Gözlerimi açmak için kendimi zorlarken göğüs kafesimi ezen sert yatak çok rahatsız ediciydi. Yanağıma değen soğuk çarşaf ve sırtımı yakan derin ama yabancı acıya bir anlam veremedim. Bir yatakta yüzüstü yattığımın farkındaydım ama buraya neden ve nasıl geldiğimi bilmiyordum. Tam olarak neler olmuştu? Nefes aldıkça sanki kaburgalarımın arasına bir bıçak saplanıyormuş gibi canım yanıyordu.
Kıpırdamaya çalıştıkça sırtımın sağ tarafındaki acı şiddetini artırıyordu. Soluduğum dezenfektan kokuları midemi bulandırırken kulağıma gelen düzenli bip sesleri de kafamı karıştırıyordu. Bir hastane odasında olmalıydım ama burada ne işim olduğunu anlayamıyordum. İlaçların etkisinde olan zihnim sanki bilmem gereken gerçekleri saklıyordu.
Dışarıda gelen uğultuyu, konuşmaları ve ağıt yakan kederli sesleri duyabiliyordum. Bir de hiç durmayan ağlama sesleri… Neler oluyordu? Bu ağlayan kim veya kimlerdi? Kalbimde nükseden korkuyla hafızamı zorladım. Gözden kaçırdığım bir şeyler olmalıydı. Gök gürültüsü düşüncelerimin arasıza sızıp içimde bir boşluk yarattı ve hemen devamında aklıma yağmur gelince irkildim.
Puslu zihnimdeki anıların hiçbiri net değildi ama bir şeyler hatırlamaya başlamıştım. Bir mahkeme salonu, hâkimin tokmağını kürsüye vurarak Gurur ile ikimizi boşaması gibi şeyler… Babamı görmek için şirkete gittiğimi ve eve dönerken aynı arabaya bindiğimizi de hatırlıyordum. Yağan yağmur beni çok korkuttuğu için babam bana sarılıp saçlarımdan öpmüştü. Bu da hatırladığım şeylerden biriydi.
“Her şey yolunda, ben buradayım, daima yanında olacağım.” Babamın sıcak sesi zihnimde hayat bulunca az da olsun rahatladım. “Bir daha kimsenin sana zarar vermesine izin vermeyeceğim,” demişti. Peki, ya sonrası? Sonra ne oldu?
Henüz algılarım açılmadığından devamında olanları hatırlayamıyordum. Dışarıdaki ağlama sesleri artınca yataktan çıkmak için kendimi zorladım. Bir şeyler oluyordu ve ben daha şimdiden öğreneceklerimden korkmaya başlamıştım. Bir kadının ağıdıyla içim öyle bir ürpermişti ki korku, sinsi bir yılan gibi kıvrılarak sol göğsüme sokuldu.
Ellerimi çarşafa bastırıp dikkatli bir şekilde dirseklerimin üzerinden yükseldim. Sırtımda nedenini bilmediğim bir yara vardı ve sadece bu hareketimle bile dikişlerin gerildiğini hissedebiliyordum. Dişlerimi sıkarak çığlığımı bastırdım ve ayaklarımı yatağın kenarından aşağı uzattım. Çıplak ayaklarım soğuk zeminle buluştuğunda bir an ürperdim ama bu çok kısa sürmüştü.
Güç bela yataktan çıkıp ayaklarımın üzerinde durdum, üzerimde bir hasta önlüğü vardı. Sırtımdaki üşüme hissiyle önlüğün arkasının açık olduğunu anladım. Bu hâlde dışarı çıkamayacağımdan koltuğun üzerinde duran hırkaya doğru yürüdüm. Bu kimin hırkasıydı, bilmiyordum ama sadece hırkası değil, çantası da buradaydı.
Hırkayı titreyen ellerle alıp güçlükle giydim. Hırkadan aldığım sümbül çiçeği kokusuyla aklıma tek bir isim gelmişti. “Elmas anne?” Ona ne zaman sarılsam burnuma gelen tek koku bu olurdu. Muhtemelen yanılıyordum, annemin olduğu bir şehre o gelmezdi.
Henüz gücüme kavuşmadığımdan attığım her adımla dizlerim titriyordu ama kapıya ulaşabildim. Yürüdükçe sırtımda nabız gibi atan yara canımı çok yaktığı için dişlerimi sıkıyordum. Gözlerimin önü sık sık karardığından her an yere düşebilirdim ama bu olmadan önce kapıyı açabildim. Duvara tutunarak dışarı çıktığımda koridorda gördüğüm kalabalığa inanamadım.
Aşiretimizin ileri gelenlerinin burada ne işi vardı? Diyarbakır’da gördüğüm insanların çoğu buradaydı. Babamın yakın adamları, dostları ve akrabalarımızın büyük bir bölümü koridoru doldurmuştu. Hepsinin yüz ifadesinde bakan herkesin yüreğini hüzne boğan bir matem havası vardı. Erkekler başlarını eğmişti, kadınlarımızsa hıçkırıklar içinde birbirlerinin omuzlarında ağlıyordu.
Cenazemiz mi vardı?
Kafa karışıklığıyla buradaki insanlara bakarken Aksa, “Uyanmışsın,” diyerek bana doğru yürüdü. Koridorda gördüklerimden sonra onunla aramızdaki dargınlığı düşünecek durumda değildim.
Aksa’nın perişan hâline ve ağlamaktan kızaran gözlerine bakıp tam neler olduğunu soracaktım ki, “Ümit!” diyen annemin feryadıyla hemen buradaki bir odaya döndüm. Kapısında insanların eksik olmadığı o odadan annemin haykırışları ve ağlayan sesi geliyordu.
Onun yanına gitmek için aceleyle bir adım atmıştım ki Aksa hemen yolumu kesti. Beni durdurmak için kolumu tutup ağlamaktan çatallaşmış bir sesle, “Farah odana dönelim,” dedi aceleyle. Üzgün bakışları bir çığlık gibi yüreğimi talan ederken geri dönmem için bana yalvardı. “Yeni ameliyattan çıktın, ayakta durmaman gerekiyor.”
“Aksa, neler oluyor?” Ağlamaktan şişmiş gözlerine ve titreyen dudaklarına büyük bir korkuyla bakıyordum. “Birini mi kaybettik? Memlekettekiler neden burada? Kuzen söyle, kimi kaybettik?”
Aksa’nın gözlerinden birkaç damla yaş aktı ve başını eğerek sorularımdan kaçtı. Annemin acı dolu çığlıkları bir kez daha koridorda yankılandı. “Bana bunu yapmaz!” diye bağırıp ağlıyordu. “Beni bırakıp gidemez!” Kimden bahsediyordu?
Aksa’nın beni durdurmasına izin vermeden karşımdaki odaya ulaştım. Kapının önünde ağıt yakan insanları geçip odanın içine bir adım attığımda hiç kıpırdayamadım. Bu oda darmadağındı, sanki birinin öfkesinden nasibini almış gibi her eşya bir yere saçılmıştı. Annem tüm bu dağınıklığın içinde yerdeydi ve durmaksızın ağlıyordu.
Siyah saçlarının her bir teli ağlamaktan ıslanan yüzüne yapışmıştı. Dünden beri yüzünü hiç yıkamamış olmalı ki akan makyajı yanaklarında siyah izler bırakmıştı. Kan çanağına dönen gözleri ağlamaktan şişmişti. Annemin yüzü solgundu, dudaklarıysa morarıp kurumaya başlamıştı. Kollarının arasında kanlı bir gömlek tutup onu göğsüne bastırarak hıçkırıklarla ağlıyordu.
Kalbim titredi.
O kanlı gömlek kime aitti?
Annemin yanında Elmas anneyle birlikte birkaç kadın daha vardı ve Elmas anne de ağlıyordu. Elmas annenin kafasının üzerine attığı şaldan kahve tutamları görünüyordu. Saçları dağınık bir şekilde yüzüne gelirken gözlerinin elası ağlamaktan daha koyu görünüyordu. Bir konuda o da çok acı çekiyordu ama annem gibi kendini dağıtıp parçalamıyordu. O hep acısını içinde yaşayan kadınlardan olmuştu.
Annemin nesi vardı, bilmiyordum ama şu anda hiçbir şey onu yatıştırmayacak gibiydi. Başını eğip yüzünü o kanlı gömleğe gömdü ve omuzları sarsıla sarsıla, “Ümit…” diye ağlamaya devam etti.
Ümit mi?
Annemin bağrına bastığı kanlı gömlekte gözlerim oyalandığında zaman bir anda durmuştu. Önce dün geceden kalan kurşunların uğultusu kulaklarımda yankılandı, hemen ardından da yer ayaklarımın altından çekilmeye başladı. Gözlerimin önündeki örtü kalkınca dün geceye dair tüm anıların istilasına uğradım.
O ıssız sokak.
Yağmur damlaları.
Gök gürültüsü.
Ve üst üste patlayan silahlar…
“Ba… Baba?” Dudaklarımdan cılız bir nefes çıkarken ciğerlerim daraldı. Babamın kanlı görüntüsü aklımda geldikçe elimi sıkışan kalbime biraz daha bastırıyordum. Bir adım geriye atmak istedim ama yerimde sendeleyerek kapıya tutundum. Hatırladığım her sahneyle gözlerimden yaşlar sessizce akıyordu.
Sanki içimde bir şeyler paramparça oluyordu ama bunun etkisini sadece omurgamda değil, kalbimin tüm odacıklarında hissediyordum. Omuzlarımın gerginliğiyle istemsizce öne bükülüp boğazımı kanatırcasına, “Baba!” diye haykırdım.
Babam ölmüş müydü?
Çığlığımla birlikte Elmas anne yanıma koştu ama daha o bana ulaşmadan dizlerimin üzerine yığıldım. Aksa ve Elmas anne başta olmak üzere herkes etrafımı sarmıştı fakat ne bana dokunan parmakları hissediyordum ne de onları duyabiliyordum. Ellerimi soğuk zemine bastıracak kadar bükülürken artık sırtımdaki yarayı bile hissetmiyordum.
“Babam nerede!” Çığlık çığlığa ağlarken tek istediğim babamı görmekti.
Ölmüş olamazdı.
İçim çıkarcasına ağlarken babamın sesi kulaklarımdaydı ama kendisi yoktu. Dün geceye dair her anı bir anda geri döndüğünde aklımı yitireceğimi sandım. Babamın gözlerimin önünde vurulması, kanlar içinde yerde yatması ve son nefesinde bile tek düşündüğü şeyin bana ne olacağı… Babamı kayıp mı etmiştim?
“Anne yalvarırım söyle!” Gözyaşları içinde Elmas annenin ellerine yapışıp yardım isteyerek ona baktım. “Babam ölmedi, değil mi?” İçten içe gerçeği biliyordum ama bunu kabullenmek o kadar ağırdı ki… Belki de dünyanın en zor şeyiydi.
Elmas annenin gözlerinden yaşlar süzülürken bana ne diyeceğini bilmez bir hâlde dudaklarını birbirine bastırdı. Bu sefer ellerini daha sert sıktım ve duymak istediklerimi bana söylemesi için onu zorladım. “Anne kurbanın olayım söyle, babama ne oldu?”
Hastanenin beyaz ışığı bile kalbime çöken karaltıyı dağıtmaya yetmiyordu. Sanki tüm ışıklar bir anda sönmüştü. Tüm bedenim zangır zangır titrerken Elmas anneye yalvararak boynumu büktüm. “Bu kanlı gömlek babamın mı?” Sonlara doğru sesim kısılırken yeni bir hıçkırıkla omuzlarım sarsıldı. “Babama ait olmadığını söyle!”
Elmas anne gözlerini kaçırdı, tek kelime edememişti. Onlar sustukça delirecek gibi oluyordum. Dün gece yanıldığımı, babamı o sokakta kaybetmediğimi bilmeye ihtiyacım vardı. Annemle göz göze geldiğimizde ikimizin de bakışlarında aynı yıkım vardı. Annem o kanlı gömleğe sıkıca sarılırken hıçkırıklar içinde başını salladı.
“Git… Gitti.” Tıpkı bakışları gibi sesi de tükenmiş çıkarken başını eğdi ve sesli bir şekilde ağladı. “Baban gitti Farah, o bizi bıraktı.” Hayır, bu doğru değildi. Babamı son kez dün gece görmüş olamazdım. Eğer tüm bunlar bir kâbussa artık uyanmak istiyordum.
Dışarıda yağmur yoktu, gökyüzü de gürlemiyordu ama fırtınanın en büyüğü içimde kopuyordu. Etrafımdaki herkesi iterek zor da olsa ayağa kalktığımda şuurumu tamamen yitirmiş gibiydim. “Hayır, hepiniz yanılıyorsunuz.”
Sesim fısıltıyla çıkarken delirmiş gibi sürekli başımı iki yana sallıyordum. “Babam… Ölmedi.” Aceleyle gözyaşlarımı silip ayakta durmak için duvara tutundum. “Bana söz verdi.” Hıçkırarak bir kez daha başımı salladım. “Hep yanımda olacağına söz verdi.” Babam verdiği tüm sözleri tutan biriydi.
Gözlerim yavaşça annemin sarıldığı kanlı gömleği bulduğunda ellerimi sıktım. Derin derin nefesler alıp gözyaşlarımı geri göndermeye çalışırken, “O babamın değil,” diye fısıldadım. “Değil… Babamın gömleği değil.” Önce kısık çıktı sesim fakat hemen sonra haykırırcasına, “Anne bırak onu, o babamın gömleği değil!” diye bağırdım. Bu insanlar ne yaptığını hiç bilmiyordu ve annem de onlardan biriydi.
Odadaki kadınlar birbirleriyle göz göze geldi, sanki bende bir tuhaflık varmış gibi davranıyorlardı. Aksa bana doğru temkinli bir adım attığında gözyaşları yanağına süzülüyordu.
“Farah…”
“Hayır, söyleme!” Arkaya çekilerek sırtımı duvara yasladıktan sonra kızgınlıkla kaşlarımı çattım. “Babam ölmedi, hepiniz delirmiş olmalısınız!” Odadaki kalabalığı ve koridordaki sayısız insanı işaret ederek sinirden bağırdım. “Bu insanlar neden burada, cenazemiz yok bizim!”
Gözlerim odadaki herkese kaydı, hepsinin yüzündeki o keder ve acıma hissi beni çıldırtıyordu. Onların bu acıyan bakışları sanki bir bıçağa dönüşüp kalbimi deşiyordu. Üstelik annem de hâlâ dizlerinin üzerinde kendini parçalarcasına ağlayıp duruyordu. “Anne ağlamayı kes!” Ona bağırırken başım dönmeye başlamıştı ama ayakta durmak için kendimi zorluyordum.
“Ağlama anne herkese babamın öldüğünü düşündürüyorsun!” Titreyen kirpiklerimin arasından gözyaşlarım birbiri ardına akarken, “Anne…” diye fısıldadım âdeta yalvararak. “N’olur ağlama, babam yaşıyor.” Onsuz yapamayacağımızı iyi bildiği için babam bizi bırakıp gitmezdi. “Kalk evimize gidelim, babam bizi orada bekliyordur.”
Bir el omzumu kavradığında Elmas anneyi gördüm. Çektiği acıyı bile gizleyemezken yüzümü avuçlarının arasına aldı ve titreyen parmaklarla saçlarımı yüzümden çekti. Tıpkı elleri gibi sesi de titrerken ıslak bakışlarını gözlerime kenetledi. “Keça mine ew mir.”
“Hayır anne, ölmedi.” Ellerini iterek hemen dışarı çıktım. Kimsenin beni durdurmasına izin vermeden buradan uzaklaşırken nefes alamıyordum. “Babamı bulacağım, onun iyi olduğunu hepinize kanıtlayacağım!”
Tanıdığım ve tanımadığım herkes bu koridordaydı. Bige, Karun, Asaf, Barbaros hatta Sonat bile buradaydı ama boş yere gelmişlerdi, sandıkları gibi babam ölmemişti. Kimse beni durdurmaya cesaret edememişti, yüzüme baktıklarında gördükleri bir şeyler onlara engel oluyordu.
Babamı bulmalıydım.
Üzerimde sadece hasta önlüğü ve ince bir hırka olduğu için üşüyordum. Babamın yokluğunda öyle bir üşüyordum ki sanki ısınmak için onun sıcak kollarına ihtiyacım vardı. Çıplak ayaklarla soğuk zemine basıp sarsakça yürürken herkesin bakışları üzerimdeydi. Ancak ben gözümü koridorun diğer ucundan ayırmıyordum. Babam her an orada belirip yanıma gelecekmiş gibi sabırsızdım.
Attığım her adımla gözlerimin önünde babamla olan bir anımız canlanıyordu. Kaçırıldıktan sonra tekrar eve döndüğümde olanları hatırlayınca bile babamın yokluğunu daha çok aradım. Dokuz yaşındaydım, babam o gün ilk kez artık gök gürültüsünden ve yağmurdan korktuğumu fark etmişti. Yatağımın kenarına oturup bana camdan dışarısını göstermişti.
Bunu yaparken tüm korkularımı benden almak ister gibi sevgi dolu bakışları üzerime kenetlenmişti. Beni gözyaşlarına boğan yıldırımları göstererek, “Sence bu nedir?” diye sormuştu muzır bir sesle. Dokuz yaşındaki bir çocuğu kandırarak gülümsemişti. “Şimşek yine fazla mesai yapıp gökyüzünün fotoğrafını çekiyor.”
“Baba, lütfen söyle şimşeğe, işi bıraksın,” diye fısıldayıp ağlayarak ellerine yapışmıştım. “O fotoğraf çektikçe ben çok korkuyorum, baba.”
O gece, “Farah’ım…” diyen o ilgi dolu sesini şimdi de duyar gibiydim. “Evimin nazlı gülü, ruhumun incisi, benim güzel kızım.” Saçlarımı okşayarak beni kollarının arasına alıp sarılmıştı. “Baban artık yanında, korkmana gerek yok.”
Yeni ameliyattan çıktığım için ağır adımlarla koridorda ilerlerken, “Baba korkuyorum, neredesin?” diye hıçkırdım. “Herkes öldüğünü söylüyor, babam neredesin?” Şu saate kadar çoktan yanıma gelmeliydi, neredeydi?
Bir adım daha attığımda hatırladığım yeni bir anıyla göz pınarlarımdan taşan yaşlar yanaklarımı ıslattı. On yaşında ilk kez ata bineceğim esnada çok korkmuştum. O heybetli atı görünce gözüm öyle bir korkmuştu ki geriye çekilmek isterken az kalsın düşecektim. Fakat arkamda beliren bir çift kol tam zamanında belimi yakalayarak düşmeme engel olmuştu.
Yavaşça arkamı döndüğümde babamın hınzır bakışlarıyla karşılaşmıştım. “Bir attan mı korktun, küçük hanımağa?” Bana sataşarak beni kucağına aldığında sonraki adımını tahmin ettiğim için çırpınmaya başlamıştım.
“Baba bırak beni, o kocaman şeye binmeyeceğim!”
Babam beni dinlemeyip zorla atın üstüne bırakmıştı. Daha ben ağlamadan arkama geçip bir elini karnıma dolamıştı. Sırtımı onun göğüs kafesine yaslayınca korkularım yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı çünkü babam tam arkamdaydı. Başını eğip somurtkan suratıma baktığında gülümsemişti “Hiçbir şeyden korkmana gerek yok, senin arkanda duracak bir baban var.”
Adımlarım kendiliğinden durduğunda hıçkırmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Başımı çevirip omzumun üstünden arkaya baktığımda orada babam dışında herkesi gördüm ama babam aralarında değildi. Tüm hayatım boyunca arkamda dağ gibi duran babam yoktu. Her arkama baktığımda hep orada olurdu ama bu sefer yoktu.
Koridorun ortasında donup kalmıştım, artık hiç kıpırdayamıyordum. Dün geceyle ilgili tüm gerçekler bir kez daha aklıma gelince nefes dahi alamadım. Bacaklarım büküldüğünde buradaki herkesin gözleri önünde yere düştüm. Dizlerim yere öyle bir çarptı ki sanki artık yerim hep burasıydı, insanların ayaklarının altı.
Kanım koyu bir leke gibi hırkanın arkasına yayılırken başımı ellerimin arasına alıp, “Baba!” diye hıçkırıklar içinde ağlamaya başladım. “Baba neredesin? Sana yalvarıyorum geri gel!” Babam bir daha hiç geri gelmeyecekti…
Bunu kabullenmenin ağırlığıyla acı dolu çığlığım koridorun duvarlarına çarptı. Kuzenlerim yanıma koştu ama hiçbirini etrafımda istemediğim için bana yaklaşmalarına izin vermedim. Burada olmasını istediğim tek kişi babamdı ama bir tek o yoktu. Nefesim hıçkırıklara dönüştüğünde ellerimi defalarca yere vurup bu acıdan kurtulmaya çalıştım. Çığlık çığlığa ağlarken yerde dövünmem bile acımı azaltmıyordu.
Sırtımdaki yaradan sızan kanın sıcaklığını hissettim ama o yara bile canımı babamın yokluğu kadar yakamazdı. Her gözyaşıyla birlikte feryadım koridordaki herkesin kulaklarını doldurdu ama kimsenin bana yaklaşmasına izin vermedim. Tüm bedenim sarsılarak ağlarken sesim kısılana kadar kaç kez çığlık attığımı hiç bilmiyordum. Babamın olmadığı bir dünyada nasıl yaşayacaktım?
“Onu kurtaramadım!” Kendime kızarken avuç içlerimi acıtırcasına ellerimi üst üste yere vurup haykırdım. “Babam gözlerimin önünde öldü ama ben hiçbir şey yapamadım!”
Ona bir faydam dokunmadıysa onunla ölmeliydim. “Ben neden yaşıyorum!” Babamı kurtarmayan, ölüme bırakan o insanlar beni niye kurtarmıştı? Ben de o sokakta ölmeliydim.
Başım dönmeye başladığında bile hıçkırıklarım hiç kesilmemişti. Koridordaki her şey bulanıklaşmış, insanların yüzleri belirsiz hâle gelmişti. Çıkardıkları sesler bile uğultuya dönüşürken artık etrafımdaki her şey silikti. Başım zemine düştüğünde Karun abinin, “Farah!” diyen sesini duydum ama daha o yanıma gelmeden gözlerim kapanmıştı.
Babam ölmüş olamazdı.
***
“Ben de ölmeliydim!” İskender’in ellerini itip kendimi yataktan attığımda serum hortumu gerildi ve iğne kolumu kanatarak çıktı.
Hemşire bana doğru koşup, “Onu tutun!” dediğinde daha onlar bana yaklaşmadan gördüğüm su şişesini aldım. Cam şişeyi duvara vurup kırarak keskin ucunu onlara doğrulttum.
“Yaklaşmayın bana!”
Herkes yerinde kaskatı kesildi, Kılıç beni durdurmak için bir adım atınca Aksa ağlayarak, “Dur!” diye ona bağırdı. “Farah kendinde değil, ona çok yaklaşma.” Kahve gözleri korkuyla titrerken Kılıç’a elimdeki kırık şişeyi gösterdi. “Her şeyi yapabilecek durumda.”
Şu zamana kadar çok fazla şey yaşamıştım ama hiçbir acı babamın yokluğuyla eş değildi. Artık yaşamak bile işkenceye dönüşmüştü. Bu dünyadaki hiçbir kız çocuğu benim kadar babasını sevmemiştir. O benim her şeyimdi.
“Hepiniz dışarı çıkın!” Hiçbiri beni dinlemeyince şişenin keskin tarafını boğazıma yasladım. “Size dışarı çıkın dedim!” Kimsenin tesellisine ihtiyacım yoktu, tek istediğim tüm bu acıyan bakışlardan kurtulmaktı.
İçeri giren Elmas annenin dudaklarından tiz bir çığlık döküldü. Bir anlığına nefes almayı bile unuttuğundan güzel yüzü bembeyaz kesilmişti.
“Farah yapma!” Karşılaştığı bu manzara onu öldürebilirdi. Elmas anne aceleyle bana doğru yürürken korku dolu gözlerini boğazıma yasladığım şişeden ayırmıyordu. “Farah’ım ne yaparsın sen?”
“Anne söyle onlara dışarı çıksınlar!” Hıçkırdım, tekrar dizlerimin üzerine düşmeden buradaki herkesten kurtulmak istiyordum. “Sandığınız gibi kendime zarar vermeyeceğim, sadece dışarı çıkın!” Ölmeyi her şeyden çok istiyordum ama bunu yapamazdım çünkü babam annemi bana emanet etmişti. Ben de ölürsem anneme ne olacaktı?
Elmas anne buradaki herkese kapıyı gösterip, “Dışarı!” deyince kimse ona karşı çıkmamıştı. Odamdaki herkes gittiğinde Elmas anne kapıyı kapatarak bana döndü. Boğazıma yasladığım şişeyi görünce yutkunarak öne doğru bir adım attı. “Gittiler işte kızım, çekesin onu boynundan.”
Kolum yan tarafıma düştüğünde Elmas anne hemen yanıma gelip parmaklarımın arasındaki şişeyi aldı. Onu çöp kutusunun içine attıktan sonra beni yatağa oturtmasına karşı çıkmadım. Gözlerime bakınca bile ağlamamak için kendimi zor tuttuğumu görünce, “Ağla,” diye fısıldadı. “Ağlamak istiyorsan ağla, güzel kızım.”
Önce gözlerimden bir damla yaş aktı fakat daha sonra hüngür hüngür ağlamaya başladım. “Anne… Canım çok yanıyor.” Babamın hâlâ hayatta olduğunu bilmeye ihtiyacım vardı ama kimse bana duymak istediğim şeyi söylemiyordu.
“Sen söylemesen de acını görüyorum, Farah.” Elmas anne bana sarılırken boğuk sesinden onun da ağladığını anladım. “Biliyorum, dayanması çok zor ama annen için kendini bırakmamalısın.”
Sesindeki kırılma kulaklarıma ulaştığında hıçkırarak yüzümü onun boynuna gömdüm. “Her şey gözlerimin önünde oldu ama ben… Onu kurtaramadım.”
Babamın ölümüne seyirci kalmışken bir daha annemin yüzüne nasıl bakacaktım? Hepsini geçtim, ben babamın olmadığı bir dünyada nasıl yaşayacaktım? Onun öldüğünü bile kabullenemiyordum, sanki her şey kötü bir kâbustan ibaretti fakat bir türlü uyanamıyordum.
“Kendini suçlamayı bırakasın, Ümit’e olanlar senin suçun değildi.” Elmas anne kısık bir sesle ağlarken saçlarımı okşayarak beni koynunda avutmaya çalıştı. “Biraz uyu, Farah.”
Boğazımdan çıkan hıçkırıkla, “Uyuyunca hiçbir şey geçmiyor,” diye fısıldadım. “Zaten kendiliğinden de uyuyamıyorum. Gözlerimi açınca babam yanımda olmuyor, anne.” Bilsem ki uyuyunca babam yanımda olacaktı, yemin ederim sonsuza kadar uyumanın bir yolunu bulurdum. Yeter ki babam uykuda bile olsa yanıma gelsindi.
***
İki gündür birbirini tekrarlayan bir döngüye girmiştim. Uyanıyordum ve bir umut her şeyin kötü bir kâbus olduğunu düşünüp babamın nerede olduğunu soruyordum. Ne zaman uyansam ilk sorduğum hep babam oluyordu. Bana onun öldüğünü söylediklerinde başlarda bunu kabullenmeyip olanları inkâr ediyordum. Ancak daha sonra o saldırının tüm detayları aklıma geliyordu ve ben kendimden geçiyordum.
Kriz anlarında kontrolümü kaybedip saldırganlaştığımı biliyordum ama neler yaptığımı hiç hatırlamıyordum. Yakınlarım bir dakika olsun yanımdan ayrılmadıkları için gözleri hep üzerimdeydi. Çoğunlukla yanımda olan isimlerden biri de Bige ve Karun’du. İki gündür baktığım her yerde onları da görüyordum ama burada olmaları acımı yatıştırmıyordu.
Çoğu zaman annemin çığlıklarını ve geçirdiği öfke nöbetlerini duyabiliyordum. Sık sık fenalaştığı için o da bu hastanede yatıyordu hatta odası benimkinin tam karşısındaydı. Elmas anne de olmasaydı ne yapardım, hiç bilmiyordum. Sadece benimle değil, dışarıdaki tüm o kalabalıkla da ilgileniyordu. Bir çılgınlık yapmayayım diye doktorlar artık sakinleştirici iğnelerle beni uyuşturuyordu.
Aradan kaç saat geçti, bilmiyordum ama tekrar gözlerimi açtığımda bu sefer odamda sadece Elmas anneyi gördüm. Henüz uyandığımı bile fark etmediğinden ağlıyordu. Yatakta sırtüstü yatıyor olabilirdim ama yüzüm ona dönük olduğu için sessizce döktüğü gözyaşlarını görebiliyordum.
Birinin güçlü durması gerektiğinden Elmas anne, ben ve annem gibi kendini kaybetmiyordu. Bizi toparlamak için doğru düzgün acısını bile yaşayamıyordu. O da bulduğu her boşlukta şimdi olduğu gibi gizli gizli ağlıyor olmalıydı. Pencerenin önündeki koltukta oturuyordu ve hafifçe öne doğru eğilmişti. Telefonunun ekranına bakıp içli gözyaşları döküyordu.
Titreyen dudaklarından, “Ümit…” ismi döküldüğünde babamın fotoğrafına baktığını anladım. Ağlamaktan kan çanağına dönen ela gözlerini ekrandan ayırmadan hıçkırdı. “Benden sana yâr olmaz dedin, içim yana yana kabul ettim.”
Sesi çok çıkmasın diye dudaklarını birbirine bastırıp acılar içinde kıvranarak babamın fotoğrafına bakıyordu. “Başka bir kadını seviyorum dedin, sineye çektim.” Geçmişin anılarında boğulurken titreyen parmaklarla babamın ekrandaki resmine dokundu. “Karım senden rahatsız oluyor, İstanbul’a ayak basma, dedin.” Hıçkırarak başını salladı. “Gelmedim, gelmezdim de.”
Çenesi titrediğinde bir damla gözyaşının telefonunun ekranına düştüğünü gördüm. Gözyaşlarıyla babamın fotoğrafını kirletmiş gibi aceleyle ekranı silmesi beni hıçkırıklarla ağlatabilirdi. “Ölüm haberin bana gelmeseydi buraya adımımı bile atmazdım.”
Elini güçlükle kaldırıp kalbinin üzerine bastırdığında omuzları biraz daha düşmüştü. “Beni sevmediğini biliyordum ama nefret de etme istedim. Bu yüzden ne dediysen yaptım.” Kalbi acıyormuş gibi sol göğsünü sıkarken bir anlığına gözlerini yummuştu. “Senden tek bir şey istedim ve o da benden önce ölmemendi.”
Elmas annenin hıçkırıklarının sesi monitörlerdeki sesle yarışırken parmaklarının arasındaki telefon yere düştü. Eğilip onu alacak gücü kendinden bulamayınca başını ellerinin arasına aldı ve içi çıkarcasına ağlamaya başladı. “Ben her dediğini yapmışken sen niye bu isteğimi yerine getirmedin?”
Babam annem için çok iyi bir eş, bana da iyi bir babaydı ama bu kadının hakkını ödeyemeyecekti. Elmas annenin sevgisi o kadar temiz ve masumdu ki bu sevginin içinde en küçük bir leke yoktu. Tüm gençliğini babam için harcamıştı ama bir kez olsun onun karşısına geçip hesap sormamıştı. İçten içe annemin yerinde olmayı ve babam tarafından sevilmenin nasıl bir his olduğunu hep merak ettiğine emindim. Ancak babamın mutluluğuna gölge düşürecek hiçbir şey yapmamıştı.
Bağrına taş basıp onsuz bir hayat yaşamıştı, belki de yılda bir de olsa babamı görmek ona yetiyordu. Yetmese bile bu konuda kimsenin canını sıkmıyor, her şeyi kendi içinde yaşıyordu. Babam sanıyordu ki Elmas anne de onu sevmiyor ve ondan uzak bir hayat yaşamaktan memnundu. İkisi zorla evlendirildiği için babam, Elmas annenin sonradan ona âşık olduğunu hiç anlamamıştı.
Fiziksel olarak anneme benzesem de karakter olarak bence Elmas anneye daha çok benziyordum. Belki de bu yüzden birbirimize bu kadar çok çekiliyorduk çünkü ben de onun gibi her şeyi içinde yaşayan biriydim. En önemlisi ben de onun gibi kendimden çok sevdiklerimi düşünüp kendimi hep geri plana atıyordum.
Elmas anne kalbinde biriken tüm acıyı gözyaşlarıyla dışarı akıtsın diye sesimi hiç çıkarmadım. Ağlamaya ihtiyacı olan tek kişi biz değildik, sonuçta ölen onun da kocasıydı. Yüzüne gelen saçları çekmek için başını kaldırınca beni görüp sertçe yutkundu. Onu bu denli dağılmış görmemi istemediği için hemen gözyaşlarını silip ayağa kalkmıştı.
İç çekerek, “Dayê, hêsirên xwe ji min veneşêre,” dedim. Gözyaşlarını benden saklamasına gerek yoktu.
Bunu ona söylediğimde ağlamaktan çatlamış bir sesle, “Girîn wî venagerîne keça min,” dedi. Biliyorum.
Yanıma gelip yatakta dönmem için bana yardım etti. Dikkatli bir şekilde oturdum, yaramdan dolayı sırtımı arkaya yaslayamıyordum. Elmas anne yatağımın kenarına kıvrılıp elimi avuçlarının arasına aldığında ellerindeki titremeyi hissettim. Babamın yokluğunda hepimiz ne hâle gelmiştik.
Bir boğayı bile sakinleştirecek ilaçların etkisinde olduğum için uyuşmuş vaziyetteydim. Bana verdikleri şeyin etkisi geçince yapacaklarımdan korkan Elmas anne tedirgindi. Gözlerine bakınca bile bunu görebiliyordum. Kendinden çok bana ne olacağını düşündüğünden nefes alışları sıklaşmıştı.
“Bundan sonraki hayatın hiç kolay olmayacak.” Keşke bana bilmediğim bir şey söyleseydi ama zaten hayatım altüst olmuştu. Elmas anne avucunu yanağıma bastırıp hafifçe okşadığında gözlerinde kıyamayan bir ifade vardı. “Baban artık hayatımızda değildir, Farah. Hiçbirimizi kolay şeyler beklemez.”
Birinin babamdan bahsetmesiyle bile sanki benim için hayat duruyordu. Elmas anne yanağımı okşarken gözlerini benden ayırmıyordu. “Baban seni böyle görmek istemezdi.” Bunu biliyordum ama onun yokluğunda kırık, virane ve paramparçaydım.
“Aşiret ağaları çok huzursuz.” Başıyla kapıyı gösterdi, bir an önce kendimi toparlamama ne kadar çok ihtiyacı olduğunu saklayamıyordu. “Ağaları iki gündür morgda ve artık onu defnetmek istiyorlar. Sen bu hâldeyken cenazeyi kaldırmalarına müsaade etmiyorum ama onları daha fazla oyalayamam.”
Babam iki gündür morgdaydı. İçimden bunu tekrarlayınca bile ölecek gibi oluyordum ama bir türlü ölemiyordum.
Elmas anne benimle bu konuşmayı yapmaktan bile nefret ediyormuş gibi bakıyordu ama kendini buna mecbur hissediyordu. “Bilirim, çok zor ama senin artık yıkılmaya bile hakkın yoktur, kızım.” Gözlerinden süzülen yaşlarla başını sallarken bana ne kadar üzüldüğünü saklayamıyordu.
“Cenazeden sonra herkes babandan kalanları kendine pay etmeye kalkışacak.” Elimi avuçlarının arasına aldı ve belirgin aksanıyla konuşmayı sürdürdü ama bu rahatsız edici değildi. “Babandan sana kalanları korumak istiyorsan gayri kendini toparlamalısın.”
“Anne.” Her saniye ölüp ölüp dirildiğimi hissederken gözlerimden akan yaşları durduramıyordum. “Benim babam öldü… Canımın bir parçası değil, canım gitti.” Hıçkırdığımda gözyaşlarımı silmek için bile elimi kaldıracak gücüm yoktu. “Mal mülk, saltanat umurumda bile değil.”
Elmas anne benim yerime gözyaşlarımı silerken bunun benim için ne kadar zor olduğunun farkındaydı. Parmaklarının ucuyla gözyaşlarımı silip bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. “Umurunda olmayan o şeyler için baban tüm ömrünü harcamıştır, Farah. Kendin için olmasa bile baban için onun mirasına sahip çıkasın.”
Sinirlenerek kaşlarımı çatıp bana dokunmasın diye başımı arkaya çektim. “Babam öleli daha iki gün olmuş, bunu mu düşüneceğim!”
“Demet dün gece kalp krizi geçirdi, Farah!” Bir anda söyledikleriyle elim ayağım buz keserken neye uğradığımı anlayamadım. Elmas anne paniklememe izin vermeden hızlıca konuşup, “Hemen korkmayasın, şimdi daha iyidir,” dedi.
“Rabb’im onu sana bağışladı ancak annenin durumu da hiç iyi değildir. Doktorlar ilk müdahaleyi yaptığı için ameliyata gerek kalmadı amma her zaman bu kadar şanslı olmayabilir.” Yataktan çıkmaya çalışırken tüm bedenim yoğun bir korkuyla titriyordu. Annemin gece kalp krizi geçirdiğini bile bilmiyordum. Bir an önce onu görmeliydim.
Yataktan çıkmak için ani bir harekette bulunduğumda sırtımdaki yara canımı yaktığı için inledim. Elmas anne kollarımı sıkıca tutarak beni yatağa çiviledi, şimdi bakışları daha kararlı ve daha sertti. “Kendini düşünmezsin, anlarım amma annen için güçlü görünmek zorundasın! Farah, onun sana her zamankinden çok ihtiyacı var.”
Kolumu sıkarak bana bunu aşılamaya çalıştı, yıkılmama bile izin vermeyecekmiş gibiydi. Sanki yeterince yıkılmamışım gibi beni toparlamaya çalışıyordu. “Demet yoğum bakıma alındı, istesen de şu anda onu göremezsin.” Başımı eğip kısık bir sesle ağlamaya başladım. Eğer babamı koruyabilseydim ne o ölürdü ne de annem hastanelere düşerdi. Her şey benim yetersizliğim yüzünden olmuştu.
O silahı almak için babamın yanından hiç ayrılmamalıydım. Eğer benden istediği gibi arkasında kalsaydım o zaman kurşunlar beni geçmeden babama ulaşamazdı. “Her şey benim yüzümden!” O esnada verdiğim yanlış bir karar benden babamı almıştı. Orada ölmesi gereken bendim.
***
Bugün hastanedeki üçüncü günümdü ve hâlâ ağır sakinleştiricilerin etkisindeydim. Ne zaman biraz kendime gelsem dikişlerimi patlatacak bir şiddette kendimi kaybettiğimden doktorlar sakinleştirici iğnelerin etkisinden çıkmama izin vermiyordu. İçimde çığlık çığlığa haykırıp bu olanlara isyan ediyordum ama dışarıdan bakıldığında parmağımı bile kıpırdatamıyordum.
Sakinleştiriciler hareketlerimi kısıtlayıp duygularımı bastırdıkça acımı bile doğru şekilde yaşayamıyordum. Annem bu sabah yoğun bakımdan çıkmıştı ama onun da durumu benden farklı değildi. Hangimizin daha çok teselliye ihtiyacı olduğunu bilmiyordum ama hiçbir teselli sözcüğü bu acıyı hafifletmeyecekti.
Son üç gündür uyuşuk gözlerle odama girip çıkan insanları izliyordum. Kriz anlarıma denk gelmedikleri sürece hep fazla sakin ve ölüydüm. Beni ziyaret eden insanların bir sayısı yoktu. Kalenderler defalarca kez gelip gitmişti ama bir tek Gurur o kapıdan içeri girmemişti. En çok ona ihtiyacım vardı ama herkes gelmiş, bir tek o gelmemişti.
Gurur ona sarılmayışımdan hep dert yanardı.
Oysaki şu anda bir tek ona sarılmak istiyordum.
Ne hâlde olduğumu görmelerine rağmen herkes saçma bir şekilde bana güçlü olmam gerektiğini söylüyordu. Bir dakika olsun beni yalnız bırakmayan Sonat bile bunu söyleyen insanların içindeydi. Böyle bir durumda güçlü olmak mümkün müydü?
Ya onlar bilmiyordu baba acısının ne demek olduğunu ya da ben duygularımı çok uçlarda yaşıyordum. Kılıç ve İskender odaya girdiklerinde ağlamaktan kızaran gözlerimi görmek ikisini de şaşırtmamıştı. Son üç günde ağladığım kadar yirmi beş yıllık hayatımda ağlamamışımdır.
Ben babamı kaybettiysem İskender de baba yarısını, yani amcasını kaybetmişti. Siyahlar içindeyken onun da gözleri ağlamış gibi hafif kızarmıştı ama bunu benden saklamak için uzun süre benimle göz kontağı kurmuyordu.
“Amcamı Diyarbakır’a götürmek istiyorum, Farah.” İskender’in sesi titrerken bu konuda benim iznimi almak için yatağımın kenarına oturdu. “Köklerinin olduğu bir yere gömülmeli ama sen olmaz dersen…”
Devam etmesine izin vermeyerek ağlamaktan çatallaşmış bir sesle, “Babamı…” diye fısıldadım. “Gömecek misiniz?” Onu benden sonsuza kadar alıp bir toprağın altına gömmelerine nasıl dayanacaktım?
İskender bir süre ıslak gözlerime, titreyen dudaklarıma ve bedenimdeki kırılmaya bakıp içini çekti. “Ya ne yapayım, sen söyle?” Karşımda çaresiz bir şekilde dururken omuzlarını düşürdü. “Bedenini korumanın bir yolunu bulsan bile amcam bir daha bize dönmeyecek.” Biliyordum ve bunu bilmek beni kahrediyordu.
Kulağımda hâlâ babamın Farah’ım diyen sesini duyarken bir yanım onun öldüğünü kabullenemiyordu. Kılıç daha fazla dayanamayıp bir köşede duran tekerlekli sandalyeyi yatağımın yanına getirdi. “Seni babana götürmemi ister misin?”
Bunun beni daha çok üzeceğini düşünen İskender, kaşlarını çatarak sert bakışlarını ona çıkardı. “Neyden bahsediyorsun, lan!”
Kılıç onu dinlemeyip yataktan çıkmam için üzerimdeki battaniyeyi çekti. “Gözleriyle görmedikçe gerçekleri kabullenmeyecek.” Sinirlenerek İskender’e dönüp dişlerini gıcırdatarak sıktı. “Babasını son yolculuğuna uğurlasın diye Gurur sadece Caner piçini değil, Kerim amcamı da serbest bıraktı!” Abim ve amcam burada mıydı? Caner bir kez olsun beni görmeye gelmediğinden Gurur’un onları bıraktığından bile haberim yoktu.
Son üç gündür dışarıda neler dönüyorsa Kılıç bunun siniriyle fazla ters bakıyordu. “Kerim amcanın desteğiyle Caner daha şimdiden aşiret ağalarının aklına girmeye başladı. Piçin babası ölmüş ama onun tek düşündüğü liderlik!” Daha önce babamdan kurtulmaya kalkışmışken Caner’in yaptıkları beni hiç şaşırtmıyordu.
Kılıç tüm öfkesini üzerime salarak ters bakışlarını bana dikti, bu olanlar benim de suçummuş gibi davranıyordu. “Yıkılıp dağılacağın bir zaman değil, hanımağa!” Artık bir hanımağa olduğumu aklıma sokarcasına sertçe konuşup beni yataktan çıkardı.
“Hak ettiğin yere geldikten sonra istediğin kadar ağlayıp kendini dağıt ama öncesinde…” Üzerime eğilip omuzlarımı sıkarak sinirli bakışlarını gözlerime kenetledi. “Güçlü olup düşmanlarının üstesinden geleceksin!”
Nefes almak bile benim için bir azaba dönüşmüşken ağlayarak başımı iki yana salladım. “Yap… Yapamam.”
“Yapacaksın lan!” Kılıç omuzlarımı sıkarak beni sarsarken siyah gözlerindeki acıyı öfkesinin ardına saklıyordu. “Seni liderliğe hazırlamam için amcam beni Diyarbakır’dan buralara getirdi. Babandan kalanları koruyamayacak kadar âciz olduğunu düşünüyorsan…” Sustu ve bir süre beni izledi ama daha sonra söyledikleri fazla acımasızdı. “Öl daha iyi, Farah!”
“Benim de istediğim bu zaten!” Bağırarak onu göğsünden arkaya ittiğimde yeniden ağlamaya başlamıştım. “Sence yaşamak ister gibi bir hâlim mi var?” Ölmek istiyordum ama annemi düşündükçe bunu bile yapamıyordum. Babamdan sonra ona bir de evlat acısı yaşatmak istemiyordum.
Yine kontrolümü yitirerek yanımdaki tekerlekli sandalyeye tekme attım ve odadaki her şeyi kırıp dökmeye başladım. Komidinin üzerindeki eşyaları yere sererken dalağımı patlatırcasına haykırıp saçlarımı çekiştirdim. “Sürekli bana güçlü ol diyorsunuz ama babasını kaybeden siz değilsiniz!”
Bu sözlerle İskender’e nasıl hissettirdiğimi bilmeden serum askısını devirdim. İskender de babasını kaybetmişti, hem de çok daha küçük yaşlarda. Ancak şu anda bunu düşünecek durumda değildim, babam öleli daha bir hafta bile olmamıştı.
Masanın üzerindeki tüm ilaçları odanın içine fırlatırken hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. “Her şey Caner’in olabilir, ben sadece babamı istiyorum!” Dışarıda dönen oyunlar umurumda bile değildi. Benim tek istediğim babamın bana geri dönmesiydi. Bir imkânsızı istediğimi biliyordum ama bunu istemekten kendimi alıkoyamıyordum.
Bedenimdeki tüm güç çekilene kadar yine gözyaşlarına boğulup etrafımdaki her şeyi dağıttım. Bir süre sonra başım döndüğünde zayıf bacaklarım bükülerek beni yere çekti. Son üç günde defalarca zemine çarpan dizlerim yara bere içinde kalmışken İskender’in endişeyle, “Farah, sırtın kanıyor!” demesini hiç umursamadım.
Keşke kanayan tek şey sırtım olsaydı.
“Yaptığını beğendin mi? Doktoru çağır, yine dikişleri kanıyor!” İskender, Kılıç’a kızarak hemen yanıma gelip beni yerden kaldırmaya çalıştı. O dikişler hep kanıyordu, fevri hareketlerimle iyileşmesine izin vermiyordum. Babamla paylaştığım son şey o kurşun yarasıydı. Belki de hiç kapanmaması daha iyiydi.
***
Morgun olduğu koridorda çıplak ayaklarla yürürken öyle bir üşüyordum ki hissettiğim bu soğuk hava sanki kalbimden yayılıyordu. Üzerimde dizlerimin üstüne kadar gelen hasta önlüğü ve Elmas annenin dolabıma koyduğu hırkalardan biri vardı. Günlerdir ağlamaktan yüzüm ne hâldeydi, bilmiyordum ama burada yatan ölülerden bir farkım olmadığına emindim.
Morga inmek istediğimi söyleyince herkes bana eşlik etmek istemişti ama yanımda kimseyi istememiştim. En azından burada babamla biraz yalnız kalmalıydım. Üç gündür etrafımdaki insanlardan boğulmak üzereydim. Ancak Sonat benimle gelmekte ısrarcı olunca hiç istemesem de kabul etmiştim.
Ayakta duracak gücüm olmadığından onun kolunda ilerliyordum. Yanımda olması gereken kişi Gurur’du ama o, acıma bile gelmezken Sonat beni hiç yalnız bırakmıyordu. Yürürken ne zaman tökezlesem hemen beni tutup ondan destek almamı sağlıyordu. İnsanlar genelde böyle günlerde birini ya kazanırdı ya da kaybederdi. Gurur beni gerçek anlamda kaybetmeyi seçmişti, Sonat ise kazanmayı.
“Farah, burası çok soğuk, henüz iyileşmedin.”
Ceketini vermek için onu çıkarmaya kalkışınca, “Gerek yok,” dedim kısık bir sesle. “Yürümeme yardım etsen yeterli.”
Kocaman harflerle MORG yazan bir kapının önünde durduğumuzda bir an geri dönmek istedim. Ölülerden korkan küçük bir kız çocuğuna dönüşüp kaçmak istedim ama içeride babamın olduğunu hatırlayınca bir yere gidemedim. Daha önce babamın olduğu bir yerde hiç bu kadar korkmamıştım.
Derin derin nefesler alarak içeri girdiğimde beni buz gibi bir hava karşılamıştı. İçerideki metal ve ilaç kokusu çok yoğun olduğu için rahatsız ediciydi. Yolunu kaybetmiş birinin çaresizliğiyle kapının önünde hiç kıpırdamadan duruyordum. Ne bir adım geriye gidiyordum ne de ileriye...
Bir dolabın kapağını kapatan morg görevlisi arkasını dönünce bizi görüp bir an irkildi. Darmadağın saçlarla ve bu kılıkla beni hayalet sandıysa bu beni hiç şaşırtmazdı. Adam kendini toparlayıp elinde tuttuğu anahtarları yan tarafına indirdi.
“Size nasıl yardımcı olabilirim?” Kısa bir an etrafına bakıp o hazin soruyu sordu. “Burada bir yakınınız mı var?”
Ağlamamaya çalışarak başımı yavaşça salladığımda kısık ve pütürlü bir sesle, “Babam…” diye mırıldandım. “Babamın burada olduğunu söylediler.”
“Babanızın ismi nedir?”
Yürüyüp metal bir masanın üzerinde duran dosyaları karıştırmaya başladığında, “Ümit Tozlu,” dedim. Gözlerim onu takip ederken bedenim bu kapının önünde hiç kıpırdamadan duruyordu.
Görevli oradaki belgeleri kontrol edip babamın ismini aradı. Sadece otuz saniye içinde aradığı ismi bulmuş olmalı ki başını ağır ağır salladı. Masanın üzerinde duran başka bir belgeyi alıp yanıma geldi. “İmzalar mısınız?”
Bana uzattığı kalem ve belgeyi alırken ne kadar çok üşüdüğümü saklayamıyordum. “Bu nedir?” Neyi imzalamam gerektiğini bile bilmiyordum.
Adamın bakışları kısa bir an elimdeki belgeye kaydı, daha sonra da bana baktı. “Ölüm raporu.” Bedenimdeki titreme artarken parmaklarımın arasında ağır bir şey tutuyormuşum gibi kolum aşağıya düşmüştü. Ölüm raporu mu? Benden babamın ölüm raporunu imzalamamı mı istiyordu?
“N-nasıl?” Güçlükle konuşurken başımı eğip elime tutuşturduğu belgeye baktım. “Bunu kimse imzalamadı mı?” Babam üç gündür hayatta değildi ve kimse onu resmî olarak uğurlamadı mı? Hastanede yüzlerce yakınımız vardı, bu raporu imzalamak bana kalmamalıydı.
Dudaklarımdan çıkan hıçkırıkla kolumu kaldırıp belgeye yakından baktım. Başlık olarak Ölüm Raporu yazıyordu. Babamın adı, ölüm tarihi hatta tahmini bir şekilde ölüm saatini bile buraya yazmışlardı. Burada yazan saat babamı buldukları saat olabilirdi ama onun öldüğü saat 21.00 değildi.
Gözlerimden süzülen yaşlarla, “Saat sekizdi,” diye fısıldadım. Sanki bu çok önemli bir detaymış gibi ağlayarak, “Ama ben… Dakikadan emin değilim,” dedim. Oradaydım, yanında ve son nefeslerindeydim. Burada yazan saatten bir saat önce ölmüştü babam.
Nasıl bir yazgım vardı ki canımdan çok sevdiğim birinin ölümünü resmîleştirecek imzayı ben atacaktım. Kalemi tutan elim bile titrerken gözyaşlarım babamın ölüm raporunun üzerine düşüyordu. Bunu yapmanın benim için ne kadar zor olduğunu bildiğinden Sonat kolumu tutarak beni durdurdu. Ona baktığımda kahve gözleri yoğun bir şekilde gözyaşlarının ıslattığı yüzümde oyalanıyordu.
“Bana bırak istersen.” Belgeyi benden almak için uzanınca ona izin vermedim. Nefes alışlarım hızlandığında sanki içerideki tüm oksijeni tüketmiştim.
“Ben yaparım, Sonat.” O gece babamı koruyamayarak ölüm raporunu imzalamayı hak etmiştim.
Hayatımın en zor ve en ağır imzası bu olabilirdi. Elim titrese de önce adımı yazdım, daha sonra da babamın öldüğünü tüm kayıtlara geçirecek o imzayı attım. Bunu yapmak hayatım boyunca en zorlandığım şey olabilirdi. Görevli benden belgeyi alıp dolaplardan birinden bir beden çıkarıp sedyenin üzerine koydu. Kalbim tekledi. O babam mıydı?
Çarşafı biraz aşağıya çekince babamın yüzünü görmemle eskisinden daha güçlü bir şekilde ağlamaya başladım. Son üç gündür bir yanım bunu hep inkâr etmiş, içten içe babamın hâlâ yaşadığını bana düşündürmüştü. Ancak şimdi onu bir sedyenin üzerinde cansız bir şekilde yatarken görünce tutunduğum son dal da kırılmıştı. Herkes haklıymış, babam gerçekten ölmüş.
Ten rengi o kadar solgundu ki bir an onu tanıyamamıştım. Babamı daha önce hiç bu kadar soluk ve hayattan kopuk görmemiştim. Bana her daim gülümseyen o dudakları morarmıştı. Ne zaman baksa beni ne kadar çok sevdiğini gösteren o sıcak gözleri kapalıydı. Oysaki bir kez bana bakması için neler yapmazdım ki. O gece ona son kez baktığımı bilmeden birlikte geçireceğimiz son dakikaları heba etmiştim.
Saçlarının arasındaki beyazlar bile artık daha belirgindi. İhtiyar yüzü sonunda aradığı huzura kavuşmuş görünüyordu ama yüzündeki tüm kan çekilmişti. Onu böyle görünce içimdeki umutlar boynunu bükerek susmuştu. Artık hayalperest yanım bile bir gün onun döneceğini bana düşündüremiyordu. Çarşafın kenarından görünen eline uzandığımda kesik kesik hıçkırıyordum. Bu nasıl bir acı ki aldığım her nefesi bana zehrediyordu.
“Baba...” Buz gibi elini avuçlarımın arasına aldığımda ağlamaktan onu bulanık görüyordum. “Senden önce ölümün bu kadar çok acıttığını hiç bilmiyordum.” Ölmek değil, geride kalmaktı asıl can yakan.
Taş gibi katılaşan soğuk elini kalbimin üzerine bastırarak ondaki eski sıcaklığı aradım. “Hatırlıyor musun, bir seferinde beni bir cenazeye götürmek istemiştin.” On iki yaşındayken onunla yaptığımız o konuşmayı dün gibi hatırlıyordum.
O gün hazırlanıp evden çıkmıştı. Peşinden koşup babam arabasına binmeden onu durdurmuş ve nereye gittiğini sormuştum. Beni görünce hep yaptığı gibi hafifçe gülümsemişti. “Bir cenazeye katılmalıyım, Farah’ım.” Bana arabasını gösterip nabzımı yoklar gibi gözlerime bakmıştı. “Sen de gelmek ister misin?”
“Hayır.” Cenaze lafını duymak bile beni ürküttüğü için suratımı asarak arkaya doğru birkaç adım atmıştım. “Ölüler korkunçtur, bunu görmek istemiyorum.”
“Korkunç olduklarını da sana kim söyledi?” Babam arabasının yanından ayrılıp tam karşımda durarak dizlerinin üzerine çökmüştü. Yüzlerimizi hizalarken tüm korkularımı benden almak ister gibi omuzlarımı tuttuğunu nasıl unuturdum. “Hepimiz bir gün öleceğiz. Ben ölünce benden de korkar mısın?”
“Hayır ama sen hiç ölmeyeceksin ki.”
“Ölümsüz değilim, Farah’ım.” Kimse adımı ondan daha güzel sahiplenemezdi.
“O zaman ölümsüz ol, baba.” O gün neyden bahsettiğimi bile bilmeden dudaklarımı sarkıtıp ağlamaklı bakan gözlerimi ona dikmiştim. “Ne şimdi ne de daha sonra ölmeni istiyorum.” Çenem titrerken kısık bir sesle, “Baba,” diye fısıldamıştım. “Ölümsüz olur musun?”
Daha önce kimse ona böyle tuhaf bir istekle gitmemiş olacak ki babamın gözleri kısılırken gülmemek için yanaklarının içini dişlemişti. Gülüşünü bastırmaya çalışırken yavaşça yüzümü ellerinin arasına aldığını hatırlıyorum.
“Senin büyüyüp ayaklarının üzerinde durduğunu görmeden ölmeyeceğim, Farah.”
“Söz mü?”
“Söz veriyorum babam, ben hep yanında olacağım.”
“Senin nazarında çok mü büyüdüm, baba? Bu yüzden mi bana verdiğin sözü tutmadın?” Gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırırken avuçlarımın arasındaki elini öptüm.
Dudaklarımın karşılaştığı soğukluk içimi ürpertince gözyaşları içinde hıçkırdım. “Baba, sensiz bir hayatta yaşayacak kadar büyümedim, sana yalvarıyorum geri dön.”
“Küçük kızımı dünya üzerindeki her şeyden daha çok seviyorum.” O gün arabadayken bana söylediği şey aklıma gelince başımı eğdim ve eline sarılarak hüngür hüngür ağlamaya devam ettim. Artık biliyordum, bir daha hiç bu kadar çok sevilmeyecektim. Kimse beni babam kadar içten ve çıkarsız sevmeyecekti.
Babamın boyun hizasında duran çarşafı tuttum ama onu bir santim bile aşağıya çekemedim. Yaralarını görmek beni kahrederdi. Sonat ve morg görevlisinin ne düşüneceğini umursamadan sedyenin üzerine çıkıp yan dönerek babamın yanına uzandım. Sesli bir şekilde ağlarken başımı onun soğuk göğüs kafesine yasladım ve kolumu üzerine attım. Tıpkı o sokakta olduğu gibi babama sımsıkı sarılmıştım.
Yaptığım bu şeyi çılgınlık olarak gören Sonat, “Farah…” demişti ki onu susturarak, “Beni babamla yalnız bırakın,” diye mırıldandım. Her hıçkırıkla boğazımda anlaşılmaz sesler çıkıyordu ama henüz ondan ayrılmaya hazır değildim. “B-babam üşümüş… Onu ısıtmalıyım.”
Son kez ona sarıldığımı bilmek beni gözyaşlarına boğuyordu. Babam hep yanımda olacakmış gibi hissettiğimden hiçbir zaman onsuz nasıl bir hayatım olacağını düşünmemiştim. Şimdi bunu en korkunç şekilde öğreniyordum. “Baba…” Başım onun soğuk göğsüne yaslıyken gözlerimden bir damla yaş daha süzülmüştü. “Çocukken yaptığın gibi yine bana bir masal anlatır mısın?”
Öyle bir hâldeydim ki en son bana ne zaman masal anlattığını bile hatırlamıyordum. “Ya da ben sana yine o şarkıyı söyleyeyim ve sen sesimin çirkinliğinden dem vurup yine benimle dalga geç, olur mu?” Aslında şarkı söylerken sesim çirkin değildi ama babam benimle uğraşmak için her defasında kulaklarının kanadığını söylerdi.
“Bana bir masal anlat baba,
İçinde tüm sevdiklerim,
Kurtla kuzu olsun, şekerle bal.” Bir zamanlar ona söylediğim bu şarkının sözlerini mırıldandığımda gözlerimden akan yaşlar onun soğuk göğsüne düşüyordu. Bu acıyı durdurmanın hiçbir yolu yoktu.
“Baba bir masal anlat bana,
İçinde denizle balıklar,
Yağmurla kar olsun, güneşle ay.”
Dudaklarımdan çıkan her kelimeyle sesim titriyor, babama olan muhtaçlığım katlanarak artıyordu. Ona hiç olmadığı kadar çok ihtiyacım vardı.
“Anlatırken tut elimi,
Uykuya dalıp gitsem bile,
Bırakıp gitme sakın beni.”
O gece elimi tutmuştu ama ölmeden önce son kez…
“Sözünü tutmalıydın baba, ben sandığın gibi hiç büyümedim.” Gözlerimi yumdum, başımın yaslı olduğu göğüs kafesinde küçük bir kalp çarpıntısı duymak için ölebilirdim. “Ama artık büyümeliyim, annem için bunu yapmalıyım.”
O gece babam annemi bana emanet ederek gitmişti.
O an bir ilk yaşandı ve yıllar sonra gözlerim kendiliğinden kapandı. Gurur’un kokusu olmadan ya da bir sarkaçtan yardım almadan bir morgda babamın cesedine sarılarak uyumuştum. Kullandığım o ağır ilaçlar ya da narkoz olmadan bugün kendiliğinden uykuya teslim olmuştum.
Belki de bunun nedeni babamın yanında uyumak için bunun son şansım olduğunu bilmemdi. İnsan psikolojisinin nasıl işlediğinin oldukça farkındaydım. Dokuz yaşından beri babam beni uyutmak için her şeyi denemişti. Çocukken sabahlara kadar uykusuz kaldığımda başımda bekler, bana masal ve ninni okurdu hatta dizlerinde salladığı bile olmuştu.
Yıllarca uğraşmış ama beni uyutamamıştı, bunu yapan cansız bedeni mi olacaktı? Yıllar sonra babamın hep istediği gibi ona sarılarak uyumuştum ama buz gibi bir morgda.
Bunu asla aşamayacaktım.
***
Sabahın erken saatlerinde uçak Diyarbakır’a inmişti. Babamı İstanbul’a değil, aile mezarlığına gömmeliydik. Bizler köklerimizin olduğu yere gömülmek isterdik ve babamın da bunu istediğini biliyordum. Bugün gökyüzü bile soluk griydi, güneş de benimle yas tutuyormuş gibi kara bulutların ardına gizlenmişti. Defin işlemini daha fazla geciktiremezdim, bu konuda üzerimde çok fazla baskı vardı.
Kimse acıma saygı duymadığından bir evlat olarak üzerime düşeni yapmamı istiyorlardı. Babamın tek çocuğu ben değildim ama abim aşiret liderlerini yanına çekmekle meşgul olduğu için her şeyle ben ilgilenmek zorunda kalmıştım. İstediğim tek şey kendimi bir odaya kapatıp yıllarca orada ağlamaktı ama buna bile hakkım yokmuş gibi herkesin benden beklentileri vardı.
Babamın tabutundan tut, kefenine kadar her şeyi ben seçmiştim. İçim kan ağlaya ağlaya cenazesiyle ilgili her şeyi organize etmiştim. Bir gün bunu yaşayacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.
Sırtımdaki dikişleri sürekli patlattığım için uzun süre ayakta bile duramıyordum. Doktorlar bu hâldeyken taburcu olmama yanaşmamıştı. Babamı hak ettiği şekilde son yolculuğuna uğurlamak için hasta hâlimle hastaneden çıkmış ve kendimi zorlayarak her şeyle ilgilenmiştim.
Sabah ezanından sonra Diyarbakır’daki camide babamın cenaze namazı kılınmıştı. Hem İstanbul’un hem de Diyarbakır’ın en seçkin insanları cenazeye katıldığı için mezarlıktaki kalabalıktan adım atılacak yer yoktu. Tanıdığım ve tanımadığım herkes buradaydı. Bölge liderleri bile sıcak yataklarından çıkıp ilk uçakla buraya gelerek mezarlıktaki yerlerini almıştı.
Burada sayısız insan vardı ama benim gözlerim bir tek Gurur’u arıyordu. Sık sık mezarlığın kapısına bakıp oradan içeri girmesini bekliyordum. Ona o kadar çok ihtiyacım vardı ki yokluğu bana çok koyuyordu. Kollarında ağlamak istediğim ve geçecek demesini beklediğim tek kişi Gurur’du. Biliyordum, bu acı hiç geçmeyecekti ama herkesten duyduğum teselli cümlelerini sadece ondan duymak istiyordum.
Diğerleri neyse de Salazarların neden geldiğini anlamıyordum. Belki de Leonard ezeli düşmanının bir toprağa gömüldüğünü kendi gözleriyle görmek istemişti. Leonard en azından soğuk maskesini yüzüne çekmişti ve babamın ölümüne sevindiğini ustaca gizliyordu. Ancak kızı Harper bunu bile yapmayacak kadar nezaketten ve insanlıktan yoksundu.
Yanındaki bir adamla ne konuşuyor, bilmiyordum ama ortada komik bir şey varmış gibi gülümsediğini gördüm. Buradaki kameraları fark edince gülüşü çok kısa sürmüştü. Hemen kendine çekidüzen verip biri onu gördü mü diye başını çevirdi. Benimle göz göze geldiğinde kaskatı kesildi çünkü güldüğünü görmemesi gereken tek kişi bendim. Babamın cenazesinde nasıl gülümserdi?
Kaşlarım çatılmış, kan beynime sıçramış gibi gözlerimin önü kararmıştı. Harper’a baktıkça içimde kök salan öfke öyle bir büyüyordu ki dallarını her uzvumda hissediyordum. Kontrolümü kaybedip suratını dağıtmak için ona doğru bir adım attım. Ancak bir dakika olsun yanımdan ayrılmayan Sonat hemen kolumu tuttu.
“Farah sakin ol.” Buradaki gazetecileri gösterirken beni sağduyulu olmaya zorlayarak üzerime eğildi. “Her şeyi çekiyorlar, babanın cenazesinde bir skandala imza atmak istemezsin.”
“Ne var biliyor musun? Tam olarak bunu yapacağım!” Kolumu sertçe çekerek kendimi ondan kurtardım. “Babamın ölümü gülünecek bir şey değil!”
Sonat’ın bana engel olmasına izin vermeden yürüyüp Harper’ın tam karşısında durdum. Sinirlerimi bozan mavi gözlerine baktığımda sinirden ellerimi sıkıyordum. “Baba acısının ne olduğunu henüz bilmiyorsun ama merak etme.” Daha fazla kendimi tutamayıp ağzının tam ortasına yumruk attım. “Yapacağım son şey bile olsa sana da bu acıyı tattıracağım!”
Herkesin içinde Harper’e yumruk atmamla mezarlıkta bir uğultu yükselmişti ve tüm bakışlar üzerimize kenetlenmişti. Meraklı gazetecilerin flaşları yüzümüzde patlarken Harper deliye dönmüştü. Kanayan dudağındaki kan çenesine doğru ince bir yol çizerken kaşları çatıktı.
“Sen eceline mi susadın!”
Bana vurmak için elini kaldırınca daha ben müdahale etmeden bir el onun bileğini yakaladı. Başımı çevirince Sonat’ın sert ve ölümcül bakışlarıyla karşılaştım ama baktığı kişi ben değildim. “Ona dokunayım deme!” İtercesine Harper’ın elini bırakırken tüm bedeni gergindi. “Farah yaralı ve yasta, ona karşı anlayışlı olmayacaksan…” Başıyla mezarlığın kapısını gösterdi. “Siktir git!”
Sonat’ın bu çıkışı Harper’ı zerre kadar üzmemişti ama öfkelendirmişti. Yoğun tehdit barındıran gözlerini Sonat’a dikip alaycı bir üslup takındı. “Seninle birkaç kez seviştik diye sana değer verdiğimi mi sanıyorsun? Uyan artık, üzerimde bir hâkimiyetin yok, git deyince gidecek biri değilim!”
Çok merak ediyordum, bu kadının bir kalbi var mıydı?
Harper uyarı dolu gözlerle Sonat’ı tehdit ederek kaşlarını belli belirsiz çattı. “Bir daha sakın işime karışma, bunu tavsiye etmem. Babalarımızın ortaklığından dolayı seninle bir derdim yok, Sungur.” Dudağını sildiğinde parmağına bulaşan kanı görüp kindar bakışlarını bana kenetledi. “Ama artık onunla bir derdim var.”
Normalde pek küfretmezdim ama o gülümseyişini gördükten sonra bu kadına olan tahammülümü tamamen yitirmiştim. “Siktir git şuradan yoksa bugün burada bir mezar daha kazılır!” İki adım atarak burnunun dibine kadar girdim, o an kameraların karşı karşıya duran iki kadını çekmesi umurumda değildi.
Bedenimi istila eden öfke ve nefret gözlerimdeki yerini aldı, Harper’ın mezarını kendi ellerimle açmamak için zor duruyordum. “Bilgin olsun, artık benim de seninle bir derdim var.” Babamın cenazesinde gülmek neymiş, elbet ona gösterecektim. “Bugünün tarihini sakın unutma, Salazar.” Şimdi tehditlerini sıralayan bendim.
İyice aklına kazınsın diye gözlerinin içine bakarak, “1 Eylül 2025,” dedim ağır bir sesle. “Bu babamın gömüldüğü ve senin de onun cenazesinde gülümsediğin tarih.” Onunla restleşirken sadece onun duyacağı bir ses tonuyla konuşuyordum. Babamı bundan dört gün önce, 27 Ağustos’ta kaybetmiştim.
“Hangi yıl olacağı fark etmez ama bir şey kesinleşti, 1 Eylül.” Başımla biraz ileride duran Leonard’ı gösterdim. “Bu ya onun öldüğü ya da gömüldüğü tarih olacak ve ben o gün hiç olmadığı kadar gülümseyeceğim.”
Harper’ın mavilerinde yıldırımlar çakarken dudağının kenarı seğiriyordu. “Sen beni babamın hayatıyla mı tehdit ediyorsun?”
“Herhangi bir yılın 1 Eylül’ünde bunun bir tehditten ibaret olmadığını anlayacaksın.” Omzuna çarparak yanından geçtim. “Şanslısın, o gün geldiğinde hazırlıklı olman için sana avans veriyorum.” Bu aileyle kapanmamış bir hesabım vardı ve bugünden itibaren Leonard’ın ne zaman öleceği belli olmuştu.
İnsanlardan uzak bir köşede durup bu berbat günün bir an önce son bulmasını umdum. Buradaki herkesin gözleri üzerimde olduğundan güçlü görünmeye çalışıyordum ama gözyaşlarım kontrolüm dışı sessizce yanaklarımdan süzülüyordu. Kaderde babamın cenazesine katılmak da varmış. Sanki babam ölümsüzmüş gibi bunu yaşayacağımı hiç düşünmezdim.
Bige yanıma geldiğinde hamileliğinin son aylarında olduğu için yürümekte zorlanıyordu. Düşük riski vardı, yani bu halde yolculuk yapması yasaktı. Ancak Bige benim için günü birlik buraya gelmişti. Çok kalmayacaktı, cenazeden hemen sonra İstanbul’a geri dönecekti çünkü hastanede doktor gözetiminde olmalıydı. Keşke bu haldeyken buraya gelmeseydi ama Bige’yi tanıyordum, beni böyle bir günde yalnız bırakacak biri değildi.
Az önce olanları görmüş olmalı ki bana Harper’ın bulunduğu yönü gösterdi. “Canını sıkıyorsa senin yerine ondan kurtulabilirim.” Bunu yapacağından hiç şüphem yoktu.
Saka’nın kahve gözlerinde tehlikeli bir parıltı belirdiğinde aklında neler geçtiğini bilmek bile istemiyordum. “Eğer istersen onu zevkle havaya uçurabilirim. “Bige lütfen, sen bu olayın dışında kal.” Onun derdi kendine yeterdi, bir de benim yüzümden Salazarlara bulaşmasını istemiyordum.
Bedenim tükenmenin eşiğinde olmalı ki yerimde sendeleyince Bige hemen kolumu tuttu. Düşmeyeyim diye koluma girip kendini bana dayanak yapınca iç çektim. Hayat ne kadar garipti, değil mi? Yakın zamanda Bige’nin ablasının cenazesine katılmış ve onu ayakta tutmak için yanında bir an olsun ayrılmamıştım. Şimdi aynı şeyleri o bana yapıyordu ve bu sefer ölen benim yakınımdı.
O kadar uyuşmuş ve ölü bir hâldeydim ki ayakta zor duruyordum. Sırtımdaki bandajı değiştirip üzerimdeki yas kıyafetlerini bile bana giydiren Elmas anneydi. Açık saçlarımın üzerine siyah bir şal atıp tel tokalarla tutturmuştu. Sadece beni değil, annemi de o giydirmişti. İki kadın birbirine tutunarak bu acıyı göğüslemeye çalışıyordu. Bir zamanlar birbirlerini görmeye bile katlanamayan bu kadınlar, ortak bir acıyla bir araya gelmişti.
Kürekler babam için açtıkları mezarın yanında duruyordu. Toprağın çiğ kokusu o kadar ağırdı ki sanki beni içten içe zehirliyordu. Buraya akın eden gazetecilerin tek dertleri cenazeden görüntü almaktı. Yüzümde patlayan flaşların haddi hesabı yoktu. Böyle bir günde bir hengâme çıkmasın diye korumalar bile onları buradan uzaklaştıramıyordu.
Babamın tabutunu getirdiklerinde kalabalık ikiye ayrılmıştı. Kısık bir sesle ağlayarak babamın tabutunu taşıyan insanlara baktım. En önde İskender ve Kılıç, onların arkasında ise Seçil’in abisi Doğan ve babamın yakın dostu Veysel amca vardı. Babamın yakınları onun tabutunu omuzlarında taşıyordu. Tabutu mezarın yanına koyduklarında hıçkırıklarıma engel olamadım.
Bunu görmek istemiyordum, bu görmekten hep korktuğum bir şeydi. “Ümit!” Annem daha fazla dayanamayıp Elmas annenin kolundan çıkarak tabuta doğru koştu. Dizlerinin üzerine düşüp babamın tabutuna sarıldığında buradaki tüm erkekler başını eğdi, kadınlarımızsa biraz daha ağladı. Normalde burada kadınlar cenazeye katılmazdı ama bugün bir farklılık yaşanmıştı.
Annem tabuta sarılıp hıçkırıklar içinde, “Bunu yapmanıza izin vermem!” diye bağırdı çaresizce. “O benim kocam… Canım, her şeyim, o-onu benden alamazsınız.” Dizlerim titrediğinde ağlayarak biraz daha Bige’ye tutundum.
İmam buradakilerle göz göze gelince İskender kederli bir ifadeyle öne çıkıp anneme doğru yürüdü. “Yenge, böyle yapma,” dediğinde annem tabuta daha sıkı sarılıp, “Git buradan!” diye bağırdı. Siyah gözlerinden birbiri ardına yaşlar dökülürken endişe verici bir şekilde titriyordu. “Hepiniz gidin, beni kocamla yalnız bırakın!”
İskender’in adımları durunca Kılıç şansını denemek istedi ama annem onu da tabuta yaklaştırmamıştı. Elmas anne başta olmak üzere birçok kişi annemi tabuttan uzaklaştırmayı denedi ancak hiçbir işe yaramadı. Annem çıldırmış gibi babamın tabutunu sahiplenirken herkesi uzak tutuyordu. Tüm gözler bana dönünce yavaşça Bige’nin kolundan çıktım.
Anneme doğru yürüdüğümde gözyaşları içinde başını iki yana salladı. “Farah buna nasıl izin verirsin?” Esen rüzgâr saçlarını uçuşturup ıslak yüzüne yapıştırırken kaşlarını çatarak, “O senin baban!” diye haykırdı. “Bir şey yap, durdur bu cenazeyi, kocamı benden almalarına izin vermeyeceğim!”
Yerimde sendelediğimde daha fazla ilerleyemedim. Annem başını tabuta yaslayıp ona sarılırken hıçkırıklarının arasından güçlükle konuşuyordu. “Ümit n’olursun geri dön. Kalbim… Çok acıyor, geri dön, Ümit.” Titreyen parmakları babamın tabutunun üzerinde gezinirken ıslak gözlerini yumdu. “Hiç ayrılmayacağımıza söz vermiştik, beni de yanında götürmeliydin.”
Kendi acım yetmezmiş gibi annemin acısı da içime işlediğinde sızısı omurgamdan yukarı tırmandı. Her iç çekişle annemin omuzları sarsılırken gözlerini yavaşça açtı ve dudaklarını babamın tabutuna bastırdı. “Ümit’im kalk gideli buradan.” Onun yalvaran sesiyle tüm direncim kırılmaya başlamıştı. Babam artık bizimle gelemezdi.
Annem onun tabutuna sarılıyordu, bazen öpüyordu ama durmaksızın ağlayarak babama yalvarıyordu. “Seni bekliyorum, Ümit. Sen gelmedikçe gitmeyeceğim buradan.” Alnını babamın tabutuna yasladı ve omuzları sarsıla sarsıla ağlarken, “Kızımız da seni bekliyor…” diye fısıldadı. “Bize geri dönmenin bir yolunu bulmalısın.”
Babam bir daha bize geri dönmeyecekti.
Annemin yanına gidip yavaşça karşısında diz çöktüm, sanki onun gözyaşlarıyla biraz daha ölüyordum. “Babam…” Bunu nasıl söyleyeceğimi bilmez bir hâlde içimi çektim. “Artık bize gelemez, anne.” Zor da olsa bunu kabullenmesi gerekiyordu.
Herkesten sıklıkla duyduğu bu durumu hiç umursamamıştı ama benden duyunca gözlerini yumdu ve gözyaşları ıslak kirpiklerinin arasında süzüldü. “N-neden böyle oldu?” Ağlamaktan birbirine yapışan kirpiklerini araladığında bana ne kadar kırıldığını saklayamıyordu. “O senin babandı Farah, onu korumalıydın.”
Bir anda mezarlıktaki tüm sesler kesilmiş gibi hiçbir şey duyamadım. Duyduğum ve kulaklarımda yankısını bırakan tek şey annemin kırgınca bana söyledikleriydi. Onu korumalıydın…
“B-ben çok üzgünüm.” Ben zaten bu konuda kendimi yeterince suçluyordum, annemin de beni suçladığını düşünüp başımı eğdim ve hıçkırıklarla ağlamaya başladım. “Çok üzgünüm, anne.”
Titreyen ellerle yerdeki toprağı sıkarken artık birilerinin beni görmesi bile umurumda değildi. “O beni hep korurdu ama ben… Kendi babamı korumaktan bile âcizim.” Gözlerimin önünde gitmişken buradaki herkesten daha çok acı çekiyordum. Olay esnasında orada olan yalnızca bendim. Nasıl hissettiğimi onlar bilemezdi.
Bizi bizden başka kimse anlayamayacağı için annem bana sımsıkı sarıldı. Babamın tabutunun hemen yanında birbirimize sarılarak ağlarken hangimizin daha çok acı çektiğini bilmiyordum. Annem hıçkırarak geriye kalan tek yakınına, yani bana sarılırken, “Senin suçun değildi,” diye fısıldadı. “Sana böyle düşündürmek istememiştim ama dayanamıyorum, Farah.”
Yüzünü boynuma gömüp bu acıyı benimle dindirmeye çalıştı ama kimse babamın yerini dolduramazdı. “Onun son anlarında sen yanındaydın.” Kollarımın arasında kuş gibi titrerken aldığı nefesler bile kesik kesikti. “Ama ben… Kocamı son kez bile göremedim.” İyi ki görmemişti, babamın o kanlı görüntüsü hiç aklımdan çıkmayacaktı.
Annem en azından babamı evden çıkarkenki o hâliyle hatırlayacaktı ama ben ne zaman gözlerimi kapatsam babam bir yolun ortasında yatıyordu. Yağan yağmur beyaz gömleğindeki kana karışıyor, yıldırımlar çaktıkça ölümün gölgesi biraz daha üzerine düşüyordu. Annem orada olmadığı için çok şanslıydı, zira ben artık her yağmurda babamın öldüğü günü hatırlayacaktım.
Yağmur her anlamda en kötü günlerimin hatırlatıcısıydı.
Annem kollarımda bayılana kadar gözyaşlarımız birbirine karışmıştı. Babamın gömüldüğünü görmeye yüreği dayanmadığı için başı omzuma düşerek bilincini kaybetti. Bir an onu da kaybettiğimi sanıp çok korkmuştum ama Asaf onun bayıldığını söylemişti. Asaf annemi kucağına alarak mezarlıktan çıkarınca imam kaldığı yerden son duaları okumaya devam etti.
Babamı kefeniyle tabuttan çıkardıklarında yerle bir olmuştum. Ne gözyaşlarım durmuştu ne de düştüğüm yerden ayağa kalkabilmiştim. Sonat yanımda diz çökerek beni kollarının arasına aldığında bir kez daha kameraların flaşları yüzümüzde patlamıştı. Çocukluk arkadaşımın kollarında ağlayarak babamın gömülüşünü izlemiştim.
Çığlıklarım ciğerlerimi sıkıştırırken gözyaşlarımın sesi mezarlıkta duyulan tek şeydi. Kontrolüm dışı öne doğru bükülüp hıçkırıklarla ağladıkça sırtımdaki yara biraz daha açılıp elbisemin arka kısmını kana buladı. Elbisenin rengi siyah olduğu için kimse sadece ruhen değil, bedenen de kanadığımı anlamamıştı. Gözlerimin önünde babamı bir mezara gömüp üstüne kürek kürek toprak atmışlardı.
Sonat’ın kollarının arasında yoğun acıdan tir tir titriyordum. “Sonat, babamı gömdüler!” Gözyaşları içinde onun göğsünde küçülürken bu acıyla baş edemiyordum. “Babam öldü… Onu gömdüler ama ben… Bunu durdurmak için hiçbir şey yapamıyorum.”
“Biliyorum, çok zor ama geçecek, Farah.” Sonat bana sarılırken saçlarımın üzerinde gezinen ellerini hissedebiliyordum. “Yalnız değilsin, ben buradayım.” Oysaki kendimi hiç olmadığı kadar yalnız ve kimsesiz hissediyordum. Babamla birlikte sanki her şeyimi kaybetmiştim.
Yapmam gereken son şeyi de yaptığım için bedenim sonunda tükenmişti. Vücudumdaki her kas gevşerken Sonat’ın kollarında bilincimi kaybetmiştim. İstediğim tek şey bunun bir uyanışının olmamasıydı. Annem için ben kendi canıma bile kıyamıyordum, belki bu kendiliğinde olurdu.
***
Babam öleli çok olmamıştı ama daha şimdiden hayatım zorlaşmaya başlamıştı. Aşiret ağaları başsız kalmış gibi divan odalarında toplanıp bir karara varmaya çalışıyordu. Hepsinin hemfikir olduğu tek konu bir kadına biat edip onun hükmü altına girmeyecekleriydi. Caner bu konuda onlarla sık sık gizli görüşmeler yapıp mümkün olduğunca çok kişiyi yanına çekmeye çalışıyordu.
Onu ve amcamı serbest bırakarak Gurur bana nasıl bir kötülük yaptığını hiç bilmiyordu, belki de bilerek bunu yapmıştı. Gurur’un aklından neler geçtiğini bilemezdim. Bu akşamki divan toplantısından önce kafam dağılsın diye Doğan abi bizi dışarı çıkarmıştı. Odamdan çıkmayı hiç istememiştim ama birkaç saatliğine de olsa konaktan çıkmam için beni zorlamıştı.
Doğan abi ne babası Kerim amcaya benzerdi ne de asalak ailesine. Bir parazit gibi başkalarının sırtından geçinmek yerine kendi ayakları üzerinde durmayı tercih eden biriydi. O bir avukattı ve İzmir’de ailesiyle yaşıyordu. Karısı ve küçük kızıyla orada mutlu bir hayatı vardı. Kızı henüz çok küçük olduğu için onu yas evine getirememişti, bu yüzden karısı İzmir’de kızlarıyla ilgileniyordu.
Doğan abi yarın yeniden İzmir’e döneceği için kız kardeşleri ve benimle biraz zaman geçirmek istemişti. Seçil, Aksa ve beni alıp dışarı çıktığında üçümüzün arasındaki sorunlardan haberi bile yoktu. Elimizden geldiğince ona bir şey yansıtmamaya çalışıyorduk ama bence bir şeyler seziyordu. Birlikte çarşıyı gezerken tek istediği bizi biraz neşelendirmekti.
Aksa ile ikimiz fazla suratsızdık ama evimizden bir cenaze çıkmamış gibi Seçil’in keyfi yerindeydi. Sanki çeyiz diziyormuşuz gibi bizi zorla bir mağazaya sokup gördüğü her şeyi Doğan abiye aldırıyordu. Babam onların tüm para akışını kesip evden kovduğundan beri yeni kıyafetler alacak parayı bulamamış olmalıydı. O da şimdi abisini sömürüyordu.
Seçil askıdaki mini elbiselerden birini çıkarıp üzerine tutarken gözleri mutlulukla ışıldıyordu. “Abi, bunu da alalım mı?”
Doğan abi kısa bir an dekolteli elbiseye bakınca kaşlarını belli belirsiz çattı. “O olmaz abim, daha usturuplu bir şeyler seç.” Seçil tam itiraz edecekti ki Doğan abinin ona böyle cüretkâr bir kıyafet almayacağını anladı. Elbiseyi yerine koyup mağazadaki diğer kıyafetlere bakarken neşesinden bir şey kaybetmemişti.
Doğan abinin bakışları bizi bulunca bir an gülecek gibi olmuştu. Aksa’yla birbirimizden en uzak köşede duruyorduk ve gerekmedikçe konuşmuyorduk. “Siz ikiniz birbirinizden ayrılmazdınız, hayırdır?” Aksa’yla henüz halledemediğimiz sorunlarımız vardı.
Asık suratlarımıza bakmak bile Doğan abiye iki çocukla uğraştığını düşündürmüş olmalı ki gözlerinde hınzır bir ifade belirdi. “Anlaşılan Seçil’in buradaki işi uzun sürecek, ben onunla ilgilenirim.” Bize mağazanın kapısını gösterdi. “Siz de biraz çarşıyı gezin, belki somurtmak yerine konuşmanın bir yolunu bulursunuz.”
Aksa’yla aynı anda, “Hayır!” dediğimizde bu Doğan abiyi güldürdü.
“Yarın İzmir’e dönüyorum ve siz küçük bir ricamı bile yerine getirmiyor musunuz?” Aksa’yla ikimizin hemfikir olduğu tek konu Doğan abiye olan sevgimizdi. Onu kırmak istemediğimiz için mecburen birlikte mağazadan çıktık.
Etrafımızda rengârenk eşyalar ve mağazalar varken keyifsiz bir şekilde çarşının içinde yürümeye başladık. Yan yana yürüyor olabilirdik ama ne birbirimize bakıyorduk ne de tek kelime konuşuyorduk. Babam öldükten sonra Aksa bana çok destek olmuştu ama o esnada ikimiz de aramızdaki dargınlığı düşünecek durumda değildik. Ancak şimdi eski sorunlarımızı yeniden hatırlamıştık.
“Asaf, İstanbul’a döndü mü?”
“Gurur, Diyarbakır’a geldi mi?”
Aynı anda konuştuğumuzda homurdanarak önümüze döndük. Aramızdaki gerginlik canımıza tak ettiğinden konuşmak için bir konu açmaya çalışıyorduk. İki dakikalık bir sessizlikten sonra bu sefer ilk konuşan o oldu. Benim dışımda her yere bakarken tripli bir sesle, “Asaf bir süredir Diyarbakır’da,” dedi. “Konağa giren çıkan belli olmadığı için Elmas yengeye yük olmak istemedi.” Dükkânların önündeki rengârenk şeylere ilgisiz gözlerle bakarak omuz silkti. “Bir süredir otelde kalıyor.” Başımızda kara bulutlar eksik olmazken Asaf bizi kendi hâlimize bırakıp İstanbul’a dönecek biri değildi.
“Onu ara konağa gelsin, kimseye yük olduğu yok.” Bir tezgâhın üzerindeki aksesuarları görünce yaklaştım. Halhalları severdim ama son zamanlarda sevdiğim şeyler bile beni eskisi gibi mutlu etmiyordu.
Aksa dışında her şeyle ilgilendiğimi göstermek için rastgele bir halhal alıp inceliyormuş gibi yaptım. “Sen konaktayken kocanın otelde kalması dedikoducu akrabalarımıza konuşacak çok şey verir.”
Benimle aynı taktiği uygulayan Aksa da yan tezgâhtaki küpelere bakarken keyifsiz bir şekilde başını salladı. “Olur, onu ararım.” Öyle bir hâle gelmiştik ki eskisi gibi birbirimizle rahat bir şekilde konuşamadığımız için birbirimizin yüzüne bile bakmıyorduk. “Peki, Gurur hiç Diyarbakır’a geldi mi ya da seni aradı mı?”
“Hayır, onu düşündüğüm de yok.” Bu benim umurumda değilmiş gibi rahat görünmeye çalışıp tezgâhtaki başka bir halhalı aldım. Buradaki en güzel halhal bu olabilirdi çünkü zilleri gümüş, minik ördeklerden oluşuyordu.
Bugün çarşıda hoşuma gidecek bir şeyler bulacağımı hiç düşünmemiş, buraya kendime bir şeyler almak için gelmemiştim. Doğan abiyi mutlu etmek için konaktan çıkmıştım fakat bu halhalı sevmediğimi söyleyemezdim. Gümüş halhalın etiketi üzerinde olduğu için çantamda bunu alacak para yoktu, cüzdanım odamda kalmıştı.
Parmaklarım halhalın küçük zillerinin üzerinde gezinirken derin bir nefes aldım. “Gurur artık aklıma bile gelmiyor.”
“O yüzden mi her gün kapıya bakıyorsun?” Aksa’nın ansızın sorduğu soruyla bir an boş bulunup elimdeki halhalı yere düşürdüm. Her gün kapıya mı bakıyordum? Bunu yaptığımın farkında bile değildim.
Aksa artık küpelerle ilgilenmiyordu, gözlerini dahi kırpmadan bana bakıyordu. Kendimi toparlamaya çalışıp hemen yerdeki halhalı aldım. Bunu yaparken bir kez daha bakışlarımı kaçırdım. “Bu konuda konuşmak istemiyorum.”
“Tam olarak bu yüzden sana Leyla’dan bahsedemedim.” Ona döndüğümde artık kaçmayı bıraktığını gördüm. Aramızdaki bu soğukluk onu da çok rahatsız ettiği için bunun son bulmasını istediğini saklayamıyordu.
“Gurur’la yaşadığın mutluluğun bir gün biteceğini sen de biliyordun ama bitmeden önce biraz daha sürmesini istemiştin.” Aksa bana bir şeyi hatırlatmak istercesine gözlerime bakıp bir adım öne çıktı. “Arka bahçede salıncaktayken sana Leyla’dan bahsetmeyi düşündüm ama o gün söylediklerin beni durdurdu, Farah.” Bir an neyden bahsettiğini anlamadım ama geçmişi düşününce tüm o konuşmamızı hatırlamıştım.
O gün konumuz Gurur’du ve Aksa gerçekten de bana bir şey söylemek üzereydi ama ben bir anda, “Onu seviyorum kuzen,” demiştim. “Onu o kadar çok seviyorum ki o beni kaybetmek için uğraştıkça ben onu kazanmaya çalışıyorum.”
“Farah…”
“Onu kaybetmek istemiyorum.” Bunu söylediğimde o gün Aksa’nın yüz ifadesinin değiştiğini ve yutkunduğunu hatırlıyordum. “Farkındayım, er veya geç beni bırakacak ama o günlerin daha geç gelmesini istiyorum.”
Hatırladıklarımla Aksa’nın neden bana Leyla’dan bahsetmediğini daha iyi anlamıştım. Meğerse o gün farkında bile olmadan onu susmaya zorlamışım. Gurur’la ayrılacağım günlerin daha geç gelmesini istemiştim ve Aksa da susup bana istediğimi vermişti. Hatırladığım başka bir anıyla kaskatı kesildim.
Babası onu vurmadan önce Aksa beni aramış ve o gece de Leyla’dan bahsetmeye çalışmıştı. Hem o gece hem de arka bahçemizde ben Aksa’yı konuşturmamıştım. O aslında ölümün eşiğindeyken bile bana gerçeği söylemeye çalışmıştı. Göz göze geldiğimizde ikimizin de bakışlarında yoğun bir pişmanlık ve üzüntü vardı.
O bildiklerini zamanında bana anlatmadığı için üzgündü, bense ona kendini açıklama fırsatı tanımadığım için. Bir kez daha aynı anda konuşup, “Özür dilerim,” dediğimizde sinirleri bozulmuş gibi güldü. “Şu konuşma işini sırayla mı yapsak?”
Başımı sallayarak onu işaret ettim. “Önden buyur lütfen.”
“Özür dilerim.” Bu konuda kendini ne kadar kötü hissettiğini üzgün suratına bakınca bile anlıyordum. “Babam veya Seçil’i korumak için susmamıştım, Farah.” Sonlara doğru sesi titrerken benimle göz kontağı kurmakta bile zorlanıyordu. “Gurur’la mutluydun ve bunun biraz daha sürmesini istemiştin. Leyla’dan bahsederek mutluluğunu bozmak istemedim.” Nefesini sıkkınca vererek yüzüne gelen saçlarını çekti. “Biliyorum, aptallık ettim ama her zaman doğru kararlar veren biri değilim.”
“Ben de özür dilerim, sana kendini açıklama fırsatı vermeliydim.” Geçmişte olan o konuşmamızı hatırladıktan sonra gerçekleri sakladığı için artık ona kızamıyordum, onu susturan benmişim.
Ayrıca artık ne Gurur ne de Leyla umurumdaydı. Aramızdaki dargınlığa rağmen Aksa bu zor zamanlarımda beni hiç yalnız bırakmamıştı. Bir kez daha onun hayatımdaki değerini ve önemini daha iyi anlamıştım.
“Üzgünüm, Aksa,” diyerek iç çektim. “Bizim aramızda hiç sır olmazdı, benden böyle önemli bir şeyi saklaman canımı çok yaktı.”
“Biliyorum ve söz veriyorum bir daha olmayacak.” Aynı hatayı ikinci kez tekrarlamayacağını bildiğimden samimiyetinden şüphe duymadım.
Daha fazla dayanamayıp birbirimize sarıldığımızda tek ihtiyacım olan buymuş gibi bedenim gevşemişti. Daha önce birbirimizle hiç bu kadar uzun dargın kalmamıştık. Bir daha hiçbir konuda aramıza soğukluk girmesini istemiyordum. O benim için bir kuzenden daha fazlasıydı. Yavaşça Aksa’dan ayrıldığımda günler sonra ilk kez hafifçe tebessüm etmişti.
Onunla aramızdaki sorunları hallettiğimiz için mutluydum ama kendimi zorlasam bile dudaklarımda milim kıpırdama olmuyordu. Babamın gidişinden sonra sanki gülmeyi bile unutmuştum. Aksa koluma girip, “Devam edelim,” dedi neşeli bir sesle. Artık daha keyifliydi. “Buraya kadar gelmişken belki hoşumuza gidecek bir şeyler buluruz.”
Aksa’nın kolundan birkaç adım atmıştım ki arkamızda, “Bekleyesin biraz,” diyen bir ses bizi durdurdu. “Halhalın parasını ödemeyi unuttun.”
Anlamadım?
Yavaşça ona döndüğümde karşımdaki adamın neyden bahsettiğini anlamadım, ta ki elimi işaret edene kadar. Başımı eğince avucumda tuttuğum gümüş halhalı görüp utandım. Onu yerine koymayı unutmuştum.
“Üzgünüm, ben fark etmemişim.”
Yürüyüp halhalı tezgâhtaki yerine koyduğumda Aksa çantasından hemen cüzdanını çıkardı. “Onu sevdiysen alabiliriz.”
“Gerek yok.” Aksa’yı durdurduğum esnada karşımızdaki yaşlı adamın gözlerini dahi kırpmadan bana baktığını gördüm. Tanıdık bir simaya bakar gibi ihtiyar gözlerinde küçük çaplı bir şaşkınlık belirmişti. “Sen Tozluların yeni hanımağasısın?” Anlaşılan beni tanıyordu.
“Sanırım.” Meçhule düşen sesim bu konuda net değildi, bu akşam divanda çıkacak kararı az çok tahmin ediyordum. Aşiret ağaları Caner dururken bir kadını babamın koltuğuna oturtmayacaktı.
Esnaftaki bu adam Tozluları yakinen tanıyor olmalı ki hemen başındaki şapkayı çıkarıp önümde hafifçe eğildi. “Buyurasın, bir çayımızı içesin, hanımım.” Aceleyle etrafına bakıp başka bir dükkânın önünde duran çocuğa seslendi. “Ahmet, bize çay getir, Tozluların hanımı buradadır!” Adamın sesi çok gür çıktığı için civardaki dükkânları işletenler de bu tarafa dönmüştü. Olamaz.
Kuruyemiş dükkânı olan orta yaşlı bir adam gülümseyerek bu tarafa doğru yürüdü. “Bize de buyurasın hanımım.”
Dükkanının tabelasında Kunduracı Mehmet yazan başka bir adam, “Ooo hanımım, hoş gelmişsen,” diyerek elindeki tüm işi bırakıp yanıma geldi. “Ayakta kalmayasın, otur hele.” Bana hemen bir iskemle çekince gerildim çünkü beni gören herkes buraya gelmeye başlamıştı.
Buradakilerin çoğu babamı tanıyordu, etrafıma toplanan insanları cenazede de görmüştüm. Babamın onlara çok yardımı dokunmuş olmalı ki onun kızına saygı duyuyorlardı. Biri iskemlemi çekiyor, diğeri karnımın aç olup olmadığını soruyor ve hemen ardından beni restoranına davet ediyordu. Aksesuar satan yaşlı adam bile beğendiğim o halhalı bana hediye etmeye kalkışmıştı ama hiçbirini kabul etmedim.
“Sağ olasınız ağalar ama hiç vaktim yok.” Yumuşak bir sesle konuşup hepsinin davetini kibarca reddettim. “Konakta yığınla iş durur, sözüm olsun, bi’ ara uğrar, acı kahvenizi içerim.” Etrafıma toplanan insanlara göz ucuyla bakıp müsaade istedim. “Kalın sağlıcakla.” Aksa’nın kolunu tutup onu peşimden çekiştirdim. “Gidelim.”
Kalabalıktan sıyrılıp Aksa’yla yolda yürürken o, gülmemek için yanaklarının içini dişliyordu. “Ne zaman Diyarbakır’a gelsek aksanın değişiyor, nasıl bu kadar hızlı uyum sağlıyorsun?”
“Soy babadan yürür kuzen, köklerimin olduğu asıl yer burası.” Omuzlarımı hafifçe silkerek çarşının içinde yürümeye devam ettim. “Buradakiler benim insanlarım, onların aksanıyla veya Kürtçe konuşmam seni şaşırtmamalı.” Aidiyet duygusunu en yoğun hissettiğim tek yer bu topraklardı. Ne zaman Diyarbakır’a gelsem kendimi yuvamdaymışım gibi hissederdim.
Telefonum çalınca ekranda beliren ismi görünce şaşırmadım, gün içinde beni sık sık arardı. “Efendim, Sonat,” diyerek telefonu açtığımda Aksa’nın değişen yüzünü gördüm. Bu karanlık dünyanın bir parçası olan tüm insanlardan nefret ediyordu ve Sonat da onlardan biriydi.
“Öğle yemeği yemediysen burada enfes yemekleri olan bir restoran keşfettim.” Sonat’ın sesi sakindi ama bir o kadar da ısrarcıydı. “Senin topraklarındayız ama henüz bana bir yemek bile ısmarlamadın.”
Eve dönüp odama kapanmak dışında hiçbir şey yapmak istemediğim için, “Cüzdanım yanımda değil,” dedim hızlıca. “Belki başka zaman.”
Gülüşünü duydum. “Şanslıyız ki birimiz cüzdanını yanında taşıyor.” İtiraz etmeme bile izin vermeden, “Adresi atıyorum, fazla oyalanmadan gel,” diyerek telefonu kapattı. Kabul etmeyeceğimi iyi bildiğinden emrivaki yapmıştı.
Telefonu çantama koyduğumda Aksa’nın bedeni gergin, bakışlarıysa onaylamazdı. “Farah o adamdan hiç hoşlanmadım.”
“Aksa sen eli silah tutan hiçbir adamdan hoşlanmıyorsun.” Sesim kısık çıkarken sık sık esnemekten kendimi alamıyordum. “Ona karşı bu kadar ön yargılı olma, bu zor zamanlarımda Sonat beni hiç yalnız bırakmadı.”
“Ben de tam olarak bundan bahsediyorum, sence de Sonat’ın zamanlaması fazla iyi değil mi?” Aksa’nın beden dili gerginliğini korurken gözleri gizemli bir şekilde kısılmıştı. “Gurur’dan boşandıktan saatler sonra babanı kaybettin.”
“Ne demek istediğini anlamıyorum.” Kaşlarım kendiliğinden çatılırken midemdeki yanmayı hissettim. “Sence babamın ölümü Gurur’un işi mi?”
Onu yanlış anlamış olmalıyım ki Aksa baygınca göz devirdi. “Konumuz o tımarhane kaçkını değil.” Söylemek istediği şeyi kafasında toparlamaya çalışırken stresten alt dudağını dişliyordu. “Gurur’la boşandığınızda, yani sana bir daha dönmeyeceği kesinleştiği bir günde baban öldü.”
Boyu benden kısa olduğu için başını kaldırıp gözlerime baktı. “Baban öldü, Gurur sana kızgın olduğu için gelemiyor ama Sonat hep yanında.”
“Aksa seni gerçekten anlamıyorum.”
“Demek istediğim babanın ölümü en çok onun işine yaramış gibi. Hem bedenen hem de psikolojik açıdan darmadağınsın. Birinin yardımına en çok ihtiyaç duyduğun zamanlardan geçiyorsun ve Sonat hep yanında.” Bunda ne vardı, anlamıyordum. O benim arkadaşımdı ve arkadaşlar birbirine destek olurdu.
“Yaşadığın bu duygusal boşlukta Sonat seni hiç yalnız bırakmadı. Onun zamanlaması ne kadar da iyi.” Aksa omuzlarını hafifçe silkti. “Üstelik artık ona engel olacak bir Gurur da yok.” Nihayet ağzındaki baklayı çıkararak derin bir nefes aldı. “Gurur’dan boşanır boşanmaz babanın ölmesi sence tesadüf mü?”
“Durum buysa Sonat yerine Gurur’dan şüphelenmen gerekmiyor mu?” Tüm bedenim buz kesti, aklıma gelenlerin ihtimali bile beni delirtmeye yeterdi. “Daha önce Gurur defalarca kez beni babamın hayatıyla tehdit etmişti. Ondan boşanırsam babamı öldüreceğini söylemişti, Aksa.” Şu işe bak ki ondan boşandığım günün akşamında babam ölmüştü.
Ona çok absürt bir şey söylemişim gibi Aksa gözlerini belertti. “Gurur’dan mı şüpheleniyorsun?” Bakışlarımda gördüğü bir şeyler onu hayrete düşürmüş gibi bir küfür savurdu. “Farah o heriften hoşlanmadığımı dünya âlem biliyor ama doğruya doğru, yanlışa yanlış derim. Gurur her şey olabilir ama amcamın katili olamaz.”
Bu konuda en küçük bir şüphesi yokmuş gibi başını iki yana salladı. “Babanı öldürmek için Gurur’un birçok fırsatı vardı ama bunu yapmadı.”
“Yapmadı çünkü ondan boşanmamıştım.”
“Seni sevdiği için babanı öldürmüyordu.” Aksa gözlerimin içine bakarak kaşlarını belli belirsiz çattı. “Ondan boşanman sana olan aşkını bir günde yok edemez.”
Kuzenim belki de ilk kez bir konuda Gurur’u savunurken bakışları sertti. “Gurur’dan şüphelendiğin kadar keşke arada Sonat’tan da şüphe etsen. Bana istediğin kadar kızabilirsin ama o herifte beni rahatsız eden bir şeyler var.” Babamın ölümünün Sonat’ın işi olduğunu hiç sanmıyordum, bu işten hiçbir çıkarı yoktu.
Babalarımızın arasında yıllara dayanan bir husumet olsa da Sonat’ın babamla bir sorunu yoktu. Üstelik Sonat, babamın ölümünden sonra ne hâle geldiğimi görmüştü. Bana bu kadarını yapamazdı. Beni düştüğüm bu çukurdan çıkarmaya çalışırken beni en dibe iten o olamazdı. Aklı başında olan kimse birinin babasını öldürüp daha sonra da onunla yakından ilgilenmezdi. Sonat bu kadar kalpsiz ve acımasız biri olamazdı.
Aksa’ya biraz daha Diyarbakır sokaklarında yürümüştük. Cüzdanımı yanıma almadığımın farkındaydı, yanımda bulunması için bana biraz para verip tek başına konağa dönmüştü. Sonat’la buluşacağımı bildiğinden onunla konağa dönmediğim için bana az kızmamıştı. Aksa’nın Sonat konusundaki evhamlarını yersiz buluyordum, o silah taşıyan herkese karşı çok ön yargılıydı.
Sonat’ın bahsettiği restorana geldiğimde bir masada beni beklediğini gördüm. Beni görünce karşımda ayağa kalkıp baştan ayağa beni izledi. Bunu yaparken yüzünde hınzır bir ifade vardı. “Yine çok şıksın.”
Üç gündür üzerimdeki kıyafeti hiç değiştirmediğimi düşünürsek bu bir iltifat değildi. “Sen de yine çok alaycısın.”
Oturmam için sandalyemi çektiğinde kahve irislerinde keyifli bir doku vardı. “Bence buranın yemeklerini seveceksin.” Hiç sanmıyordum, son zamanlarda ne yediğim yemekten bir tat alıyordum ne de birileriyle sohbet etmekten. Artık yaşamaktan bile keyif almıyordum, her şey fazla boş ve anlamsız geliyordu.
Garson masamıza gelince Sonat ikimizin adına sipariş verip sıcak bakışlarını bana çıkardı. “Bugün nasıl hissediyorsun?”
“Dünden daha iyi değil.” İlgisiz bir sesle konuşurken burada olmaktan ne kadar rahatsız olduğumu saklamıyordum. “Bu yemek gerçekten gerekli miydi?”
Sonat cebinden çıkardığı sigara paketini ve çakmağı masanın bir kenarına bırakırken, “Farah, kendini dışarıya kapatmanı istemiyorum,” dedi. “Nasıl hissettiğini tahmin bile edemiyorum ama bunu aşmanın yolu odana kapanmak değil.”
Biriyle herhangi bir konuda tartışacak enerjim olmadığı için başımı çevirip camdan dışarıya baktım. Yoldan geçen insanları izlerken bir adamın elini sıkıca tutan küçük bir kız çocuğu görüp yutkundum. Sadece bu görüntü bile bana babamı hatırlattığından kalbimi burkuyordu.
“Babamı çok özlüyorum, Sonat.” Burnumun direği öyle bir sızladı ki bir kez daha gözyaşlarım kontrolüm dışında gözlerime akın etti. “Bana bu acıyı yaşatanları bulacağım ve yemin ederim ki çektiğim acının mislini onlara yaşatacağım!” Bundan sonraki tek amacım babamın hayatına sebep olanları bulmaktı.
Gözlerimde yanan intikam ateşini görmek Sonat’ın hiç hoşuna gitmemişti. Paketin içinden çıkardığı sigarayı yakarken sıkıntılı bir şekilde nefesini verdi. “Farah, babanın çok fazla düşmanı vardı ve belli ki biri onun hayatına kıydı.” İçine çektiği sigara dumanı dudaklarının arasından süzülürken gözlerini bir an olsun üzerimden çekmiyordu. “Senin de aynı tehlikeli dünyanın içine atılmanı istemiyorum.”
Garson aperatifleri masamıza bırakmak için gelince Sonat bir anlığına sessizleşti. Ancak garson gidince masada hafifçe öne doğru eğildi. “Baban seni veliahdı yaptı diye onun yerine geçmek zorunda değilsin. Kendini buna zorunlu hissetmeni istemiyorum.”
Dudakları belli belirsiz kıvrıldığında hafifçe tebessüm etti. “Tüm bunların dışında bir hayat süremez misin?” Babamın dünyasından uzak durmamı istediğini her hareketiyle belli ediyordu. “Hep istediğin hayatı yaşaman için artık önünde bir engel yok, İstanbul’da kendine yeni bir hayat kurabilirsin.”
“Hayır, bir zamanlar istediğim o hayatı yaşamak için şansım vardı, bunun için uçak biletimi bile almıştım.” Umutsuzluk içinde başımı iki yana salladım. “Asıl şimdi elimdeki tek şansı kaybettim.”
Sonat bu konuda benimle aynı fikirde olmadığını gösterircesine kaşlarını yukarı kaldırdı. “Farah, artık seni bunun için zorlayan kimse yok, tam tersi herkes babanın yerine geçmemen için uğraşıyor.” Yüz ifadesi ciddileşti, bu konudaki düşüncelerimi değiştirmekte ısrarcıydı. “Ne İstanbul’daki liderler ne de buradaki aşiret ağaları… Hiçbiri o koltuğa oturmana izin vermeyecektir.”
Tam bir şey söyleyecektim ki konuşmama müsaade etmeyip, “Geri çekilmeyi kabul etmezsen her yerden sana saldıracaklar,” dedi. “Arkanda bir ordun veya seni destekleyen bir baban yok artık, Farah.” Kaçtığım gerçekleri bir tokat gibi yüzüme vururken aklımı başıma almamı ister gibiydi. “Birden fazla cepheden saldırıya uğrayacaksın, tek başına hepsiyle mücadele edemezsin.”
“Ne yani, her şeyden elimi çekip sıradan bir hayat yaşamam mümkün mü sence?” Bu artık çok uzak bir düş gibi geliyordu.
“Neden olmasın?” Sonat bunu o kadar da imkânsız bulmuyor olmalı ki bakışları umut vericiydi. “Abin babanın kanlı mirasını almak istiyorsa bırak alsın. Annenle birlikte sıradan bir hayat yaşarsınız, belki zamanla yeniden âşık olup sevdiğin kişiyle olursun.” Son kısmı söylerken bunun olmasını benden daha çok istediğini yeteri kadar saklayamıyordu.
Sonat benim için en iyi seçenek buymuş gibi davranıp sigarasını içmeyi sürdürdü. “Sen o karanlık dünyada uzun süre hayatta kalmayacak bir nahifliktesin. Bu işler senin gibi hassas bir kadını aşar.”
“Tuhaf,” diye mırıldanıp masadaki suya uzandım. “Gurur’la düşünceleriniz her yönden zıt birbirine. Senin yerinde karşımdaki o olsaydı büyük ihtimalle, siktir et herkesi, derdi. Kaçmak yerine kalıp savaşmam için beni motive ederdi.” Gurur tam olarak bunu yapardı. Kadınım diye bu işler seni aşar, demek yerine hep daha fazlasını yapmam için beni zorlardı.
Ona Gurur’dan bahsetmem bile Sonat’ın gözlerindeki yumuşak dokuyu yok ettiği için bakışları sertleşmişti. “Ben onun gibi sana boş umutlar satmıyorum, gerçekçiyim.” Gözlerimin içine büyük bir kinayeyle bakıp etrafımızdaki masaları gösterdi. “Hani, nerede Gurur? Dilinden düşürmediğin o adam neden böyle bir günde yanında değil?”
Midemde yakıcı bir his belirdiğinde bir anlığına nefes alamadığımı hissettim. Sonat’ın sözlerine karşılık bir savunma yapmak istedim ancak Gurur’u savunacak tek kelime bulamadım. Dolan gözlerimi ondan saklamak için başımı eğdiğimde her zamankinden daha kırılgan ve hassastım. Sonat’ın iç çekişini duydum, hemen sonra da yerinden kalkıp yanımdaki sandalyeye oturdu.
“Bunları seni üzmek için söylemedim.” Çenemi tutup eğdiğim başımı kaldırdı, ifadesi şimdi daha yumuşaktı. “Sadece kimin yanında, kimin karşında olduğunu görmeni istiyorum.”
Çenemdeki parmakları usulca yanağıma kaydı, dokunuşu rahatsız edici değildi ama hoşuma da gitmiyordu. Yavaşça başımı çekerek yanağımı okşamasına engel oldum. Bunu yaptığım an Sonat’ın kaşları çatılır gibi oldu ama derin derin nefesler alarak önüne döndü. “Artık Gurur’un umurunda bile değilsin, bunu bir an önce kabullenmelisin.”
“Bana ondan bahsetme, Gurur da benim umurumda değil.” Homurdanarak yarısına kadar içtiğim su bardağına uzandım. “Hatırlatırım, ondan boşanan bendim.”
Sonat yerine geçip tekrar karşımdaki sandalyeye oturduğunda gözleri kısa bir an arkamdaki bir yere kaymıştı. Birkaç saniye omzumun arkasına baktıktan sonra bana döndü. Kahve irislerinde iğneleyici bir ifade belirdiğinde dudakları düz bir çizgide buluşmuştu. “Ondan boşandığına pişman gibisin.”
Babamın cenazesine bile gelmediğini hatırlayınca kaşlarımı çattım. “Hayır, pişman değilim!” Bakışlarımı kaçırmamaya çalışarak onunla göz kontağı kurdum ama stresten elimdeki bardağı sıkıyordum. “Hayatımda verdiğim en doğru karar Gurur’dan boşanmaktı. Onu görmek bile istemiyorum.”
Sonat bir kez daha omzumun arkasına bakıp alaycı bakışlarını tekrar bana dikti. “Gurur buraya gelmediği için böyle konuşuyorsun.” Tek kaşını yukarı kaldırarak öne eğilip ellerini masaya bastırdı. “Senin için Diyarbakır’a gelse yine de onu görmek istemez misin?”
“Bir daha hiç karşıma çıkmamasını yeğlerim.” Gurur konusunun kapanmasını istediğim için Sonat’a olan bakışlarım fazla tersti. “Bana bir daha ondan bahsetmezsen sevinirim.”
Sonat başını ağır ağır salladı, gözleri bir kez daha omzumun arkasına kayınca kime baktığını merak ettim. Başımı çevirip bakınca arka masamda kalkan birini gördüm. Adamın arkasından bakarken yüzünü görememiştim ama siyah bir takım elbise giymişti ve saçları siyahtı. Önüme dönüp meraklı bakışlarımı Sonat’a diktim. “O kimdi?”
Keyfi az da olsun yerine gelmiş gibi rahatça omuzlarını kaldırıp indirdi. “Tanımıyorum, buraya yemek için gelen herhangi biri olmalı.” Garson yemeklerimizi getirince daha fazla soru sormadım. Sonat’ı her zaman anladığımı söyleyemezdim, bazen çok tuhaf davranabiliyordu.
Yemeğe başlamadan hemen önce, “Bana bir iyilik yapar mısın?” diye sordum. “Babamın katilini araştırır mısın?” Ben bir süre daha Diyarbakır’da kalmalıydım. Buradaki işlerimi halletmeden İstanbul’a gidemezdim ama döner dönmez yapacağım ilk iş babamın katillerinin peşine düşmekti. Belki o zamana kadar Sonat bir şeyler bulurdu.
Bu konuyu ne zaman açsam Sonat’ın omuzları geriliyor, yüz ifadesi değişiyordu. Kendimi tehlikeye atmamı istemediği için babamın katillerinin peşine düşmemi istemediğini anlayabiliyordum. Fakat ısrarcı bakışlarımı görünce derin bir nefes alıp başını salladı. “Neler bulacağıma bakacağım.” Umarım bana gerek kalmadan babamın cinayetine kimlerin karıştığını öğrenirdi.
***
Odamın penceresinden aşağıdaki kalabalığı izliyordum. Aşiret ağaları sayısız adamla buraya gelip duruyordu. Bugün divanda toplanmalarının nedeni benim yerime Caner’i babamın koltuğuna oturtmaktı. Ne Gurur ne de bir başkası bana yardım edecekti. En zor günümde tüm kapılar suratıma kapanıyordu. Sanırım gerçek anlamda artık yalnızdım.
Yatakta uyuyan anneme bakarak hüzünle iç çektim. Annem sık sık sinir krizleri geçirdiğinden onu da kaybetmekten çok korkuyordum. Uyku hapının yardımıyla onu uyutmuştum ama kaç gündür doğru düzgün hiçbir şey yememişti. Bir şeyler yiyemeyen sadece o değildi ama bu aşamada kendimden öyle bir geçmiştim ki tek düşündüğüm annemdi.
Onun siyah saçlarını okşarken gözyaşlarım yine yanağımdan süzülmeye başladı. Son zamanlarda eskisinden daha çok ağlıyordum. Annem ikinci kez bir kalp krizi geçirirse babamdan sonra onu da kaybederim diye çok korkuyordum. “Anne lütfen sen de beni bırakma.” Parmaklarım onun saçlarının arasından kayarken ağlamaktan çenem titriyordu.
“Artık senden başka kimsem yok. Sen bana göre daha şanslısın, anne.” Battaniyeyi üzerine çektim, yanına kıvrılıp teselli bulacak zamanım bile yoktu. “Hiç olmazsa sen istediğin gibi acını yaşıyorsun ama bana bu kadarını bile çok görüyorlar.” Son zamanlarda herkes babamın koltuğuna kimin geçeceğini tartışıyordu.
Destekçilerim acımı yaşamama bile izin vermeyip güçlü olmam gerektiğini ve hakkım olan şey için savaşmamı söylüyordu. Karşımda duranlarsa babamın kırkı bile çıkmadan benden kurtulmanın peşindeydi. İki karşıt fikirde olan insanların arasında sıkışıp kalmıştım. Annem gibi kendimi odama kapatıp doğru düzgün yasımı bile tutamıyordum.
Aşağıya indiğimde mutfaktan gelen yemek kokuları konağın içini sarmıştı. Gelen gidenimiz hiç eksik olmadığı için mutfakta ocaklar hep yanar, kazanlar sürekli kaynardı. Elmas anne konaktaki kızları çalıştırıp durmadan yeni talimatlar veriyordu. Esvet elindeki gümüş tepsiyle mutfaktan çıktığında tepsinin üzeri yemek doluydu.
Esvet bizim buraların örf ve âdetlerini bilmezdi ama elinden geldiğince yardım etmeye çalışıyordu. Babamın bendeki değerini iyi bildiğinden buradaki insanlar hakkında konuşup kimsenin canını sıkmıyordu. Yanıma geldiğinde gözlerimin ağlamaktan yine kanlandığını görmek onu şaşırtmamıştı.
“Burası çok kalabalık, keşke aşağı inmeseydin.” Yemek için indiğimi düşünüp, “Ben yemeğini odana getirirdim,” deyince başımı iki yana salladım.
“Bir şeyler yiyecek hâlde değilim.” Tepsideki yiyecekleri gösterdim. “Bunlar kim için?”
Esvet bana buradaki ikinci büyük salonu gösterdi. “Bunca işimizin arasında bir de başsağlığına gelenleri doyuruyoruz. Konaktaki kızlar işleri yetiştiremeyince Elmas abla bizi de rahat bırakmadı.” Daha şimdiden Elmas anneden bezmiş gibi kaşlarını hafifçe çattı. “O kadından hiç hoşlanmadım.”
“Kılıç’ın halası olduğunu biliyorsun, değil mi?”
“Bu da ondan hoşlanmamam için yeterli bir sebep.”
“Esvet bak, Elmas anneye sorun çıkarma, bir de seninle uğraşmak istemiyorum.”
“Farah, benimle uğraşma diye o kadına zorluk çıkarmıyorum.” Bıkkınca ellerinde tuttuğu tepsiyi gösterdi. “Ben babamın evinde bu kadar çalışmadım.” Her şeyin bir ilki vardı.
Esvet beni bırakıp salona doğru yürüdüğünde konağa yeni dönen Kılıç onu gördü. Her zaman Esvet’i elinde bir yemek tepsisiyle görmediği için bir an şaşırdı ancak hemen ardından salonun kapısına baktı. Esvet’in salona gittiğini anlayınca, “Bekle,” diyerek onu durdurdu. “İçeride kadınlar mı var?”
Daha önce aralarında ne geçti, bilmiyordum ama Esvet’in Kılıç yüzünden ekipten ayrılıp yurt dışına gittiğini tahmin edebiliyordum. Aralarındaki sorun devam ediyor olmalı ki Esvet mesafesini koruyarak çenesini kaldırdı. “İçeridekilerin cinsiyetini öğrenecek kadar boş vaktim yok. Halan olacak o gudubet karı beni iki dakika boş bırakmıyor.”
“Halam hakkında düzgün konuş!” Kılıç sert bir sesle onu azarlayıp salonun kapısını aralayarak içeriye baktı. İçeride erkekler olmalı ki kaşlarını çatarak Esvet’e dönüp onun elindeki tepsiyi aldı. “Burası senin geldiğin yere benzemez, burada işler böyle yürümez.”
Esvet’in kafasına göre içeri girmesini istemediği için siyah irislerinde ciddi bir uyarı vardı. “Misafirler erkekse kapıyı çalınca biri çıkar, tepsiyi ona verirsin.”
Esvet’in yeşilleri irileşmiş, öğrendiği bu yeni bilgi karşısında şoke olmuştu. “Ben de tepsiyi içeri götürebilirim, ne var bunda?”
“Bir kadının erkeklerin içine girmesi bizde hoş karşılanmaz.”
Esvet güler gibi bir ses çıkardığında mutlu olmanın yakınında bile değildi. “Onlar mı hoş karşılamaz yoksa…” Alaycı bakışlarını iki dakikada sinirlendirdiği adama dikti. “Yoksa sen mi?”
Kılıç kızgınlıkla elinde tuttuğu tepsinin kenarlarını sıkarken çenesinde bir kas seğirmişti. “Kızım sen laftan anlamıyor musun? Bir şeyi de sorgulamadan yapsan olmaz mı?”
“Kölen miyim oğlum ben senin? Her dediğini yapıp hiç soru sormayacak biri yok karşında.” Esvet’in narin bedeni yoğun bir öfkeyle dolup taşarken Kılıç’a attığı bakışlar ölümcüldü. “Ver şu tepsiyi, kendim götürürüm.”
“Siktir git şuradan!”
“Sen siktir git şuradan!”
“Esvet gidip bir annemi kontrol et lütfen.” İkisinin yine birbirine girmesini istemediğim için hemen müdahale ettim. “Öğlen de bir şey yemedi, uyandıysa bir şeyler yedirmeye çalış.”
“Haklısın.” Esvet yürüyüp Kılıç’ın elindeki tepsiyi sertçe aldı. “Bunları içeridekiler yiyeceğine halam yesin.”
Tepsiyi alıp merdivenleri çıkarak gözden kaybolduğunda Kılıç hâlâ onun arkasından sinirli gözlerle bakıyordu. “Şu kuzenine sahip çık, durduk yere insanın başını belaya sokacak!”
“Sana ne kuzenimden?” Ona sırtımı dönüp divan odasına doğru yürüdüm. “Kız elinden geldiğince buradakilere yardım ediyor, ona sataşan sensin.”
Kılıç arkamdan sinirle karışık, “Al birini, vur ötekine,” diye söylenip sert adımlarla mutfağa yürüdü. Bunu yaparken, “Hala!” diye Elmas anneye sesleniyordu. “Şu şehirli kızlarını her işe koşturma, daha örf âdet bilmiyorlar!” Biraz daha böyle devam ederse Esvet’e kalmadan ben onun suratını dağıtacaktım.
Divan odasının önünde durdum, günlerin uykusuzluğu ve yorgunluğuyla her an halüsinasyonlarım yeniden başlayabilirdi. Gelen gidenle ilgilenmek için narkoz almıyordum. Eğer narkoz kullanırsam yarın öğlene kadar uyanmazdım ve tüm o süre zarfında çok şey olabilirdi. Caner sinsi bir darbeyle benden kurtulmaya çalışabilirdi ya da anneme zarar vermeye kalkışabilirdi.
İşleri yoluna koymadan kimyasallarla bile uyuyamazdım. Tedirgin gözlerle kapıya baktım, içeri girmeye bile korkuyordum. İçerideki tüm o adamların beni sindirip ağlatarak buradan göndereceğini tahmin edebiliyordum. Tam vazgeçip geri dönecektim ki son anda kararımı değiştirdim. Ne olacaksa olsundu.
Kendimi toparlamaya çalışarak kapıyı açıp içeri girdim. Babama biat eden Diyarbakır’ın en seçkin aşiret ağalarının on sekizi buradaydı. Kalanların da yakında beni ziyaret edeceğini anlamak zor değildi. Caner ve Kerim amcam da divandaki yerlerini almıştı. Bu kapıdan içeri giren babam olsaydı hepsi onun karşısında ayağa kalkıp ceketinin önünü iliklerdi. Ancak benim içeri girmemle kimse rahatından ödün vermemişti.
Bir tek babamın sağkolu ve emektarı Veysel amca ayağa kalkıp bana yerini vermeye kalkıştı. “Oturasın Veysel amca.” Onu geri çevirerek yerine geçmeyi kabul etmedim.
Gözlerim divanın en başındaki yeri buldu. Normalde babamın oturduğu ve ondan sonra halefinin oturması gereken sedire Caner kurulmuştu. Artık bu insanların tek ağası oymuş gibi davranıp bana buradaki ihtiyar heyetini gösterdi. “Büyüklerimizin elini öpüp bir köşeye otur, Farah.” Yaptığı onca şeyden sonra bir de pişkince bana ne yapmam gerektiğini mi söylüyordu?
Babamı kaybetmişken kaç gündür canım burnumda avareydim ama bu, Caner’e boyun eğeceğimi göstermezdi. Omuzlarımı dikleştirerek gözlerinin içine baktığımda herkesin bakışları üzerimdeydi. “Sana çok koymaz, sen alışkınsındır herkesin elini eteğini öpmeye.”
Ona önce kendimi, daha sonra da buradaki tüm ağaları gösterdim. “Bir aşiret liderinin tebaasının elini öptüğü nereden görülmüş?”
“Aşiret lideri mi?” Günlerdir benim dudaklarım bile kıvrılmazken sanki öylesine birini kaybetmişiz gibi abim alay ederek güldü. “Buradaki kimse bir kadının liderliğini kabul etmiyor.”
Ona karşılık verecek güçte değildim, buradaki çoğu kişi onun destekçisiydi. Dertlerinin ne olduğunu öğrenmek için tek kelime etmeden bir köşede oturdum. Bunun bir an önce bitmesi için önce onları dinleyecektim, daha sonra benden istedikleri her şeyi yaparak buradan çıkacaktım. Ağalık da liderlik de Caner’in olabilirdi, Sonat haklıydı, bu işler beni aşardı.
İstediğim tek şey annemi de alıp çok uzaklarda kendimize yeni bir hayat kurmaktı. Babamı koruyamamıştım, belki annemi tüm bu tehlikeden uzak bir yerde yaşatırdım. Buradaki insanların gözlerini üzerimde hissettikçe bakışlarımı kaçırıp salondaki şeylere bakıyordum. İnsanların doğrudan bana bakmasından nefret ederdim.
Kendimi bildim bileli bu salon önemli durumların konuşulduğu bir yer olmuştu. Dedemin zamanından kalan eski halılar yıllardır hep bu duvarlarda asılıydı. Odanın tam ortasında uzun, ahşap bir masa vardı ama birileri otursun diye değildi. Duvar boyunca dizilmiş minderler ve alçak sedirler varken kimse bir masanın etrafına toplanıp sandalyelerde oturmazdı.
Bakışlarım yerdeki kırmızı ve lacivert desenleri olan İran halısına kaydığında iç çektim. On iki yaşındayken babamla bir gezimizde bu halıyı birlikte seçip buraya serdiğimizi hatırlıyordum. Halının ortasında duran pirinç ayaklı geniş sini değişmişti ama hemen hemen eskisiyle aynı nakışlara sahipti.
Sininin üzerinde çay bardakları, kuru yemişler, incir ve elma kurusu vardı, tabii ki bir de pestil. Konakta çalışan kızlar ikramda kusur etmemek için sininin üzerini donatmıştı. Buradaki adamlardan bazıları sigara içtiğinden odanın içine ağır bir tütün kokusu yayılmaya başlamıştı.
Bugün toplanan ağaların hepsi yaşlı sayılırdı. Zamanın acımasızca açtığı derin yaraları yüzlerinde çizgi şeklinde taşıyorlardı. Kalın bıyıklar, kararlı bakışlar ve buram buram otorite… Onlara bakınca tek gördüğüm buydu. Kurtların içindeki bir ceylanın ürkekliğiyle bir köşede oturup parmaklarımı birbirine kenetlemiştim.
Bakışlarım Haydar Ağa’yla kesiştiğinde gerildim. Altmışların sonunda olmalıydı ama oturuşu dikti ve kendinden emin görünüyordu. Gür beyaz bıyığı dudaklarının üstünde fırça gibi dururken gözlerini benden ayırmıyordu. Üzerinde koyu kahverengi bir şalvar vardı ve beyaz gömleğin üzerine siyah bir yelek giymişti. Omuzlarının üzerine gri bir puşi atıp tesbihini çekerek beni izliyordu.
“Farah, seni severiz bilirsin. Ümit Ağa’mızın kızı, bizim de kızımızdır.” Haydar Ağa’nın yumuşak kelimeler seçerek konuşması kimseyi aldatmamalıydı, devamında mutlaka daha ağır bir şeyler gelirdi. “Amma ve lakin…” deyince bir kez daha beni şaşırtmadığı için hiç tepki göstermedim. “Kadın kısmından ağa olmaz.”
Daha ben onun söylediği lafı sindiremeden minderlerin üzerinde oturan diğer adamlara dönüp onları da konuşmaya teşvik etti. “Siz söyleyesiniz ağalar, töremiz belli değil midir?” Beni gösterip onları da kışkırtmaya başlaması beklediğim bir şeydi. “Ağalık erkek işidir, bir kadın bunun altından kalkamaz.” Bunları söylerken bana bakmadan konuşuyordu.
Abdurrahman Ağa ona hak verdiğini gösterircesine başını ağır ağır salladığında yeni sardığı tütünü tüttürüyordu. “Ruhu şad olsun, Ümit Ağa’mız seni çok severdi, sevdiğinden de yanlış karar vermiştir. Amma bu iş sevgi değil, erkek işidir.” Gözlerim halının desenlerinde oyalanırken başımı yerden kaldırmadım. Söyledikleri her şeyi sessizce sineye çekiyordum.
Burada konuşulan her kelime ilmek ilmek içime işlerken bu sefer de Hüseyin Ağa’nın sesini duydum. “Sanma sana düşmanlık ederiz.” Başımı kaldırdığımda dost canlısı görünmeye çalışıyordu ama onun da niyeti diğerlerinden farklı değildi.
“Kadın dediğin evinde oturur, aşını kaynatıp çocuklarını büyütür.” Hüseyin Ağa iyi niyet altında bana durmam gereken yeri gösteriyordu. “Bırakasın ağabeyin işlerin başına geçsin, ağalık senin yapacağın bir şey değildir.”
Sessizliğimi korurken gözlerimi dahi kırpmadan onu izliyordum. Kızı sevdiğiyle kaçtı diye kendi kızını öldürüp on yıl hapis yatan bir adamdan ne duymayı bekliyordum ki? Hüseyin Ağa’nın burnu biraz eğriydi, belli ki gençliğinde kırılmış olmalıydı. Ancak burnu korkunun kokusunu çok iyi aldığından olsa gerek bugün bana istedikleri şeyi kabul ettireceklerini biliyordu.
Gri sakalı düzensiz olan Ziya Ağa’nın üzerinde koyu renk bir aba vardı. Cebinden sigara paketini çıkarırken bir kadının tek işinin onlara hizmet etmek olduğunu gösterircesine, “Farah kızım, bana bir kül tablası getiresin,” dedi. Sigarasını yaktığında kül tablası onun hemen yanında oturan Davud Ağa’nın önündeydi. Ancak uzanıp onu almak yerine bana iş buyurarak haddimi bildiriyordu.
Bir ağa hiçbir zaman tebaasındaki birinin ayak işlerini yapmazdı. Babamın karşısında doğru düzgün nefes bile alamayan bu insanlar iyi niyet adı altında bana haddimi bildiriyordu. Bakışlarım kül tablasına kaydığında tırnaklarımı dizlerime geçirdim. Yıllardır bir hücreye hapsettiğim o kadının varlığını damarlarımda hissediyordum.
Sanki hücrenin içinde sinirle dönüyor, demir parmaklıkları yumruklayarak her zamankinden daha fazla onu dışarı çıkarmamı istiyordu. İyi olan yanım sakince burada oturuyordu ama karanlık yanım, kafesinde sinir krizleri geçirip o kül tablasıyla bu adamın beynini parçalamak istiyordu. Haraf’ı eskisinden daha güçlü hissediyordum içimde. Onu daha ne kadar orada tutabilirdim, hiç bilmiyordum.
Ziya Ağa’nın benden istediği gibi ona hizmet etmedim ama onu kızdıracak bir şeyler de söylemedim. Çayları doldurmak için içeri giren Kılıç kurtarıcım olmuştu. Ona Davud Ağa’nın önünde duran kül tablasını gösterip, “Onu Ziya Ağa’ya verir misin?” dedim.
Kılıç’ın kaşları belli belirsiz çatıldı çünkü kül tablası Davud Ağa’nın, yani babasının önünde duruyordu. Baba ve oğulun arası açık olduğundan babasına yaklaşmak bile istemiyordu. “Ziya emmi uzanıp al o kül tablasını,” diyerek başta babası olmak üzere buradaki birkaç kişiyi sinir etti. “Ya da söyle, Davud Ağa onu sana uzatsın.”
Davud Ağa’nın siyah gözlerinde sert bir ifade belirirken avucunun içine topladığı tesbihi sıkıyordu. Aşiret ağalarının içinde en çok sözü dinlenen ağalardan biriydi. Onu yanıma çekmem Caner’in kalesine iyi bir gol atmak olurdu, buradaki ağaların birçoğu Davud Ağa’nın ağzının içine bakardı. Ne yazık ki Kılıç’ın babası çok eski kafalıydı, onu vursanız bile bir kadına biat etmezdi.
Caner’in ne kadar vasıfsız biri olduğunu bilecek kadar bilge ve ileri görüşlü bir adamdı. Ancak Caner onun yeğeniydi ve bir kadının başa geçmesindense yeğenini tercih ederdi. Davud Ağa sert gözlerle oğluna baktığında Kılıç yerine ben gerilmiştim. Yetmişine merdiven dayamıştı ama siyah gözleri eski keskinliğini koruyordu.
“Sen adımı zikredecek kadar büyüdün mü, deyyus!”
Kılıç sobanın üzerinde kaynayan çaydanlığa doğru yürürken sadece sakinliğiyle bile babasını kızdırıyordu. “Beni evlatlıktan reddeden birine baba diyecek hâlim yok ya.”
Kılıç altlı üstlü duran çaydanlığı alıp ortadaki siniye yaklaştı. Yere diz çöküp çayları doldururken babasına hiç bakmıyordu ama her söylediğiyle onun kıpkırmızı kesilmesine neden oluyordu. “Çayını nasıl içersin, Davud Ağa?”
“Kalsın!” Davud Ağa’nın ince yüzündeki kılcal damarlar bile belirginleştiğinde üzerindeki cübbeyi düzeltti. “Senin gibi vasıfsız birinin elinden bir şey içecek kadar düşmedim daha.”
Kılıç gülmemeye çalışarak başını salladı. “Zaten bir bardak eksikti.”
Kılıç tüm çayları doldurup bakır tepsiyi alarak ayağa kalktı. Babasını ve Caner’i es geçerek sırasıyla buradakilere çay ikram etti. Bana çay vermemesine alınmadım, hanemizdeki kızlar büyüklerimizin karşısında bir şey yiyip içemezdi. Kadınların bulunduğu salonda olsaydım belki ama erkeklerin yanında mümkün değildi. Eğer konu taht kavgası olmasaydı bu odaya girmem bile hoş karşılanmazdı.
Kılıç çayları dağıttıktan sonra diğer konuklarımızla ilgilenmek için gitti. Normal şartlarda kimse onun gibi egoist birini çalıştıramazdı ama böyle durumlarda kadınlarımız mutfakta olurdu, erkeklerimizse doluları götürüp boşları toplardı. Kılıç’ın gitmesiyle bu can sıkıcı konuşma kaldığı yerden devam etti. Kerim amcam Caner üzerinden yerini sağlamlaştırmak istediği için fazla tez canlıydı.
“Sen şehir kızısın yeğenim,” derken amcamın sahte ilgisi midemi bulandırıyordu. “Burası senin büyüdüğün şehirlere benzemez. Burada töre haktır ve törelerimiz bir kadının aşiretin başına geçmesine müsaade etmez.”
Bedirhan Ağa onu desteklerken biraz nefes almak için yeleğinin düğmelerini açmıştı. “Bu iş sana ağır gelir, kızım.” Kızım deyip durmaları bir kız olduğum için beni küçümsedikleri gerçeğini değiştirmiyordu. “İşleri zora sokmadan hakkın olmayan yetkileri ağabeyine devredesin.” Hakkım olmayan mı?
“Sadece meraktan soruyorum.” Kısık sesim öz güvensiz çıktığında bedenimdeki titremeyi görmemelerini umuyordum. Evet, onların karşısında tir tir titriyordum. “Bunu yapmazsam ne olur?”
Kılıç’ın babası yerinde dikleşerek kolunu bacağının üzerine yasladı. “Ne olacağını bilmez misin?” Korkudan kalbimi sıkıştıran sert bakışları bana hiç yardımcı olmuyordu. “Bizi istemediğimiz şeyleri yapmaya zorlama.” Sertçe yutkundum. Bu bir tehditti, hem de ölüm tehdidi.
Caner kardeşini korumak isteyen abi pozları kesip hafifçe öne doğru eğildi. “Sen başından beri babamın işlerine bulaşmak istemiyordun. Hep istediğin gibi sonunda özgür olacaksın.” Kısık gözlerle beni izlerken sadece bakışlarıyla bile bana karşı kazandığını hissettiriyordu.
“Anneni de alıp istediğin ülkeye gitmene izin vereceğim. Merak etme, sizi parasız bırakmam, ne de olsa kardeşimsin.” Bana abilik taslarken keşke biraz samimi olsaydı ama beni hiçbir zaman kardeşi olarak görmemişti. “Her ay düzenli olarak hesabınıza para yatırırım.” Sahip olduğum tüm zenginlikten vazgeçip onun bana verecekleriyle mi yetinecektim?
Şaban Ağa’nın söyledikleriyle bakışlarım bu sefer de onu buldu. Kısa boylu, zayıf bir adamdı ama sözleri boyundan daha büyük, bedeninden daha ağırdı. “Darılma kızım ama bir eksik eteğin bizim aramızda yeri yoktur.”
Boğazıma bir şey takılmış gibi nefes alamadığımda Şaban Ağa çayını höpürdeterek birkaç yudum içti. “Sen ancak evini yönetirsin, aşiret işlerini ağabeyin yönetebilir.” Kadın olmak büyük bir suçmuş gibi onların karşısında biraz daha ezilmiştim.
“Yanında olmadığım için kızımı hor görecekler.”
Babamın son sözleri aklıma gelince hıçkıra hıçkıra ağlamamak için kendimi zor tuttum. Toprağının kurumasını bile beklemeden bunu yapmaya başlamışlardı. Şimdilerde herkes eksik etek deyip beni hor görüyordu. Babamın hep korktuğu şeyi kızına yaşatmaya başlamışlardı.
Sırasıyla her biri konuşmaya başladı, bazılarının lafları Şaban Ağa’nınkinden bile daha ağırdı. Her ağzını açan beni kadın olduğum için küçümseyip erkek işinden uzak durmam gerektiğini söylemişti. Tıpkı Davud Ağa’nın yaptığı gibi bazı aşiret ağaları da onları dinlemezsem olacakların imasını yapıp laf arasında beni tehdit etmişti. Bu toplantı abartısız tam üç saat sürmüştü ve ben üç saat boyunca kadın olduğum için küçümsenmiştim.
Bugünlük buradaki işi bitmiş gibi Davud Ağa ayağa kalkınca onunla birlikte on iki kişi daha ayağa kalktı. Bu da demek oluyordu ki Davud Ağa’yı kazanan kişi onunla birlikte on iki aşiret ağasını da kazanırdı. Ne yazık ki ben bu adamı kazanmanın yakınında bile değildim. En büyük eksim kadın olmaktı, ikinci eksimse onun reddettiği birine evimi açmamdı. Kılıç’ı evden kovsam acaba babasını yanıma çekebilir miydim?
Hayır, bu yaşlı kurdun fikrini değiştirmek bu kadar kolay olamazdı. Davud Ağa gitmeden önce omzunun üzerinden bana bakıp sert bakışlarıyla bir kez daha beni uyardı. “Yarına kadar iyice düşünüp taşınasın. Kararının ne olduğunu öğrenmek için yarın akşam tekrar bu divanda toplanacağız.”
Dudağının köşesi seğirdiğinde kalın kaşlarını hafifçe çattı. “Sen ve annenin iyiliği için en doğru kararı veresin.” Midem kasıldığında bir anlığına nefes bile alamadım. Kılıç’ın babası beni annemin hayatıyla mı tehdit ediyordu?
Diğer aşiret ağaları da benzer mırıltılar çıkarıp sırasıyla ayağa kalktı. Caner ve Kerim amcam onları uğurlamak için dışarı çıkınca divan odasında tek başıma kalmıştım. Şimdi ne yapacaktım? Bu insanlar beni yollarından çekmek için her şeyi yapacaklarını saklamıyordu. Babamdan sonra annemi de kaybetmek beni mahvederdi.
Oturduğum yerde kaç dakika duvara boş gözlerle baktım, bilmiyordum ama Caner’in içeri girmesiyle bakışlarımı duvardan çektim. Abim odanın ortasında dururken âcizliğimden nasıl keyif aldığını saklayamıyordu. “Bana attığın o yumrukları unutmadım, Farah Hanım. Bak, ibre nasıl da tersine döndü.”
Yürüyüp tepemde dikilirken bir elini cebine koyacak kadar rahattı. “Bitti, ben kazandım.” Babamın ölümünden sonra gülecek kadar kalpsiz ve acımasız biriydi. “Artık seni koruyacak bir baban, arkanda duracak bir kocan yok.”
Üzerime eğilip ona attığım o yumrukların hesabını sorarcasına çenemi kavradı. İri parmakları derime gömülürken çenemi sertçe sıkarak başımı kaldırdı. “İki gün içinde her şeyi bana devredersen annenle ikinizin yaşamasına izin vereceğim. Ancak kafanın dikine gitmeye kalkışırsan…” Gözlerimin içine bakıp kaşlarını çattı. “Diyarbakır sizin mezarınız olur!”
Beni savururcasına bırakıp kapıya yürüdü ama son bir kez beni tehdit etmeyi unutmadı. “Akıllı ol, tabii anneni yaşatmak istiyorsan.” Aşiret ağalarını bilmem ama her şeyi ona devretsem bile Caner annemle ikimizi öldürecekti. Artık bundan emindim.
İstediğini aldıktan sonra ilk işi bizden kurtulmak olacaktı. Caner’in yıllardır yapmayı en çok istediği şey buydu ve artık onu durduracak bir babam yoktu. Annem sıklıkla babam olmazsa abimin bizi yaşatmayacağını söylerken haklıydı. Bana o evrakları imzalattıktan sonra bir daha onun yoluna çıkmayalım diye abim bizden kurtulacaktı.
***
Divan odasında yaşananlardan sonra soluğu annemin yanında almıştım. Onu herkesten korumak istercesine yatağına girip ona sımsıkı sarılmıştım. Annem uyku ilaçlarının tesirinde olduğu için saatlerce ona sarılıp ne kadar çok ağladığımı bilmiyordu. Onu da koruyamazsam diye çok korkuyordum. Herkes akbabalar gibi üzerime doluşup en kötü günümde benden faydalanmaya başlamıştı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde herkes odalarına çekilince nihayet konak sessizleşmişti. Kimseye haber vermeden gizlice dışarı çıkarken ceketimi bile almamıştım. Kışın ayazında incecik kıyafetlerle sokaklara düşmüştüm. O insanların beni ölümle tehdit etmesi zerre kadar umurumda değildi, kimse benden daha çok ölmeyi istemiyordu.
Ancak konu annem olunca ölüm fikrinden hızla uzaklaşmıştım. Ben de ölürsem annemi Caner’den koruyacak kimse kalmazdı. Annem için yaşamanın bir yolunu bulmalıydım ama babamdan sonra içimde hiç yaşama hevesi kalmamıştı. Elimde bir gecenin ikisinde mezarlığa gelmemin nedeni bile babamdı. Onu o kadar çok özlüyordum ki ne zaman konaktan çıksam ayaklarım beni hep buraya getiriyordu.
“Baba kendimi çok yalnız ve korkmuş hissediyorum.” Mezarının yanında otururken titreyen parmaklarım onun soğuk toprağında gezindi. “Herkes birlik olmuş, benden kurtulmayı istiyor. Baba beni niye bıraktın, sanki tüm dünya karşımda.” Ne İstanbul’dakiler ne de buradaki aşiret ağaları… Hiçbiri liderliğimi kabul etmeyecekti.
“Sen yanımdayken ben kadın olmaktan hiç utanmıyordum.” Kendimi tutamayıp başımı eğerek ağlamaya başladım. “Kadınım diye eziyorlar beni, kadın olmak bir eksiklik, utançmış gibi hissettiriyorlar bana.” Babamın yokluğunda kadın olmak bile fazla zordu.
Mezarına kapanıp başımı toprağına yasladığımda küçük bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlıyordum. “Baba neden gittin? Canım çok yanıyor.” Babam yanımda olsaydı o insanların hiçbiri beni ezmeye cesaret edemezdi.
Mezarlıkta esen kuru ayaz kemiklerime kadar beni titretirken gözyaşlarım babamın toprağına akıyordu. Ona sarılmayı her şeyden çok isterken sarıldığım tek şey soğuk mezarıydı. “Biliyor musun, eskiden insanlar adımı söylemeyip benden Ümit’in kızı diye bahsettiklerinde içten içe sinirlenirdim.”
Ona içimi dökerken çok üşüyordum ama kalkıp daha sıcak bir yere gidemiyordum, babamı en yoğun hissettiğim tek yer burasıydı. “İnsanların sanki ben bir birey değilmişim gibi adımı söylememelerinden rahatsızlık duyardım.”
Ağlayarak başımı salladığımda yanağım onun toprağına sürtündü. “Meğerse ben sensiz bir hiçmişim baba, artık bunu daha iyi anlıyorum. Sen hayatta olduğunda ve adımın yanına senin adın geldiğinde bir değerim varmış.” Babamın gölgesi üzerimden çekilince kendimi bir hiçliğin içinde bulmuştum.
Uzun süredir bu soğuk havaya maruz kaldığım için vücudumdaki tüm ısı düşmeye başlamıştı. Gözlerim kapanmaya başladığında bunun nedeni günlerdir süren uykusuzluk değildi, hipotermi geçiriyor olabilirdim. Bedenimde ölümcül bir şeyler yaşanmadığı sürece kendiliğinden uyuyabilen biri değildim. Ne yazık ki bilinç kaybı ve uyku aynı şey değildi.
Bir anlığına her şeyin son bulduğunu düşündüm ancak gözlerimi hiç ummadığım bir yerde açmıştım. Kendimi tozlu bir merdivenin üstünde bulunca yine kafamın içindeki o korku evine geldiğimi anladım. Yıllar önce bu evden kaçmama rağmen bir yanım hâlâ burada tutsaktı.
Tüm bunların bilinçaltımın bir oyunu olduğunu bilecek kadar buraya çok gelmiştim. Beynim yine beni kendimle yüzleşmeye zorluyordu. Yaşadığım bu şeyin psikolojide birkaç adı vardı. Kafamın içine yaptığım bu seyahatlerin bir diğer adı da travmayı tekrar yaşama durumuydu.
Ne zaman bilincimi kaybetsem travmatik anılar bir rüya şeklinde karşıma çıkıyordu. Aşırı korku ve kişilik değişmesi bunu tetikleyen başlıca nedenlerden biriydi. Üniversitedeyken bu konuyu işlediğimizi hatırlıyordum. Ağır travmatik hastalar bazen zihinsel olarak gerçeklikten kopuyorlar ve tıpkı benim gibi kendilerini geçmiş bir anının içinde buluyorlarmış.
Gerçeklik hissinin bozulmasıyla insanın kendini dışarıdan izliyormuş hissiydi bu. Ne yazık ki esaret altında kalan insanlarda görünen bir durumdu. Özgür olsak bile zihinsel olarak bir türlü kendimizi o tutsaklıktan kurtaramıyorduk. Bu yüzden sürekli korku ve güvensizlik içindeydim. Aradan geçen yıllara rağmen bir türlü eski benliğime kavuşamamıştım.
Aşağıya inip artık ezbere bildiğim kapıya doğru yürüdüm. Merdiven boşluğundaki kapıyı açarak içeri girdiğimde buradan yine gözyaşlarıyla çıkacağımı biliyordum. Paslı kapıdan geçtiğimde içerideki rutubet kokusu ciğerlerime dolmuştu. Bu nem, küf ve pas kokusu bana yabancı değildi. Yıllardır burada kimse nefes almıyor gibiydi ama ben hâlâ buradaydım ve hâlâ bir tutsaktım.
Tavandan sarkan tek ampul içeriye loş bir ışık yayarken çıplak ayaklarla yürüdüm. Burada bir pencere bile olmadığından içerideki koku çok boğucu ve ağırdı. Nemden kabaran duvarların dipleri küften pul pul dökülmeye başlamıştı. Betonun üzerindeki ince kir tabakasına basarak en büyük korkum olan hücrenin önünde durdum. Artık istesem de bu yüzleşmeden kaçamazdım.
Hücrenin içinde gördüğüm çocukla kalbim öyle bir acıdı ki bir anlığına nefes bile alamamıştım. Aradan geçen tüm yıllara rağmen hâlâ oradaydı. Sırtını duvara yaslamış, dizlerini karnına çekmiş ve kollarıyla bacaklarını sarmıştı. Sanki yeterince küçük değilmiş gibi biraz daha küçülmüştü.
Üzerinde ona bol gelen erkek kıyafetleri vardı ve saçları… Hıçkırmamak için elimle dudaklarımı kapattım. Bir zamanlar uzun olan siyah saçları hunharca katledilmişti. Kafasındaki kısa saçları yamuk ve düzensizdi. En çok saçlarına ağladığını biliyordum, o saçlara bakınca şu an bile ağlayasım geliyordu. Ahşap bir sandalyede benden alınan saçlarımı hiç aşamadığımdan saçlarımı kesmeye bile korkardım.
Omuzlarının gerginliğinden geldiğimi hissettiğini anladım ama başını çevirip bana bakmadı. Gözlerini bile kırpmadan tam karşısında bir yere bakıyordu. Onun bakışlarını takip edince gördüğüm siyah köpekle arkaya doğru bir adım attım. O canavarın artık bana zarar veremeyeceğini biliyordum ama bu ondan korkmama engel değildi.
Çocukluğum boş gözlerle onunla aynı hücreyi bölüşen canavara bakarken, “Babam… Babam öldü,” diye fısıldadı. Bir anlığına gözlerini yumdu ama tekrar açtığında gözyaşları siyah irislerinden süzüldü. “Babamı öldürdüler.” Ve ben anladım ki içimdeki çocuk bile kimsesiz kalışımıza ağlıyordu.
Yere oturup başımı demir parmaklıklara yasladım, her nefesle sanki kalbim biraz daha kan kaybediyordu. “Oradaydım ama hiçbir şey yapamadım.”
Gözyaşların yanaklarımı ıslatmasına izin vererek bu sefer de kendi yetersizliğime ağladım. “Ben kendi babamı bile kurtaramayan biriyim.” Ben ağladım ve o benimle ağladı, acımız birdi, ne de olsa o bendim.
Gözyaşlarımız birbirine karıştığında uzun süre ikimiz de hiç konuşmamıştık. Buraya her gelişimde yaptığı gibi bu sefer onu çıkarmamı istemedi ya da sinirlenerek onu orada tutanın ben olduğumu söylemedi. Karnına çektiği dizlerine başını yaslayıp hıçkıra hıçkıra babama ağladı. Babam gittikten sonra her şey önemini yitirmiş gibi hiç konuşmadı ama benimle çok ağladı.
Paslı demiri kavrarken âcizliğim gözyaşlarına dönüşüp yüzümü ıslatıyordu. Dokuz yaşındaki hâlim içi çıkarcasına ağlarken önce kısık bir sesle, “Senin yüzünden,” diye fısıldadı. Ancak daha sonra başını dizlerinden kaldırıp daha sert ve kararlı bir sesle, “Senin yüzünden babam öldü!” diye bağırdı.
Onunla aynı fikirde olduğum için bu konuda kendimi savunacak hiçbir şey söyleyemedim. Çocuk Farah ayağa kalkıp bana doğru yürürken küçük bedenine sığmayan bir öfke tarafından kuşatılmıştı. “Sen kendi babanı bile koruyamayan bir zavallısın!”
Bunlar bir yabancının sözleri değildi, benim kendime söylediğim bir şeyi alt benliğimden tekrar duyuyordum. O bendim, yani benim düşünmediğim şeyleri düşünemez, içimde kendime sıklıkla söylemediğim hiçbir şeyi bana söylemezdi. Yavaşça ayağa kalktım, onunla aynı şeyleri düşünüp hissederken istesem de kendimi savunamıyordum. Haklıydı, tüm yaşananların tek suçlusu bendim.
Bu eziyetin bir an önce bitmesini diledim. Aramızda demir parmaklıklar varken tam karşımda durduğunda kaşları çatıktı. Artık ağlamıyordu ama yumruğunu sıkacak kadar sinirliydi. “Burada kendine acımak yerine babamın değerlerini korumalıydın!”
Yaşlar gözlerime akın ettiğinde başımı iki yana sallamıştım ki bağırarak yumruğunu onu tutan demirlere geçirdi. “Bugün babam seni o divanda görseydi senden utanırdı!”
Nabzım hızlandığında tüm bedenime bir inme inmiş gibi hiç kıpırdayamadım. Karşımdaki küçük çocuk bana duyduğu nefreti yüzüme karşı haykırırken karanlık gözlerinde en küçük bir acıma yoktu. “O divanda Ümit’in kızı nasıl boynunu büküp sefilce oturur? Bu ben değilim, olamam!”
İnanamayan gözlerle bana baktı, mümkün olsa beni paramparça ederdi. “Kimse beni desteklemiyor, deyip kendine acıyorsun ama neden seni desteklesinler?” Yaşça benden küçük olan oydu ama bana daha küçük hissettirerek baştan ayağa beni süzdü.
Yüzünü buruşturduğunda onun karşısında çırılçıplak kalmışım gibi kendimden utanmıştım. “Şu haline bak, sen kendini destekler miydin?”
Tam savunmaya geçecektim ki ağzımı açmama bile izin vermeden kaşlarını çattı. “O divandakiler sana karşı ön yargılıydı ama onları kazanmak senin elindeydi. Bu gece hepsinin karşısında dimdik dursaydın ve her söyledikleri lafı sineye çekmek yerine daha sert bir şekilde karşılık verseydin hakkındaki düşünceleri değişirdi.” Hırsla başını sallarken sinirden çenesi kaskatıydı. “Kadınsın diye onlar seni küçümsedi ve sen de karşılarında el pençe durarak onlara yanılmadıklarını gösterdin!”
“Ya ne yapsaydım? Karşımda bir sürü insan vardı ve ben orada tek başımaydım!”
“Siktir git karşımdan!” Bana bağırarak onu tutan demirlere sert bir tekme attı. “Sen kendine inanmadıktan sonra başkalarının sana inanmasını nasıl beklersin? En başta senin kadın olmanın bir utanç değil de lütuf olduğunu anlaman lazım!”
Konuşmak için dudaklarım aralanmıştı ki boğazında hırıltıyı andıran kızgın bir ses çıkararak çenemi kapadı. Küçük elleri demir parmaklıkları kavradığında tüm gücüyle onları sıkmaya başlamıştı. “O divan odasında yapman gereken tek şey onlara bir kadının neler yapabileceğini göstermekti. Eğer orada ben olsaydım…”
“Hiçbir şey yapamazdın!” Sinirden saçlarımı dağıtarak bu sefer onu susturan ben oldum. “Bana ahkâm kesmeyi bırak, onca insanın karşısında tek başınayken sen de hiçbir şey yapamazdın.”
“Öyle mi dersin?” Bir anda gülmeye başladı, sadece alaycı bakışlarıyla bile bana kendimi bir aptal gibi hissettiriyordu. “Orada olsaydım yerimi gasbeden o abi bozuntusunun suratını dağıtır ve oradaki herkese onun benden daha güçlü olmadığını gösterirdim!”
Gülmeyi kestiğinde şimdi siyah gözlerinde bir çocuğa yakışmayan karanlık ve tehlikeli bir parıltı vardı. “Ziya Efendi’nin istediği o kül tablasını kafasından parçalar, ağzını kan içinde bırakarak her parçayı ona yedirirdim!”
Gözlerimi devirdiğimde onu akılsız olmakla suçlar gibiydim. “Ziya kaç haneye ağalık ediyor, farkında mısın? Ona yapacağın bir saygısızlık tüm o haneleri karşına almak olur.”
“Çok da umurumda.” Laubali bir hareketle tüm ağırlığını bir ayağının üzerine verirken omuz silkti. “Hepsi zaten karşımdaysa kaybedeceğim ne var ki?”
“Ama…”
“Ama ne?” Dalga geçercesine başını boynuna doğru yatırıp gelişigüzel beni izledi. “Karşılık verip canımı yakarlar mı? Annem dışında kaybedeceğim ne kaldı ki ve farkındaysan Caner istediği şeyi alsın veya almasın, annemi yaşatmayacak.”
Kollarını göğsünden birleştirerek pası bana attı. “Söylesene, annemi nasıl korumayı düşünüyorsun? Kaçıp onunla çok uzaklara gitmek annemi Caner gibi bir ruh hastasından koruyabilir mi?”
Bu konuda tam bir çıkmazda olduğum için çaresizlikle omuzlarım düştü. “Ne yapacağımı bilmiyorum.”
“Aslında yapılacak şey çok basit.” Yüzünü demirlere yaklaştırdığında gözlerindeki o vahşi parıltı beni bile ürküttü. “Caner ölürse annem için tehdit olmaktan çıkar.” Duyduklarımın şaşkınlığıyla gözlerimi kocaman açtığımda azarlar gibi, “Bana şöyle bakmayı kes!” dedi. “Senin önceliğin anneni korumak, senden nefret eden abini düşünmek değil.”
Şiddetle karşı çıkıp arkaya doğru adımlar atarak ondan uzaklaştım. “Kendi kanımdan olan birini öldürmeyeceğim.”
Psikopatlara özgü bir şekilde güldü. “İçten içe onu öldürmeyi arzulamasaydın şimdi sana bunları söylemezdim.” Kanımı donduran sözlerden sonra ukala bir hareketle bana göz kırptı. “Ben senim Farah, en karanlık dürtülerinden oluşuyorum.”
“Bu da hep orada kalman için güzel bir sebep.”
“Neden hep kaybediyorsun, biliyor musun? Her insanın içinde iyi ve kötü arzular vardır.” Kolunu kaldırıp kendisini gösterirken gözlerindeki buz gibi ifade irkilmeme neden oluyordu. “Sen kendi şeytanını bir kafese hapsettin.” Midem kasıldığında kuruyan dudaklarımdan tek kelime çıkmamıştı.
“Bazen kazanmak için kötü olmak gerek, Farah.” Sakin bir sesle konuşurken söylediği her şeyi bana aşılayıp beni manipüle etmeye çalışıyordu. “Hep iyi oldun da eline ne geçti?” Benim acım bana yetmiyormuş gibi gözlerimin içine bakarak soğukça güldü. “Babanı kurtaramadın, o çok sevdiğin adam, yani Gurur… Babanın cenazesine bile gelmedi.”
Acıyı kalbimin en derinlerinde hissederken gözlerimden süzülen bir damla gözyaşını izledi. Bastırdığım kişiliğim ete kemiğe bürünerek tam karşımda dururken merhametten yoksundu. Kapanmamış bir yaraya tuz basarken bana nasıl hissettirdiğiyle zerre kadar ilgilenmiyordu. “Tüm dünyaya karşı artık tek başınasın. Kurtlar sofrasında iyimserlikle hayatta kalabileceğini mi sanıyorsun?”
Acımdan zevk alır gibi siyah irislerinden karanlık bir parıltı geçti. “Bu daha ne ki annemin ölümünü de sana izletecekler.” Başını ağır ağır sallayarak kendinden emin bir şekilde konuştu. “Onu da koruyamayacaksın.” İçinde bulunduğum berbat durumu bilmesine rağmen sözleriyle beni mahvetmekten kaçınmıyordu.
Ellerini demir parmaklıklardan çekerek önce kendini, sonra da içinde bulunduğu hücreyi gösterdi. “Daha kendini buradan kurtaramıyorsun, sence annemi kurtarabilir misin?” Yenilgi içinde başımı eğdiğimde kaçırdığım bakışlarım bu konuda da kendime hiç güvenmediğimi doğruluyordu.
“Belki de artık bir şeyleri istemek yerine yapmalısın.” Ona baktığımda özgürlüğü arzulayan vahşi bir tutkuyla nefes alışlarının sıklaştığını gördüm. “Çıkar beni buradan.”
“Yapamam.” Herkesin üzerime geldiği yetmezmiş gibi bir de baskıladığım benliğimin beni zorlamasıyla sinirlenmeye başlamıştım. “Herkesin sürekli bana ne yapmam gerektiğini söylemesinden bıktım. Sen beni bile ürkütüyorsun, belki de hep orada kalmalısın.”
“Uyan artık aptal, kaybetmeye mahkûmsun! En güçlü taşını devirdiler ve şah tehdit altında.” Konuşmayı bıraktığında sessizliği içimi talan eden bir çığlık gibiydi. “Geriye tek bir hamlen kaldı, ya bu oyunu buradan çevirirsin ya da mat olursun.” Ne demek istediğini çok iyi anlıyordum.
Onu anladım ama anlamazlıktan gelip nefesimi bezgince verdim. “Umarım bir daha buraya gelmem, gittikçe can sıkıcı oluyorsun.” Ona sırtımı dönüp kapıya yürürken arkamdan bağırarak söylediklerini duymamayı isterdim.
Ondan uzaklaşmak için attığım her adımla sesi daha gür çıkıyordu. “Yarın akşam divanda yine korkaklık yapacaksın! Caner’in başa geçmesine izin vereceksin ve hemen sonra annemden kurtulacak!” Şu anda yaşıyor muydum yoksa öldüm mü, bilmiyordum ama sözleri karşısında tüm bedenim buz kesmişti.
“Artık babam yok ve sen kötülerin dünyasında tek başına kaldın.” Arkamda bas bas bağırıp onu hapseden demirlere vurarak sesini bana duyurmayı sürdürdü. “Sen onların dengi olamayacak kadar iyisin ve bu midemi bulandırıyor!”
Ondan kurtulmak için adımlarımı hızlandırdığımda, “Kendine acımaktan babamın katillerinin peşine bile düşmedin!” diye haykırdı. “Onların izini bulmak için elini biraz kirletmen lazım ama sen bunu yapamazsın, değil mi? Küçük Polyanna’mız ışıkta kalmak için direttiği sürece karanlıkta saklananları bulamayacak!”
Onu duymamak için ellerimi kulaklarıma bastırdığımda adımlarım koşar gibi hızlıydı. Ancak buna rağmen bir şekilde sesini bana duyuruyordu. Gırtlağını yırtarak bağırırken onu duymamak mümkün değildi. “Kendine bir yas kıyafeti daha diktir, üç gün içinde annemin cenazesini de kaldıracaksın!” Durmadı, haykırarak devam etti.
“Babamın sözlerini hatırla! Annen sana emanet, demişti! Babamın son sözlerini ne çabuk unuttun? Kimsenin karşısında dizlerin bükülmesin, demişti. İnsanların elini eteğini öp diye büyütmedi seni!” Kapının tam önünde adımlarım durduğunda hızlanan kalbimin sesini duyabiliyordum.
Arkamdan her söylediği cümle, kaçtığım her şeyin yüzüme vurulmasıydı. Dudaklarından çıkan sözcüklerin biri bile yalan veya yanlış değildi. Babamın bir daha yanımda olmayacağını düşünmek beni daha çok ağlatıyordu ama onu benden alan insanlara duyduğum öfke, gözyaşlarımdan daha büyüktü. Bastırdığım benliğim haklıydı, onun intikamını ben alamazdım ama o yapabilirdi.
Tüm kötü duygularımı yıllar önce bu kafesin içinde bırakmıştım. Karanlığı terk edip ışığı kucaklamak istemiştim, bu yüzden etrafımdaki insanların yanlış ve kötü davranışlarını tolere eder, onların iyi yönlerini görmeye çalışırdım. Yıllardır her konuda affedici ve hoşgörülü olmaya çalışmıştım.
Kendi gücümü ve potansiyelimi bastırarak insanlara zarar vermekten hep kaçınmıştım. Onlar canımı yaktıklarında bile ben kendi içimde onları aklayacak bir şeyler bulup hep affederdim. Nefreti kalbime yasaklamamın nedeni gerçek benliğimi hep bu kafesin içinde tutmak istememdi. Bir kez özgür kalırsa yapacaklarından ve beni değiştirmesinden hep korkmuştum.
Peki, benim iyi bir insan olmam babamı kurtarmış mıydı? Hayır, gözlerimin önünde onu öldürdüler ve ben hiçbir şey yapamadım. O haklıydı, ben kendi şeytanımı buraya hapsettiğim için babamı korumakta yetersiz kalmıştım.
“Madem geriye tek bir hamlem kaldı.” Arkamı dönüp köşedeki hurda yığınına doğru yürüdüm. “O zaman Farah geride dursun ve oyunun seyrine Haraf karar versin!”
Haraf’ın doğması için Farah ölmeliydi.
Ve babam öldüğünde ben zaten ölmüştüm.
Daha önce hiç olmadığım bir kararlılıkla bu leş gibi yerde işime yarayacak bir şeyler aradım. Bir köşeye yığdıkları hurda yığınlarının arasında bir balta bulunca onu aldım. Hücreye doğru yürüdüğümde küçük çocuk sırıtarak arkaya çekildi. “İşte şimdi aynı dili konuşmaya başladık.”
Baltayı kaldırıp kapının kilidine sertçe vurdum. Kapı açılmayınca bir kez daha deneyip yine baltayı kilide geçirdim. Gerçekte olsa paramparça edeceğim bir kilidi zihnimin duvarları arasında kıramıyordum. Başarısız oldukça sinirlenip baltayı daha sert kullanıyordum. Her darbeyle baltanın keskin ucu kilide çarpıp kıvılcımlar çıkarıyordu ancak bu bile kilidi kırmak için yeterli değildi.
O kadar çok denedim ki bu kaçıncı balta darbesiydi, bilmiyordum ama bedenimdeki tüm gücü tüketmiştim. Bir kez daha baltayı kaldıracak hâlim kalmamıştı. Nefes nefese durduğumda baltayı taşıyan kolumun eklem yerleri sızlıyordu. Alt benliğim keyfi sebeplerden onu burada tuttuğumu sanıyordu ama bu doğru değildi. Bu kez kendi gözleriyle denediğimi ve onu oradan çıkaramadığımı görmüştü.
Küçük bir kilidi bile kıramadığım için omuzlarım düşmüştü. Balta parmaklarımın arasından kayıp yeri boyladığında gözlerimden bir damla yaş süzüldü. “Ben… Ben işe yaramaz biriyim.” Dizlerim büküldüğünde içi boş bir çuval gibi yere yığıldım. “Daha kendimi buradan kurtaramıyorum, nasıl babamın intikamını alıp annemi koruyacağım?”
Ellerimi kirli zemine bastırıp omuzlarım sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. O geceki yağmuru, gök gürültüsünü ve babamın kanlar içindeki bedenini hatırladıkça ellerim yumruk olmaya başlamıştı. Hayır, bu kadar kolay pes etmeyecektim. Acımı intikamla mühürlediğimde yumruklarımı öyle bir sıkıyordum ki parmak boğumlarım beyazlaşmıştı.
Arkamda duran bir babam yokken daha fazla kimsenin kurma bebeği olamazdım. Şeytan’ın beni hapsettiği bu kafesten çıkmamın zamanı gelmişti. Buna her zamankinden daha istekliydim. Artık travmalarımdan kaçmak yerine korkularımın üzerine gitmeliydim. Babası olmayan kız çocukları çok erken büyürmüş, benim de büyümemin zamanı gelmişti.
Derin derin nefesler alıp gözlerimi yumdum. Zihnimi rahatlatmaya çalışırken hiç durmadan kendime düşündüğümden daha güçlü olduğumu hatırlatıyordum. Ben artık Şeytan’ın esiri olan o küçük çocuk değildim. Yıllar sonra bunu kabullenmemle zihnimdeki karabasanların bir bir dağıldığını hissettim. Şeytan’la tekrar karşılaşırsam onu alt edebilirdim; evet, bunu yapacak güçteydim.
İhtiyacım olan tek şey kendime güvenmek ve yapabileceğime inanmaktı. Yıllar beni büyütürken onu yaşlandırmıştı. O herifin beni bu kafesin içinde tutmasına ben izin veriyordum ama artık bu son bulmalıydı. Özgür kalmamın zamanı gelmişti. Avucumda metal bir şeyin varlığını hissedince gözlerimi yavaşça açtım.
Yumruğumu yukarı kaldırıp parmaklarımı yavaşça açınca gördüğüm şeyle nefesim kesilmişti. Kalbim öyle bir hızlanmıştı ki sanki kaburgalarımı tekmeliyordu. Tavandaki ampul hafifçe titrediğinde içerideki tüm iblislerin dağılmaya başladığını hissettim. Bense gözlerimi dahi kırpmadan avucumda duran anahtara bakıyordum.
“Ama bu…” diye fısıldadım fakat şoke olduğum için hislerimi anlatacak doğru kelimeleri bulamıyordum. “Özgürlüğümün anahtarı başından beri bende miydi?”
Çocukluğum içli bir tebessümle başını sallarken bulunduğu yerden beni izliyordu. “Bu kapıyı baltayla veya daha ağır bir cisimle açamazdın, Farah. Gerçek anlamda buradan çıkmayı istemediğin sürece anahtarı bulamazdın.”
Meğerse özgürlüğümün anahtarını hep elimde tutuyormuşum fakat ben bir türlü bu anahtarı görecek iradeye sahip değilmişim.
Babamla birlikte hayatımda güzel olan her şey öldüğü için ruhumu şeytana satmama engel bir durum kalmamıştı. Bugün vicdanımdan, iyiliğe olan inancımdan ve tüm güzel huylarımdan vazgeçiyordum. Babamın katillerini bulmak için kim olmam gerekiyorsa o olacaktım. Artık diğer yarımla barışmamın zamanı gelmişti.
Onun sabırsız bakışlarının altında anahtarı deliğe sokup kilidi çevirdim. Onu hapsettiğim bu kafesin kapısını açarak geriye çekildim. Yıllardır hep istediği gibi sonunda özgürdü. Bana doğru attığı her adımla sanki bir yaş daha büyüyordu. Adım adım gözlerimin önünde büyürken boyu gittikçe uzamaya başlamıştı.
Boyu uzuyor, zayıf vücudu dolgunlaşıp bir çocuğun bedeni olmaktan çıkıyordu. Kısa saçları bile uzayıp dalgalanarak omuzlarından dökülmüştü. Yirmi beş yaşındaki bir kadının bedenini aldığında artık tamamen bana benziyordu. Tek fark onun üzerindeki elbise tıpkı bakışları gibi karanlık ve simsiyahtı.
Adımını dışarı attığında nihayet bugünün gelmesiyle dudağının kenarı yavaşça kıvrıldı. “Düşündüğümden daha uzun sürdü ama hiç olmamasından iyidir.”
Her şeyden vazgeçmiş birinin yılgınlığıyla yanından geçerek hücreye doğru bir adım attım. “Keyfini çıkar.”
Tam içeri girecektim ki kolumu tutarak beni sertçe arkaya doğru çekti. Bunu yaparken sinirlenmiş olmalı ki kaşları çatılmıştı. “Ne yapıyorsun?”
Ona çıktığı hücreyi gösterdim. “Sen özgür kaldığına göre oraya girme sırası bana geldi.” Gözlerim dolduğunda iç çekerek omuzlarımı silktim. “Dışarıda güzel olan hiçbir şey kalmadı.”
Her an içeri girerim ve o kafesin kapıları üzerime kapanır diye kolumu sıkıca tutuyordu. Başını hafifçe omzuna eğerek buz gibi gözlerle bana baktığında yüz ifadesi bıkkındı. “Yıllar sonra bastırdığın benliğini açığa çıkarmışken şimdi de iyi yanını mı bir kafesin içine kapatacaksın?”
“Sen söyledin, iyilik hiçbir şeyi kurtarmıyor.”
“Benden bir parçayı daha almana izin vermeyeceğim.” Bir adım geriye çekilip kapının önünde durarak içeri girmeme engel oldu. “Sadece iyi yönlerini değil…” Kolunu kaldırıp kendini gösterdi. “Kötü yönlerini de sevemez misin? Bir delinin bile kötü huylarını sevmeyi öğrenen kadın, kendini olduğu gibi sevemez mi?” İçi acırcasına bana bakıp, “Neden kendine karşı bu kadar acımasızsın?” diye sordu.
Tek kelime etmediğimde bakışlarını biraz yumuşatıp belli belirsiz gülümsedi. “Önce kendini sev Farah, sonra diğer insanları. Sen beni frenleyecek olan iyi yanımsın, ben de senin yıllardır bastırdığın karanlığın.”
Gözlerimden süzülen yaşları gördüğünde içli bir şekilde nefesini verdi. “Merhametimizi hak edenlere Farah, gazabımızı üzerine çekenlere Haraf olacağız. Biz iki farklı insan değiliz, tek ve aynı kişiyiz.”
Uzlaşmacı bir ifadeyle tutmam için bana elini uzattı. Onun eline bakarken ne yapacağımı bilmez bir hâldeydim. Gözlerindeki kararlılığın bir benzerini kalbimin en derinlerinde hissettiğimde direnmeyi bıraktım. Kendimi kısıtlamaktan vazgeçip karanlık yanımı kucaklamayı kabul etmiştim. Ellerimiz birleştiğinde belki de ilk kez gerçek anlamda tamamlandığımı hissediyordum.
Artık bir daha zihnimin beni geçmişteki bu anıya sürüklemeyeceğini biliyordum. Yıllar sonra ilk kez kendimle yüzleşmekten kaçmamış ve kendimin sadece iyi yanlarını değil, kötü yanlarını da benimsemeye başlamıştım. Bu hücre Şeytan’ın bende bıraktığı bir travmaydı ve bugün bu travmanın üstesinden gelip kayıp benliğime kavuşmuştum.
“Farah!” Biri adımı yüksek sesle söyleyince irkilerek gözlerimi açtım. Bakışlarım karanlık geceyi kucakladığınca dehşete kapılmıştım. Benim burada ne işim vardı?
Oturduğum yerde etrafıma bakınca karşılaştığım mezarlarla bir an korkup çığlık attım ama hemen sonra neden burada olduğumu anladım. Buraya kendim gelmiştim çünkü babam buradaydı. Esen rüzgâr zangır zangır titrememe neden olunca kollarımı kendime sardım. Sadece bu hareketimle bile sırtımdaki yara gerilip canımı yakmıştı.
“Sen iyi misin?” Hemen yanımda birinin sesini duyunca korkup tekrar çığlık attım. İnsan gecenin bir yarısı mezarlıkta olunca hayaletlerin saldırısını düşünmeden edemiyordu.
Kalbim korku içinde hızlandığında nefesimi tutarak başımı çevirdim. Fener biraz daha yakınıma çekip etrafıma bakarken gördüğüm mezarlıklar bile sık sık değişiyordu. Bazen mezar taşları uzuyordu bazense kısalıyordu. Ağaç tepelerine konan baykuşların ürkütücü sesleri bile sürekli değişiyordu. Kaç gündür narkoz almıyordum, bilmiyordum ama bilincim gerçeklik algısını yitirecek kadar uzun süre uykusuz olmalıydım.
Ayaklarımın önünde duran feneri yaydığı ışık sayesinde yanımda birinin olduğunu görebiliyordum ama onun kim olduğunu çıkaramadım. Şu anda kime baktığımı bile bilmiyordum. Her şey bir rüyadan ibaret olabilirdi ya da fazla uykusuzluktan yine halüsinasyon görüyordum. En kuvvetli ihtimal bir yanılgının içindeydim. Gerçeklik algımı yitirdiğim için burada yalnız olup olmadığımı anlayamıyordum.
Hava eksi kaç dereceydi, bilmiyordum ama vücut ısım yok denecek kadar düşmüştü. Ne kadar çok titrediğimi görünce bana yaklaştı. Üzerime eğildiğinde gözlerinde sadece sitem değil, aynı zamanda kıyamayan bir ifade vardı. Bu da onun kim olduğunu daha çok merak etmeme neden oluyordu. Elinde tuttuğu ceketi yavaşça omuzlarıma bıraktı ama bunun beni ısıtmaya yetmeyeceğini o da biliyordu.
“Şu hâline bak, ne biçim titriyorsun, donacaksın burada.” Sesi azarlar gibiydi ama hangimize kızdığını o da bilmiyordu.
Beni yerden kaldırmaya yeltenince onu durdurdum. Soğuk elim onun elinin üstüne kapandığında kime dokunduğumu bile bilmiyordum. “Kimsin?” Tek kelimelik bir soru onu yerine çivilemişti.
Nefesini tutarak bir an irkildiğinde hiç kıpırdayamadı. “Beni hatırlamıyor musun?”
“Unutmak değil bu.” Ağlamaktan sesim kısık ve hırıltılı çıkarken yavaşça elini bıraktım. “Yüzün sürekli değişiyor, kim olduğunu çıkaramıyorum.”
Bir an yüzü babama dönüşüyordu ve mutluluktan gözlerim doluyordu. Fakat hemen sonra yine değişiyordu, bu sefer karşımdaki annem oluyordu. Daha ona anne bile diyemeden İskender’i görüyordum. Kuzenime selam verme şansı bulmadan bu sefer de kendimi Sonat’a bakarken buluyordum. Tam bitti derken bir de bakıyordum ki Gurur’la bakışıyordum ancak bu da çok uzun sürmüyordu.
Onun yüzü, bedeni ve sesi durmaksızın değiştiği için kim olduğunu anlayamıyordum. Günlerin uykusuzluğunu çekerken sanki bir filmin hızlı fragmanını izler gibiydim. Hayatımda rol alan herkesin yüzü hızlı bir şekilde gözlerimin önünde belirdiği için tek bir isme odaklanamıyordum.
Üzerime eğilmiş bir vaziyetteyken bir süre hiç kıpırdayamadı. Soğuktan tir tir titreyen bedenime, solgun yüzüme ve ağlamaktan kızaran gözlerime bakmak dışında hiçbir şey yapamadı. Rüzgâr estikçe daha çok titrediğimi görünce yanıma oturarak beni gölgesinde bıraktı. Bu hareketiyle rüzgâra karşı kendini bana siper etmişti.
Bedenini sığınağım hâline getirdiğinde bile başımı omzuna yaslayıp ona sığınmadım. “Uyumalısın, Farah.” Gözlerimin gördüğü silüeti yine değişti, şimdi Kılıç’ın bakışlarına sahipti. “Uyumadıkça zihnindeki bu karmaşa son bulmayacak.”
Beni göğsüne çekmek için omzumu tutunca irkilerek yana kaydım. Belli ki bu kişi beni tanımayan biriydi, beni tanısaydı bir kişi dışında kimsenin kollarında uyuyamadığımı bilirdi. “Kim olduğunu anlamadan bana dokunmanı istemiyorum.”
Yüzü bir anlığına Gurur’un çehresine büründüğünde neredeyse ağlayacaktım. Ona o kadar çok ihtiyacım vardı ki şu anda burada olsaydı ona sımsıkı sarılır ve bu acı son bulana kadar kollarının arasından çıkmazdım. Ancak o Gurur değildi, benim için Diyarbakır’a gelmezdi. Onun kim olduğundan emin olamadığım için istesem de ona sarılamadım.
Onun yüzü bu sefer Nihat’ın silüetini alınca iç çekerek önüme döndüm. Belki de şu anda yanımda kimse yoktu. Tüm bunlar uykusuzluğun yarattığı semptomlar olabilirdi. Mezar taşındaki Ümit Tozlu ismine baktıkça gözlerim doluyordu ama tüm yaşlar kalbime akıyordu. “Yanımda istediğim tek kişi artık burada değil.” Babama çok ihtiyacım vardı.
Son söylediklerimle aramızda bir sessizlik yaşandı. Babamı kaybetmişken hiçbir şeyin bana iyi gelmeyeceğini biliyordu. “Farah, yaraların henüz iyileşmedi, burada kalamazsın.”
Çenem titrediğinde ağlamamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Biliyor musun, yaşarken ona hiç çiçek vermediğimi çok geç fark ettim.” Babamın mezarının üstüne bıraktığım çiçeklere baktıkça yaşlar sessizce gözlerimden süzülüyordu.
“Erkekler ilk çiçeklerini öldüklerinde alır, diyen biriydim.” Başımı çevirip ona baktığımda yanımdaki kişi yine değişmişti ama kederli ifadesinde değişen bir şey yoktu. Islak gözlerimi görmek sanki onu paramparça ediyordu.
“Gurur’a her çiçek aldığımda bundan nefret ederdi. Onun nefret ettiği o çiçeklerden birini neden babama vermedim?” Başımı eğip hıçkırıklarla ağlarken artık küçük bir çiçeğin bile pişmanlığını yaşıyordum.
“Babama hiç çiçek vermediğimi onu kaybettiğimde anladım.” Ona bir çiçek alsaydım sevinir miydi yoksa o da Gurur gibi bundan nefret mi ederdi? Artık bunu hiç öğrenemeyecektim.
Onun elini omzumda hissettiğimde başımı yavaşça kaldırdım. Dağınık saçlarımı çekerek yüzümü açığa çıkardığında hiç kıpırdamadım. Bana dokunurken bile incitmekten korkar gibi nazikti. “Babana çiçek almana gerek yoktu, sen zaten onun hayatındaki en güzel çiçektin.” Akan gözyaşlarımı parmak uçlarıyla silerken âdeta yalvarırcasına, “Artık ağlama, Farah,” diye fısıldadı. “Islak gözlerini görmek kıyametim be kızım.”
“Babam…” Bakışlarımı onun mezarına çevirdiğimde göz pınarlarımdan süzülen yaşları durdurmak mümkün değildi. “Dünyaya gözlerimi babamın kollarında açtım.” İçim öyle bir titredi ki onun kanlar içindeki görüntüsü aklıma geldikçe delirecek gibi oluyordum. “Babamsa benim kollarımda dünyaya gözlerini yumdu.”
Onunla olan tüm anılarım zihnimin mezarlığında dirilirken bir anlığına gözlerimi kapattım. Yokluğuna dayanamıyordum, bu acı hiçbir şeye benzemiyordu. “Babam benim giyeceğim ilk kıyafeti seçen biriydi.” Islak kirpiklerimi aralamamla onun mezarıyla karşılaşınca hıçkırdım. “Bense onun son kıyafetini, yani kefenini seçtim.”
Bu öyle bir acıydı ki ağlasam geçmiyordu, sussam değişmiyordu, konuşsam anlatılmıyordu ve özlüyordum ama dönmüyordu. Ölüm gibiydi işte ama ölen ben değildim. “Babam benim doğum belgemi imzaladı ama ben… Onun ölüm belgesini.”
Kolumu güçlükle kaldırıp titreyen parmaklarla onun toprağına dokundum. Mezarı çok soğuktu, acaba o da üşüyor muydu? Onun yerine bu mezarda yatan ben olmalıydım. “Babam benim ilk nefeslerimi dinlemişti, bense acı çeken bir göğüs kafesinde onun son nefeslerini…”
Babamla olan her şey zıtlıkların uyumu ve hüsranıydı. Yoğun bir ızdırapla beni izleyen adama dönüp, “Söyler misin?” diye fısıldadım. “O sokakta cesedim bulunmadığı için mi kimse öldüğümü anlamıyor?”
Tüm bedeni gerildiğinde tek kelime edemedi. Yüzü sürekli değişiyor olabilirdi ama acı çeken bakışları hep aynıydı. “Neden üzgünsün?” Ağlamaktan hırıltılı çıkan sesim kulak tırmalarken, “Yoksa sen de mi birini kaybettin?” diye sordum.
Hiç konuşmadı ama başını ağır ağır sallayarak sorumu geçiştirdi. Anlaşılan bu mezarlıkta onun da sevdiği biri vardı. “Kimi kaybettin?”
Cevap vermeden önce uzun süre beni izledi. Sanki bakışlarıyla benimle konuşuyordu ama ben onu yeteri kadar anlamıyordum. Hemen sonra içli bir nefesle dudakları aralandı. Kimi kaybettin sorusuna verdiği yanıt çok hüzünlüydü. “Her gece telefonumdaki fotoğrafını büyütüp gözlerinden öptüğüm birini.”
Ne yazık ki mezarlıklar sevdiğimiz insanlarla doluydu. Bir kez daha titrediğimi görünce daha fazla dayanamayıp ayağa kalktı. Rızamı bile almadan üzerime eğilip bir kolunu bacaklarımın altından geçirdi, diğer kolu sırtımın arkasına uzandı. Beni yerden kaldırıp kucağına aldığında dudaklarımdan çıkan iniltiyle kaskatı kesilmişti. Sırtımın arkasında akan kanlar eline bulaşmış olmalı ki yüzü sertleşmişti.
“Sikeyim, seni yalnız bırakmaya gelmiyor, Farah!” Beni mezarlıktan çıkarmak için hızlı adımlarla yürürken aynı zamanda bana kızmakla meşguldü. “Gecenin bu saatinde yatağında olmalıydın! Ne kadar kan kaybettiğini bilmiyorum, sakın uyuma.”
Ondan aldığım tanıdık kokuyla günlerdir uykuya direnen gözlerim çoktan kapanmaya başlamıştı. Sıcak kollarının arasına sokulup başımı göğsüne yasladığımda yutkunuşunu duydum. “Onun gibi kokuyorsun,” diye mırıldandım.
Hızlı adımlarla yürürken beni soğuk havadan korumak için göğsüne bastırdı. “Kokumu kime benzettin?”
“Gurur’a.” İstemsizce iç çektim. “Ama o buraya gelmez.”
“Neden?”
“Boşandığımızda kendi söyledi. Ne zor gününde yanında olurum ne de yanımda olmana izin veririm, dedi.” Günlerin uykusuzluğuyla esnerken gözlerimi açmakta zorlanıyordum. “O Karun gibi değilmiş, onu bırakan bir kadına bir daha dönmezmiş.”
Yüz kızartıcı bir küfür savurduğunda gerilen kaslarını hissettim. “Sözlerimin arkasındayım, bir geceliğine ateşkes diyebiliriz buna.”
“Gurur’un yerinde olsaydım kendimin düşmanı olmazdım.”
“Neden?”
“Çünkü Farah öldü ve Haraf’ın nasıl biri olduğunu henüz kimse bilmiyor.” Sevdiklerimi koruyup babamın hep istediği gibi biri olmak için kendimi feda etmiştim. Kısacası Haraf olmak için Farah’tan vazgeçmiştim, bir insan için bundan daha büyük fedakârlık olabilir miydi?
Bedenim onun kokusu ve sıcaklığıyla gevşerken uykulu bir sesle, “Sanırım onunla artık düşmanız,” dedim. Gurur o adliye salonunda olanları sineye çekecek bir adam değildi. Babamın cenazesine gelmemesi bile bunun en büyük kanıtıydı.
“Ondan boşandığın için pişman mısın?”
Göğüs kafesinin alçalan hareketinden nefesini tuttuğunu anladım. Cevabımı beklerken o kadar gergindi ki nefes bile almıyordu. “Hayır,” diye fısıldadım.
Göz kapaklarım kapandığında söylediğim şeylerin onu ne kadar çok kızdırdığını anlayacak durumda değildim. “Ondan boşandığım için hiç pişman değilim.” Aslında en büyük pişmanlığımdı ama bunu kendime bile itiraf edemiyordum.
Adımları durduğunda uykuyla ağırlaşan gözlerimi açamadım. Başını eğip çatık kaşlarla beni izlediğini hissedebiliyordum. Öfkesinin yakıcı enerjisi sanki göz kapaklarımın altına sızıyordu. Uykuya dalmadan hemen önce son söylediklerini duymuştum. “Sanırım yok, Farah Tozlu. Tereddütsüz bir şekilde artık seninle düşmanız!”
Tüm dünya karşımda durup benden kurtulmaya çalışırken yeni bir düşmanın varlığı açıkçası çok da bir şey değiştirmezdi. Bu saatten sonra ya ben onlardan kurtulacaktım ya da onlar benden ama babamın intikamını almadan ölmeyecektim. Bu uğurda kimleri karşıma aldığım umurumda bile olmayacaktı. Babamı benden alan insanları bulup her birini kendi kanında boğmadan durmayacaktım.
***
Bir hastane odasında gözlerimi açtığımda kendimi yine sırtüstü yatarken bulmuştum. Hangi ara sabah olduğunu bile anlamamıştım. Odama giren doktor bu yaranın ne zaman olduğunu öğrenince gerçek anlamda beni azarlamıştı. Aradan geçen günlerde yaram iyileşme belirtileri göstermeliydi ancak kendime hiç dikkat etmediğim için artık dikiş bile tutmuyordu.
Doktor yaranın iltihaplanmaya başladığını ve biraz özen göstermezsem ciddi bir enfeksiyon kapabileceğimi söylemişti. Şimdilik yarayı temizleyip pansumanımı yapmıştı ama verdiği ilaçları ve kremleri eksiksiz kullanmam konusunda ısrarcıydı. Yaranın iyileşme belirtileri gösterip göstermediğini kontrol etmek için iki gün sonra tekrar hastaneye gelmemi istemişti.
Başımda onca bela varken sırtımdaki yarayı düşünecek durumda değildim. Beni hastaneye kimin getirdiğini bile bilmiyordum. Tek hatırladığım dün gece babamın yanına gittiğimdi. Bunun dışında hafızamda başka hiçbir bilgi yoktu. Yapacak çok fazla işim olduğundan hastaneye nasıl gittiğimi kurcalayacak durumda değildim. Akşamki divan toplantısından önce Caner belasından kurtulmalıydım.
Madem kimse bana yardım etmiyordu, o zaman kendi işimi kendim hallederdim. Hastaneden çıktığımda taksi beklerken başımı kaldırıp soğuk havayı içime çektim. Bugün 5 Eylül'dü, yani benim doğum günüm ve aynı zamanda Haraf'ın doğduğu gün. “Gözün arkada kalmasın baba, ne kanını yerde bırakırım ne de hakkım olandan vazgeçerim.” Bu akşamki toplantı için daha şimdiden sabırsızlanmaya başlamıştım.
Bu konudaki cevabımın ne olduğunu öğrenmek için aşiret ağaları bugün tekrar divanda toplanacaktı. Çağırdığım taksiye doğru yürürken dudaklarımdan çıkan kelimeler kendine güvenen bir kadının sözleriydi. “Savaş mı istiyorsunuz? Öyle olsun, benim kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı.” Bu akşam hepsine haddini bildirecektim.
Taksiye bindiğimde daha şimdiden birbirinden farklı entrikalar kafamda dönmeye başlamıştı. Taksiciye bakıp, “Siz düz devam edin, yolu ben tarif ederim,” dedim. Konağa gitmiyordum, öncesinde görmem gereken biri vardı.
***
Boy aynasının karşısında kendime bakarken iç çekmeden duramadım. Tüm günümü babamın yanında mezarlıkta geçirmek isterken savaşa gider gibi hazırlanıp giyinmiştim. Üzerimde bol kesim keten gömlek vardı ve siyah diz altı çan etek. Çizmelerimi giydikten sonra saçlarımı tarayarak açık bırakmıştım. Siyah şalımı saçlarımın üzerine atıp düşmesin diye tel tokalarla tutturmuştum.
Kızlar odamda olduğu için onlara doğru döndüğümde Aksa baştan ayağa beni süzdü. “İşte şimdi bir hanımağaya benzemişsin.” Yakında sadece benzemekle kalmayacaktım.
Aşiret ağaları sırasıyla gelip durduğu için camdan dışarıya bakan Zaza çok umutsuz görünüyordu. “Bu bunakların hiçbiri seni onaylamayacak.”
“Davud Ağa o grupta sözü dinlenen biri, onu yanımıza çeksek işimiz kolaylaşırdı.” Aksa yatağımın üzerinde otururken istemsizce yüzünü buruşturdu. “Onu ikna etmenin bir yolu olmalı.”
“O ihtiyarı yanımıza çekmenin tek yolu oğlunu evlendirmemiz olurdu.” Zaza bunları söylerken göz ucuyla Esvet’e bakıp onun tepkisini ölçüyordu. “Sen ne dersin, hırsız kız? Sence Kılıç’ı dördüncü kez bir nikâh masasına oturtabilir miyiz?”
Esvet koltuğa yayılarak otururken tırnaklarını törpülüyordu. Kılıç veya bir başkası umurunda değilmiş gibi davranıp törpülediği tırnaklarına üfledi. “O egoist piçi evlendirmek, deveye hendek atlatmaktan daha zor bence. Her neyse...” Sıkılmış gibi törpüyü bırakıp başını kaldırdı. “Farah ne zaman İstanbul’a döneceğiz? Ev işleri yapmaktan ellerim ne hâle geldi ve o Elmas karısı bana takmış durumda.”
Neyden bahsettiğini anlamadığım için Zaza’ya döndüğümde kuzenim gülmemek için yanaklarının içini dişledi. “Elmas yenge, Esvet ve Kılıç’ın arasında bir şeyler olduğunu düşünmüş olmalı ki tüm gün bu hırsızı süründürüyor. Kısacası Esvet’in aklında Kılıç varsa da çıkarmasını istiyor.”
“O kadının barbar yeğeniyle ilgilenmiyorum!” Esvet kaşlarını çatıp sinirden yeniden törpüyü eline aldı. “Şu aşiret ağalarını ikna mı ediyoruz yoksa öldürüyor muyuz, ne yapacaksak yapalım da evimize dönelim artık!”
“Buradaki işlerim bitene kadar kimseye bulaşmanı istemiyorum.” Sesim sakin çıkabilirdi ama sert bakışlarım tam tersiydi. “Ciddiyim kuzen, belaya bulaşmak yok.”
Alayla güldü. “Yoksa ne yaparsın?”
“Nail dayımla küçük bir görüşme yapmak zorunda kalırım. Babanın seni ablalarınla kıyasladığı o sözleri özlemiş olmalısın.”
“Siktir git, Farah!”
“Öyle yapıyorum!”
Dışarı çıktığımda Esvet’in diğer kızlara, “Bunun nesi var?” dediğini duymuştum. “Bugün tüm gün çok tuhaftı, hiç kendi gibi değil.” Aksine, uzun zamandır olmam gerektiği gibiydim.
Merdiveni inerken Elmas annenin elinde bir yemek tepsisiyle yukarı çıktığını gördüm. “Anne bu yemekler kimin için?”
“Annen olacak şirret için.” Kaç gündür annem yüzünden canından bezmiş olmalı ki gözlerinden bıkkınlık akıyordu. “Neden kumama bakmak zorunda olduğumu bana söyler misin?”
“Zorunda değilsin ama onu aç bırakmayacak kadar iyi birisin.” Tam karşısında durduğumda aramızda iki basamak vardı. “Annem seni çok mu uğraştırıyor?” Annemin karakterini düşünürsek cevap belliydi aslında.
Elmas anne günlerdir ne kadar çok yıprandığını benden saklamaya çalışarak, “Bunları düşünüp kendini üzmeyesin,” dedi yumuşak bir sesle. “Derdin başını aşmıştır, sen misafirlerimizin yanına uğra.”
“Eğer annem çok ileri giderse…”
“Farah, ben hallederim.” Bunca işimin arasında bir de annemle ilgili konuları düşünmemi istemiyordu. Gözleri bir annenin sıcaklığıyla bakarken kendinden çok beni düşünüyordu. “Herkes odasına çekildikten sonra yanıma gel, anne kız konuşmayalı uzun zaman olmuştur.”
“Çok isterim.” Bunları söyledikten sonra ben aşağı inerken o yukarı çıktı.
Annem daha önce beni Elmas anneyle aynı ortamda hiç görmediğinden şu an için güvendeydim. Genelde Diyarbakır’a geldiğimde annem hiç yanımda olmazdı çünkü kumasının olduğu bir şehre adım atmazdı. Eğer Elmas anneye olan sıcak yaklaşımımı bizzat görseydi eminim çıldırırdı. Diyarbakır’a geldiğimizden beri hiç odasından çıkmaması bu açıdan iyiydi.
Hole indiğimde dünün aksine içimde zerre kadar korku yoktu. Tüm aşiret ağaları gelmiş olmalı ki Caner’in divan odasına doğru yürüdüğünü gördüm. Ancak beni görünce adımları durmuştu. “Dün olanlardan sonra çoktan kaçtığını düşünmüştüm.” Lakayt bir şekilde konuşurken bana küçümseyen gözlerle bakıyordu. “Anlaşılan ikinci kez aşağılanmaya hazırsın.”
“Geri bas, Caner Tozlu.” Üzerimde bir ölünün soğukluğu varken ağır adımlarla ona doğru yürüdüm. “Karşındaki kadının kim olduğunu bilmiyorsun, yerinde olsam beni fazla kızdırmazdım.” Tam karşısında durduğumda dünkü ezikliğimin zerresi yoktu bende. Başımı kaldırdığımda yapacaklarımın sabırsızlığıyla ona bakıyordum. “Senden kurtulmak artık benim için çok kolay ama bunu yaparsam ne eğlencesi kalır ki?”
Kafamı hafifçe omzuma doğru yatırarak sıradan bir şeye bakar gibi onu izledim. “Şanslısın, sıradaki hamleni yapman için sana avans verecek kadar cömertim.”
Caner neyden bahsettiğimi anlamadı ama büyük bir öz güvenle söylediklerim onu tedirgin etmeye başlamıştı. “Yine ne zırvalıyorsun?”
Kolumu kaldırıp ona kapıyı gösterdim. “Önden buyur lütfen.”
Abim benimle zaman kaybetmek yerine bir an önce aşiret ağalarının ağzımın payını verdiğini görmek istiyordu. Bu yüzden hiç uzatmadan içeri girdi. Beş saniye kadar bekledikten sonra onun peşinden ben de divan odasına girdim. Caner babamın minderine doğru yürürken henüz onun da ağalığı onaylanmadığı için ihtiyarlardan hiçbiri ayağa kalkmamıştı.
Ancak benim içeri girmemle Kılıç’ın babası Davud Ağa başta olmak üzere ona bağlı on iki aşiret ağası ayağa kalktı. Kerim amcamın suratındaki tüm kan çekildiğinde Caner neler olduğunu anlamak için durup arkasını döndü. Buradaki ihtiyarların yarısının karşımdan ayağa kalktığını görünce neye uğradığını anlamadı. Diğer ihtiyarlar da çok şaşkın olduğu için odada uğultular başlamıştı.
Caner hemen amcama baktı ama amcamın da durumu ondan farklı değildi. Abim bir şeylerin ters gittiğini anladığı için gözlerindeki endişe artmıştı. Kendini toparlamaya çalışarak sorularını sonraya sakladı ve babamın yerine doğru bir adım daha attı. Kaşlarını çatan Davud Ağa ona engel olarak, “Höst lan gavur!” diyerek abimi durdurdu. “Hanımağamız dururken oraya oturmak senin haddine midir?”
Caner’in beti benzi attığında sertçe yutkunarak bana döndü. Suratının aldığı şekli keyifle izlerken dudağımın köşesi yavaşça kıvrılmıştı. Gözlerinin içine bakarak, “Şah!” dedim büyük bir zevkle. Abim nefes alamadığında tüm bedeni titredi, artık kalesi tehdit altında olan oydu.
Sadece Caner ve Kerim amcam değil, buradaki diğer aşiret ağaları da çok şaşkındı. Hiçbiri Davud Ağa gibi eski kafalı birisini nasıl yanıma çektiğimi anlayamıyordu. Bugün hastaneden çıktıktan sonra onun konağına gitmiştim. Tabii ki onu ikna etmek hiç kolay olmamıştı ama imkânsız da değildi. Davud Ağa gibi insanların anladığı dilden konuşmayı bilirdim.
Madem ki artık tüm dünyaya karşı yalnızım, o zaman elimi kirletmekten çekinmeyecektim. Yürüyüp babamın sedirine oturduğumda Davud Ağa ve diğerleri de benden sonra oturmuştu. Abim olanların şokunda olduğu için hâlâ ayakta duruyordu. “Caner.” Bakışlarımı ona dikip dün geceki sözlerine misilleme yaparak, “Otur bir köşeye,” dedim.
Ona yaşattığım hüsranın ardından kaşlarını çattı ama tek kelime edecek cesareti bulamadı. Buradaki tek boş yer dün benim oturduğum minder olduğu için dişlerini sıkarak oraya geçti. “Evet, artık başlayalım mı?” Bakışlarım buradaki tüm ihtiyarların üzerinde gezinirken eteğimin cebindeki sigara paketini ve çakmağı çıkardım.
Nefret ettiğim sigarayı yakmamın bir nedeni vardı. Buradaki çoğu kişinin önünde kül tablası vardı ama benim gözlerim sadece birinin üzerinde durdu. “Ziya Ağa.” Yaktığım sigaranın dumanını içime çekerken öksürmemek için elimden geleni yapıyordum. “Kül tablasını getirir misin?”
Dün bana haddimi bildiren tüm bu insanları bugün bu divana gömecektim!
Yorumlar