Aksa Bolatlı
Yatak odamdaki gergin havadan nefes alışlarımın ritmi değişmeye başlamıştı. Asaf’la aynı odada bir gece geçirme fikri bile beni heyecanlandırdığından göğüs kafesimdeki sıkışmayı kontrol edemiyordum. Asaf Bolatlı astım krizlerimi başlıca tetikleyen yegâne şeydi. Bir eli yine cebindeyken sırtını kapı kirişine yaslamış bir halde beni izliyordu.
Keşke bende onun gibi biraz rahat olabilsem ama Asaf bana bu gözlerle bakarken her şey fazla zordu. Odanın tam ortasında tedirgince dururken bir şey söylemesini bekliyordum ama o bunu yapmadıkça stres ve gerginlikten yeteri kadar nefes alamıyordum. “Seni dinliyorum.” Buradaki tek suçlu benmişim gibi tok sesle konuştu. “Bana söylemek istediğin bir şey var mı?”
“Yoksa senden özür dilememi mi bekliyorsun?” Evet, ona karşı birçok yönden suçluydum ama o da tamamen masum değildi. Önce kendi hataları için özür dilesin sonra ben elbet üzerime düşeni yapardım.
“Hâlâ kendini haklı mı görüyorsun?” Sinirlenmeye başladığı için kaşlarını çatması uzun sürmemişti. Sırtını yavaşça kapıdan ayırdığında yanında duran elini sıktığını gördüm. “Bana tek kelime etmeden düğünden kaçtın!”
“Ya ne yapsaydım?” Olaylara benim açımdan da bakmazsa bu konuşma hiçbir yere varmazdı. “Kalıp hesap mı sorsaydım? Biliyor musun, bunu yapardım.” Hızlıca başımı salladığımda nefes alışlarımın sıklaşmasından nefret ettim, bunun devamında olacakları iyi biliyordum.
“Eğer Leyla’yla arandaki mesafeyi korusaydın ve o bir anda seni öpseydi aranızda bir şey olduğunu düşünmezdim.” O günü tekrar hatırlamak bile beni sinirlendirdiği kadar aynı zamanda canımı yakıyordu. “Onun üzerine eğilmiştin, Asaf!”
Sesimi yükselttiğimde alçalıp yükselen göğüs kafesimin hareketleri düzensizdi. “O kadar çok eğilmiştin ki yüzlerinizin arasındaki mesafe çok azdı.”
“Bunun farkında değildim!” Burun kemerini sertçe sıktığında mavi gözlerinde artık yıldırımlar çakıyordu. “Amacım bir arkadaşımı teselli etmekti.”
“O senin en yakın arkadaşının nişanlısıydı, aranızdaki mesafeyi korumalıydın!” Sesim yüksek çıktıkça içime çektiğim nefesler ciğerlerime daha geç ulaşıyordu. “İçinde hiç art niyet olmasa bile hayatında biri varken diğer kadınlarla arandaki mesafeyi korumalıydın.”
“Bu senin bahanendi!” Bana bağırdığında gözlerindeki o suçlayıcı ifadeyi görmekten nefret ediyordum. “Başka kollara koşmak için bulduğun bir bahaneydi!” Kaskatı kesilmemin nedeni sonunda bunu açık açık söylemesiydi. Yıllardır içini bir kurt gibi kemiren bir şeyi daha fazla içinde tutamamıştı.
Onu zehirleyen kıskançlık hissi öfkesini kamçıladığında üzerime yürür gibi bana doğru sert adımlar attı. “Beş yıl boyunca nerede ne yaptığını ve kimlerle olduğunu biliyorum!” Son kısmı söylerken bile sözcükler ağzından tükürürcesine çıkmıştı.
Hayatıma giren tüm o adamlardan haberinin olduğunu zaten biliyordum ama her birini kendi gözleriyle görmüş gibi davranması beni afallatmıştı. “Oradaydın?”
Şaşkın çıkan sesim bir fısıltıya dönüştüğünde fark ettiklerimle gözlerim büyüdü. “Beni takip ediyordun.” Neler yaptığımı peşime taktığı adamlardan öğrenmemişti, Asaf oradaydı. Her şeyi bizzat kendi gözleriyle görmüştü.
“Sendin.” Fark ettiğim yeni bir gerçekle elim istemsizce dudaklarıma kapandığında arkaya doğru bir adım attım. “Bana o hediyeleri gönderen, evimdeki kırık şeyleri tamir eden, ihtiyacım oldukça masamın üstüne bir zarf para bırakan ve başım belaya girdikçe beni koruyan sendin.” Yıllarca bana kol kanat geren o gizli takipçim Asaf’tı.
“Evet, bendim.” Bunu inkâr etmeden başını salladığında tüm vücudu gerim gerim geriliyordu. Beden dili hem kontrolcü hem de saf kıskançlıktı. Kaşlarını çattığında yanında duran elini biraz daha sıktı. “Sen yerimi başka adamlarla doldururken ben, bir aptal gibi sana yardım etmenin yollarını arıyordum!”
“Ben-”
“Sen ne, Aksa!” Bir kez daha bağırdığında şimdi tam karşımdaydı. Bu odadan çıkıp gitmeme izin vermeyen bir duvar gibi önümde dikilirken omuzları kalkık, boyun çizgisi sertti. “Sarıldığın, dokunduğun ve öptüğün her erkekle bana nasıl hissettirdiğini nereden bileceksin!”
Gözlerim dolduğunda Asaf tek kelime etmeme izin vermeden çenesini sıktı. Dudakları düz bir çizgide buluştuğunda öfkesini dizginlemek için çok çaba sarfettiğini görebiliyordum. “Hayatına giren her erkekle kaç kez seni kendi içimde terk ettiğimi biliyor musun?”
Sert çıkan sesi bir hırıltıya dönüştüğünde her kelimesiyle beni paramparça ederek dudaklarını araladı. “Kaç kez senden nefret ettiğimi ve seni bir daha görmek istemediğimi biliyor musun?” Kirpiklerimin arasından akan gözyaşının sebebi şu anda da benden nefret etmesiydi. Gözlerine bakınca bunu görebiliyordum.
Geçmişin anılarıyla yüzü kasıldığında dişleri birbirine kenetlenmişti. Avucunun içine hapsettiği parmaklarını kırmak ister gibi yumruğunu biraz daha sıktı. “Senden sonra evlendim çünkü daha ilk ayda hemen başka birini bulmuştun!” Kızgınlıkla söylediği her söz bir tokat gibi yüzüme çarpıp beni sersemletiyordu. “İlk kez o gün senden vazgeçtim ama bi’ sikime yaramadı, seni aklımdan çıkartamadım, çıkartamıyorum!”
“Eski karımla neden ayrıldık biliyor musun?” Göğüs kafesi aşağı yukarı belli belirsiz hareket ederken nefes alışları sığ ve hızlıydı. “Ona elimi bile sürmedim!”
Çatık kaşlarının arası derinleştiğinde sinirli bakan gözleriyle beni işaret etti. “Senin yaptığın gibi bende başka biriyle olmayı, ona dokunmayı ve onunla mutlu olmayı denedim ama yapamadım!” Evliliğinin öfkeyle verilmiş bir karar olduğunu hep biliyordum.
Nasıl ki ben sevgili olduğum her adamla onu unutmaya çalışıp da unutamadıysam, o da yerimi başka bir kadınla doldurmaya çalışmış ama bunu başaramamıştı. “O bile seni unutamadığımı anladığı için benden boşanmayı kabul etti ama sen…” diyerek yeniden suçlayan bakışlarını bana dikti. “Seni Leyla’yla aldattığıma çok kolay inandın!”
“Söyleyeceklerin bittiyse biraz da sen beni dinle,” dedim ama buna yanaşmayarak bana sırtını dönüp kapıya doğru yürüdü. “Bana yaptıklarını haklı çıkartacak hiçbir şeyin olamaz.” Kapı kolunu kavradığında kızgın sesinde büyük bir kararlılık vardı. “Bu iş burada bitti!”
Gitti.
Tek kelime etmeme izin vermeden.
Ve her şeyin bittiğini söyleyerek.
Bedenim ağırlaştığında yığılırcasına kendimi yatağın kenarına bıraktım. Sırtımın arkasında bir yanma hissettiğimde omurgam kırılır gibi öne doğru bükülmüştü. Başımı eğdiğimde yanaklarıma süzülen gözyaşlarını durduramadım. Önce sessizce ama daha sonra hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Ondan nefret ediyordum, bir türlü onu unutamadığım için kendimden daha çok.
Keşke Leyla’yı dinlemeseydim ve Asaf’tan kaçtığım gibi onun gerçeklerinden de kaçsaydım. Belki o zaman hâlâ ondan nefret eder ve bu acıyı çekmezdim. Canım o kadar çok yanıyordu ki bu acıyı içimden atamadıkça hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Daha bu sabaha kadar Asaf hakkındaki gerçekleri bilmediğimden benden boşanmasını her şeyden çok istiyordum.
Fakat şimdi boşanmak beni gözyaşlarına boğan başlıca şeylerden biriydi. Asaf’tan nefret ederken ondan uzak durmak daha kolaydı ama artık bu odada olmaması bile canımı çok yakıyordu. Benden boşanırsa bir daha onu görmek için hiçbir bahanem kalmazdı. Bunu istemiyordum.
Fazla ağlamaktan nefes alışlarım kesik kesik ve düzensizleşince kendimi zorlayarak ayağa kalktım. Bugün yeni bir astım kriziyle daha uğraşmak istemediğimden ıslak gözlerle çantamı aradım. Odada bakmadığım yer kalmamıştı hatta gardırobu birkaç kez açıp kontrol etmiştim ama çantam burada değildi.
Korkuyla yutkunduğumda bu korku nefes almamı biraz daha engelledi. Leyla’nın anlattıklarından sonra konağa perişan bir halde döndüğüm için çantamı nerede bıraktığımı hatırlamıyordum. “Ne-nerede bu çanta?” Yaşadığım panik ve endişe sesimi titretirken aceleyle odanın altını üstüne getirdim. O ilaca ihtiyacım vardı!
Astım ilacımın burada olmadığını bilmek bile hastalığımı tetikliyordu. Kaburgalarımın arasındaki kalbim göğüs kafesime yumruklarını indirdiğinde terlemeye başlamıştım. Elim ayağım birbirine dolanmış bir halde hemen balkona koştum. Ellerimi mermer korkuluklara bastırıp derin derin nefesler alarak bu krizi atlatmaya çalışıyordum.
İlacımın burada olmaması beni dehşete düşürdüğü için bir türlü sakinleşemiyordum. Açık havada olmak bile bana hiç yardımcı olmuyordu. Alnımda biriken ter damlacıkları yüzümde ince bir yol çizdiğinde gözlerimin önünde küçük noktalar yanıp sönüyordu. Nefes alamadıkça omuzlarım sarsılıyor, göğüs kafesim şiddetle alçalıp iniyordu.
Öne bükülüp ellerimi boğazıma bastırdığımda gözlerimden birbiri ardına yaşlar akıyordu. Nefes almaya ihtiyacım vardı. Sağlıklı bir şekilde nefes alamadıkça boğazımdaki tıkanma daha da artıyordu. Sanki kaburgalarımın içindeki ciğerlerim kuruyup büzüşüyordu. Tüm bedenim titrerken arkaya doğru sendeledim.
Yere düştüğümde soğuk mermere çarpan dizlerim acımıştı ama hiçbiri nefessiz kalmaktan daha fazla acıtamazdı. Boğuk ve anlaşılmaz sesler çıkartırken yerde acılar içinde kıvranıyordum. “Aksa!” Asaf’ın sesini duyduğumda titreyen ellerimi yere bastırıp başımı güçlükle kaldırdım. Geri dönmesini beklemiyordum.
Ağlamaktan her şeyi bulanıklaştığında Asaf’ın balkon kapısını açmaya çalıştığını gördüm. Odamdaki balkon kapısı çok eski olduğu için arada takılıyordu. Hava çok soğuk olduğu için rüzgâr arkamdan kapıyı kapatmış olmalıydı. Bir gram nefes için yerde nasıl çırpındığımı görmek Asaf’ı delirtiyordu.
O kapıyı açamadıkça sinirlenip daha çok cam kapıya yükleniyordu. Yüzümün şiştiğini hatta kıpkırmızı kesildiğine emindim. Gerçek anlamda boğulduğum için yardım çığlıkları atmak istedim ama bunu yapacak kadar bile nefesim yoktu. Başım zemine düşmeden hemen önce Asaf’ın çatık kaşlarla geriye çekildiğini gördüm.
Daha sonra koşup omzuyla kapıya sertçe vurunca eski kapı menteşelerinden gıcırdayarak duvara çarptı. Bu gördüğüm son şeydi çünkü bedenim yana devrilmişti ve başım şiddetli bir şekilde mermere çarpmıştı. Gözlerim kapandığında henüz bilincimi kaybetmeden yüzümdeki telaşlı elleri hissettim.
“Aksa bana bak, aç şu gözlerini!” Parmakları çeneme baskı uygulayarak dudaklarımı araladığında belki de son anda yetişmişti.
Asaf ilacımı birkaç kez ağzıma sıktığında gözlerimi açamıyordum ama bilincim hâlâ açıktı. Önce soluk borumda küçük bir çatlak oluştu, daha sonra o çatlak büyüdü ve ciğerlerime temiz bir hava ulaştı. Şiddetli öksürükler eşliğinde nefes almaya çalıştığımda Asaf hemen elini boynumun altından geçirdi. Başımı yukarı kaldırıp dizine yaslamasını beklemiyordum.
Nefes alışlarım düzensiz ve hırıltılıydı. Islak kirpiklerimi aralamak için kendimi zorladığım esnada Asaf’ın parmakları tüy gibi yanağımda gezindi. Dikkatli bir hareketle yüzüme gelen saçlarımı çektiğinde parmak uçlarındaki titremeyi hissediyordum. “Bana kafayı yedirtmediğin tek bir günün bile yok!”
“İlaç… İlacımı bulamadım.” Kendimi zorlayarak gözlerimi açtığımda onu bu kadar yakınımda görmeyi beklemiyordum.
Başım onun dizine yaslıydı ve Asaf üzerime eğilmiş, nefret ettiği yamuk saçlarımı okşayarak korku dolu gözlerle beni izliyordu. “Bir şey söyle, iyi misin?”
“İlacım…” dedim bir kez daha. “Onu bulamadım.” Yüzü o kadar yakınımdaydı ki aklımı farklı bir şeyle dağıtmaya ihtiyacım vardı.
Asaf’ın mavileri yoğun bir şekilde yüzümde oyalandıkça güçlükle aldığım nefesleri de kesiyordu. “Çantandan çıkardığım ilaçtan bahsediyorsan onu arabana atmıştım.” Ve arabam otoyolda kalmıştı hem de çantamla birlikte. Bu sabah Asaf yolumu kesip beni zorla arabasına bindirdiği için yanıma çantamı ve ilacımı alamamıştım. Bunu daha yeni hatırlıyordum.
Henüz onun dizinde kalkacak kadar kendimi toparlayamadığımdan yattığım yerde hareketsizdim. Bende hareket eden tek şey şiddetle inip yükselen göğüs kafesimdi. “İlacımı arabama attıysan bana verdiğin bu ilaç…” demiştim ki hatırladıklarımla yutkundum.
Asaf astım hastası olduğumu öğrendiğinden beri ilacımı hep ceketinin iç cebinde taşımaya başlamıştı. Nişanlanmadan önce ilk kez onun yanında kriz geçirdiğimde o gün ne kadar çok korktuğunu hâlâ hatırlıyordum. Sonra aradan birkaç ay geçmişti ve yeni bir kriz anına daha denk gelmişti.
Asaf ilacımın nerede olduğunu bile sormamıştı. Cebinden çıkardığı astım ilacını bana uzattığında işte tam orada, o gün ona karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştım. “Bu sabah yanında ilacım yoktu,” diye fısıldadığımda saçlarımın üzerinde gezinen parmakları durdu.
Normalde o yanımdayken astım ilacımı yanıma alıp almadığım konusunda hiç endişelenmezdim. Birbirimizden nefret ettiğimiz tüm o günlerde bile ilacımı hep yanında taşıdığını bilirdim. Ancak bugün ilacım yanında değildi. “Diğer ceketimin cebinden kalmıştı.”
Bu sabah olanları hatırlayınca elini saçlarımdan çekti. “Peşinden koşarken onu ceketimin cebinden alacak zamanım olmadı.” Başımı yavaşça dizinden ayırıp oturmama yardım ettikten sonra ayağa kalktı. Ona baktığımda yakışıklı yüzü fazla katıydı, gözleri ise o kadar soğuk bakıyordu ki sanki artık ona ulaşmak imkansızdı.
“Hava soğuk balkonda çok durma,” dedikten sonra gitmek için bana sırtını döndü. “Neden geri geldin?” Sırtıyla bakışırken onu durdurmak için aklıma gelen tek soru bu olmuştu. “Gitmiştin.”
“Gitmek üzereydim.” Kapıya doğru yürürken dönüp bir kez bile bana bakmıyordu. “Aşağıda arabadayken balkona çıktığını görünce fenalaştığını anladım.” Birkaç saniye sustuğunda bu sefer sesi daha kızgındı. “Kaldığın her odaya o sikik ilaçlardan birkaç tane koy!”
“Sen salaksın!” Bağırdığımda bir hışımla bana dönünce korkmadığımı söyleyemezdim. İfadesi değiştiğinde mavi gözleri hedefine kilitlenmiş gibi sert ve ölümcüldü. “Sen az önce bana salak mı dedin?”
“Arttırıyorum su katılmamış bir salaksın.”
“Aksa seni uyarıyorum düzgün konuş.” Onu bu kadar kızdıran şey salak olduğunu söylerken bunu inanarak söylememdi.
“İş hayatında çok başarılısın, ileri görüşlü ve birçok yönden zekisin ama konu kadınlar olunca senden daha salağı yok.” Her salak dediğimde Asaf’ın yüzünde küfür gibi bir ifade oluşuyordu.
Kızgınlıkla dişlerini sıkarak tam bir şey söyleyecekti ki, “Olanlara benim açımdan bakmayı dene,” dedim son derece ciddi bir sesle. “Leyla’nın ağzının içine girmiştin be!”
Ayağa kalkıp üzerimdeki mütevazi keten geceliği düzeltirken birbirimize attığımız bakışlar düşmancaydı. “Onun saçını kulağının arkasına sıkıştırıyordun. Hemen ardından Leyla seni öpünce aranızda bir şey olmadığını nasıl düşünebilirim?” İkisi birbirine çok yakındı, kim olsa yanlış anlardı.
Onu konuşturmayıp bu seferde bugün olanlara değindim. “Leyla’nın benimle ne konuşacağını merak etmeni anlıyorum ama onu niye odana çağırdın?” Sinirden ellerimi sıktığımda parmak boğumlarım bembeyaz kesilmişti. “Lobi diye bir şey var, salak herif!” Kocam çok yakışıklı, çok zekiydi ama kadınlar konusunda tam bir maldı.
Onun öfkeden kızarıp bozaran suratına korkusuzca bakıp kaşlarımı çattım. “Kadını odana almışsın, sonra sana neden güvenmedim diye kendi kendine kuruluyorsun.”
Yıllardır bastırdığım öfke bir anda ortaya çıkıp kıskıvrak beni yakaladığında bu sefer ben onu konuşturmamaya kararlıydım. “Farkında ol ya da olma o esnada Leyla’nın ağzının içine girmiştin, hemen ardından o seni öpünce bende aranızda bir şey var sandım.” Her şeyi o başlatmışken olanların tüm suçunu bana yıkamazdı.
“Hiçbir şeyin düğünümüzü mahvetmeyeceğini söylemiştin ve ben sana tüm kalbimle inanmıştım.” Bana yaşattığı hayal kırıklığı, gözyaşlarına dönüşerek görüş açımı puslandırdığında sesimin desibeli düştü. “Düğünümüzü sen mahvettin, Asaf” Boğazında bir düğüm oluşmuş gibi yutkunamadı çünkü içten içe haklı olduğumu biliyordu.
“Olanların tek suçlusu Leyla değil, ikinizde suçlusunuz.” Ağlamamak için kendimle cebelleşiyordum. Bu insanlar beni mahvetmişti. “Sen arkadaşının nişanlısına o kadar çok yaklaşmasaydın belki o ahlaksız kadın da bundan cesaret alıp seni öpmezdi.”
Küçük adımlar atarak tam karşısında durduğumda yerinden hiç kıpırdamadı. Yüzüne bakarken başımı bir hayli kaldırmak zorunda kalmıştım. “Seni hiç aldatmadım.”
Hakkımda istediği şeyi düşünmekte özgürdü ama ben yaptığım şeyi bir ihanet olarak görmüyordum. “Seni aldatmam için sevgili veya evli olmalıydık. Senden ayrıyken kiminle ne yaptığım seni ilgilendirmez.” Geçmişim hakkında kimseye hesap verecek değildim.
Üzerime sabitlenen bakışlarındaki öfke arttığında dudağının kenarı hafifçe seğiriyordu. Yaptıklarım için pişman olmadığımı düşünmesi onu daha çok kızdırıyordu. “Benim birileriyle sevgili olmamı aldatma olarak görüyorsan o zaman sende başkasıyla evlenerek beni aldattın.” Madem öyle o halde onun yaptıkları da bir ihanetti.
“Kalıp neden diye sormak benim için çok zordu, bende senden en uzağa kaçtım.” Hepsi bundan ibaretti.
Alayla güldüğünde keşke bu içten bir gülümseme olsaydı. “Kaçtın ve kendine benden uzakta bir hayat kurdun.”
“Neden bana o hediyeleri gönderiyordun? Neden seni terk eden bir kadını mutlu etmeye çalışıyordun?”
“Çünkü mutsuzdun!” dediğinde bir anlığına yüzü dondu, geniş omuzları gerildi. Nihayet bir gerçeği anladığı için ne kadar sarsıldığını gizleyemiyordu. Ondan uzakta kendime bir hayat kurmuş olabilirdim ama onun olmadığı bir dünyada hiç mutlu olmamıştım.
“Seni bir nikah masasında bıraktığım için senden özür dilemeyeceğim, Bolatlı.” Yumduğu gözlerini açtığında bakışları keskinleşmişti ama tüm suçu üstlenmeyi kabul etmiyordum. “Sen o gün Leyla’ya haddinden fazla yaklaşmasaydın bende her şeyi yanlış anlamazdım.”
“O gün her şeyi başlatan sensin, devamında olanlarda benim suçum.” Kaşlarını çatmasını umursamadan omuzlarımı hafifçe silktim. “Ortada affedilmez bir kabahat var, bunun büyük bir bölümü Leyla’ya ait ama kalanların yarısı senin yarısı benim. Eğer benden istediğin bir özürse-”
“Özrünü istemiyorum!” Kaşlarını çatarak ters gözlerle bana baktığında sesi de en az ifadesi kadar sertti. “İstediğim tek şey-”
“İntikam.” Bu sefer ben onu susturarak birkaç adım geriye attım. Aramıza koyduğum mesafe bile sinirlerine dokunuyormuş gibi çenesini sıkmıştı. “Senin istediğin tek şey benden intikam almak.”
Parmaklarını saçlarının arasından geçirip siyah saçlarının her bir tutamını dağıtırken stres altında olduğunu gizleyemiyordu. “Boşanalım, Aksa.” Bir anda söyledikleriyle etrafımdaki her şey buz kesmiş gibi üşüyüp titredim.
Bu konuda oldukça kararlı bir şekilde bana baktığında çok yorulmuş görünüyordu. Onu yoran tek kişiye baktığını gizleme çabasına girmiyordu. “Artık ne intikam istiyorum ne de seni geri kazanmak, boşanalım bitsin bu iş.”
Bugün öğrendiklerimden sonra boşanmak benim için bir seçenek bile değildi. Yıllardır onu çok yorduğumu biliyorum ama onu bu kadar çok severken nasıl gitmesine izin verirdim? Kıvranırcasına yerimde kıpırdanırken ona doğru bir adım attım. “Boşanırsak her şey biter.”
Onunla aramızda hiçbir şey başlamamışken ve başlaması için artık bir engel yokken öylece bitirecek miydik? “Bundan emin misin?” Sesim titrediğinde bu konuyu bir kez daha düşünmesini isteyerek, “Bunun bir dönüşü olmaz, Asaf,” dedim kısık bir sesle. “Gerçekten istediğin bu mu?”
“Üzülmüş gibi rol yapmayı bırak.” Bedenimin verdiği tepkileri bile sahte bulduğu için hissiz bir şekilde beni izliyordu. “Benimle evlenmeyi hiç istemedin.” O gerçekten salaktı, öyle olmasaydı bir zamanlar onunla evlenmeyi ne çok istediğimi bilirdi.
“Madem istediğin bu.” Gözlerime akın eden yaşları görmesin diye ona sırtımı dönerek kabul ettim. “Boşanalım.”
“Avukatım gereken belgeleri sana iletir.” Bu ondan duyduğum son şey olmuştu, hemen sonra kapının çarpan sesini işittim. Gitmişti.
Yatağıma girip yorganı kafama kadar çektim. Peşinden gidip kalması için ona yalvarmadım, bunu yapacak bir kadın değildim. Boşanmak istiyorsa keyfi bilir, umarım bundan pişman olmazdı. Gözümden akan bir damla yaşı sertçe silerek onun yüzünden ağlamayı kendime yasakladım. O gelinlik onun değil, benim kefenim olmuştu.
Bana tüm yaşattıklarından sonra boşanmayalım diye ona yalvarmayacağım!
***
Farah Tozlu
Annemin nemli saçlarını tararken sık sık esniyordum. Dün gece uykusuz kalmamın nedeni Aksa ve Asaf’tı. Odam onların odasının hemen yanındaydı ve bu konak çok eski olduğu için ses yalıtımı yoktu. İkisinin şiddetli kavgası beni uyutmamıştı. İkisinin boşanma kararı aldığını duyacak kadar duvarlar inceydi ve bu hale gelme nedenlerini anlayacak kadar. Her taşın altından Leyla Mahlaz çıkıyordu.
Babamın ölümünden sonra annem kendini tamamen bıraktığı için hiç banyo yapmamıştı. Bana güçlük çıkarsa da ona zorla banyo yaptırmıştım. Bornozuyla yatağın üstünde otururken boş gözlerle karşısındaki duvara bakıyordu. Günlerdir tarak görmeyen saçlarındaki düğümü açmaya çalışırken çok gergindim.
Bir tel saçını bile incitmek istemiyordum. “Uyku ilaçlarının hepsini çöpe attım.”
Gerildiğini bedeninin verdiği tepkilerden anlıyordum. “Bana kızma lütfen, biraz daha böyle devam edersen o ilaçlara bağımlı hale gelirsin.” Tarağı yavaşça onun siyah saçlarının üzerinde kaydırıp, “Anne,” diye iç çektim. “Sana çok ihtiyacım var ama hep uyuyorsun.”
Arkasında durduğum için yüzünü göremiyordum fakat üzgün sesi ağlamaklıydı. “Benimde babana çok ihtiyacım var, Farah.”
“Biliyorum ama neden bende ölmüşüm gibi davranıyorsun?” Yaşlar gözlerime akın ettiğinde elimdeki tarağı yatağın üstüne bıraktım. “Anne ben hâlâ yaşıyorum ama sanki beni görmek istemiyorsun.” Belki de hep uyumasının nedeni buydu, babamı koruyamadığım için beni görmek istemiyordu.
Bana yanıldığımı söyleyip bir tepki göstermesini bekledim ama hiç kıpırdamadı. Bu bedenin içine hapsolmuş gibi öylece karşısındaki duvara bakıyordu. “Ümit’in tüm akrabaları babanın parası için onunla evlendiğimi düşünüyor ama ben aileden zenginim, Farah.” Durduk yere bana neden bundan bahsettiğini anlamadım ama bir nedeni olmalıydı.
“Babam hiçbir zaman Ümit’le evlenmemi istemedi, bunu yaparsam beni mirasından çıkartmakla tehdit etmişti. Öyle de yaptı,” diyerek başını ağır ağır salladı. “Sahip olduğu her şeyi kardeşlerim arasında pay etti, güya bana bir ders veriyordu. Parayı severdim ama Ümit’ten daha çok değil.” Yine ağladığını omuzlarının hafifçe sarsılmasından anladım.
“Ben Ümit için ailemden, mirasımdan, bir zamanlar yanımda olan tüm dostlarımdan vazgeçtim ama bundan hiç pişman olmadım.” Yavaşça bana döndüğünde onun ıslak gözlerini görmek beni mahvediyordu. “Onu o kadar çok sevdim ki bu sevgide hiç pişmanlık yoktu.”
Titreyen elini güçlükle kaldırıp kalbinin üzerine bastırdığında gözlerinde birbiri ardına yaşlar akıyordu. “Ama şimdi pişmanım, Farah.”
Hıçkırarak ikinci kez başını salladığında dudağının kenarı titriyordu. “Zamanında babamı dinlemeyip Ümit’le evlendiğim için çok pişmanım. Eğer ondan ayrılsaydım belki ölüm haberi bana ulaşmazdı.”
“Anne-”
“Farah canım o kadar çok yanıyor ki günlerdir istediğim tek şey ölmek, bunu yapmıyorsam sebebi sensin kızım.” Avucunu yanağıma bastırdığında elinin soğukluğuyla ürperdim. Kendine hiç bakmadığı için vücut sıcaklığı bile normalin çok altındaydı. “Benim için ölü değilsin, seni de kaybetmemek için her şeyi yaparım.”
Gözlerimden akan yaşları sildiğinde benden daha çok ağlıyordu. “Mezarlıkta söylediğim o şeyleri acıma ver,” dediğinde ıslak bakışları yalvarır gibiydi. “Babanı ne kadar çok sevdiğini ve onun için canını bile vereceğini biliyorum.”
Kendisi berbat bir haldeyken bana daha iyi hissettirmek için, “Onu korumak için elinden gelenin fazlasını yaptığını biliyorum,” dedi kısık bir sesle. “Babana olanlar senin suçun değildi.”
O tam aksini söylese de olanlardan kendimi suçlamayı hiç bırakmayacaktım. Daha fazla bunlardan bahsedip onu üzmek istemediğim için yeniden tarağı aldım. “Herkes kahvaltı için bizi bekliyor, seni hazırlamak için acele etmeliyim.”
Önüne dönüp saçlarıyla ilgilenmeme izin verdiğinde sesindeki isteksizlik anlaşılıyordu. “O kadınla aynı masaya oturmayacağım.”
“Elmas anne kötü biri değil,” demiştim ki bir hışımla bana döndü. Kaşlarını çattığında onun tahammül sınırlarını zorluyormuşum gibi sinirlenmişti. “O kadına bir daha anne dediğini duymayacağım!”
“Ama-”
“Ama ne!” Bana sesini yükselterek ayağa kalktığında elleri yumruk olmuştu. “Seni zorbalamamdan hep dem vurdun peki, aynı şeyi sen bana hiç yapmadın mı? Yıllarca bana ne çektirdiğinin farkında mısın? O kadına anne dedikçe, her gün gözümün önünde onunla telefonda konuştukça ve her tatilde koşa koşa ona gittikçe sence ben ne hissettim?” Ne diyeceğimi bilemediğim için elimde bir tarakla öylece kalakalmıştım.
“Senin tek annen benim!” dedi üzerine basa basa. “Annen olmamdan nefret ettiğini biliyorum ama annen benim!” Dizlerinin üzerine düşünce hemen ayağa kalkıp ona doğru bir adım attım ama ona yaklaşmama izin vermeden beni durdurdu.
Ağlamamak için kendiyle mücadele ederken kaşlarını hafifçe büktü. “O kadının kızı olmayı isterdin, değil mi?”
Yıllarca ona böyle mi hissettirmiştim? Fark ettiklerimle serseme dönmüştüm. Annem duygularını çok iyi gizleyen bir kadın olduğundan şu zamana kadar canını nasıl yaktığımı hiç anlamamıştım. Ben hep annemin beni yetersiz gördüğünü, benim yerime bir başkasının kızı olmasını istediğini düşünmüştüm. Anlaşılan o da aynı şeyleri benim için düşünmüştü.
Onun yerine Elmas anneyi istediğimi düşünüyordu. Bunu anlamamı her şeyden çok isteyerek ağlamaktan kızaran gözlerini bana dikti. “Sana yalvarıyorum ona artık anne deme, senin tek annen benim.”
Kocasından sonra kızını da kaybetmekten korkan bir kadının çaresizliğiyle, “Farah,” diye fısıldadı. “Eğer istediğin Elmas gibi bir anneyse ona benzemeye çalışırım ama n’olur ona anne deme.”
“Anne lütfen böyle konuşma.” Yıllarca farkında olmadan ona acı çektirmenin kederiyle hemen karşısında diz çöktüm. “Değişmeni veya birilerine benzemeni istemiyorum, ben seni olduğun gibi seviyorum.”
Buna hiç inanmıyormuş gibi hıçkırıklarla ağlayarak başını eğdi. “Eğer öyle olsaydı annen hâlâ hayattayken başka bir kadına anne demezdin.” Bir şeyin cevabını çok merak ediyormuş gibi kırgın bakışlarını bana dikti.
“Baban artık yok, Farah.” Bunu sesli söylemek bile onu hüngür hüngür ağlatabilirdi. “Yeniden evlensem başka bir adama baba der misin?”
“Hayır!” dediğimde bunun düşüncesi bile beni delirtmeye yetmişti. “Babam dışında kimseye baba demem!”
“Neden?”
“Ne demek neden? Anne sen şaka mısın?” İnanamayan gözlerle ona bakıyordum, her şey bu kadar ortadayken bana neden diye soramazdı. “Babamın yeri doldurulamaz!”
Gözlerinden bir damla yaş daha süzüldüğünde bana olan bu bakışı beni öldürebilirdi. Annem daha önce hiç bu kadar incinmiş ve kırılmış bir şekilde bana bakmamıştı. “Ama annenin yeri doldurulabilir, öyle mi? Yerim doldurulabilir olduğu için mi o kadına anne diyorsun?” Sadece iki cümleyle paramparça olmuştum.
Böyle düşünmekte haklıydı, ruhum bile duymadan ona hep böyle hissettirmiştim. “Özür dilerim anne.” Onun ellerini avuçlarımın arasına aldığımda yoğun bir pişmanlıkla gözyaşlarım akmaya başladı. “Kimseyi senin bir saç teline değişmem.” Bana inanmalıydı, onu sandığından daha çok seviyordum.
Avuçlarımın arasındaki ellerini öpüp hafifçe sıktım. “Benim için yeri doldurulamaz sadece iki kişi var ve onlardan biri babam diğeri sensin.” Acılar içinde kıvranarak ona bakıp, “Anne lütfen bana inan,” diye fısıldadım. “Dünyaya defalarca gelsem sadece seni annem olarak isterim.”
Tam bir şey söyleyecekti ki onu susturarak, “Bir daha söylemeyeceğim,” dedim hızlıca. “Bunun canını bu kadar çok yaktığını bilseydim yemin ederim ki senden başka bir kadına anne demezdim.” Ona bunun sözünü vererek son derece kararlı bir şekilde gözlerine baktım. “Söz veriyorum, bir daha ona anne demeyeceğim.”
Ağlayarak bana sarıldığında saçlarını okşayarak bende onunla ağladım. Bizim bizden başka kimsemiz kalmamıştı, artık aramızdaki anlaşmazlıkların son bulmasını istiyordum. Hiç bilmiyordu ama bundan sonra hayattaki tek gayem onu mutlu etmekti. Onu mutlu eden her şeyi ayaklarının altına serecek ve onu her şeyden koruyacaktım.
Bu zor günleri birbirimize destek olarak atlatmalıydık. İkimizde kendimizi daha iyi hissedene kadar yerde kalıp birbirimize ağlamıştık. Babamın yokluğundan sonra hayat bizim için hiç kolay olmayacaktı, birbirimizden başka tutunacak hiç dalımız kalmamıştı. Bir süre sonra annemi hazırlayıp giydirmiştim. Bunu hiç istemese de benimle aşağı inmeyi kabul etmişti.
Birlikte merdiveni inerken kısık bir sesle onu uyarmadan duramıyordum. “Anne gözünü seveyim Elmas ablaya sorun çıkarma.” Yıllarca ona anne demişken şimdi abla demek biraz tuhaf kaçıyordu ama kendimi buna alıştırmalıydım.
Ona abla dememin memnuniyetiyle başını hafifçe salladı. “Kimin kızı olduğunu unutmadığın sürece o kadını görmezden gelmeye çalışırım.”
“Burada en fazla bir haftalık işim kaldı.” Koluna dokunarak onu yavaşça dürttüm. “Bir hafta sonra İstanbul’a döneceğiz, biraz daha dayan.”
“Bir hafta mı?” Beyninden vurulmuş gibi adım atmayı bırakıp basamakların ortasında durdu. Bana olan bakışları hiddetli, kaşları ise çatıktı. “Bugünden bahsediyoruz sanıyordum, Farah ben bir haftamı kumamla aynı evin içinde geçiremem!”
Beni bırakıp yeniden merdivenleri çıkmaya başladı. “Uyku ilaçlarımı geri getir, bir hafta dolduğunda beni uyandırırsın!”
Peşinden koşarken bu inatçı kadına daha iyi bir teklif yapmayı düşündüm. “O zaman sen önden İstanbul’a git, ben bir hafta sonra gelirim.”
“Seni bu insanlarla tek başına burada bırakmayacağım!”
“Otelde kalmaya ne dersin?”
Durup afallayarak bana baktı. “Beni otel odalarına mı atacaksın?”
“Sümbül konağına ne dersin?” Ona rahmetli babaannemin konağını önerdiğimde yine reddedecekti ki kaşlarımı büktüm. Günlerdir nelerle uğraştığımı hiç bilmiyordu ama biraz düşününce her şeyin benim için fazla zor olduğunu anladı.
Çömez bir lideri yıkmaya çalışan çok kişinin olduğunu anlayınca omuzlarını düşürdü. “Kahvaltıdan sonra Nihat ve Esvet’le birlikte Sümbül konağına geçeriz.”
“Onlar neden geliyor?”
“Ne kızım ne de yeğenlerim burada kalamaz.” Bir şeyin altını çizerek sinirli bir ifadeyle kaşlarını çattı. “Bugünkü işlerini halledip yanıma geleceksin.” Geceyi bu konakta geçirmemi istemiyordu ve bunun için ona kızamazdım.
“Söz veriyorum.” Koluna girerek onu tekrar merdivenden indirmeye başladım. “Eğer istemiyorsan kahvaltıyı dışarıda yapabiliriz.” Elmas anne, yani Elmas ablayla aynı masaya oturması için onu zorlamak istemiyordum.
Annem yüzünü buruşturmamaya çalışarak çenesini kaldırdı. “Birkaç saatliğine ona katlanabilirim.”
Yemek salonuna girdiğimizde herkes masanın etrafındaki yerini almıştı. Bir tek Aksa ve Asaf masada değildi ve onların neden burada olmadıklarını iyi biliyordum. Annemi yatak dışında bir yerde görmek Esvet’i çok mutlu ettiğinden gülümseyerek ayağa kalktı. “Halacım sonunda odandan çıkabildin.”
Esvet yanındaki boş sandalyeyi annem için çekip, “Buraya otur,” dedi aceleyle. “Çok zayıflamışsın, en acilinden eski formuna geri dönmelisin.”
Annemi üzmekten o kadar çok korkuyordum ki kazayla bile masanın diğer ucundaki kadına anne dememeliydim. İçimden bile Elmas ablaya anne demeye korkar olmuştum. İkisinin birbirine attığı gergin bakışlar masadaki herkesi tedirgin ediyordu. Annem, Esvet’in onun için çektiği sandalyeye oturmadı. Bunu yapmak için önce benim nereye oturacağımı görmek istiyordu.
Artık bu ailenin reisi olduğum için yürüyüp masanın en başındaki yerime geçtim. Annem peşimden gelip hemen çaprazımda olan sandalyeye oturunca Esvet kıkırdadı. Onun bunu neden yaptığını iyi bildiği için gülmüştü. Annem bana yakın bir sandalyeye oturarak kimin kızı olduğumu Elmas ablaya gösteriyordu. Keşke böyle şeylere hiç gerek duymasa ama o Demet Tozlu’ydu, hep biraz kaçıktı.
Tüm gözler bana kenetlenince masadaki yemekleri gösterip, “Buyurun,” dedim. Ailenin reisi olmaktan daha şimdiden nefret etmeye başlamıştım. Ben yemeğe başlamadan kimse başlamıyordu. Bu da hanedanlığın yazılı olmayan kurallarından biriydi.
Kızlar çaylarımızı doldurduktan sonra konağın çalışanlarından biri olan Gülşah, “Hanımım,” diyerek ellerini önünde birleştirdi. Şu zamana kadar ne despotluğumu görmüşse kız karşımda başını yerden kaldıramıyordu. “Rızan olursa konaktan ayrılmak isterim.”
“Gülşah senin bu konak dışında gidecek hiçbir yerin yok.” Çatalı yavaşça masaya bırakıp tüm dikkatimi ona verdim. “Nereye gitmek istersin?”
Devekuşu misali başını biraz daha eğdiğinde stresten tırnaklarıyla oynuyordu. Ona bakınca bir an eskiden olduğum kişiyi gördüğüm için kalbim sızlamıştı. “Gülşah sana karşı bir kusurumuz mu olmuştur?”
“Haşa hanımım,” dedi aceleyle. “Köyden nenem haber göndermiş, kadıncağız yaşlandı iyice.” Güçlükle bana baktığında kahve gözlerinde gam ve keder vardı. “Benden başka ona bakacak kimse yok.”
“Anladım,” diyerek başımı salladım. “Sen git hazırlan, kahvaltıdan sonra bizim çocuklar seni bırakır.” Gitmeden önce ona iyi bir ödeme de yapmalıydım.
“Bugün aşiret ağalarına tanıdığın süre doluyor.” Zaten aklımda olan bir şeyi Kılıç yeniden hatırlatarak meraklı bakışlarını bana dikti. “Ne yapmayı düşünüyorsun?”
Caner kasıla kasıla yerinde otururken bu savaşı kazanamayacağımı düşündüğü için sırıttı. “İhtiyar heyetinin içinde en inatçıları o dokuz aşiret ağası.” Onları ikna edemeyeceğimi bana aşılamak ister gibi başını iki yana salladı. “Bir kadına boyun eğmezler.”
“Babamda öyleydi.” Kılıç ona bu detayı hatırlattığında hiçbir şeyin motivasyonumu düşürmesine izin vermeyecekmiş gibi savunmacıydı. “Farah babam gibi birini yanına çektiyse diğerlerini de ikna edebilir.” Kılıç’ın hakkını ödeyemezdim.
Şu zamana kadar her konuda beni yetersiz bulup eleştirmişti ama iş başa düşünce ne kadar çaba gösterdiğimi görüyordu. Bu yüzden elinden gelen desteği bana veriyordu. “Bunu söylemekten nefret ediyorum ama Caner haklı.” Esvet bir konuda abime hak verirken bile yüzünü buruşturmuştu. “Bu insanlar çok sığ zihniyetli, kolay kolay sana boyun eğmeyeceklerdir.”
“Sanırım biraz teşvik edilmeye ihtiyaçları var.” Zaza’nın gözlerinde şeytani bir ifade belirdiğinde artık biraz aksiyon ister gibiydi. “O grubun içinde en güçlüleri Haydar ağa, onun başını eğersek diğerleri peşinden gelir.”
Tam karşısında oturan Kılıç’ı göstererek, “Tıpkı onun babası gibi,” dedi. “Davud ağayı yanına çekmen sana on iki aşiret ağası kazandırdı. Haydar ağanın peşinden o sekiz aşiret ağası gelecektir.”
“Evet ama Davud ağa akıllıca kararlar veren biri, Haydar ağa laftan sözden anlamaz,” dedim sıkkın bir sesle. “Topraklarını alsam bile o adam bana boyun eğmeyecek kadar inatçı.” Ekibimdekilerle müzakere ederken annem ve Elmas abla sessizlik içinde bizi izliyorlardı.
“Önce bir konuda anlaşalım.” Nihat yerinde dikleşerek sırasıyla Genetik Karma üyelerine bakıp daha sonra bana döndü. “Gerekirse kan dökmeye hazırız değil mi?”
Ekibimdekilerden onaylayan mırıltılar çıktığında son karar bana ait olduğu için hepsinin bakışları bana kenetlendi. “Sen söyle reis?” Kılıç sinirlerimi bozarak yine reis kısmını alayla söylemişti. “Ne karar verirsen biz izinden geliriz ama istediğin kan mı yoksa uzlaşmak mı?”
“Burada işlerin nasıl yürüdüğünü bilmezmiş gibi konuşma.” Keyifsiz bir şekilde çayımdan bir yudum alarak sırtımı sandalyeye yasladım. “Aşiret ağalarından birinin kanını dökersem bu bir kan davasına dönüşür. Kimseden korkum yok ama…”
Bakışlarım önce annemi, sonra Elmas ablayı ve en sonunda da masadaki kuzenlerimden sırasıyla gezindi. “Benimde kaybedecek çok şeyim var.” Bu masadan bir kişinin bile eksilmesini istemiyordum.
Aksa beş karış bir suratla içeri girdiğinde tüm gözler onu buldu. İskender’in yanındaki boş sandalyeye oturduğunda İskender her zamanki gibi uyuyordu. Kollarını masaya dayamış ve başını kollarına yaslayarak derin bir uykuya dalmıştı. İskender’in canının sıkılmasındansa kahvaltı masasında uyumasını yeğlerdim.
“Hayırdır?” Nihat onun asık suratını işaret ederek Aksa’yı konuşturmaya çalıştı. “Hastanelik ettiğin ablana üzüldüğün için bu halde olduğunu sanmıyorum.” Dirseklerini masaya yaslayarak Aksa’ya bakıp güldü. “Ne kaçırdım?”
“Sorun Asaf mı?” Esvet merakla gözlerini kırpıştırıp kafasını Aksa’ya doğru uzattı. “Dün gece uyku tutmayınca balkona çıkmıştım. Asaf’ın arabasına atlayıp gittiğini gördüm ve çok kızgındı.”
Aksa bizim bakışlarımızdan kaçmak için başını eğip çayına şeker attı. Çayını agresif bir hareketle karıştırdığı için neredeyse bardağı kıracaktı. Esvet bunu görünce güldü. “Şu adama iki cilve yapsan kapında köpek olur. Senin için delirdiğini göremiyor musun?”
Esvet’in dilinin kemiği olmadığından Aksa’nın giydiği kapalı kıyafetlere yüzünü buruşturarak baktı. “Ona biraz dekolte göstersen her istediğini yaptırırsın.” Bu duyduğum en kötü tavsiyeydi.
Böyle şeylerin ulu orta dile dökülmesi Elmas ablayı çok rahatsız ederdi. O böyle görmüştü ve etrafındakilerin de onun gibi davranmasını isterdi. Esvet’in her konudaki rahatlığı onu sinir ediyordu. “Ailen sana hiç haya ve edep öğretmedi mi?”
Bir kez daha Elmas abladan fırça yemesiyle Esvet homurdanarak sustuğunda annem kaşlarını çattı. “Yeğenime laf söyleyeceğine sen kendi oğlunun hayasına, edebine bak. Esvet’in ne varsa ağzında var ama…” Başıyla Caner’i gösterdi. “Onun damarlarındaki kandan bile namussuzluk akıyor.”
Caner masanın üstünde duran elini sıkarak hiddetli bakışlarını anneme dikti. “Düzgün konuş!”
“Halama sesini yükseltme, o dilini sökerim!” Daha ben müdahale etmeden Esvet lafa girip sert bir sesle Caner’i susturdu. “Kız kardeşini Gurur’a sattın lan, sende namus ne gezer? Ya Gurur karaktersiz biri olsaydı ve Farah’a zorla sahip olsaydı ne olacaktı?”
Caner’in gözlerinin içine bakarak yumruğunu sıktı. “Kardeşini oyuncağı yapıp sana gönderseydi, yine ben erkeğim diye meydanlarda fink atabilecek miydin?”
Gerçekleri duymak ona ağır geldiği için Caner bir hışımla ayağa kalkıp Esvet’in üzerine yürüdü. “Yeter lan hep aynı şeyi dilinize dolamayın!”
Daha Caner, Esvet’e ulaşmadan Kılıç yerinden kalkıp onun karşısına dikildi. Kılıç nadiren sinirlenirdi ama bu olduğunda kolay kolay öfkesine hâkim olamazdı. Gazap dolu bakışlarını Caner’e dikerek, “Geç yerine!” diyerek onu uyardı. “Elin ona kalkarsa bileğinden kırarım!”
“Kimsenin beni korumasına ihtiyacım yok.” Esvet sandalyesini iterek ayağa kalkıp Caner’in tam karşısında durdu. “Yiyorsa bana vurmayı denesene,” diyerek onu kışkırtmaya başladı. “Vur da sana dünyayı tersinden göstereyim.” Aklı varsa Caner bu kıza bulaşmazdı.
Esvet’in dövüş yeteneği ekibimdeki herkesten daha iyiydi. Zaten boş biri olmadığı için kafasına göre herkese sataşıyordu. “Esvet otur yerine.” Annem sakince konuşup ona sandalyesini gösterdi. “Daha fazla sorun istemiyorum.”
“Peki, hala.” Esvet şaşırtıcı bir şekilde annemi dinleyip yerine geçince Kılıç ve Caner’de sandalyesine oturmuştu.
Tereyağı ve bal sürdüğüm ekmeği anneme vererek onun çayını tazeledim. “Biraz daha ye lütfen..” Çayına şeker atıp onu da önüne koydum. “Dışarıda biraz işim var, ben dönene kadar Esvet ve Nihat seninle ilgilenir.”
“Elmas abla senden bir ricam var.” Ona hep anne dediğim için abla dememle masadakiler başta afalladı ama hemen sonra bunu neden yaptığımı anladılar. Söz konusu annemdi, onu üzemezdim.
Elmas ablanın bana kırılmasından çok korktum, sonuçta bana hep öz kızı gibi davranmıştı. Özür diler gibi gözlerine baktığımda bir süre hiç tepki vermedi. Çok incindiğini saklayamıyordu ama beni anlıyordu da. Kendini toparlamaya çalışarak masadaki suya uzandı. Doldurduğu bardaktan bir yudum aldıktan sonra yeniden bana baktı.
Konuşmak için kendini zorladığında sesi titremesin diye çok çaba gösteriyordu. “Benden ne yapmamı istersin?”
“Birilerini gönderip Sümbül konağını hazırlatır mısın? Buradaki işlerim bitene kadar biz annemle orada kalacağız.” Önce bunun nedenini anlayamadı ama gözleri anneme kayınca kaşlarını belli belirsiz çattı. Onun olduğu bir konaktan ayrılmam için annemin beni zorladığını anlamıştı.
Derin bir nefes alarak kabul etmek zorunda kaldı. “Sen nasıl istersen.” Benimle daha çok zaman geçirmek istediğini biliyordum ama annemi ikinci plana atamazdım.
“Hanımım.” Konaktaki kızlardan biri olan Yazgül içeri girerek başını hafifçe eğdi. “Sonat diye biri geldi, sizi görmek ister.” Bana haber vermeden konağa mı gelmişti?
Sonat’la arkadaş olduğumuz için onun buraya gelmesi bizimkileri şaşırtmadı ama Aksa’nın iyice tadı tuzu kaçmıştı. Kahverengi gözlerinde adeta kıvılcımlar çıkartarak bana bakıyordu. “Erkek seçimlerin çok kötü.”
Büyük bir hırsla çatalını tabaktaki salatalığa geçirdiğinde gözlerini üzerimden ayırmıyordu. “Kötü partner konusunda Gurur’un bir üstü gelmez diyordum ama sen gidip Sonat’ı buldun.”
“Aksa kaç kez diyeceğim, onunla aramda bir şey yok.”
“Onunla aranda bir şey yoksa neden kapına kadar geliyor?”
“Bu soruyu benim sormam gerekiyor.” Annem çatık kaşlarla bana döndüğünde o da çok sinirli görünüyordu. “Baban seni Sungurlar konusunda hiç uyarmadı mı?” Geçmişi hatırlamış olmalı ki yüzündeki tüm kaslar gerildi. “Beşir berbat biri, oğlu da ondan daha iyi olamaz.”
“Aksa yeterince canımı sıkıyor, anne bir de sen başlama.” Ayağa kalkıp kapıya yürürken başım çatlamak üzereydi. Son günlerde yaşadığım stres ve acı bende baş ağrısı yapıyordu. “Sonat’la aramızda hiçbir şey yok.”
“Bence olmalı.” Esvet bunları söylerken sırıtıyordu. “Eniştemin cenazesine bile gelmeyen Gurur için iyi bir kapak olurdu.”
Nihat’ta onunla aynı şeyleri düşünüyor olmalı ki Esvet’e hak verircesine başını salladı. “Çivi çiviyi sökermiş, belki de ihtiyacın olan yeni bir kandır.”
“Ama o bozuk bir kan,” dedi Aksa.
“Nereden biliyorsun?” Kılıç ağır bakışlarını Aksa’ya kenetleyip düz bir sesle konuştu. “Sonat’ı henüz tanımıyoruz, belki de iyi biridir ve Farah’ı mutlu edebilir.”
“Katılıyorum.” Zaza onu destekleyerek yumuşak bir ifadeyle bu konudaki düşüncelerini belirtti. “Birini tanımadan hemen bir önyargıda bulunmak çok yanlış.”
“Olamaz.” Aksa bir aydınlanma yaşıyormuş gibi gözlerini büyüterek sırasıyla önce kuzenlerime baktı, daha sonra da bana. Hepimizi aynı kefeye koyarak söyledikleri insanı deli ederdi. “Etrafım salaklarla dolu.”
Aksa’yla tartışma işini kuzenlerime bırakıp dışarı çıktım. Kızlar Sonat’ı küçük salona almış, içeri girdiğimde onu pencerenin önünde dikilirken gördüm. Camdan dışarıya bakarken bir eli cebindeydi. “Hoş geldin.” Sesimi duyunca bana doğru döndü.
Bir şey söylemeden önce baştan ayağa beni süzmesi dikkatimden kaçmadı. Sonat ne zaman beni görse bende ilk baktığı şey hep giydiklerim olurdu. Eğer yeterince iyi görünmüyorsam şakayla karışık beni eleştirirdi, giydiklerim göz zevkine hitap ettiğinde ise küçük bir iltifatta bulunurdu.
Eminim bunu yaptığının o da farkında değildir ama ilk karşılaşmamızdan beri bunu hep yapıyordu. Saçlarımın üzerine attığım siyah şala bakarken ne kadar eleştirel göründüğünü hiç bilmiyordu. Üzerimdeki siyah keten gömleğe, dizlerimin üzerine kadar gelen siyah eteğe ve uzun çizmelerime ifadesiz gözlerle bakıyordu.
Hafifçe gülümseyerek, “Çok kasvetli görünüyorsun,” dediğinde bu sefer kendimi tutamayıp alaycı bir şekilde ona karşılık verdim. “Babamın yasını tutarken rengarenk mi giyinmeliydim?”
“Öyle demek istemediğimi biliyorsun.” Bana doğru yürürken yüz ifadesi ılımlıydı. “Bu yasın içinde kaybolmandan endişeleniyorum.”
“Ben artık kaybolmaktan korkmuyorum.” Camın önündeki sedire oturduğumda yanımdaki yerini alarak, “Neden?” diye sordu merakla.
Pencereden dışarıya baktığımda yüzümde mimik oynamıyordu. “Bundan daha fazla kaybolamam.” Bu konuda bir yorumda bulunmasına izin vermeyerek ona döndüm. “Neden buradasın?”
Keyifsiz bir şekilde güldü. “Seni görmek için bir nedene ihtiyacım olduğunu bilmiyordum?”
“Annemin yaşadığı bir eve gelmeni istemiyorum.” Atladığı bir detayı ona hatırlatarak kinayeyle gözlerine baktım. “Sana bakınca aklına Beşir yüzünden yaşadıkları gelmeyecek mi? Kimsenin annemin canını sıkmasını istemiyorum, ayrıca kuzenimde başımı ağrıtsın istemiyorum.” Ne zaman Sonat konusu açılsa Aksa hiç susmuyordu.
“Anneni anlarım…” Başını yavaşça sallayarak meraklı bakışlarını benden çekmedi. “Kuzeninin benimle ne sorunu var?” Keyifsiz bir şekilde gülerek sırtını arkasına yasladı. “O kadar çok kuzenin var ki hangisinden bahsettiğini bilmiyorum.”
“Aksa.” Son günlerde her konuda bana zorluk çıkartan kuzenimden bahsedip, “Aksa senden hoşlanmıyor,” dedim bezgince.
“Kuzenin kiminle görüştüğüne karışamaz, Farah ona bu hakkı vermemelisin.” Sonat hiç alınganlık yapmadan konuştuğunda kahve gözlerinde insanı yatıştıran yumuşak bir ifade vardı. “Bolatlı’nın karısını yakından tanımıyorum ama bizim camiamızdaki tüm erkeklerden nefret ettiği sır değil.”
Gülerek başını öne ve arkaya doğru yavaşça salladı. “Eminim kendi kocasına karşı bile tepkilidir ya da Gurur’a karşı.” Dudaklarından çıkan son isim gerilmeme neden olduğunda Sonat bunu görmemiş olamazdı.
Aksa konusunda endişe etmemi istemediği için Gurur üzerinden örnek veriyordu. “O kız Gurur’dan da nefret etmiyor muydu?” Sessizliğimi evet olarak kabul edip Aksa’yı dert etmemem konusunda beni ikna etmeye çalıştı. “Kuzenin için nasıl insanlar olduğumuzun bir önemi yok, istediği tek şey hayatının üzerinde hakimiyet kurmak olabilir.”
“Aksa öyle bir insan değil, ayrıca Gurur ve Asaf’a verdiği tepkilerle sana duyduğu rahatsızlık aynı değil,” diyerek onu şaşırttım. “Evet, Gurur’u da hayatımda hiç istemedi ama onu şüpheli bulmuyordu.”
Sonat ciddileştiğinde dudakları düz bir çizgide buluştu. “Benim neyimi şüpheli buluyor?”
“Babamın ölümünde bir parmağın olduğunu düşünüyor.” Bunları söylerken tepkisini kaçırmamak için gözlerimi bile kırpmadım. Ne tepki vereceğini görmek için özellikle ona bu sözleri söylemiştim.
Sonat ne gerildi ne de endişelendi. Saklayacak bir şeyi olmayan birinin rahatlığıyla gülerek, “Şaka yapıyor olmalısın,” dedi. Yüz ifadesi kontrollü, beden dili ise tüm bu olayların dışındaymış gibi sakin ve rahattı. “Ona böyle düşündürecek ne yapmış olabilirim?”
Hiçbir şey söylemediğimde Sonat sessizliğime farklı bir anlam katıp afalladı. “Yoksa tüm bu zırvalıklara inanıyor musun?”
“Hayır.” Yüzüme gelen bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırarak derin bir nefes aldım. “Aksa’nın yersiz şüphelerinden daha önemli işlerim var.”
Yazgül elinde bir tepsiyle içeri girdiğinde bu tatsız konu son bulmuştu. Çay ve ikramlıkları önümüzdeki sehpaya bırakıp dışarı çıktığında Sonat’ın bakışları yeniden beni buldu. “Ne yapacağın hakkında bir karar verdin mi?”
“Evet.” Çayıma bir kaşık şeker atıp karıştırdığımda artık ne istediğimi iyi biliyordum. “Hakkım olanlardan vazgeçmeyeceğim. Sahip olduğum şeyleri korumak için ne gerekiyorsa onu yapacağım.”
“Farah yanlış yapıyorsun.” Sonat günlerdir hep yaptığı gibi yine beni vazgeçirmeye çalışarak bana doğru eğildi. “Lider olmak ve bir bölgeyi yönetmek sandığın kadar kolay değil.”
“Neden?” Bu sorunun cevabını gerçekten merak ediyordum. “Sende bir bölge liderisin, senin üstesinden gelebildiğin bir işi ben neden yapamıyormuşum?” Parmağımı kendime doğrultarak alayla güldüm. “Kadın olduğum için mi?”
Sıkıntı içinde burun kemerini sıkarak sesli bir şekilde nefesini verdi. “Kadın olduğun için seni küçümsemiyorum ama liderlerin dünyasında bir kadının yapacakları sınırlı.” Beni küçümsemediğini söylüyordu ama tıpkı diğerleri gibi kadın olduğum için o da beni yetersiz görüyordu.
“Sonat senin derdin ne?” Elimdeki çay bardağını sehpanın üzerine bırakarak yerimde dikleştim. “Günlerdir bana sadece neler yapamayacağımı söylüyorsun, sanki başarısızlığı aşılamaya çalışıyorsun.”
Benden böyle bir şey duymayı beklemediği için kaskatı kesildiğinde kaşlarımı usulca çattım. “Senin veya bir başkasının bana inanmasına ihtiyacım yok, benim kendime inanmam yetiyor. Sürekli bana onu yapamazsın, bunu yapamazsın demenden sıkıldım.” Son günlerde ciddi anlamda canımı sıkmaya başlamıştı.
Ciddileşerek dik dik ona bakmaya başladım. “Hiçbir konuda senin iznine ya da desteğine ihtiyacım yok.”
Böyle sert bir karşılık beklemediği için bozguna uğramıştı. O kadar bocaladı ki bir an ne söyleyeceğini bilemedi ama daha sonra, “Beni yanlış anlıyorsun,” dedi aceleyle. “Hayatını tehlikeye atmanı istemiyorum, hepsi bu.”
“Asıl karşılık vermezsem hayatım tehlikeye girecek.” Bir türlü anlamak istemediği de tam olarak buydu, durursam beni öldüreceklerdi. “Her şeyden elimi ayağımı çeksem bile peşimi bırakmazlar.”
Güven veren gözlerle bana bakıp, “Bu konuda endişe etme,” dedi yumuşak bir sesle. “Seni onlardan koruyabilirim.”
“Ne sıfatla?” Tüm ciddiyetimle ona bakarken bir kez daha tahammül sınırlarım zorlanıyordu. “Biz sadece arkadaşız, ne sıfatla beni koruma hakkını kendinden buluyorsun?” Kim olursa olsun, herkes duracağı yeri bilmeliydi.
“Bugün senin neyin var?” Sanki karşısında hiç tanımadığı bir kadın varmış gibi tuhaf gözlerle bana bakıyordu. “Sen bu kadar fevri ve anlaşması güç biri değildin.”
Tüm sorun bendeymiş gibi davranmıyordu, buna gerçekten inanıyordu. Suçlayıcı bakışlarından bunu anlayabiliyordum. “Eskiden sözlerimi çarpıtıp farklı anlamlar çıkartmazdın.”
“Eskiden ne kadar aptal bir kadın olduğumu bana hatırlatma gerek yoktu,” diyerek biraz daha tadını kaçırdım ama şaşırtıcı bir şekilde bu umurumda değildi. “Her neyse…” Sıkıldığımı saklamadan çayımdan bir yudum aldım. “Bir daha evime gelme veya beni arama, artık seni de görmek istemiyorum.”
Başından aşağı buz gibi sular dökülmüş gibi tüm bedeni sarsıldı. Sanki cereyana maruz kalmış gibi vücudundaki o küçük çaplı titremeyi gördüm. “Anlamadım?”
“Artık seninle görüşmek istemiyorum.” Tek kelime etmesine izin vermeden yeniden konuştum. “Ne sıfatla olursa olsun bir daha hiçbir erkeğin bana ne yapacağımı söylemesine izin vermeyeceğim,” dedim kararlı bir sesle. “Ben yapamadıklarımla değil, yaptıklarımla anılacağım.”
Beklemediği bu sözler karşısında bir anlığına gözlerindeki ifade değişti ve kaşları çatılır gibi oldu. Ancak kendini çok hızlı toparlayıp daha yumuşak bir yüz ifadesi takındı. “Farah beni yanlış anlıyorsun, ben sadece hayatını tehlikeye atmanı istemiyorum.”
“Bu benim hayatım ister tehlikeye atarım ister güvende tutarım.” Omuzlarımı silktiğimde bu konudaki düşüncelerim değişmeyecekti. “İş dışında bir daha seninle görüşmek istemiyorum.”
Tüm bedeni gerildiğinde bu sefer kaşları gerçek anlamda çatıldı. Ansızın ortaya çıkan öfkesi bedeninden süzülüp ilmek ilmek derimin altına sızıyordu. “Saçmalamaya başladığının farkında mısın?”
“Babamın sözünün dışına çıkmadığımı herkes bilir ve o saldırı olmadan önce babam seninle görüşmememi söylemişti.”
“Zırvalık bunlar!” Sesinin desibelini kontrol edemediği için kızgın çıkan sesi salonda duyulan tek şeydi. Arada sırada onda gördüğüm o ürpertici his tekrar gözlerindeki yerini almıştı. “Baban öldüğünden beri yanındayım, daha önce benimle görüşmeyi sorun etmedin, şimdi mi sorun oldu?”
“Babamı kaybetmişken sence tüm bunları düşünecek durumda mıydım?” Soğukkanlılığımla onu delirterek çaydan bir yudum daha aldım. “Çocukken hayatımı kurtardın, buna karşılık olarak bende seni Gurur’dan korumaya devam edeceğim.”
İmalı bakışlarımla Gurur’un ondan ne kadar çok nefret ettiğini ona hatırlattım. “Gurur sana bir şey yapmıyorsa yapamadığından değil, arada ben olduğum için yapmıyor.” Gurur ona zarar verirse nefretimi kazanacağını biliyordu, onu durduran tek şey buydu yoksa çoktan Sonat’ın işini bitirmişti.
Bardağı masaya bırakarak Sonat’ın kızgın suratına baktım. “Senin için bir kalkan görevi görerek bu şekilde can borcumu ödüyorum. Bunun dışında artık görüşmemize gerek yok.”
Sinirli gözlerle beni izlerken dizinin üzerinde duran elini tüm gücüyle sıkıyordu. Yumruğunu sıktıkça parmak boğumları eklemlerinden beyazlaşıyordu. “Gurur’dan korkmuyorum, arada sen olmasan bile o bana hiçbir şey yapamaz!”
“İnan bana aradan çekilmemi istemezsin.” Henüz Gurur’un nasıl biri olduğunu bildiğini hiç sanmıyordum. “Artık ne seni ne de Gurur’u hayatımda istiyorum. Bunun nesini anlamıyorsun?”
Bu kararıma saygı duymasını bekleyerek son derece ciddi bir şekilde gözlerinin içine baktım. “Gurur bana bir zamanlar ne kadar aptal olduğumu hatırlatıyor, sende babamın son sözlerini... Babamın onaylamadığı kimseyle görüşmeyeceğim.”
“Amcamın ölmesi ne kadar da kötü oldu, değil mi?” Aksa’nın iğneleyici sesini duyduğumuzda bakışlarımız kapıyı buldu. Aksa konuşmalarımıza kulak misafiri olduğunu saklamadan kapının önünde duruyordu.
Kinayeli bakışlarını Sonat’ın sinirli yüzüne diktiğinde dudağının köşesi kıvrıldı. “Farah’a söylediği son sözlerin senden uzak durması olduğunu bilseydin eminim amcam bu kadar erken ölmezdi.”
Sonat’ın gözlerinde buz gibi bir ifade geçtiğinde derin bir nefes alarak sinirlerine hâkim olmaya çalıştı. “Neyi ima ediyorsun?”
Aksa orada dikilmeyi bırakıp salonun içine yürüdüğünde inatla gözlerini Sonat’tan çekmiyordu. “Bence beni gayet iyi anladın.”
“Hayır, anlamadım.” Sonat’ın sesi sakin çıkıyordu ama Aksa’ya olan sert bakışları bunun tam tersiydi. “Belki de daha açık konuşmalısın.”
“Merak etme yeteri kadar kanıt bulduğumda daha açık olacağım bir zaman gelecek.”
“Bekliyor olacağım.” İkisi bakışlarıyla birbirine meydan okuduğu için bir süre göz kontağını hiç kesmediler. Aksa’nın Sonat’tan şüphelendiğini biliyorum ama onun babamı öldürecek kadar kötü biri olduğunu düşünmüyordum. Sonat bana böyle bir şey yapmazdı.
“Benimle bir daha görüşmek istemiyorsan bunun için seni zorlayamam.” Sonat bana döndüğünde kararıma saygı duyduğunu gösterircesine başını hafifçe salladı. “Ama bilmen gereken bir şey var.”
Ceketinin cebinden çıkardığı CD’yi bana uzattı. “Benden babanın cinayetini araştırmamı istemiştin. O geceye dair civardaki tüm kamera kayıtları silinmiş.” Elime tutuşturduğu CD’yi işaret etti. “Bunu da bir bakkalın güvenlik kamerasından aldım. Anlaşılan failler eski bir dükkandaki kamerayı fark etmemiş.”
O kadar sabırsızlanmıştım ki CD’yi tutan parmaklarım titremeye başlamıştı. Nihayet babamın katillerinin kim olduğunu öğrenecektim. Aksa’ya baktığımda ne istediğimi anladığı için hemen dışarı çıktı. Bu CD’deki görüntüleri izlemek için bir bilgisayara ihtiyacım vardı.
“Yüzleri görünmüyor, üstelik görüntülerde net değil. Bilmen gereken bir şey daha var.” Sonat bunu nasıl söyleyeceğini bilmez bir halde yüzünü ovuşturup, “Sikeyim!” dedi sertçe. “Bu işin altından onun çıkacağını bilmeliydim!”
“Kimden bahsediyorsun?”
Belli ki bir şeyler biliyordu ama bunu söyleyip söylememek konusunda kararsızdı. Eğer babamın katilleri hakkında bir şey biliyorsa bana her şeyi anlatmalıydı. Sonat bana cevap vermeden Aksa dizüstü bilgisayarıyla içeri girip kapıyı arkasından kapattı. Burada konuşulan şeyleri kimsenin duymasını istemiyordu.
Aksa yanıma oturup CD’yi bilgisayara taktı. İyice ona yaklaşıp gözlerimi ekrana diktim. Babamın katillerini bulmadan rahat bir nefes alamayacaktım. Video açıldığında Sonat’ın dediği gibi hiçbir şey net değildi, üstelik uzak bir çekim olması da görüntü açısından çok kötüydü. Buna rağmen yerde yatan babamı görebilmiştim.
Gözlerimin ardı sızladığında öyle bir acıyla kuşandım ki bir an öleceğimi sandım. “Baba…” Sesim titrediğinde fısıltım bile ağlamaklıydı.
Babam o tenha sokakta yerde kendi kanının içinde yatıyordu. Gözlerimden süzülen yaşlarla elimi ekrana doğru uzattım. Onu o kadar çok özlemiştim ki ona dokunma ihtiyacıyla kıvranıyordum. Bu görüntüler saldırıdan hemen sonrasına aitti. Bende oradaydım, bilincimi kaybetmiş bir şekilde babama sarılmıştım. İkimizde ıssız bir yolun ortasında kanlar içinde yatıyorduk.
Keşke bende orada ölseydim.
Sadece beş saniye sonra bir araba kameranın görüş açısına girdi. Aksa hemen videoyu durdurup görüntüyü yaklaştırdı. Cebinden çıkardığı telefonla arabanın plakasını çekti. Tanıdığımız tüm köklü ailelerin kendilerine ait plakaları vardı, bu plaka hiçbirinin değildi. Eğer katil tanıdığım biriyse büyük ihtimalle sahte plaka kullanmıştı.
Aksa videoyu yeniden başlatınca siyah zırhlı aracın içinde iki kişi çıktı. İkisi de onları çeken kameranın görüş açısındaydı ama sırtları dönüktü. “Aksa biraz daha yakınlaştırır mısın?”
Daha iyi görmemiz için kuzenim bir kez daha videoyu durdurup yakınlaştırdı. Gözlerimi kısarak biraz daha bilgisayarın üzerine eğildim. Ekranda sırtı dönük duran ikiliden biri siyah saçlıydı ve siyah bir takım elbise giymişti. Yanında duran adamın sarışın olduğu açıkça görünüyordu. Takım elbiseli adama göre daha iri cüsseliydi ve üzerinde beyaz bir gömlek, siyah pantolon vardı.
Nefesim kesildi.
Hemen bir yargıda bulunmamak için güçlükle konuşup, “Aksa,” diye fısıldadım. “Videoyu oynat.”
Aksa videoyu tekrar başlatınca ikisi yürümeye devam etti. Babamla ikimiz yerde yatarken tepemizde dikildiler ama hâlâ sırtları kameraya dönüktü. Biz yerde kanlar içinde yatarken bir süre orada dikildiler, daha sonra beyaz gömlekli adam bir şey yaptı. Uzaktan bir çekim olsa da elini pantolonunun cebine sokup üzerimize bir şey attığını gördüm.
Tam burada video bitiyordu. Arkalarına dönüp arabalarına bindikleri görüntüler yoktu. Eğer bu olsaydı yüzlerini görebilirdik ama videonun devamı yoktu. Daha fazlasını görmeyi beklediğim için soru dolu gözlerle Sonat’a döndüm. “Bu videonun kalanı nerede?”
“Çok uğraştım ama bende bulamadım.” Sonat dost canlısı bir ifadeyle omzuma dokunup, “Üzgünüm,” dedi. “Eski bir kamera olduğu için sık sık arıza veriyormuş. Kurtarabildiğim tek görüntü bu.”
“Sarışın adamın attığı o şey nedir?” Aksa görüntüleri biraz geriye sarıp videoyu yavaşlattı.
Bu işler onun uzmanlık alanı olduğu için neyi nasıl yapacağını çok iyi biliyordu. Sarışın adam elini cebinden çıkartıp bize doğru bir şey attığı an Aksa videoyu durdurdu. Onun attığı şeyi daire içine alıp görüntünün çözünürlüğüyle oynamaya başladı. Parmakları hızlı bir şekilde tuşların üzerinde hareket ettiğinde soluksuz bir şekilde işini bitirmesini bekledim.
“Görüntü kalitesi çok kötü, benden net bir şey bekleme, Farah ama daha anlaşılır bir hale getirebilirim.” Aksa biraz uğraştıktan sonra nihayet görüntüyü az da olsa netleştirebildi. O adamın üzerimize attığı şey daha anlaşılabilir bir hale gelince yutkunamadım. Bu bir paraydı.
Kurt sembollü gümüş para.
Sembolü net değildi ama bu alemde bir tek Kalenderlerin sembolik paraları vardı. Kurbanlarının üzerine attıkları o paralardan biri babamın cesedinin üzerine atılmıştı. “Siktir!” Aksa bilgisayarı bir kenara bırakıp hemen bana döndü. “Farah bu saçmalığa inanamazsın, amcamın katili Gurur olamaz!”
“Üzgünüm, Farah.” Sonat elimi tutarak cebinden çıkardığı gümüş parayı avucuma bıraktı. “Adamlarım bunu olay yerinde bulmuş.” Elimin içini cayır cayır yakan bu parayla bir anda her şey anlamını yitirmişti.
Sessizliğimi koruyarak elimdeki metal paraya bakıyordum. İki yüzünde kurt baskısı olan bu paranın babamın üzerine atıldığına inanamıyordum. Parayı avucumun içine hapsedip tüm gücümle sıktığımda Sonat benim için endişelenerek kolumu tuttu. “O herif için üzülmeni istemiyorum. Eğer istediğin intikamsa…” dediğinde güven verir gibi bana bakıyordu. “Sana yardım edeceğim.”
Aksa onun eline vurarak kolumdan çektiğinde sinirden yüzü kıpkırmızı kesilmişti. “Farah’ın Gurur’a savaş açması işine gelirdi, değil mi?” Kaşlarını çattığında gücü yetse Sonat’ı paramparça edebilirdi. “Gurur, Farah’ı çiğneyip seni bile öldürmüyor, amcamı nasıl öldürsün!”
Fark ettiği şeyle kuzenim ağız dolusu küfrederek kısık bir sesle homurdandı. “Bana da Gurur’u savundurttunuz ya, size diyecek hiçbir şey bulamıyorum!”
“Gözlerini aç ve iyi bak.” Sonat’ın yüz ifadesi sertleştiğinde Aksa’yı bilgisayarın ekranını gösterdi. “Sarışın adam, beyaz gömlek ve siyah pantolon sana bir şeyi çağrıştırıyor mu? O Gurur ve belli ki yanındaki de Ali.”
“Gurur değil.” Sessizliğimi bozarak ikisini de susturduğumda Sonat hızla bana döndü. İnanamayan bir ifadeyle baktığında sanki kahve gözlerinde gizli bir öfke vardı. “O adama olan aşkından gerçekleri göremeyecek kadar kör müsün?”
“Gurur’u tanırım, böyle bir şey yapmaz.” Bu sözlerle Aksa’ya rahat bir nefes aldırırken Sonat’ın kaşlarını çatmasına neden olmuştum. “O birçok şey olabilir ama babamın katili olamaz.”
Sonat’ın görmeyi beklediği tepkilerin tam tersini gösteriyor olmalıyım ki bir an hareketsiz kaldı. Bir şey söylemek için ağzını açtı ama tek kelime edemedi. Bunun aşırı öfkeden kaynaklı bir hareket olduğunu anlayabiliyordum çünkü gözlerindeki ifade buz gibiydi. Onun ne düşündüğü umurumda bile değildi, bu cinayetin arkasındaki isim Gurur değildi.
“Tüm kanıtlar gözlerinin önündeyken inkâr mı ediyorsun?” Sonat çenesini sıktığında gırtlağından çıkan sesi pürüzlüydü. “Ondan boşandın diye babanı öldürdü, bunun nesini anlamıyorsun?”
“Videodaki adam Gurur değil, diyorum.” Bilgisayarı alıp görüntüleri biraz başa sardım. Sarışın adam madeni parayı cebinden çıkardığında kaydı durdurup Sonat’a gösterdim. “Sol bileğinde Gurur’un taktığı deri bileklik yok.” O bilekliği çıkardığını hiç görmemiştim.
Onlar Aksa’yla resimdeki çerçeveye odaklanırken ben detaylara bakmıştım. Sonat’ın gözleri hafifçe kısıldığında şüphelerinde eksilen bir şey olmamıştı. “Belki de onun yaptığı anlaşılmasın diye bilekliğini çıkardı.”
“Gurur kimliğini gizli tutmak istiyorsa neden gümüş parayla kendini ele versin? Sence de bu çok tuhaf değil mi?” Kafama yatmayan çok şey olduğunu saklamayarak Sonat’a baktım. “Tanınmamak için arabasının plakasını değiştiriyor ama beyaz gömleğini değiştirmiyor.” Gurur bu kadar aptal bir adam değildi.
Ona bilgisayardaki görüntüyü gösterip alaycı bir sesle konuştum. “Kim olduğu anlaşılmasın diye yıllarca taktığı bilekliği çıkartıyor ama kendini ifşa ederek babamın üzerine gümüş para atıyor. Bunlar çok tutarsız şeyler ve Gurur düz bir adam.”
Elimdeki paranın ön ve arka yüzündeki kurt sembolünü gösterip, “Hangi yönden bakarsan bak, Gurur’un tek bir yüzü var,” dedim. “Evet, kuralsız oynar ama kalleşçe değil.” Belli ki birileri bu cinayeti Gurur’un üzerine yıkmak istiyordu.
Videodaki ince detayları fark etmeyip arka profilden ona benzeyen birini kadraja sokmuşlar. O adamı Gurur gibi göstermişler ve bu kamera kaydı elime geçsin diye bilerek silmemişler. Nefesimi bezgince vererek, “Bu Gurur değil,” dedim bundan emin bir şekilde. “Gurur net bir adam, yaptığı şeyin arkasında durur.”
Sonat tam bir şey söyleyecekti ki bu konudaki ısrarını kesmek için kaşlarımı çattım. “Eğer babamı öldüren o olsaydı Gurur cenazeye gelirdi. Bana olan öfkesine rağmen bunu yapacak kadar net bir adam.”
Bugün kimse bana bu işi Gurur’un yaptığını düşündüremezdi. “Babamın cenazesine gelmemesi bile onu aklıyor, o sadece öldürdüğü kişilerin cenazesine katılır.”
Cenazeye gelmemesinin tek nedeni bana kızgın olması değildi, Gurur istese de o cenazeye katılamazdı. Eminim gümüş para olayı benden önce onun kulağına gitmiştir. Babamın cenazesine gelmesi, başta ben olmak üzere herkese bu cinayeti kabul ettiğini gösterirdi. Emin değilim ama cenazeye katılmamasının nedenlerinden biri de bu olabilirdi.
“Yardımların için teşekkür ederim, Sonat ama bundan gerisini ben hallederim.” Bilgisayarın içindeki CD’yi çıkartarak ayağa kalktım. “Babamın cinayetini kendim araştırırım, senden tek istediğim babamın son sözlerine saygı duyman ve bundan sonra iş dışında benimle görüşmemen.” Onu arkamda bırakarak kapıya doğru yürüdüm. “Aksa seni yolcu etsin.”
Salondan çıkıp merdiveni tırmanmaya başladığımda bir elimde Kalenderlerin parası vardı, diğer elimde Gurur’u suçlayan bir CD. İşler gittikçe sarpa sarıyordu. Bu işi tezgahlayan insanlar belli ki Kalenderlerle kanlı bıçaklı olmamı istiyordu. Böyle bir tuzağa düşecek kadar aptal bir kadın değildim.
Odama girip CD ve gümüş parayı çekmecenin içine koydum. Birilerinin oyununa gelip kendime yeni bir düşman kazanmayacaktım. Aşiret ağaları ve bölge liderleri bana fazlasıyla yeterdi, bir de Gurur cephesinden bir saldırı görmek istemiyordum. O kafası kırık adam benden uzak, Allah’ına yakın olsun.
***
Atım hızlandıkça rüzgârda saçlarım daha çok dalgalanıyordu. At binmeyeli çok uzun zaman olduğu için bu hissi ve siyah yağız atımı çok özlemişim. Bugün İskender’in nöbeti bende olduğu için yanımda o da vardı. Gideceğim yerde Kılıç’a da ihtiyacım olabilirdi, bu yüzden konaktan çıkarken onu da yanıma almıştım. Zaza ise ondan istediğim yere çoktan gitmiş olmalıydı.
Nihat ve Esvet’e gelirsek… Onların bugünkü tek görevi annemle ilgilenmekti. Annem zor zamanlardan geçtiğinden etrafında sadece kendi kanında olanları görmek istiyordu. Gideceğimiz yere kadar yarıştığımız için İskender’i geçince keyfim yerine geldi. “Biraz daha çaba göstermelisin, İskender ağa.”
Bana yetişmek için atını dört nala sürerken arkamdan, “Kızım bilerek sana avans veriyorum!” diye bağırdı. “En önde gitmek ağalığın şanındandır.”
“Bunu öndeki şu herife de söyle.” Rüzgârı tenimde hissederken atımın yularını sıkarak biraz daha hızlandım. “Kılıç bu acelen nedir?” Her konuda beni geçmeyince rahat edemeyen biriydi.
Kılıç önde atını sürerken başını arkaya çevirip bize bakmadı ama gülüşünü duydum. “Benimle yarışmak istemen aptallıktı, hiçbir konuda benden daha iyi olamayacaksın.” O öyle sansındı.
Atım Fırtına’yı biraz zorlayınca sadece beş dakika içinde Kılıç’ı geçmiştim. Bende bu toprakların kızıydım ve babam bana atları sevdirdiğinden beri iyi bir biniciydim. Diyarbakır dağlarında atla ilerlerken nihayet varmak istediğim yere yaklaşmıştım. Biraz ilerideki tarlaların yanında duran yığınla adamı görebiliyordum.
Bu adamların yarısı benimdi, diğer yarısı da Haydar ağanın. Kulağına biraz kar suyu kaçırdığım için bugün onun topraklarını, yani kendi topraklarımı ziyaret edeceğimi biliyordu. Haydar ağa en önde durarak adamlarımın araziye girmesine engel olmaya çalışıyordu. Atım son sürat koşarken onlara yaklaşınca bir anda yularlara asıldım. Fırtına haykırırcasına kişneyip şaha kalkarak durduğunda herkesin gözleri bana kenetlenmişti.
“Diyesiniz hele, topraklarımda ne işiniz vardır ağalar?” Sadece Haydar ağayı bekliyordum ama burada diğer isyankâr sekiz ağa da vardı.
Anlaşılan hepsi buraya toplanıp Haydar ağaya destek olmak istiyordu, sonuçta hepsi aynı zihniyetteydi. Attan atlayarak indiğimde toprak ıslak olduğundan etrafa biraz çamur sıçramıştı. Çizmelerimle yeri ezercesine yürürken elimde deri örgülü kırbacım vardı.
Ne zaman ata binsem bu kırbacı hep yanıma alırdım ama bir kez bile atıma kıyıp ona vurmamıştım. Böyle anlarda bu kırbacı atım için değil, yoluma çıkan engellerde kullanmak için yanımda taşırdım. Haydar ağanın tam karşısında durup lakayt bir tavırla kırbacı katlayıp avucumun içine hapsettim.
“Destekçilerini de alıp topraklarımdan çık.” Kaşlarımı yavaşça çatarak ona arabasını gösterdim. “Hemen.”
“Sen ne edersin, Farah Hanım!” Adımı tükürürcesine söylediğinde yumruğunu sımsıkı sıkıyordu. “Tapusu sendeyse ne olmuş, görmez misin, bu tarlalarda hasadım var!”
“Merak etmeyesin ektiğin tohumun parasını sana ödeyeceğim.” Başımı çevirip bu uçsuz bucaksız tarlalarda neredeyse boyuma kadar uzanan mısırlara baktım. “Verimli topraklarım varmış, şu mısırlara bak hele.” Bakışlarımı atından inen İskender’e çevirdim. “Sen ne dersin amcam oğlu, Haydar ağa yerine hasadı biz mi yapsak?”
İskender yanımda durup sigara paketinden bir dal çıkardı. Hani sigarayı bırakmıştı? Anlaşılan can sıkıntısından yeniden başlamıştı. “Haydar ağayı yormayalım amcam kızı.” Sonunda can sıkıntısını giderecek bir şey bulmuş gibi sesi keyifliydi. “Ona nasıl hızlı bir hasat yapıldığını gösterelim.”
Sigarayı tam dudaklarının arasına yerleştirecekti ki elinden çekip aldım. İskender anlamayan bakışlarını bana çıkartınca çakmağı da aldım. Sigarayı yakıp dumanı içime çektiğimde İskender’in kaşlarının çatıldığını gördüm ama bunu umursamadım. Duman ciğerlerime ulaştığında buna hiç alışık olmadığım için öksürmemeye çalışarak Haydar ağaya döndüm.
“Bu topraklar benimse içindeki hasat da benim. Sen sadece ektiğin tohumdan sorumlusun ve o da sana ödenecek.” Adamlarıma küçük bir işaret yaptığımda arabalarının bagajını açtılar. Önceden onlara söylediğim gibi benzin bidonlarını alıp her biri buradaki bir tarlaya yöneldi.
“Durun!” Haydar ağa gür bir sesle bağırıp onlara engel olmak için bir adım atmaya kalkıştı ama yolunu kestim. “Geri bas, bugün sadece benim dediğim olacak!”
Bugün onlara verdiğim süre doluyordu. Akşama hepsini kapımda ve karşımda iki büklüm bir şekilde istiyorsam bunu yapmalıydım. Haydar ağa bu konuda ne kadar kararlı olduğumu görünce adamlarına dönüp çatallaşmış bir sesle, “Vurun hepsini!” diye bağırdı. “Kanlarıyla yıkayın burayı!”
Onun ve diğer ağaların adamları silahlarını çıkartıp bize doğrultunca, benimkilerde silahlarına davranmıştı. İki tarafta birbirine silah çekmişken korkusuzca karşımdaki ihtiyara baktım. “İlla dersin kan dökülsün.” Sakince konuşup başımı ağır ağır salladım. “O zaman görelim bakalım ilk kimden kan dökülür.”
Ciğerlerimi zorlayan sigaradan içime bir nefes daha çekerek Kılıç’a döndüm. “Getir onu.”
Kılıç yürüyüp bize ait arabalardan birinin kapısını açtı. Elleri arkadan bağlı bir adamı arabanın içinden yaka paça çıkardığında oğlunu gören Haydar ağa, “Tahsin!” diye bağırıp ona ulaşmaya çalıştı. Ancak kırbacımı kaldırıp dizine sertçe vurarak ona geri adım attırdım.
“Sen severdin baş kesmeyi, değil mi?” Dudağımın köşesi tehlikeli bir ifadeyle kıvrıldı. “İzleyesin o vakit.” Kılıç’a döndüğümde Tahsin’in dizinin arkasına vurarak onu yere düşürdü. Kılıç cebinden çıkardığı bıçağı onun gırtlağına yaslayınca Tahsin, “Baba!” diye haykırdı.
Küçük bir araştırma yapınca Haydar ağanın en değer verdiği oğlunun Tahsin olduğunu öğrenmiştim. Tahsin’in yeni öğretmen olduğunu ama henüz bir okula atanamadığını öğrendim. Babasının pis işlerinden uzak bir hayat sürse de şimdi olduğu gibi bir şekilde bu işlerin içine çekiliyordu.
Sandığı gibi onu öldürmeyecektim ama babasına karşı kullanmam için elimde ondan daha iyi bir aday yoktu. Tahsin dizlerinin üzerinde dururken boğazındaki bıçağa duyduğu korkuyla, “Baba…” diye fısıldadı. Yalvarırcasına Haydar ağanın gözlerinin içine bakıp yutkundu. “Bir kızım var.” Allah kahretsin!
Bunu gerçekten yapmak zorunda mıydım? Tahsin’e bakınca bile onda kendimi görüyordum. Tıpkı onun gibi bir zamanlar bende babamın pis işlerinden kaçmaya çalışmıştım ama bak, şimdi neredeydim. Duygularımı ustaca gizleyip bir canavarın gözleriyle Haydar ağaya bakıp sırıttım. “Sen onu düşünürsün, o kendinden çok kızını.”
“Sanırım bu duruma uygun çok güzel bir söz vardı.” O sözün ne olduğunu düşünüyormuş gibi davranıp dudaklarımı büzdüm. “Ben yanarım yavruma, yavrum yanar yavrusuna.”
Bu durumdan zerre kadar haz almazken mutluymuş gibi davranıp kahkaha attım. “Belki torununu da buraya getirmeliyiz, kaç yaşında?” Bir çocuğu asla tehlikeye atmazdım ama onlar bunu bilmiyordu.
Her sözümle Haydar ağanın yüzü kızarıp sinirden gözbebekleri küçülürken Tahsin yalvararak bana bakıyordu. “O daha dört aylık.” Çamurun içinde dizlerinin üzerinde dururken aceleyle, “Beni öldür!” dedi. “Birini öldüreceksen beni öldür ama kızıma dokunma.” Kızı çok şanslıydı çünkü onun için canını bile verecek bir babası vardı.
Kalbim öyle bir acıdı ki yalnız olsam ağlayabilirdim. Bir zamanlar benim de böyle bir babam vardı ama onu benden almışlardı. Haydar ağanın sinir küpüne dönen suratına bakıp ona arkasındaki adamları gösterdim. “Üçe kadar sayacağım eğer bu silahlar inmezse…” Rahatça omuzlarımı silktim. “Tahsin’in selasını okuturuz.”
Bir ve ikiyi atlayarak bir anda, “Üç!” dediğimde Haydar ağa benimle aynı anda, “İndirin silahları!” diye bağırdı. Akıllı insanları severim.
Onun adamları silahlarını indirince, işaretimle benimkilerde indirdi ancak Kılıç, Tahsin’in boğazındaki bıçağı çekmedi. Benden yeni bir emir gelene kadar o bıçağı çekemezdi. Haydar ağa yakama yapışmamak için kendini zor tutarken celallenerek, “İstediğin oldu!” diye bana sesini yükseltti. “Bırak oğlumu!”
“Akıllı olursan oğluna zarar gelmez ama rahat durmazsan buradan oğlunun cesediyle gidersin.” Bu işi kan dökmeden halletmek istiyorsam Tahsin bir süre daha boynundaki bıçağa katlanmalıydı. Onu bırakırsak bu densiz adam tekrar bana silah çekmeye kalkışabilirdi.
Adamlarımın her biri buradaki bir tarlanın başlangıcına bir bidon benzin döktü. O benzinleri tüm tarlalara dökemezlerdi, zaten buna gerek de yoktu. Rüzgâr sert esiyordu, tarlaların başına dökülen benzin alev aldığında yangın kalan tüm mahsule yayılacaktır.
Haydar ağaya, daha sonra da onun arkasında duran sekiz ağaya baktım. Onların öfkeli suratlarına bakarken yarı ettiğim sigaradan bir nefes daha ciğerlerime çektim. “Madem ki siz bana karşı çıkarak bir kıvılcım yaktınız…”
Onların gözlerinin önünde elimdeki sigarayı benzinin döküldüğü mısır tarlasına attım. “Bende o kıvılcımı ardıma katıp bir yangına çevirmezsem!”
Sigaranın düştüğü yerde benzin olduğu için bir anda alev aldı. Diğer tarlaların başında duran adamlarımda işaretimle tarlalardaki hasadı yakmaya başlayınca Haydar ağa kendini parçalarcasına, “Mahsulüm!” diye feryat etti. Öne atıldı ama hangi birini söndürecekti ki?
Altın sarısı mısırlar tutuşarak yanmaya başlamıştı. Her tarlada başlayan yangın o kadar hızlı büyüdü ki esen rüzgarla her yere yayılıyordu. Buradaki ağaların her biri bana küfretti, bağırıp tehdit ettiler hatta üzerime yürüdüler ama adamlarım hiçbirini bana yaklaştırmadı. Tahsin elimde olduğu için ben veya adamlarımı vuramıyorlardı. Gerçek anlamda onları avucumun içine almıştım.
Etrafımda gördüğüm bu koskoca arazideki mahsul sadece yarım saat içinde küle dönmüştü. Tarlaları sarıya boyayan mısırlar cayır cayır yanarak yerini siyah bir karaltıya bırakmıştı. Burnuma gelen is ve yanmış mısır kokusu bana nefes aldırmıyordu. Şimdi etrafımdaki tüm tarlalar küle bulanmış gibi simsiyahtı. Sanki güzel olan her şey er veya geç karanlığın bir parçası oluyordu.
Etrafta o kadar yoğun bir duman vardı ki yanan mahsulden yükselen dumanı civardaki herkes görüyor olmalıydı. Gökyüzünü kaplayan bu devasa duman ve burada yaptıklarım, yarına kalmadan tüm Diyarbakır’da konuşulacaktı. Haydar ağa ve diğer aşiret ağaları engel olmaya çalışsalar da olanları durduramamışlardı.
Haydar ağa sinirden gerim gerim gerilirken öfkesine yenilip bir anda silahını çıkardı. Yanan mahsulün acısıyla bir anlığına oğlunu bile unutmuştu. Delici gözlerle bana bakarken gözünü bile kırpmadan silahı alnıma doğrulttu. “Sen eceline susamışsın!” Daha adamlarım onu durdurmadan tetiğe basmaya kalkıştı.
Parmağı tetiğe baskı uygulamadan önce kulağımın yakınında geçen bir kurşun ona isabet etti. Kurşun Haydar ağanın koluna saplanınca elindeki silah yere düşmüştü. Can acısından tuhaf sesler çıkartıp kanayan kolunu tuttuğunda arkasındaki ağalar bir adım geriye çekilmişti. Hepsi endişeyle etrafına bakıp bu kurşunun nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu.
Zahide.
Konaktan çıkmadan önce Zaza’yla konuşup bugünkü planımdan ona bahsetmiştim. Benden önce buraya gelip yerini aldığını bildiğim için bu kadar rahattım. Arkamda iyi bir keskin nişancım varken gözüm kapalı kurşunların içine atlayabilirdim. Ani bir kararla buraya gelip ortalığı karıştırmamıştım, her ihtimali önceden düşünüp gereken tüm tedbirleri almıştım.
Hüseyin ağa karşımda dikleştiğinde iri bedeniyle beni korkutacağını sanıyordu. “Bu yaptığını yanına koymayız!”
“Haydar ağa için endişelenmeyesin, senin derdin daha büyüktür.” Gözlerinin içine baktığımda onun öfkesinden besleniyormuşum gibi sırıttım. “Sen burada Haydar ağaya yaltaklanırken adamlarım oturduğun konağı boşaltmak için yola çıktı.”
İhtiyar yüzü bembeyaz kesildiğinde diğer ağalara döndüm. “Sizin de öyle, geri döndüğünüzde oturacak bir eviniz olmayacak.”
Adamlarım her birinin kapısına dayanmış olmalı ki sırasıyla hepsinin telefonu çalmaya başladı. Tuhaf gözlerle birbirilerine bakmalarının nedeni sözlerimde ciddi olduğumu anlamalarıydı. “Açın hadi.”
Ceplerinde çıkardıkları telefonları gösterdim. “Kapıdaki itleriniz arıyor olmalı açın ve onlara adamlarıma karşı koymasını söyleyin. Böylece camınızı, pencerenizi indirip, tüm komşularınızın gözleri önünde karınızı ve çocuklarınızı yaka paça dışarı atsınlar. Hadi!” diye sesimi yükselterek kaşlarımı çattım. “Tüm Diyarbakır’ın maskarası olmak istiyorsanız karşımda durmaya devam edin!”
Benim de telefonum çalınca hepsinin gözleri önünde telefonu çıkartıp hoparlörü açtım. “Seni dinliyorum, Erkan?”
“İstediğiniz gibi bizim çocukları o ihtiyarların kapısına yığdım. Adamları karşı çıkıyor, ne yapmamızı istersiniz?”
Karşımda duran aşiret ağalarının gergin suratlarına bakıp çenemi dikleştirdim. “Karşı çıkan herkesi kurşundan geçirin. İki saat içinde bana ait tüm mülklerin boşaltılmasını istiyorum.”
Erkan’ın, “Ateş edin!” diyen sesi gelince Haydar ağa başta olmak üzere tüm aşiret ağaları, “Dur!” diye haykırdı. O evlerde karıları ve çocukları olduğu için korkuya kapılıp hepsi üzerime yürüdü. “Farah Hanım yapma!”
“Erkan biraz bekleyesin, hatta kal,” dedikten sonra telefonu tutan elimi yan tarafıma indirip bakışlarımı onların kızgın suratlarına diktim.
Öfkeleri eğer ete kemiğe bürünseydi yemin ederim karşılarında dağ taş dayanmazdı. Ancak şöyle bir şey vardı ki hiçbir öfke yıllardır içimde bastırdığım volkanla kıyaslanamazdı. “Evimden, bağımdan, toprağımdan çıkmanız için size akşam saat sekize kadar mühlet veriyorum!” Madem güzellikle laftan anlamıyorlardı, bende bundan sonra hepsinin anladığı dilden konuşacaktım.
“Hepinizin burada bir adı ve şanı var, sizi dışarı ben atarsam kimsenin karşısına çıkacak yüzünüz kalmaz.” Bu iyiliğimi de unutmasalar iyi ederlerdi. “Hak etmeseniz de itibarınızı kurtarmak için size akşama kadar zaman tanıyorum.”
Bu konuda ne kadar kararlı olduğumu gösterircesine omuzlarımı dikleştirdim. “Artık siz isteseniz de ben sizi tebaamda istemiyorum. Akşam sekiz olmadan mülklerimden siktir olup gidin yoksa bugün olanlar yapacaklarımın yanında bir hiç kalır!” dedikten sonra hepsine sırtımı dönüp atıma doğru yürüdüm.
Simsiyah tüyleri olan atın sırtına atlayıp son kez aşiret ağalarına baktım. “Daha önce de dediğim gibi ya bu kervanı güderim ya da yerle bir ederim! Yaratacağım enkazın altında kalmak istemiyorsanız bir daha mülklerime adım atmazsınız!” Bunları söyledikten sonra Fırtına’yı dörtnala koşturup hepsini arkamda bıraktım.
Onların yanından ayrıldıktan sonra bir süre daha tek başıma at sürdüm. Dağın en yüksek yamacına çıktıktan sonra atımı bir ağaca bağlayıp kendimde başka bir ağacın gölgesine oturdum. Kışın soğuğunda üşüyordum, üstelik oturduğum yerde nemliydi. Bunu umursamayıp çantamdaki günlüğümü çıkardım. İçimi dökebildiğim tek şey bu günlüktü.
Merhaba baba.
Bugün sana olan özlemimden bahsetmeyeceğim, seni ne kadar çok özlediğimi zaten biliyorsundur. Baba artık yemeklerimi yiyor, geceleri ilaçlar olmadan uyuyor ve arada etrafımdaki insanlara gülümsüyorum. Sadece sen biliyorsun yediğim yemeklerden hiç tat almadığımı, her gece bir daha uyanmamayı dileyerek gözlerimi kapattığımı ve gülüşlerimin sahte olduğunu.
Baba yaşamak nasıl bir histi? Sanki senin ölümünle kendim için yaşamanın nasıl bir his olduğunu unuttum. Baba… Babam… Her şeyim, sensiz yaşamak bile ölmekten daha ağırmış. Bazen o kurşunun sırtım yerine neden kafama ya da kalbime isabet etmediğini düşünüyor ve o silahı tutan ele kızıyorum.
Biliyor musun, ben bugün bir babayı kaçırıp küçük kızıyla tehdit ettim.
Gözyaşlarım günlüğün sayfasına düşerken kısık bir sesle hıçkırarak başımı salladım. Bu gerçekten ben miyim? Baba kimse bilmesin ama sen bil ne kadar üzgün olduğumu. Liderlik ateşten bir gömlekmiş ve ben daha şimdiden yanmaya başladım.
Sana bunları anlatıyorum diye sakın benim için üzülme. Sana söz veriyorum bir şekilde işleri yoluna koyacağım ve katillerini bulacağım. Artık hayattaki tek amacım bu, katillerini bulmak. O gün gelene kadar ölmeyeceğim, eskisinden daha fazla hayata asılacağım. Annemi de düşünme lütfen, ona çok iyi bakacağım.
İstediğin gibi bugün Sonat’la olan dostluğuma da son verdim. Liderlik masasında dönen işler dışında onunla görüşmeyi düşünmüyorum. Gurur’a gelirsek… Artık ona ne kırgınım ne de kızgın. İtiraf ediyorum ölümünden sonra onu yanımda görmeyi çok istedim, yanımda olmadığı için ona kırılıp kızdım da.
Ancak biraz düşününce ne kızmaya hakkım var ne de kırılmaya. Onu kendimden uzaklaştırıp hayatımda çıkartan bendim. Böyle bir durumda yanımda olmadığı için ona gönül koyabilir miyim? Sağlıklı bir kafayla düşününce beni görmeye gelmemesini anlıyorum.
Nihayet bitti… Onun için Farah, benim içinse Gurur defteri sonsuza dek kapandı. Olması gerektiği gibi.
Eğer dua kapılarım açıksa dilerim Allah’tan gönlüne göre birini bulur ve onunla çok mutlu olur. Artık kendim için istediğim bir mutluluk yok, o mutlu olsun. Ama benden uzakta ama benden sonsuzlukta…
Artık herkes için Haraf olsam da ben hâlâ senin küçük kızınım baba. Bu günlüğün sayfalarında hâlâ senin kızın Farah’ım. Her gün günlüğümün sayfalarını doldurmaya devam edeceğim. Bir gün aynaya baktığımda kendimi tanıyamazsam ve eskiden nasıl biri olduğumu hatırlayamazsam… Bir zamanlar olduğum kişiyi bu günlüğün sayfalarında arayacağım.
Seni çok seviyorum baba, bildiğinden daha fazla ve sandığından daha çok.
Bir tuğla kalınlığında olan günlüğümü kapatarak gözyaşlarımı sildim. “Artık gitme zamanı geldi, Fırtına.” Günlüğü çantama koyarak ayağa kalktım. Çiseleyen yağmur beni mutlu etmişti. “Tam isabet.” Yanan mahsulden kalan yangın iyice etrafa yayılmadan yağmur onu söndürürdü.
***
Esvet’i aradığımda annemle Sümbül konağına taşındıklarını söylemişti. Onların yanına gitmeden önce büyük konağa uğrayıp Elmas ablayla biraz zaman geçirmek istedim. Tabii annemin bundan haberi olmayacaktı. Yakında Diyarbakır’dan ayrılacaktım, Elmas ablayı çok ihmal ettiğim için birkaç saatimi ona ayırmaya karar vermiştim.
“Birlikte daha kaliteli zaman geçirelim derken düşündüğüm şey fasulye ayıklamak değildi.” Homurtum mutfakta çalışan kızları güldürdü. Konağa dönünce Elmas abla beni mutfağa sokmuş ve önüme bir sepet dolusu taze fasulye koymuştu.
Fasulyenin uçlarını kesip onları ayıklarken somurtmadan duramıyordum. “Kızlar bu işi yapar,” diye sızlanarak tam karşımda oturan kadına baktım. O da benimle fasulye ayıklıyordu. “Gel seni akşam yemeğine çıkartayım.”
Bana tripli olduğu için katı bir suratla çenesini kaldırıp fasulyeleri gösterdi. “Git ananı yemeğe çıkar, ben ablanım.”
Kendimi tutamayıp kısık bir sesle güldüm. “Daha kaç kez özür dileyeceğim? Abla desem de sende benim bir annemsin, bunu biliyorsun. Siz iki kadın beni ateş hattında bırakıyorsunuz.” Biraz ona şımarıp öne uzandım ve yanağından makas aldım. “Yerim ben bu kadının tribini.”
“Elleşme,” diye söylenerek elime hafifçe vurması çok komikti. “Geldin geleli yüzünü göremedim, akşam da burada kalmayacaksın.”
İç çekerek biraz ciddileştim. “Annem senin gibi değil, acısıyla nasıl başa çıkacağını bilmiyor.” Babam öldüğünden beri yatağından hiç çıkmamıştı. Daha bugün onu zorla odasından çıkarmışken tekrar içine kapanmasını istemiyordum. “Hepimiz çok kötü günlerden geçiyoruz, birbirimize karşı daha anlayışlı olmalıyız.”
“Bunu bilirim, Farah.” Üzgünce başını salladığında aslında o da annemden daha iyi durumda değildi ama güçlü görünmeye çalışıyordu. “Hepimiz için çok zor ama senin için daha zor olduğunu da bilirim.” Sepetin içinden bir tane daha fasulye alıp meraklı bakışlarını bana çıkardı. “Bugün nereye gittin?”
“Atımla biraz gezdim.”
“Hepsi bu mu?” Bana inanmadığını gösterircesine kaşlarını yukarı kaldırdı. “Sadece gezdiğin için mi, döner dönmez konağın etrafındaki adam sayısını arttırdın?”
“Tedbirdendir ana.” Unutup yine ona anne dediğimde gözlerinin içi ışıldayınca bir seferliğine kendimi düzeltip abla demedim.
“Hanımım kahve koyayım mı size?” Yazgül ocaktaki yemeği karıştırıp kahve teklifiyle bana bakınca gülümsedim. “Hacer mi kahveyi yapsa?” Ona Elmas ablayı gösterdim. “Yazgül kahve yapmayı bilmez demişti.”
“Tövbe.” Elmas abla uzanıp kafama hafifçe vurdu. “Yalan da söylemeye başlamış.”
Onu biraz neşelendirdiğim için keyfim yerine gelmişti. Muzır gözlerle Yazgül’e dönüp parmağındaki yüzüğe baktım. “Civan ne zaman askerden dönüyor?”
Nişanlısına kavuşma hayaliyle iç çekti. “İki ayı kalmıştır hanımım.”
Ona tam yeni bir soru soracaktım ki mutfağa giren Caner memnuniyetsiz bir ifadeyle yüzünü buruşturdu. “Güya hanımağa olacaksın ama burada oturmuş, fasulye ayıklayarak ırgatlarla çene çalıyorsun.”
Abim olacak şerefsize bakıp ona tatlı tatlı gülümsediğimde elimdeki bıçağı gösterdim. “Aynı anda hem fasulye ayıklayıp hem de birinin boğazını nasıl deştiğimi görmek ister misin?”
“Başlamayın yine.” Elmas abla ikimizi susturarak Caner’e döndü. “Yemeğin pişmesine daha var ama karnın açsa sana hızlıca bir şeyler hazırlarım.”
“Zıkkımın kökünü yesin,” dediğimde Caner kaşlarını çatarak mutfağın içine yürüdü. “Benimle derdin ne lan?”
Kinayeli gözlerle onun pişkin suratına baktım. “Tek tek sayayım mı?”
“Kalsın!” Bir sandalye çekerek masadaki yerini alıp Yazgül’e döndü. “Bana da bir kahve yap.”
Yazgül cezveyi çıkartıp işe koyulduğunda bende fasulye sepetini Caner’e doğru ittim. “Çalışmayana ekmek yok bu evde.” Bir zamanlar onun beni zorbaladığı gibi artık her fırsatta ben onu zorbalıyordum.
Sepetteki fasulyelere bakıp bir küfür savurduğunda yüzünde dehşet verici bir ifade vardı. “Sen iyice azıttın, bir ağa oğlunun fasulye ayıkladığı nereden görülmüş?”
Masadaki diğer bıçağı alıp eline tutuşturdum. “Hanımağan bile gocunmadan fasulye ayıklıyor, sen kimsin ki bana üstünlük taslıyorsun?” Sinirden çenemi sıkarak ikinci kez ona sepeti gösterdim. “Yemeğini hak et yoksa bu akşam aç yatarsın.”
“Farah son günlerde ciddi anlamda sabrımı zorluyorsun!”
“Benimkini zorladığın için böyle bir muamele görüyorsun!”
Birkaç saniye dik dik gözlerimin içine baktı ama benim sert bakışlarım galip gelince önüne döndü. Sepetin içinde bir fasulye alırken kısık bir sesle bana küfretmekle meşguldü. “Artık şu sikik yerden ayrılıp İstanbul’a dönmek istiyorum!”
“Caner sen bir yere gitmiyorsun,” diyerek onu şoke ettim. Bu haber karşısında Elmas abla bile şaşırarak bana baktı. Caner sandalyesinden kıpırdanarak bana döndüğünde gözlerindeki öfke artmıştı. “Neyden bahsediyorsun?”
“İstanbul’a gelip ne yapacaksın?” diye sordum sakince. “Eskisi gibi malikanede yaşamana izin verir miyim sanıyorsun? Baban öldü.” Bir zamanlar onu çok mutlu eden bu gerçeği burnundan fitil fitil getirecektim. “Üvey annenin evinde bir sığıntı gibi mi yaşayacaksın?”
Sıktığı elini masaya geçirip ağzından tükürükler saçarak, “O benimde evim!” diye bağırınca soğukça güldüm. “İki gün önce babamın vasiyeti okundu ve malikaneyi anneme bıraktığını sende duydun. Annemin evinde yerin yok.”
“Ama o evde kız kardeşim var.”
“Yok!” dedim kızgın bir sesle. “Bana bakınca artık kız kardeşini görebiliyor musun?” Yıllarca bana yaşattığı her şey gözlerimin önünde bir bir canlandığı için dişlerimi gıcırdatarak sıktım. “Sen kız kardeşini Gurur’un adamlarının önüne attığın gün öldürdün.”
Başımı iki yana sallayarak bu gerçeği anlamasını istedim. “Artık seni düşünen, taş kalbinde küçük bir iyilik arayan, Farah yok.” Elimdeki meyve bıçağını kendime doğrultarak gözlerinin en derinine baktım. “Artık karşında senden nefret eden, tiksinen ve ölmeni dört gözle bekleyen bir kadın var.”
Belki de ilk kez Caner’in gözlerinde küçük bir pişmanlık kırıntısı gördüm. Şimdilerde gördüğü bu kadının onun eseri olduğunu iyi bildiğinden gözbebekleri titremişti. Eğer beni Gurur’un adamlarına teslim etmeseydi onunla hiç evlenmeyecek ve planladığım gibi yurtdışına gidip yüksek lisansımı yapacaktım.
Arzuladığım mesleği yapmamı elimden alan kişilerden biri de Caner’di. En acı verense Caner iyi bir evlat ve örnek bir insan olsaydı o zaman babam bana değil, ona bırakırdı koltuğunu. Bende böylece tüm bu işlere bulaşmaz ve hep istediğim hayatı yaşardım. “Senin yaptığın her şey hayatımı şekillendirdi.” Bu sözler dudaklarımda saf acıyla çıktığında Caner nefes bile alamadı.
“Sen sadece kendinden sorumlu değildin, bir abi olarak benden de sorumluydun.” Alayla gülüp bembeyaz kesilen yüzünü izledim. “Sorumluluğumu almak şöyle dursun, sen hayatımı zorlaştırmaktan başka bir şey yapmadın. Bugün babamın koltuğuna oturuyorsam bu bile senin yüzünden.”
Ona bakmak bile midemi bulandırıyordu. “Bundan sonra seni görmek istemiyorum.” Bunu söylerken hiç olmadığım kadar kararlıydım.
“Ne annen ve babana iyi bir evlat oldun ne de bana iyi bir abi. Hepsini geçtim…” Engel olamadığım bir dürtüyle yüzümü buruşturdum. “Sen iyi bir insan bile değilsin, daha doğrusu insan değilsin.” Sözlerim acımasız olabilirdi ama hak ettiği şeyleri duyuyordu.
“Hayatta hiçbir amacın yok, tek bildiğin yiyip içip yatmak. Hayvanlar bile senden daha iyi bir yaşam sürüyor, şu zamana kadar kime ne faydan dokundu?” Onu düşünmeye zorladığımda cevap olarak bana hiçbir şey söyleyemedi çünkü aklına yaptığı tek bir iyilik bile gelmiyordu.
“Babanla birlikte farz et kız kardeşinde öldü.” Tek bir mimiğin bile oynamadığı donuk suratına bakmayı bırakıp sepetin içinden bir fasulye daha aldım. “Artık geriye tek bir yakının kaldı ve o da annen. Ya adam olup burada kalır ve kendini annene affettirmeye çalışırsın ya da seni öldürürüm, Caner.”
Mutfağın içi buz kestiğinde tehditkâr tavrım herkesi susturuyordu. Ondan kurtulmaya can attığımı gizlemeyerek omzumun üzerinden Caner’e baktım. “Bu sana verdiğim son şans, yine bildiğini okursan babamın üzerine yemin ederim ki seni öldürürüm!”
Elmas anne dehşete kapılıp eliyle ağzını kapattığında Caner’in nefes alışları hızlanmıştı. Babama olan sevgimi herkes bilirdi ve onun üzerine bir yemin ettiysem bu yemini tutardım. “Beni buna zorlama,” dedim kararlı ve katı bir sesle. “Değişmek için çaba göstermezsen andım olsun ki katilin olurum!”
“Tamam.” Sesini bulup nihayet bir şey söyleyerek yenilgi içinde başını salladı. Kabul etmekten başka çaresi yoktu çünkü ona başka seçenek sunmuyordum. Burada yaşamaktan nefret etse de isteksizce kabul etti. “Burada kalıp bir gün beni tekrar İstanbul’a çağırmanı bekleyeceğim.” O gün hiç gelmeyecekti.
“Merak etme akıl hocanı senden almayacağım,” dedim alayla. “Kerim amcam ve asalak ailesini de Diyarbakır’a sürgün ediyorum. Hiçbirinizin ayağımın altında dolaşmasını istemiyorum, burada kalıp yiyin birbirinizi.” Daha fazla babamın kan emici akrabalarını İstanbul’daki evimde ağırlamayacaktım. Özellikle Seçil’i görmek bile istemiyordum.
Yazgül kahvelerimizi yapıp pestil ve kuru yemişle önümüze bıraktığında burada konuşan tek kişi bendim. “Sen ve yandaşçılarına her ay belli bir miktar para göndereceğim. O parayı bir ay boyunca idareli kullanmayı öğrenin, ay sonu gelmeden bitirirseniz benden zındık alamazsınız.” Hepsinin o şatafatlı günleri geride kalmıştı.
Babamın avukatı Veysel amca onun vasiyetini bize okuduğu için Caner her şeyin tek sahibi olduğumu biliyordu. Babam onu, Kerim amcayı ve ailesini mirasından çıkartmış. Leyla’yı kaçırarak başımıza büyük belalar açtıkları için babam onları böyle cezalandırmış. Vasiyet okunurken Veysel amcanın söylediği her kelimeyle abim ve amcamın suratının aldığı şekil hâlâ beni keyiflendiriyordu.
Babam bu konak başta olmak üzere buradaki birçok şeyi Elmas abla bırakmıştı. Buna çok sevinmiştim, Elmas abla burada yıllarını geçirmişti ve her şeyin en iyisini hak ediyordu. Babamın anneme ve İskender’e bıraktığı şeylerin de bir sayısı yoktu, geri kalan her şeyi bana bırakmıştı.
Her şehirdeki arsalarımız, evler, oteller, şubeler, holding, kulüpler ve daha birçok şey… Hepsinin tek sahibi artık bendim. Babamın Elmas ablaya bıraktığı mirasında küçük bir madde vardı. Bu madde Caner ve amcamın hiç hoşuna gitmemişti hatta abim öfkesine yenilip Veysel amcanın üzerine bile yürümüştü.
Elmas anne ona kalan tüm mülkleri işletebilir ve kiralayabilirdi ama satamazdı. Bir şeyi satmak istiyorsa bunun için benimde imzam gerekiyordu. Babamın neden böyle bir tedbir aldığını Elmas ablada çok iyi biliyordu. Caner’in onu kandırıp elindeki her şeyi sattırmasını ve kumar masalarında harcamasını istememişti. Elmas anne onun yalanlarına aldanırsa diye babam beni devreye koymuştu.
Tabii bu haberi Caner ve amcam hiç hoş karşılamamıştı. Babam onları mirasından mahkûm edince gözünü Elmas annenin malına dikmişlerdi. Fakat ondan da bir çöp kopartamazlardı çünkü Elmas anne buna izin verse ben vermezdim. Altına imzamı atmadığım hiçbir mülk satılamazdı. Ne diyebilirim ki babam ölümüyle bile işe yaramaz oğluna ve kardeşine iyi bir ders vermişti.
“Hanımım.” İçeri giren bir koruma karşımda ceketinin önünü kapatarak başını hafifçe eğdi. “Misafirleriniz var.”
Bileğimdeki saate bakınca dudaklarım belli belirsiz kıvrıldı. Saat akşam sekizi bulmak üzereydi, bu olmadan önce tıpış tıpış kapıma geleceklerini biliyordum. Mutfaktan çıktığımda kimin geldiğini görmek için Elmas abla ve Caner peşimden geliyordu. Konaktan çıkıp avluda durduğumuzda gördüğüm dokuz aşiret ağasına alaycı gözlerle bakıyordum.
Zaza onu vurduğu için Haydar ağanın kolu omzuna asılıydı. Hasta yatağından çıkıp buraya gelmesi bile her şeyi açıklıyordu. “Hayırdır ağalar?” Onların yenik suratlarına, düşen omuzlarına ve af dileyen bakışlarına küstah bir ifadeyle baktım. “Sizi kapıma getiren sebep nedir?”
Haydar ağa başındaki şapkayı çıkartıp göğsüne bastırarak başını eğince, aynı şeyi Hüseyin ağa ve diğerleri de yaptı. Hepsi karşımda iki büklüm durup başlarını eğince, Caner şoke olarak gözlerini belertti. Onlara boyun eğdireceğimi hayal bile edemezdi. “Biz hata ettik hanımım.” Haydar ağa yanıma gelerek herkesin gözleri önünde elimi tuttu ve öperek başına koydu. “Affına sığınırız.”
Hemen ardından Hüseyin ağa yenilgiyi kabullenerek elimi öpüp alnına koydu. “Bağışlayasın bizi, sana biat ederiz.” Başka çareleri yoktu yoksa saat tam sekizde, yani on dakika sonra kapılarına diktiğim adamlarım her birini yaka paça dışarı atacaktı.
Hüseyin ağadan sonra diğer yedi aşiret ağası da başını eğip sırasıyla elimi öperek af dilemişti. Hepsinin pişmanlığı gözlerinde okunuyordu. Sandıkları gibi kolay sindirecekleri biri olmadığımı anlayınca bana teslim olmaktan başka çareleri kalmamıştı.
Kapıma geleni geri çevirecek değildim. “Buyurasınız hele.” Büyüklük gösterip onları konağa davet ettim. “Belli ki konuşacaklarımız vardır.”
Bu adamları kapı dışarı edebilirdim ama bu işime gelmezdi. Her biri köklü bir aşiretin ağasıydı, istediğimde bana adam ve silah temin edecek insanlar bunlardı. Bu yüzden yirmi iki aşiret ağasının her birini tebaam altında istemiştim. Nihayet bu eski kafalı insanlara bir kadının liderliğini kabul ettirebilmiştim.
Artık gönül rahatlığıyla İstanbul’a dönebilirdim.
***
Bana karşı çıkan son aşiret ağaları da liderliğimi kabul edince bir hafta daha Diyarbakır’da kalmıştım. İhtiyar heyetiyle her gün divan odasında toplanıp saatler süren toplantılar yapmıştım. Bazen ben onların şartlarını kabul etmiştim bazense onlar benim… Benim için çok yoğun ve yorucu geçen bir haftaydı ama nihayetinde bir düzen tutturabilmiştik.
Yokluğumda oradaki işlerle ilgilenmesi ve her konuda beni bilgilendirmesi için Kılıç’ın babası Davud ağayı görevlendirmiştim. İstanbul’da yaşıyor olabilirdim ama bir ayağım hep Diyarbakır’da olacaktı. Babamın yaptığı gibi bir şekilde hem buradaki işleri hem de memleketteki işlerle ilgilenecektim.
Diyarbakır’dan bu kadar erken ayrılmam bir tek Elmas anneyi üzmüştü ama yıl içinde defalarca oraya gideceğimi ikimizde biliyorduk. Yirmi iki aşireti boş bırakamazdım, her zaman kontrolüm altında olmalılardı. Bir zamanlar babamın yaptığı gibi her fırsatta Diyarbakır’a gidip sık sık kendimi onlara hatırlatmalıydım.
Bu yüzden Elmas anneyle uzun uzun vedalaşmamıştık çünkü bu birbirimizi son görüşümüz değildi. Konaktan ayrılmadan önce Seçil taburcu olduğu için kötü haberi ona da vermiştim. Kerim amcam, Nesibe yenge ve Seçil’de bavulunu toplayan kişilerin arasındaydı. Eskiden olduğu gibi yine evimde yaşayacaklarını düşünecek kadar arsızlardı.
Caner başta olmak üzere hepsini Diyarbakır’a sürdüğümü, bundan sonra rızam olmadan İstanbul’a dönemeyeceklerini söylediğimde suratlarının aldığı ifade çok hoşuma gitmişti. Tabii ki bunu hoş karşılamamışlardı hatta Nesibe yengem fenalık geçirmişti. Seçil ise deliye dönmüştü ama eskisi gibi onlardan korkmadığım için hepsini susturmuştum.
Bir saatlik bir tartışmadan sonra kararımı değiştiremeyeceklerini anlamışlardı. Bundan nefret etseler de artık konakta kalıp orada yaşayacaklardı. Hiçbirinin buraya gelip ayağımın altında dolaşmasına izin vermeyeceğim. Bu konudaki sözümü çiğnerlerse hepsinin para akışını keser ve onları Tozlulardan men ederdim. Sabrımı zorlarlarsa gerçekten bunu yapardım.
Bu sabah İstanbul’a dönmüştük, annem ve kuzenlerim yol yorgunu olduğu için konakta kalıp dinlenmek istediler. Ancak benim artık dinlenmek gibi bir lüksüm olmadığı için hazırlanıp şirkete gelmiştim. Babam öldüğünden beri şirketteki işler çok birikmişti, hepsini bir şekilde halletmeliydim. Öğle saatlerine kadar bir toplantıdan diğerine girdiğim için gözlerimde yorgunluk akıyordu.
Programım o kadar doluydu ki yemek yiyecek vaktim bile yoktu. Babamın ofisinde ve onun koltuğunda otururken bir belgeyi imzalayarak mali müşavirden gelen Zekeriya Bey’e uzattım. “Bunu muhasebeye iletin, daha fazla çalışanların maaş ödemelerini geciktirmesinler.”
Zekeriya Bey belgeyi alıp dışarı çıktığında bileğimdeki saate baktım. Sıradaki toplantıya katılmama birkaç saat vardı. “Bugünlük bu kadar yeter.” Bir zamanlar babamın danışmanlığını ve avukatlığını yapan Veysel amca ihtiyar bakışlarını bana dikti. “Kendine çok yükleniyorsun, kalanları yarın yaparsın.”
Sağlığımın kötü etkilenmesinden endişe ederek bana kapıyı gösterdi. “Asistanına söyle kalan toplantılarını yarına ertelesin, eve gidip biraz dinlen.”
“Tüm işler birikmiş, bugün hiç olmazsa şirket çalışanlarıyla olan toplantıları aradan çıkartayım.” Biraz uyku için kıvrandığımı saklamaya çalışarak masadaki telefona uzandım. Asistanımı arayıp, “Özlem Hanım bana bir kahve daha gönderin,” dedim. Kendime gelmem için bir fincan kahveye daha ihtiyacım vardı.
Veysel amca deri koltuğunda otururken bana attığı bakışlar huzursuz ve onaylamazdı. “Kendine karşı bu kadar sert olma, işler sağlığından daha önemli değil.”
“Babama da hep böyle söylerdin, değil mi?” Tebessüm ederek bakışlarımı ona çıkardım. “Sana çok değer verirdi.” Babamın sayısız avukatı vardı ama her konuda bir tek Veysel amcaya danışırdı.
Oturduğum koltuğa baktığında yüz ifadesindeki kederi benden saklayamadı. Bir zamanlar bu koltukta babam otururdu ve onu çok özlüyordu. “Ümit’le eski dosttuk, birlikte yılları devirmiştik, Farah.” Ben babamı o da yakın bir dostunu kaybetmişti.
Önümdeki belgeleri bir kenara itip, “Korkuyorum, Veysel amca,” diye itiraf ettim. “Eğer babam bir yerlerde beni izliyorsa onu hayal kırıklığına uğratmaktan çok korkuyorum.”
Korkularımın yersiz olduğunu bana hissettirmek istercesine gülümsedi. “Kendini bir odaya kapattığın dönemlerde bile Ümit için bir hayal kırıklığı değildin.”
Sıcak bir sesle konuşup başını küçük bir açıyla salladı. “Baban seninle hep gurur duyardı.” Gözlerim dolduğunda eskisi gibi birinin karşısında rahatça ağlayamadım. Babamı o kadar çok özlüyordum ki birileriyle onun hakkında saatlerce konuşabilirdim.
Özlem Hanım iki kahveyle içeri girdiğinde derin bir nefes alarak kendimi toparlamaya çalıştım. Kahvelerimizi bıraktıktan sonra masamın önünde durup, “Farah Hanım size hatırlatmamı istemiştiniz,” dedi. “Sıradaki toplantıdan önce Kalenderleri ziyaret edecektiniz.”
Bir an Kalenderleri neden ziyaret etmek istediğimi anlamadım ama aklıma Bige gelince hemen ayağa kalktım. “Olamaz, bunu unutmuşum!” Oradan oraya koşturmaktan Kalender malikanesine olan ziyaret aklımdan çıkmıştı. Bige doğum yapalı neredeyse iki ay olacaktı ama bir türlü onu görmeye gidememiştim.
Diyarbakır’daki işlerim düşündüğümden daha uzun sürdüğü için daha bu sabah İstanbul’a dönmüştüm. Umarım Bige bunu anlayışla karşılardı. Gurur’la boşanmış olabilirim ama bu, Bige veya Karun abiyle görüşmeyeceğim anlamına gelmiyordu. Üstelik Karun abi bir bölge lideriydi, onu artık eskisinden daha sık görecektim.
Paltomu alıp hemen şirketten çıktım. Toplantıma geç kalmak istemediğim için Kalenderlere olan ziyaretimi kısa tutacaktım. Yola çıktığımda adamlarımdan birini aradım. Hiçbir şekilde Gurur’la karşılaşmak istemediğim için malikaneye gitmeden önce onun nerede olduğunu öğrenmeliydim.
Suat ondan istediğim gibi bunu araştırmış olmalı ki, “Şu anda hastanede, Farah Hanım,” dedi. “Yeğeni Melek’in yanında.” Harika, o zaman içim rahat bir şekilde Bige’yi görmeye gidebilirdim.
Melek’i ziyaret etmeyi de çok istiyordum ama Gurur hastaneden hiç çıkmıyordu. Kendimi tuhaf bir karşılaşmanın içinde bulmak istemediğim için Melek’i görmeye gidemiyordum. Onu görmek için Gurur’un hastanede olmadığı bir zamanı kollamalıydım. Şoförüme Kalender malikanesine gideceğimizi söyleyip arkama yaslandım.
Gözlerimi biraz dinlendirmek için kapatmıştım ama uyumayı düşünmüyordum. Trafik olduğu için yol düşündüğümden daha uzun sürmüştü. Şirketten çıkarken Bige’yi aradığım için geleceğimi biliyordu. Dışarıdaki korumalar bize hiç zorluk çıkarmadan Kalender malikanesinin kapılarını açmıştı.
Yılın son aylarında olduğumuz için dışarısı soğuktu ama açık havada işim olmadığından paltomu arabada bıraktım. Çantamı alarak dışarı çıktığımda karşılaştığım soğuk hava ürpermeme neden olmuştu. Bige beni kapıda karşılayıp içten bir şekilde gülümsedi. “Hoş geldin, Farah.”
Ona baktığımda her zamanki gibi çok şık olduğunu gördüm. Bazı kadınlar evdeyken bile önemli bir davete gidecekmiş gibi hazırlanırdı, Bige’de onlardan biriydi. Doğumda aldığı kilolardan çok hızlı kurtulduğunu görebiliyorum. Elimde kızı Defne için aldığım hediye paketini tutarken mahcup gözlerle ona bakıyordum. “Üzgünüm daha erken gelmeliydim ama hiç fırsatım olmadı.”
Neden gelmediğimi çok iyi anlıyormuş gibi sıcak ifadesini koruyarak bana sarıldı. “Bana açıklama yapmana gerek yok, neler yaşadığını tahmin bile edemiyorum.” Sarılışına karşılık verdiğimde bu kadını hangi ara bu kadar çok sevmeye başladığımı bile bilmiyordum. Saka birçok konuda hep arkamda durup beni destekleyen nadir insanlardan biriydi.
Dışarısı çok soğuk olduğu için fazla oyalanmadan içeri girdik. Salona geçtiğimizde Bige hizmetçilere atıştıracak bir şeyler getirmesini söyleyip yanıma oturdu. O da bir konuda suçluluk çekiyor olmalı ki kahve irislerinde üzüntü vardı. “Seni çok merak ettim ama Defne daha çok küçük olduğu için seni görmeye Diyarbakır’a gelemedim.”
“Lütfen bunu dert etme, seni anlıyorum.” Bige’nin gebeliği başından beri çok riskliydi, buna rağmen babamın cenazesine katılmak için Diyarbakır’a gelmişti. Bu bile benim için çok anlamlıydı. Erken doğum yaptığını duydum ve doğumu bile çok tehlikeli geçmiş. Böyle bir durumda istese de beni görmeye gelemezdi.
“Bu Defne için.” Hediye paketini ona uzatıp gergince gülümsedim. “Üzgünüm her şeye sahip olduğu için ona ne almam gerektiğini bilemedim.”
Bige hediye paketini açıp içindeki pembe tulumu çıkardığında kıkırdadı. “Bence bu ona çok yakışacak.” Gözlerindeki ışıltıyla bana dönüp içten bir şekilde yeniden gülümsedi. “Teşekkür ederim, Farah.”
“Anne olmak nasıl bir his?” Konuşacak bir konu açmaya çalışarak ona bunu sordum. “Artık bir annesin, bu sana nasıl hissettiriyor?”
“Korkutucu.” Böyle bir cevap beklemediğim için şaşırmıştım.
Bige’nin gözleri durgunlaştığında içli bir ifadeyle omuzlarını düşürdü. “Ben hep anı yaşardım ama Defne’yle birlikte hayatıma gelecek kaygıları girdi. Ona hak ettiği gibi bir anne olabilir miyim, her şeyin en iyisini ona nasıl sunabilirim, kızımı dünyadaki tüm kötülüklerden nasıl koruyabilirim ve daha birçok kaygı…” Ellerinde tuttuğu pembe tuluma düşünceli gözlerle baktığında sesi kısıldı. “Korkuyorum, Farah ona iyi bir anne olamamaktan çok korkuyorum.”
Uzanıp elini tuttuğumda başını çevirip omzunun üzerinden bana baktı. Gözlerinde yer edinen tüm endişeleri dağıtmak istercesine hafifçe gülümsedim. “Tüm bunları düşünmen bile ne kadar iyi bir anne olduğunu gösteriyor. Kızınla ilgili gelecek kaygısı gütmenden daha normal bir şey yok, eminim her anne seninle aynı endişelere sahiptir.”
Onu biraz rahatlatmak için elini sıkıp göz kırptım. “Saka gibi bir annesi olduğu için Defne çok şanslı.”
Tebessüm ederek boştaki elini elimin üzerine koydu. “Hayatıma doğduğu için asıl ben çok şanslıyım.” Korkularını bir kenara itince gözleri eski canlılığına kavuşmuştu. “Defne yokken bir yanım sanki hep yarımdı ama artık kendimi her anlamda tamamlanmış hissediyorum. Bir insan iki kişilik yaşar mı? Defne’den önce bunun mümkün olduğunu bile sanmıyordum.”
Başına gelenleri en güzel şekilde karşılayıp güldü. “Evet anne olmak biraz korkutucu ama başıma gelen en güzel şey. Sana bu hissi tarif edemem.” Yüzünde hınzır bir ifade oluştuğunda sözleri kinayeliydi. “Nasıl bir şey olduğunu anlaman için belki de kendi çocuğunu yapmalısın.”
Konuyu nereye bağlamak istediğini anlayınca elimi çekerek hemen ondan uzaklaştım. Koltuktan yana kayıp aramıza biraz mesafe koymam onu güldürdü. “Belli ki sende içten içe bir çocuğun olmasını istiyorsun.” Bir şeyi yeni fark etmiş gibi rol yapıp gözlerini büyüttüğünde bıyık altında gülüyordu. “Şu tesadüfe bak, Gurur’da bir çocuğu olmasını çok istiyor.”
“Lütfen bana Gurur’dan bahsetme.” Yanımda ismi geçince bile çok geriliyordum.
“Onun yanında da senden bahsedemiyoruz, seninle aynı tepkileri veriyor.” Bige’nin Karun’la hep sıra dışı bir ilişki olmuştur. Onlar ayrılıkta sevdaya dahildir, diyen o çiftlerden biriydi.
Ayrıldıklarında bile birbirlerine dönmenin hep bir yolunu hep buldukları için Bige aynı şeyi bizimde yapacağımızı düşünüyordu. “İkinizde birbirinizden hep kaçarsanız işler iyice sarpa sarar.” Gurur’a söz geçiremediği için şansını benden yana kullanıp beni ikna etmeye çalıştı. “Bir araya gelmenin bir yolunu bulmanız için önce oturup sakince konuşmalısınız.”
“Bige konuşarak bir şeyleri halledemeyen çiftler genelde boşanır ve bizde bunu yaptık.” Buraya Gurur hakkında konuşmak için gelmemiştim. “Gurur’u bir daha hayatımda istemiyorum.”
“Ama onu hâlâ seviyorsun.”
“Bu bir gün onu unutmayacağım anlamına gelmiyor.” Bu konuda ne kadar kararlı olduğumu anlaması için göz kontağını kesmedim. “Daha fazla ısrar etme lütfen, Gurur Kalender defteri benim için tamamen kapandı. Canı yansın istemem ama bir daha gözüm görmesin.”
“Resmen aynı şeyleri söylüyorsunuz.” Bige homurdandığında ağzından kaçırdıklarının farkında değildi. “O da tırnağı kırılsın istemem ama Rabb’im bir daha yazmasın onu bana demişti.” Midem kasıldığında Bige pot kırdığını anlayıp inleyerek bana döndü. “O an öfkeli olduğu için saçmaladı işte.”
Artık beni dualarına bile katmıştı ama bir daha görmemek için.
Bunun beni ne kadar incittiğini saklamak için her şey yolundaymış gibi rol yaptım. Gülümseye çalıştığımda en son ne zaman içten bir şekilde tebessüm ettiğimi bile hatırlamıyordum. “Çok vaktim yok, Defne’yi görebilir miyim?”
Bige başını sallayarak ayağa kalktığında tüm keyfi kaçmıştı. Gurur’un o sözlerini bana söylemek planlarının arasında yoktu. Ne kadar saklasam da üzüldüğümü bildiğinden kendini kötü hissediyordu. Salondan çıkıp birlikte üst katın merdivenini çıkarken Bige’nin telefonu çaldı. Ekranı benden gizlemeye çalıştı ama Gurur’un ismini görmüştüm.
Bige telefonu açıp kulağına yasladığında kiminle konuştuğunu anlamayayım diye iyi rol yapıyordu. Yüz ifadesini sabit tutarak karşı tarafı, yani Gurur’u dinleyip daha sonra da “Tabii olur,” dedi ve telefonu kapattı. Ona kimin aradığını sormadığım için Bige’de kimle konuştuğu konusunda bana yalan söylemek zorunda kalmadı.
Üst kata çıkıp Defne’nin odasına doğru yürürken Bige tuhaf bir şekilde bir anda bana kızının dadısından bahsetmeye başladı. “Yeni dadıyı gözüm hiç tutmadı, Defne’yi ona emanet edip evden bile çıkamıyorum.”
“Eğer gereken sorumluluk duygusuna sahip değilse yeni bir dadı bakabilirsin.”
“Öyle yapacağım ama bir türlü fırsatım olmadı.” Hiç boş vakti olmuyormuş gibi boynunu esnettiğinde ne kadar yorgun olduğunu görebiliyordum. “Defne’yle ilgilenmekten başka şeylere zaman bulamıyorum. Bir saat uyumak için bile evdekilere onu bırakamıyorum, hiçbiri çocuk bakmaktan anlamıyor.”
Bir odanın önünde durup geçmem için kapıyı açtı. “Küçük mucizemi görmeye hazır mısın?” Kızından bir mucize olarak bahsetmesi insanın içini ısıtıyordu.
İçeri girip beşiğe doğru yürüdüğümde bu kadar heyecanlanmayı beklemiyordum. Defne uyanmıştı, beşiğinin içinde el ve ayaklarını çırparak etrafına bakıyordu. Henüz ikinci ayını doldurmamıştı ama prematüre bir bebeğe göre çok iyi görünüyordu. Bige onu iyi besliyor olmalı ki kilosu diğer bebeklerle aynıydı.
Saçları tıpkı annesi gibi kahverengiydi ve gözleri ise babasının bir kopyasıydı, yani masmavi. Sanki Bige ve Karun’un minik bir karışımıydı. Odanın sıcaklığı iyi olduğundan üzerinde sadece pudra tonlarında bir zıbın vardı. Beşiğinin içinde çırpındıkça başındaki şapkası biraz daha yukarı kayıyordu.
“Uyandın mı sen?” Bige neşeli bir sesle konuşup beşiğin üzerine eğildi. “Benim minik oburum bu sefer çığlığı basmamış.” Defne’yi dikkatli bir şekilde kucağına aldığında gözlerinin içi parlıyordu. Başını eğerek Defne’nin kafasına küçük bir öpücük kondurdu. “Günaydın, hayatımın anlamı.” Anne olmak ona gerçekten çok yakışıyordu.
Bige sallanan sandalyesine oturup Defne’yi emzirmeye başladığında tebessüm ederek ikisini izliyordum. Tüm bu süreçte hiç sıkılmadan büyülenmiş gözlerle Defne’yi seyretti. Onun karnını doyurduktan sonra Defne’yi yatağın üstüne koyup bezini değiştirdi. Bunun için dadıyı çağıracağını düşünmüştüm ama kızının her şeyiyle kendi ilgileniyordu.
Bige ellerini yıkamak için banyoya girince bende yatağın kenarına oturdum. Defne’nin tombul yanaklarına bakıp gülümsedim. “Merhaba.” Uzun yıllar sonra Kalender hanesine doğan ilk bebek Defne olmuştu. Herkesin bu ufaklığın üzerine titrediğine emindim. Ona Melek’in annesinin ismini vermeleri bence çok hoştu.
Bige elini kurutarak banyodan çıktığında bana Defne’yi gösterdi. “Onu kucağına almak ister misin?”
Buna şiddetle karşı çıkarak hemen yataktan uzaklaştım. “Onu nasıl tutacağımı bile bilmiyorum.”
“Sandığın kadar zor değil.” Yavaşça Defne’yi kucağına alıp yanıma geldiğinde korku dolu yüzümü görmek onu güldürdü. “Bir elin hep Defne’nin boynunun altında olacak, diğer elinle de sırtını sabitlemelisin. Bunu yaptığın sürece korkmana gerek yok.”
Bebeği incitmekten korktuğum için onu uzaktan sevmekle yetinmek istiyordum. Ancak Bige beni dinlemeyip Defne’yi kucağıma bıraktı. Bir anda kollarımda bir bebek bulunca neye uğradığımı anlamadım. İlk yaptığım şey boynunu ve sırtını yeterince iyi tutup tutmadığımı kontrol etmekti. Ellerimde camdan bir bebek tutuyormuşum gibi kaskatıydım.
Bige tedirginliğimi görünce gülerek başını iki yana salladı. “Nefes al, Farah.” O söyleyene kadar nefesimi tuttuğumun farkında değildim. “Gördün mü, onu tutmakta bir şey yokmuş. Karnı doyduğu sürece Defne çok uslu bir çocuk.”
“Bige ben böyle hiç rahat değilim.” Defne kucağımda ellerini ve ayaklarını kıpırdattıkça onu düşürürüm diye ödüm kopuyordu. “Lütfen kızını alır mısın?”
Ellerime bir saatli bomba tutuşturmuş gibi sırıttığında neyin peşinde olduğunu bilmek bile istemiyordum. “İhtiyacın olursa dolapta sütüm var, kızlara söylersin getirirler.” Anlamadım?
“Sütünle ne yapacağım?”
Güldü. “İçecek değilsin ya, karnı acıkırsa Defne’ye verirsin.” Odadaki gardırobu gösterdi. “Kıyafetleri ve bezleri orada.” Beni şoke ederek ricacı gözlerle, “Ben dönene kadar Defne’ye bakar mısın?” diye sordu. “Melek’i görmek için hastaneye gitmeliyim.”
Panikleyerek ona doğru bir adım attığımda Defne irkilince yerimde hiç kıpırdayamadım. “Bige ben ne anlarım bebek bakmaktan, n’olursun al şu kızını.” Defne kucağımdayken yürümekten bile korkuyordum.
Biri gelmiş olmalı ki dışarıdaki araba sesini duyunca Bige aceleyle kapıya doğru koştu. “Dadıya güvenmiyorum, kızımı bir tek sana emanet edebilirim. Ben dönene kadar sakın onu kimseye verme.” Kaçarcasına odadan çıkınca dehşete düşerek onun arkasından bakıp durdum. Az önce ne yaşadığımı biri bana söyleyebilir mi?
Abartısız beş dakika boyunca kapıyla bakıştım. Bige’nin bana yaşattığı şoku atlatacağımı hiç sanmıyordum. Başımı eğip masmavi gözleriyle beni izleyen Defne’yi görünce yutkundum. “Kendi başına beşiğine gidemiyorsun, değil mi?”
Onu beşiğine bırakmak istiyordum ama bunu yaparken ya bir yerlerini incitirsem? Defne o kadar küçüktü ki kemikleri bile çok hassas ve kırılmaya müsaitti. “İnsanlar annen hakkında söylediklerinde yanılmıyormuş, o gerçekten manyağın teki.” El kadar bebeği hiç tecrübesi olmayan birine bırakıp gitmesi çılgınlıktı. Kızını emanet edecek kadar bana güvenmesi beni hayrete düşürmüştü.
Kolumun sertliği onun kafasını ağrıtmasın diye dikkatli bir şekilde Defne’nin başını göğsüme yasladım. Şu an için çok uslu olduğundan bana hiç sorun çıkartmıyordu. Umarım hep böyle devam ederdi. Odanın içinde küçük adımlar atarak zamanın geçmesini bekledim. Bunu yaparken gözlerimi Defne’den ayırmıyordum. Çok tatlı bir bebekti.
Üzerine çok eğildiğim için saçlarım onun yüzüne geldi. Saçlarım onun burnunu kaşındırmış olmalı ki yüzünü kırıştırarak hapşırınca güldüm. “Ellerim seninle doluyken saçlarım konusunda bir şey yapamıyorum.” Başımı biraz geriye çekerek saçlarımın onun yüzüne gelmesine engel oldum.
“Pekâlâ, sence şimdi ne yapmalıyız?” Odada sadece ikimiz olduğundan onunla konuşmayı sorun etmiyordum.
İkimiz için de zamanın geçmesini istiyorsak birbirimizle anlaşmanın bir yolunu bulmalıydık. “Seni yatağın üzerine bırakmamı ister misin?” Belki de kollarımda olmaktan hiç rahat değildi ama rahatsızmış gibi de görünmüyordu.
Unutup yine üzerine eğildiğimde bir kez daha saçlarım onun yüzüne geldi. Bir tutam saçımı yakalayıp minicik elinin içine hapsetti. Avucunda saçlarım varken elini ağzına götürünce, “Defne hayır,” dedim aceleyle. “O yiyeceğin bir şey değil.” Başımı geriye çekmeye çalıştım ama saçlarımı onun elinden kurtaramadım. Küçücük parmakları bir mengene gibi kapanmıştı.
Yumruğunu emmek için ağzını kocaman açınca kıkırdadım. “Annen seni daha yeni doyurmadı mı?” Yakaladığı her şeyi yememeliydi.
Defne saçlarıma asıldığı için başımı kaldıramıyordum. Yüzlerimiz birbirine çok yakın olduğundan onun gökyüzünü bile kıskandıran mavi gözlerine baktım. “Sen gördüğüm en güzel bebek olabilirsin.”
Saçlarımı bıraktığında tam rahat bir nefes almıştım ki daha ben başımı geriye çekmeden bu seferde yüzümü yakaladı. Küçücük ellerini yanaklarıma bastırıp beni kendine doğru çekti. Burnumu onun fındık kadar olan burnuma sürterken gülmeden edemedim. “Çok yaramaz bir bebeksin.”
Yüzümü yavaşça Defne’nin ellerinden çekip başımı kaldırdığımda gördüğüm kişiyle nefes alamadım. Günlerdir varlığından bihaber yaşadığım kalbim, kendini hatırlatarak kaburgalarımı yumruklamaya başlamıştı. Gurur buradaydı. Hiçbir şekilde onu görmeyi beklemiyordum ama oradaydı, kapının önünde dikilerek bizi izliyordu. Ne zamandır orada olduğunu bile bilmiyordum.
Yeşil gözleri yumuşak bir ifadeyle ben ve Defne arasında gezinirken zihni sanki çok uzaklardaydı. Bizi izlemeye o kadar dalmış ki sanki ona baktığımı bile henüz fark etmemişti. Kim bilir ne düşünüyordu? Bu hep görmek istediği bir manzaraymış gibi bakışları içliydi. Beni daha önce bir bebekle hiç görmemişti ve bunu görmek düşündüğümden daha çok onu etkilemişti.
Gurur’un dalgınlığından faydalanan gözlerim uzun uzun onu izliyordu. Değişikliklerden hoşlanmadığı için hiç değişmeyen giyim tarzı hâlâ aynıydı. Yakışıklı bir yüze sahip olduğu için insan gözlerini ondan ayıramıyordu. Geniş omuzlarını ve heybetli gövdesini saran beyaz gömleğinde kan lekeleri vardı. İç çekmeden duramadım. Belli ki yine birilerine sataşmıştı.
Gömleğin kollarını birkaç kat yukarı kıvırdığı için kalın bileğini saran bilekliğe baktım. O deri bilekliğin varlığı onu şüpheli listemden çıkartan şeylerden biriydi. Siyah deri bilekliğin onda nasıl bir anlamı var, bilmiyorum ama onu hiç çıkarmıyordu. Bakışlarım ellerine kaydığında gördüklerim iç karartıcı şeylerdi. Yine parmak boğumlarının üstü yara bere içindeydi.
Ya birilerini yumrukluyordu ya da duvarları… Bu yüzden Gurur’un ellerinin üstündeki yaralar hiç kapanmazdı. Defne’nin çıkardığı sesler onu gerçek dünyaya döndürmüş olmalı ki kendine gelmek için başını iki yana salladı. Kafasını kaldırınca göz göze geldik ve onun yeşillerinde buz gibi bir ifade belirdi. Az önce bizi izlerken gözlerindeki olan o yumuşak parıltılardan eser kalmamıştı.
Kapının önünde dikilmeyi bırakıp odanın içine yürüdüğünde bir düşmanına bakar gibi ifadesi katıydı. “Senin burada ne işin var?”
Bende onu görmekten memnun değildim ve bunu bakışlarıma yansıttığıma çok emindim. “Buraya Defne’yi görmeye geldim, bir mahsuru mu var?”
Mesafeli çıkan sesim bile sinirlerini bozuyor olmalı ki çenesindeki kaslar belli belirsiz seğirdi. “Yeteri kadar gördüysen onu dadısına verip git.” Anlaşılan beni görmeye bile tahammülü kalmamıştı.
Bana böyle davranması sinirlerimi bozduğu için Defne’yi biraz daha kollarımın arasına çekip kaşlarımı çattım. “Beni görmek istemiyorsan dışarı çık ama ben bir süre daha buradayım. Bige onu bana emanet etti, o dönene kadar gidemem.” Onu görmenin bende yarattığı memnuniyetsizle kapıyı gösterdim. “Giderken kapıyı arkandan çekmeyi unutma.”
Yüz ifadesi sertleştiğinde yumruğunu yavaşça sıktı. Beni görmek ona nasıl hissettiriyorsa bir an önce tüm o hislerden kurtulmak istiyordu. “Yeğenimi seninle yalnız bırakacak değilim.”
“Asıl ben bir bebeği senin gibi kafası kırık biriyle yalnız bırakamam.” Kızgınlıkla çattığı kaşlarını görmemek için ona sırtımı dönüp pencereye doğru yürüdüm. Defne huzursuzlanmaya başlayınca, “Sorun yok canım,” diyerek onu hafifçe salladım. “Merak etme seni o magandayla bırakıp gitmeyeceğim.”
Gurur’un arkamdan ettiği küfürleri duyuyordum ama dönüp ona bakmadım. “İstenmediğin bir evde kalacak kadar arsız mısın?”
“İstenmediğin bir odada kalacak kadar yüzsüz müsün?” Pencerenin önünde durup sinirli gözlerimi ona kenetlediğimde öfkesi beni korkutmuyordu. “Seninle aynı odada olmaktan bile rahatsız olduğumu görmüyor musun? Ara Bige’yi, Defne’yi dadıya bırakmamı söylerse hemen giderim.”
Telefonu çıkarmak yerine çocuk gibi inat edip iri cüssesini koltuğa bıraktı. Serserilere özgü bir şekilde tek kişilik koltuğa yayılarak oturduğunda bacakları aralıklıydı. “Ben senin hizmetçin miyim, kendin ara.”
İnanamayan gözlerle ona baktığımda burnumdan soluyordum. “Kucağımda bir bebek olduğunu görmüyor musun?”
“Görmemek ne mümkün.” Alaycı bir sesle konuşup bacak bacak üstüne attı. “Çocuğun sırtı tutunduğu için huysuzlanıyor, pozisyonunu değiştir.”
Defne’nin çırpınışlarının arttığını bende fark etmiştim ama o söyleyene kadar bunun sebebini anlamamıştım. Yavaşça yerimden döndüğümde Gurur yüz kızartıcı bir küfür savurup burun kemerini sıktı. “Kendi pozisyonunu değil, bebeğinkini değiştir.”
Başımı eğip bir süre Defne’ye baktıktan sonra şaşkın bakışlarımı Gurur’a çıkardım. “Bunu nasıl yapacağım?” Belli ki bebekler hakkında o benden daha çok şey biliyordu.
Gurur ellerini koltuğun kenarlarına bastırarak ayağa kalkıp yanıma geldi. Tam karşımda durduğunda aramızda sadece Defne vardı. Bu yakınlıkta bana bakmamaya çalışıp başını eğdi ve kucağımda kıpırdanıp duran yeğenini izledi. Ona bakmak bile tebessüm etmesini sağlamıştı. “Gel bakalım buraya.” Defne’yi yavaşça benden alınca tam rahat bir nefes almıştım ki Gurur onu tekrar bana verdi. Hadi ama!
Defne’yi beş saniye bile tutmadan bebeğin yüzünü boynuma yaslayıp onu dik şekilde kucağıma bırakmıştı. Bir elim Defne’nin boynunun arkasındaydı, diğer elimde sırtında. Defne daha şimdiden boynumu vakumlamaya başladığı için yardım isteyen gözlerle Gurur’a bakıyordum.
Az önce beşiğindeymiş gibi kollarımda yan yatarken daha az endişeleniyordum ama şimdi boynuma yumulmuştu. Bu ailenin fertlerinin boynumla yakından ilişkisi vardı. “Boynumu emiyor.”
Titreyen bir sesle söylediklerim bir an Gurur’u güldürecekti ama dudaklarının kıvrılmasına bile izin vermedi. Bir şeyi ima edercesine gözlerime bakıp sözleriyle beni utandırdı. “Zevkleri amcasına çekmiş.”
Beni daha fazla utandırmasına izin vermeden iğneleyici bir tutum takındım. “Umarım huyu çekmez.”
Ters bir karşılık vermesini bekledim ama beni şaşırtarak bunu yapmadı. “Huylarımı siktir et.” Yüz ifadesi donuk olabilirdi ama yeşil gözlerinde saklayamadığı bir sitem hatta derin bir serzeniş vardı. “Umarım kaderi benzemez yoksa hep yalnız kalır.” Bedenimde başlayan titreme kalbime ulaştığında bu sözler karşısında savunmasızdım. Onu yalnız bıraktığımı düşünüyordu.
Defne boynumla çok samimi olduğundan keyfini kaçırmamak için başımı omzuma doğru eğdim. “Yeğenini benden korumana gerek yok.” Onunla yalnız olmak bana hiç iyi gelmediğinden bir kez daha kapıyı işaret ettim. “Seninle aynı yerde olmak istemiyorum.”
Sinirlendiğinde boynundaki nabzı belirginleşip hızlı atmaya başlamıştı. “Burası benim evim, gidecek olan ben değilim. Benden bu kadar rahatsızsan-” Bu sefer o bana kapıyı gösterdi. “Sen git.” Gidebilsem zaten bir dakika bile burada durmazdım.
Defne’nin sırtına hafifçe vurarak odanın içinde yürümeye başladım. Bunu yaparken Gurur dışında her yere bakmam onu daha çok kızdırıyordu. Birbirimizin yüzüne karşı haykırmak istediğimiz çok şey vardı ama Defne’nin yanında ikimizde tartışmadan kaçınıyorduk.
“Sonat’la nasıl gidiyor?” Arkamdaki sesi alaycıydı ama aynı zamanda öfkeli. “Duyduğuma göre aranızda su sızmıyormuş.” Ağzımı mı arıyordu?
Onu dik tutup sırtına hafifçe bir şekilde vurmam Defne’ye iyi gelmiş olmalı ki boğuk bir sesle ağzından gazını çıkardı. Ağır adımlarla odanın içinde gezinip Gurur’u yok saymaya devam ettim ama benzer bir alayla sözlerine karşılık verdim. “Sonat’la ikimizi dert etme, onunla iyi anlaşıyoruz.”
“Ona ne şüphe,” diyen kısık sesi homurtuyla karışık çıkmıştı. “Ona koşmak için benden boşanmayı beklediğini bilseydim seni daha önce boşardım.”
“Ne derler bilirsin, geç olsun ama güç olmasın.”
“Farah siktir git şuradan!”
“Sen siktir git!” Kızgın gözlerle birbirimize baktığımızda hangimizin daha sinirli olduğunu kestirmek çok zordu.
Ne kadar beni geçmişte bıraktığını söylese de hâlâ deli gibi kıskanıyordu. Öfkesinin ardına sakladığı o sahiplenme duygusunu istese de benden gizleyemiyordu. Sonat’la aramda bir şey olduğunu düşünmek bile onu çıldırtıyordu. Yüz kaslarının her bir santimi seğirdiğinde bana olan bakışları saf kıskançlıktan oluşuyordu.
Bir şey söylememek için dudaklarını birbirine bastırıp burnundan derin derin nefesler aldı. İkimizin birbirine attığı bakışlarda öfke, kırgınlık ve sitem vardı ama nefret bunlardan biri değildi. Ne o bana nefretle bakabiliyordu ne de ben çünkü birbirimizden nefret etmiyor, edemiyorduk. Belki de bize dayanma gücü veren tek şey buydu.
İnsan her türlü zorluğa göğüs gererdi ama sevdiğin birinin gözlerinde nefret görmek… Ölüm gibi bir şeydi.
Defne boynumu emdikçe iştahı kabarmış olmalı ki ağlamaklı sesler çıkardı. Birazdan ağlayacağının sinyallerini verince kaskatı kesilerek hemen Gurur’a döndüm. “Defne tekrar acıkmış gibi.”
“O zaman doyur onu.” Umursamazlığıyla beni deli ederek pencerenin önünde dikildi ve sırtını duvara yasladı. “Bir bebeğin sorumluluğunu almadan önce düşünecektin.”
Yaslandığı yerden ayaklarını hafifçe öne uzatarak bir ayağını diğerinin üzerine çaprazladı. “Sana yardım etmek için parmağımı bile kıpırdatmam.”
“Kucağımdaki senin yeğenin!” Benim için olmasa bile kendi yeğeni için bir şeyler yapmalıydı. “Dolapta sütü varmış, çalışanlara söyle hazırlasınlar.” Hiç olmazsa bu kadarını yapabilirdi.
Gurur’un bakışları kapıyla arasındaki mesafeyi kontrol ettiğinde üşengeçliğiyle beni şoke etti. “Kapı bana çok uzak, o kadar yürüyemem.”
“O zaman cebindeki telefonu çıkar ve aşağıdakileri ara.”
“Evdeki hizmetçilerin telefon numaralarının rehberimde olduğunu sana düşündüren nedir?”
“Bige’yi ara, dadının numarasını versin.”
“Telefonu cebimden çıkarmaya üşeniyorum.” Dalga geçercesine bana pantolonunun cebini gösterdi. “Sen çıkarmak ister misin?”
“Hah!” diye tuhaf bir ses çıkardığımda gözlerimde şimşeklerin çaktığına emindim. “Sana yaklaşmaya bile tahammülüm yok.”
Kibrini kuşanarak omuzlarını dikleştirdiğinde bana olan bakışları ukalaydı. “Haklısın, bir Sonat değiliz ki dibimizden ayrılma.” Yine konuyu nasıl Sonat’a getirdi, hayret ediyordum!
Defne ağlamaya başlayınca panikleyerek bu sefer daha sert bir sesle, “Git şu sütü getir!” dedim. “Tabii bu telaşla merdiveni inerken yeğenini düşürmemi istemiyorsan!”
“Anladık da!” Sonunda rahatından ödün verip sırtını duvardan ayırdı ve kapıya doğru yürüdü. Bana söylene söylene dışarı çıkmıştı.
Uyarısını ciddiye almayıp zamanında sütünü getirmediğimiz için Defne bir anda bas bas ağlamaya başladı. “Gurur acele et!” Defne’nin sırtını sıvazlayıp odanın içinde dönüp duruyordum. Dışarıdan bakan herkes ne kadar paniklediğimi görebilirdi.
“Şşş tamam, birazdan amcan olacak adam sütünü getirecek.” Beni anlayacak bir yaşta olmadığı için kucağımda çırpınıp ağzını açarak minik dudaklarını boynuma sürtüyordu. İstediği annesinin göğsüydü ama aradığını bulamadıkça daha çok ağlıyordu.
Onu susturamadıkça kendimi o kadar kötü hissediyordum ki gözlerimden akan yaşları durduramadım. Benim neyime ki bebek bakmak? Daha önce hiç bebek bakmadığım için böyle durumlarda ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Bige kızını bana bırakıp giderken aklından ne geçiyordu? Ayrıca bu çocuğun dadısı neredeydi? Defne dalağını patlatırcasına ağladıkça yüzü kıpkırmızı kesiliyordu.
Acaba farkında olmadan bir yerini mi incitmiştim? Ondan daha şiddetli bir şekilde ağlarken burnumu çekerek odanın içinde yürümeye başladım. Onu susturmak için kucağımda hafifçe sallarken Defne hıçkırdı, hemen ardından ben hıçkırdım. “Allah aşkına ağlama, bak boğulacaksın.”
O kadar çok ağlıyordu ki sesi boğuklaşmaya başlamıştı. “Hassiktir!” Gurur’un şaşkın sesini duyunca hemen arkamı döndüm. Elinde bir biberonla kapının önünde dikilirken tuhaf gözlerle bana bakıyordu. Gözlerimden akan yaşı görmek onu hayrete düşürmüştü. “Niye ağlıyorsun?”
Bir kez daha akan burnumu çekerek ona kendini parçalayan bebeği gösterdim. “Ağlıyor.”
Gurur kısık bir sesle bir küfrettiğinde ne kadar şaşkın göründüğünün farkında değildi. “Bebek ağlıyor diye sende sistematik bir şekilde onunla mı ağlıyorsun?”
“Neden ağlıyor?” Defne bir kez daha hıçkırınca benimde dudaklarımdan çıkan hıçkırık Gurur’u delirtebilirdi. “Bir şey yap, bu bebek hep ağlıyor!”
“Ulan hanginizi susturacağım, sende ağlıyorsun.” Ağzının içinde bir şeyler homurdanarak hemen yanıma gelip biberondaki sütü Defne’ye verdi.
Defne’nin karnı aç olmalı ki ağlamayı bırakıp biberona yumulmuştu. Şapur şupur biberondaki sütü emmeye başladığında onun rahatını bozmamak için hiç kıpırdayamıyordum. Kollarımda küçücük bir bebek taşırken diken üstündeydim. Gurur ise üzerimize eğilmiş bir vaziyette Defne’nin sütünü veriyordu. Islak gözlerime olan bakışları hoşnutsuzdu. “O sustuğuna göre artık sende ağlama.”
“Yavaşça onu benden alabilir misin?” Defne o kadar küçüktü ki canını yakmaktan çok korkuyordum. “Benim artık gitmem gerek.”
Gurur beni hiç duymuyormuş gibi davranıp obur yeğenini izlerken umursamazlığı canımı sıkıyordu. “Bige onu sana emanet etti, bu bücürün sorumluluğunu bana yıkamazsın.”
“Ama o senin yeğenin.”
“Benim de işlerim var, Farah Hanım.” Sesi buz gibi çıktığında bana olan bakışları bile fazla mesafeliydi. Sanki iki yabancıydık, belki de artık öyleydik. İki saniyeden daha uzun bana bakmayıp bakışlarını yeniden Defne’ye indirdi. “Burada durup çocuk bakacak değilim.”
Defne kucağımda olmasaydı yemin ederim onun şu kibirli suratına sert bir yumruk atabilirdim. Her söylediği beni kızdırıyordu. “O zaman işlerinin başına dön.” Kaşlarımı çatarak ona kapıyı gösterdim. “Ne diye tepemizde dikiliyorsun?”
Onu yanımda istemediğimi anladığı için sinirlenerek kaşlarını belli belirsiz çattı. “Yeğenimi seninle yalnız bırakacak değilim.”
“O zaman al yeğenini de ben gideyim!”
“Bağırma çocuğun yanında!”
“Daha küçücük bir şey sesleri algılıyor mu?”
Gurur’da bunu merak etmiş olmalı ki başını biraz daha eğip Defne’nin çipil çipil bakan gözlerine baktı. “Bizi anlıyor musun?” El kadar bebekten cevap mı bekliyordu?
Kınayan bakışlarımla onu kızdırıp eleştirel bir sesle konuştum. “Yanılmışım… Senden iyi bir baba olmazmış.”
Başını omzuna doğru eğip bana yandan bir bakış attığında önce bir bebek yüzünden ağlamaktan kızaran gözlerime baktı, hemen sonra da kucağımdaki bebeğe. Defne’yi incitmemek için onu nasıl nazikçe tuttuğumu görünce iç çekti. Artık yüzü daha kederli ve yeşil irisleri ise sitemkâr ve hisliydi.
Sözcükler dudaklarından istemsizce döküldüğünde odanın içindeki oksijen bir anda tükenmişti. “Yanılmamışım… Senden çok iyi bir anne olurdu.”
Bu sözler havaya karışıp ciğerlerime ulaştığında tüm bedenim hareketsiz kaldı. Birbiriyle buluşan gözlerimiz henüz bir ayrılığa hazır değilmiş gibi ne o bakışlarını çekebildi ne de ben. Buraya geldiğinden beri belki de ilk kez birbirimize bu kadar uzun ve soluksuz bir şekilde bakıyorduk. Tıpkı gözlerimiz gibi suskunluğumuzda aslında çok şey söylüyordu.
Gözlerini ilk kaçıran ben oldum. Sadece bakışlarıyla bile beni etkisi altına aldığı için başımı eğip aklımı ondan uzaklaştırmaya çalıştım. Defne biberondaki sütü o kadar hızlı içiyordu ki daha şimdiden yarı etmişti. Gülümsemeden duramadım. Uzun zaman sonra gerçek anlamda beni gülümseten tek kişi bu bebekti. “Çok obur bir çocuk.”
Gurur’un bu konuda ne düşündüğünü anlamak için ona baktığımda beni hiç duymadığını gördüm. Gözlerini dahi kırpmadan dudaklarımdaki gülümseye bakarken sanki büyülenmişti. Bir ormanın güzelliğini ve dinginliğini andıran yeşil gözleri, dudaklarımda oyalandıkça yüz ifadesi gevşiyordu.
Dudaklarımdaki gülümseye son verip bir kez daha Defne’nin üzerine eğildim. Başımı kaldırıp ona bakmamaya çalışıyordum ama Gurur’un bakışlarını üzerimde hissediyordum. Defne minicik cüssesiyle biberondaki tüm sütü içince Gurur boş biberonu onun ağzından çekip yeğenine gülümsedi. “Anlaşılan iştahında amcana çekmiş.”
Bir an dayanamayıp onu kucağına almak için Defne’nin üzerine eğildi ama aklına ne geldiyse kendini geri çekti. Onu benden alınca hemen gideceğimi düşündüğü için mi bunu yapmıyordu yoksa bir bebeği nasıl tutacağını bilmiyor muydu? Bunlardan hangisi olduğunu bilmiyorum ama Gurur onu almadı. Karnı doyduğu için Defne’nin keyfi yerine gelmişti. Ağlamadığı sürece her şeyi yapabilirdi.
İçtiği sütün gazını çıkarsın diye onu yine dik tutup başını ve sırtını ellerimle sabitledim. Midesinin alacağından daha fazlasını içtiği için boynuma kusunca neredeyse ağlayacaktım. “Bu yaptığın hiç oldu mu?” Buradan çıkınca bir toplantıya katılmalıydım ama Defne Hanım elbisemi mahvetmişti.
Yatağa yaklaşıp biraz korksam da Defne’yi sağ salim yatağın üzerine bırakabildim. Şükürler olsun ki bunu yaparken canını yakmamıştım. Gardıroptan onun için temiz bir zıbın çıkartıp Gurur’un eline tutuşturdum. Şaşkın gözlerle zıbına baktığında gözleri hafifçe büyümüştü. “Bununla ne yapacağım?”
“Sen Defne’nin üzerini değiştirirken bende elbisemdeki kusmuğu temizleyeceğim.” İtiraz etmesine izin vermeden ıslak mendili alıp banyoya girdim. Kapıyı arkamdan sertçe kapatıp, “Döndüğümde onu o zıbının içinde görmek istiyorum!” diye bağırdım.
“Farah buraya gel!” O da bana bağırdığında sesinden ne kadar panik olduğunu anlayabiliyordum. “Bu işi ben yapamam, ya çocuğun bir yerini sakatlarsam?”
“Melek’e baktıysan ona da bakabilirsin.”
“Melek’i yanıma aldığımda on yaşındaydı ve üzerine kusmuyordu!”
Aynanın önünde durup paketin içinden çıkardığım ıslak mendillerle yakamdaki kusmuğu silmeye başladım. Defne içtiği sütün yarısını kustuğu için bu lekeyi çıkarmak hiç kolay değildi. Elimden geldiğince elbisemin yakasını temizleyip tenime bulaşan sütü sildim. Bu kıyafetle şirkete gidemezdim, eve uğrayıp üzerimi değiştirmeliydim.
Silsem bile izi kalmıştı. İçeriden Defne’nin çığlığı gelince Gurur, “Farah!” diye bağırdı korkuyla. “Çabuk buraya gel!”
Koşarak banyodan çıktığımda Defne yatağın üzerinde bas bas bağırarak ağlıyordu. Üzerinde sadece bezi olduğu için pembe teni o ağladıkça daha da kızarıyordu. Amcası onun zıbınını çıkartmış ama yenisini giydirememişti. Defne ağladıkça Gurur’un yüzü bembeyaz kesiliyordu. “Ya giyinmeyi sevmiyor ya da onu soyarken bir yerini ağrıttım.”
Onda nadiren gördüğüm bir korkuyla bana baktığında gözlerinde suçluluk vardı. “Ben mi bir şey yaptım? Bu yüzden mi ağlıyor?”
“Bilmiyorum.” Yanında durup tıpkı onun gibi bembeyaz bir suratla Defne’ye baktım. Şu küçücük bebekten ödümüz kopuyordu. “Susacak gibi değil, ne yapacağız?”
Kuş yavrusu gibi Defne ağzını açıp bağırdıkça Gurur’un eli ayağı birbirine dolaşıyordu. “Birini susturmanın farklı yollarını biliyorum ama hiçbiri bu ufaklığa gitmez.”
“O senin yeğenin!”
“Yeğenim olduğu için onu susturamıyorum!”
“İşkence yöntemlerinden sıyrılarak bir şeyler düşün.”
“Belki de bu kıyafeti beğenmedi.” Elinde tuttuğu zıbına tuhaf gözlerle baktığında bir bebek karşısında ikimizin de beyni durmuştu. “Annesi süslü şeyleri sever, belli ki kızı da tarz sahibi.”
“Gurur bu daha bir bebek!”
“Farah daha iyi bir önerin yoksa bağırma bana!”
“Bir şey yap çocuk ağlıyor!”
“Görmüyor musun, bende senin bir şey yapmanı bekliyorum!”
Biz Defne’ye bir şey yapmadan Bige bir an önce gelse iyi ederdi.
Yorumlar