan boyunca yerleştirilen binlerce mikro led ışık yanmaya başlamış, gökyüzündeki yıldızlarla yarışır bir şekilde ışıldamıştı. Etraftaki ağaçların dallarından sarkan ampuller sarı bir ışık yayıp çevremizi aydınlatıyordu. Burada olan her şey fotoğrafçılar için kusursuz bir görüntü sunuyordu.
Basından sadece birkaç seçkin ismi davet ettiğimiz için konukları rahatsız etmeden gereken görüntüleri çekiyorlardı. Karun’un ayarladığı kameramanlar ve fotoğrafçılar düğünümüzle ilgili her detayı çekiyordu. Bu bizim en mutlu günümüz olduğundan her şeyi ölümsüzleştiriyorduk.
Hava karardığı için hafif bir esinti vardı. Defne ve Cesur’un hastalanmasını istemediğimiz için korumalarla onları eve göndermiştik. İkisi de bugün çok enerji tükettiklerinden eve gidince sabaha kadar deliksiz bir uyku çekeceklerini biliyordum. Evdeki çalışanlar bir geceliğine Defne’yle ilgilenebilirdi.
Her yöreden insan burada olduğundan Karun herkesin eğlenmesini istiyordu. Bu yüzden her yörenin şarkılarını bilen karma bir orkestra hazırlamıştı. Bir anda davullar çalıp zurna eşliğinde Kürtçe bir oyun havası duyulduğunda Karun’un bakışları Farah’ı buldu. Karun yanımda dururken doğuluların olduğu masaya laf atarak doğrudan Farah’a baktı. “Düğünümde Tozluların hanım ağasını da pistte görecek miyiz?”
Eskiden olsa Karun’un bu meydan okuması karşısında Farah saklanacak yer arardı. Babası öldükten sonra birbirinden farklı insanla muhatap olmak zorunda kaldığından zamanla anksiyetesinden kurtulmuştu. Tüm konuklar ve bölge liderleri onun ne yapacağını görmek ister gibi Farah’a bakıyordu. Herkesin ona bakmasının diğer nedeniyse Farah’ın eski gelinimiz olmasıydı. Tüm bağlarını kopardığı bir ailenin düğününde oynar mıydı? Herkes bunu merak ediyordu.
Karun değil de başka biri bunu ondan isteseydi belki bunu yapmazdı ancak Karun’un ondaki hatırı büyüktü. Farah onu kırmadan kabul edip bakışlarını Karun’a kenetledi. “Kalenderler de bana eşlik edecekse neden olmasın.” Bunları söylerken sadece Karun’a bakıyor ve o da ona meydan okuyarak bizi piste çağırıyordu.
Karun seve seve onunla piste çıkacaktı ancak son anda aklına gelen hınzırlıkla dudakları kıvrıldı. “Tabii ki Kalenderlerden biri Tozluların liderine eşlik edecek ve bu kişi de…” Başını çevirip içkisini yudumlayan Gurur’a baktı. “Kalenderlerin lideri olacak.” Gurur içtiği içkiyi püskürterek çıkardığında neredeyse kahkaha atacaktım. Kocamdan çok iyi bir atak gelmişti.
Gurur elinin tersiyle dudaklarındaki içkiyi silip çatık kaşlarla Karun’a baktı, her an onu kurşuna dizebilirdi. Aynı hoşnutsuz ifade Farah’ın da yüzünde belirmişti. İkisi de birlikte oynamak istemiyordu ama Karun sinsice sırıtıp, “Ne oldu?” diyerek alenen onları kışkırttı. “Yoksa birlikte oynayamayacak kadar çok mu nefret ediyorsunuz birbirinizden?”
“Basbayağı korkuyorlar.” Duha yüksek sesle gülerek Karun’un oyununa ayak uydurdu. “Kalender Beyciğim herkes biz mi, çıkıp düşmanıyla orada oynasın.” Boşandıktan sonra ikisinin birbirine düşman olması çok saçmaydı.
Karun ona hak verdiğini gösterircesine başını yavaşça salladı. “Kimse bizim gibi olamaz, Tunus.”
“Siktiğim piçleri!” Gurur kısık bir sesle bu ikisine küfrederek piste doğru yürüdü. Herkesin onu görebileceği bir yerde durup Farah’a baktı, bir an önce bu saçmalığın son bulmasını istiyordu.
Şimdi tüm gözler Farah’a döndüğünden yerinde rahatsızca kıpırdandı. Belli ki Gurur onunla oynamayı kabul etmişken onu pistte tek başına bırakmayı kendine yakıştıramadı. Derin bir nefes alıp Gurur’a doğru yürüdüğünde Gurur yaşadığı şaşkınlığı gizleyemedi. Oraya çıkarken Farah’ın ona eşlik etmeyeceğinden çok emindi. Amacı buradaki herkese kimseden korkmadığını göstermekti, bu amaçla oraya çıkmıştı. Ancak Farah onu dumura uğratarak geri adım atmamıştı.
Sonuçta o da bir bölge lideriydi ve onun da her konuda kendini kanıtlaması gerekiyordu. Onları piste çıkaran şey halay çekeceklerini düşünmeleriydi çünkü çalan şarkı buna uygundu. Ancak bir anda müzik değişti ve reyhani çalmaya başladı. Reyhani iki âşığın oynayacağı türden bir danstı, bu yüzden ikisi kaskatı kesildi. Gurur’un sert bakışları anında Karun ve Duha’yı bulduğunda tuzağa düştüğünü geç anlamıştı. Karun ve Duha bir kez daha onları oyuna getirmenin keyfiyle sırıtıyordu.
Müzik çalmaya başlamışken ve en önemlisi tüm gözler onlara kenetlenmişken kaçmak için çok geçti. Gurur ve Farah bundan nefret etseler de karşı karşıya durup yerlerini aldılar. İkisi müziğin ritmiyle oynamaya başladıklarında hareketleri o kadar uyumluydu ki sanki birbirlerini tamamlıyorlardı.
Farah, Gurur’un açtığı kollarının arasına girecek kadar ona yaklaştığında Gurur’un değişen bakışlarını gördüm. Farah ona sırtını dönüp Gurur’un göğüs hizasında ağır bir ritimle oynadığında siyah saçları Gurur’un yüzüne savrulmuştu. Onun saçlarının kokusunu içine çekmek ister gibi Gurur’un gözleri bir anlığına kapanmıştı.
Farah ona bu hazzı çok uzun süre yaşatmadı. Tekrar Gurur’a dönüp arkaya doğru küçük adımlar atarak onunla arasına biraz mesafe koydu. Bunu yaparken kollarını hafifçe sallıyor, ellerini bileklerinden büküyor ve bir kuğu gibi salınıyordu. Reyhani belki de ilk kez bu kadar etkileyici görünüyordu, sanki onu anlamlı kılan ikisiydi. Farah bu oyunu çok iyi biliyor olmalı ki hareketlerinde nefes kesen bir zarafet vardı. Kalçalarının ritmi belirgindi ama abartılı değildi. Oynayışında bedenindeki baştan çıkarıcı sadeliği yansıtan bir tutku vardı.
Gurur gözlerini dahi kırpmadan onu izlerken bir adım geriye çekildi. Eski karısının önünde yavaşça eğilerek bir dizini yere vurduğunda etrafımızdaki kadınların dudaklarından bir iç çekiş kopmuştu. Gurur avucunu yere bastırdığında parmakları toprağa sürtündü. Farah’ın gözlerinin içine bakarak avucunu önce dudaklarına, sonra da alnına götürdüğünde Farah’ın yutkunduğunu gördüm.
Gurur o hareketiyle sanki onun bastığı toprağı bile kutsamıştı. Müziğin ahengiyle yavaşça ayağa kalktığında ikisi önce birbirine yaklaştı, sonra da uzaklaştılar. Bunu yaparken gözleri bir an olsun birbirinden kopmuyordu. İki liderin bu dansı hepimizi mest etmişti. Bir anda havai fişekler patladığında Gurur ve Farah’ın ihtiras dolu dansı farklı bir boyut kazandı. Gökyüzünde patlayan havai fişekler eşliğinde Reyhani oynarken ne denli büyüleyici göründüklerini anlatamazdım.
Danslarının sonuna geldiklerinde az önce birbirlerine aşkla bakan onlar değilmiş gibi Gurur ve Farah kendilerine çekidüzen verdi. İkisi de ışık hızıyla birbirinden uzaklaşıp kendi masalarına doğru yürüdü. Nereye kadar birbirlerinden kaçacaklarını çok merak ediyordum. Birbirlerini hâlâ severken ve bu kadar arzularken uzun süre aralarındaki çekime direneceklerini sanmıyordum.
Gecenin devamında da nabız hiç durmamıştı. Düğünümde neredeyse herkes oynamıştı. Hepimiz çok yorulduğumuzdan bir masanın etrafında bizimkilerle biraz dinleniyorduk. Elay kocasına yaslanarak başını Duha’nın sol göğsüne yasladığında Duha yine huylandı. Elay’ın başını tutup sağ göğsüne doğru kaydırınca Elay kaşlarını çatarak ondan uzaklaştı. “Daha nereye kadar bunu yapacaksın?”
Duha’nın yüz ifadesi sertleşti, bu konuda Elay’ı hiç affetmeyeceğini gizleyemiyordu. “Bunu eski kocanın kalbini bana vermeden önce düşünseydin.”
“İki yıldır hep aynı tantana.” Elay sinirlenerek onun omzuna sertçe vurdu. “O artık senin kalbin, kabullen bunu.”
“Sen de az değilsin.” Karun ikisinin tartışmasını izlerken sırıtarak Elay’a sataştı ama aslında söyledikleriyle Duha’yı kızdırıyordu. “Eski kocanın kalbini yenisine vererek ikisini tek bir bedende buluşturdun.” Duha’nın bu konuda ne kadar hassas olduğunu bilmiyormuş gibi davranıp güldü. “Serhat’ı özledikçe Tunus’a sarılıyorsun, değil mi?”
Sinirden Duha’nın çenesinde bir kas seğirdiğinde hiddetli bakışları Karun’a kenetlenmişti. “Dalağını siktiğim piçi, sen yardım etmeseydin Elay o kalbi nasıl alacaktı! Benden o üç yüz seksen üç günün intikamını aldığını bilmiyor muyum sanıyorsun!” Öfkeden yumruklarını sıkarken Karun’a beni gösterdi. “Bir yıl onun mezarının üzerinde yattın ama karın yanında şimdi.” Elini kaldırıp göğsünü parçalamak ister gibi sol kalbinin üzerine bastırdı. “Bir yıl şöyle dursun, ben iki yıldır bu kalbi taşıyorum. Hangimizin intikamı daha ağır lan!”
Karun’un dudağının köşesi yana doğru büküldüğünde keyfine diyecek yoktu. “Hayatının kalanında da o kalpten kurtulamayacaksın.” Ondan aldığı en yaratıcı intikama değinerek güldü. “Bunun bir üstüne çıkamazsın.”
“Siktir git lan gözümün önünden!”
“Kendi düğünümde nereye gidiyorum? Sen siktir git.”
“Abi siz nasıl bu hâle geldiniz?” Levent bu sorunun cevabını uzun zamandır merak ediyormuş gibi sırasıyla Karun ve Duha’ya bakıyordu. “Tüm bu düşmanlık nasıl başladı?”
Çiçek masaya biraz yaklaşarak gözlerini kırpıştırdı. “Ben de bunu çok merak ediyorum.” Aslında bu başından beri hepimizin çok merak ettiği bir konuydu. Onları tanıdığımdan beri düşmanlardı ama bu düşmanlığın nasıl başladığını hiç bilmiyorduk.
Gece serinleştiği için Çağıl ceketini çıkarıp Çiçek’in omuzlarının üzerine atarken güldü. “Yıllardır birbirleriyle kapıştıklarına göre bunun altında çok önemli bir sebep olmalı.”
“Bu piçle bir sorunum yoktu.” Karun bileğindeki pahalı saati gösterirken çok sakindi. “Ta ki taktığım saatin aynısını takana kadar.” Anlamadım?
Hepimiz şaşkınca birbirimize bakarken yüzümüzde küfür gibi bir ifade vardı. Tüm bu düşmanlığın sebebi bir saat olamazdı, değil mi? “Doğru mu anladım?” Elay şaşkın bir suratla ona Duha’yı gösterdi. “Saatinin aynısını taktığı için mi aranızda bir düşmanlık başladı?”
Karun surat ifademizi görünce gülmemeye çalışarak başını salladı. “Saatlerim konusunda çok hassasım, hepsi bana özel üretiliyor. Bir benzerini başkasında görmek beni sinirlendirir.” Ne yani, yılları deviren tüm bu düşmanlık bir saat yüzünden mi çıkmıştı? Daha büyük bir şey beklemiştim!
Duha bile tek bir saatle Karun’un düşmanlığını kazanmanın saçmalığıyla Karun’a kızgın gözlerle bakıyordu. “Ertesi gün kol düğmelerimin aynısını takan kimdi?”
“Arabamın aynısını altına çeken ben değildim.”
Duha’nın gözü seğirirken sıktığı dişlerinin arasından küfreder gibi konuştu. “Almak istediğim o ihaleye bilerek katıldın!”
Karun elindeki kadehi kırmak ister gibi sıkarken delici bakışları Duha’nın üzerindeydi. “Ulan arada kitap okuduğum kütüphaneyi satın aldın! Karşıma geçmiş ne sikimden bahsediyorsun?”
Duha inanamayan gözlerle ona bakıyordu. “Jetim var diye uçak aldığını inkâr mı edeceksin?”
Karun gülerek, “İhtiyaçtan, seninle bir ilgisi yoktu,” diyerek onu daha çok kızdırdı. “Uçağım var diye koskoca havaalanı yaptırdığını inkâr mı edeceksin?”
Duha onu taklit ederek alayla, “İhtiyaçtan,” dedi. “Yunanistan’da madenlerim var diye adayı satın aldın lan.”
“En azından okyanusu satın almaya kalkışmadım piç!”
Elay gözlerini belerterek Duha’ya döndü. “Okyanusun mu var?”
“Karun!” diye cırladım hemen. “Onların bir okyanusu varsa umarım bizim de bir tane vardır?” diye sorduğumda Karun kendini tutamayıp kahkaha attı.
“Onların bir okyanusu yok, nefesim.”
Duha, tek başarısızlığı buymuş gibi keyifsiz bir sesle konuştu. “Eğer satsalardı bu piçe inat alacaktım ama satmıyorlarmış.” Aklına gelenlerle güldü. “Bunun yerine onun siktiğim saatlerini üreten şirketi satın almıştım.”
Karun kaşlarını çatarak tam bir şey söyleyecekti ki, “Allah aşkına sus,” diye homurdandım. “Sen de kesin karşılık olarak onu kızdıracak bir şey almışsındır. Böyle yapa yapa her şeyiniz karşı karşıya. Tüm bunların bir saat yüzünden başladığına inanamıyorum.” Yıllara dayanan bir düşmanlığın altındaki sebep nasıl bir saat olabilirdi? Küfür gibi bir olaydı bu.
Çiçek yaşadığı hayal kırıklığını saklayamadı. “Sizi birbirine düşman eden şeyin küçük bir saat olmasını hiç beklemiyordum. Gençliğinizde aynı kadına âşık olduğunuzu falan düşünmüştüm.”
Çağıl kendini tutamayıp yüksek sesle güldü. “Aslında bunu da yaptılar.” İkisinin Rengin’le bir ilişki yaşadığını nasıl unutabilirdik ki?
Bir süre sonra kendi aramızda konuşmayı bırakıp biraz da konuklarımızla ilgilendik. Hepsi yeraltının hatırı sayılan insanları olduğu için ilgi ve alakayı hak ediyorlardı. Karun gibi yeraltında isim kazanan birinin düğününde her şey kusursuz olmalıydı. Konuklarımızın konforunu sağlamak başlıca uğraşlarımızdan biri olduğundan buradaki her şey onların rahatına göre organize edilmişti.
Bir süre sonra müzik sesi bir anda kesildiğinde Karun’un neden bana baktığını anlamamıştım ama ifadesi değişmişti. Herkesin bakışları eşliğinde ağır adımlarla bana doğru yürüyünce nabzım hızlandı. Beni oraya çıkarmayı düşünmüyordu, değil mi? Bu adamdaki nasıl bir enerjiyse bugün iki dakika kıçının üzerine oturmamıştı. Yahu hiç mi yorulmamıştı? Karun karşımda durup bana elini uzattığında hınzır bakan gözlerinde açık bir meydan okuma vardı.
Beni neyin beklediğini bilmiyordum ama meydan okumasına kayıtsız kalmadım. Elimi onun avucuna bıraktığımda sadece onun duyacağı bir fısıltıyla konuştum. “Kurtlarını dökmek için hep bugünümü bekledin be adam?” Sızlanmama karşı gülerek beni piste yürüttü.
“Kendi düğünümde bir köşede oturup somurtacak değilim herhâlde. Sonuçta bir defa evleniyoruz.”
“Tatlım biz zenginiz, canımız istediği her an kendimize şatafatlı bir düğün yapabiliriz,” dediğimde sesli gülerek avucundaki elimi hafifçe sıktı.
“Evliliği özel kılan şey sadece bir kez olması.”
“Yalnız ben ikinci kez evleniyorum.”
“Bige, şunu hatırlatıp canımı sıkma benim. Ayrıca ilk evliliğinde başka bir adamla nikâh masasına oturmuş olabilirsin ama yine benimle evlenmiştin.”
“Haklısın, o zaman biz ikinci kez evleniyoruz.”
“Ama ilk kez düğün yapıyoruz.”
“Karun, ben artık işin gerdek kısmına geçmek istiyorum. Umarım tüm enerjini burada harcamazsın,” dediğimde bir an kahkaha atacak sandım. Dudakları yana doğru bükülmek için onu zorlarken bakışlarında hınzırlık akıyordu.
“Yalnız kaldığımızda enerjimden eksilen bir şey olmadığını bizzat göreceksin.” Bu konuda hiç şüphem yoktu.
Pistin etrafında yanan kandiller ortaya mistik bir görüntü çıkarırken Karun’la karşı karşıya durduk. Dans mı edecektik yoksa başka bir oyun mu oynayacaktık, henüz bilmiyordum. Bir an her şey sustu, hemen ardından zurna sesleri yükseldi. Ağır, uğultulu ve gururlu ritimlerle zeybek çaldılar. Olamaz, zeybek mi oynayacaktım? Yalnız kaldığımız ilk anda Karun’u parçalayacaktım.
Zeybek oynamasını biliyordum ama herkesin gözleri üzerimizdeyken Karun kadar iyi oynayabilir miydim, bilmiyordum. Müzik ağır ağır akmaya başladığında Karun ilk adımı attı. Ayağını yere bastığı an yerdeki toprak bile sanki bir an ciddileşmişti. Karun dizlerini hafifçe kırmıştı ama gövdesi bir çınar gibi dimdikti. Kollarını iki yana açtığında ne kadar heybetli göründüğünün farkında değildi. Bugün ona tekrar ve tekrar âşık olmuştum.
Gelinliğimin ince etekleri rüzgârda hafifçe dalgalandığında zeybeğin ritmi tüm bedenimi esir aldı. Bu sadece bir dans değildi, iki âşık yüreğin birbiriyle mühürlenmesiydi. Karun bir tek bana bakıyordu, yalnızca bana. Her adımında biraz yaklaşıyor, sonra ağır hareketlerle geri çekiliyordu. Zeybeğin meydan okuyan adımlarıyla beni çağırıyordu.
Omuzlarımı geriye alıp başımı dik tuttum. İlk adımımı hiç acele etmeden yavaşça attım. Zeybek ağır oynanan bir oyundu. Dizlerimi hafifçe büktüğümde gelinliğimin etekleri yeri süpürmüştü. Gövdemi dik tutarak kollarımı ağır ağır iki yana açtığımda müziğin ritmiyle hareket ediyordum. Parmaklarımın duruşu gevşek ancak kararlıydı. Bedenimin dengesini koruduğum için artık gelinliğimin ağırlığını hissetmiyordum.
Başımı kaldırdığımda Karun’la göz göze geldim. Onun mavilerinde ihtiyacım olan cesaret ve güveni bulmanın rahatlığıyla ona doğru bir adım attım. Her adımımla dizlerimi hafifçe büküyor, sonra yeniden doğruluyordum. Karun’un göz hapsindeyken yavaş ve kontrollü bir şekilde döndüm. Gelinliğimin tülü havayı yalayıp geçtiğinde başımı bir an eğdim ama sonra daha dik bir şekilde kaldırdım.
Bu sadece bir zarafet gösterisi değildi, aynı zamanda kocamla uyum içinde hareket etmekti. Ayağımı sertçe yere vurduğumda sanki toprak bana cevap veriyordu. Kollarımı biraz daha yukarı kaldırdığımda parmaklarımın duruşu şimdi biraz gergindi. Karun bana yaklaştığında geriye çekilmedim. Ben de ona doğru bir adım attığımda dizlerim çöktü, gövdem öne büküldü ama daha sonra yavaşça doğruldum.
Zurnanın sesi yükseldiğinde nefes alışlarımız hızlanmıştı ama kontrol bizdeydi. Karun karşımda yere çöktü, bir dizini yere vurduğunda tüm bedenim titremişti. Kollarımı indirmeden sadece onu izliyordum. Başını hafifçe eğdiğinde bakışları bana kitlenmişti. Ritme uyarak yavaşça ayağa kalktığında mavi gözleri koyulaşmıştı.
Alnında biriken terler şakaklarından süzülüyordu ancak bunu hiç umursamıyordu. Kollarını yeniden açtığında onun kol mesafesinde yavaşça kendi etrafımda döndüm. Daha sonra müziğin ritmiyle biraz geriye çekildiğimde Karun’un bakışlarındaki o gururlu ifadeyi yakalamıştım. Onunla ilk kez zeybek oynarken beklediğinden daha iyi bir iş çıkarıyor olmalıydım.
Karun’la zeybek oynamak benim için geceyi en anlamlı kılan şeylerden biri olmuştu. Müzik durduğunda pisti diğer konuklara bırakıp biraz dinlenmek için masamıza geçtik. Bu gece hiç bitmesin istiyordum. Daha önce bu kadar çok eğlendiğim bir gün olmamıştı.
***
Gündüz başlayan düğünümüz gece geç saatlere kadar sürmüştü. Hayatımın en tatlı yorgunluğu olduğunu söyleyebilirdim. Saat üç gibi herkes yavaş yavaş dağılmaya başladığında Karun’la eve gitmemiştik. Evi arayıp Defne’nin çoktan uyuduğunu, herhangi bir sorun olmadığını öğrenince Karun’la geceyi dışarıda geçirmeye karar vermiştik. Sabah eve uğrayıp kızımızı ve bavullarımızı alıp balayına gidecektik ama bu gece buradaydık.
Düğünümüzün yapıldığı alandan ayrılmamıştık. Bu gece baş başa kalmak istediğimiz için korumaları bile göndermiştik. Düğünü yaptığımız alanı arkamızda bırakarak buradaki en yüksek uçurumun tepesine çıkmıştık. Bu geceyi kocamla yıldızların altında geçirmek istediğimden Karun’u buna ikna eden bendim.
Yere bir battaniye sermiştik, yanımıza aldığımız sepetin içinde de birkaç atıştırmalık ve içecek bir şeyler vardı. Etrafımıza da birkaç kandil koymuştuk. Karun’la içkimizi yudumlayıp gecenin sessizliğinde yan yana oturmak çok keyifliydi. “İlk tanıştığımız zamanı düşünüyorum,” dediğinde yumuşak bakışlarında geçmişe açılan bir kapı vardı.
Ne şartlarda karşılaştığımızı hatırlayınca güldüm. “Eminim seni tuzağa düşürmek için düşmanlarınla iş birliği yapan biri olduğumu düşünmüşsündür.”
Dudakları kıvrıldığında bunu inkâr etmeyerek başını salladı. “Kurtulmam gereken bir baş belası olduğunu düşünmüştüm.” Bir an sustuğunda tıpkı bakışları gibi sesi de değişti. “Kaçtığım her şeydin.” Elimi tuttuğunda teninin sıcaklığını sadece elimde değil, aynı zamanda yüreğimin en derinlerinde hissediyordum. “Tuzak sandığım şey meğerse hayatımın kadınını bana getiren bir araçmış.”
Söylediklerinin rahatlığıyla omuzlarım gevşediğinde yerinden kayarak bana biraz yaklaştı. “Sen beni her anlamda darmadağın eden bir kadınsın, Saka.” Sitem eder gibi başlayan sözcüklerin devamında, “Ama…” diye ekledi. “Sonra bana içinde yaşayabileceğim gerçek bir dünya verdin.” Ve o gerçeklik bizdik.
Karun kadehinde kalan tüm içkiyi içip boş kadehi bir kenara bıraktı. Boynundaki kravatı çekiştirerek çıkarırken arzu dolu bakışları bedenimin kıvrımlarında geziniyordu. “Ciddi misin sen?” diye sorarken afallamıştım. “Kolumu kaldıracak hâlim kalmadı, derhâl aklından geçenleri imha et.”
Kravatını bir kenara atarken sadece bakışlarıyla beni soyuyordu. “Aklımdan neler geçtiğini bizzat öğrenmek üzeresin.”
Bir kaçış yolu arayarak etrafıma baktım ama bu dağın başında bizden başka kimse yoktu. Yorgunluktan hiç hâlim kalmamıştı, daha sonra da sevişebilirdik. “Hava serin, bence artık dönelim.”
“Hiç üşümüyorum.” Karun gittikçe koyulaşan gözlerle bedenimi süzerken gömleğinin düğmelerini açmaya başladı. “Seni de ısıtabilirim.”
Tam itiraz edecektim ki gömleğinin önünü açınca yutkundum. Onun o sıkı ve sert kaslarına karşı koymak mümkün değildi. Daha şimdiden parmak uçlarım karıncalanmaya başlamıştı. Karun ayağa kalkarak elimi tutup beni de kaldırdı. Başparmağıyla elimin üstünü okşarken başını omzuna doğru eğdi ve üzerimdeki gelinliği gelişigüzel süzdü.
“Tüm gün bu gelinliği taşımak seni yormuş olmalı, Bige Efil Saka Kalender.” Nihayet soyadını adımın yanına eklemenin hazzıyla omuzlarımı tutup beni yavaşça çevirdi. Artık ona sırtım dönüktü. “Karımı bu ağır şeyden kurtarmak bir koca olarak vazifem.” Gelinliği çıkarmak istemesinin tek nedeni yükümü hafifletmek değildi.
Ellerini sırtımın arkasında hissettiğimde hiç kıpırdamadım. Fermuarı aşağıya doğru çekerek gelinliğin arkasını açtı. Elleri omuzlarımın iki yanında durdu ve gelinliğin yakasını tutup omuzlarımdan aşağıya düşürdü. Gelinliğim üzerimden sıyrılarak ayaklarımın önüne düştüğünde mini, ipek bir kombinezonla kalmıştım.
Karun kollarını belime dolayıp arkadan bana sarıldığında istemsizce kollarının arasında titredim. Çenesini omzuma yaslayınca ılık nefesini çıplak tenimde hissettim. “Bugün o karşı konulmazdın ki tüm gün bu gelinlikten kurtulmanın hayalini kurdum.” Çenesini çıplak omzuma sürterek hafif boğuk bir sesle fısıldadı. “Bu gece kurtuluşun yok.” Kurtulmak isteyen de yoktu.
Karun başını hafifçe eğerek boynuma küçük öpücükler kondurmaya başladığında elleri belimi sıkıca tutuyordu. Her an kaçacakmışım gibi belimi bırakmayı düşünmüyordu. “Konu sen olunca çok doyumsuzum ya da teninin kendine has bir büyüsü var.” Sıcak dudakları ılık nefesiyle birleştiğinde öptüğü yerler kor gibi yanıyordu.
Başımı yan tarafa eğerek boynumda ona daha çok alan açtım, durmasını istemiyordum. Boynuma kondurduğu küçük öpücükler bile beni etkiliyordu. Belimdeki elleri yavaşça kayarak karnımın üzerinde durdu. Bir eli kombinezonun ipek kumaşına sürtünerek yukarı tırmandığında nefes alışlarım hızlandı.
Öpücüklerini eşitlemek için yüzünü boynumun diğer tarafına gömdüğünde sırtım onun kaslı göğsüne yaslıydı. Boynumun sol tarafına yaptığı gibi yine hafifçe ısırarak öpünce inledim. Yukarı tırmanan eli göğsüme ulaşmıştı. Parmakları göğsümün tomurcuğunun üzerinde gezinince alt dudağımı dişledim. Başımı iyice arkaya atarak ona biraz daha yaslandım.
Parmakları kışkırtıcı bir yavaşlıkla göğsümün tomurcuğunda gezindi, daha sonra iki parmağının arasına alıp hafifçe sıkınca inleyerek kollarının arasında titredim. İri eli göğsümü kavrayıp bazen okşuyordu bazense sıkarak beni kıvrandırıyordu. Karnımda duran diğer eli aşağıya kayıp kombinezonun altına sızdığında beklentim artmıştı. Bu gecenin bitmesini hiç istemiyordum.
Karun’un parmakları bacağıma sürtünüp iç çamaşırımı kavradı ve aşağıya çekti. Hiç zorlanmadan çamaşırımı kalçamdan sıyırıp tıpkı gelinliğim gibi onu da bacaklarımdan aşağıya düşürmüştü. Elini kadınlığımın üzerinde hissettiğimde içim ürpermişti. Dudakları boynumda kendi izini bırakırken parmakları bir yılan gibi kıvrılarak beni çıldırtmaya başlamıştı.
Yukarıdaki eli de hiç rahat durmuyordu, göğüslerimde gezinip onları sıkıp okşayarak soluğumu kesiyordu. Aşağıdaki eliyse beni kavrıyor ve sınırlarımı zorluyordu. Dişlerini boynuma biraz sert geçirince aralık dudaklarımdan çıkan iniltiler arttı. Nefes alışlarım düzensizleştiği esnada parmaklarından birini içime itti.
Bunu yapmasıyla sırtım yay gibi bükülerek onun çıplak göğüs kafesine sürtünmüştü. Vücudum onun en küçük dokunuşuna tepki verdiğinden beni kışkırtmak için fazladan bir şey yapmasına gerek yoktu. İkinci parmağı da içimdeki yerini alınca alt dudağımı dişleyerek bacaklarımın arasındaki baskıya direndim.
Karun duracak gibi değildi. Parmakları içimde belli bir ritim tutturmaya başlayınca tüm bedenim karıncalandı. Eğer biraz daha parmaklarını içime koyup çıkarırsa orgazm olabilirdim. Seks konusunda ondan daha zayıftım. “Biraz ağırdan al.” Güçlükle konuşup ona döndüğümde fazla sabırsız olduğu için ikinci kez konuşmama izin vermedi. Dudaklarımı örten dudaklarıyla ona teslim olmam uzun sürmemişti.
Öpüşü derin, yoğun ama yavaş değildi. Hoyratça bir duyguyla dudaklarımı talan ederken parmaklarım onun göğüs kafesini keşfe çıkmıştı. Sevdiğim adamın güçlü kollarının arasında kaybolmuş durumdaydım. Onun sıcaklığı serin havanın esintisinden beni koruyordu. Teni sıcacıktı, kalbiyse benimkinden bile daha hızlı atıyordu.
Soluksuz bir şekilde birbirimizi öperken iri elleri neredeyse vücudumun her yerindeydi. İçimde büyüyen tutkunun beni esir almasına izin vererek ellerimi pantolonunun kemerine kaydırdım. Tenim onun tenini tanıyordu ve onun bağımlısıydı. Bu yüzden pantolonunun kemerini çözüp fermuarını açarken beni neyin beklediğini iyi biliyordum. Belki de bunun sabırsızlığını yaşıyordum.
Karun yavaşça beni yere eğerken dudaklarımız birbirinden ayrılmamıştı. Sırtım yerdeki yumuşak battaniyeye değdiğinde üzerimdeki yerini alması uzun sürmemişti. Diziyle bacağımı hafifçe aralayarak iyice bacaklarımın arasına yerleşti. Dudakları sadece kısa bir anlığına dudaklarımdan ayrıldığında sıkıca omuzlarını tuttuğumun farkında değildim.
Aldığımız hızlı soluklar birbirine karıştığında dudakları hâlâ çok yakınımdaydı. Gözlerimde ihtiyacı olan her şeyi buluyormuş gibi beni izlerken boğuk bir sesle, “Saka…” diye mırıldandı. Her nefesle içinde adı konmamış ama gittikçe büyüyen bir duyguyla beni izliyordu. “Seni çok seviyorum.” Bu bir adamın ruhuna kadar teslim olmasıydı.
Kollarımı boynuna dolayıp ona gülümsediğimde sanki gökyüzündeki tüm yıldızlar birbirimize ait olduğumuza tanıklık ediyordu. “Ben de seni çok seviyorum, Sanrı.” Dudaklarımdan çıkan sözcükler gecenin sessizliğine karıştığında daha fazla dayanamayıp beni tekrar öpmüştü.
Sadece saniyeler içinde onu içimde hissettiğimde sırtım bükülerek ona daha sıkı tutundum. Terleyen bedenlerimiz uyum içinde hareket ediyordu ve benimle her bütünleştiğinde iniltilerim duyduğu tek ses oluyordu. Bu gecenin tamamı kelimelerden çok hislerden oluşuyordu. Çocukluğumu katleden tüm düşmanlarımı paramparça ettiğim bu uçurumun kıyısında, kocamla sabaha kadar sevişmiştim.
Düğün gecemizi bir uçurum kıyısında Karun’la en ateşli şekilde geçirdikten sonra güneşin doğuşunu birlikte izlemiştik. Onun kollarında yeni bir güne başlamaktan daha güzel bir şey yoktu. Öğle saatlerinde uçuşumuz vardı, hazırlanmak için çok zamanımız kalmamıştı. Bir duş alıp üzerimizi değiştirmek üzere eve geldiğimizde saat daha sabahın sekiziydi.
Araba malikânenin bahçesinde durduğunda daha yeni arabadan inmiştik ki evden çıkan Defne’yi gördük. Üzerindeki pijamaları buruşmuştu, kahve saçlarıysa darmadağındı. Uykulu gözlerini ovuşturarak çıplak ayaklarla paytak paytak yürürken kocaman yastığını arkasından sürüklüyordu. Gittiği her yere peşinden yastığını da götürmeye alışkındı.
Bu saatte neden uyanmıştı, bilmiyordum ama uyanıp ağlayınca bu sefer anne ve babası odasına gitmemişti. Ne zaman ağlasa bebek telsizinden sesini duyup hemen yanına giderdik. Bu sefer bizi odasında bulamayınca büyük ihtimalle evde olmadığımızı anlamış ve yastığını alıp dışarı çıkmıştı. Neyse ki ağlamıyordu ama terliydi ve ayaklarında çorap bile yoktu.
Yastığını arkasından sürükleyerek nereye gittiğini bilmiyordum, bence o da bilmiyordu. Uyku sersemliğiyle hareket ettiği çok açıktı. Minicik eliyle gözlerini ovuşturup sarsakça yürürken beni görünce durdu. Babasından miras aldığı mavi gözleri hafifçe aralandığında dudaklarını sarkıttı, ağlamaklı bir sesle, “Anni,” deyince güldüm. Baba derken hiç harf hatası yapmazdı ama bana gelince arada anni derdi.
Gerçi bu da bir şeydi. Birkaç kelimelik kısa cümleler kuruyor, derdini bir şekilde anlatıyordu. Her aile kendi çocuğunun dilinden anladığı için Defne’nin ne demek istediğini hep anlıyorduk.
O kadar sevimli ve komik görünüyordu ki ona doğru yürürken gülümsüyordum. “Bir gece evde yoktum ve sen yastığını alıp evi mi terk ediyorsun?” Yanına gidip onu kucağıma aldığımda bile kocaman yastığını bırakmamıştı. Anlaşılan bu yastık da bizimle balayına geliyordu.
Henüz tam ayılmadığı için Defne kollarımın arasına girince esneyerek başını göğsüme yasladı. “Çok mu uykun var?” Başımı eğip yumuşak saçlarına küçük bir öpücük kondurdum. “Bavullarımızı toplayana kadar biraz uyuyabilirsin.”
Defne’yi odasına bırakmak yerine kendimle birlikte çatı katına çıkarmıştım. Çok terlediği için önce bezini, sonra da üstünü değiştirdim. Onu babasıyla odada bıraktıktan sonra aşağıya inip mamasını hazırlamıştım. Biberonu Karun’a verip banyoya girdim. Karun yatakta onun yanına uzanıp Defne’nin karnını doyuruyordu. O Defne’yi uyutana kadar ben de banyo yapabilirdim.
Banyodan çıktığımda sadece Defne değil, Karun’un da uyuduğunu gördüm. Defne babasının üzerine çıkıp kollarını ve bacaklarını ona sarmıştı. Başını Karun’un göğsüne yaslamış, dudakları hafif aralıklı bir şekilde uyuyordu. Anne ve babasının kokusuyla uyumak en sevdiği şeydi. Karun’un bir eli onun sırtındaydı. Başını hafifçe Defne’nin saçlarına doğru eğip huzurlu bir uykuya dalmıştı. Ne kadar güzel göründüklerinin farkında bile değillerdi.
Defne’yi doğurana kadar kız çocuklarının babalarına âşık olduğunu hiç bilmiyordum. Kendi babamla hiçbir zaman bu kadar yakın olmadığım için onların arasındaki bağ kalbimi ısıtıyordu. Defne babasına tapan bir çocuktu, ilk kelimesi bile baba olmuştu. İkisinin bu kadar iyi anlaşması çok hoşuma gidiyordu.
Karun ve Defne’yi uyandırmak istemediğim için odada fazla durmadım. Onlar uyandıktan sonra bavulları toplayacaktım. Karun’un özel jetlerinden biriyle seyahat edeceğimiz için uçağı kaçırmak gibi bir endişem yoktu. Aşağıya indiğimde evdeki çalışanların uyandığını gördüm. Mutfağa girdiğimde kimse beni burada gördüğüne şaşırmadı çünkü artık çok sık mutfağa girip yemek yapıyordum.
Defne henüz çok küçük olduğundan eskisi gibi her günümü dışarıda geçirmiyor veya sinirlendikçe evden kaçıp gitmiyordum. Kızımla zaman geçirmek en sevdiğim etkinlikti. Sabahları erken uyanan biri olduğumdan çoğu zaman mutfağa girip kahvaltıya yardım ediyordum. Bazense akşam yemeklerini ben yapıyordum. Karun benim yaptığım yemekleri yemeyi çok seviyordu.
Bir seferinde İtalya’dayken şakayla karışık annesi gibi benim de ona hiç yemek yapmadığımı söylemişti. O lafı içime çok dokunmuştu çünkü bu bir sitem değildi, hiç tatmadığı bir duyguya olan özlemiydi. Annesinin onu mahrum bıraktığı her şeyi ona vermek istiyordum. Bu yüzden zaman buldukça mutfağa girer ve onun için yemek yapardım.
Mutfaktaki kızlarla kahvaltıyı hazırlamamız çok vaktimizi almamıştı. Kısa sürede tüm ev halkı sırasıyla uyanıp masadaki yerini almıştı. Defne hâlâ uyuduğundan Karun aşağıya tek başına inmişti. Dün düğün geç saatlere kadar sürdüğünden herkes akşamdan kalmaydı ve sık sık esniyordu. Levent ve büyükbabamsa neredeyse masada uyuyacaktı.
“Levent yüzünü yıkamadın mı, neredeyse çayın üzerine düşeceksin.” Çiçek ona seslendiğinde Levent uykulu gözlerini açmak için kendini zorladı.
“Yenge gece hiç uyumadım, gözünü seveyim bir sal beni.”
Çiçek onun tabağına baktığında henüz tek lokma almadığını gördü. “Karnını doyurduktan sonra akşama kadar uyuyabilirsin.”
“Çiçek ben de daha hiçbir şey yemedim, farkında mısın?” Çağıl kıskançlık yaparak yanında oturan kıza sataştı. “Şu piçle ilgilendiğin kadar kocanla ilgilenmiyorsun.”
Çiçek onun tabağına baktığında Çağıl’ın tabağındaki her şeyi silip süpürdüğünü gördü. Gülmemeye çalışarak kocasının tabağına birkaç dilim börek koydu. “Senden daha iştahlı birini görmedim,” demişti ki hepimizin gözleri anında Gurur’u buldu.
Çiçek’in bile inkâr edemeyeceği bir şey varsa o da kimsenin Gurur kadar iştahlı olmadığıydı. Kavurmayı tavasıyla birlikte önüne koymuş, tek başına yiyordu. Masaya oturalı daha on dakika olmamıştı ama daha şimdiden yarısından fazlasını yemişti. Sinirli bakışlarım ona kenetlendiğinde Çiçek yaklaşan felaketi anlayıp hafifçe öksürerek Gurur’un dikkatini çekmeye çalıştı.
Gurur yemek yerken dışarıdaki dünyayla tüm bağlantısını kopardığı için Çiçek’in uyarılarını fark etmedi. Levent kısık bir sesle ona doğru eğilip, “Amca,” diye seslendi. “O Bige yengenin yemeğiydi.”
Doğumdan sonra etlere duyduğum yoğun aşkım depreştiği için eskisi gibi masamda mutlaka et olurdu. Gurur dün düğünde yaşananların hırsını kavurmadan çıkarmak ister gibi onu bana vermedi. Farah’la olan her şey çok sinirlerini bozuyordu. Çağıl gülmemeye çalışarak Çiçek ve Levent’i durdurdu. “Rahat bırakın onu.”
Çayımdan bir yudum alıp bakışlarımı Çiçek’e çıkardım. “Biz dönene kadar arada odamdaki menekşeleri sular mısın?” Balayındayken menekşelerimin solmasını istemiyordum.
Çiçek tebessüm ederek başını salladı. “Ben hallederim, abla.”
“Yine ev işlerine koşturup kendini yorma.” Çiçek eski alışkanlıklarını bir türlü bırakamadığından iki dakika yerinde durmuyordu. Artık bu evin hizmetçisi değil, geliniydi. Ev işlerini çalışanlara bırakıp kocası ve karnındaki bebekle ilgilenmeliydi. Karun onu uyardıktan sonra, “Yeğenim nasıl?” diye sordu.
Çiçek istemsizce karnına dokunurken tebessüm etmeden duramıyordu. “Rutin kontroller için bugün Çağıl’la hastaneye gideceğiz ama bebeğim iyi.”
“Bebeğin değil, bebeğimiz.” Çağıl onun tabağını masadaki her şeyle doldururken homurdanmakla meşguldü. “Onu tek başına yapmadın.” Karun ve Gurur’un yanında böyle bir şey söylemesi bile Çiçek’i utandırmıştı. Onun kızaran yanaklarını görmek Çağıl’ı güldürdü. İşi gücü karısını utandırmaktı.
Kahvaltıdan sonra Defne uyanmıştı. Ona biraz meyveli yoğurt yedirdikten sonra Karun onu alıp bahçeye çıkarmıştı. Bavulları toplarken Defne’nin ayağımın altında dolaşmasını istememişti. Bir haftalık tatilimizde bize gereken her şeyi bavullara koymuştum. Karun bavulunu kendi hazırladığı için onun sadece bir bavulu vardı. Defne’ye de bir bavul hazırlamıştım ama benim eşyalarım üç bavula zor sığmıştı. Bir haftalık tatil için bence azdı bile.
Çantamı ve ceketimi alıp aşağıya indim. Furkan ve Nedim yukarı çıkıp bavulları aşağıya taşıyordu. Dışarı çıktığımda gördüğüm manzarayla bir an hiç kıpırdayamadım. Karun ablasının defne ağacına yaslanmış, onun gölgesi altında oturuyordu. Gözlerini bir an olsun kızımızdan ayırmadan onu izliyordu. Defne de babasının yanındaydı ve yerdeki oyuncaklarıyla oynuyordu.
Belki de ilk kez iki Defne aynı karede buluşmuştu. Karun’un yaslandığı o ağaç, ablasının ruhuyla bütünleşen defne ağacıydı. Bazı günler uzun uzun izlediği, bakarken maziye sürüklendiği o defne ağacının altında oturuyordu. Yanındaysa kızı olan Defne vardı. Karun’un yüzüne bakınca belki de ilk kez onu bu kadar huzurlu görmüştüm. Geçmişin azabından sıyrılıp yeni başlangıçlara kucak açan bir adamın mutlu yüz ifadesine sahipti.
Üstelik hava biraz serindi ama Karun’un üzerinde ceketi yoktu. Üşüyormuş gibi de görünmüyordu. Etrafında emekleyerek oynayan o çocuk, babasının hayatına baharı getirmişti.
Korumalar bavulları arabaların bagajına taşıyınca Karun, Defne’yi kucağına alarak ayağa kalktı. Yanıma geldiğinde artık yola çıkma zamanımız geldiği için bana arabasını gösterdi. “Hazırsan gidelim.
Tebessüm ederek başımı salladım. “Gidelim.”
Defne’yi kucağında taşıyarak arabasına doğru yürüdüğünde hemen arkalarından onları takip ediyordum. Karun’un kollarında neşeli sesler çıkaran Defne’nin dudaklarında, henüz yaşanmamış yarınların bütün umutları nefes alıyordu. Birkaç adım geriden onları izlerken geldiğimiz son noktaya hâlâ inanamıyordum.
Bir zamanlar birbirinden kaçan iki insandık ama şimdi aynı hayata kök salmıştık. Tüm o imkânsızlıkların içinde filizlenen bir aşkın yuvaya dönüşmesi hiç kolay olmamıştı ama bir şekilde bunu başarmıştık. Artık Karun’un kolları benim yuvam, omuzlarıysa bir çocuğun başını korkusuzca yasladığı güvenli bir sığınağa dönüşmüştü.
Geç de olsa anladım ki mutluluk, çoğu zaman güneşli günlerde değil; gecenin karanlığında, bir adamın, “Yalnız değilsin,” diyen fısıltısında ve bir kadının kalbindeki huzurda gizliydi.
Biz Saka ve Sanrı’ydık.
Ne Saka bilirdi Sanrı’nın olmadığı bir gökyüzünde uçmayı.
Ne de Sanrı bilirdi Saka’nın olmadığı bir hayatı yaşamayı.
Yorumlar