Roman
  • 06/04/2026

48-AĞA DA BENİM LİDERDE!

“Hayatta kalmamın tek bedeli bir zamanlar olduğum kişiyi öldürmekti. Bir insan için bunun daha üstünde bir fedakârlık olabilir miydi?”

                                                                                                                Saatler önce

Taksici beni Davud ağanın konağına bıraktığında yanımda hiç para olmadığı için taksi ücretini kapıdaki adamlar ödemişti. Dün gece babamın mezarına giderken yanıma çantamı alacak durumda değildim. Bu yüzden cüzdanım ve telefonum konakta kalmıştı. Davud ağanın adamları beni içeri aldıklarında avludaki kalabalığı gördüm. Kılıç’ın annesi Berivan Hanım bu soğukta konaktaki kızları çalıştırıyordu.

Kilimleri dışarı sermişler, bir sopayla tozunu alıyorlardı. Bu kadın hâlâ hatırladığım gibi fazla titizdi. Lacivert rengi şalı başındaydı, üzerinde ona yakışan bir esvap vardı ve broşu omzuna yakın bir yerde şalını tutuyordu. Berivan Hanım çardakta oturup çayını yudumlayarak temizlik yapan kızları izliyordu.

Elinde bir sopayla halıya güçsüzce vuran kumral kıza bakıp kaşlarını hafifçe çattı. “Zişan senin yediklerin nereye gider? Az kuvvetli vur şuna.”

Gözlerimi kısarak Kılıç’ın kız kardeşi Zişan’a baktım. Şalını gevşekçe bağladığı için dışarı çıkan siyah saçlarını yüzünden çekerken nefesini bezgince verdi. Kızgınlıkla önce elindeki sopaya daha sonra da önünde durduğu kilime baktığında mavi gözlerindeki öfke azımsanmazdı. Ev işlerinden nefret ettiğini saklayamıyordu.

Kalın sopayı sertçe kilime geçirirken, “Bulamadım ki şöyle şehirli bir koca, rahat edeyim!” diye kızıyordu.

“Sendeki bu çene olduğu sürece kim seni ne etsin?” Berivan Hanım ona çıkışarak omzundaki kalın şalına sarıldı. “Konaktaki beslemelerin elleri bile senden daha iyi iş tutar. Neden evde kaldığın bellidir.” Evde mi kalmış? Yanlış hatırlamıyorsam Zişan daha yirmi üç yaşındaydı.

Elindeki sopayı yere atarak annesine döndüğünde bu lafları her gün duyuyor olmalı ki güzel gözleri bıkkın bakıyordu. “Ana korkmayasın evde kalmam. Baktın başına kalıyorum Elmas Halam gibi beni de birine kuma verirsiniz.”

“Kız senin o ağzın neler der yine!” Berivan Hanım sinirlenerek ayağa kalkınca Zişan hemen içeri kaçtı. Annesi tam onun peşinden gidecekti ki beni görünce durdu. “Farah?” Çardaktan çıkıp bana doğru yürüdüğünde dudaklarında küçük bir gülümseme belirmişti. “Hoş gelmişsin.”

“Hoş buldum, Berivan ana.” Onun yanına giderken her yere astığı kilimleri gösterdim. “Kış temizliği için biraz geç kalmadın mı?”

Gülümseyerek bana sarılırken, “Temizlik için hiç geç olur mu?” diye söylenmeyi ihmal etmiyordu. Benden ayrıldıktan sonra üzerimdeki ince kıyafetlere huzursuz gözlerle baktı. “Donacaksın geç içeri.”

Onunla konağa girdiğimde Berivan Hanım beni salona buyur etmişti. Kızlara sobaya odun atmalarını söyledikten sonra sedirdeki yerini alarak yanıma oturdu. Cenazeden sonra baş sağlığına da gelmişti ama ellerimi avuçlarının arasına alıp üzgün gözlerle, “Baban için çok üzüldüm, Farah,” dedi bir kez daha. “Ümit ağa hakkaniyetli bir insandı, başımız sağ olsun.”

Babam onların damatları olduğu için üzüntüleri konusunda samimi olduklarını biliyordum. Davud ağanın kız kardeşiyle evlenmesi dedelerimizin baskısıyla olmuştu ama bu iki ailenin dünür olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Üstelik onlarla akrabaydık, onlarda Tozlu’ydu. Berivan Hanım önemli bir sebebim olmasaydı buraya gelmeyeceğimi bildiğinden meraklı bakışları üzerimdeydi.

En sonunda dayanamayıp bana doğru eğildi. “Diyesin hele seni buraya ne getirmiştir?”

“Davud ağayı görmeye geldim.”

“Sabah erkenden çıktı amma eli kulağındadır, gelir birazdan. Bostandaki çitleri onaran ırgatları kontrol etmeden duramaz.”

“Hımm.” Yavaşça başımı salladım. “O gelene kadar o zaman bir çayını içerim ana.”

Bizim buralarda eve bir misafir geldiğinde daha ona sormadan çay üstüne konulurdu. Kızların çoktan çayı ocağa verdiğini bildiğinden Berivan Hanım yanımdan kalkmadı. Kocasını beklerken o da benden oğlu hakkında bilgi almaya çalışıyordu. “O hayırsız nasıldır?”

Sadece babası değil, annesine de çok kızgın olduğu için Kılıç ondan da kaçıyordu. “Babasına savaş açarsam gözünü bile kırpmadan yanımda yer alır. Ana sen düşün, oğlunun nasıl kin tuttuğunu.” Onu üçüncü kez o nikah masasına oturtmayacaklardı.

“Gavurun dölü, inadını babasından almıştır.” En küçük oğluna kızarken bir tek onu ve Zişan’ı evlendiremediğinden içten içe yas tutuyordu. Yedi çocuğu vardı ve hepsi evlenip çoluk çocuğa karışmıştı ama sıranın sonundaki ikili inatla evlenmiyordu.

Kılıç evliliğin kendisinden nefret ediyordu, Zişan ise İstanbul’lu bir koca istediği için tüm görücülerini kaçırtıyordu. “Onlar yüzünden tüm Diyarbakır’a rezil olduk.”

Berivan Hanım fenalık geçirir gibi yakasını biraz açarken tek derdi en küçük çocuklarıydı. “Burada artık hiçbir aile Kılıç’a kız vermeye yanaşmıyor, hele Zişan için kapının eşiğinden bile girmiyorlar. Biri kaç kızı masada bıraktı, diğerinin kabahati daha da büyüktür. En son Kemal ağa oğlu için onu istemeye geldiğinde Zişan ne yaptı dersin?”

“Ne yaptı?”

“Mahmud’u kapıda sıkıştırıp tokuçla kafasına vurmuş. Çocuk içeri girip bu kızı almam diye tutturdu!” Dövünür gibi dizlerine vurup kızından dert yakınmayı sürdürdü. “Bu hayırsızlar yüzünden dost düşmanın diline düştük.”

Zişan elinde bir tepsiyle içeri girdiğinde annesinin surat ifadesine bakınca burada onun dedikodusunun döndüğünü anladı. Annesinin her yerde onun hakkında konuşmasına alışmış olmalı ki bunu sorun etmeyip bana döndü. “Hoş gelmişsin, Farah.” Yanıma gelip bir bardak çayı, pestil ve lokumu önümdeki sehpaya bıraktı. “Afiyet olsun.”

Bir sehpada annesinin önüne çekip aynı şeyleri onun da önüne bıraktı. Annesinin sağı solu belli olmadığı için Zişan ondan en uzak köşeye oturup bana gülümsedi. “Aslan abim nasıldır?”

“Aslanmış,” diye homurdandı Berivan Hanım. “Anasını görmeye bile gelmemiştir, boyu devrilsin öyle evladın.”

Zişan gülmemeye çalışarak çay bardağına uzandı. “Yahu adı Aslan’dır, ne diyeyim ona? Hem ona bu ismi de sen koymuşsun.”

“Rahmetli babamın adını o hayırsıza koyarken aklımdan ne geçerdi, hiç bilmem?” Kılıç bu kadına bir gelin getirmedikçe kendini affettiremezdi. İstemsizce Esvet aklıma gelince başımı iki yana salladım. Esvet iyi bir seçenek olabilirdi, tabii anne ve babasına kalp krizi geçirtmek istiyorsa.

Pencereye yakın bir yerde oturduğum için dışarı bakınca Davud ağanın geldiğini gördüm. Berivan Hanım ve Zişan onu karşılamak için salondan çıkınca burada tek başıma kalmıştım.

Uzun süre beklemek zorunda kalmamıştım, beş dakika içinde Davud ağa içeri girdi. İhtiyar kurt yürüyüp karşımdaki sedire oturduğunda siyah irisleri alaycıydı. Buraya ne için geldiğimi iyi biliyordu. “Eğer seni desteklememi istemek için geldiysen…”

Tarlada çok yorulmuş olmalı ki cebinden çıkardığı mendille alnındaki teri sildi. “Bir kadını bu koskoca hanedanlığın başına getirmem bilesin.” Bu konuda oldukça kararlı olduğunu görebiliyordum.

“Ya ne yapacaksın?” Onun karşısında rahat görünmeye çalışırken yaramı unutup sırtımı arkaya yaslamaya kalkıştım. Ancak canım yanınca acımı gizleyip hafifçe öne kaydım. “Bu konudaki törelerimiz bellidir, ağalık babadan oğula geçer.”

“Ve sen bir erkek değilsin,” dediğinde onaylayan mırıltılar çıkardı. “Yirmi iki aşiret ağasını çatın altında toplayacak vasıflarda değilsin.”

“Cinsiyetimden dolayı öyle olmadığımı düşünüyorsun ama benim demek istediğim bu değil.” Buraya dün akşam duyduğum zırvalıkları dinlemeye gelmemiştim.

“Haneden ağalığı babadan oğula geçer, diğer akrabalara ya da diğer ağalara değil. Babamın tek oğlu Caner ve onun nasıl biri olduğunu sende iyi bilirsin.” Çayımdan bir yudum alarak gözlerinin içine baktım. “Siz ihtiyarlar o koltuğa Caner’i oturtursanız yirmi iki aşirete ağalık edebilir mi?”

Tam bir şey söyleyecekti ki onu susturup, “Edemez ve sende bunu çok iyi biliyorsun,” dedim. “İşe yaramaz yeğenini ağa yaparsan önce babamdan kalanları kumar masalarında harcar, hemen ardından da sizlerdeki topraklara gözünü diker.” Abim tek bir gecede bir şehri satın alacak parayı bir kumar masasında harcayabilirdi.

“Kimsenin haddine değildir topraklarıma göz koymak!” Bunun düşüncesi bile hiddetlenmesine neden olduğu için sinirden çenesini sıkıyordu. “Toprağıma el sürenin kanını akıtır, mezarını sularım!”

“Toprağın mı?” Bir anda söylediklerimle yüzündeki değişimi keyifle izledim. Küçücük bir sorunun onu bu kadar afallatmasının bir nedeni vardı.

“Sana bir hikâye anlatayım, Davud ağa bence bunu seveceksin.” Çayımı sehpanın üzerine bırakıp cevizli pestilden küçük bir parça aldım. “Yılmaz Tozlu diye bir adam varmış, yani dedemin dedesinin dedesinin de dedesi ya da daha eskisi...”

Pestilden afiyetle bir ısırık aldığımda rahat tavırlarımla karşımdaki ihtiyarı kızdırdığımı biliyordum. “Dedemin zamanında tabii buralar hep kurak, tarlaya ektiğin güneşte kurur, ambara koyduğun tahıl ise nemden çürürmüş. Eminim dedelerin sana da anlatmıştır, kıtlık ve göç zamanlarıymış.” Vücudunun gerginliğine bakılırsa bu hikâyeyi o da iyi biliyordu.

Pestil boğazımı yaktığı için çayımdan bir yudum alırken sakinlikle Davud ağanın gittikçe sararan yüzüne bakıyordum. “Kıtlıktan dolayı insanlar evini, toprağını satıp Diyarbakır’dan göç ediyormuş. Yılmaz dedem doğduğu toprakları yurdu bellemiş, canını verirmiş ama bir avuç toprağını vermezmiş. Varlıklı biriymiş, bu yüzden göç eden herkesin toprağını, arsasını ve evini yarı fiyatına almış.” Babamın tüm bunları bana anlatmasını beklemediğinden Davud ağa sertçe yutkunmuştu.

Oysaki babam yıllardır ben farkında bile olmadan beni bu günlere hazırlıyormuş, artık bunu daha iyi anlıyordum. Bir gece çardakta kahvesini içerken bana bunları anlattığında her şey bir masal gibi gelmişti. Daha on ikisinde bir çocuk olduğum için babamın neden bana dedesinden bahsettiğini anlamamıştım ama dinlemesi keyifliydi.

Babamın anlattığı hiçbir şeyin bir masaldan ibaret olmadığını, gereken tüm bilgileri masal tadında bilinç altıma yerleştirdiğini daha yeni fark ediyordum. “Yılmaz dedem çok zeki bir adammış. Krizi nasıl avantaja çevireceğini iyi biliyormuş. İnsanlar burada artık hayat kalmadığını düşündükleri için büyük şehirlere göç etmek istiyorlarmış ama kıtlık zamanı kim onların toprağını alsın?” Tüm çayımı içtiğim için eğilip boş bardağı sehpanın üzerine bıraktım.

“Yılmaz dedemin onlara biçtiği fiyatı kabul etmek zorunda kalmışlar.” Zaten bildiği bir hikâyeyi ona anlatırken başımı yavaşça salladım. “Dedem gördüğün tüm bu toprakları değerinin çok altında satın almış. Aradan yıllar geçmiş, kuraklık ve kıtlık son bulmuş. Göç edenler büyük şehirlerde tutunamayıp tekrar yurtlarına dönmüşler ama artık burada ne evleri varmış ne de ekip biçecekleri toprakları.”

Beni izlerken Davud ağanın suratında küfür gibi bir ifade vardı. “Toplanıp dedemin kapısını çalmışlar ve eskiden sattıkları her şeyi geri almak istemişler. Ancak iş işten geçmiş bir kere, dedem satmaya yanaşmamış ama onları aç ve açıkta bırakacak kadar da vicdansız değilmiş.” Keşke bunu yapsaydı, o zaman bu nankörler onun soyundaki birini ezmeye kalkışmazdı.

“Kapısına gelen o yirmi iki hane ağasına evlerini, arsalarını ve toprağını geri vermiş ancak tapuları vermemiş.” Bu hikâyenin en sevdiğim kısmına nihayet gelmiştim. “Hepsi konaklarında oturabilirmiş, dedem onlardan kirada istememiş ama topraklar için aynı şey geçerli değilmiş.”

Ağzımı her açtığımda Davud ağanın alnındaki ter damlacıkları arttığı için bir kez daha mendiline uzandı. “Dedemin verdiği toprakları kendilerinmiş gibi ekip biçebilirlermiş ama her yıl hasatlarda elde ettikleri kazancın dörtte birini ona vereceklermiş. Bunu haraç olarak görmek doğru olmaz, kira bedeli diyebiliriz.”

“Sahip oldukları her şeyin tapusu dedemde olduğu için hepsi ona saygı duyar, hiçbiri onu karşısına alacak cüreti gösteremezmiş. Aradan yıllar geçti ve o yirmi iki aile reisi o kadar büyüdü ki her biri bir aşiretin ağası oldu.” Tüm bu saltanatı başlatan Yılmaz dedeme minnettardım.

“Her neyse,” diyerek derin bir nefes aldım. “Bu hikâye hep bir sonraki kuşaklara aktarıldı, böylece kimin kime muhtaç olduğu hep bilindi. Yedi kuşaktır dedemin soyundakiler hep yirmi iki aşiret ağasının lideri oldu. Bizden sonraki kuşaklar bile ailemdekilerin önünde eğilmek zorunda, neden dersin?” Bence bu sorunun cevabını ondan daha iyi kimse bilmiyordur.

Sinirden bozarıp kızaran suratına sakince bakıyordum. “Kaldıkları evler ve ektikleri tüm topraklar bize ait.” Karşımda bir büyüğüm yokmuş gibi omuz silktim. “Bana itaat etmeyenler toprağımdan siktir olup gidebilir.”

“Hadsiz gavur!” Davud ağa daha fazla dayanamayıp bir hışımla ayağa kalktığında her an sinirden kalp krizi geçirecekmiş gibi titriyordu. “Karşında akranın yok senin, düzgün konuşasın!”

Oturduğum yerde hiç keyfimi bozmadım ama o, her an beni gırtlaklayacakmış gibi tepemde dikiliyordu. Başımı kaldırıp öfkeden fıldır fıldır dönen siyah gözlerine tehlikeli bir ifadeyle baktım. “Emin ol karşımda akranım olmadığı için hâlâ tüm kemiklerin sağlam.”

Sık sık onun bir ihtiyar olduğunu kendime hatırlattığım için sabırlı olmaya çalışıyordum. “Biliyor musun, neden Caner gibi ciğeri beş para etmeyen birini ağalığa getirmek istediğinizi çok düşündüm.” Her sözümle o öfkeden deliye dönerken ben fazla umursamazdım. “Sonra herkesin sizin sandığı ama aslında bizim olan tapular geldi aklıma.”

İki kuruş eline sıkıştırarak o tapuları Caner’den almak daha kolaydı ama ben onlar için tam bir gizemdim. Şu zamana kadar hep içe dönük bir yaşam sürdüğümden nasıl bir karakterde olduğumu bilmiyorlardı. Bu yüzden hiç risk almayıp kadın olmamı bana karşı kullanarak beni devirmeye çalışıyorlardı. “Babam tüm bu toprakları abime bırakacak kadar akılsız mı?”

Alaycı bakışlarımı onun siyah irislerine hapsettiğimde dudağımın köşesi belli belirsiz kıvrıldı ama ruhumda gülümsemenin emaresi bile yoktu. “İplerinizi hep elimizde tutmak için babam Diyarbakır’daki her şeyi potansiyeli olduğunu düşündüğü çocuğuna…” Ona kendimi gösterdim. “Yani bana bıraktı.” Onlar için bir kötü haber daha.

Eğer o günleri görecek kadar yaşarsam bende İstanbul’daki her şeyi çocuklarım arasında eşit şekilde paylaşacaktım ama Diyarbakır’daki tüm tapuları sadece liderlik ruhu olan çocuğuma bırakacaktım. Böylece Yılmaz dedemin döneminde başlayıp benim zamanıma kadar süren bu döngü kendini koruyacaktı.

Onların dün geceki sözlerine değinerek kinayeyle Davud ağaya kendimi gösterdim. “Babam her şeyi bir kadına, bir eksik eteğe bırakırken acaba ne düşünüyordu?”

Ayağa kalkarak pencereye doğru yürüdüm. “Her şeyi yeğenin Caner’e bıraksaydı eminim o dayısına bir güzellik yapardı ama bu eksik etek…” Sinirlenmemeye çalışarak pencerenin önünde durdum. “Sana bir iyilik borçlu değil.”

Onun sinirleriyle nasıl oynayacağımı iyi bildiğimden hayıflanır gibi dudaklarımı büzdüm. “İstanbul’daki işlerim yolunda gitmedikçe buradaki bir şeyleri satarım artık.” Davud ağanın sert bakışları üzerime kenetlenmişken cama yaklaşıp dışarıyı gösterdim. “Burayı satmam, manzarası güzelmiş.”

Etrafıma bakıp salonu gözden geçirdiğimde abartıyla yüzümü buruşturdum. “Ama o duvardaki halılar çok demode sanırım onları atacağım.” Ata yadigarı olduğunu düşündüğüm köşedeki gümüşlüğü gösterdim. “Onu da atıp oraya iyi bir Yunan heykeli koyacağım.”

Davud ağanın elleri yumruk olduğunda sinirden nefes alışları hızlanmıştı. Oturduğu eve göz koyduğumu anlayınca o kadar öfkelenmişti ki yüzündeki kılcal damarlar bile her an patlayacakmış gibi belirginleşmişti. “Cesedimi çiğnemeden ne bir avuç toprağımı alabilirsin ne de haneme destursuz girebilirsin!”

“Demek bunun için cesedini çiğnemem gerekiyor?” Gözlerinin içine bakarak şeytani bir ifadeyle sırıttım. “Bunu zevkle yaparım.”

Şimdilik buradaki işim bittiğinden onu öfkesiyle baş başa bırakıp kapıya doğru yürüdüm. “Elmas annenin abisisin ve aynı şekilde dünürümüzsün.” Ona sırtım dönüktü ama her söylediğimle onu sinirden deli ettiğimi biliyordum. “Akrabamız olduğundan evimden ve topraklarımdan çıkman için sana bir hafta mühlet vereceğim.”

Kapının önünde durup ona baktığımda şimdi bakışlarım daha sertti. Onun öfkesi benimkiyle çarpıştığında hangimizin daha tehlikeli olduğunu ne o anlayabiliyordu ne de ben. “Bir hafta sonra geldiğimde bana ait mülkleri boşatmazsan Diyarbakır’da kan gövdeyi götürür! Ama senin hanende ama benim hanemde, umurumda değil!” Dökülmesini istersem birden fazla kan dökülürdü.

Buraya ona yalvarıp bana destek olması için diz çökmeye gelmemiştim. Ben diyeceğim her şeyi söylemiştim, bundan sonra olacaklar benim sorumluluğumda değildi. Hole çıkıp kapıya doğru yürüdüğümde mutfaktan çıkan Berivan Hanım, “Farah nereye?” dedi aceleyle. “Yemek hazırlatıyordum kızım.”

“Sağ olasın ana lakin işlerim vardır.” Gitmek için kapıya doğru bir adım atmıştım ki arkamda bir ses duydum. “Hanımağamız hanemizi şenlendirmiş amma aşımızı yemeden mi gidecek?” Duyduğum bu sesle dudağımın köşesi yavaşça kıvrıldı. Bu konuşan Davud ağadan başkası değildi. İşte böyle hanımağaları olduğumu kabul ederdi.

Ona doğru döndüğümde salonun önünde dikilirken öfkesinden zerre kadar bir şey kaybetmemişti. Onu zorladığım şey için kaşları çatıktı, omuzları gergin ve elleri yumruk şeklini almıştı. Ancak ihtiyar kurt çok zeki ve kendi menfaatlerini düşünen biri olduğundan en akıllıca kararı vermişti. Eğer liderliğimi kabul etmezse şu anda sefasını sürdüğü her şey için benimle savaşmak zorunda kalırdı.

Aslında Davud ağa savaşmaktan korkmuyordu, eğer benim yerime onu tehdit eden bir başkası olsaydı gözünü bile kırpmadan bir savaş başlatabilirdi. Ancak mal ve mülk için benimle ters düşemezdi, bu olduğunda hangi aileden kan dökülürse dökülsün onun da canı yanacaktı. Bizler akrabaydık, aramızda bir çıkar çatışması olursa kardeş kardeşe kurşun sıkardı.

Oğlu bile benim evimde yaşarken istese de beni el gibi göremezdi. Belli ki Davud ağa da bu işin nerelere gideceğini anlamış olmalı ki bana salonu gösterdi. “Yemek hazır olana kadar buyur, geçesin hele. Daha konuşacaklarımız bitmemiştir.” Karısına dönüp derin bir nefes aldı. “Berivan sen bize acı iki kahve gönderesin.”

Berivan ana tebessüm ederek tekrar mutfağa gittiğinde bende Davud ağaya doğru yürüdüm. “İşte şimdi aynı dili konuşmaya başladık.” İster güzellikle olsun isterse de zorla, bu adamlara bana saygı duymayı öğretecektim.

***


                                                                                                            Şimdiki Zaman

Bu sabah Davud ağayla konuşup liderliğimi onaylamazlarsa neler olacağını açıkça belirtmiştim. Tüm mülklerin tapusu bendeyken istese de söylediklerimi yok sayamazdı. Bundan nefret etse de keyfini sürdüğü şeyleri kaybetmemek için yeğeni yerine benim başa gelmemi kabul etmişti. Ben onun konağında ayrılırken Davud ağa da onu sayıp seven on iki aşiret ağasına haber salmış, görüşmek istediğini söylemişti.

Benden sonra neler konuşuldu, bilmiyorum ama bu akşam divan odasındaki on üç ağanın karşımdan ayağa kalkması her şeyi açıklıyordu. Davud ağa bilmeleri gereken şeyleri eksiksiz anlatıp bir şekilde onları ikna etmişti. Mülklerini kaybetmek istemiyorlarsa bana boyun eğmekten başka çareleri yoktu. Bu konuda kimseye bir çıkar yol bırakmayacaktım.

Henüz bana itaat etmeyen dokuz aşiret ağası, Caner ve amcam sık sık birbirine bakıp neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Benimse şu an için derdim başkaydı. Hayatım boyunca sigara gibi insanın vücuduna zarar veren şeylerden nefret etmiştim fakat şimdi durum farklıydı. Birine haddini bildirmem gerektiği için yanımda sigara getirmiştim.

Daha önce hiç sigara içmediğimden ilk denememde öksürüklere boğulup kendimi rezil etmek istemiyordum. Bu yüzden yaktığım sigaranın dumanını ciğerlerime çekmek yerine ağzımın içine hapsetmiştim. Herkes bu kadar gerginken kimsenin bunu anlayacağını sanmıyordum.

Dumanı birkaç saniye ağzımın içinde bekletip yavaşça üfledim. Bunu yaparken ısrarla Ziya ağaya kül tablasını gösteriyordum. “De hayde yoksa getirmez misin?”

Ziya ağanın rengi sarardığında bir an diğerlerine baktı. Kızı yaşındaki birine hizmet etmeyi kendine bir hakaret olarak görüyordu fakat bugün Kılıç’ın babasının konuştuğu kişilerden biri de Ziya’ydı. Mülklerinin tehdit altında olduğunu bildiğinden kaskatı bir suratla ayağa kalktı.

Kül tablasını alıp yanıma geldiğinde renkten renge giren yüzüne keyifle baktım. “Sağ olasın.”

Ona zorla getirttiğim kül tablası ağır bir yüke dönüşmüş gibi onu bana verince hemen yerine geçmişti. “Siz dellendiniz mi ağalar?” Daha fazla dayanamayan Hüseyin ağa kaşlarını çatarak Davud ağa ve diğer adamlara döndü. “Nedir bu haliniz? Bir çocuktan emir mi alırsınız?”

“Diyesin bana, Hüseyin ağa,” diyerek ona Caner’i gösterdim. “Onun gibi bir kumarbazı neden desteklersin?” Kinayeli bir şekilde gözlerinin içine bakarken soğukkanlılığımı korumaya çalışıyordum. “Ağanız olmak için ne vasfı vardır?”

Ellerinde Caner’i savunacak hiçbir şey yoktu, aynı şekilde benimde onların bahanelerini dinleyecek sabrım kalmamıştı. Bakışlarımın hedefinde bana biat etmeyen bu dokuz aşiret ağası vardı. “Lafı fazla uzatmayacağım, sokaklara düşmek istemiyorsanız karşımda başınızı eğmeyi bileceksiniz.” Sözlerim keskin ve netti. “Tebaam altına girmeyen herkesi topraklarımdan sürerim.”

“Sen neyden bahsedersin?” Bedirhan ağa dişlerini sıktığında mavi gözlerindeki hiddet hafife alınmayacak türdendi. “Topraklarımızın üzerinde bir hakkın yoktur!”

“Yok mu dersin?” Başımı omzuma eğerek alaycı bakışlarımı ona diktiğimde sadece bu hareketimle bile onu kızdırıyordum. “Sonradan aldığınız topraklardan bahsetmiyorum, dedelerinizin zamanında kalanlardan haber ver? Onlarında tapusu da sizde midir? Ya o şatafatlı konaklarınızın tapusu?”

Boyun eğmeyen dokuz ağa gerginlik içinde birbirine baktığında divandaki fısıltılar artmıştı. Tıpkı bu sabah Davud ağaya olduğu gibi onlarda kaskatı kesilerek neye uğradıklarını anlamadılar. “Konaklarımda kalın, bağımı bahçemi ekin, toprağımı sürün, sonra da gelip karşıma dikilin, öyle mi?” Kaşlarımı hafifçe çattım. “Bana asilik edesiniz diye mi besleyeceğim sizi?”

Bakışlarım sırasıyla her birinin üzerinde gezinip Hüseyin ağada durdu. “Diyesin bana, malının yüzde yetmişinin tapusu sende midir?” İhtiyar bedeni taş kesildiğinde ağzını açıp tek kelime edememişti.

Sanki bu sır sonsuza kadar gizli kalabilirmiş gibi tapulardan haberimin olması onları bozguna uğratmıştı. Caner anlamayan bakışlarını bana dikip, “Ne tapusu?” diye sorunca babamın ona güvenip hiçbir şey anlatmadığını anladım.

“Kafanın basmadığı konularda soru sorma.” Onu küçümseyerek göz kırptım. “Herkesin içinde küçük kız kardeşinden dayak yemek istemiyorsan sus ve sadece dinle.” Ona büyüklük taslamamla Caner dişlerini kıracakmış gibi sıktı ama karşılık olarak hiçbir şey söyleyemedi.

Kafamı bozarsa buradaki herkesin gözleri önünde suratını dağıtırdım. Onu destekleyen insanlara rezil olmamak için susmaktan başka çaresi yoktu. Tapulardan haberim olduğunu bu eski kafalı adamlara özellikle söylemiştim, şimdiyse kararlarında değişen bir şey oldu mu, diye onları izliyordum. Yüz ifadeleri hala sert, bakışları kararlı ve tutumları inatçıydı.

“Ben bir kadının önünde eğilmem!” Her nefesle Abdurrahman denen ihtiyarın sırtı hunharca inip kalkıyordu. “Topraklarımızı bizden alamazsın, buna gücün yetmez!”

“Tapusu sende olsa da o toprakları yıllardır biz ekip biçiyoruz. Her yıl tarlada kaldırdıklarımızdan vergi ödüyoruz size, bir de onları elimizden mi alacaksın?” Bedirhan ağanın omuzları yay gibi gerildiğinde oturduğu yerde dikleşti. “Diyarbakır’dan leşin çıkar, canına susamışsın sen!”

Herkesin elleri yumruk olduğunda öfkeleri artık saf kemiktendi ama bende yaprak bile kıpırdamıyordu. “Sen belli ki bilmezsin buradaki düzeni!” Dün olduğu gibi Haydar ağa bugün de canımı sıkarak elini dizine bastırdı. İlkel bir öfkeyle beni izlerken çenesindeki kasılmayı görebiliyordum.

“Kimsenin bağına bostanına destursuz girilmez bizim burada. Dersin ki usul edep bilmem, ben kafamın dikine giderim.” Açık bir şekilde beni tehdit ederken sinirden göz bebekleri küçülmüştü. “O zaman biz de o kafayı keseriz!”

“Geri bas, Haydar ağa!” Ben artık o eski korkak kız değildim, yüksek seslerin beni ürküttüğü dönemler geride kalmıştı. Ölümcül bakışlarım bu had bilmez ihtiyara kenetlendiğinde sinirden elimi sıkıyordum. “Aha meydan orada, görelim bakalım kim kimin gövdesinde baş kesiyor!”

Her söylediğimle Caner afallıyor, Kerim amcam bozguna uğruyor ve babamın avukatı Veysel amca şoke oluyordu. Kırk yıl düşünseler beni böyle göreceklerini hayal bile edemezlerdi. Davud ağaya baktığımda dudaklarının belli belirsiz kıvrıldığını gördüm. Siyah irislerindeki o parıltının nedeni bence onu yanıltmamdı. Dün gördüğü o sünepe kızdan sonra benden aşiret lideri olmayacağına çok emindi.

Ancak bugün gördüğü kadın onu şaşırtıyor, istemsizce gururlandırıyor ve bana biat ederek en doğru kararı verdiğini ona düşündürüyor olmalıydı. “Divandaki herkes şahittir, kararınızı değiştirmeniz için size son bir şans daha vereceğim.” Susup inadından taviz vermeyen dokuz ihtiyara sırasıyla baktım. “Bir haftanız var, haftaya kapıma gelip buyruğum altına girenler himayemde olacaktır.”

“Ancak karşımda duranlar iyi bilsin ki Tozluların tek bir çöpünden yararlanamayacaklar.” Başımı ağır ağır sallayarak kararlı bakışlarımla onları düşünmeye zorladım. “İstediğiniz kan dökülmesiyse Allah şahidimdir ki Diyarbakır’ı sizin kanınızla yıkarım!”

Bir anda bağırışlar yükseldiğinde içlerinden birkaçı ayağa bile kalkmıştı. Kendimden taviz vermeyerek, “Karşımda haddinizi bileceksiniz!” diye bağırdım. Bende ayağa kalktığımda bana bağlı olan on üç aşiret ağası benimle birlikte kalkmıştı.

Başta Haydar ağa olmak üzere sırasıyla bu geri kafalı adamlara bakıp kaşlarımı çattım. Beni kızdırırlarsa bu düzeni darmadağın ederdim ve bu konuda oldukça kararlıydım. “Sizin ağanızda benim liderinizde!” Haykırırcasına çıkan sesim hepsinin kulaklarında tok bir etki bırakırken öfkem azımsanamazdı. “Ya bu kervanı güderim ya da andım olsun ki yerle bir ederim!”

Şimdilik onlara söyleyeceklerim bu kadardı. Korkusuzca öfkeli suratlarına bakıp onlara kapıyı gösterdim. “Şimdi gidin hanemden. Bir hafta sonra bu kapıya gelmeyenler kendini benimle savaşmaya hazırlasın!” İtaat etmezlerse yapacaklarımın bir sınırı olmayacaktı.

Dokuz aşiret ağası sinirden bir hışımla dışarı çıkmıştı. Bana biat eden diğer on üç aşiret ağası ise karşımda başlarını hafifçe eğerek gitmek için rızamı istediler. “Müsaade var mıdır hanımım?”

“Evlerinize dönün ağalar.” Bakışlarım bir tek Davud ağada durdu. “Sen biraz daha misafirimiz olasın.” Bundan sonrası aile arasında olduğu için Kılıç’ın babası dışında diğer herkes gönderdim. Şimdi abim ve amcama iyi bir ayar çekme zamanı gelmişti.

“Kılıç bizimkileri buraya getirir misin?” Kılıç ondan neden böyle bir şey istediğimi anlamadı ama neler olacağını görmek için dışarı çıktı. Yüzünde ise saklayamadığı şoke edici bir ifade vardı. Anlaşılan o da benden böyle bir öfke beklemiyordu.

Sadece beş dakika içinde tüm kuzenlerim, Elmas anne ve Kerim amcamın ailesi içeri girmişti. Doğan abi bu sabah Diyarbakır’dan ayrıldığı için şanslıydı, ailesinin gerçek yüzünü görmek zorunda kalmayacaktı. Hiçbiri onları neden buraya topladığımı anlamadığı için birbirlerine bakıp duruyorlardı.

“Oturun hele konuşacaklarımız var.” Onlara yerdeki minderleri gösterdiğimde itiraz etmediler.

Annem dışında herkes divandaki yerini alınca Seçil daha fazla dayanamayıp gözlerini bana dikti. “Bizi neden buraya topladın?” Tek bir lafımla hepsini buraya getirmemin kıskançlığıyla bakıyordu. “Daha ilk günden amatör liderliğinin egosunu bizim üzerimizden mi tatmin edeceksin?”

İğneleyici gözlerle ona baktığımda sadece bakışlarımla bile çok şey anlatıyordum. “Liderliği bilmem ama bundan sonraki yaşamında canımı sıkacak bir şey yaparsan…” Durdum ve beni doğru şekilde anladığından emin olmak için bir süre sadece onu izledim. “Cezalandırma konusunda hiçte amatörce davranmadığımı göreceksin.”

Caner yerinde dikleşerek anında ters bakışlarını bana dikti. “Bu da ne demek oluyor?” Çenesi kitlendiğinde yanındaki elini tüm gücüyle sıkıyordu. “Aşiret ağalarının büyük bir bölümünün desteğini alman seni bizim efendimiz yapmıyor!”

“Sende haklısın abi.” Başımı yavaşça sallayarak ona Kerim amcamı gösterdim. “Senin tek efendin ve akıl hocan yanındaki sinsi.”

Ona sinsi dememle amcam hiddetlenerek yönünü bana çevirmişti. “Karşında çocuk yok, amcan var! Saygını koru,” dediğinde çok komik bir şey söylemiş gibi gülmeye başladım.

Babamın ölümünden sonra ilk kez böyle katıla katıla güldüğüm için herkes tuhaf gözlerle bana bakıyordu. Oysaki onlar anlamıyordu ama gülüşüm bile saf acıdan oluşuyordu. “Sen bana saygıdan bahsedecek adam mısın, amca?” Yavaşça ayağa kalkıp ona doğru birkaç adım attım. “Büyüklerimize olan saygıdan bahsediyorsan senin kendi büyüğüne duyduğun saygı nerede?”

Kimden bahsettiğimi anlamayınca kaşlarımı hafifçe çattım. “Babam senin hem büyüğün hem de abin değil miydi? Onun canına kast ederken abine duyduğun saygı neredeydi?” Bunu söylediğim an Davud ağa ve Elmas annenin bakışları ok gibi amcamı bulmuştu. Buradaki herkes konuyu biliyordu ama Davud ağa ve Elmas annenin hiçbir şeyden haberi yoktu.

Nesibe yenge eski konuları açıp onları tekrar kapının önüne koymamdan endişelendiği için sesini yumuşatıp, “Farahcım tüm bunlar geçmişte kaldı,” dedi. “Geçmişi konuşup tadımızı kaçırmanın kimseye faydası yok.”

“Annem haklı.” Seçil o cırtlak sesiyle sinirlerimi bozup suçlarcasına bana baktı. “Olanların üzerinde çok zaman geçti, eski meseleleri gündeme getirmenin ne gereği var?”

Davud ağanın ihtiyar bedenindeki gerginlik hissedilirken, “Hangi mesele?” diye sordu buz gibi bir sesle. “Siz neyden bahsedersiniz?”

“Yoksa sen bilmiyor musun?” Sakinliğimi korumaya çalışarak ona amcamı gösterdim. “Konu kızı olunca namus namus diye ortalarda dolaşan bu adam birinin nişanlısını kaçırdı.”

Amcamın beti benzi attığında üzerine gitmeyi bırakmadım. “Babamı hasımlarına öldürtmek için bir adamın hamile nişanlısını kaçırırken senin namus anlayışın neredeydi amca? O da bir adamın namusu ve birilerinin kızı değil miydi?” Salonun içi bir anda buz kestiğinde Davud ağanın tüm hiddeti siyah gözlerinde toplandı ve o gözlerin tek hedefinde amcam vardı.

“Peki, ya abime ne demeli?” Bu seferde onlara Caner’i gösterip iğrenircesine yüzümü buruşturdum. “Amcamla birlik olup tüm bu pislikleri yapmadığını söyleyebilir mi? Kendi kız kardeşini tehlikeli bir adama satan, öz babasını öldürtmeye çalışan haysiyetsiz birini kim savunabilir!”

Caner’in yüzündeki tüm kan çekildiğinde suç ortağı Kerim amcamın ilk yaptığı şey kapıya bakmaktı. Her şey bir anda tersine dönmüşken amcam olacak korkağın ilk düşündüğü şey kaçmaktı. Söylediklerim yenilir yutulur cinsten şeyler olmadığından Elmas anne ve Davud ağanın kaşları çatıldı. Bunun gerçek olma ihtimali bile onları kızdırmaya yetmişti.

Davud ağa öfkesine yenilip belindeki silahı çıkardığında her an her şeyi yapabilirdi. Silahı öyle bir hiddetle sıkıyordu ki bedenindeki kasılmayı görmemek mümkün değildi. “Sen ne dersin ne demek bacısını sattı, babasını öldürmeye çalıştı?”

Çattığı kaşlarının arasında derin çizgiler oluştuğunda hırıltılı bir sesle konuştu. “Yanlışın vardır hanımağa, yeğenim bu kadarını yapmaz!”

“Oğluna sor istersen?” Başımla ona Kılıç’ı gösterdiğimde Caner ve Kerim amcam korkudan soğuk terler döküyorlardı. “Gurur’la kendi rızamla evlenmedim, öldürmesi için abim beni ona verdi. Böylece iki aile arasındaki düşmanlık harlanacaktı ve içlerinden biri babamı öldürene kadar son bulmayacaktı.”

Elmas anne hayıflanır gibi bir ses çıkardığında inanamayan gözlerle oğluna bakıyordu. Yaşadığı hayal kırıklığını istese de kimseden saklayamıyordu. “Bunlar doğru mu, Caner?”

“Doğruysa doğru lan!” Caner öyle bir adamdı ki onu doğuran kadına dahi saygı duymuyordu. Elmas annenin ondan hesap sormaya bile hakkı yokmuş gibi davranıp ayağa kalktı ve öfkeli bakışlarını ona çıkardı. “Şu kıza verdiğin değerin birini bile bana vermedin!”

“Bu nasıl bir kanı bozukluk!” Davud ağa daha fazla dayanamayıp silahını yeğenine doğrulttu. Caner’e baktıkça sinirden yüzü bembeyaz oluyordu. “Anasını, babasını, bacısını bilmeyen bir deyyus nasıl benim soyumdan olabilir!”

“Dayı kurbanın olayım dur!” Üzerine doğrultulmuş bir silah varken Caner aceleyle arkaya doğru bir adım attı. “Ben senin yeğeninim, bir kumanın kızı için beni vuracak mısın?”

Davud ağa parmağını tetikten çekmezken siyah gözlerinde yoğun bir öfke vardı. Aile bağlarına çok değer veren biriydi ve onun en sevdiğim özelliği birçok konuda hakkaniyetli bir adam olmasıydı. Tereddüt bile etmeden ateş edecekti ki, Elmas anne ayağa fırlayıp Caner’in önüne geçti. “Ağam yapma!”

Gözleri dolduğunda bir kalkan gibi oğlunun önünde duruyordu. “Kulun kölen olayım yapma ağam.” Her an Davud ağanın elindeki silah patlayacakmış gibi Elmas anne yutkundu. “O benim oğlum, senin de yeğenin. Hata etmiştir amma tekrar yapmaz.”

“Yapacak!” dedim sert bir sesle. “Yapacak çünkü senin oğlun değişmez!” Şu zamana kadar Caner bana yapmadığını bırakmamıştı ama onu annesine hiç şikâyet etmemiştim. Elmas anneyi üzmemek için bir kez bile oğlunun yaptıklarını ona anlatmamıştım. Ancak artık ne Caner’e ne de onun sinsiliklerine tahammülüm kalmamıştı.

Bu benim meselem olduğu için yürüyüp Davud ağanın elindeki silahı aldım ve tereddüt bile etmeden Elmas anneye doğrulttum. “Çekil, bugün Caner ve amcamın leşi çıkacak bu divandan!”

Bu konuda ne kadar kararlı olduğumu görmek buradaki herkesi şoke etmişti. Hepsi şaşkınlıkla bana bakıyordu, ben normalde şiddetten hoşlanmazdım ve birilerini öldürmekten kaçınırdım. Ancak bugün hiç olmadığı kadar kan ve ölüm istiyordum. “Farah sen ne yaparsın?” Elmas annenin gözleri büyüdüğünde afallayarak elimdeki silaha bakıyordu. “Bana silah mı çekersin?”

“Hayır anne.” Bezgince nefesimi verdim. “Silah çektiğim kişi arkana saklanan korkak, çekil oradan.”

“Farah o senin abin.” Bir damla gözyaşı Elmas annenin yanağına süzüldüğünde yalvarırcasına dudaklarını büktü. “Bilirim çok ağır şeyler etmiştir ama benim hatırım için ona bir şans daha veremez misin?”

“Ben zaten ona birden fazla şans verdim hatta onu öldürmemek için kısasa kısas bile yaptım!” O kadar siniriydim ki Elmas anne arada olmasa Caner’i delik deşik edebilirdim.

“Cezasını çekmesi için onu ve amcamı Gurur’a teslim ettim. Gurur onları bıraktığında bile akıllanmadılar!” Caner ve amcam iflah olmazdı. “Babamın ölümünü bile bana karşı kullanmaya kalkıştılar.”

Kolumu kaldırıp silahın namlusunu Caner’in kafasına doğrulttuğumda Elmas anne ağlayarak, “Benim hatırım için!” dedi aceleyle. “Farah üzerinde hiç hakkım yok mudur?”

Sesi titrerken oğlunu korumak ister gibi kollarını iki yana açtı. “Benim hatırım için ona bir şans daha veremez misin?”

Caner’den hemen sonra sıranın amcama geleceğini bildiğinden Aksa’da bana yalvararak, “Farah n’olur,” dedi fısıltıyla. Berbat bir ailesi olsa da babasının öldüğünü görmek istemezdi.

Kuzenim bana doğru birkaç adım atıp boynunu hafifçe eğdi. “Onlara bir şans daha ver eğer yine değişmezlerse…” Derin bir nefes aldığında yenilgi içinde omuzlarını düşürdü. “O zaman kesersin cezalarını, yemin ederim sesim bile çıkmaz.”

Aksa durup önce babasına daha sonra da Caner’e bakıp kaşlarını çattı. “Aklınızı başınıza almanız için bu son şansınız.”

“Eğer bir kez daha arkamdan kuyumu kazmaya çalışırlarsa yemin ederim ki bu sefer affım olmaz!” Güçlükle sinirlerime hâkim olup silah tutan kolumu indirdim. “Sizin hatırınız için onlara son bir şans daha veriyorum.” Bunları söylerken bir tek Aksa ve Elmas anneye bakıyordum. “Aynı şeyleri tekrar yaparlarsa beni siz bile durduramazsınız!”

Onları bir kez daha affetmemle Caner tuttuğu nefesini sesli bir şekilde vermişti. Amcam ise titreyen elini kaldırıp alnındaki teri silerken ne kadar çok korktuğunu saklayamıyordu. “Artık babamın döneminde değilsiniz ve bende onun gibi affedici değilim.” Divandaki aile fertlerimin her birine bakıp elimdeki silahı daha sert kavradım.

“Bugünden sonra hepimiz yeni bir başlangıç yapıyoruz. Karanlık yüzümü görmek istemeyen kimse damarıma basmasın.” Davud ağanın silahını ona geri verip kapıya doğru yürüdüm. “Bugünden sonra tüm bu düzen değişecek, emirlerimin dışına çıkan kimsenin gözünün yaşına bakmam!”

Kapının tam önünde durup omzumun üzerinden onları izledim. “Benim kurallarımla yaşamak isteyenler kalabilir, istemeyenler yarın bavulunu toplasın.” Bu aileye iyi bir ayar çekmenin zamanı gelmişti. Babamın ölümüne sevinenler yakında onu mumla arayacaktı.

Divandan çıkıp merdivenlere yöneldiğimde Elmas anne koşarak peşimden geldi. “Farah biraz konuşalım.” Yüzündeki ifadeye bakılırsa abim hakkında konuşacaktı. O Caner’i kendi içinde aklayabilirdi ama aynı şeyler benim için geçerli değildi.

“Daha sonra konuşuruz, Elmas anne.” Onu bırakıp merdivenleri çıkmaya başladım. “Annemi görmeliyim.” Elmas annenin beni durdurmasına izin vermeden üst kata çıktım.

Kapıyı yavaşça açarak annemin odasına girdiğimde yine uyuduğunu gördüm. Saçları yüzüne dağılmıştı, üzerinde ise kaç gündür hiç çıkarmadığı siyah bir elbise... Babamın çerçeveli fotoğrafını göğsüne bastırarak derin bir uykuya dalmıştı. Başımı çevirip masanın üzerine bakınca iç çektim. Tepsideki yemeklerin hiçbirine dokunmamıştı.

Çizmelerimi çıkartıp yavaşça onun yatağına girdim. Yataktaki hareketlilikle annem gözlerini hafifçe aralayıp, “Farah…” diye mırıldandı. Acısını uykuyla yatıştırmaya çalıştığı için gözleri tekrar kapanmıştı ama öncesinde, “Babanı gördüm, Farah,” diye fısıldadı. “Rüyalarımda hep benimle.” Demek bu yüzden bu kadar çok uyuyordu.

Ona doğru kayarak kolumu annemin boynunun altından geçirdim. Onu kollarımın arasına çektiğimde annem hala babamın fotoğrafına sıkıca sarılıyordu. Başını göğsüme yaslayıp günlerdir tarak görmeyen saçlarını usulca okşadım. “Daha iyi hissedeceksen uyu anne.”

Gözlerim dolduğunda başımı eğip saçlarının tepesine dudaklarımı bastırdım. “Eğer babam yine rüyana gelirse benim için de ona sarılır mısın?” Annem uyku ilaçlarının etkisinde olduğu için daldığı düşlerin arasında beni hiç duymamıştı.

Saçlarını okşarken bile onu uyandırmaktan korkar gibi parmaklarım titriyordu. “Anne.” Fısıltıyla konuşup tüy gibi bir dokunuşla yanağını okşadım. “Bir gün bana baktığında bende kızına dair hiçbir şey göremezsen…” Burnumun direği sızladığında ağlamamak için derin derin nefesler aldım. “Benden nefret etme, olur mu?”

“Korkuyorum anne,” diye fısıldadım. “Bir gün benden nefret edeceğin kadar çok değişmekten korkuyorum.” Kalbim acıdığında engel olamadığım bir damla gözyaşı yanağımdan süzüldü. “Babamı koruyamadım ama seni yaşatmak için her şeyi yapacağım.”

Ben bile dışarıya gösterdiğim kadar iyi değilken o nasıl olsun? Babamın bende bıraktığı acı hiç geçmeyecekti. Uykuyla ağırlaşan göz kapaklarıma daha fazla direnemedim ve anneme sarılarak bende uyudum. Kendiliğinden uykuya dalmam bile daha şimdiden ne kadar değiştiğimi gösterirdi.

Artık kendimle barışıktım ve korkularımdan kaçmak yerine onların üzerine gitmeye karar vermiştim. Travmalarımın üzerine gidecek kadar güçlü olduğumu anladığımda uyku sorunum son bulmuştu. Gerçekten de her şey kafada bitiyormuş.

Artık uyumak için kimseye ihtiyacım yoktu.

***

Gurur Kalender

                                                                                                                   27 Ağustos

Bugünde soluğu sıklıkla geldiğim meyhaneden almıştım ama diğer günlerin aksine bu sefer yalnız değildim. Ne sikime yarıyorsa Barbaros’ta buradaydı. Bugün mahkemede döneklik yapıp canımı sıkmamış gibi bir de pişkince karşımda oturuyordu. Onu görmezden gelip cam kenarındaki küçük masamda rakımı içiyordum. Gözlerim sık sık yüzük parmağıma kayıyordu.

Çıkardığım alyansın izi bile parmağımda dururken Farah’la her şeyin bittiğine inanamıyordum. Her güzel şeyin bir sonu varmış, demek ki bu evlilikte buraya kadarmış. Rakı bardağını dudaklarıma yaklaştırdığımda içkiyle de olsa hislerim uyuşsun hatta mümkünse ölsün istiyordum. Mümkün olsa beni o kadına çeken tüm duyguların ecdadını sikerdim!

Bugün o adliye salonunda olanları hatırlayınca bir an rakı bardağına yasladığım dudaklarım titredi. İçkimden bir yudum alarak gözlerimi sıkıca kapattım. Belki de sadece bir kabustu ve birazdan Farah gülümseyerek beni uyandıracaktı. Hayır, kâbus değildi. Böyle olmasını her şeyden çok istesem de boşanmamız gerçekti. Sikeyim, Farah gerçekten benden boşanmıştı!

“Yavaş git biraz.” Barbaros alçak bir sesle konuşup rakı bardağını gösterdi. “Akşamın yedisinde bu kaçıncı etti? Geceye de biraz yer aç.”

“Seni de boş geçmeyeceğimi biliyorsun, değil mi?” Kaşlarımı çattığımda bu masayı kafasına geçirmiyorsam bunun tek nedeni biraz daha içmek istememdi. “Kafam biraz yerine gelsin beni bir karanfile satmak neymiş, gırtlağını sikerek göstereceğim!”

“Bir karanfil değildi.” Sanki bu çok önemli bir detaymış gibi karanfil aşkıyla gözlerinin içi parladı. “Bir kamyon dolusu karanfildi.”

Sinirden gözümün önü karardığında gırtlaktan çıkan sesim kalındı. “Bir kamyon dolusu karanfili tek tek götüne sokacağım, sığmayanları da mezarının üzerine dökeceğim!”

“Senin benim götümle derdin ne lan!” Ona sıktığım kurşunun acısını hala kaba etinden hissediyormuş gibi sandalyesinde kıpırdandı. “Benim tanıklığım yüzünden boşanmadınız, boşanmayı sen kabul ettin.”

“Benden boşanmak istiyordu, kabul etmeyip de ne yapsaydım?” Farah’ı zorla yanımda tutma fikri çok cezbedici olsa da bu kadarını ona yapamazdım.

Barbaros sandalyeye yarım oturmuşken gövdesi öne doğru büküldü. Sağ kaşının üstünden başlayıp yanağının altına inen bıçak yarası bu loş ortamda daha belirgin görünüyordu. “Sen en doğrusunu yaptın.” Bu konuda bana hak verir gibi başını yavaşça salladı. “Bazen birini ne kadar sıkı tutarsan o kadar çok kaçmak ister.”

“Bir rakı masasına gömülmeyecek acı yoktur.” Şişeye uzanıp bardağımı doldururken parmağımdaki yüzük izi bir kez daha gözüme çarpmıştı. “Belki biraz uzun sürer ama Farah Hanım’ı da aşarım elbet.” O yüzüğü çıkartıp bir adliye salonunda bırakmak benim için hiç kolay olmamıştı.

Barbaros dirseklerini masaya yaslayıp parmaklarını birbirine kenetlediğinde bakışlarında merak vardı. “Aşk nasıl bir his?” Daha önce bu duyguyu hiç tatmamış olmalı ki bu soruyu sorarken çok ciddiydi. “Seninle hiçbir kan bağı olmayan birini canından daha çok sevmek mümkün mü gerçekten?”

“Nasıl lan?” Şaşkınlık ve merak karışımı bir sesle konuşup gözlerimi kıstım. “Sen daha önce bir kadını hiç sevmedin mi?”

Kendini tutamayıp güldü. “Seviştiğim kadınları severim ama sadece sevişirken.”

“Amına koyduğum piçi, ben bundan mı bahsediyorum?” Sevdanın ne olduğunu bilmediği her halinden belli oluyordu. “O sikik kalbin bir kadın için hiç atmadı mı?”

Bir şey söylemeden önce bu sorunun cevabını ciddi bir şekilde düşündü. Tüm hayatını gözden geçirirken mazide bir kadının izleri kalmış mı, diye bakıyordu. Anılarında tek bir isim bile belirmemiş olmalı ki başını iki yana salladı. “Kadınlar sadakatsizdir, onları tam bir teslimiyetle sevmek aptallık.”

“Sana kadınların sadakatsiz olduğunu düşündüren nedir?” Sorduğum bu soruyla masadaki rakı şişesine uzanınca cevap kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Kadınlara karşı olan bu önyargısının nedeni annesi olabilirdi.

Annesi Kemal’i başka bir adamla aldatıp Barbaros’a hamile kalmıştı. Kemal onun kendi oğlu olmadığını öğrenince Barbaros’un hayatını cehenneme çevirmişti. Annesinin ihanetinin cezasını uzun yıllar boyunca çekmişti ve yüzündeki yara izi de o cezalardan biriydi. Her aynaya baktığında hiç iyi şeyler hatırlamadığına emindim.

Yüzümdeki sert ifadeden eksilen bir şey olmazken bardağı masaya bıraktım. “Kadınları sadakatsiz buluyorsun ama aşkın nasıl bir his olduğunu merak ediyorsun.” Masanın bir köşesinde duran sigara paketini aldım. “Kendinle çelişiyorsun.”

“Çelişki değil bu, sadece anlamak istiyorum ya da aşkın mantığını bulmak.” Derin bir nefes aldığında aşkın kendisinden bile nefret ediyormuş gibi yüzünde tiksinti hissi vardı. “Bu aşk dedikleri şey nasıl bir zehir ki insanlar bir doz alınca kendini kaybediyor?”

“Ya çok mutlu oluyorlar ya da çok mutsuz. Aşk gerçekten insana her şeyi yaptıracak kadar güçlü bir duygu mu?” Asıl karın ağrısını belli ederek sıkkınca bana baktı. “Aşk bir kadının kocasını aldatmasına neden olacak kadar şuursuz bir şey mi?”

“Oğlum benim derdim bana yeter.” Homurdanarak sigaramı yaktım. “Seninki için başka bir gün toplanalım.”

“Piç kurusu, etrafımda birine âşık olan sadece sen varsın.”

“Karun ve Duha’da var lan, git onlara sor.”

“Ben onlarla değil, seninle müttefikim.”

“Şunu hatırlatıp durma, bak kafam atıyor!” Onunla müttefik olduğuma pişman olmadığım tek bir anım bile yoktu.

Yaktığım sigaradan ciğerlerime bir nefes çekip dumanı cama doğru üfledim. Camdaki yansımama bakmak bile keyfimi kaçırıyordu. Tek bir günde darmadağın olmuştum. “Farah’tan önce aşkın nasıl bir duygu olduğunu bende bilmiyordum. Bildiğimi sanıyordum meğerse bir bok bilmiyormuşum.” Omuzlarımı hafifçe silktiğimde ağır bir savaştan çıkmış birinin yenilgisine sahiptim.

“Sonra Farah’ı tanıdım ve bir anda her şey değişmeye başladı.” Bakışlarım camdaki buğudaydı ama zihnim çok uzaklara dalıp gitmişti. “Gözleri dipsiz bir kuyu ama o kuzguni bakışlar en güzel manzaram olmuştu.” Farah dünyayı güzel görürdü, bense bir tek onun gözlerini…

“Daha önce cennetin varlığını çok net hissettiğin bir anın oldu mu?” Bunu Barbaros’a sorduğumda hayır dercesine başını iki yana salladı. Yaşadığımız karanlık dünya bizim cehennemimizdi ve orada cennetten bir parça bulmak imkansızdı.

Farah’ın kıvrılan dudakları, o tatlı kıkırtısı ve gülüşünün meledik sesi aklıma gelince sigaramdan bir nefes daha aldım. Duman dudaklarımın arasında süzülürken etrafıma olan bakışlarım içliydi. “Farah ne zaman gülümsese beni yaşadığım cehennemden çıkartırdı. Bir anlığına dünya durur, kötü olan her şey son bulur ve geriye sadece onun gülümsemesi kalırdı.” Öyle anlarda ne ben kendim olabiliyordum ne de düşüncelerimin kaydığı yönü değiştirebiliyordum.

“Aşk bazen bir kadının gülüşünü sevmektir.” Farah’ı tanıyana kadar böyle bir şeyin mümkün olmadığını düşünürdüm ama onunla ilgili her şey çok farklı ve sıra dışıydı. “Ne kadar sinirli olursam olayım, onun tek bir gülüşüyle aklım başımdan gidiyordu ve neye kızdığımı bile hatırlamıyordum.”

Gözlerim masanın üzerinde duran telefonu bulduğunda onu elime almamak için kendimi zor tuttum. Parmaklarım telefona uzanmak için karıncalandı ama yumruğumu sıkarak kendime engel oldum. O telefonun içinde Farah’ın gülüşünü kaydettiğim bir ses kaydı vardı. Onunla bir çatı katında yaşarken birbirimizle uğraştığımız bir günde telefonu çıkartıp kaydı açmıştım.

O esnada amacım ona farklı şeyler söyletmekti ama Farah gülüp durmuştu. Daha sonra haylaz gözlerle bana bakıp telefonu göstermişti. “Bir gün sana nasıl güldüğümü unutursan artık sende bir kaydı var,” demişti.

Sanki bir gün ayrılacağımızı biliyormuş gibi bana bu sözleri söylemişti. Artık eskisinden daha fazla gülüşünü özlüyordum ve elimde bir ses kaydından başka hiçbir şey kalmamıştı.

Biten sigaranın izmaritini kül tablasına bastırıp bir bardak daha rakı doldurdum. “Benim için aşkın sözcük anlamı, Farah’tı.” Boğazımı yakıp geçen rakıdan bir yudum alarak başımı ağır ağır salladım. “O mutlu olduğu sürece mutlu olduğumu hissediyordum. Onun sevdiği her şeyi istemsizce seviyor ve nefret ettiklerinden nefret ediyordum.”

Kaşlarımı belli belirsiz çatarak parmaklarımın arasındaki bardağı sıktım. “Aşk öyle illet bir duygu ki hayatının ve duygularının tüm kontrolü karşı tarafa geçiyor.” Soğukça gülerek Barbaros’a belimdeki silahı gösterdim. “Beni bilirsin, silahımı bir kez elime alırsam tetiğe basmadan durmam.”

O gün avluda olanları hatırlayınca bir kez daha kaşlarım çatıldı. “Bana bu silahı ilk kez Farah indirtti.” Abisi ve amcası için karşıma geçip silahımı indirmezsem hanemden bir can alacağını söylemişti. Beni kendi hayatıyla tehdit ederken hanemdeki en değerli kişi olduğunun farkındaydı.

“Bu ikiniz birlikteyken hissettiklerin.” Barbaros tek kaşını yukarı kaldırıp alaycı bakışlarını bana dikti. “Peki, şimdi ona karşı ne hissediyorsun?”

“Bilmiyorum!” Bardağı masaya bırakıp tekrar camdan dışarıya baktım. Sanki birinin gelmesini bekler gibi gözlerim sık sık dışarıya kayıyordu.

“Tüm hislerim o adliye salonunda kalmış gibi duygularım karmakarışık.” Kafamın içindeki uğultular yeniden başladığında omuzlarım hafifçe düşmüştü. “Ama bir şeyi çok iyi biliyorum.”

Barbaros küçük yudumlarla içkisini içerken, “Neyi?” diye sordu.

“Bir daha tekrar Farah’la olmam.” Boşanmamak için elimden gelen her şeyi yapmıştım hem de asla yapmam dediğim şeyleri bile. Buna rağmen beni terk eden bir kadınla bir daha bir araya gelmezdim. “Mutluluğa dair tüm hevesimi bitirdi artık o sağ, ben selamet.” Derin bir iç çekişle sandalyeye yaslandım. “Yolu açık olsun.”

Bir süre sonra konuşmayı bırakıp sadece içtik. İkimizin de içmek için kendince sebepleri vardı. Aradan ne kadar zaman geçti, bilmiyorum ama Ali içeri girdi. Elinde telefonu varken kötü bir haber almış gibi yüzü bembeyazdı. Masanın yanında durup bana baktığında Ali’nin ifadesi dehşete kapılmış gibiydi. “Abi haberler hiç iyi değil.”

“Daha bugün karımdan boşanmışken bundan daha kötü ne olabilir?” Bugün vereceği hiçbir haberin beni sarsmayacağını gösterircesine içki bardağını aldım. “Söyle, ne oldu?”

Ali bunu nasıl söyleyeceğini bilmez bir halde elindeki telefonu sıkınca Barbaros’la ikimizin tüm dikkati ona yöneldi. Belli ki gerçekten kötü bir şeyler olmuştu. “Ümit Tozlu...” İçine çektiği nefesi burnundan vererek gözlerini bir anlığına kapattı. “Ölmüş abi.”

Parmaklarımın arasındaki bardak düştüğünde içindeki rakı masanın kenarına doğru akmaya başlamıştı. Ümit Tozlu öldü de ne demek? Yüz ifademin ne boyutta olduğunu bilmiyordum ama yaşadığım sarsıntı azımsanamazdı. “Ali böyle bir şeyin şakası olmaz.” Kaşlarımı çattığımda ona olan bakışlarım ölümcüldü. “Herifi daha bugün mahkemede gördüm, nasıl ölür!”

Ali bu konuda şaka yapmadığını gösterircesine tüm ciddiyetiyle karşımda duruyordu. “Henüz detayları bende bilmiyorum ama ona pusu kurmuşlar.” Parmaklarım avuç içime doğru kıvrıldığında yumruğumu sıkarak bu haberi sindirmeye çalıştım. Ümit gerçekten öldü mü?

İçimde peydah olan hüzün tüm bedenime yayılmaya başlamıştı. Yıllarca Ümit’ten nefret etmiştim ama tüm o nefretin içinde bile bir yanım ona saygı duyuyor ve onu takdir ediyordu. Düzgün bir adamdı, kolay kolay doğruyu yanlışı birbirine karıştırmazdı. Adil bir lider, iyi bir eş ve kızı için sevgi dolu bir babaydı.

Leyla konusunda ona çok büyük haksızlık etmiştim ve helallik bile almadan ölmüştü. Onunla olan her şey artık mahşere kalmıştı. Ümit’in ölümü beni bile üzdüyse Farah’ın ne halde olduğunu düşünemiyordum. O kız babasına tapıyordu, Ümit onun hayatının merkezindeydi.

Babasının ölüm haberi Farah’ı paramparça ederdi. “Abi hepsi bundan ibaret değil.” Ali başını eğip ayaklarına baktığında gözlerini neden kaçırdığını anlamadım.

Ali’nin sessizliği gittikçe daha çok sinirlenmeme neden oluyordu. Bir süre bakışlarını etrafında gezdirdi, hemen ardından bana bakıp, “Farah…” dedi kısık bir sesle. “Olay esnasında Ümit’in arabasındaymış.” Hassiktir!

Ali konuşmayı bıraktığında mideme sert bir cisim saplanmış gibi öne büküldüm. İçimde bir şeyin koptuğunu hissediyordum, gerçek ve fiziksel bir şey… Aniden bedenim ağırlaşmış gibi sandalye gıcırdadı. Ciğerlerime dolmayı bekleyen nefesim bile yarıda kalmıştı. Göğsümün tam ortasında başlayan yırtılma, kalbime ulaşacak kadar insafsızdı.

“Farah…” Adı dudaklarımdan güçlükle döküldüğünde alacağım cevaptan ödüm kopuyordu. “O iyi mi?” Konu babası olunca Farah durmazdı, hiç düşünmeden kurşunların önüne bile atlardı. Zaten beni korkutan da tam olarak buydu.

“Hastaneye kaldırılmış.” Ali derin derin nefesler aldığında beden dili kontrolsüz ve gergindi. “Sırtından vurulmuş, şu anda ameliyatta olmalı.” Biri sol göğsüme bir yumruk atmış gibi hiç kıpırdayamadım. Bu yüreğe alınan bir darbeydi ama çok sert değil, çok yavaşta değildi. Öldürmeyecek kadar hafif, tüm bedenimi titretecek kadar ağır...

Farah vurulmuştu.

Bu iki kelimeyi içimde tekrarladığımda koskoca dünya bir anda küçülmüştü. Hem de ne küçülme, sanki daralıp beni bir fanusun içine hapsetmişti. Meyhaneye sığamıyordum, nefes alamıyordum ve içerideki hava bile fazla boğucu olmaya başlamıştı. Farah vurulmuştu… Bu iki kelime tüm işkencelerin en büyüğüydü.

Kalbim bile artık düzenli atmıyordu, şiddetle çarpıp dağılıyordu. Elimde başlayan titreme önce koluma, daha sonra da tüm bedenime yayılmaya başlamıştı. “Farah…” Bir yasağı çiğnemişim gibi onun adı dilimde yakıcı bir his bıraktığında ikinci kez nasıl olduğunu soramadım. Onu görmeliydim!

Hemen ayağa kalktığımda sandalyem düşecekmiş gibi arkaya sürüklenmişti. Aceleyle kapıya doğru yürüdüğümde adımlarım bile dengesizdi. Sanki zemin ayaklarımın altından yıkılıyordu. Kapıya yaklaşmıştım ki görünmez bir el beni durdurmuş gibi kıpırdayamadım. Kapı koluna uzanan elim soğuk metale temas etmeden durmuştu. Gözlerimin önünde beliren görüntüler bir adım ileri atmama izin vermiyordu.

Bir adliye salonu.

Yıpranmış mermerler.

Farah’ın gözlerindeki o kararlı bakış.

Ve yere değen dizlerim...

Ayakkabılarının bağcıklarını bağlamak için daha önce de Farah’ın karşısında diz çökmüştüm ama ilk kez bunu yapmak kanıma dokunmuştu. Bu kadar çok zoruma gitmesinin nedeni belki de karşımda benden kurtulmaya istekli bir kadın olmasıydı. Tıpkı Şeref gibi… O da benden kurtulmayı her şeyden çok isterdi ve mutlaka bana diz çöktürecek bir yol bulurdu.

Davayı geri çekmesi için Farah’a yalvarırken ellerimin nasıl titrediğini hatırladım. Onun ellerini tutarken o da hissetmiş midir bedenimdeki gerginliği ya da çaresizliğimi? Hayatımda kalması için ona yalvardığımda onun gözlerinde yumuşamayan, değişmeyen ve artık bana yabancı gelen kararlı bir ifade vardı.

İkinci kez bir kırılma yaşadığımda kapının önünde hiç kıpırdayamıyordum. Biz bugün boşanmıştık. Bu gerçekle kapıdan biraz uzaklaşıp arkaya doğru bir adım attım. Ben artık onun kocası değildim, onun hayatına tekrar girmeye hakkım var mıydı? Gözlerini açtığında kurtulmak istediği bir adamı görmeyi istemezdi. Bacaklarım kitlendiğinde göğüs kafesimdeki sıkışmayı hissediyordum.

Onu görmem lazımdı ama gidemezdim. Farah’ı görmeye her şeyden daha çok ihtiyacım vardı fakat artık ona giden yollar kapanmıştı. Yine kendimle anlaşamadığım bir an yaşıyordum. Bir yanım ona koşmak istiyordu ama diğer yanım burada kalmak için beni zorluyordu.

Kapıdan uzaklaşıp masama doğru yürüdüğümde sanki ayaklarımda bir zincir varmış gibi adımlarım ağırdı. Barbaros ve Ali’ye tek kelime etmeden masanın üzerindeki telefonu ve arabanın anahtarını alıp dışarı çıktım. Soğuk hava yüzüme çarptığında bile hiçbir şey hissedemedim. O nasıldı? İyi miydi yoksa yarası ölümcül müydü?

Arabanın kapısını açmaya çalışırken anahtarı tam üç kez yere düşürmüştüm. Bir anahtarı bile tutamayacak kadar parmaklarımın hareketi kontrolsüzdü. Bugünkü araba seçimim bu modası geçmiş araba olmamalıydı! Tek bir düğmeyle kapıyı açmak varken bu boktan anahtarla uğraşıyordum. Nihayet sürücü koltuğuna geçip motoru çalıştırdım.

Bir şeylerden öfkemi çıkarmaya ihtiyacım olduğu için gaz pedalına haddinden fazla bastım. Araba bir anda ileri fırladığında direksiyonu tam zamanında çevirerek yaşlı bir adamı teğet geçtim. Eğer direksiyon hakimiyetim bu kadar iyi olmasaydı o zavallı adamın sebebi olurdum. İyi bir sürücüydüm ve şu zamana kadar hiç kaza yapmamıştım.

Ayağımı gaz pedalından çekmeden hızlandıkça hızlandım. Sokak lambaları ince bir çizgi gibi kayıp gittikçe hızımı hiç kesmedim. Biraz yavaşlasam duygularıma yenilecek ve Farah’ın kaldığı hastanede soluğu alacaktım. Onu bana hatırlatan her şeyden kaçmak istiyordum ama sanki Farah her yerdeydi.

Aklımda, kalbimde hatta nefesimde bile o vardı. Bir virüs gibi tüm sistemime sızıp beni delirtiyordu. “Çık aklımdan!” Gitmek şöyle dursun, daha çok geliyor gibiydi. Gözlerimin önünde kanlı görüntüsü beliriyor, hemen ardından bir hastanede can çekişen hali! Tüm bu düşünceler bana kafayı yedirtecekti.

Direksiyonu sıkan elimin parmak boğumları gerilip beyazlamıştı. “Hayatta kalmalısın.” Bu iki kelime dua gibi dudaklarımdan dökülmüştü. Aramızda ne geçerse geçsin o yaşamalıydı. İster dost ister düşman, isterse de sonsuza kadar birbirimizden uzak hayatlar yaşayalım… Sadece yaşasın.

***

Geceyi Melek’in kaldığı hastanede geçirmiştim. Melek az önce uyuyunca benden biraz temiz hava almak için terasa çıkmıştım. Sigaramı içerken tepemde dikilen Ali yine canımı sıkmaya başlamıştı. Dün geceden beri herkes Farah’ın kaldığı hastaneye gitmem için ısrar edip canımı sıkıyordu. İnsanlar bir daha birbirini hiç görmemek için boşanıyordu.

Etrafımdakiler hangi mantıkla benden onun yanında olmamı isterler, anlamıyordum. Farah yanında olmamı isteseydi zaten benden hiç boşanmazdı. Dün geceden beri herkesin aynı konuda diretmesi beni çileden çıkartıyordu. Ali inatla bu cinayetin kimin işi olduğunu araştırmak istiyordu. “Hayır,” diyerek ona engel oldum. “Bu artık bizlik bir mesele değil, saldırının arkasında kimlerin olduğunu araştırmaya kalkışma.”

“Abi, sikeceğim senin şu inadını!” Ali oturma gereği bile duymadan sandalyemin yanında dikilirken bakışları kızgındı. “Dün geceden beri ona bir şey olacak diye hiç uyumadın ama inat edip kızı görmeye gitmiyorsun. O kurşunu ona kimin sıktığını deli gibi öğrenmek istiyorsun ama araştırmama bile izin vermiyorsun. Ümit’in cesedinin üzerine Kalenderlerin gümüş parasını atmışlar, belli ki bu işi senin üzerine yıkacaklar!”

Bunun bana kurulan bir tuzak olduğu çok açıktı ama kendimi aklama gereği duymuyordum. Adımız bir kez çıkmış dokuza, bu saatten sonra inmezdi sekize. Ümit’i benim öldürdüğümü düşünmek istiyorlarsa bunu yapsınlar, kimseden korkum yoktu. Birilerine hesap vermekten hoşlanmam ve hesap verdiğim tek kişide benim için mazide kalmıştı.

Kaygısız birinin rahatlığıyla omuzlarımı silktim. “Tozluların ne düşüneceği sikimde değil. Ümit’in ölümünden beni sorumlu tutmak istiyorlarsa keyifleri bilir.” Ancak bunun için bana savaş açarlarsa karşılık vermekten çekinmem.” Bu konuda şakam yoktu.

Ali böyle bir şey duymayı beklemediği için afallayarak bana bakıyordu. “Babasını öldürdüğüne inanırsa bizzat Farah sana savaş açar. O zaman da karşılık verecek misin?”

“Evet.” Eğer Farah benim böyle bir şey yaptığıma inanırsa bu beni hiç tanımadığını gösterirdi. Başkalarının sözleriyle beni yargılamaya kalkışırsa bendeki değeri tamamen biterdi. “Kim olursa olsun, biri beni karşısına alırsa gerekeni yaparım!” Bu saatten sonra kimseye iltimas tanımayacaktım. “Şimdi daha fazla canımı sıkmadan kaybol.”

Ali bu konuda ne kadar kararlı olduğumu görünce daha fazla uzatmayıp gitti ama bu seferde onun yerini Bige aldı. Tam karşıma otururken kocaman göbeği yüzünden sandalyeyi arkaya çekmişti. Hamileliğinden dolayı karnı çok büyümüştü, bu haldeyken bile hiç yerinde durmuyordu. Sigaramın dumanı ona gelmesin diye yan tarafa üfleyip bezgin bakışlarımı ona çıkardım.

“Eğer sen de Ali gibi kafamı ütüleyeceksen hiç uğraşma derim.” Karun bile bu konuda hiç susmuyor, her saat başı arayıp Farah’tan bahsediyordu. Aynı şeyleri bir de Bige’den duymak istemiyordum.

Bige’nin kahve gözlerinde yargılayıcı bir ifade vardı. Söz konusu kendi hemcinsleri olduğunda çok korumacı birine dönüşüyordu. “Farah öldü mü, kaldı mı, hiç mi merak etmiyorsun?” Bunu sorarken gözlerini dahi kırpmadan bana bakıyordu. “Dün gece çok ciddi bir ameliyat geçirdi, ameliyatı saatlerce sürdü.”

Yalanını ifşalamak için, “İki saat…” demiştim ki son anda susup dilimi ısırdım. Bu işgüzar kadın ortaya bir yem atmıştı ve bende çok kolay onun tuzağına düşmüştüm.

Sinirli gözlerle ona baktığımda dudaklarını hafifçe büzdü. “Ameliyatının iki saat sürdüğünü bile biliyorsun ama sorsam umurunda olmadığını söylersin.” Ona yakalanmamın hazzıyla tek kaşını yukarı kaldırdı, artık bakışları alaycıydı. “Nasıl olduğunu öğrenmek için her saat başı onun doktorunu aradığına eminim.”

Bu çok yerinde bir tespitti ama bunu itiraf edecek değildim. “Onunla ilgilenen doktorun kim olduğunu bile bilmiyorum, merak edip öğrenme zahmetine girmedim.” Sinirlerimle oynamasına izin vermeyerek sırtımı arkamdaki sandalyeye yasladım. “Başkalarının hayatına burnunu sokmaktan vazgeç.”

“Farah uyandığında seni yanında bulamazsa çok kırılır.” Bige diğerlerinden duyduğum bir şeyi tekrarlayarak öne doğru eğildi. “Biraz mantıklı düşünmeye çalış, babasını yeni kaybetti ve sana her zamankinden daha çok ihtiyacı var.”

“Bana ihtiyacı olsaydı benden boşanmazdı.” Buradaki tek suçlu benmişim gibi davranmalarından bıktım. “Yalvardım lan!” Çatık kaşlarla onu susturup tüm gücümle yumruğumu sıktım. “İşleri bu hâle getiren benmişim gibi davranmayı bırakın!”

Kimse benim ne halde olduğumu veya dünden beri ne hissettiğimi anlamak istemiyordu. Onlar için varsa yoksa Farah’tı peki, ben nasılım diye soran var mı? Her şeye sadece Farah’ın açısından bakıyorlardı ve saçma bir şekilde beni terk eden bir kadının peşinden koşmamı istiyorlardı.

“Boşanmaktan vazgeçsin diye yapmadığım şey kalmadı! Ulan ben…” Sesim kısılırken vücudumdaki her kasın seğirdiğini hissettim. “Dizlerimin üzerine çöküp ona yalvardım.”

Daha fazla ona bakmayıp bakışlarımı etrafımda gezdirdiğimde resmen çatacak yer arıyordum. “Çocukken Şeref bana diz çöktürüp işkence yapardı.” O yılların anıları bir türlü peşimi bırakmıyordu. Öz abim tüm hayatımı becermişti. “Abim bana diz çöktürdükçe kendimi o kadar aşağılanmış hissederdim ki bir daha kimsenin önünde diz çökmeyeceğime yemin etmiştim.”

Gözlerimin önünde canlanan sahnelerle keyifsiz bir şekilde güldüm. “Farah bağcıklarını bağlamayı bilmez, hep açılır. Ayakkabısının bağcıklarına basıp düşmesin diye onun önünde kaç kez diz çöktüğümü bilemezsin.” Başımı çevirip Bige’ye baktığımda hissiz sayılacak kadar soğuk ve mesafeliydim. “Onun yere düşüp dizini kanatma ihtimaline bile dayanamazdım. Öyle anlarda gururumu sikip bir kenara atardım.”

Farah için hiç yapmam dediğim şeyleri bile yaptığımı anlamıyorlardı. “O duruşma salonunda dizlerimin üzerinde ona yalvardım.” Çoktan benden vazgeçen birine kalması için yalvarmanın nasıl hissettirdiğini bilmiyorlarsa kimse konuşmasın.

“Ettiğim yemine rağmen ben yine bir tek onun önünde dizlerimin üzerinde durdum.” Biten sigaramı küllüğün içine bastırıp nefesimi sertçe verdim. “O esnada kendimi Şeref’in karşısında tir tir titreyen o çocuk gibi hissettim, aynı çaresizlik hissiyle kuşanmıştım.”

Bu evliliği kurtarmak için gerçekten çok uğraşmıştım. Melek hastanede canıyla uğraşırken ben bir takım elbise giyip o mahkemeye gitmiştim. Oysaki ceket giymekten bile nefret ederdim. “Ama değişen bir şey olmadı. Dizlerimin üzerinde yalvarmam ne Şeref’i durdurmuştu ne de Farah’ı durdurdu.”

Aslında benden boşandığı için bir yanım Farah’ı anlıyordu. Kimse istemediği biriyle evli kalmak zorunda değildi. Evet, kızgındım ama öfkemin büyük bir bölümü kendimeydi. Ona yaptıklarıma ve geriye alamadığım hatalarıma kızgındım. Beni terk ettiği için Farah’a düşmanlık besleyecek değildim ama onunla dost da kalamazdım. Her konuda rahat biri olabilirdim ama eski karımla görüşecek kadar değil.

Etrafımdaki insanlardan istediğim tek şey benim anladığım gibi onlarında artık bu ilişkinin bittiğini anlamasıydı. Ayrılan iki insan kendi yoluna bakmalıydı ve kendi hayatlarını yaşamalıydı. İyi ve kötü günlerinde birbirlerinin yanında olmak zorunda değillerdi, o zaman neden ayrılırlar ki? Ya ben ayrılığın mantığını yanlış biliyordum ya da bu insanlar…

İnsan ayrıldığı birine tekrar dönmek istemiyorsa onun hiçbir anında yanında olmazdı. Herkesin anlamak istemediği şey de tam olarak buydu, ben bir daha hiçbir koşulda Farah’la olmak istemiyordum. Onu hala seviyor muyum? Evet, hem de iliklerime kadar. Onu önemsiyor muyum? Yine evet, hiç olmadığı kadar çok. Peki, onu unutup yoluma bakmak istiyor muyum? Bir evet daha, bundan daha çok istediğim bir şey yoktu.

“Bana artık Farah demeyin.” Tüm ciddiyetimle Bige’ye bakarak ona doğru eğildim. “Yaşandı bitti, fazla uzatmaya gerek yok.” Bu konudaki kararımı kimse değiştiremezdi. “Tırnağı kırılsın istemem ama Rabb’im bir daha yazmasın onu bana.” Yaşam tarzımdan dolayı çok fazla dua eden biri değildim ama uzun zaman sonra bu kalpten ettiğim tek dua olabilirdi.

Son söylediklerimden sonra Bige tek kelime edemedi, nihayet bu konuda ne kadar kararlı olduğumu görmüştü. Onu görmek için o hastaneye gitmeyeceğimi son kez açıkça belirterek, “Ne acılı gününde yanında olurum ne de acıma dokunsun isterim,” dedim. Özellikle o benim hiçbir acıma gelmesin. Yine karşıma geçip senin için kendimi geri plana atıyorum, demesini istemiyordum.

Paketten yeni bir sigara çıkartıp elektronik çakmağa uzandım. “Bensiz daha mutlu olacağına inanıyor, umarım bunu başarır.” Boşandık diye onun için en kötüsünü istemiyordum. Farah mutlu olmayı hak eden bir kadındı ve mutlu olmasını gerçekten çok istiyordum.

“Artık ne yapacağı veya kiminle olacağı hiç umurumda değil.” Benim gibi bir adamdan daha iyisini hak ediyordu.

Bige beni hiç dinlemiyormuş gibi bir anda, “Seni kurtaran Farah’tı,” diyerek beni şoke etti. Bakışlarım bir kurşun hızıyla onu bulduğunda neyden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. “Az önce ne dedin sen?”

Bige’nin omuzları düştüğünde derin derin nefesler alarak kahve irislerini bana kenetledi. “Seni o mezardan çıkaran Farah’tı.” Dudaklarından çıkan her kelime kafama inen bir balyoz kadar sarsıcıydı. “O gün her şeye bizzat tanık oldum. Şeref kaçmaya çalışırken Farah arabasıyla onun yolunu kesti. Yerini öğrenmek için kan döktü.”

Kolunu kaldırıp parmağıyla beni göstererek başını salladı. “Seni kurtarmak için gözünü bile kırpmadan abini vurdu, hem de tam bacak arasından.” Benimle kafa mı buluyordu yoksa ciddi miydi? Farah’tan bahsediyorduk o kimseyi incitemezdi, özellikle Şeref gibi birinin karşısına bile çıkamazdı. Bunu gerçekten yaptı mı?

Duyduklarımdan sonra yüz ifadem nasıldı, bilmiyorum ama yüzüme bakınca gördükleri Bige’yi memnun etmişti. “Hangi mezarlıkta olduğunu öğrenip seni o mezardan çıkaran ve hastaneye yetiştiren Farah’tı.” Bu sözler karşısında bir an yutkunamadım. Bige böyle bir konuda yalan söyleyecek biri değildi.

Normalde başıma gelen her şeyi araştırırdım ancak o dönem Karun’un hayati tehlikesi vardı. Tek düşündüğüm yeğenimin sağlık durumuydu, üstelik Farah’ta o günlerde yine benden boşanmaya kalkışmıştı. Onca şeyin arasında beni kurtaran kişiyi öğrenmek aklıma bile gelmemişti. Birine hayatımı borçlu olduğumu biliyordum ama bu kişinin Farah çıkması beni afallatmıştı.

Benim için bu kadarını yapmasını hiç beklemiyordum. Durduğuna emin olduğum kalbim tekrar hayata dönmüş gibi varlığını belli etmişti. Kalbimin hızlanan sesini ve bedenimdeki tepkimeleri kontrol edemiyordum. Bir an hiçbir şeyi düşünmeden ona gitmek istedim, bunu yapmak için çıldırıyordum. Fakat bir kez daha kendimi frenledim. Bu sandalyeden kalkmamak için resmen kendimle cebelleşiyordum.

Birkaç kez derin nefesler alıp kaybettiğim sesimi bulmaya çalıştım. “Anlaşılan ona olan can borcum ikiye çıktı.” Bu Farah’ın hayatımı ilk kurtarması değildi, Ordu’dayken benim için bir kurşunun önüne atladığını unutmamıştım. “Zamanı geldiğinde öderiz elbet.”

***

                                                                                                                Aksa Bolatlı                                                                                                            

Elmas yenge ve Farah’ın baskılarına daha fazla dayanamadığım için hazırlanıp odamdan çıktım. İkisi de Asaf’ın bir otelde kalmasına şiddetle karşı oldukları için benden onu konağa getirmemi istemişlerdi. O adamla aynı evin içinde bulunmaktan bile rahatsızdım ama Farah ve Elmas yenge haklıydı. Aynı şehirdeyken ayrı yerlerde kalmamız akrabalarımıza konuşacak çok şey veriyordu.

Daha şimdiden annem ve Seçil bile canımı sıkmaya başlamıştı. Kocamı yanımda tutamayacak kadar beceriksiz biri olduğumu söylemeleri sinirlerime dokunuyordu. Asaf konakta kalmadıkça hiçbiri susmayacaktı. Seçil’le merdivende karşılaştığımızda benden iki basamak aşağıda duruyordu. Başını kaldırıp beni süzdüğünde gördüklerinden memnun kalmamış gibi rujlu dudaklarını büzdü.

“Kocanı görmeye bu halde mi gideceksin?” Gözlerindeki bu ifade bir hamamböceğine bakar gibiydi.

Yamuk kahve rengi saçlarıma, makyajsız yüzüme ve üzerimdeki kıyafete yüzünü buruşturarak bakıyordu. Havalar soğuk olduğu için üzerimde salaş, gri bir kazak ve siyah dar pantolon... Topuklu ayakkabılarla yürüyemediğim için ayağımda kısa çizmelerim vardı. Rahat giyinmeyi seven sadece Farah değildi, onunla birçok yönden zevklerimiz aynıydı.

Ayrıca üzerimdeki kıyafetler yeniydi ve hiç yemek lekesi yoktu. Asaf’ı konakta kalması için ikna ederken pis kıyafetlerin içinde olamazdım. Aksi taktirde geleceği varsa da gelmezdi ve Seçil’in ağzına daha çok laf verirdi. Ezeli düşmanıma bakar gibi sert bakışlarımı karşımdaki süslüye diktim.

“Benim bu bakımsız halimle bile koskoca bir bölge lideri yıllarca peşimden koştu ve en sonunda beni evlenmeye ikna etti.” Sırıtarak işaret parmağımla baştan ayağa onu gösterdim. “Sense bu özenli ve gösterişli halinle bile bir adamı ikna edip nikah masasına oturtamadın.”

Suratındaki gülümsemenin kaybolduğunu görmek bana inanılmaz bir zevk veriyordu. “Demek ki her şey giyim kuşam değilmiş.” Gözlerinin içine kinayeyle bakıp Gurur’u kastederek, “Belki de kendin için istediğin erkekleri eniştelerinin içinde seçmemelisin,” dedim. “Bunu yapmayı bıraktığında eminim senin gibi birini bile seven biri çıkacaktır.”

Bir porseleni aratmayacak şekilde yüzü sarardığında sağ gözü hafifçe seğiriyordu. Gerçeği inkâr etmesini bekledim ama beni şaşırtarak kaşlarını çattı. “Onu ilk ben görmüştüm, Farah sonradan ortaya çıktı!”

“Şu ilk ben gördüm olayını lisede aştık sanıyordum?” Şimdi tiksindirici bir şeye bakar gibi yüzünü buruşturan bendim. “Beni şoförle yatmakla suçlayıp namussuz ilan ettin ama asıl namussuz olan sensin. Ar damarın çatlamış kızım senin, kuzeninin kocası senin enişten sayılır ve sen ona karşı özel hisler beslemeyi sorun etmiyorsun!”

“Gurur artık kuzenimin kocası değil ve sende hislerim konusunda bizimkilere tek kelime etmeyeceksin!” Bir basamak yukarı çıktığında uzun boyuyla beni sindirmeye çalışıp kolumu sertçe sıktı. “Aksi taktirde başına açacağım yeni sorunlardan nefes bile alamazsın!” Beni tehdit mi ediyordu?

Başımı hafifçe eğerek kolumu sıkan eline hissiz gözlerle baktım. Hemen ardından alaycı bakışlarımı onun tehditkâr yüzüne dikip sırıttım. “Karşında artık yirmi yaşındaki o salak kız yok, Seçil Tozlu.” Bir anda bileğini tutup elini sertçe çektim ve tereddüt bile etmeden onu merdivenden arkaya ittim.

Seçil daha ne olduğunu anlamadan arkaya savrulduğunda basamaklardan yuvarlanarak düştü. Her basamağa sertçe çarpıp düşerken çığlıkları insanın kulağında tiz bir ses bırakıyordu. Sırtüstü merdivenin en altına düşünce onun sesini duyan herkes bir odadan çıkıp hole doluşmuştu.

Bense bulunduğum yerden hiç kıpırdamadan konakta kopan cümbüşü izliyordum. Seçil uzun süre gözlerini açık tutamamıştı, bilincini çok hızlı kaybetmişti. Kafasının arkasında akan kanlar daha şimdiden küçük bir gölcük oluşturmuştu. Elmas yenge ve annem feryatlar kopartıp Seçil’in adını sayıklarken aşağıdaki tüm kuzenlerim aynı anda başlarını yukarı kaldırdılar.

Merdivenin en üstünde durduğum için olayın failine, yani bana çatık kaşlarla bakıyorlardı. Ağır adımlarla basamakları indiğimde Kılıç yumruğunu sıkarak ölümcül bakışlarıyla bana nefes aldırmadı. “Bu kadar ileri gitmenin ne gereği vardı? O senin ablan!”

Kılıç’ın söylediklerini annem duyunca hemen başını kaldırdı. Elinde Seçil’in kanı varken şoke olmuş bir halde bana bakıyordu. “Bunu ablana sen mi yaptın?” Kızıyla aramda olan sorunları hatırlayınca sorduğu sorunun ne kadar yersiz olduğunu anladı.

Annem sinir küpüne dönüşüp bir hışımla ayağa kalkarak üzerime yürüdü. “Kendi ablanın canına kast edecek kadar gaddarsın!” Karşımda dikilip bana vurmak için elini kaldırınca ona hiç engel olmadım.

Daha annemin eli yanağımla buluşmadan biri ikimizin arasına girerek onun bileğini yakaladı. Farah beni arkasına çekerek annemin karşısında bir duvar gibi duruyordu. “Her şeyi gördüm yenge, Seçil kendi düştü.”

Benim için anneme yalan söyleyerek yerde baygın yatan Seçil’in ayağındaki topukluları gösterdi. “Evin içinde bile o ayakkabılarla gezerse düşer tabii.”

Farah’ın benim için yalancı tanıklık yapması beni hiç şaşırtmamıştı çünkü biz çocukluğumuzdan beri birbirimizi her konuda kollardık. Seçil’i benim ittiğime dair annemin elinden hiç kanıt yoktu ama Farah’ın yalan söylediğine adı gibi emindi. Farah’ı sertçe arkaya ittiğinde sinirden nefes alışları düzensizdi. “Eğer kızıma bir şey olursa bunu ikinizin de yanına bırakmam!”

Annemin iki kızı vardı ama aslında onun sadece bir kızı vardı.

En son bana ne zaman kızım dediğini bile hatırlamıyordum. Seçil’in o iftirasından önce annem beni de severdi ama sonra her şey değişmişti. Kapıdaki şoförle yattığını düşündüğü bir kızı çok kolay gözden çıkarmıştı. Babam tüm kemiklerimi kırarken annem sessiz kalmıştı. Babam beni Asaf’la evlendirmeye kalkıştığında annemin keyfine diyecek yoktu.

O yıllarda ailem beni o kadar çok hayal kırıklığına uğratmıştı ki yurtdışına kaçarken artık bir ailem olmadığını kabullenmiştim. Tüm bunlar olurken Doğan abim bile beni onların gazabından koruyamamıştı. Bir tek Farah benim için elinden geleni yapmış ve kaçmama yardım etmişti. Tüm o yaşadıklarımı bir dönüm noktası olarak görüyordum.

Bu yüzden geri döndüğümde hiçbir konuda aileme yardım etmiyor ve eskisi gibi onlara yaranmaya çalışmıyordum. Ben onların tersine gittikçe onlarda daha çok benden nefret ediyordu ama artık nefretleri bile umurumda değildi. Beni Asaf’la evlendirirken annem ve babamın büyük beklentileri vardı.

Sayemde zengin bir damatları olmuştu ve tek istedikleri onun evine yerleşip Asaf’ın parasını yemekti. Buna izin vermeyerek onları hüsrana uğrattığımın farkındaydım ama ben ölmedikçe Bolatlıların kapısından bile içeri giremezlerdi. Asaf onlara para yedirirse kaçıp gideceğimi bildiğinden aileme bir kuruş bile vermiyordu.

Kılıç hemen Seçil’i kucağına aldığında Nihat dışarıdaki adamlara bağırıp arabaları hazırlamalarını söyledi. Annem, Esvet ve Zaza koşarak Kılıç’ın peşinden dışarı çıktıklarında Elmas yengenin bakışlarının hedefinde ben vardım. Seçil’i iten kişinin ben olduğumu biliyordu, bunu onaylamadığı için bakışları sertti. “Bir cenazemiz daha mı olsun istersin sen?”

Yaptığım şeyden zerre kadar pişmanlık duymadan omuz silktim. “O cenaze ablam olduğu sürece evet.”

“Sen böyle mi haneyi idare ediyorsun?” Caner’in tek derdi Farah olduğu için onun karşısına dikilip beni gösterdi. “Artık ağa sensin ya, bu kızın yaptığının bir cezası olmayacak mı?”

Farah bir süre bana baktığında yüz ifadesinden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Daha sonra başını çevirip sakin bakışlarını karşısındaki insan müsveddesine dikti. “Aksa hakkında bir hüküm vermem için önce suçu kanıtlanmalı.”

Caner’in omzuna hafifçe vurup alaycı bir şekilde ona göz kırptı. “Seçil’i onun ittiğine dair bana delil getirirsen söz veriyorum Aksa’yı cezalandırırım.”

Farah’ın beni korumaya çalıştığını iyi bildiğinden Caner sinirlenmişti. “Adil bir lider değilsin, sevdiklerini kayırıyorsun!”

“Ve sen sevmediklerim grubundasın.” Farah, Elmas yengenin bunları duymasını hiç umursamadan gözlerini Caner’in kızgın gözlerine kenetledi. “Dediğim gibi bana kanıt getirirsen Aksa gereken cezayı alır. Himayem altındakilerin haksızlığa uğramasına izin vermem,” dedikten sonra doğru düzgün kimseye bakmadan dışarı çıktı.

Caner onun arkasından bağırıp, “Seçil uyanıp konuştuğunda göreceğiz senin adaletini!” diye bağırdı ama Farah dönüp ikinci kez ona bakmadı.

Onun peşinden dışarı çıkıp Farah’ı avluda durdurdum. “Seçil’i bile isteye ittiğimi biliyorsun, değil mi?”

“Sesini alçalt kuzen.” Dinlenmediğimizden emin olunca yeniden bana döndü ama bu sefer bakışlarında ciddi bir uyarı vardı. “Aksa ben artık bu hanenin reisiyim, gördüğün gibi burada dönen her şeyin ucu bana dokunuyor.”

Kaşlarını hafifçe çatarak işaret parmağını bana doğrulttu. “Bir daha arkanda delil bırakma.”

Şaşkınlıktan gözlerim kocaman açıldığında güçlükle konuştum. “Seçil’i ittiğim için değil, arkamda delil bıraktığım için mi bana kızıyorsun?”

Kuzguni siyahı gözlerinde hissiz sayılacak bir bakış belirdiğinde nefesini sertçe verdi. “İstersen Seçil’i öldür, umurumda değil ama kimseye yakalanma. Bu evdekilerin seni cezalandırmam için beni zorlamalarını istemiyorum.” Bunları söyledikten sonra arabasına doğru yürüyünce arkasında tuhaf gözlerle bakıyordum. Bu gerçekten Farah mıydı?

Farah normalde hoşlanmadığı insanları bile savunurdu ve kimsenin kötülüğünü istemezdi. Seçil’e yaptığım şey için beni azarlamasını beklerken hiç ummadığım tepkiler vermişti. “Nereye gidiyorsun?” Arkasından ona seslendiğimde arabasına binmeden önce dönüp bana baktı.

Son zamanlarda onun bakışları bile çok garipti. Nasıl söylesem, gözlerindeki o eski parıltılardan eser yoktu. Tüm duygularından arınmış görünüyordu, sanki tamamen hissizdi. Arabanın kapısını tutarken bir süre boş gözlerle bana bakıp durdu, fakat devamında söyledikleri soluğumu kesmişti.

“Senden nefret eden birini öldürmeye kalkıştın. Seçil uyandığında seni polislere ihbar etmeyeceğini düşünecek kadar iyimser misin?” Konağı gösterdi. “Seçil’i susturmak için Caner’den önce orada olmalıyım.”

Son günlerde Farah’taki değişim kanımı dondurduğu için yutkunamadım. “Seçil’i nasıl susturmayı düşünüyorsun?”

Daha önce eşine benzerine rastlamadığım bir soğuklukla beni izlerken dudağının köşesi belli belirsiz kıvrıldı. “Birini susturmanın birçok yolu var kuzen.” Arabasına atlayıp konaktan çıktığında peşinde sayısız araba onu takip etmişti. Farah hiç kendi gibi davranmıyordu.

Caner aceleyle ceketini giyip dışarı çıktığında Elmas yenge onun peşinden koşuyordu. “Hastaneye gidiyorsan bende geleyim, Seçil’in hali iyi değildi.” Elmas yenge herkes için endişelenecek kadar iyi biriydi.

Caner bir anda durup ona döndüğünde karşısında annesi yokmuş gibi saldırgandı. “Sen korumalarla git, seni arabamda istemiyorum!” Şu piçe iyi bir ders vermek için hayalarına sağlam bir tekme atmak istedim ama daha sonra bacağımdaki platin aklıma geldi.

Babam Seçil’in iftiralarına inanıp tüm kemiklerimi kırdığında tekrar uyanınca artık vücudumda birkaç platin vardı. Bu yüzden Farah’ın ekibinde olmama rağmen saha oyuncusu değildim. Bedenimde dikkat etmem gereken çok şey vardı. Ara ara nükseden sızılar ailemden neden nefret ettiğimi bana hep hatırlatıyordu.

Caner her zamanki gibi annesini aşağılamaktan çekinmiyordu ama Elmas anne yine onun taşkınlıklarını görmezden geliyordu. Oğlunu kazanmaya çok istekli olduğu için onun kırıcı sözlerinden etkilenmiyormuş gibi davrandı. “Yalnız gidiyorsun, bende seninle gelsem ne olacak ki.”

Zavallı kadının karşısında doğru düzgün bir insan evladı yoktu ki annesinin ona yakın olmaya çalıştığını anlasın. Annesi bir kuma olması onun suçuymuş gibi davranan Caner, ona bakmaya bile tahammül edemiyordu. “Daha fazla beni sinirlendirmeden git başımdan!”

“Seni elime bi’ alırsam annen bile kurtaramaz!” Sinirlerime hâkim olmaya çalışarak ona Elmas yengeyi gösterdim. “Seninle gelsin işte sanki sırtında taşıyacaksın.”

Caner beni zerre kadar ciddiye almadığı için başını çevirip benim olduğum tarafa bakmadı bile. “Sen karışma yer cücesi.”

“Hiç olmazsa senin gibi akılsız bir zürafa değilim.” Yürüyüp tam karşısında durduğumda onu görmek için başımı yukarı kaldırmam sinirlerimi bozuyordu. “Eğer şimdi Elmas yengeyi arabana almazsan Asaf’ı arar ve bana vurduğunu söylerim.”

Yüksek sesle güldüğünde bana yukarıdan bakması kendimi gerçek anlamda cüce gibi hissetmeme neden oluyordu. “Sen söyledin diye Asaf’ta sana inanacak, öyle mi?” Başını eğip yüzlerimizi hizaladığında pis pis sırıtıyordu. “Aranızdakinin gerçek bir evlilik olmadığını bilmeyen yok.”

“Her boku biliyorsun da ne oluyor salak!” diyerek onu tersledim. “Şimdi arasam sence Asaf gelip suratını dağıtmaz mı?”

Hiddetlenerek kolumu sertçe sıktı. “Eğer bunu yaparsan senin-”

“Anneni arabana almazsan tehditlerin umurumda olur mu, sanıyorsun?” Bu konuda ne kadar kararlı olduğumu görünce kolumu itercesine bırakıp Elmas yengeye arabayı gösterdi. “Yürü!”

Elmas yenge er veya geç canavar oğluyla arasını düzelteceğine inandığından hemen arabaya binmişti. İkisi konaktan ayrılınca bende arabama atlayıp Asaf’ın kaldığı otele doğru yola çıktım. Sadece on beş dakikada otele gelmiştim. Resepsiyondaki görevli Asaf’ın karısı olduğumu öğrenince odayı arayıp geldiğimi Asaf’a bildirmedi.

Asansörden inip Asaf’ın odasına doğru yürürken etrafıma tuhaf bakışlar atıyordum. Diyarbakır’daki en lüks otellerden birinde kalması şaşırtıcı değildi. Kapının önünde durup zile bastığımda içeri girmeyi düşünmüyordum. Kapı önünde de onu konağa yerleşmesi için ikna edebilirdim. Asaf gibi birinin odasına girmek benim açımdan çok sakıncalıydı.

Kapı açıldığında Asaf’ı görmeyi beklerken karşımda Leyla’yı bulunca neye uğradığımı anlamadım. Filmlerde olduğu gibi üzerinde bir havlu falan yoktu ama buradaydı, Diyarbakır’da ve kocamın odasında. Yıllar önce yaşananlar bir bir gözlerimin önünde canlandığında kırk yerimden bıçaklandığımı sandım. Kaburgalarımın arasındaki kalbimin paramparça olduğunu hissediyordum.

Leyla, Asaf’ın odasındaydı.

Tıpkı yıllar önceki gibi.

Bir daha Asaf’ın canımı hiç yakamayacağını düşünmüştüm, meğerse yanılmışım. Leyla’yı bu odada görmek benim için acıların en büyüğüydü. Sanki tarih kendini tekerrür ediyordu. Gözlerimin dolmasını engellemek için tırnaklarımı avuçlarımın içine geçirdim. Ona neden burada olduğunu sormadım ya da duymak istemediği hiçbir şey söylemedim. Açıkçası söyleyecek hiçbir şey bulamıyordum.

Canım o kadar çok yanıyordu ki kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir anın içine hapsolmuştum. Ondan hesap bile sormadım, artık bu bile içimden gelmiyordu. Tek kelime etmediğim halde Leyla panikleyerek kendini savunma ihtiyacı hissetti. Beni görünce şaşırmıştı ama yaşadığı şaşkınlıktan çok hızlı kurtuldu.

Benden daha çok kıvranan bir hali vardı. “Aksa hiçbir şey düşündüğün gibi değil.”

“Aksa mı?” İçeriden Asaf’ın küfreden sesini duydum. “Gelen Aksa mı?”

Adım seslerini duyunca daha Asaf odadan çıkmadan hemen asansöre doğru yürüdüm. Bu rezil yerde bir dakika daha durmak istemiyordum. Asaf dışarı çıkmış olmalı ki, “Aksa bekle!” diye bağırınca hemen asansörün düğmesine bastım. Peşimden koştuğunu görünce açılan kapıyla içeri girdim ve tam zamanında kapıları kapattım.

Bunun Asaf’ı durdurmayacağını iyi bildiğimden asansör giriş katında durunca koşarak dışarı çıktım. Asaf beş kat merdiveni nasıl bu kadar hızlı indi, bilmiyorum ama peşimden lobiye fırlayıp, “Aksa beni dinle!” diye bağırdı.

Bu bacakla beni koşturduğu için ona iki kat daha kızgındım. “Git aşığınla keyfine bak!” Koşarak otelden çıktığımda hemen arkamda olduğunu bildiğim için durmak gibi bir düşüncem yoktu.

Kocam olacak haysiyetsiz piç beni yakalamadan arabaya binip son anda kapıları kilitledim. Asaf kapıyı açmak için zorlarken kaşları çatıktı, üstelik beş kat merdiven indiği için nefes nefese kalmıştı. Arabanın kapısını açamayınca cama sertçe vurup, “Dışarı çık konuşalım!” diye sinirle bağırdı. “Yine her şeyi yanlış anlıyorsun!”

Yine mi? Anlaşılan sonunda onu neden nikah masasında bıraktığımı öğrenmişti ama bunun bir yanlış anlaşılma olduğunu hiç sanmıyordum. Aceleyle kemerimi takarken sinirden elim ayağım titriyordu. “Bir daha sakın karşıma çıkma!” Arabayı çalıştırıp gaza basarak oradan ayrıldım.

Süratle otelden uzaklaşırken yan aynadan Asaf’ın arabasına koştuğunu gördüm. Leyla’dan vazgeçemiyorsa neden benimle evlenmek için bu kadar çok ısrar etmişti? Ben bu hikâyenin neresindeydim?

Gözyaşlarımı daha fazla tutamadığım için yaşların yanağımdan süzülmesine izin verdim. Artık yalnız olduğum için kimseden utanmadan ağlayabilirdim. Onu hiç sevmeseydim belki ihaneti canımı bu kadar çok yakmazdı. Bir kadının aşkı her erkeğe yakışmazdı, bazılarına fazla gelir, bunu kaldıramazdı. Asaf’ta o adamlardan biriydi.

Bir zamanlar onu en masum duygularla seven bir kalbi yerle bir etmişti. Beni aldatan bir erkeğin peşinden koşacak kadar gurursuz olmadığım için o düğünden kaçmıştım. Asaf’la ilgili her şeyi ardımdan bırakmak istedim ama aradan geçen yıllara rağmen peşimi bırakmamıştı. Onunla evlenmem için beni zorladığında bile geçmişte yaptıklarını unutmamıştım.

Bu yüzden ona karşı gardımı hiç düşürmemiştim. Ona tekrar güvenmemekle ne kadar doğru bir şey yaptığımı bugün bir kez daha anlamıştım. Asaf Bolatlı sadakatsiz bir adamdı. Asaf ve adamları peşimde olduğu için Diyarbakır sokaklarında süratle geçerken ayağımı gazdan çekemiyordum. Umarım bu arabanın yakıtı peşimdekileri atlatana kadar dayanırdı.

O otel odasında ikisinin neler yaptığını hayal ettikçe kontrolüm dışı ağlıyordum. Değmeyen bir adam yüzünden ağladığım için kendime de çok kızıyordum ama canım o kadar çok yanıyordu ki yaşlar gözlerimden istemsizce akıyordu. Hıçkırıklarla ağladıkça nefes alışlarım düzensizleşmeye başlamıştı. Biraz temiz hava almak için camı araladım ama içeri doluşan rüzgâr ihtiyacım olan şeye sahip değildi.

Ağlamaktan her şeyi buğulu gören gözlerle ön koltuğa baktım. Çantam oradaydı ve içinde astım ilacım vardı ama bu hızda giderken çantamı alamıyordum. İçime çektiğim hava ciğerlerim için yeterli değildi, daha fazlasına ihtiyacım vardı. Asaf’tan bir kurtulsam hemen ilacımı alıp göğsümdeki bu sıkışmayı giderecektim ama peşimi bırakmıyordu.

Gaz ibresini sona getirirmiş olmalı ki bana yetişmişti. Arabası hemen sol tarafımda benimle aynı hizada ilerlerken camı indirip, “Aksa!” diye bağırdı. “Durdur hemen şu arabayı!”

Birine çarpmak istemediğim için gözümü yoldan ayırmıyordum. Ona bakmıyordum ama sesini duymaktan kurtulamıyordum. “Çok hızlı gidiyorsun, durdur arabayı!” Gür çıkan sesi sadece öfkeli değil, aynı zamanda endişe doluydu.

İkimizde süratle arabayı kullandığımız için arkamızda çalan kornaların bir sayısı yoktu. Her geçen saniyeyle astım krizim tetiklendiği için direksiyonu sıkarak hafifçe öne eğildim. Asaf yeteri kadar nefes alamadığımı omuzlarımın hareketinden anlamış olmalı ki, “Sikeyim şu inadını!” diyen kızgın sesini duydum. “Aksa ilacını alman lazım, sana yalvarıyorum durdur şu şeyi!”

“Beni rahat bırak!” Ona bağırdığımda sesim boğuk ve hırıltılıydı. Nefes alamadıkça boğazımdan çıkan garip sesler artıyordu. Biri kafama bir poşet geçirip beni boğuyormuş gibi kıvranıyordum.

Bu haldeyken biraz daha araba kullanırsam kaza yapmam kaçınılmazdı. Asaf bunu anladığı an hızını arttırarak öne geçti. Bir anda direksiyonu önüme kırıp yolumu kapatınca son anda frene bastım. Kalan son nefeslerim tükenmeden gaza basmak yaptığım son şeydi. Dağınık saçlarımın arasından Asaf’ın arabadan inip bana doğru koştuğunu gördüm.

Çantama uzanmak istedim ama histeri bir krizle titrerken bunu yapamadım. Ciğerlerimdeki baskı bana nefes aldırmadığı için sürücü koltuğunda çırpınıp duruyordum. Arabayı kullanırken camı açmak belki de hayatımı kurtaran en önemli şey olmuştu. Asaf elini açık camdan içeri daldırıp hemen kapıyı açtı. Üzerime eğildiğinde korkudan yüzü bembeyaz kesilmişti.

Onun gözleri önünde çırpınıp boğazımı tuttum. Tek kelime edecek halde değildim, yapabildiğim tek şey boğuk sesler çıkartıp bir gram nefes için çırpınmaktı. Asaf hemen uzanıp çantamı alarak aceleyle karıştırdı. Paniklemiş bir halde ilacımı alıp, “Geçti, birazdan her şey son bulacak,” dedi. Yatıştırıcı bir sesle konuştuğunda bana bir şey olacak korkusuyla sesi bile titriyordu.

Çenemi tutup ilacı dudaklarımın arasına yerleştirdiğinde nefessizlikten gözlerimden yaşlar akıyordu. Asaf birkaç kez ilacı ağzıma sıkınca ciğerlerime ulaşan havayla derin derin nefesler aldım. İçime çektiğim her nefesle omuzlarım şiddetle sarsılıyor, göğüs kafesim yükselip iniyordu. Beni kucağına alıp arabadan çıkardığında onun kollarının arasında kuş gibi titriyordum. Kendime gelmem biraz zaman alacaktı.

Açık havada olmanın bana iyi geleceğini bildiğinden Asaf arabanın yanında durup beni kollarının arasında tutmaya devam etti. Başım onun göğsüne yaslıyken geçirdiğim krizin kalıntılarından kurtulmaya çalışıyordum. Asaf bir okyanusu andıran gözlerini bir saniye olsun üzerimden ayırmıyordu. O gözlerdeki dalgalanmanın tek sebebi bendim.

Nefes alamayan bendim ama sanki boğulan oymuş gibi göğüs kafesindeki sıkışmayı hissedebiliyordum. Onu Leyla’yla görmüşken benim için endişelendiğine inanmak istemiyordum ama korkusu ve endişesi yalan olmayacak kadar gerçekçiydi. Beni hiç bırakmak istemiyormuş gibi sımsıkı göğsüne bastırdığında ılık nefesini saçlarımın tepesinde hissettim.

“Bunu bir daha sakın yapma.” Fısıltısı boğuk ve yakıcıydı. “Sana bir şey olacak diye aklım başımdan gitti!”

“Bir tek Leyla senin aklını başından alıyor sanıyordum?” Biraz kendime geldiğim için iğneleyici bir sesle konuştum. “Onunla aranızda neler geçtiğini bilmek bile istemiyorum ama bana saygı duymak zorundasın!”

Başımı onun taş gibi sert göğsünden ayırdığımda kaşlarımı çatarak içimdeki tüm nefreti bakışlarıma topladım. “Kâğıt üzerinde evli olabiliriz ama bu evli olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Beni aldatıp duracaksan bitirelim bu boktan evliliği!” O da benden nefret ederken neden evlenmek için beni zorladığını bile anlamış değildim.

“Önce şunu kafana sok, evliliğimiz boktan değil!” Kızgın bakışlarının gazabı bedenimdeki tüm hücrelere sızdığında yüz ifadesi bir kaya kadar sertti. “Sen aksini düşünmek istesen de seni hiç aldatmadım!”

Başını eğip yüzünü yüzüme yaklaştırdığında her an kaçarım diye beni sıkıca tutuyordu. “Seni aldatmadım, Aksa.” Can çekişir gibi beni izlerken artık sesi daha kısık ve hafif kalındı. “Hem de hiç aldatmadım.”

“Sana inanmıyorum!” Yere inmek için ellerimi göğüs kafesine bastırıp çırpınmaya başladım. “Beni yere indir, İstanbul’a gittiğimizde boşanacağız.”

“Aksa önce beni dinle-”

“İndir beni yere!” diye bağırdığımda nefesini sertçe vererek ondan istediğim şeyi yaptı. Ayaklarımın üzerine durduğumda yolu kapattığımız için diğer sürücüler kornalara basıp bize bağırıyordu.

Bu Asaf’ın hiç umurunda değilmiş gibi arabama binmeme izin vermedi. “Benimle geliyorsun!” Kolumu tutup beni arabasına doğru çektiğinde direnmeye kalkıştım ama dişlerini sıkarak, “Sakın!” diyerek buz gibi bir sesle beni uyardı. “Daha fazla canımı sıkmadan bin şu arabaya!”

Hayrete düşmüş bir halde ona bakıyordum. “Kim kimin canını sıkıyor acaba? Otelde aşığın, burada karın, derdin ne senin!”

Beni zorla arabasına bindirip kapıyı sertçe kapattı. Bunu yaparken kısık bir sesle küfretmekle meşguldü. Arabaya binip bizi buradan uzaklaştırırken benim arabam yolun ortasında kalmıştı. Diğer sürücüler ana avrat bana küfretse onlara kızamazdım. Asaf’ın beni nereye götürdüğünü bilmiyorum ama bir kez bile onun olduğu tarafa bakmıyordum.

Onun bakışlarını sık sık üzerimde hissetsem de onu görmezden geliyordum. “Leyla’nın Diyarbakır’a gelme nedeni ben değilim.”

“Hiçbir şey bilmek istemiyorum.” Başımı cama yaslayıp açıklamasıyla ilgilenmediğimi umursamaz tavırlarımla gösterdim. “Tek istediğim senden boşanmak, bunun dışında kiminle ne yaptığın beni ilgilendirmiyor.”

“Ya sabır!” Kızgın sesi ve gergin nefes alışları arabada duyulan tek şeydi. “Ülkeden ayrılıyor ama gitmeden önce sana söyleyecekleri varmış, bu yüzden Diyarbakır’a geldi. Seninle ne konuşacağını bilmediğim için adamlarımı gönderip onu otele getirttim. Seninle ne derdi olduğunu öğrenmek istedim, hepsi bu!”

Sinirden gülerek başımı camdan ayırdım. “Senden daha inandırıcı yalanlar bekliyordum.”

Yolu kontrol ettikten sonra kısa bir an omzunun üzerinden bana baktı. Mavileri gözlerimle çarpıştığında onun bakışlarında olan tek şey sonsuz gibi hissettiren bir kederdi. “Bunu bana yapmayı hiç bırakmayacaksın, değil mi?” Önüne dönerek başını ağır ağır salladığında omuzları hafifçe düşmüştü. “Verdiğin ızdırabın bir sonu yok, Aksa.”

“Bunun son bulmasını istiyorsan beni boşa.”

Yolu izlerken bir süre hiç konuşmayarak sessizliğiyle bana gergin anlar yaşattı ancak daha sonra yılgın bir ifadeyle, “Önce Leyla’yı dinlemeni istiyorum,” dedi. “Ne söylesem bana inanmayacağını biliyorum. Sadece bir kez Leyla’yı dinle, sonra yine boşanmak istersen İstanbul’a dönünce boşanırız.”

Nasıl hissettiğimi ondan saklamak için bakışlarımı kaçırıp rahat görünmeye çalıştım. “Sonunda bu saçmalığın bitecek olmasına sevindim.”

Can yakıcı olsa da ikimiz için en doğru olan boşanmamızdı. “İstanbul’a dönene kadar kimse bilmesin.” Bunları söylerken ne halde olduğumu görmesin diye camdan dışarıya bakıyordum. “Tüm bu hengamenin içinde evdekilere boşanacağımızı söylemek doğru olmaz. Kimse bir şey anlamasın diye birkaç gün konakta kal, daha sonra sessizce yollarımızı ayırırız.”

 “Eğer istediğin buysa…” Ağır bir sesle konuşup derin bir nefes aldığını duydum. “Birkaç gün daha rol yapabiliriz.”

Bu onunla olan son konuşmamızdı. Otele gelene kadar başka hiçbir şey söylememişti, aslında ikimizin de birbirimize söyleyecek çok şeyimiz vardı ama bir kez daha susmuştuk. Asaf bana lobide beklememi söyleyip yukarı çıkmıştı. Leyla’yı buraya getirmek için gittiğini biliyorum. Benden boşanmak için tek şartı önce Leyla’yı dinlememdi.

O kadınla konuşmak istemiyordum, onu görmek bile canımı yakıyordu. Ne zaman Leyla ismini duysam gözyaşları içinde çıkardığım gelinliğimi hatırlıyordum. Oysaki o gün ne kadar da mutluydum, bu mutluluğun çok kısa süreceğini nereden bilebilirdim ki.

                                                                                                                       

                                                                                                                       Geçmiş

Üzerimde Fransız dantelleriyle süslü harika bir gelinlik varken aynada gördüğüm bu kadın ben olamazdım. Bugün düğünüm vardı, Asaf Bolatlı’yla evlendiğime hala inanamıyordum. Biliyorum bana acıdığı için benimle evleniyordu, onun için bu evliliğin hiçbir anlamı yoktu. Ümit amcamın iş ortaklarından biriydi ve beni babamın elinden kurtarmak için benimle evlenmek istemişti.

Bu evlilik onun için belki de bir iş anlaşmasıydı ama benim için öyle değildi. Kimse bilmiyordu hatta Farah’tan bile bunu saklıyordum ama ben Asaf’a âşık olmuştum. Önce amcamın iş ortağı sıfatıyla hayatıma sızdı, sonra nişanlım oldu ve birkaç sonra da kocam olacaktı. Seçil’in bana attığı bu iftiranın tek iyi yanı aşık olduğum bir adamla evlenmekti.

Asaf’ın bu evlilikte hiçbir kazancı yoktu ve açıkçası benden hoşlandığını bile sanmıyordum. O hep çok mesafeli ve soğuktu, bazen de hiç konuşmazdı. Asaf bakışlarıyla konuşan o adamlardandı. Bazı anlarda dudaklarındaki küçük bir gülümsemeyle uzun süre beni izlerdi ve ben öyle anlarda onun ne düşündüğünü daha çok merak ederdim.

Bana karşı kaba değildi, tam aksine her konuda fazla nazik ve düşünceliydi. Zaten kafamı karıştıran da buydu, ne zaman beni görse mavi gözleri değer verdiği birine bakar gibiydi. Ancak bir o kadar da ölçülü ve mesafeli biriydi. Bu yüzden bir türlü onun hislerinden emin olamıyordum. Bana değer mi veriyordu yoksa bana acıdığı için mi bu evliliği istemişti? Bunu anlamadan ona duygularımdan bahsedemezdim.

Kapım açıldığında Farah’ın geldiğini sandım ama içeri giren o değildi. Boy aynasının önünde hiç kıpırdamadan duruyordum çünkü artık istesem bile kıpırdayamıyordum. Asaf’ın üzerimde böyle bir etkisi vardı işte. O her zaman fazla şık biriydi ama damatlığın içinde nefes kesici görünüyordu.

“Bu kravat konusunda yardımına ihtiyacım var,” demişti ki beni görünce donup kalmıştı. Elindeki kravatı parmaklarının arasından kayıp yere düşmüştü ama Asaf bunun farkında bile değildi.

Tam arkamda durduğunda aramızdaki boy farkı görünmeyecek gibi değildi. Tozlu kızlarının içinde boyu en kısa olan bendim, acaba bunun için kimin ahını almıştım? Asaf ise tanıdığım tüm erkeklerden daha uzun boyluydu. Aramızdaki boy farkını sorun edip etmediğini merak ediyordum ama şu zamana kadar bununla ilgili hiçbir şey söylememişti.

Tam arkamda durup bir süre hiç konuşmadan aynadan beni izledi. Onunla evlenmek istemediğimi düşündürmek için bu düğün konusunda çok isteksiz davranmıştım. Her gece gizlice gelinlik kataloglarını karıştırırken Asaf’a gelinlik istemediğimi bile söylemiştim. Onun duygularından emin olmadan onunla evlenmeyi ne kadar çok istediğimi bilmemeliydi.

Her konuda onun önüne bir duvar örmeme rağmen bu Asaf’ı durdurmamıştı. Beni tanıyacağı kadar çok zaman geçirmemiştik ama sanki benimle ilgili her şeyi biliyormuş gibiydi. Hayallerimi süsleyen bu oteli satın alıp düğünü burada yapması tesadüf müydü? Ya da üzerimdeki bu gelinlik? Ona nasıl bir gelinlik istediğimi hiç söylememiştim ama odamdaki katalogda sık sık baktığım tek gelinlik buydu.

Gözlerini dahi kırpmadan aynadan beni izlerken yüzü ifadesizdi ama mavi gözleri her zamankinden daha canlı bakıyordu. Büyülenmiş gibi soluksuz bir şekilde beni izliyordu. Bakışlarındaki o beğeni ve hayranlık duygusu bana nefes aldırmıyordu. “Gelinliğini beğendin mi?” En az bakışları kadar sesi de ağır ve hisliydi. “Bir gelinliğin sana bu kadar çok yakışacağını hayal dahi edemezdim, Aksa.”

Bakışları yamuk saçlarıma kaydığında arkamdaki gerginliğini hissettim. Simetri takıntısını öğrendiğimden beri saçlarımı hep yamuk keserdim ve bu onu içten içe delirtiyordu. Saçlarımdaki bu değişimin nedeni ona bu evliliği istemediğimi göstermekti ama bu bile onu durdurmaya yetmiyordu. Neyin peşinde olduğunu anlayana kadar hep onun tersine gidecektim.

Onunla aynı odada olmanın beni ne kadar heyecanlandırdığını saklamak için yüz ifademi düz tutmaya özen gösterdim. “Senden nefret ettiğimin farkında mısın? Çaresizliğimden faydalanıp beni bu evliliğe zorluyorsun.”

Şu zamana kadar bana hiç dokunmamıştı hatta elimi bile tutmamıştı. Ondan korkup uzaklaşmamı istemediği için bana karşı hareketleri çok ölçülüydü. İlk kez Asaf’ın elleri belime uzanınca yutkunmadan edemedim. İri ve nasırlı elleri belimin iki yanında durup beni hafifçe arkaya çekti. Sırtım onun sert göğüs kafesiyle buluşunca nefes alışlarım hızlanmıştı.

“Gerçekten beni istemiyor musun?” Sesi bir fısıltıya dönüştüğünde üzerime eğilerek çenesini çıplak omzuma yasladı. Bakışlarımız aynada birbirini bulduğunda mavi gözleri alaycı bakıyordu. “Bedenindeki titreme ve gözlerindeki bu ifade tam tersini söylüyor güzelim.”

Vücudumdaki tüm ısı yanaklarıma toplandığında yüzüme biraz daha pudra sürmediğim için kendime kızdım. Bunu yapsaydım şimdi kızaran yanaklarımı görmezdi. Asaf’ın bakışları gözlerimden yanaklarıma kaydığında dudağının köşesi yavaşça kıvrıldı. “Siz kadınların yanaklarınıza renk vermek için kullandığı şu şeyin adı neydi?”

Bunu neden sorduğunu anlamadığım için, “Allık,” dedim güçlükle. Onun kollarının arasındayken ve bana bu gözlerle bakarken konuşmak hiç kolay değildi.

Çenesi hafifçe omzuma sürtündüğünde eğlenen gözlerle yanaklarıma bakıyordu. “Sanırım hayatının hiçbir döneminde senin o allıklara ihtiyacın olmayacak.”

“Neden?”

Gülümsedi. “Beni ne zaman görsen yanakların hep kızarıyor.”

Beni utandırdığı için yanaklarımdaki pembelik artmıştı. Belimdeki ellerini çekmeye çalışarak, “Odamdan çık,” dedim aceleyle. “Nikahtan önce gelini görmek iyi olmazmış.”

Elleri belimden sürtünerek karnımın üzerinde durunca kalbim şiddetini arttırmıştı. Beni bırakmak yerine sahiplenici bir şekilde bana sarılmasını beklemiyordum. “Kimsenin bugünü mahvetmesine izin vermem.” Dudaklarını boynuma bastırmasıyla kollarının arasında titreyerek karnımın üzerinde birleşen ellerini tuttum.

Bu istemsizce yaptığım bir hareketti ama ellerimin onun ellerinin üzerinde durması bile Asaf’ın kaskatı kesilmesine neden olmuştu. Sırtımın yaslı olduğu göğüs kafesi artık bir kaya kadar sertti. Tenimin kokusunu içine çekerek boynuma küçük bir öpücük bıraktığında dudaklarının izini bıraktığı tenim yanıyordu.

“Seni ne kadar uzun zamandır beklediğimi hayal dahi edemezsin, Aksa.” Bu sözlerden ne anlamam gerektiğini bilmediğim için gözlerim hafifçe irileşmişti.

Asaf omuzlarımı tutup beni yavaşça kendisine doğru çevirdi. Ceketinin iç cebinde çıkardığı kadife bir kutuyla beni afallattı. “İsminin üç anlamı olduğunu biliyor musun?” Başımı iki yana salladığımda yoğun gözlerle beni izlerken belli belirsiz tebessüm etti. “En uzak, nihayet ve son anlamlarına gelir.”

Asaf kutunun kapağını yavaşça araladığında odanın içine yayılan sessizliği kıracak hiçbir güç yoktu. Göğüs kafesim hafifçe yükseldiğinde nefes alışlarım sıklaşmıştı. Zincirinden tutarak kutunun içinde zarif bir kolye çıkardı. Kolyenin ucundaki şeklin ne olduğunu ilk başta anlamadım. Bu bir yol gibiydi ama değildi. Belki bir iz… Bir şeyin ekseninde dönerek uzaklaştığı bir iz.

Bu bir spiraldi ama öyle sıradan bir spiral değil. Başladığı yeri görüyordum ama gözlerim istemsizce en dıştaki uca kayıyordu. O spiralin içinde neredeyse görünmez bir yol vardı. Bu sanki zamanın içinde kaybolmuş ama aynı zamanda hiç bitmeyen bir şeyin sembolüydü. Odadaki ışık kolyenin kıvrımlarına yansıyıp ona bambaşka bir parıltı katıyordu.

Aksa bu kolyeyi adımla bütünleştirerek ruhumu görmek ister gibi gözlerimin en derinine baktı. “Bir zamanlar bana en uzak kişi sendin,” diyerek adımın ilk anlamına değindi. “Bugün nihayet artık sana yakınım.” Yumuşak bir sesle konuştuğunda sözcükler bir şiir gibi dudaklarından akıyordu. “Ve ne kadar uzağa kaçsam da kendimi hep sende bulacağım çünkü sen benim sonumsun.”

Asaf’ın kurduğu üç cümleyle bir anda içimdeki tüm korkular dağılmış ve onunla geçireceğim yarınlar daha ümit verici olmuştu. Hızlanan kalbim irademe sert bir darbe vurduğunda mıknatıs gibi Asaf’a çekilmeye başlamıştım. Ondan bu kadar etkilenirken bugün istesem de somurtup suratımı asamadım.

Gülümsediğimde Asaf dünyanın en güzel şeyine bakar gibi soluksuz bir şekilde kıvrılan dudaklarımı izliyordu. Bakışları beni utandırdığı için parmaklarının arasındaki kolyeyi gösterdim. “Bu kolye niçin?”

“Aksa.” Bakışları derinleştiğinde sesi boğuk bir kalınlıktaydı. “İlk kez bana gülümsüyorsun.”

Bir gün bunu göreceğine hiç ihtimal vermemiş olacak ki küçük bir gülümsemenin onu ne kadar çok etkilediğini saklayamıyordu. “Sen bana böyle gülümsediğin sürece senin için yapamayacağım hiçbir şey yok.” Omurgamdan başlayan yakıcı bir his tüm bedenimi titrettiğinde bunu görmemesi mümkün değildi.

Kolyenin ucunu tutarken her an gülümsemem kaybolur diye biraz gergindi. Spiralin ucunu bana göstererek, “Bu yol bana en uzak olduğun günleri anlatır ve bu mesafe hep uzar, hep daha öteye ve daha uzağa gider.” Parmağının ucu spiral boyunca usulca ilerledi. Onun parmağını takip ederken sanki kolyenin her kıvrımını hissediyordum.

Asaf bu seferde parmağını spiralin dış ucuna kaydırıp iç çekti. “Ve burası…” diye mırıldandı. “Nihayet.” Gözlerini benimkilere hapsederek bir anlığına bana dışarıdaki tüm dünyayı unutturdu. “Her şeyin sonu, dönüşü olmayan ve varmam gereken tek nokta.”

Gözlerim dolduğunda bunun hüzünden mi yoksa mutluluktan mı kaynaklandığını anlayamadım. Asaf kolyeyi boynuma takmak için arkama geçtiğinde içime çektiğim hava ciğerlerime ulaşmıyordu. Onunla ilgili her şey beni o kadar etkiliyordu ki bazı anlarda bu astım krizimi tetikliyordu.

Derin derin nefesler aldığımda Asaf yüzünü boynuma yaklaştırarak, “Sakin olmalısın,” diye mırıldandı. “Düğünümüzle ilgili planlarımın arasında gelinimi hastaneye taşımak yok.” Dudaklarımdan çıkan kıkırtılara engel olamadım. “Umarım o planların içinde gelinini kucağında eve taşımak vardır, âdettendir.”

Kolyenin metali boynumda bir ürperti bıraktığında Asaf klipsi takarak karşıma geçti. Baştan ayağa beni süzerken eminim bir cüce olduğumu düşünüyordur. Mavi gözlerindeki o hınzır parıltıları görmemek elde değildi. “Müstakbel karım bu kadar ufakken onu taşımak zor olmamalı.” Boyumla ilgili ilk esprisini de böylece yapmış oldu.

Göğüslerimin kıvrımında duran kolyeye dokunarak ona gülümsedim. “Teşekkür ederim.” Bu kolyeyi hep saklayacaktım, ikimiz için de anlamı derindi.

Adımla bütünleştirdiği bu kolye karşılığında ona vereceğim tek şey küçük bir öpücüktü. Minnetimi göstermek için omuzlarını tutup parmak uçlarımdan yükseldiğimde Asaf artık nefes almıyordu. Ellerimin altındaki omuzları bile gerginleşmişti. Amacım onu yanağından öpmekti ama dudakları görüş açıma girince hiç kıpırdayamadım.

Odadaki tüm oksijen bir anda tükenmiş gibi hızlı hızlı aldığım nefesler onun dudaklarına çarpıyordu. Asaf kollarını kaldırıp yavaşça belimi tuttuğunda üzerime eğildi. Gözlerimiz birbiriyle buluştuğunda ikimizde aramızdaki çekime karşı koyamıyorduk. Ilık nefeslerimizi birbirimizin dudaklarında hissetmek o kadar ayartıcıydı ki buna direnmek çok zordu.

Onu öpmek istiyordum ama bunu ilk başlatanın o olmasını istiyordum. Asaf’ta bunu çok istiyordu ama tepkimi kestiremiyordu. Dudaklarımdaki bakışlarını güçlükle çekip gözlerime bakarak, “Aksa,” diye mırıldandı boğuk bir sesle. “Seni öpmek için çıldırıyorum.”

İlk adımı onun atmasını beklemeden tam onu öpecektim ki Farah içeri girerek her şeyi mahvetti. Aceleyle ondan uzaklaştığımda Asaf, Farah’ın zamansız gelişine küfretmekle meşguldü. “Senin burada ne işin var?” Farah ona kızarak hemen kapıyı gösterdi. “Düğünden önce gelini görmek uğursuzluk getirir.”

Asaf kapıya doğru yürürken Farah’a olan bakışları fazla tersti. “İki dakika geç gelsen ölmezdin!”

O gittikten sonra Farah bana doğru yürüyerek Asaf’ın çıktığı kapıyı gösterdi. “Bunun benimle ne derdi var?” Kızaran yüzümü görünce bunun sebebinin öfke olduğunu düşündü. “Yine seni kızdıracak bir şey mi yaptı?” Bu sefer kızarmamın nedeni öfke değildi.

“Her zamanki şeyler işte.” Konuyu kendimden uzaklaştırmaya çalışarak ona gülümsedim. “Bu elbiseyi yengemin sana zorla giydirdiği çok belli.”

Başını eğip üzerindeki hâkî rengindeki elbiseye memnuniyetsiz gözlerle baktı. “Annem kuzenimin düğününde bir pantolon ve kazak giyemeyeceğimi söyledi.” Bir konuda yengeme karşı zafer kazanmış gibi sırıtarak gözlüklerini gösterdi. “Odamda yedek bir gözlük olduğunu bilmemesi iyi bir şey.”

“Diğer gözlüğe ne oldu?”

“Takmayayım diye annem onu kırdı.”

“Aşağıda çok fazla yakışıklı adam var mı?” Ona takıldığımda Farah’ın hemen yanakları kızarmıştı. Onunla kız kıza konuşurken bile çok kolay utanan biriydi.

“Lütfen bana böyle şeyler sorma.” Yürüyüp duvağımı alarak tülünü düzeltmeye başladı. “Erkekleri sadece kitaplarda çekici buluyorum, bunun dışında hiç ilgimi çekmiyorlar.”

“Farah okuduğun o romantik kitaplar gerçek hayatla olan bağını kesiyor.” O kadar asosyaldi ki benim dışımda hiç arkadaşı yoktu ve kimseyle yakınlık kuramıyordu. “Gerçekten sevdiğin bir erkek yok mu?”

“Babamı seviyorum.”

“Allah aşkına, ben ondan mı bahsediyorum?” Sağır sultan bile onun babasını ne kadar çok sevdiğini duymuştur ama benim bahsettiğim sevgi bu değildi. “Aşktan haber ver, Farah?” diyerek kollarımı göğsümde birleştirdim. “Kalbinin atmasını sağlayan biri yok mu?”

Aval aval suratıma baktıktan sonra bu seferde başını eğdi ve sol göğsüne baktı. “Benim kalbim zaten atıyor, bunun için bir erkeğin yardımına ihtiyacım yok.” Bunları söylerken ne kadar şaşkın ve şapşal göründüğünden haberi yoktu.

“Bu aptal kız ayaklarıyla evdekileri iyi kandırdığını kabul ediyorum.” Omuzlarımı dikleştirerek bakışlarımla onu köşeye sıkıştırmaya devam ettim. “Ama bana sökmez canım. Ne kadar zeki olduğunu bilecek kadar seni tanıyorum.”

Duvağımı alıp yanıma gelirken hafifçe omuz silkti. “Beni bu kadar iyi tanıyorsan erkeklerle işim olmadığını da bilirsin.” Arkamda durup, “Kıpırdama,” dedi. “Nikah birazdan başlar, aşağıya inmeliyiz. Duvağın kafanda güzel dursun istiyorum.”

Asaf’ın kravatının yerde olduğunu görünce Farah duvağımı takmadan, “Kravatını unutmuş!” dedim aceleyle. “Bunu Asaf’a verip hemen geliyorum.” Yerdeki kravatı alıp kuzenim beni durdurmadan dışarı çıktım. Odama kravatını takmam için gelmişti ama burada unutup gitmiş.

Asaf’ın odası koridorun tam karşısında olduğu için bu kattaki insanların arasından geçerek kapının önünde durdum. Her yerde davetlilerden birilerini görmek mümkündü. Kapının aralıklı olduğunu görünce çalmadan içeri girdim. Asaf’ın odada olacağını düşünmüştüm ama etrafıma bakınca onu göremedim. Bu otel çok büyüktü acaba odaları mı karıştırdım?

Gitmek için kapıya doğru bir adım atmıştım ki bazı sesler duydum. Kravatı masanın üzerine bırakıp duyduğum sesleri takip etmeye başlamıştım. Balkon kapısının önüne geldiğimde gördüklerimle duraksadım. Asaf ve Leyla balkondaydı, üstelik çok yakın görünüyorlardı.

Açıkçası buna bir anlam yüklemedim çünkü Asaf ve Gurur kan kardeşiydi. Arkadaşının sevgilisiyle arasının iyi olmasında bir sakınca görmüyordum. Leyla’ya selam vermek için tam onların yanına gidecektim ki Asaf, Leyla’nın saçını yüzünden çekti. Leyla’nın saçını kulağının arkasına sıkıştırırken ona bir şeyler söyledi ama kısık bir sesle konuştuğundan ne dediğini duyamadım.

Onun saçını yüzünden çekmek için Leyla’nın üzerine eğildiğinden birbirlerine çok yakın görünüyorlardı. Ve tam o esnada en mutlu günümü hüzne boğan bir şey yaşandı. Leyla bir anda ayak parmaklarının üzerinde uzanıp Asaf’ı dudaklarından öptü. Sevdiğim adamın başka bir kadınla birleşen dudaklarını görmeye sadece bir saniye katlandım. Bu öylesine kahredici bir manzaraydı ki daha fazlasını görmeye dayanamadım.

Asaf’ın Leyla’yla bir ilişkisi vardı.

Onlara sırtımı dönüp aceleyle buradan uzaklaşırken gözlerimden akan yaşlara engel olamıyordum. O odaya girerken mutluluktan içim içime sığmıyordu ama gözyaşları içinde dışarı çıkmıştım. İkisinin arasında bir şeyler olduğu çok açıktı. Eğer öyle olmasaydı Leyla onu öpecek cesareti gösteremezdi. Asaf başka bir kadını severken benimle evlenmeye kalkışacak kadar aşağılık bir adamdı! Üstelik o kadın onun en yakın arkadaşının sevgilisiydi.

Koridordaki insanların arasından geçerken hıçkıra hıçkıra ağlayan gelin hepsinin dikkatini çekiyordu. Hiç çıkarmayacağımı düşündüğüm spiral kolyeyi tutup boynumdan sertçe çıkardım. Kolyeyi yere fırlattıktan sonra koşarak odama girip kapıyı arkamdan kilitledim.

Bana sırtı dönük olan Farah hala duvağımla uğraşırken, “Sonunda geldin,” diye sızlandı. “Nikah memuru gelmiş artık duvağını takmalıyı-” Farah bana doğru dönüp ıslak gözlerimi görünce buz kesti. “Aksa neler oluyor?”

Kilitlememe rağmen arkamdaki kapıyı kontrol ettiğimde gözyaşlarımı durduramıyordum. “Onunla evlenmek istemiyorum!” Asaf ve Leyla’nın o görüntüsü aklıma geldikçe bu gelinlik benim için bir kefene dönüşüyordu. Leyla’nın üzerine eğilmesi, onun saçını kulağının arkasına sıkıştırması ve hemen devamında yaşananlar… Bu evlilik olmayacaktı.

                                                     ***

                                                                                                          Şimdiki Zaman

Leyla lobiye inip tam karşıma oturduğunda geçmişi düşünmeyi bıraktım. Maziyi hatırlamak bile beni tekrar gözyaşlarına boğabilirdi. Bu kadının üzerinde ahım vardı, o da sevdiği adamla mutlu olamayacaktı. “Bana ne söyleyeceksen hemen söyle, sonra da defolup git.” Leyla benim hayatımı mahvetmişti. Farah’tan çok benim mutluluğumun katiliydi.

Garson masamıza içecek bir şeyler bırakıp gittikten sonra Leyla sıkıntı içinde bir ayağını yere vurup duruyordu. Ayakkabısının ucuyla zeminde bir ritim tutturduğunda bunun stresten kaynaklı bir hareket olduğunu biliyordum. “Kendime yeni bir hayat kurmak için buralardan gidiyorum.” Bana karşı çok mahcupmuş gibi iç çekti. “Aksa geçmişteki tüm defterleri kapatmadan yeni bir başlangıç yapamam.”

“İstediğin kişiyle istediğin başlangıcı yap, Leyla.” Asaf’ı kast ederek hissiz bir şekilde güldüm. “İkinizde umurumda değilsiniz.”

Utançtan uzun süre yüzüme bakamadığı için bakışlarını masadaki buzlu kokteyle indirdi. “Bu gece ülkeden gidiyorum, Diyarbakır’a gelme amacım bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek.”

“Benimle bu konuşmayı yapmak için sence de biraz geç kalmadın mı?” Eğer özür dileyecekse bir özür yaşadıklarımı hafifletmezdi.

“Konuşmak için geri dönmeni çok bekledim, Aksa ama izini kaybettirmiştin.” Geçmişle ilgili başlıca pişmanlıklarından biri de benmişim gibi bal sarısı gözleri buğulandı. “Sana yaşattıklarım için gerçekten çok üzgünüm, böyle olmasını hiç istemezdim.”

“Sizi gördüm!” Kontrolüm dışı sesimi yükselttiğimde birkaç kişi başını çevirip bizim masaya bakmıştı. Yıllardır o gün gördüklerimin etkisinden çıkamıyordum. “İkinizin bir ilişkisi vardı ve öpüşüyordunuz!”

“Hayır.” Şiddetle karşı çıkarak başını iki yana salladığında karşımda adeta kıvranıyordu. “Sana yemin ederim ki Asaf’la aramızda hiçbir şey olmadı.” Buna inanacak kadar aptal olduğumu mu sanıyordu?

Ona zerre kadar inanmadığımı alaycı bakışlarımla belli edince birkaç saniyeliğine gözlerini kapatıp açtı. Omuzları düştüğünde tıpkı benim gibi onun da o gün olanları hatırladığını anladım. “Gurur’la tartıştığımız için çok kötü bir ruh halindeydim. Asaf beni de bir arkadaşı olarak gördüğünden o gün teselli ediyordu.”

“Evet, gördüm saçını kulağının arkasına sıkıştırarak ve üzerine eğilmiş bir vaziyette çok iyi teselli veriyordu.” İğneleyici bir ifadeyle konuştuğumda Leyla dirseklerini masaya bastırarak hafifçe öne eğildi. “Dışarıdan bakınca yanlış göründüğünü biliyorum ama Asaf’ın kötü bir amacı yoktu.”

Ona inanmamı isteyerek başını hafifçe omzuna doğru eğdi. “Asaf’ın orada tek yaptığı beni neşelendirmeye çalışıp Gurur’la her şeyin yoluna gireceğini söylemekti. Sana yemin ederim ki onun bir suçu yoktu.” Utanç içinde inleyerek kendisini gösterdi. “Onu öpen bendim.”

Kaşlarımı çatarak tam bir şey söyleyecektim ki Leyla beni susturup, “Onu öptüğümü gördüysen Asaf’ın beni ittiğini de görmüş olmalısın,” dedi aceleyle. “Belli ki bu kadarını görmedin ama Asaf bana karşılık vermedi. Böyle bir şeyi yapacağıma hiç ihtimal vermiyordu.” Ona inanmak istiyordum ama eğer doğruları söylüyorsa, hayatım eskisinden daha fazla zorlaşacak demekti.

Asaf’a haksızlık yapmış olma ihtimalim bile bana kendimi berbat hissettiriyordu. Ondan nefret etmek en kolayıydı çünkü bu nefret beni Asaf’tan uzak tutan tek şeydi. Onunla yakın olmamı engelleyen, kalbimin sesini bastıran tek şey ona duyduğum nefretti ve nefretimin kaynağı geçmişte olanlardı.

Gerçekler Leyla’nın anlattığı gibiyse bundan sonra Asaf’tan nasıl uzak duracaktım? Tüm bu olanlardan sonra nasıl en baştan başlayacaktık? Bu artık mümkün değildi. Temiz bir sayfa açmayı ben istesem bile Asaf buna yanaşmazdı. Başından beri tek istediği haklılığını kanıtlamaktı. Birçok kez bana onu suçladığım şeyden aklandıktan sonra beni bırakacağını söylemişti.

Leyla’nın bu konuda bana yalan söylemek için bir nedeni yoktu. Onu hiçbir zaman affetmeyecektim ama bu konudaki pişmanlığı ve vicdan azabı sahte değildi. Bağışlanmak için karşımda kıvranırken bu gözyaşları yalan olamazdı. “Onu neden öptüğümü bile bilmiyorum. Hiçbir zaman Asaf’ı bir arkadaştan daha fazlası olarak görmedim.”

“Gurur’la çok kötü tartışmıştık ve ruh halim berbattı, belki de Asaf’ı öperek Gurur’dan intikam almak istedim, bilmiyorum.” O gün olanları anlamıyormuş gibi başını iki yana salladı. “Aradan geçen yıllara rağmen neyi neden yaptığımı bilmiyorum, tek bildiğim bir hataydı.”

Benimle bu konuşmayı yapmak onu çok zorluyor olmalı ki masadaki kokteyle uzandı. “Sanırım birilerinin ilgisine en çok ihtiyaç duyduğum bir dönemden geçiyordum ve esnada yanımda olan tek kişi Asaf’tı. Bu da beni böyle bir aptallık yapmaya itti.” Boğazını ıslatmak için kokteylden bir yudum aldığında dudağının köşesi hafifçe titriyordu.

“O gün yaptığım bir hata yüzünden sadece ikinizin hayatını mahvetmedim, aynı zamanda Asaf gibi bir dostumu kaybettim.” Yaşlar tekrar gözlerine akın ettiğinde, “Gurur ve Asaf…” diye mırıldandı. “Onları da birbirine düşman ettim. Bunların olmasını hiç istememiştim.” Ama olmuştu ve tüm yaşananların tek suçlusu oydu.

“Özür dilerim, Aksa.” Tüm içtenliğiyle benden özür dileyerek bardağı masaya bıraktı. “Biliyorum hiçbiriniz beni affetmeyeceksiniz ama üzgün olduğumu bilmelisin.”

Bu duyduklarımdan sonra ne düşüneceğimi veya ne yapacağımı bilmez bir haldeydim. Leyla’nın geçmişte yaptıkları hayatımı altüst etmişti ve geç kalan itirafı da tüm düzenimi mahvetmişti. Onu affetmem ihtimal dahilinde değildi, benim tek düşündüğüm bundan sonra Asaf’la olacaklardı.

“Bana anlattığın bu şeyleri Gurur’un da bilmeye hakkı var!” Tam emin değilim ama bence Gurur ve Asaf’ın dostluğunu bitiren bu olabilirdi. O gün benim gördüklerimi ya Gurur’da gördüyse?

“Bahçedeymiş.” Leyla aklımdan geçenleri anlamış gibi konuşup kısık bir sesle inledi. “Biz balkondaydık ve Gurur’da o esnada bahçedeymiş.” Bakışlarını kaçırdığında stresten alt dudağını dişliyordu. “Beni terk etmesinden korktuğum için ona Asaf’ın beni zorla öptüğünü söyledim.”

Tokadım onun yanağıyla buluştuğunda çıkan sesle insanlar tekrar bu tarafa bakmıştı. Bu tokadı atmak için geç bile kalmıştım. Yanağında parmaklarımın izi çıktığında Leyla’nın başı omzuna doğru düşmüştü. “Sen bencil ve sadece kendini düşünen korkunç bir insansın!” Hepimizi birbirine düşman etmeye hiç hakkı yoktu.

Sinirden yerimde duramadığım için ayağa kalkıp ellerimi sertçe masaya bastırarak ona doğru eğildim. “Üçümüzün de hayatının içine ettin! Neye sebep olduğunun farkında mısın?” Düşündükçe çıldıracak gibi oluyordum.

“Ona ve kendime neler yaptığım hakkında bir fikrin yok!” diye bağırdığımda gözlerimden akan yaşların tek sebebi öfke değildi, artık geçmişte yaptıklarım bile fazla anlamsızdı.

Belki birinin yatağına girmemiştim, bu kadarını midem kaldırmamıştı ama Asaf’tan sonra hayatımda çok kişi geçmişti. Sevgili olduğum her adamla sanki Asaf’la ödeşmeye çalışıyordum. Onları öptükçe, onlara sarıldıkça ve onlara yakın oldukça Asaf’ı unutmaya mı çalışıyordum yoksa ondan intikam mı alıyordum, bilmiyordum.

Bildiğim tek şey Asaf’ın tüm o adamlardan haberinin olduğuydu. Daha önce birkaç kez bunun imasını yapmıştı. “Umarım yaşadığın sürece sende hiç mutlu olamazsın.” Saçlarından sürükleyerek onu parçalamamak için kendimi zor tutuyordum. “Tüm bu yaptıklarından sonra bize bir iyilik yapmak istiyorsan gittiğin yerden hiç dönme!”

Tırnaklarımı masaya geçirdiğimde sert bakışlarımı bu aşağılık kadından ayırmıyordum. “Gerçekleri Gurur’a da anlatmazsan nereye gidersen git peşinden gelirim, Leyla ve yemin ederim ki bu sefer senin hayatını altüst eden ben olurum!” En az benim kadar Gurur’un da gerçekleri bilmeye hakkı vardı.

Ona bakmak bile saldırganlaşmama neden olduğu için masadan uzaklaşıp kapıya doğru yürüdüm. “Madem gece yarısı gidiyorsun, o zaman Gurur’la konuşmak için daha fazla oyalanma. Pisliğini temizlemeden gidemezsin! Gurur’la konuş sonra da siktir olup git hayatımızdan!”

Bir kez daha her şey tepetaklak olmuştu! Asaf otel odasındaydı ama yukarı çıkıp onu görmeye bile mecalim yoktu. Ona ne diyecektim ki? Kalıp onu dinlemediğim için bana kızamazdı, yerimde hangi kadın olsaydı aynı şeyi yapardı. Suçlu olduğum tek konu yıllar sonra geri döndüğümde bile neden gittiğimi ona hiç anlatmamamdı.

Bunu öğrenmek için çok uğraşmıştı, neden onu o nikah masasında bıraktığımı defalarca sormuştu ama ona tek kelime etmemiştim. O gün Leyla’yla ikisini gördüğümü bilmediğinden ona kendini açıklama fırsatı bile tanımamıştım. Beni aldattığına tüm kalbimle inandığım için açıklamasıyla ilgilenmiyordum, bu yüzden onları gördüğümü Asaf’a hiç söylememiştim.

Keşke geri döndüğümde susmak yerine gitme nedenimi ona söyleseydim. Bunu yapsaydım kendini açıklama fırsatını Asaf’tan almaz ve gerçekleri ondan dinlerdim. Belki o zaman her şey için çok geç olmazdı ve bir şeyleri kurtarabilirdik. “Ben şimdi ne halt edeceğim!” İşler iyice karışmıştı.

***

Eve geldiğimde kimseyle tek kelime konuşmadan odama kapanmıştım. Bir ara Farah yanıma uğrayıp neyim olduğunu sormuştu ama onun derdi ona yettiği için hiçbir şey anlatmamıştım. Seçil yüzünden üzgün olduğunu düşünüp Seçil’in uyandığını, yakında kendini toparlayacağını söylemişti. Farah onu nasıl ikna ettiyse kimseye onu itenin ben olduğumu söylememiş. İsterse söylesin hiç umurumda değildi.

Akşam yemeğine inmedim, yatağımda kıvrılarak uzanırken tek düşündüğüm bundan sonra Asaf’la neler olacağıydı. Saat ilerledikçe telefona bakıyor, onu arayıp aramamak konusunda kararsız kalıyordum. “Çıldıracağım, bu ne böyle!” Ne olacaksa bir an önce olsun istiyordum. Belki böylece bu stresten kurtulurdum.

Yatakta oturup Asaf’ı aramak için rehbere girmiştim ki kapım çalındı. Elmas yenge, Asaf’la birlikte içeri girince elimdeki telefonla kalakalmıştım. Onun buraya geleceğini hiç düşünmemiştim. Göz göze geldiğimizde mavi irisleri hissiz sayılacak kadar donuktu ve yüzünde mimik bile oynamıyordu. Sadece bakışlarıyla bile bana ecel terleri döktürüyordu.

Yengemin hiçbir şeyden haberi olmadığı için onu gösterip, “Aksa,” dedi uyarı nitelinde. “Ayağa kalkıp kocanı karşılamayacak mısın?” Bence şu anda kocam onu karşılamamı hiç istemezdi.

Elmas yengenin bir şey anlamaması için mecbur ayağa kalkıp Asaf’a doğru yürüdüm. “Hoş geldin.”

Bir elini cebine koyup soğuk bakışlarıyla beni tedirgin ederken keyifsiz bir sesle, “Hoş buldum,” dedi. Buraya hoş bir şey için gelmediği o kadar belliydi ki.

Yengem kapıya doğru yürüyünce panikleyerek, “Yenge!” diye cırladım. “Onu burada bırakıp nereye gidiyorsun?” Saatin farkında mıydı acaba?

Çok tuhaf bir şey söylemişim gibi yengem bana dönüp bir şeyleri kurcalamaya başladı. “Siz evli değil misiniz kızım?”

“Evliyiz.”

Bu seferde bana Asaf’ı gösterdi. “Evinizde kocanla ayrı odalarda mı kalıyorsunuz?” Şimdi gel de çık bu işin içinden.

Gerçekleri gizlemeye çalışırken yengem dışında her yere baktım çünkü gözlerinin içine bakarak yalan söylemek hiç kolay değildi. “Her evli çift gibi bizde aynı odada kalıyoruz?” dediğimde Asaf alaycı bir ifadeyle tek kaşını yukarı kaldırdı. Sadece bu hareketi bile öyle mi, der gibiydi.

Yengem ortada bir sorun görmemiş olmalı ki, “O zaman derdin ne?” diye söylenip dışarı çıktı. Beni nasıl zor durumda bıraktığının farkında olmadan kapıyı çekerek gitmişti.

Asaf’la aynı odada mı kalacaktık?

“Evet?” Asaf kapının önünde durup kollarını göğsünde birleştirdiğinde kıvranışlarımdan içten içe zevk alıyordu. "Şimdi nereye kaçacaksın bakalım?"

Yorumlar