Roman
  • 03/05/2026

50-ARTIK HER ANLAMDA KİMSESİZ

“Ölümün bile alamayacağı tek şey bir babanın kızına olan sevgisiydi. Bu öylesine kutsal bir sevgiydi ki, bir adamın ömrünün en doğru yerinde saklıydı.”

Henüz üçüncü ayına bile girmemiş bir bebeğin bizi parmağında oynatması müthiş bir olaydı. Gurur gibi herkes tarafından korkulan bir deli ve aşiret ağalarına bile elini öptüren ben… Küçük bir bebek karşısında ürkmüş durumdaydık. Defne Kalender sadece ağlamasıyla bile bizi şaşkına çeviriyordu. Ağlamak için ağzını her açtığında gözleri kapanıyordu. 

Kendini parçalarcasına naralar attıkça pembemsi teni kıpkırmızı oluyordu. Yatağın kenarında durup hayretle onu izlerken Gurur eğilip eliyle Defne’nin boyunu ölçtü. “Bir buçuk karış boyu var ama megafon yutmuş gibi bir sesi.” Eğildiği yerden başını çevirip bana baktığında neredeyse gülecekti. “Anlaşılan gür sesi de amcasına çekmiş.” 

Delirecektim!

“Yeğeninle huylarınızı kapıştırmanın zamanı değil.” Defne bangır bangır ağladıkça çaresizliği her hücremde hissediyordum. “İki dakika sizi yalnız bıraktım ama çocuğu getirdiğin şu hâle bak!” Gurur’a kızarak Defne’nin üzerine eğilip onu yavaşça kucağıma aldım. Başını boynuma yaslayıp elimi çıplak sırtından gezdirerek, “Şşş,” diye mırıldandım. “Sakin ol küçük Saka, annen birazdan gelip seni bizden kurtaracak.”

Defne’nin sesini duymamak için Gurur bir an elleriyle kulaklarını kapattı, yüzünde acı çeken bir ifade vardı. “Buradan bakıldığında bizim daha çok kurtarılmaya ihtiyacımız varmış gibi görünüyor.” 

Defne kucağımda debelenip nefesi kesilecek bir şiddette ağlayınca, “Gurur!” diye bağırıp ben de ağlamaya başladım. “Ne yaptın sen bu çocuğa?”

Defne yetmezmiş gibi benim de ağladığımı görünce, “Sikeyim!” diye küfredip kaşlarını çattı. “Birdiniz iki oldunuz, ağlamayın!”

Defne yüzünü boynuma gömüp içli bir sesle ağladıkça ona sarılıp ben daha çok ağlıyordum. Gurur bunu görünce deliye dönmüş bir yüz ifadesiyle beni susturmak istedi. Bana doğru bir adım atmıştı ki küçük bir aydınlanma yaşamış gibi bakışları Defne’ye kaydı. “Bu bücür susarsa sen de susarsın.” Uzanıp hemen Defne’yi benden aldı.

Defne’yi koltuk altlarından kavradı ama kızı kendinden bir kol mesafesi uzakta tutuyordu. Defne kıçında bir bezle çırılçıplak bir şekilde ayaklarını havada sallayıp naralar atıyordu. Gurur vebalı bir şeyi tutarcasına onu kendine yaklaştırmayıp kollarını öne doğru uzatmıştı. Defne’nin katıla katıla ağlayan suratına bakıp onunla bir anlaşmaya varmaya çalıştı. “Ağlamazsan sana şeker alırım.” Ciddi miydi?

“Gurur!” Sesim cırlar gibi çıktığında gözyaşlarımı sertçe silerek elleri arasında debelenen bebeği gösterdim. “Onu bir şekerle kandıramazsın.”

“Neden?” Defne’yi ısrarla kendinden bir kol mesafesi uzakta tutarken sakince bana baktı. “Sende işe yarıyordu.”

“O bir çocuk!” dedim telaşla.

“Çocuklar şekeri daha çok sevmez mi?”

“O bir bebek!”

“Hani çocuktu? Karar ver, bu şey bir çocuk mu yoksa bebek mi? Bunu bilirsek biz de bu canlı türüne ona göre bir muamele yaparız.”

“O henüz çocukluğa erişmemiş bir bebek.”

“Bu şeyin evrimine başlatma, Farah! Karun’un kızına niye ben bakıyorum, babası nerede lan bunun!”

“Şu kızı düzgün tut yoksa yemin ederim Defne’yi kendinden uzak tuttuğun o iki kolunu kırar ve bir taraflarına monte ederim!”

“Görmeyeli sözcük dağarcığınız gelişmiş, Farah Hanım. Bu konuda seni takdir ederdim ama bu cazgır bücürü tutmakla meşgulüm!”

“Sana şu kızı düzgün tut diyorum!”

“Tamam, ulan!” Kısık bir sesle küfrederek dirseklerini biraz büküp Defne’yi kendine az bir şey yaklaştırdı. Yeğeniyle arasında yarım kol mesafesi bırakınca sertçe yüzüme gelen saçlarıma üfledim. Bunu görünce burnundan soluyup, “Ya sabır!” dedi ve Defne’yi kucağına aldı. “Oldu mu, Farah Hanım?”

Ters ters ona bakmak dışında hiçbir şey söylemedim. Gurur iri eliyle Defne’nin sırtını sabitlerken onun başını yavaşça boynuna yasladı. Defne salyalarını onun boynuna akıtıp hıçkıra hıçkıra ağlayınca Gurur’un yüz ifadesi gevşedi. Elini hafifçe onun çıplak sırtında gezdirerek yumuşak bir sesle konuştu. “Aptala çevirdin kızım bizi, derdin ne, bi’ söylesen?”

Odanın içinde ağır adımlar atarak belli bir ritimle Defne’nin sırtına hafifçe vurmaya başlamıştı. “Anladık, soyunmakla ilgili sert prensiplerin varmış. Bunu başta söyleseydin üzerindeki o çirkin kıyafeti çıkarmazdım.” Gerçekten sorunun kıyafet olduğunu mu sanıyordu?

Defne sadece iki saniyeliğine ağlamayı bıraktı, o da hapşırmak içindi. Başını geriye çekip minicik burnunu kırıştırdı. Hemen sonra hapşırınca başı yeniden Gurur’un boynuna düşmüştü. Gurur hüzünlü bir tebessümle onun yumuşak saçlarını okşadı. “Adından daha uzun yaşa.”

Gurur’un eli onun sırtından gezindikçe Defne gittikçe sakinleşmeye başlamıştı. Minicik elleriyle Gurur’un gömleğini sıkıca kavramıştı ve yanağını amcasının omzuna yaslayarak onu izliyordu. Çok ağlamaktan ara ara hıçkırıyordu. Gurur başını omzuna doğru çevirince Defne’nin mavi gözleriyle karşılaştı. Defne’nin boncuk gibi gözleriyle onu seyrettiğini görünce gülümsedi. 

“Manzaran dehşet güzel, değil mi?” Kendini övmek için hiçbir fırsatı kaçırmazdı.

Defne elini uzatıp Gurur’un çenesine dokunduğunda onun yeni çıkmaya başlayan sakalların sertliğiyle irkildi. Mavi gözlerini kocama açarak elini hemen çekince Gurur kahkaha attı. “Anlaşılan tıraş olmamın zamanı gelmiş.” 

Başını eğerek Defne’nin kafasının üstüne minik bir öpücük kondurdu. “Sen böyle her şeyde korkarsan olmaz bu iş.” Hınzırca Defne’nin sevimli suratına bakıp ona göz kırptı. “Hiçbir şeyden korkmana gerek yok, amcan senin için tüm tehlikeleri ortadan kaldırır.”

İç çekerek ikisini izliyordum. Gurur’un kollarına bir bebek gerçekten çok yakışıyordu. Defne’yle sohbet etmeye o kadar dalmıştı ki bu odada olduğumu bile unutmuş olabilirdi. Bazen Defne’nin saçlarını okşuyor, bazense onu yatıştırmak için sırtını sıvazlıyordu. Onu nazikçe iri kollarının arasında tutarken incitmekten korkar gibiydi.

Defne’ye baktıkça gözlerinin içi parlıyordu ve dudaklarında insanı büyüleyen bir gülümseme beliriyordu. Defne’ye olan bakışlarında sadece yoğun bir sevgi yoktu, aynı zamanda uzun zamandır hasretini çektiği babalık duygusu vardı. Gurur bir gün baba olur mu, bilmem ama onun çocuğunu taşıyacak kadın çok şanslıydı. Çocuğu için Gurur’dan daha iyi bir baba bulamazdı.

Defne’nin tamamen sakinleştiğini görünce yavaşça onu yatağa bıraktı. Onun için seçtiğim zıbına uzanmıştı ki duraksadı. Gurur’un aklı biraz farklı çalıştığından Defne’nin bu zıbını beğenmediği için ağladığına çok emindi. Küçücük bir bebeğin tarz sahibi olacağına gerçekten inanıyor olmalı ki gardıroba doğru yürüdü. 

Bu adamın düşünce tarzına gülsem mi yoksa ağlasam mı, bilemiyordum. Gardırobun kapağını açıp Defne’nin kıyafetlerini karıştırmaya başladı. Farklı renklerde iki zıbın alıp yatağın kenarında durarak onları Defne’ye gösterdi. “Hangisi tarzına uygun?” Bunu sorarken ciddi bir yüz ifadesinde olması insanı hayrete düşürüyordu. Sağ elinde tuttuğu zıbını gösterdi. “Uzun kollu ve bisiklet yakası olan bu mavi şey mi?” Şimdi de sol elinde olan fildişi rengindeki zıbını işaret etti. “Yoksa asimetrik bir yakası olan bu kolsuz şey mi?”

Defne şapırtı sesleri çıkararak yumruğunu emiyor, amcasını zerre kadar anlamıyordu. Gurur ondan bir cevap alamayınca iki zıbını da Defne’nin üzerine tuttu. Yüzünün yakınında sarkan iki kumaş parçasını görünce Defne asimetrik yakası olan zıbını yakaladı. Gurur istediği cevabı almış gibi sırıttı. “Annen gibi tarz sahibi olduğunu biliyordum.”

Diğer zıbını bir kenara atıp önce ona yeni bir içlik giydirdi, hemen sonra da ona göre Defne’nin seçtiği ama bana göre Defne’nin rastgele yakaladığı zıbını ona giydirmeye başladı. Zıbının yakasını yavaşça Defne’nin kafasından geçirdiğinde Defne yine irkilip çırpındı. Gurur onun kolunu zıbının içinden geçirmeye çalıştıkça Defne elini geriye çekip ona zorluk çıkarıyordu.

“Ulu orta yerde kıçında bir bezle gezemezsin.” Yalandan kaşlarını çatarak Defne’nin kolunu yakaladı. “Dışarısı buz gibi bücür, hasta olursan annen canıma okur.” Defne onu çok uğraştırsa da Gurur bir şekilde ona o zıbını giydirmişti.

Defne’nin çıplak bacaklarını görünce kısa bir an camdan dışarıya baktı. Rüzgârın şiddetli uğultusunu duyuyor olmalı ki yeğeninin hasta olmasından endişe ediyordu. Bir konuda Defne’nin fikrini merak ederek ona baktı. “İlgini çekiyorsa dolapta leoparlı bir don gördüm.”

Defne zıbından bile rahatsızmış gibi yakasını çekiştirip ağlamaklı sesler çıkarınca Gurur bunu da bir cevap olarak gördü. “Anlaşıldı, leoparlı don tarzının dışında. Peki, pamuklu ve pembe olan?” Bir bebekle konuşurken karşısında yetişkin biri varmış gibi onun fikrine önem vermesi çok tatlıydı.

Defne huzursuzca kıpırdanıp durunca Gurur ona yeni bir şey giydirmeye cesaret edemedi. Onu tekrar ağlatmaktan çok korkuyordu. Defne sürekli ağlayacakmış gibi minicik dudaklarını büzüyor, bir konuda rahatsızmış gibi sesler çıkarıyordu. Gurur onun derdinin ne olduğunu anlamış gibi bana döndü. “Altı değişmeli.”

“Ama Bige gitmeden önce değiştirmişti.”

Defne’nin üzerine eğilip onu kokladığında yüzünü buruşturarak başını geriye çekti. “Etrafına yaydığı koku yeni bir beze ihtiyacı olduğunu gösteriyor.” Yatağın kenarından kalkarak şeytani gözlerle Defne’yi işaret etti. “Onun altını değiştirmen lazım.”

Beni ürküten bu sözlerle geriye çekilip şiddetle karşı çıktım. “Ben bunu yapamam.”

Arkaya doğru attığım adımları görüp kaşlarını usulca çattı. “Defne huysuzlanmaya başladı, tekrar ağlarsa onu susturamayız.” Bu benim işimmiş gibi kararlı bir şekilde çenesini dikleştirdi. “O ağlamaya başlamadan şu kızın altını değiştir.”

“Bu işi bana yıkamazsın!” Yüzüme gelen saçlarımı sertçe arkaya iterek ikisiyle olan mesafemi korudum. “Daha önce bir bebeğin altını hiç değiştirmedim.” 

“Demek ki her şeyin bir ilki varmış.” Gurur inadını sürdürerek beni yanına çağırırken bakışları katı ve itiraz istemeyen türdendi. “Buraya gel.”

“Hayır!” Sırtım duvara değene kadar gerilemiştim. “O senin yeğenin, sen yap.”

“Bir bebeğin mahremiyet sınırlarını ihlal edemem, sen onun hemcinsisin.”

“Yahu bir bebek ne anlasın mahremiyetten?”

“Benim yeğenim sadece tarz sahibi değil, aynı zamanda mahremiyetine önem veriyor.”

“Bunu şimdi uydurdun!”

“Uyduruyorum, öyle mi?” Yavaşça başını salladığında ukala gözlerinde apaçık bir meydan okuma vardı. “Ona soralım o zaman.” Yatakta rahatsızca kıpırdanan Defne’ye dönüp, “Amcanın altını değiştirmesini ister misin?” diye sordu.

Defne, kirli bezinin ona verdiği rahatsızlık yüzünden bir kez daha dudaklarını sarkıtıp ağlamaklı bir ses çıkarınca Gurur, “Gördün mü?” diyerek muzır bakışlarını bana çıkardı. “Hayır, dedi.”

“Öyle bir şey demedi.” Tertemiz delirecektim. “Konuşmadı bile.”

Gurur beni köşeye sıkıştırmayı sürdürürken gülmemek için yanaklarının içini dişliyordu. “Bebek dilinde amca, prensiplerimi saygı duy, dedi.” Eğilip Defne’nin başını okşayarak sinirlerimi bozmaya devam etti. “Benim yeğenim prensip sahibi bir bebek.” Başını eğip Defne’nin yanağına küçük bir öpücük kondurdu. “İstediğin gibi bezini ben değiştirmeyeceğim, amcacığım.”

“Defne öyle bir şey demedi, uydurma!” Sinirden parmaklarımı saçlarımın arasından geçirip onları dağıtarak bir ayağımı sertçe yere vurdum. “Bebek dili diye bir şey yok!”

“Anne olsaydın bebek dili diye bir şeyin var olduğunu bilirdin.” Gurur yatağın yanında dikilip bana küstah bakışlarını atarken yeşil gözleri ezici bakıyordu. “Defne senin çocuğun olsaydı onun altını değiştirmeyecek miydin?”

Kollarımı göğsümde birleştirip bunu yapmayacağımı kararlı bakışlarımla ona gösterdim. “Ama benim çocuğum değil.”

“Sana emanet edilen her çocuk senindir,” diyerek beni dumura uğrattı. “Hiç tanımadığın bir insan bile sana çocuğunu emanet ederse, o andan itibaren o senin çocuğundur. Emanet eden kişi dönene kadar kendi kanındanmış gibi onu korursun.” Haklıydı. 

Gurur söyledikleriyle bana haddimi bildirerek kapıya doğru yürüdü. “Annesi onu sana emanet etti, ister çocuğun altını değiştir istersen de onu kendi pisliğinin içinde bırak.” Kapıyı açıp dışarı çıktı. “Ben karışmıyorum.” Beni bir bebekle yalnız bırakıp gitmişti!

Omuzlarımı düşürerek Defne’ye baktığımda neredeyse ağlayacaktım. Onun bezini değiştirmekten kaçınmamın nedeni bunu yaparken bir yerini incitmekti. Korkmadan onu kucağıma bile alamıyordum, altını nasıl değiştirecektim? “Buraya hiç gelmemeliydim.” Defne ve Gurur yüzünden günüm kâbus gibi geçiyordu.

Keşke ben de biraz Gurur gibi kaygısız bir insan olsaydım, o zaman onun yaptığı gibi bu odadan çıkabilirdim. Etrafına yaydığı kokuya rağmen Defne’nin masum gözlerini görmek kendimi berbat hissetmeme neden oluyordu. “Pekâlâ.” İsteksizce gardıroba doğru yürüdüm. “Ne kadar zor olabilir ki?”

Dolaptan temiz bir bebek bezi, ince bir battaniye ve ıslak mendil paketi aldım. Yatağın kenarına oturduğumda kokunun kaynağına çok yaklaştığım için midem bulanmıştı. Battaniyeyi yatağın boş tarafına serip Defne’yi dikkatlice onun üzerine koydum. “Lütfen işimi zorlaştırma, küçük kokarca.” Havaya koku bombası atmış gibi odanın içinden geçmişti.

Paketin içinden bir sürü ıslak mendil çıkarıp bir kenara bıraktım. Nefesimi tutarak Defne’nin bezini açtığımda karşılaştığım şeyle, “Öğğk!” diye bir ses çıkardım. Bu iş düşündüğümden daha zor olacaktı.

Bige gitmeden önce yanımda Defne’nin altını değiştirdiği için nasıl yaptığını görmüştüm. O esnada Bige’nin midesi hiç bulanmamıştı. Belki de anne olmak böyle bir şeydi, insan kendi çocuğunun hiçbir şeyinden rahatsız olmuyordu. Eminim Defne’den önce Bige de başka bir çocuğun altını değiştirseydi bundan çok iğrenirdi. Ancak konu kendi çocuğu olunca durum değişmişti.

Sürekli paketin içinden yeni bir mendil çekerek Defne’nin altını temizledim. Bunu yaparken midemin bulanmadığını veya hiç gocunmadığımı söyleyemezdim. Ne kadar zorlansam da bir şekilde onu rahat ettirip temiz bir bez takmıştım. Ona yeni bezini takarken Defne sürekli bacaklarını kıpırdattığı için beni çok uğraştırmıştı.

İşim bittiğinde zorlu bir ameliyattan çıkmışım gibi ter içinde kalmıştım. Pis bez daha fazla etrafa koku yaymasın diye onu banyodaki çöp kutusunun içine attım. Önce ellerimi sabunladım, daha sonra da kendime gelmek için yüzümü yıkadım. Az önce ne yaşadığım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Odaya döndüğümde poposu temiz bir beze kavuştuğu için Defne’nin keyfine diyecek yoktu.

“Bana ecel terleri döktürmemiş gibi mutlu ol tabii.” Odanın içindeki kötü koku çıksın diye pencereyi açtım. Beşiğindeki battaniyeyi alıp yatağa yaklaşarak Defne’nin üstüne attım. Bu onun üşümesine engel olurdu.  

Havalar çok soğuk olduğu için uzun süre camı açık tutmayı düşünmüyordum. Bu koku dağılana kadar açık olsa yeterdi. Defne’nin kıpır kıpır olan bacakları iki dakika rahat durmadığı için battaniyeyi tekmeleyerek ayaklarının önüne düşürdü. Battaniyeyi boynunun altına kadar çektim ve o, iki dakika içinde yine battaniyeyi tekmeledi.

“En az amcan kadar sen de beni delirtiyorsun.” Onu battaniyenin içine koyup sıkıca sardım. “Şimdi tekmele de göreyim bakayım.” Onu bir dürüm gibi battaniyeyle sarıp kucağıma aldım. Bunu yaparken hâlâ bir yerini incitirim diye çok korkuyordum.

Başını dikkatli bir şekilde boynuma yaslayıp odanın içini adımlamaya başladım. Gurur’un yaptığı gibi sırtını sıvazlayarak onu uyutmaya çalışıyordum. Defne önce kafasını, sonra da çırpınarak ellerini battaniyenin içinden çıkarmıştı. Kafası geriye düşecekti ki son anda ensesini yakaladım. 

“Boynunu kıracaksın, böyle aksiyonlardan kaçınmalısın.” Yanağını yavaşça boynuma yasladığımda artık ona yalvarıyordum. “Tekrar ağlamadan önce n’olur uyu.” Çipil çipil bakan mavi gözlerinde zerre kadar uyku yoktu.

Adım sesleri duyunca yönümü kapıya çevirdim. Beni bir bebekle baş başa bırakıp giden hayvan geri dönmüştü. Elinde ince belli çay bardağını tutarken bize bakıp güldü. “Anlaşmaya başladığınızı görmek güzel.”

Ben burada bir bebeğin altını değiştirmekle cebelleşirken onun çay içtiğini görünce sinirlendim. “Allah keyfini arttırsın!” dedim alay ve öfke karışımı bir sesle. “Yeğenini başıma atıp koşa koşa çay içmeye mi gittin?”

Tekli koltuğa yayılıp inadıma yapar gibi çayından bir yudum alırken gözlerimin içine bakıyordu. “Çay ince çizgimizdir,” diyerek yine kendinden birden fazla kişiymiş gibi bahsediyordu. “Gün içinde birkaç demlik bitirmezsem sakinleşemem, bunu biliyorsun.”

“Nereden bilecekmişim?”

Tek kaşını yukarı kaldırırken yüz ifadesi iğneleyiciydi. “Kaç yıldır evli kaldığın adamın huyunu suyunu bilirsin, Farah Hanım.”

Defne ılık nefesiyle boynumu gıdıklarken, “Hayır,” dedim sakince. “Senin hakkında bir şeyler bilecek kadar üzerinde kafa yormadım.”

“Sikerler yalanını.”

“Düzgün konuş yoksa…” Defne’yi göstererek onu bırakıp gideceğimi ima ettim. “Kendini bir bebekle ortada kalmış bir hâlde bulursun!”

“Ulan zaten beni ortada bıraktın!” Kaşlarını çatarak kucağımdaki Defne’yi gösterdi. “Keşke bir bebekle bıraksaydın, hiç olmazsa bu ayrılığın bir tesellisi olurdu!”

“Hani artık umurunda değildim?”

“Değilsin zaten.” Onun canını yaktığım gibi o da benim canımı yakmayı isteyerek gözlerimin içine baktı. “Yerin çok kolay doldurulabilir.” Omurgamdan buz gibi bir his geçti.

“Senin de öyle.” Sözlerine atıfta bulunarak son sözleriyle beni ne kadar incittiğini ondan sakladım. “Senin de yerin çok kolay doldurulabilir.”

“Sonat piçiyle mi yerimi dolduruyorsun?” Alayla konuştuğunda gözlerindeki öfkeyi ve kıskançlığı benden saklamanın bir yolu yoktu. “Her fırsatta ona sarılıyorsun ya, mutlu musun bari onunla?” Sonat’a sarıldığım gibi bir kez bile ona sarılmadığım için bunun sinirini ve kırgınlığını hep yaşayacaktı.

“Mutluyum.” Sonat’la aramda hiçbir şey yoktu, hatta onunla olan dostluğumu bile bitirmiştim. Fakat Gurur ısrarla tam aksine inanıp canımı sıktığı için biraz da ben onu kızdırmak istedim. “Sonat çok düşünceli biri.”

“Benim ne düşüncesizliğimi gördün?” İstemsizce kendini Sonat’la kıyaslarken yeşil gözlerinde delici bir ifade vardı. “Söyle, sana ne fenalığım dokundu?”

“Gurur biz boşandık, artık bunları konuşmanın bir anlamı yok.”

“Haklısın, sen bir tek Sonat’la konuşmak istersin!”

“Çocuğun yanında bağırıp durma.”

“Bağırmıyorum, sesim gür çıkıyor!”

“Kıs o zaman sesini!”

Beni taklit ederek Defne’yi gösterip, “Çocuğun yanında bağırıp durma,” dedi sakince. Elimden bir kaza çıkmadan şu evden gitmek istiyordum.

Kaşlarımı çatarak ona boynumla haşır neşir olan ufaklığı gösterdim. “Bu vatoz balığını kucağına almak ister misin?”

“Yeğenime vatoz balığı diyemezsin.”

“Boynumu emiyor yine.”

“Daha önce de söylediğim gibi o zevk sahibi bir bebek.”

“Ya bu nasıl bir bebek ki mahremiyetine önem veriyor, prensip ve zevk sahibi. Böyle bebek mi olurmuş?”

“Biz Kalenderlerde her çeşit var, renkli bir aileyiz.” Omuzlarını hafifçe silkerek çay bardağını dudaklarına yaklaştırdı. “Tabii sen Kalenderler yerine Sungurları tercih edersin, bu da Defne kadar bile zevk sahibi olmadığını gösterir.” Her konuyu evirip çevirerek mutlaka Sonat’a getiriyordu.

Bir zamanlar onun bana yaptığı gibi eleştirel gözlerle onu izliyordum. “Sende Sonat kompleksi var, farkındasın, değil mi?” Teknedeyken bana Leyla kompleksim olduğunu söylediğini nasıl unutabilirim ki…

O söylediğinde ben çok alınmıştım ama Gurur rahatlığıyla beni sinir ederek alaycı bakışlarını gözlerimin en derinine kenetledi. “Bende ne sikim ararsan var, Farah Hanım. İbreyi bana çevirmeden önce şunu düşün, on yedi raporun yanında bir kompleks, devede kulak kalır.” Onun bu kadar hazırcevap olmasından nefret ediyordum.

Ağzıyla kendini ele verdiği için şimdi söyleyeceğim şeyi nasıl inkâr edeceğini merak ediyordum. “Sonat’a takıntılı olduğunu kabul ediyorsun o zaman?”

Çok komik bir şey söylemişim gibi ruhsuzca gülerek başını iki yana salladı. “Bence o herif bana daha çok takıntılı. Senden bile daha çok istediği bir şey varsa o da beni alt etmek.” Dudakları tehlikeli bir ifadeyle yavaşça kıvrıldı. “Seni araya katmadan sanki beni alt etmesi mümkünmüş gibi...” Bu cümlenin çok derin bir anlamı vardı.

Bir anda gülmeyi kesip ciddileştiğinde yüz ifadesi donuklaşmıştı. “Sonat bir tek senin üzerinden bana karşı kazanabilir, aksi takdirde sen ona sarılırken bile neden bana bakıp sırıtsın?”

“Başlama yine.”

“Sen beni dert etme, bitirdiğim yerden başlayan biri değilim.” Bu sözlerin ne anlama geldiğini çok iyi anladığım için hiç kıpırdayamadım. Bitirdiği kişi bendim ve bir daha hiçbir koşulda benimle yeniden başlamayacağını bir kez daha belirtmişti. 

Asıl can yakıcı olansa onunla aynı fikirde olmamdı, biten bittiği yerde kalmalıydı. Yeni bir başlangıç yapmaktan korkan tek kişi o değildi. Gurur’un çalan telefonu aramızdaki sessizliği bozmuştu. Telefonu çıkarıp ekrana baktığında endişelenerek hemen kulağına yasladı. 

“Melek iyi mi, doktor?” Melek’in doktoru ona ne söylediyse Gurur’un gözlerindeki tüm hayat son buldu. Yüzü hüzünle yıkandı ve acı, güzel gözlerini bir örtü gibi kapattı. Melek hakkında hiç iyi haberler almamış olmalı ki iç çekerek, “Anladım,” diyerek telefonu kapattı.

Telefonu cebine koyduktan sonra yüz ifadesindeki acıyı benden gizlemeye çalışarak başını kaldırdı. Gurur ne kadar benden saklamaya çalışsa da gözlerinde yer edinen o kederi görebiliyordum. Bana olan o düşmanca tutumunu bir kenara bırakıp bir konuda ricacı olarak, “Farah…” dedi yumuşak bir sesle. “Bana hakkını helal eder misin?”

Tüm bedenim histeri bir duyguyla titredi, neye uğradığımı anlamamıştım. Gurur veda eder gibi konuşacak bir adam değildi ama sanki benimle vedalaşıyordu. Kalbimi sıkıştıran bu yabancı duygu bir tek veda anlarında ortaya çıkardı. 

Tek bir cümleyle beni nasıl sersemlettiğini saklamaya çalışarak alaycı bir tutumla, “Bu da nereden çıktı?” diye sordum. “Sen böyle şeylere önem veren bir adam değildin.”

“Haklısın.” Tok bir sesle konuşup bitirdiği çayın boş bardağını koltuğun kenarına bıraktı. “Üzerimde o kadar çok kişinin hakkı var ki bunun haddi hesabı yok ve açıkçası hiçbiri sikimde değil.” Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüyünce bana düşen yine onun sırtıyla bakışmaktı.

Defne üşümesin diye pencereyi kapattıktan sonra bana doğru döndü. Yeşil gözlerinde adlandıramadığım hüzünlü bir duygu vardı. “Ama sen bana hakkını helal et.” Neden ikimizden biri ölecekmiş gibi davrandığını anlayamıyordum. “Babandan helallik almak nasip olmadı ama kızından helallik istemek için geç değil.”

“Babamın cenazesine bile gelmedin.” Bu dört kelime dudaklarımdan dökülürken istesem de ona ne kadar kırıldığımı saklayamadım. “Tıpkı hastanede ziyaretime gelmediğin gibi.” İşte sonunda söylemiştim.

Pencerenin önünde dikilirken hiç kıpırdamadı. Nefes alışları bile yavaşlamış gibi artık göğüs kafesinin hareketleri bile görülmüyordu. “Bunun için beni suçlayabilir misin?” Sesi sakindi ama sanki göğsünü yırtarcasına çıkıyordu. “Bir daha hiçbir koşulda sana gelmemem için tüm kapıları bir bir suratıma kapatmadın mı?”

O mahkeme salonunda olanları ve boşanmamak için dizlerime kapanarak bana yalvardığını hatırlatarak, “Elinin tersiyle ittiğin bir adamın koşa koşa sana gelmesini bekleyemezsin,” dedi. Ona hem kızıyordum hem de haklı buluyordum. Gurur Kalender benim için başlı başına bir çelişkiydi.

Göz bebekleri küçülürken bu sefer onu bekleyen acıya değindi. “Ödeşmek için bir fırsatın olacak, Farah.” Melek’in sağlık durumuna değinmesi içten içe onu öldürüyordu ama bunu benden saklamaya çalışıyordu. “Sen de sakın benim acıma gelme, ödeşelim böylece.”

Bu konuda tek kelime etmedim. Mevzubahis Melek’ken bir adamı kızıyla vuracak her türlü sözden kaçındım. Gurur ne düşündüğümü anlamak ister gibi beni izlerken bir şeyi çok merak ediyormuş gibi, “Farah…” diye mırıldandı zayıf bir sesle. “Hastanede veya babanın cenazesinde…” Alacağı cevaptan korkarcasına gözlerini gözlerime kenetledi. “Sana gelmemi bekledin mi?”

Hem de her şeyden daha çok.

“Hayır,” diyerek ona yalan söyledim. “Aklıma bile gelmedin.”

“Tam da düşündüğüm gibi,” derken rahatladı mı yoksa üzüldü mü, anlayamıyordum. Yüz ifadesi o kadar donuktu ki bu konudaki hislerini benden çok iyi gizliyordu. Acaba yalan söylemek yerine doğruları söyleyip onu çok beklediğimi söyleseydim, yanımda olmadığı için çok üzülür müydü?

Konumuza dönerek omuzlarını düşürdü ve nefesini sesli bir şekilde verdi. Gurur’un bakışlarında canımı yakan bir şeyler vardı. “Affını istemiyorum Farah, senden istediğim tek şey bana hakkını helal etmen.”

“Etmem, Gurur.” Dudaklarımdan çıkan bu iki kelime gözlerindeki acıyı çoğalttı ama ona karşı yumuşamadım. “Ne şimdi ne de öldüğümde…” Başımı iki yana sallayarak onunla olan göz kontağını korudum. “Sana hakkımı helal etmeyeceğim.”

Dudaklarında buruk bir tebessüm belirdiğinde göğüs kafesi hareket edecek bir şiddette yeniden nefesini verdi. İçli gözlerle bana kendisini gösterirken yüz ifadesi sakindi ama aynı zamanda gizli bir acıya ev sahipliği yapıyordu. “Ya ben öldüğümde?” diye sordu. “Ölsem bile yine bana hakkını helal etmez misin?”

“Etmem.” Onun adını ölümle yan yana düşünmek bile gözlerimin ardını sızlatıyordu. Bu konuda ne hissettiğimi ondan saklayarak duygusuzca konuştum. “Ölüm haberin bana geldiğinde bile sana hakkımı helal etmem.”

Sustu.

Sustum.

Ve geriye birkaç ağır sözün insan üzerindeki etkisi kaldı.

Ayakta dikilmekten yorulduğum için sandalyeye oturup Defne’nin başını koluma yasladım. Gurur sözlerimin onda yarattığı depremi göğüslemeye çalışırken bulunduğu yerde hiç yaşam belirtisi vermedi. Beni izlediğini bildiğimden ona hiç bakmıyordum, tüm dikkatim Defne’deydi. 

Gurur’la ilgili her şey acı vericiydi ama Defne öyle değildi. Bu sevimli bebek bana, yarınların daha güzel olacağını düşündürtüyordu. Sallanan sandalyede otururken hafifçe sallanarak Defne’nin uyumasını bekledim. “Eğer biraz daha uyumazsan ben uyuyacağım.” Her dakika başı esnediğim için ciddi bir uykusuzluk çektiğimi herkes anlayabilirdi.

“Anlaşılan uyumak için artık kokuma ihtiyaç duymuyorsun.” Gurur bana sataşmadan iki dakika duramıyordu. Alaycı sesinde büyük bir öfke yatıyordu. “Yoksa bu sefer de Sonat piçinin kokusuyla mı uyuyorsun?” Yine Sonat hakkında ağzımı arıyordu.

Onu gözlerime yasaklayıp Defne’yi seyrettim, böylece bakışlarımdan ne düşündüğümü anlayamazdı. “Bu seni neden ilgilendiriyor?”

“İlgilendirdiğini de nereden çıkardın? Boşadığım bir kadının kiminle ne yaptığı umurumda değil.”

“Sen değil, ben seni boşadım. Zaten sana koyan da bu, seni terk etmem.”

“Farah, daha fazla canımı sıkmadan çık şu odadan!”

“Bu çocuğun annesi gelsin, zaten gideceğim!” Onunla aynı odada olmaktan rahatsız olduğumu daha nasıl anlatabilirdim ki.

İkimiz de birbirimizle konuşmayı bırakınca yeniden Defne’ye odaklandım. Küçük bir bebekle ilgilenirken bir süre sonra Gurur’un odadaki varlığını bile unutmuştum. Defne’nin haylazca bakan gözlerindeki ışıltıyı görünce gülümsedim. 

“Uyumaya niyetin yok, değil mi?” Fazla süt içmekten şişen göbeğini gösterdim. “Karnın doydu, altın değişti, uyumak için daha neyi bekliyorsun?” Kucağımda kollarını çırparak debelenirken uyumanın yakınında bile değildi.

Üzerine eğilip parmağımın ucuyla burnuna hafifçe vurdum. “Uyu hadi.” Burnuna tüy gibi bir dokunuşla vurmuştum ama Defne sıçrayarak gözlerini belertince kıkırdadım. “Numara yapma, o kadar sert bir darbe değildi.” 

Dudaklarımdan bu sözler çıktığı an içim öyle bir burkuldu ki zamanı geriye almayı çok istedim. Bu sözlerin benzerini bir zamanlar Gurur’dan duymuştum. Bir bebekle ilgilenir gibi üzerime titreyip nazımla oynadığı o günleri çok özlüyordum. Ben şimdi Defne’ye karşı nasılsam, Gurur da bir zamanlar bana karşı öyleydi.

Mutluyduk ama hep bir şeyler eksik veya fazlaydı. Zaten bu yüzden bitmişti her şey. İç çekerek aklımı onunla ilgili anılardan uzaklaştırmaya çalıştım. Defne’nin minik elini yakalayıp elinin üstüne küçük bir öpücük kondurdum. Onun sevimli suratına bakmak bile bana ihtiyacım olan huzuru sağlıyordu. “Neden bu kadar tatlısın?” Sanırım ona alışmaya başlamıştım.

Duyduğum adım sesleriyle başımı kaldırınca Bige’yi görüp rahat bir nefes aldım. “Sonunda annen de geldi ufaklık.” Bige’nin yanına giderek Defne’yi ona uzattım. Bu haylazı sağ salim annesine emanet edip bu evden gitmek istiyordum. “Uykusu var ama belli ki annesinin kokusuyla uyumaya alışmış.”

Bige kızını benden alırken onu ne kadar çok özlediğini saklayamıyordu. “Yokluğumda ona baktığın için teşekkür ederim.” Beni bir bebekle yalnız bırakıp kaçtığı için özür diler gibi bakıyordu. “Umarım seni çok uğraştırmamıştır.”

“Beni uğraştıran o değildi.” Omzumun üzerinden Gurur’a baktığımda en az benimki kadar onun da bakışları soğuk ve mesafeliydi. “Birileri küçücük bir bebeğe zarar vereceğimi düşündüğü için gardiyan gibi tepemizde dikildi.”

Gurur son tartışmamızın sinirini yaşadığı için çenesini sıkarak bana ters bakışlar attı. “Yeğenimi bir yabancıyla yalnız bırakamazdım.”

Artık onun saldırgan sözleri eskisi gibi canımı yakmadığından sıkılmış gibi bir tavır takındım. “Ben de bir yabancıyla aynı odada olmaktan memnun değilim.” Bakışlarımı Gurur’dan çekerek Bige’ye döndüm. “Artık gitmeliyim, halletmem gereken çok fazla şey var.”

Çantamı alıp hızlı adımlarla kapıya doğru ilerlediğimde Bige arkamdan, “Akşam yemeğine kal,” dedi aceleyle. “Yemekten sonra gidersin.” Bizi Gurur’la yan yana getirmekten hiç vazgeçmeyecekti.

Gurur’un olduğu bir evde daha fazla durmak istemediğim için Bige’ye tebessüm etmek için kendimi zorladım. “Akşam yemeği için bir randevum var.” Bunları söyledikten sonra dışarı çıktım.

Sonunda bu evden kurtulacağım için sabırsız adımlarla merdiveni iniyordum. Malikânenin avlusuna çıkıp rahat bir nefes aldığımda Gurur peşimden dışarı çıktı. Buz gibi bir yüz ifadesiyle bana bakarken kaşları belli belirsiz çatıktı. “Daha fazla burada oyalanma istersen, ne de olsa akşamki randevun için hazırlanmalısın.” Bana arabamı gösterdi, bu iğneleyici ve alaycı tavrı beni çıldırtıyordu. “Eminim Sonat itini bekletmek istemezsin.”

Ona akşamki randevumun Sonat’la olmadığını söylemedim. Kafasında kurduğu şeylere inanmak istiyorsa bu onun sorunuydu. Yapmacık bir şekilde gülümseyip, “Haklısın,” dedim. “Sonat’ı bekletmem hoş olmaz.”

Yanında duran ellerinin parmakları içe doğru büküldüğünde sinirle yumruklarını sıktı. Gözlerinin önü kararmış gibi bakışlarını tek bir noktada sabit tutamadığından çenesindeki kasları seğiriyordu. Çatık kaşlarının arası derinleşip dik bir çizgi oluştuğunda dişlerini sıkarak, “Siktir git şuradan!” dedi hırıltılı bir sesle.

Gülmemeye çalışarak rahat bir şekilde omuz silktim. “Büyük bir zevkle.” Onu arkamda bırakıp arabama doğru yürürken Gurur’un delici bakışlarını sırtımda hissediyordum. Bir kez bile ona bakmadan arabama atlayıp Kalender malikânesinden ayrıldım. Gurur’un uzun süre arkamdan öfkeli gözlerle baktığına neredeyse emindim.

***

İlahi Bakış Açısı

Melek’in hayatının son demlerini yaşaması Gurur’a acı veren başlıca şeylerden biriydi. Gurur artık neredeyse her gününü hatta her saatini hastanede geçiyordu. Melek’in geçirdiği tüm krizlere tanık olmak onu öldürüyordu ama istese de kızının acısına son veremiyordu. Beynindeki tümör köklerini her yere saldığı için Melek yatakta can çekişerek kan kusuyordu. 

Odanın içinde koşturan doktorlar onun acısını dindirecek daha güçlü ilaçları seçip serumuna ekliyordu. O sırada Melek, yatakta bir o yana bir bu yana dönerken ellerini başına bastırıp haykırdı. Hastalığının son evresinde olduğu için normalde uzuvlarını bile kıpırdatamıyordu. Ancak çektiği acı o kadar yoğundu ki kireçlenen eklemlerine yüklenip başını ellerinin arasına almıştı. 

Kafasına baskı uygularken dudağının kenarında süzülen kanla, “Ahh!” diye bir kez daha haykırıp gözyaşları içinde doktorlara yalvardı. “Yardım edin… N’olur yardım edin!” Bu acıya dayanamıyordu.

Gurur onu bu hâlde görünce canından can sökülüyormuş gibi başını eğdi ve gözlerini yumdu. Daha kaç kez bunu yaşayacaktı, bilmiyordu ama Melek’in gözünden süzülen her gözyaşı, Gurur’un çaresizliği ve ölümüydü. Doktorların verdiği ilaçlar bile artık fayda etmiyor, acısını dindiremiyordu. 

“Amca…” Melek’in acı dolu sesini duyunca gözlerini açıp başını kaldırdı. Melek yatakta ter içinde yatarken çenesinden akan kanlar hasta önlüğünün yakasını kırmızıya boyamıştı. Ağlamaktan kızaran gözlerini Gurur’a dikti ve başındaki ellerinin baskısını artırarak yatakta küçüldü. “Amca, yalvarırım yardım et.”

Gözyaşları Gurur’un gözlerini zorlasa da onun karşısında ağlamaya bile utandı. Onun acısını dindirmenin bir yolu olsaydı, Gurur ona yardım etmez miydi? Her şeye gücü yetebilen bir adamdı ama Melek konusunda âciz ve yenikti. Melek onun en büyük çaresizliğiydi. 

Üzerine titrediği kızı gözlerinin önünde ölüyordu ama o hiçbir şey yapamıyordu. Melek hıçkırarak yatakta kıvranıp, “Baba…” diye fısıldadı. Melek çoğunlukla ondan bir şey isterken baba derdi.

Bir deri bir kemik kalan zayıf bedeni yatakta tir tir titrerken Gurur’un gözlerinin içine baktı ve ona hayatı boyunca unutmayacağı o kelimeleri söyledi. “Öldür… Baba öldür beni.”

Odanın içindeki doktorlar hareket etmeyi bıraktı.

Havadaki oksijen bir anda ağırlaştı.

Ve Gurur’un gözlerinden bir damla gözyaşı aktı.

Dizleri titrese de yürümek için kendini zorladı. O heybetli bedeni her adımla biraz daha çöküyormuş gibi adımları güçsüz ve sarsaktı. Kendini yatağın kenarına bıraktığında Melek’in bembeyaz yüzünü, acıdan kıvranan gözlerini ve gözlerinin altındaki morlukları kederle izledi. Kuruyan dudaklarından süzülen her damla kan sanki Gurur’un kalbinden sökülüyordu.

“Melek, meleğim, kızım…” Sesi öyle bir titredi ki Gurur eğer yalnız olsaydı hıçkıra hıçkıra ağlayabilirdi. “Benden ne istediğinin farkında mısın?” Onu gözünden bile esirgerken ona nasıl kıyabilirdi?

Beynindeki acı şiddetini artırınca Melek boğazını yırtarcasına haykırıp yatakta büküldü. Titreyen elleri Gurur’un elini yakaladı ve gözyaşlarına boğularak, “Baba n’olursun öldür beni!” diye ona yalvardı. Bu öyle bir acıydı ki ölüm bile bunun yanında değersizleşirdi. 

Melek bunu ondan isterken Gurur’a ne yaşattığını düşünecek durumda değildi. Bu acıyı durduracak tek şey ölümdü. Öksürerek ağız dolusu kan kustuğunda kalan son gücüyle Gurur’un elini sıkıp hıçkırdı. “Çok acıyor, ben zaten yaş… yaşamıyorum… Sana yalvarıyorum, bu acıyı dindir.” 

Gözyaşların buğusu Gurur’un yeşillerini örterken dudaklarının kenarı titremişti. “Yapamam, Melek.” Onu bir gün daha uzun yaşatmanın yollarını ararken nasıl kızının katili olurdu. Başını eğip silah tutmaktan nasırların olduğu avuç içine baktı. “Bu ellerde herkesin kanı var ama seninki olmayacak.” Ne onun katili olurdu ne de birinin ona dokunmasına izin verirdi.

Melek cenin pozisyonu alarak yatakta biraz daha küçüldüğünde kolundaki serumun hortumu gerilmişti. Yumruk yaptığı ellerini başına vururken ağlamaktan kesik kesik konuşuyordu. “Acıyor… Daha fazla dayanamıyorum.” Bir kez daha ızdırap içinde haykırıp dişlerini sıkarak başını eğdi. “Öldür beni baba… Bana bu iyiliği yap!” Melek artık onun sadece çaresizliği değil, azabıydı.

Doktorların yaptığı iğneler sonunda onu uyutunca çektiği acı bir süreliğine son bulmuştu ama uyandığında aynı krizler tekrar yaşanacaktı. Gurur bunu bildiğinden gevşeyemiyordu. Doktorlar dışarı çıkınca paketteki ıslak mendili alıp Melek’in kanlı dudaklarını silmeye başladı. Parmaklarına bulaşan her kan lekesiyle gözlerinden bir damla gözyaşı akıyordu.

“Kimse değil, beni sen öldürüyorsun, Melek.” İçli sesi dudaklarını titretirken baygınlık geçirir gibi uyuyan kızı izledi. “Sen hem mutluluksun hem acısın. Bir yanın cennet, bir yanın cehennem. Beni öldürüyorsun, be kızım.” Melek varlığıyla onu mutlu ediyordu ama hastalığıyla yıllardır Gurur’u içten içe öldürmüştü.

Şu zamana kadar bir tek Melek’e ağlayan gözlerinden bir damla yaş daha yanağına süzülmüştü. Onun, “Öldür beni baba,” diyen sesi zihninde hayat buldukça Gurur’un gözleri daha çok doldu. “Melek sen benim sonum olacaksın.” Buna tüm kalbiyle inanıyordu, onun sonunu kızı getirecekti.

Bundan emin bir şekilde başını sallayarak ıslak mendille onun çenesindeki kanları sildi. “Sadece azabım değil, felaketim olacaksın.” Gurur onsuz bir hayatta yaşamayı bilmiyordu. Hayatında değer verdiği iki insandan birini zaten kaybetmişti, Melek’i de kaybederse tutunacak bir dalı kalmazdı.

***

Zaman geçiyordu ama aradan geçen her gün Gurur için katlanılmaz bir acının başlangıcıydı. Yılın son ayına girmişti, aralık bir kez daha gelip onu bulmuştu. Neredeyse her günü sinir krizleri ve nöbetlerle geçiyordu. Aralığın beşindeydi, yani daha çok başında. Şimdiden böyleyse bu ayı nasıl çıkaracağını hiç bilmiyordu. 

Etrafındaki insanlara zarar vermesi an meselesiydi ama Melek’i o hastanede bırakıp kliniğe bile yatamıyordu. Üstelik artık yanında ona iyi gelen Farah bile yoktu. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir türlü Farah’ı aklından çıkaramıyordu. Sanki ona görünmez bir iple bağlıydı, ne kadar uzağa kaçarsa kaçsın her defasında daha güçlü bir şekilde ona çekiliyordu.

Kimse yanında onun adını zikretmezse onu unutacağını sanmıştı ama hayır, onu unutmak sandığı kadar kolay değildi. Onunla olmadığı her an Farah’ın Sonat’la olduğunu düşünmek bile Gurur’u çıldırtıyordu. Aralarında geçen onca şeyden sonra Farah onun umurunda olmamalıydı ama umursuyordu işte. Hem de onu hâlâ delice kıskanacak kadar çok umursuyordu.

“Kız resmen kafamın içine yerleşmiş, orada yaşıyor!” Yumruğunu masaya geçirmesiyle Barbaros’un gülüşünü duyunca daha fazla sinirlendi. “Onu dava ettim.”

“Ne yaptım dedin sen?” Kulübün özel locasında ikisi karşılıklı oturup içerken Barbaros gözlerini hafifçe büyüttü. “Farah’ı dava mı ettin? Hangi sebeple?”

Gurur oldukça sakin bir sesle rakı bardağına uzandı. “Kira kontratı bile imzalamadan kafamın içinde yaşıyor.” Tarihte eşi benzeri görülmeyen bir dava açmamış gibi rahatça omuz silkti. “Bence bunun da bir cezası olmalı.”

“Oğlum saçmalama!” Barbaros ne diyeceğini bilmez bir hâlde ona bakarken şaşkın surat ifadesi çok komikti. “Kim böyle bir şey için birini dava eder?”

“Ben ederim, iznim dışında kimse aklımı meşgul edemez. Hem Farah Hanım sever mahkeme salonlarını.” Onu tek celsede boşadığını nasıl unutabilirdi. “Bir dava da benden gelsin.”

“Bu duyulursa insanlar ne düşünür, hiç mi umursamıyorsun?”

“Şermin, git on yedi raporunun hakkını ver, kimse sana bir şey diyemez, dedi.”

“Şermin kim?”

“Psikiyatristim.”

Barbaros bir küfür savururken hangi kafayla bu akıl hastasıyla müttefik olduğunu düşünüyordu. “Değiştir şu psikiyatristini, seni yanlış yönlendiriyor.”

“Şermin’i başka hiçbir psikiyatristle aldatmam.” Gurur içkisinden küçük yudumlar alırken masanın üzerinde duran telefonun ışığı yandı. Beklediği telefon nihayet gelmişti. Evet, Farah arıyordu. Aralık ayını Farah olmadan atlatamazdı. Onu görmeye gidemiyorsa sesini duymanın bir yolunu mutlaka bulurdu.

Telefonu açıp kulağına yasladığında mahkeme celbi eline ulaşmış olmalı ki Farah’ın, “Tımarhane kaçkını, dengesiz manyak!” diyen kızgın sesini duydu. “Beni dava mı ettin?”

Gurur koltuğuna yasladığında ona bakan herkes ne kadar eğlendiğini görebilirdi. “Öyle bedavadan kafamın içinde yaşamak yok, Farah Hanım. Seninle o mahkeme salonunda görüşeceğim.”

“Rezil edeceksin bizi herkese!” Bir şeylerin kırılma sesini duydu, Farah’ın kızgın sesi cinnet geçiriyormuş gibi çıkıyordu. “Kimse duymadan hemen o davayı geri çekeceksin, Gurur yoksa seni buna pişman ederim!”

“Boş tehditler savuracağına elinden geleni yapmaya ne dersin?” Barbaros şoke olmuş bir hâlde onu izlerken Gurur’un dudakları kıvrılmıştı. “Davayı geri çekmemi istiyorsan önce üç aylık kira bedelini öde.”

“Bunu niye yapacakmışım?”

“Boşanmamızın üzerinden üç ay geçti, yani ayrılmamıza rağmen üç aydır kafamın içinde yaşıyorsun. Ya oradan çık ya da kira bedelini öde, ulan!”

“Yahu ben evimde yaşıyorum, bana ne senin kafandan!”

“Kapatıyorum, bundan sonra avukatlarımız görüşsün.”

“Tamam, bekle!” Farah sabır dilenir gibi birkaç kez derin nefesler alırken bir an önce bu sorunu halletmek istediğini saklayamıyordu. “Kafanın üç aylık kira bedeli ne kadar?” Ona böyle tuhaf bir soruyu Gurur’dan başka kimse sorduramazdı.

“Otuz milyon.”

“Siktir git!” Gurur onun ağzından argo bir kelime duymaktan çok haz aldığı için kısık bir sesle güldü. Şu zamana kadar ona en fazla siktir git, dedirtebilmişti ama daha fazlası için çıldırıyordu. Tuhaf zevkleri olan tuhaf bir adamdı.

Farah şoke olmuş bir sesle, “Her ay için on milyon mu?” diye sordu afallayarak. “Senin kafan bir malikâneveya saray mı? Kirası niye o kadar pahalı?”

“Kızım bak, sana diyorum. Ben tek başıma bir ulusum, çok değerli bir şahsiyetim ve eşim benzerim yok.” Kendine methiyeler dizerken gururlu bir ifadeyle omuzlarını dikleştirip göğüs kafesini kabarttı. “Benim gibi birinin kafasının içinde yaşamak ne kadar büyük bir lütuf, farkında mısın?”

“Bu iş çok maliyetli olmaya başladı, beni kafandan kovar mısın? Böylece evimde yaşarken bir de sana kira ödemem!”

“Ulan bunu yapabilsem sana niye dava açayım?” Onu aklından çıkaramadığını neden anlamak istemiyordu? “Kira bedelini ödemezsen seninle çok pis uğraşırım ve inan bana bunu istemezsin.” 

Böyle konuşuyordu ama Farah’ın o parayı ödemesini hiç istemiyordu. Eğer bunu yaparsa o zaman Gurur onun sesini duymak için yeni mazeretler bulmak zorunda kalacaktı. Aralık ayını atlatması için Farah’a ihtiyacı vardı ve onunla konuşmak için ona dava açmaktan daha iyi bir bahane bulamamıştı.

“Davayı geri çek, istediğin meblağı ödeyeceğim! Sana sürekli para ödeyemem, bir an önce beni aklından çıkart. Gelecek ay yeni bir kira bedeliyle bana dava açarsan bu sefer seni kurşuna dizerim!” dedikten sonra telefonu Gurur’un suratına kapatmıştı.

Gurur telefona ters gözlerle bakarak kaşlarını çattı. En nefret ettiği şeylerden biri de birinin telefonu onun yüzüne kapatmasıydı. Eski karısıyla çocuk gibi inatlaşıp onu tekrar aradı. Farah telefonu açınca, “Kiraya zam geldi, otuz değil, elli milyon ödeyeceksin!” dedikten sonra bu sefer o Farah’ın suratına telefonu kapattı.

Az önce tanık olduğu tuhaf konuşmadan dolayı Barbaros’un gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacaktı. “Gerçekten sana elli milyon ödeyecek mi?”

“Tabii ki ödeyecek, hem paradan yana artık bir sıkıntısı yok.” Gurur ona dudak uçuklatan bir tazminat ödemişti. O paranın yanında elli milyon hiçbir şeydi.

Birini aklından çıkaramadığı için ona dava açan ortağı sinirlerini bozduğu için Barbaros güldü. “İnanılır gibi değilsin.” Başıyla sol tarafı işaret edip, “Farah’ı aklından çıkarmanın bir yolu olabilir,” dedi kısık bir sesle. “Yan locadaki şu hatun yarım saattir gözünü senden alamıyor.” Gurur bir kez bile yan locaya bakmadan içkisini içmeye devam etse de Barbaros ısrarını sürdürdü. “Bir kadınla en son ne zaman seviştin?”

Gurur bu soruya dürüst ve basitçe cevap verdi. “Yıllar oldu.”

Daha iki saat önce bir kadının sıcak teninde kaybolan Barbaros afalladı. “Oğlum sen nasıl böyle yaşıyorsun?” Seks Barbaros’un hayatındaki en önemli ve vazgeçemeyeceği tek şeydi. “Ben bir gün bile dayanamıyorum, sen hangi ara rahiplik hayatına geçiş yaptın?”

“Şu sikik konulardan bahsedip canımı sıkma benim.” Locası terasın hemen kenarında olduğu için Gurur aşağıda dans eden insanlara göz ucuyla baktı. “Farah’tan önce ben de senin gibi düşünürdüm ama Farah’ı tanıyınca…” İç çekerek rakıdan birkaç sert yudum daha aldı. “Seksten daha önemli şeyler olduğunu anladım. Bir insan dokunmadan da birini sevebilirmiş.”

“Ama artık Farah yok.” Barbaros ellerini masanın üzerinde birleştirerek ona canını yakan bu ayrılığı tekrar hatırlattı. “Kız seni terk etti, daha ne zamana kadar ona sadık kalacaksın?”

“Bende zerresi kalmayana kadar.” Aklında ve kalbinde Farah varken başka bir kadına göz ucuyla bakmak bile içinden gelmiyordu.

Melek’in yanına gideceği için Gurur daha fazla içmedi. Burası ona ait bir kulüp olduğundan hesap ödemekle uğraşmayıp masadan ayrıldı. Yan locadaki o kadın Gurur’dan yüz bulamayınca bakışlarını Barbaros’a dikti. Kadının bakışlarını yakalayınca Barbaros’un dudakları yavaşça kıvrıldı. Kadınlara hayır diyemezdi.

Gurur kulüpten ayrılmadan önce burada kalan işlerini bitirmek için çalışma odasına geçti. Ali, Yalçın ve Nisan onun peşinden gelip odanın bir köşesinde durmuştu. Ali ceketinin cebinden bir zarf çıkartp, “Abi,” diyerek ona doğru yürüdü. “Biliyorsun, Leyla haftalar önce ülkeden ayrıldı ama gitmeden önce sana bunu bırakmıştı, vermeyi unutmuşum.” Zarfı Gurur’un masasına bırakarak geriye çekildi.

Gurur zarfı açınca içinde bir flashdisk ve küçük bir not kâğıdı çıktı. 

“Yüzüne bakarak sana anlatamayacağım çok önemli bir şey var. Bilmen gereken her şey o flashdisk’in içinde, mutlaka izle. Tüm gerçekleri öğrendikten sonra umarım bir gün beni affedersin. Hayatıma çok şey kattın Gurur, bunun için teşekkür ederim… Hoşça kal.” 

Leyla’nın yazdıklarını okuduktan sonra notu ve flashdisk’i zarfın içine koydu. Masanın kilitli çekmecesini açıp zarfı oraya koyduktan sonra yeniden kilitleyerek başını kaldırdı. Ali ona çekmeceyi göstererek, “Flashdisk’te ne olduğunu merak etmiyor musun?” diye sordu.

Gurur masanın üzerinde duran takvimi işaret ederek önüne döndü. “Aralıktayız, yani kafayı en çok sıyırdığım ayda. O flashdisk’in içinde canımı sıkacak bir şey varsa, Leyla’nın peşinden gidip eceli olurum. Bu ayı hele bi’ atlatayım, sonra izlerim flashdisk’i.” Leyla’nın gönderdiği şey bir ay daha bekleyebilirdi.

Gurur masadaki evraklara gömülmeden önce Ali bu sefer de ona kapıyı gösterdi. “Karun abinin eski korumalarından Meriç burada, seninle görüşmek istiyor.”

“Karun’un kovduğu birine yanımda iş vermem, koçum.” Masadaki evraklardan birine uzanıp Ali’ye kapıyı işaret etti. “Gönder gitsin.” Karun durduk yere kimseyi işten çıkarmazdı. Eğer birinin işine son veriyorsa o zaman muhakkak onun bir yanlışını görmüştü.

“İş için gelmemiş.” Ali bir süredir Meriç’in Gurur’a ulaşmaya çalıştığını biliyordu ama ne kadar ısrar etse de nedenini ona söylememişti. “Günlerdir seninle konuşmaya çalışıyor, belli ki diyecek bir şeyi var.”

Bugün gelen giden hiç eksik olmadığı için Gurur sinirlenmemeye çalışarak gönülsüz bir şekilde başını salladı. “İçeri al.”

Ali dışarı çıkıp birkaç dakika içinde yanında Meriç’le geri döndü. Gurur bakışlarını ona diktiğinde daha şimdiden sıkılmış görünüyordu. Meriç esmer tenli, kahve gözlü ve yapılı bir adamdı. Gurur’un karşısına çıkınca o iri cüssesinin içinde küçülerek başını eğdi. Kollarını karnının altında tutarak bir elini diğer elinin üstüne koydu.

“Abi…” diyen sesi bile boğazına takılmış gibi kısık ve pürüzlü çıkmıştı. “Bilmen gereken bir şey var.”

Gurur tek kaşını yukarı kaldırdı, sadece bu bakışıyla bile Meriç’in korkudan yutkunmasına neden olmuştu. “Konuş.” Bilmesi gereken her şeyi zaten biliyordu, bu adam ona şaşırtıcı ne söyleyebilirdi ki?

“Karun Bey ve diğer herkesin senden sakladığı bir şey var.” Meriç yerinden hafifçe kıpırdanıp dudaklarını ıslattı. “Melek Hanım’la ilgili.”

Ali, Yalçın ve Nisan göz göze geldiğinde bu Gurur’un dikkatinden kaçmamıştı. Ali’nin yüz ifadesi değişirken aceleyle Meriç’e doğru bir adım atıp, “Abi sen işlerini hallet,” dedi. “Meriç’le ben ilgilenirim.”

Gurur onu yıllardır tanıdığı için Ali’deki tuhaflığı hemen fark etmişti. Elini kaldırarak onu durdururken artık bakışları daha ciddiydi. “Yerine geç ve tek kelime etme.” Ali bir şey söylemek için dudaklarını araladı ancak Gurur’un çatık kaşlarıyla karşılaşınca mecburen ondan istenileni yaptı.

Ali bir kenara çekilince Gurur masadaki viski şişesine uzanıp bardağını yarısına kadar doldurdu. Hesap soran bakışlarını yeniden Meriç’e dikip, “Konuş,” dedi bir kez daha. “Melek’le ilgili bilmem gereken ne var?”

Meriç ağzının içinde bir şeyler geveledi fakat kelimelerindeki kopukluk Gurur’un onu anlamasına engeldi. Dudaklarının arasında güçlükle, “Melek Hanım…” diye iki kelime döküldü ama devamı bir türlü gelmiyordu. 

Gurur sırtını koltuktan ayırdığında omurgası bir anda dikleşti. Kızının ismi bu adamın dudaklarından döküldükçe daha çok sinirleniyordu çünkü devamı gelmiyordu. Göz bebekleri küçüldüğünde elindeki viski bardağını hafifçe sıktı. “Kekelemeden konuş lan!” Sert sesi Meriç’in irkilmesine neden oldu, Gurur’un çenesindeki birkaç kas seğirmeye başlamıştı. “Kızımla ilgili bilmediğim ne var?”

“Melek Hanım’ın babası…” Meriç’in sesinde endişe verici bir titreşim vardı. Karun onu işten kovduğu için ona çok kızgındı. Her şeyi Gurur’a anlatmak istiyordu ama böyle çirkin bir sırrı Deli Kral’a vermek de hiç kolay değildi. 

İstediği şey Gurur’un gerçekleri öğrenip Karun’un canına okumasıydı ama böyle bir bilgi karşısında Gurur kendini kaybederse Meriç’e de zarar verebilirdi. Keşke odaya girmeden önce ilaçlarını alıp almadığını Ali’ye sorsaydı. Meriç sustukça Gurur’u daha çok sinirlendirdiğini görünce gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. 

Sonra başını kaldırdı ve ecel terleri dökerek Gurur’un gözlerinin içine baktı. “Melek Hanım’ın gerçek babası sandığınız kişi değil.” Önünde birleştirdiği ellerini çözüp alnındaki teri silerek ellerini tekrar karnının altında kavuşturdu. 

“Abiniz Şeref…” Dananın kuyruğu çoktan koptuğu için Meriç sıkıntı içinde başını sallayarak son darbeyi vurdu. “O sadece Melek’in dedesi değil, aynı zamanda babasıymış.”

Odanın havası bir anda ağırlaştığında Ali yenilgi içinde gözlerini yumdu, Nisan alt dudağını dişlemeye başladı. Yalçın’ın gözlerinde de büyük bir yenilgi vardı. Üçü de bu gerçeği bildiğinden birazdan kopacak fırtınanın endişesini taşıyorlardı. Gurur en sadık adamlarının tepkilerini izlerken bir süre hiç kıpırdayamadı. 

Sanki Meriç’in sözleri kulaklarındaki engeli geçip zihnine ulaşamamıştı. İnsan bazen başına gelen en korkunç şeyi hemen anlayamazdı ya da doğru şekilde idrak edemezdi. Her şeyi duyarlardı ama duydukları kelimelere bir anlam veremezlerdi. Gurur bir akıl tutulması yaşıyormuş gibi koltuğundan hiç kıpırdamadan Meriç ve ona en yakın olan üç adamına bakıyordu.

Melek’in babası Şeref mi?

İçinden bu sözcükleri tekrarlarken her kelimenin ortaya çıkardığı çirkin anlamla tüm bedeni buz kesti. Kaşları usulca çatıldığında göğüs kafesi sıkışmaya başlamıştı. “Ne sikimden bahsediyorsun sen?” Kısık çıkan sakin sesi aldatıcıydı, öfkesi daha şimdiden derisinin altını çatlatıyordu. “Senin o soktuğum ağzın ne diyor lan!”

“Ben…”

“Eğer bu kötü bir şakaysa…” Gurur viski bardağını sertçe masaya bırakıp bir hışımla ayağa kalktığında sağ gözü seğiriyordu. “Bu odadan leşin çıkar!”

“Abi şaka değil.” Meriç sırtındaki kamburunu çıkaracak bir şekilde öne doğru büküldü, başını yerden kaldırmaya cesaret edemiyordu. “Karun ve Kenan Bey’in konuşmalarını duydum, Melek Hanım’ın babasının Şeref olduğundan bahsediyorlardı.”

“Yanlış duymuşsundur!” Gurur hiddetlenerek bağırdığında avuç içini sertçe masaya vurup yumruğunu sıktı. “Onlar başka bir şeyden bahsetmiştir, sen başka anlamışsındır!” Sıktığı elinin hasarlı parmak boğumları beyazlaştığında dişlerini birbirine sürterek gıcırdattı. “Melek’in babası Şeref olamaz, sen duyduklarını yanlış anlamışsın!” Daha ne duyduğunu bile anlamadan ona gelip böyle çirkin ve iğrenç bir şeyden bahsedemezdi.

Meriç yutkunarak başını iki yana sallarken gözlerinde korkunun yanı sıra acıma vardı. “Ben ne duyduğumu iyi biliyorum.” Onun için üzülüyormuş gibi bakarken, “Senin dışında herkes bu gerçeği biliyor,” dedi. “Tüm ailende buna dâhil.”

“Kes lan o sesini!”

Meriç bu sefer de odanın bir köşesinde duran Ali ve diğerlerini gösterdi. “Onlar da bunu biliyor.” Bu sözler karşısında Gurur’un bakışları sadece bir kişiye kenetlenmişti.

Ali.

Ergenliğinin ilk yıllarından beri tanıdığı adama, sağkoluna ve dostum dediği tek kişiye bakıyordu. Aynı şehrin toprağında büyüdükleri insana bakıp Meriç’i yalanlamasını bekledi. Ali dik durmaya çalışıyordu ama omuzları çoktan düşmüştü. Bu çirkin sırrı ondan saklayamadığı için iki yanında duran ellerinin gerginliği görülüyordu. Bakışlarını Gurur’dan kaçırmıyordu ama doğrudan onun gözlerine de bakamıyordu.

“Ali?” Gurur’un sesi çatlarken yavaşça masanın arkasından çıktı. Adımları ağır fakat kontrolsüz bir şekilde dengesizdi. Bastığı yere bile hükmeden adımlarında sanki ihanetin acısı vardı. “Bu doğru mu?”

Bu soruyu ona bir cevap almak için sormamıştı, inkâr etmesi için sorulan bir soruydu. Meriç’in zırvaladığını, Melek’in babasının Şeref olmadığını duymak istiyordu. Bir tek Ali söylerse ona inanırdı çünkü onun sözlerinden hiç şüphe duymazdı. Ona bu kadar çok güveniyordu işte.

Ali ağzını açtı ama bunu ona nasıl söyleyeceğini bilmez bir hâlde kaşlarını büktü. “Abi söyleyemedim… Zamanı da değildi.” Bakışlarıyla ondan özür dilerken her hareketi kıvranır gibiydi. “Bu çok ağır bir şeydi.” Gurur’un gözlerinde gördüğü her şey canını çok yaktığı için sesi fısıltıyla çıktı. “Seni abinin günahından korumak istedim.”

“Ne günahı?”

“Abi kurbanın olayım, sorma.”

“Söyle, Ali!” Sesi haykırırcasına çıkarken saniyeler içinde Ali’nin karşısına dikilmişti. Bir anda yakasına yapışıp Ali’nin gömleğini yumruğuna doladı. “Konuş!” diye bağırdı. “Doğru mu bunlar?” Göz bebekleri titrediğinde derinlerden gelen bir sesle, “Melek’in babası Şeref mi?” diye sordu. Melek ve Şeref’in ismini yan yana getirmek bile ağzında acı bir tat bırakıyor, midesini bulandırıyordu.

Ali’nin gözleri dolduğunda çaresizlik içinde başını salladı. O en çok Gurur için üzülüyordu; onun şu zamana kadar neler çektiğini, ne acılarla sınandığını iyi biliyordu. Ne zaman mutluluğu yakalayacak gibi olsa daha büyük bir acıyla mutluluğu elinden alınıyordu. Melek’in durumu bu kadar kötüleşmişken bir de Melek’in annesi Defne’nin yaşadıklarını öğrenmesini istememişti. 

Ne yazık ki gerçekler hiç olmadık bir zamanda ortaya çıkmıştı ve Ali istese de artık bunu ondan saklayamazdı. “Evet…” Sesi neredeyse duyulmayacak bir desibelde çıksa da, “Doğru,” diye fısıldadı. “Melek’in babası Şeref’miş.”

Gurur’un onun yakasındaki elleri çözülüp iki yanına düştü, sanki o üç kelime vücudundaki tüm gücü çekip almıştı. Ali’yi bırakıp ondan uzaklaşarak arkaya doğru bir adım attı, sonra bir adım daha… Omuzları geniş, göğüs kafesi sert ve bedeni iriydi ama içi boşaltılmış gibi kendini bir hiçliğin tam ortasında bulmuştu. 

Parmak uçları hafif hafif titrerken gidebildiği yere kadar arkaya doğru adımlar attı. Sendeleyen adımlar atarken kalçası masaya değince durmak zorunda kaldı. Bir anda odadaki tüm hava tükenmiş gibi nefes almakta bile güçlük çekti. Ali’nin dudaklarından dökülen o üç kelime kulaklarında çınladıkça Gurur’un göğüs kafesi daha hızlı hareket ediyordu.

Melek’in babası Şeref’miş.

Melek’in babası Şeref’miş.

Melek’in babası Şeref’miş.

Gurur başını iki yana sallayarak, “Hayır,” derken fısıltıyla çıkan sesinde büyük bir inkâr vardı. “Hayır… Bu doğru değil.” Şeref haysiyetsiz piçin teki olabilirdi ama kendi kızına el sürecek kadar da karaktersiz değildir. Olmamalı, Defne onun kızıydı. 

Evet, belki öz kızı değildi ama Şeref’in eline doğmuş ve son nefesine kadar onu babası bilmişti. Gurur inkâr aşamasındayken Meriç ona yaklaşıp ceketinin iç cebinden çıkardığı eski bir defteri masanın üstüne bıraktı. “Bu Defne Hanım’ın günlüğü, orada bilmen gereken her şey yazıyor,” dedikten sonra Gurur kendine gelmeden hemen odadan çıktı.

Onu neyin beklediğini bilmeden Gurur yılların eskittiği defteri aldı. Defterin kapağını açınca karşılaştığı yazıyla burnunun direği sızlamıştı. Aradan kaç yıl geçerce geçsin bu el yazısını tanırdı. Bu defter on üç yaşındaki bir çocuğun günlüğüydü, yani Melek’in annesi Defne’nin…

Gurur ilk sayfasından başlayıp hızlıca Defne’nin günlüğünü okumaya başladı. Burada yazan her kelime onu yıllar öncesine götürdüğü için gözleri sık sık doluyordu. Defne günlüğünde sadece kendisiyle ilgili şeyleri değil, Gurur ve Karun’a yaşatılanları da yazmıştı. Günlüğün her satırı keder, acı ve elemdi. 

Okuduğu satırlarla sanki o yılları yeniden yaşıyormuş gibi sırtındaki yara izleri cayır cayır yanıyordu. Defne’nin günlüğünü okurken Gurur onun gerçekleri bilmediğinden bir kez daha emin olmuştu. 

Defne aslında Şeref’in kızı değildi, Güzin’in tek gecelik ihanetinin meyvesiydi. Bir gün Şeref ve Güzin tartışırken evdeki çocuklar kapı önünde her şeyi duymuştu ama Defne orada değildi.

Öğrendiklerini kendilerine saklayıp bu konuda Defne’ye hiçbir şey söylememişlerdi çünkü onlar için Defne onların ablasıydı. Şeref’in öz kızı olmaması bir şeyi değiştirmezdi, Defne onlardan biriydi. Gerçeği söyleyerek onu üzmek istemedikleri için bu sırrı kendileriyle mezara götürmeye karar vermişlerdi. 

Gurur günlükte yazan tarihlere bakınca içi öyle bir acıdı ki dudaklarını sımsıkı birbirine bastırdı. Bu, Defne ölmeden önce yazdığı son günlüktü. Gurur defterde okuduğu birçok şeye bizzat tanık olduğu için bilmediği bir şeyle karşılaşmadı, ta ki sıradaki sayfayı açana kadar.


Defne Kalender

Hayatım hiçbir zaman bir cennet değildi ama yaşadığım cehennemi güzelleştiren nadiren de olsa bazı şeyler vardı. O güne kadar sefil hayatımda küçük şeylere tutunan ve mutlu olacak bir şeyler bulan biriydim. Birileri bu satırları okur mu veya okuduğunda ben hâlâ yaşar mıyım, bilmiyorum ama anlatmalıyım. Karnımdaki dört aylık bebek dışında yanımda olan kimse yok. Ve tabii bir de sırdaşım olan bu günlüğüm...

Ondan korkuyorum, evet ama susmamın sebebi bana zarar vermesi değildi, zaten bana vereceği en büyük zararı vermişti. Susuyorum çünkü konuşursam, yani bunu birilerine anlatırsam Karun ve Gurur’u gözlerimin önünde öldüreceğini söyledi. Keşke boş tehditler savuran biri olsaydı ama değildi. Her şeyi yapacak kadar gaddar biri olduğunu iyi biliyorum. Acımasızlığının en büyük kanıtını karnımda taşıyorum.

O her şeyi yapabilecek bir şeytandı.

Dört ay öncesine kadar tekdüze bir hayatım vardı ve hiçbir şey bu kadar kötü değildi. Annem ve babam bile bu kadar kötü değildi. Ya da hep öylelerdi fakat çirkin yüzlerinin bu kadar korkunç olduğunu henüz görememiştim. 

Benim dört mucizem vardı. Bunlardan biri Gurur’du, çakır gözlerine bakmaya kıyamadığım benim küçük öksüzüm. Ne annesini dünya gözüyle görmüştü ne de babasını… Babam acımasızdı, zalimdi ve kalpsizdi. Ben kız çocuğu olduğum için beni eksik etek görür, kendi saltanatı için bir tehdit olarak görmezdi. Ancak Karun ve Gurur için aynı şeyler söz konusu değildi. 

Bu ikisi büyüdükçe gözlerinde yanan ateş babamı korkutmaya başladı. Çağıl henüz yedisinde sessiz bir çocuktu, Levent ise beşikteki bebekti. Ancak Karun ve Gurur on yaşına yeni girmelerine rağmen artık bir çocuk gibi davranmıyorlardı. Annemle babamın zulümleri onları o kadar hızlı olgunlaştırmıştı ki ikisi artık yaşıtları gibi oyun peşinde koşan çocuklar değillerdi. Ve ben anladım ki babamın onlardan aldığı ilk şey çocuklukları olmuştu. 

Böyle olmaları beni çok korkutuyordu, onlardaki bu değişim babamın ikisinden de kurtulmasına neden olabilirdi. Nefretle büyüyorlardı ve bu nefreti gizlemeyi bilmeyecek kadar çocuklardı. Babamın onlara bir şey yapmasından çok korkuyorum. Onun vicdanı yoktu, kendi kanından olanlara bile merhameti yoktu. O gün bunu gerçek anlamda öğrenmeme sadece saatler kaldığını bilmiyordum.

O akşam Gurur uzun süre babamın çalışma odasından çıkmayınca daha fazla dayanamadım. Babam Karun’u tüm kemiklerini kıracak bir şekilde dövdüğü için Gurur babama saldırmıştı. Küçücük bir çocuk olmasına rağmen babama saldırıp Karun’u ondan kurtarmaya çalışmıştı ama yapamamıştı. Babam onu kolundan sürükleyerek çalışma odasına götürmüştü. Bir saat olmasına rağmen Gurur hâlâ onun odasından çıkmamıştı.

Karun’un ne hâlde olduğunu bile bilmiyorum, kanlar içinde yerde baygın yatıyordu. Tüm çırpınışlarıma rağmen babam onun yanına gitmeme izin vermemişti. Karun’u odasına atıp kapısına da iki adam koydular. Yaralıydı ve kan kusarak bilincini kaybetmişti. Hastaneye gitmesi gerekiyordu ama onu götürmüyorlardı. Hastaneye götürmedikleri gibi odasına girmeme de izin vermiyorlardı. 

Karun’un odasına giremeyince ben de babamın çalışma odasına yürüdüm. Ona daha fazla yalvarırsam belki kardeşimi hastaneye götürmeye ikna olur yoksa Karun ölecekti. Babam onu çok kötü dövmüştü. Babamın çalışma odasının önünde hiç koruma olmadığı için beni engelleyecek kimse yoktu. İçeride ne göreceğimden habersiz kapıyı açıp girdiğimde gördüklerimle aklımı kaçıracağımı sandım. 

Babam koltuğunda oturup içkisini yudumlayarak sigarasını içiyordu. Gurur’u da sehpası olarak kullanıyordu. Gurur’un kazağı ve atleti yerdeydi, üzerinde sadece pantolonu vardı. Babamın ayaklarının önünde elleri ve dizleri üzerinde duruyordu. Köpek pozisyonunda duruyor ve ağlayarak bu işkencenin bitmesini bekliyordu. Babam ayaklarını Gurur’un çıplak sırtına uzatmış, onun sırtını kül tablası olarak kullanıyordu.

Gurur’un sırtında birden fazla sigara izi vardı. Babam içtiği sigaraların izmaritlerini onun sırtına bastırarak söndürmüştü. Gördüklerim karşısında aklımı yitirebilirdim. Beni gözyaşlarına boğan bu görüntüyle, “Baba sen ne yapıyorsun!” diye bağırıp Gurur’un yanına koştum. Bir öksüze ne yapmıştı öyle?

Gurur’un yanına diz çöküp babamın onun sırtındaki ayaklarını sertçe ittim. “Gurur, kalk ablam.” Yalvararak onu yerden kaldırmaya çalıştım. “Gurur’um, kalk gidelim buradan.” 

Kalkmadı hatta hiç kıpırdamadı. Babamın ayakları önünde köpek pozisyonunda dururken sırtındaki yanık yaraları yüzünden titriyordu. En acı olansa bu izlerin bazılarının yeni olmamasıydı. Babam ilk kez onu yakmadığı için izlerin bir kısmı eskiye dayanıyordu. Bu vicdansızlığı Gurur’a uzun süredir yapıyordu.

Gurur başını çevirip bana bakana kadar ağlamaktan kızaran gözlerini görmemiştim. “Kalkamam abla.” Acı içinde titrerken başını iki yana salladı. “Kalkarsam Karun’u hastaneye götürmeyeceğini söyledi.” İçime öyle bir acı oturdu ki Gurur’un çektiği acının silsilesi benim yüreğime çarptı. Karun için buna katlanıyordu. 

Titreyen yeşil gözlerinden bir damla gözyaşı çocuk yüzüne süzüldü. “Karun hastaneye gitmezse ölecek.” Hıçkırıklarla ağlamaya başladım. 

Karun için babamın onu aşağılamasına ve yakmasına izin veriyordu. Karun’un da aynı şeyleri onun için yapacağını biliyordum. Bu gece babamdan yediği dayakların bile sebebi Gurur’du. Karun, Gurur için babama kafa tutup kemikleri kırılana kadar dayak yemişti. İkisi bu cehennemin içinde birbirlerine sıkı sıkı tutunmuş, çocuk yaşta birbirlerini yaşatmaya çalışıyorlardı. 

Karun ve Gurur arasında çok güçlü bir bağ vardı. Acı ve çaresizlikten oluşan bir bağ... Gurur gözyaşlarıma kıyamadığı için kendi gözyaşlarını bastırmaya çalıştı. “Ağlama Defne abla, ben iyiyim.” 

İyi değildi, iyi olamazdı, sırtı hep yanmıştı. Sırtında sadece sigara yanıkları yoktu, babam onun sırtına sıcak mum da akıtmıştı. Sadece bu da değil, çocuk sırtı kızgın şiş izleriyle doluydu. Babam bir tek onu sigarayla yakmamıştı, çok daha fazlasını ona yapmıştı ve hâlâ yapıyordu.

Kaşlarımı kızgınlıkla çatıp sinirli bakışlarımı babama diktim. “Sen nasıl bir insansın!” Ayağa kalktığımda gözüm dönmüş bir hâlde karşısına dikildim. “Senin hiç vicdanın yok mu, baba! Kendi kardeşine ve oğluna bu zulümleri nasıl yaparsın!” O bir canavardı.

Bana küçümseyen bir bakış atıp, “Siktir git odana,” dedikten sonra elindeki sigarayı Gurur’un sırtına bastırdı. Ondan nefret ediyordum!

Gurur dişlerini sıkarak acıyla inleyince masadaki bibloyu aldım ve babamın suratına geçirdim. Gurur’un tek bir inleyişiyle ağır bibloyu koltuğunda oturan babamın yüzüne geçirmiştim. Neye uğradığını anlamadan yerinden kalkmaya çalışınca buna izin vermedim ve bibloyu bu sefer kafasına geçirdim. 

Tüm gücümle demir bibloyla kafasına vururken çıldırmış gibi, “Kardeşim ve amcamdan uzak dur artık!” diye bağırıyordum. “Dokunma onlara!” Üçüncü vuruşumda kafasından kanlar akarken başı önüne düştü. Belki öldü belki de bayıldı, hiç bilmiyorum. İlgilenmiyorum da tek düşündüğüm Karun ve Gurur’du.

Gurur şaşkınlık ve korku içinde bana bakıp, “Defne abla sen ne yaptın?” diye fısıldadı. “Artık sana da bulaşacak.” Kendinden çok benim için endişeleniyordu.

Bibloyu yere atarak hemen yanına gittim. “Sen düşünme bunları.” Benden üç yaş küçük olabilirdi ama onu kucağıma alamayacağım kadar iri bir çocuktu. Ben de onu sırtıma alıp çalışma odasından çıkardım. Gurur’u ilk kez sırtımdan odasına taşımıyordum. Babam olacak canavar, Karun ve Gurur’u hep cezalandırırdı ve ben de onları hep sırtımda taşıyıp yaralarını sarardım.

Gurur’u taşıyarak odasına getirdikten sonra yatağın üzerine yavaşça bıraktım. Yüzüstü uzanmasını sağladıktan sonra, “Amca odandan çıkma, olur mu?” diye ona yalvardım. Babam uyandığında çok sinirli olacaktı. Onu ayak altında görürse tüm sinirini ondan çıkarmaya kalkışabilirdi. 

Dışarıda ne yaşanırsa yaşansın Gurur bu gece odasından çıkmamalıydı. Gözlerinin içine titreyerek bakıp tekrar, “Amca odandan çıkma n’olur,” dedim ağlayarak. “Çıkma kurban olduğum. Karun’u hastaneye gönderip geri geleceğim. Sırtındaki yaralara merhem süreceğim, beni burada bekle, olur mu?”

Ne zaman ona amca desem inadı kırılır, ben ne dersem yapardı. Gurur bir tek ona amca dediğimde uslu bir çocuk olurdu. Başını sallayarak, “Tamam, çıkmam abla,” deyince rahatlayarak kapıya yürüdüm. Her ihtimale karşı kapıdaki anahtarı alıp dışarı çıktım. Kimse içeri girip onun canını yakmasın diye Gurur’un üzerine kapıyı kilitledim. Ben onun için gelene kadar annem ve babam onun odasına girmemeliydi.

Anahtarı hırkamın cebine koyduktan sonra hızlı adımlarla çalışma odasına yürüdüm. İçeri girdiğimde babam hâlâ koltuğunda bilinçsiz bir şekilde yatıyordu. Kafasından akan kan yüzünün bir kısmını kırmızıya boyamıştı. “Umarım ölürsün!” Belindeki silahı alıp ona doğrulttum. Eğer yaşıyorsa ve sadece bayılmışsa uyandığında beni yaşatmazdı. Kendimden geçtim ama Karun ve Gurur’a da gün yüzü göstermezdi.

Gurur’un sırtını yakmıştı, Karun’u da dayaktan bayıltmıştı. Babamın yaşamasına izin verirsem er veya geç onları öldürecekti. Bunları göz önünde bulundurarak tetiğe basmak için kendimi zorladım. Hayatımın geri kalanını hapiste geçirebilirim veya baba katili olarak anılabilirim, umurumda değildi ama yapamıyordum! Çok istememe rağmen kendi babama ateş edemiyordum. Onun bizlere kolayca yaptığı bir şeyi ben ona yapamıyordum.

Elim titriyor, gözlerimden yaşlar akıyor ama parmağım tetiğe gitmiyordu. Kızı olmama rağmen onun kadar acımasız değildim. Silahı tutan elim yan tarafıma düştüğünde ağlayarak, “Allah’ından bul,” dedikten sonra dışarı çıktım. Onu öldürme şansım vardı ama yapamamış, kıyamamıştım. Onun bana kıyacağını bilmeden çıkmıştım odasından.

Elimdeki silahla Karun’un odasının önüne gelip silahı kapıdaki korumalara doğrulttum. “Kapıyı açın!” Kardeşimin ölmesine izin vermeyecektim.

Korumalar beni silahlı görünce ne yapacaklarını bilmez bir hâlde birbirlerine baktı. Silahlarını çekip beni vuramazlardı çünkü evin kızıydım. Annem ve babamdan böyle bir emir gelmedikçe bunu yapamazlardı. Fakat kapıyı da açamazlardı, babamın talimatı vardı. Silahın emniyetini açıp tavana ateş ederek, “Size açın şu kapıyı dedim!” diye bağırdım. “Yemin ederim ikinci kurşunu size sıkarım!”

Kurşun sesiyle annem tatlı uykusundan uyanmış gibi gecelikle merdiveni inmeye başladı. Üst katın merdivenini hızlıca inip buraya geldiğinde şoke oldu. O sessiz kızının elinde silah bulacağına ihtimal dahi vermemişti. Gözlerini irice açarak, “Defne sen ne yapıyorsun?” deyince inanamayan gözlerle ona baktım. 

“Asıl sen ne yapıyorsun, anne!” Sürdüğü losyonların kokusunu alıyor, saçlarındaki bigudilere hayretler içinde bakıyordum. “Oğlun içeride ne hâldeyken sen süslenip güzellik uykusuna mı daldın?” Nasıl bir kadındı bu? Vicdanı bu kadar mı kurumuştu?

Tek derdimiz elimdeki silahmış gibi kaşlarını çatarak üzerime yürüdü. “Bırak o silahı ve odana git! Bir daha sakın babanın işlerine karışma,” dediği an ayaklarının önüne ateş ettim. Bu onu geri püskürtmeye yetmişti. Annem afallayarak gözlerini belertti. “Sen çıldırmışsın!”

“Söyle açsınlar kapıyı!”

“Defne!”

“Söyle anne!” Ona bağırarak silahı tam kalbine doğrulttum. “Söyle, kardeşimi hastaneye yetiştirsinler yoksa basarım tetiğe!”

Onu hayal kırıklığına uğratmışım gibi bakıyordu. “Anneni mi vuracaksın?”

“Hangi annelikten bahsediyorsun sen?” En sonunda bana kafayı yedirtecekti. “Sen annelik vasfından yoksun bir kadınsın, bari bırak kardeşlerime ve Gurur’a ben annelik edeyim!” Tetiğe hafifçe baskı uyguladım. “Söyle kardeşimi çıkarsınlar!” 

Gözümü ne denli kararttığımı görünce annem sertçe yutkunarak adamlara döndü. “Kapıyı açın!” Beni zerre kadar takmayan adamlar annemin tek bir lafıyla kapıyı açmıştı. 

İçlerinden biri odaya girip kucağında Karun’la dışarı çıktığında gözlerim doldu. “Rabb’im sizlere de gün yüzü göstermesin.” Karun kanlar içinde kalmış bir hâlde baygındı. Babamın attığı dayaklardan yüzü gözü mosmordu. Bizi bu evde yaşatmıyorlardı. İki zalimin eline düşmüştük, biz çocukları öldürüyorlardı.

Silahı tekrar anneme doğrulttuğumda isteksiz bir sesle, “Onu hastaneye götürün,” dedi. Bunları söylerken Karun’un baygın yüzüne iğrenerek bakıyordu. 

Karun’a ne zaman baksa yüzünde hep bu ifade oluşurdu çünkü Karun babamın bir kopyasıydı. Fiziksel olarak babama çok benzediği için annem ondan iğreniyordu ama asıl iğrendiği babamdı. İçten içe babamdan nefret ediyordu fakat parası için ondan ayrılmıyordu.

Karun ona babamı hatırlattığı için kendi oğlundan da nefret ediyordu. Eğer içinde küçücük bir annelik duygusu olsaydı oğlundan nefret edemezdi ama onda annelik vasfı yoktu. Adamlar Karun’u götürünce rahat bir nefes aldım. Buradaki işim bittiği için elimdeki silahı yere atarak merdivene doğru yürüdüm. Ben de onlarla hastaneye gidip kardeşimin nasıl olduğunu öğrenmek istiyordum. 

Merdivene yeni yetişmiştim ki bir el kolumu kavradı ve beni sertçe arkaya çevirdi. Karşımda babamı bulunca kalbim korkuyla hızlandı. Düşündüğümden daha erken uyanmıştı. Yüzünün bir tarafı kanla yıkandığı için korkunç görünüyordu. Gözleri delici bir öfkeyle bakarken sıktığı dişlerinin arasından, “Bana el kaldırmak neymiş birazdan öğreneceksin!” dedi ve beni peşinden sürüklemeye başladı.

“Baba bırak beni!” Kolumu ondan kurtarmaya çalışırken, “Anne!” diye bağırdım yardım etmesi için. “Anne ona engel ol, yardım et bana!” Babam beni annemin gözleri önünde sürüklerken annem hiçbir şey yapmadı. Babam bu kadar sinirliyken araya girip ondan birkaç tokat yemeye korktuğu için beni babamın elinden almadı.

Babam beni odama getirip sertçe içeri attı. Odanın içine savrularak düştüğümde başımı çevirip kapıya baktım. Dağınık saçlarımın arasından annemi gördüm. Bana yardım etmek yerine kapının önünde öylece dikiliyordu. Babama bakıp, “Cezasını ver ama yüzüne vurma,” dediğini güçlükle duydum. “Yüzünde iz kalmasın.” Tek düşündüğü yüzümde kalacak izler miydi? Yüzümde iz bırakmadığı sürece bana her şeyi yapabilir miydi?

Babam içeri girip kapıyı annemin suratına çarptığında, “Anne yardım et!” diye bağırıp düştüğüm yerden ayağa fırladım. “Anne n’olur beni babamın eline bırakma!” Babam beni öldürecekti.

Babam kapıyı içeriden kilitlediğinde annemin uzaklaşan adım sesleriyle gözlerim doldu. “Anne gitme!” diye bağırdım ama beni hiç duymadı, odalarımızda ses yalıtımı vardı. İçerideki hiçbir ses dışarıdan duyulmazdı.

Çok yalvardım.

Çok ağladım.

Dur dedim.

Ama durmadı.

Annem mutlu olabilirdi, babam yüzümde hiç kalıcı iz bırakmamıştı çünkü izin en büyüğünü ruhumda açmıştı. En acı verici olansa o gün odamda olanları ağlayarak anneme anlattığımda beni bir tokatla susturup, “Babana iftira atacak kadar aşağılık bir çocuksun!” demesiydi. Bu canımı her şeyden daha çok yakmıştı.

Ben aşağılık veya yalancı bir çocuk değilim, anne. Ben bir defne ağacıyım, köklerini kestiğiniz, yaşamasına izin vermeyip dalından kuruttuğunuz bir defne ağacı… Ahım üzerinize olsun, iki cihanda da hakkım helal değildir size. 


Defter Gurur’un parmaklarının arasından kayıp yere düşerken gözlerinden akan yaşın farkında değildi. Islak yeşil irisleri kimseyi görmüyormuş gibi boşluğa bakıyordu. Artık inkâra yer yoktu, tüm gerçekler ayaklarının önündeki defterde yazılıydı. Zihninde açılan uçurumdan tekrar tekrar düşerken, “Şeref,” diye mırıldandı. “O hep kansızdı ama bu…” Sertçe yutkundu. “Bu başka.”

Dilini kuruyan dudaklarının üzerinde gezdirdiğinde bile boğazındaki düğüm çözülmediği için nefes alamadı. “Kızı…” Defne’nin yaşadıklarına gözyaşı dökerken kekeleyerek, “K-kızı,” dedi güçlükle. “İnsan kızına bunu yapar mı?” 

Aynı kandan olmamaları umurunda bile değildi, Defne onu babası sanıyordu. Hepsi şöyle dursun, Defne bir çocuktu, Şeref’in himayesindeki bir çocuktu. Nasıl bir insan küçücük çocuğa el sürerdi? “Ne sikim dönüyor lan burada!” Elini boynunun arkasında gezdirerek derisini acıtarak sertlikte ensesini sıktı. “Nasıl bir oyun, nasıl bir yalan bu!” Bir yanı şiddetle gerçeklere sırtını dönüyor, böyle iğrenç bir şeyi kabullenemiyordu. Bu günlükte okudukları gerçek olamazdı.

Odadaki sessizlik bir kurşun gibi ona döndüğünde Gurur bağırarak masanın üzerindeki her şeyi yere serdi. “Çocuk… Çocuktu o! Şeref bunu nasıl yapabildi!” Masanın kenarını tutup devirirken gerçek anlamda aklını kaçıracak bir raddeye gelmişti. Defne’nin o çocuk yüzü gözlerinin önüne geldikçe kontrolünü daha fazla yitiriyordu.

Ona gülümseyip saçlarını okşayarak, “Benim güzel amcam,” deyişi gözlerinin önünden gitmiyordu.

Şeref onu yaktıkça Defne’nin onu sırtına alıp odasına taşımasını hatırladı. Ağlayarak Gurur’un sırtındaki yaralara merhem sürerken, “Büyüyünce gideceğiz bu evden,” diyen sesi kulaklarında çınlamıştı. “Bundan daha güzel bir evimiz olacak, kimsenin canını yakmasına izin vermeyeceğim.” Bunları söylerken Gurur’dan çok büyük değildi, aralarında sadece üç yaş vardı ama Defne hep fazla olgun bir çocuktu.

Defne’yle ilgili sayısız anıyı hatırladı ama her anıyla onu en fazla on üç yaşına kadar büyütebildi, daha fazlası olmadı. Çünkü Defne en fazla on üç yaşına kadar yaşamıştı, on dördüne bile girememişti. Gurur’un gözlerinden birbiri ardına yaşlar akarken, “Benim yüzümden…” diye fısıldadı acı çeken bir sesle. Eğer o gün Defne onu kurtarmak için Şeref’i yaralamasaydı tüm bunları hiç yaşamayacaktı.

O etrafındaki herkese ya zarar veriyordu.

Ya da öldürüyordu.

Gözünün önünde canlanan sahnelerle yere eğilip ellerini dizlerine bastırdı ve kusmaya başladı. İstese de hastalıklı zihninde beliren görüntülerden kurtulamıyordu. Şeref’in bir çocuğa dokunan kirli ellerini düşündükçe midesi bulandığı için daha çok kustu. Adını bile hak etmeyen, karaktersiz bir adamın kardeşi olmaktan hiç bu kadar utanmamıştı.

Midesindeki her şeyi kustuğunda bile kafasının içindeki görüntülerden kurtulamadı. Odadaki kimse ona yaklaşmaya ya da tek kelime etmeye cesaret edemiyordu. Elinin tersiyle ağzını silerek doğrulurken dizleri hafifçe kırılmıştı. Gurur gibi adamlar kolay yere düşmezdi ama içten içe çökerlerdi. Bacakları onu yere çekerken iri bedeni inatla yer çekimine direniyordu.

Başını ellerinin arasına alıp kafasının içindeki sesleri susturmaya çalıştı. Öğrendiği bu iğrenç gerçekle kaçtığı tüm o sesler geri dönmüştü. Çöken omuzları ağır ağır inip kalkarken artık duyduğu şey Defne’nin çığlıkları ve yardım isteyen sesiydi. Zamansız çalışan hayal gücü bile ona işkence çektiriyordu. Defne’ya yardım edemediği gerçeğiyle yüzleştikçe başındaki parmaklarının baskısını biraz daha artırdı.

Başını kapatan ellerinin eklemleri tek tek belirginleştiğinde tüm gücüyle kafasını sıkarak haykırdı. Kafasının içinde hiç susmayan bir ulus vardı, hepsi de Defne’nin tüm bunları onun yüzünden yaşadığını ve onun yüzünden öldüğünü söylüyordu. Gurur’un nefes alışları düzensizleştiğinde yerde ters duran masaya tekme atarak bağırdı. Sanki iri bedenine sığmayan bir yaratık kaburgalarını kırarak dışarı çıkmaya hazırlanıyordu.

Ali çok tehlikeli bir krizin kapıya dayandığını görünce, “Abi ilaçlarını aldın mı?” diye sordu korkuyla. Vahşi bir hayvana yaklaşır gibi Gurur’a doğru dikkatli adımlar atarken, “Otur… Nefes al,” dedi aceleyle.

Gurur bir hışımla ona döndüğünde Ali daha fazla ilerleyemedi. Buz gibi bakan bu yeşil gözler, artık tanıdığı o adamın gözleri değildi. Acıyla sertleşen irislerinde dengesiz bir ışık vardı ve o ışığın arzuladığı tek şey katliamdı. Gurur’un gözleri seğirirken sanki odadaki her şeye bakışlarıyla aynı anda saldırıyordu. Çenesini öyle bir sıkıyordu ki boynundaki damarlar belirginleşmişti. 

Odada bulunan herkesin sırtından soğuk terler akarken Ali hemen Yalçın’a dönüp Nisan’ı gösterdi. “Onu dışarı çıkar, sakın bu odaya girmesine izin verme!” Gurur kriz geçirdiğinde gözü hiçbir şeyi görmezdi, yaptıklarının bile farkında olmazdı. Ali, Gurur’u bu hâlde bırakıp bir yere gidemezdi ama en azından Nisan’ı bu olayın dışında tutabilirdi.

Nisan itiraz etmeye kalkıştı ama Yalçın onu hiç dinlemeden kolundan sürükleyerek dışarı çıkardı. Ali kapanan kapıyı içeriden kilitleyerek anahtarı cebine koydu. Bu çelik kapı yeteri kadar sağlamdı, bir süre daha Gurur’u içeride tutardı. Bu hâlde onun dışarı çıkmasına izin veremezdi. Yeteri kadar sakinleşmeden bu odadan çıkarsa önüne çıkan herkesi katledebilirdi.

Gurur tamamen kontrolünü kaybetmiş görünüyordu. “Benden böyle bir şeyi nasıl saklarsın!” Kısa bir nefesten sonra kuru bir kahkaha attığında Ali’nin bakışları odadaki diğer kapıyı buldu. 

O kapının ardında Gurur’un küçük dinlenme alanı vardı ama ne yazık ki ahşap kapı, Gurur’u durduracak kadar sağlam değildi. “Siktir!” diye kısık bir sesle küfredip kendine lanetler yağdırdı. “Ben niye dışarı çıkmadım?”

Korku dolu gözlerle Gurur’a baktığında onun soğukça güldüğünü gördü. Neşeden uzak gülüşü bile Ali’ye korku dolu anlar yaşatıyordu. “Sana güvendim.” Bir anda gülmeyi kestiğinde dudağının köşesi seğirmeye başlamıştı. “Hayatımı bile emanet edecek kadar sana güvendim lan ben! Hepiniz mi aynısınız!” 

Belindeki silahı çıkarıp emniyet kilidini açtığında Ali sertçe yutkundu. “Abi dur,” dedi ama Gurur onu hiç duymuyordu. Şuurunu tamamen yitirmişken karşısında kimin olduğunu bile görmüyordu. Silahı Ali’ye doğrultup tereddüt bile etmeden tetiğe bastı. İhanetin affı olmazdı!

Ali son anda kendini yan tarafa atarak kurşundan kurtuldu. Gurur gibi bir akıl hastasıyla yıllarını geçirince hâliyle o da bazı refleksler geliştirmişti. Gurur ona ateş ettikçe son anda kendini odanın bir yerlerine atıp kurtulmaya başladı. Her defasında şansının yaver gitmesi şu an için iyi bir şeydi ama bu nereye kadar böyle giderdi, hiç bilmiyordu. Gurur’un şarjöründeki tüm mermiler bitene kadar Ali odada bulduğu her şeyin arkasına saklanıp güvende kalmıştı.

Bu odadan canlı bir şekilde çıkmayı başarırsa bu sefer kesin istifa edecekti!

Koltuğun arkasında nefes nefese dizlerinin üstünde dururken Gurur’un, “Sus lan artık!” diye kükreyen sesini duyunca Ali ne yapacağını bilemedi. 

Anlaşılan kafasının içindeki sesler yeniden onu delirtmeye başlamıştı. Aralık ayı onun için zaten zor geçiyordu, bir de bu öğrendikleri hiç kolay değildi. Ali belki de ilk kez o seslerin varlığına şükretti, Gurur hayalî canavarlarıyla uğraşırken şimdilik onu unutmuştu.

Saklandığı koltuğun arkasından hiç çıkmadı ama odanın içinde kırılan her eşyanın çıkardığı ses ve Gurur’un gür sesi onu endişeye boğuyordu. Gürültüler hiç kesilmeyince Ali yavaşça başını koltuğun arkasından çıkardı. Gurur vahşi bir hayvan gibi odadaki her şeyi kırıp dökmekle meşguldü. Yerde ters duran o ağırlıktaki masayı alıp pencereye savurarak camı paramparça etmişti. 

Kriz anlarında bedenindeki hayvansı güç sanki ikiye katlanıyordu. Eline geçen her şeyi pencerelere fırlattığı için camlar hep patlamıştı. Rafta sıra sıra dizili olan kadehleri attığı yumruklarla kırıp parmak boğumlarını kan içinde bırakmıştı. Kristal sürahiler ve içki şişeleri yere düşüp kırılırken evraklar havada uçuşarak zemine düşüyordu. Şeref’in Defne’ye yaptıklarını hatırladıkça Gurur daha da saldırganlaşıyordu.

Duvara çarpan bir viski şişesi tıpkı bir şarapnel gibi dağılmıştı. Gurur’un nefes alışları artık hırıltıya dönüşmüştü, omuzları şiddetle inip kalkıyordu. Kapana kısılmış bir canavar gibi her dakika başı çelik kapıyı zorlayıp dışarı çıkmaya çalışıyordu. O kapıyı kırıp bu odadan çıkamadıkça bağırıp kapıyı yumrukluyor, odanın içine dönüp her eşyayı paramparça ediyordu.

Parmak boğumlarından kanı akarken ellerini saçlarına daldırıp köklerinden çekerek, “Azabın olacağım, Şeref!” diye bağırdı. “Bekle, orospu çocuğu, hayatını sikeceğim!” Nefes alamıyormuş gibi kanlı parmakları boğazına yapıştı. Gömleğinin yakasını kavrayıp sertçe çekince birkaç düğme kopup yerde yuvarlandı. “Amına koyduğum iti, sana cehennemi yaşatacağım!”

Arkasını dönerek, “Çık lan dışarı!” diye bağırıp yumruğunu duvara geçirdiğinde Ali onun kime bağırdığını anlayamamıştı. Abise mi yoksa kafasının içindeki seslere mi? 

Sırt kasları gerilirken derisinin altında kıvranan bir şey varmış gibi acıyla haykırıp sıktığı elini üst üste duvara geçirdi. Attığı her yumrukla parmak boğumları biraz daha hasar alıp kanadı ama bu Gurur’u durdurmadı. Böyle anlarda acı hissetmezdi, her şey son bulduğunda belki ama kriz esnasında acı hissinden yoksundu. 

Bu oda onun kafesiymiş gibi bir öne, bir arkaya yürüyüp dururken bir türlü sakinleşemiyordu. Gözlerinin önünde Defne’nin silüeti belirdikçe bu krizin üstesinden gelemiyordu. Abajuru kaptığı gibi duvara fırlatınca ampul patlayıp odadaki ışığı düşürmüştü. Hemen ardından attığı tekmeyle koltuğu devirince Ali yutkundu. 

“Gerçekten de hayvan gücüne sahip, piç.” Gurur onu duymasın diye kısık sesle konuşmuştu.

Gurur’un geçirdiği bu kriz öncekilerden daha uzun sürmüştü. Bir saat boyunca küfürler edip odadaki her şeyi paramparça etmişti. O kadar saldırgandı ki Ali saklandığı yerden hiç çıkmamıştı. Köşedeki tekli koltuğun arkasına saklandığı için neyse ki Gurur onun olduğu tarafa hiç uğramamıştı. Odanın diğer tarafındaki eşyaların çokluğu Ali’yi kurtarmıştı, Gurur o eşyaları parçalarken gözü bu tekli koltuğu görmemişti.

Bir saatin sonunda nihayet Gurur’un tüm enerjisi tükenince duvarın dibine yığıldı. Attığı yumruklarla yer yer kan izi bıraktığı duvara sırtını yaslayıp başını eğdi ve omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. “Defne…” Bu isim dudaklarında acı verici bir şekilde döküldüğünde Ali’nin de gözleri dolmuştu. Defne Kalender’le ilgili her şey onların cehennemiydi.

Ali saklandığı yerde sesini hiç çıkarmadan Gurur’un Defne’ye ağlamasına izin verdi. Yanında biri olduğunda rahat rahat ağlayamayacağını bildiğinden odadaki varlığını belli etmemişti. Gurur’un gözlerinden akan her damla gözyaşında Defne için bir özür vardı. Defne o küçük yaşında onun için çok şey yapmıştı ama Gurur… Onun hayatını daha da zorlaştırmaktan başka hiçbir şey yapmamıştı. Böyle düşündükçe kendine daha fazla acı çektiriyordu.

Ali tehlikeyi atlattığından emin olunca yavaşça koltuğun arkasından çıktı. Gurur’a doğru küçük adımlar atarken, “Senin suçun değildi,” dedi buna tüm kalbiyle inanarak. “O yıllarda daha on yaşındaydın abi, istesen de onu koruyamazdın.” Bir zamanlar kendinin de bir çocuk olduğunu anlamalıydı.

Ali onu böyle görmeye katlanamadığı için Gurur’a daha iyi hissettirecek bir şeyler arıyordu. “Ayrıca sen Defne’nin kızına sahip çıktın. Onun senin için yaptıklarına denk gelir mi, bilmem ama on yaşındayken bir bebeğin sorumluluğunu almak da hafife alınacak bir şey değil.”

Gurur bir hışımla ayağa kalkıp yumruğunu Ali’nin suratına geçirdi. İkinci attığı yumrukla Ali’nin burnundan kan akarken yakasını kavradı ve sırtını sertçe duvara vurdu. “Seninle olan dostluğumuz burada bitti, Ali Akdağ!” Değer verdiği birini daha hayatından çıkarıp kendini eskisinden daha fazla yalnızlaştırırken yüz ifadesi sertti. “Bundan sonra gözüm görmesin seni!”

Elini sertçe Ali’nin ceketinin cebine sokup kapının anahtarını alarak onu bıraktı. Hızlı adımlarla kapıya doğru yürürken bedenindeki hiddet, odada nefes alacak alan bırakmıyordu. Gurur kapıyı açıp dışarı çıktığında Nisan ve Yalçın korkuyla arkaya doğru bir adım atmıştı. İkisinin yüzüne bile bakmadan, “Kovuldunuz!” diyerek gitti. Ondan böyle bir şeyi saklayan bu insanlarla işi bitmişti.

Gurur arabasına atlayıp hemen yola çıktı ama henüz yeteri kadar sakinleşemediği için sinirden direksiyonu sıkıyordu. Karun’la tüm hayatını paylaşmıştı, böyle bir şeyi ondan nasıl saklardı? Kendini etrafındaki herkesin ihanetine uğramış gibi hissediyordu. Tüm yeğenlerinin bildiği bir şeyi o neden doğru düzgün tanımadığı bir adamdan öğreniyordu?

Arabayı o kadar hızlı kullanmıştı ki kısa sürede Kalenderlerin malikânesine gelmişti. Ali de onun peşinden gelmişti ama şu anda onunla ilgilenecek durumda değildi. Hızlı adımlarla malikâneye yürüyüp kapıyı yumruklamaya başladı. Gecenin bir yarısı baskın yapar gibi buraya gelmişti, oysaki onun Melek’in yanında olması gerekiyordu. Bir hizmetçi ona kapıyı açtığında, “Karun nerede!” diyerek içeri girdi.

Holde hızlı adımlarla yürüyüp etrafına bakarak, “Karun!” diye bağırdıkça herkesi etrafına topluyordu. Çağıl, Kenan ve Levent onun yanına geldiğinde gördükleriyle afallamışlardı. 

Gurur’un sarı saçları darmadağındı, yüzü kan ve ter içinde kalmıştı. Üstelik beyaz gömleğinde yer yer kan lekeleri vardı. Parmak boğumlarında yeni açılan yaraların hâlâ kanıyor olması Çağıl’ı endişelendirdiği için, “Sana ne oldu böyle?” diye sordu. “Şu eve bir kez olsun üstün başın temiz bir şekilde gelemez misin?”

Kenan, Çağıl’ın kolunu dürterek, “Yerinde olsam çenemi kapatırdım,” dedi fısıltıyla. “Tabii onun öfkesinden nasibini almak istemiyorsan…” Kenan sakin bir sesle, “Gurur sen iyi misin?” derken ona salon kapısını gösterdi. “Önce bi’ oturalım, sonra bize neler olduğunu anlat.”

“Gırtlağınızı sikmemi istemiyorsanız kapatın o çenenizi!” Gurur hepsini tersleyerek, “Karun!” diye bağırdı yumruklarını sıkarak. “Nerede o piç!” Bu evdeki kimseyle artık bir işi kalmamıştı ama öncesinde Karun’a söyleyecek bir çift lafı vardı.

Karun ve Bige aceleyle üst katın merdivenini inerken Gurur’u görünce ikisi de kaskatı kesildi. Onu bu denli öfkelendiren ve dağıtan şeyin hayra alamet olmadığını anlayabiliyorlardı. Gurur hızlı adımlarla Karun’un üzerine yürüyüp sıktığı elini onun elmacık kemiğine geçirdi. Karun’u iki adım gerileterek ona tekrar vurdu. Gurur kontrolünü hepten yitirmişken kimse araya girip onu durdurmaya cesaret edememişti.

Attığı ikinci yumrukla yeğenini yere düşürmüştü. Karun bir şekilde ayağa kalkınca Gurur yeniden ona yumruk attı. Karun’un kanayan burnunu görünce, yani kanını akıtınca ona vurmayı bırakmıştı. Neler olduğunu anlamadan Gurur’un üst üste üç kez ona vurması Karun’u kızdırdığı için kaşlarını çattı. “Derdin ne lan senin!” Evine gelip ona böyle saldıracak kadar ne yaşanmıştı?

Öfke Gurur’un sağduyusunu elinden alırken daha fazlasını yapmamak için kendini zor tutuyordu. Şakaklarında biriken ter damlacıkları kulaklarına doğru süzülürken çenesini sıkarak başını kaldırdı. “Siktiğim ailenizle olan tüm bağımı koparmak için üç yumruk yeter!” Holdekilerden bir uğultu çıktığında hepsi endişeyle birbirine bakmaya başlamıştı. Neler diyordu öyle?

Karun duyduğu sözlerden sonra yediği yumrukları bile unutarak Gurur’a doğru yürüyüp kaşlarını biraz daha çattı. “Tüm gemileri yakmadan önce bu öfkenin sebebini söyle!”

“Bir de sebep mi istiyorsun?” Gurur sinirli bakışlarını Ali’ye dikince Ali yanında getirdiği günlüğü ona uzattı. Buradaki herkesin bu günlükten haberi olmalı ki hepsinin yüzündeki değişimi gördü. Gurur sert görünüşünden ödün vermediği için hiçbiri onun ne kadar kırıldığını anlayamamıştı. Yanılmamıştı, onun dışında herkes gerçeği biliyordu. 

Ali’den günlüğü alıp sertçe Karun’un suratına attı. “Melek’in öz babasının Şeref olduğunu nasıl benden saklarsın!” Defter yüzüne çarpıp ayaklarının önüne düştüğünde Karun gözlerini kapattı. “Defne’ye bu kötülüğü yapanın baban olduğunu nasıl benden saklarsın!”

“Ne demek Melek’in babası Şeref?” Çağıl’ın göz bebekleri titrerken etrafındaki insanlara tuhaf bakışlar atıyordu. Gurur onun da hiçbir şey bilmediğini anladı. Çağıl öne çıkıp Karun’un yakasına yapışarak ondan hesap sorarken duyduklarına inanamıyordu. “Burada ne sikim döndüğünü anlat bana!”

Karun gerçeği sadece Gurur’dan değil, kardeşinden de saklamıştı. Öğrendiklerinden sonra uzun süre kendine gelememişti hatta kendi silahıyla kendini öldürmeye bile kalkışmıştı. Babasının Defne’ye yaptıklarını öğrenince öyle bir dağılmıştı ki bu gerçekle yaşamak istememişti. Onun karakterindeki biri için bu çok ağır ve katlanılması güç bir durumdu. 

Her şey üst üste geldiği için Gurur ve Çağıl’a olanları anlatmaya vakti olmamıştı. Bu özellikle onlardan sakladığı bir sır değildi, bunun için en doğru zamanı bekliyordu. Anlaşılan biri ondan önce davranıp Gurur’a her şeyi anlatmıştı ve şimdi Çağıl da hiç olmayacak bir zamanda öğrenmişti. Karun bu gece için daha fazla konuşacak durumda olmadığı için kardeşine yerdeki günlüğü gösterdi. 

“Bilmen gereken her şey orada yazıyor.”

Çağıl ondan uzaklaşıp hemen günlüğü alarak okumaya başladı. Onu neyin beklediğinden haberi bile yoktu. Karun derin bir nefes alarak Gurur’a döndüğünde yüz ifadesinde keder vardı. Gurur’un gözlerinin içine bakarak başını hafifçe iki yana salladı. “Bunu senden saklamak istemedim ama nasıl söyleyeceğimi bilemedim.”

“Siktir etsene!” Bu saatten sonra Gurur onun söyleyeceği hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Yaşadığı hayal kırıklığını öfkeli davranışlarıyla maskelerken yumruklarını sıkıyordu. “Aileyi ilgilendiren önemli konularda gizli saklımız olmaz sanıyordum ama belli ki ben bu aileden değilmişim.” 

Karun tam ona bunun doğru olmadığını söyleyecekti ki Gurur onu konuşturmadı. Kendini bu ailede bir fazlalıkmış gibi görmeye başladığında kısık sesi hırıltılı ve boğuktu. “Bundan sonra ne kan bağımız sikimde ne de aile bağımız… Tam bu noktada ikisini de koparıp atıyorum!” Yalnızlık Gurur’un bilmediği bir şey değildi, zaten kimsesi yoktu, varsın hiç olmasındı. “Artık ne ölüme gelin ne de dirime, bundan sonra hiçbirinizi tanımıyorum!”

Karun’un yüzü bembeyaz kesilirken Gurur’u durdurmak için bir an kollarını kaldırdı ama elleri ona ulaşmadı. Gurur son derece kararlı bir şekilde buz gibi gözlerle ona bakıp, “Şeref ve Güzin’i aramakla uğraşma!” dedi sertçe. “Adamlarım ikisini de almak için yola çıktı. O kansızlara hak ettikleri cezayı ben vereceğim!”

Buraya gelmeden önce adamlarını arayıp onları Şeref ve Güzin’in tutulduğu depoya göndermişti. İkisi de bir süredir Karun’un esiriydi ama artık onlarla Gurur ilgilenecekti. Gurur her sözüyle yerle bir ettiği Karun’a son kez bakarken içine çektiği nefes bile tehditkârdı. “Bundan sonra sakın yoluma çıkma, yemin ederim ki zerre acımam!” Bunları söyledikten sonra o evdeki herkesi ardında bırakıp malikâneden ayrıldı.

Güvendiği herkes onu hayal kırıklığına uğratıyordu, hem de herkes...

***

Melek’in odası hastanenin solgun ışığından çok uzaktı. Tavanda zincirinden sarkan her simli yıldızı Gurur tek tek Melek için oraya asmıştı. Led simlere sahip yıldızlar ışıklar kapandığında bile parlıyordu. Odadaki her şey Melek’in zevkine göre döşendiğinden rengârenkti. Bir hastane odasına kim sevdiği aktrislerin posterlerini asardı ki? Melek’in odasının duvarında hiç boş yer yoktu. Onu hayatta tutan monitörlere bile rengârenk çıkartmalar yapıştırmıştı.

Evlerindeki odasına bile bu kadar özenmemişti çünkü evden daha çok hastane odalarında kalmıştı. Sadece bu bile Gurur’a dayanılmaz bir acı veriyordu. Melek’in yanına üstü başı dağınık bir hâlde gelmek istemediği için yol üstünde bir otele uğrayıp duş almış ve yeni kıyafetler giymişti. Parmak boğumlarındaki yaraları gizlemek için ellerini sarıp en iyi hâliyle kızına gelmişti.

Sanki sevdiği kadın onu terk etmemiş, tüm dostları onu sırtından vurmamış ve geriye kalan tüm ailesiyle bağlarını koparmamış gibi girmişti bu odaya. Acısını içinde yaşayıp her şey yolundaymış gibi Melek’e gülümseyip yatağının kenarına oturmuştu. “Hadi, buralardan gidelim Melek’im.” Kızını da alıp ona acı veren bu ülkeden çok uzaklara gitmek istiyordu. Eğer Melek evet derse hemen şimdi onunla ülkeden ayrılmaya hazırdı.

Melek hasta yatağında yatarken son birkaç saattir kendini daha canlı hissediyordu. Bugün geçirdiği o acı dolu krizden sonra bedeni hâlâ çok zayıf ve güçsüzdü ama hiç olmazsa artık canı yanmıyordu. Doktorların verdiği ağır ilaçlar bir nebze ağrısını dindirmişti. Gurur’u, Melek’ten daha iyi kimse tanıyamazdı, bu yüzden dudaklarındaki tebessümün sahteliğini anlıyordu.

“Neden gitmek istiyorsun, amca?” Hastalığından dolayı her zaman bu kadar akıcı konuşamazdı ama şaşırtıcı bir şekilde bu gece dili bile ona istediğini veriyordu. “Yoksa…” diyerek içli gözlerle Gurur’a baktı. “Tutunacak kimsen kalmadı mı bu şehirde?”

Gurur ona yalan söyleyemediği için bakışlarını kaçırıp oksijen tüplerinin mavi hortumlarına ve monitörün ritmik yeşil grafiğine baktı. “Hayatımda sen olduğun sürece ben kimsesiz değilim, kızım.”

Gurur’un ona kızım deyişiyle Melek yorgunca gülümsedi. Hatırladıklarıyla morarmaya yüz tutan dudakları biraz daha kıvrıldı. “Sana ilk baba dediğimde kaç yaşında olduğumu hatırlıyor musun?”

Geçmişin o tatlı anılarıyla Gurur içli bir şekilde nefesini verdi. “Dört yaşındaydın.” Sargı beziyle avuç içini sardığı elini kaldırıp ona kendisini gösterdi. “Ben de on dört.” Melek’in yeşil gözlerinde ruhunun aynası gizliymiş gibi bir süre sadece onun gözlerini izledi.

“Seni o yetimhanede ziyaret etmiştim ama Şeref seni bilmesin diye çok kalamazdım. Seni bırakıp dışarı çıktığımda baba, diye ağlayarak peşimden koşmuştun.” Gurur tam orada bir çocuğun babası olmuştu. Orada, bir yetimhanenin bahçesinde ve daha yetişkin bile değilken…

Melek elini güçlükle kaldırıp Gurur’un dizinin üstünde duran elinin üzerine bıraktı. Parmak uçlarıyla onun elindeki sargıyı okşarken, “Ne hissetmiştin?” diye sordu cılız bir sesle. “Kendin de bir çocuktun, başka bir çocuğun babası olmaktan çok korktun mu?”

“Ödüm kopmuştu.” Gurur gerçeği itiraf ederken hafızasını zorlayıp o yetimhanenin bahçesinde olanları hatırlamaya çalıştı. “Koşarak peşimden geldiğinde ayakkabının teki çıkmıştı ama giderim diye sen dönüp onu almamıştın. Bir ayağın çıplak bir şekilde bana koştuğunda benim tek düşündüğüm yerdeki çakıl taşlarının ayağını acıtmasıydı.”

Gurur onun elini avucunun içine alıp hafifçe sıktı. “Sonra düştün, Melek… Dizlerin yere sürtünüp sıyrıldı, kanadıklarını gördüm ama sen...” Boğazında bir düğüm oluştuğunda yeniden sesini bulmak için derin derin nefesler aldı. “Dizlerindeki yaraları bile umursamadan ayağa kalkıp tekrar bana doğru koştun.”

Hatırladıklarıyla Gurur’un yüreği sızlarken başını eğip Melek’in avucunun içine dudaklarını bastırdı. “Ben de seni bırakıp giderim diye o kadar çok korkuyordun ki ne çıplak ayakla yere basmak umurundaydı ne de dizlerindeki yaralar…” Onun elini bırakmadan kalbinin tam üstüne bastırdı. “Ama benim umurumdaydı. Senin tek düşündüğün kimsesiz kalmaktı, benim düşündüğümse canının ne kadar çok yandığıydı.”

Boştaki elini kaldırıp parmaklarının tersiyle Melek’in yanağını nazikçe okşadı. Onun gibi kaba bir adamdan beklenmeyecek bir nahiflikte kızının yanağına dokundu. “Beni korkutan senin baban olmak değildi, ben zaten on yaşından beri senin babandım. Korkmamın sebebi hak ettiğin gibi bir baba olamamaktı.”

Melek sonsuz bir minnetle onu izleyip yanağını Gurur’un avucuna yaslayarak bir süreliğine gözlerini kapattı. “Sen bana hak ettiğimden bile daha iyi bir baba oldun.” Gözlerini yavaşça açıp kuruyan dudaklarını kıpırdattı. “Teşekkür ederim, amca… Sen de beni bırakmadığın için çok teşekkür ederim.”

Belki de ilk kez Melek’in ona amca deyişi Gurur’un canını yakmıştı. Melek’i hep yeğeninin kızı sanıyordu, meğerse onun öz yeğeniydi. Artık ona baktıkça Defne’yi görüyordu ve abisinin küçük bir kız çocuğuna yaptıklarını hatırlıyordu. Gözleri dolmadan Melek’e bakamıyordu bile. Gurur’un hâl ve hareketlerinden Melek neler olduğunu anlamıştı. 

“Biliyorsun, değil mi?”

Gurur başını ağır ağır salladı, kendinden geçene kadar içmeyi ne çok isterdi ama Melek’in yanından ayrılamazdı. “Neden bana söylemedin?” Herkes gibi Melek de ondan bu sırrı saklamıştı ama diğerlerine yaptığı gibi Melek’e kızamaz, daha doğrusu ona kıyamazdı. “Hani bizim aramızda hiç sır olmazdı?”

“Korktum amca.”

“Benden mi, Melek?” diye sorarken sesi titremişti. “Sen de mi benden korktun?”

“Hayır, benden utanmandan korktum.” Gurur başından aşağı buz gibi sular döküldü sandı, Melek ıslak gözlerle boynunu büktü. “Ben bile yıllardır kendimden utanmadan aynaya bakamıyorum, amca.” Bunları söylerken Gurur’a nasıl hissettirdiğini hiç bilmiyordu. “Bir günah tohumu olduğumu öğrenirsen benden utanıp uzaklaşırsın diye çok korktum.”

“Melek sen neler diyorsun öyle?” Gurur’un beden dili onun yerine gereken her şeyi söylerken öne doğru eğildi. “Bu ne senin ne de annenin utancı.” Utanması gereken iki kişi vardı ama onlar Melek ve Defne değildi. “Bu utanç abim olacak soysuza ve onun karısına ait.” 

Melek’i uyuttuktan sonra Şeref ve Güzin’i görmeye gidip ikisinin ecdadını sikecekti. “Kimin kanını taşırsan taşı, sen benim kızımsın.” Bunu aklına kazımasını ister gibi sesi kararlı ve bakışları ciddiydi. “Şeref veya bir başkasının değil, sen benim kızımsın ve bir baba kızından utanmaz.”

Melek’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü, ona sahip olduğu için bir kez daha Allah’a binlerce kez şükretti. “Annem konusunda kendini suçlu ve yetersiz hissetme n’olur.” Ayaklarından başlayan soğuk bir his gittikçe dizlerinden yukarı çıkarken iç çekti. “Eğer annem bizi bir yerlerde izliyorsa eminim o senden razıdır. Kızına bu kadar iyi baktığın için o da senin varlığına şükrediyordur.” 

Gurur tam bir şey söyleyecekti ki Melek’in gözleri kapanır gibi oldu. Gözlerini açmak için kendini zorladığında yüzü biraz daha sararmıştı. “Seni… Seni çok seviyorum.” Gurur’un elini tutup sol göğsünün üzerine bastırırken vedalaşır gibi bir hali vardı ve bu Gurur’u kahrediyordu. “Hem de tüm kalbimle.”

“Ben de meleğim.” Gurur monitörün yeşil grafiğindeki zikzakları kontrol edip rahatlayarak Melek’e döndü. O ritmik çizgilerde değişen bir şey olmaması ona kendini daha iyi hissettiriyordu. Melek’in uykulu gözlerine bakıp içinden taşan bir sevgiyle, “Seni çok seviyorum…” diye fısıldadı. “Hem de her şeyden daha fazla.” Hatta kendi canından bile daha çok.

Melek artık bedeninin alt kısmını hiç hissetmiyordu ama bunu Gurur’dan sakladı. Ayak tabanlarında başlayan bu soğuk uyuşma bedeninin yarısını felç etmiş gibiydi. Sanki ruhu gittikçe bedeninden ayrılıyormuş gibi hissediyordu. Ölmek üzere olduğunu anlamıştı, insanların ölüm anında bunu saniyeler önce hissedeceklerini hiç bilmezdi. Gariptir ki üzülmüyordu hatta acıları son bulacak diye mutluydu.

Aylardır bu yataktan çıkamamıştı, zaten yaşadığını hissetmiyordu ki. Her krizle kan kusup acılar içinde kıvranırken yeni bir krizin ne zaman nüksedeceğini bilmemekten daha kötü bir şey yoktu. Üstelik bu süreç uzadıkça sevdiği insanları da çok üzüyordu. Melek’i üzen tek şey ölümüyle Gurur ve Kadem’e neler olacağıydı. Sevgilisi Kadem de onun yanından hiç ayrılmayan kişilerden biriydi.

Onu çok geç bulmuştu ama bu kadar erken kaybetmek canını çok yakıyordu. Gurur’un hastanede olmadığı her an Kadem onun yanındaydı. Bir sigara içip hemen döneceğini söylediği için Melek’in gözleri sık sık kapıya kayıyordu. Bu dünyadan ayrılmadan önce Kadem’i son bir kez görmeyi çok istiyordu ama anlaşılan bu arzusu gerçekleşmeyecekti.

En azından sevdiği diğer insan yanındaydı ve onun elini tutuyordu. İçli gözlerle Gurur’a bakıp, “Baba…” diye fısıldadı. “Çok uykum var, bana o ninniyi söyler misin?” Ona söylemek istediği çok şey vardı ama hiç vaktinin kalmadığını hissediyordu. Baba bildiği adamı izleyerek ve onun sesinden ninni dinleyerek bu dünyadan ayrılmak güzel bir ölüm şekli olabilirdi.

Melek onun tedirginliğini görünce zorlama bir gülümseme kondurdu dudaklarına. Nefesini bir düzene koymak için uğraşırken Gurur’un içini rahatlatmaya çalıştı. “Çocukken beni uyuttuğun o ninniyle…” Birkaç kez öksürerek cümlesini tamamladı. “O ninniyle yine uyut beni, baba.” Ama bu sefer sonsuzluğa…

Gurur onun dudaklarında bükülü kalan tebessümdeki veda ışığını görünce korktu. Omuzları dikleştiğinde bir an elleri panikle havayı taradı ama sonra iki yanına düştü. Nefesini kesen bir yumru boğazını tıkadığında dudaklarını zor bela araladı. 

“Ninniyi sana başka zaman söylesem olur mu? Uyuma Melek’im.” Bunun için âdeta ona yalvarırken elini avuçlarının içine aldı. “Hem sen o ninniyi hiç sonuna kadar dinlemiyorsun ki… Her defasında yarısında uyuyorsun.” Bu sefer uyursa hiç uyanmaz diye çok korkuyordu.

Melek parmaklarını aralayıp yavaşça Gurur’un parmaklarının arasından geçirdi. İkisinin ellerini birbirine mühürlediğinde gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu. “Baba…” Sesi bile gittikçe daha çok kısılırken ona bir daha baba diyememek canını her şeyden daha çok yakıyordu. “Bu… Bu sefer sonuna kadar dinleyeceğim.” 

Gurur’u kandırırken gözlerinden süzülen birkaç damla gözyaşı yanağından süzüldü. “Lütfen… Beni sesinle uyut.” Gurur’un göğsü sarsıldı, Melek’e hayır diyememek onun en büyük zayıflıklarından biriydi. 

Sesinin titrememesi için çenesini sıkarken istediği o ninniyi nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Melek’in güzel yeşillerinde can yakıcı bir veda varken onu ölüm uykusuna uğurlamaktan çok korkuyordu. Ondan istediği bu ninni, onların ninnisiydi. Yıllar boyunca Melek’i hep bu ninniyle uyutmuştu ama her defasına sabah gözlerini geri açmıştı.

Ya bu sefer hiç uyanmazsa?

Gurur ikisinin birleşen ellerini yukarı kaldırdı ve başını eğip Melek’in elinin üstüne bir öpücük daha kondurdu. “Bu tepe pullu tepe, nenni de yârim nenni.” Ninninin ilk satırı dudaklarından dökülürken Melek’in elinin ne kadar soğuk olduğunu daha yeni fark ediyordu.

Melek’in göğüs kafesinin hareketleri düzensizleştiğinde Gurur onu yanında tutmak ister gibi elini sıktı. “Su gelir sere serpe, eski de yârim hani.” Sözcükler içini kanatırcasına dudaklarından çıkıyordu.

Melek’in gözlerinden bir damla gözyaşı daha akarken bakışlarıyla Gurur’dan özür diliyordu. Gurur başparmağıyla onun elinin üstünü okşayarak kızının son isteğini yerine getirmek için kendini zorladı. “Dediler yâr uyumuş, nenni de yârim nenni.” Uyuma, diye içinden ona yalvardı. Uyuma Melek, uyuma kızım...

Melek’in dudaklarının kenarında koyu bir leke belirdiğinde Gurur bugün yaşadıklarının üstüne biraz daha yıkıldı, biraz daha yenildi ve biraz daha öldü. Bir damla kan, ince bir gölge gibi onun dudaklarının kıyısında süzülmüştü. “Uyardım öpe öpe, eski de yârim hani.”

Melek’in bedenindeki titremeler artığında nefes alışları hırıltılı bir boyuta ulaştı. Gurur bunu görünce ruhuna kadar acımıştı. O andan itibaren beden dili bile bir çelişkideydi. İçe doğru bükülen omuzları haykıracakmış gibi geriliyordu ama diğer yandan Melek’in istediği ninniyi tamamlamak için kendini zorluyordu. “Altını bozdurayım, nenni de yârim nenni.”

Bakışları Melek’le birbirini bulduğunda Gurur’un gözleri yaşlarla dolmuştu. Kızı onu bırakıp gidiyordu. Gurur her şeyi bulanık görürken Melek konuşmak için kanlı dudaklarını aralayıp sesini bulmaya çalıştı. “Baba…” deyişini Gurur bir an kayda almak istedi, bunu ondan son kez duyduğunu içten içe biliyordu. Bir daha ona baba diyen bir kızı olmayacaktı.

“S-sana… Yaşattığım her şey için…” Kelimeler dudaklarından kesik kesik dökülürken veda eden gözleri biraz daha Gurur’a ağladı. “Özür… Özür dilerim, baba.”

Gurur bugün kırıp döktüğü o eşyalar gibi her parçasının bir yere dağıldığını hissetti. Onu kalmaya ikna etmek ister gibi refleksle Melek’in elini biraz daha sıktı ama bilmediği bir şey vardı, Melek artık ellerini bile hissetmiyordu. Gurur’un sıcak dokunuşunu hissedemeyecek kadar son saniyelerine girmişti. 

“Mutlu…” Kustuğu kanlar Melek’in boğazını tıkarken Gurur’un gözlerinin içine bakarak kendi kanını yuttu. “Mutlu ol… Y-yasımı bir aydan daha fazla tutma… Hep mutlu ol, baba.” Onu korkutan ölüm değildi; gidişiyle Gurur’un hayatındaki tüm ışıkları söndürmek, onu ölümden daha çok korkutuyordu. 

Gurur çok acılar çekmişti, çocukluğunu bile yaşamadan on yaşında küçük bir bebeğin babası olmuştu. Her gün sırtı kızgın şişlerle yanarken Melek’i ziyaret eder ama bunu ondan saklamaya çalışırdı. Gurur’un artık biraz mutlu olmasını her şeyden daha çok istiyordu. Farah’la olur gibi olmuştu ama o da onu bırakmıştı. Melek dünya gözüyle Gurur’un mutluluğu yakaladığını görmeyi çok istemişti ama nasip olmamıştı.

Gözlerini açık tutmak için gücünün son demlerine tutunurken ıslak gözlerin ardından Gurur’un acı çeken yüzünü izledi. “Başka…” Bedenindeki uyuşma diline sıçrasa da bu cümleyi tamamlamak için içinden Allah’a yalvarmıştı. “B-başka bir hayat varsa…” Melek’in yüzündeki kaslar gevşediğinde gözyaşları yanaklarında sıcak izler bıraktı. “Yine benim… Babam olur musun?”

Gurur iki eliyle onun soğuk elini kavrayıp elinin üstünü öperken bu hareketi sadece öper gibi değil, aynı zamanda ona tutunur ve yanında tutmak ister gibiydi. “Olurum Melek, olurum kızım, olurum babam…” derken titreyen sesi ağlamaklıydı. “Eğer başka bir hayat varsa nerede olursan ol seni bulur ve yine senin baban olurum.”

Melek kendini zorlayıp buruk bir şekilde ona tebessüm etti, içine çektiği son nefeslerin arasında, “Ninni…” diye fısıldadı. “Ninnimi söyle baba…” Bu son isteği beni sesinle ölüme uğurla baba, demekle aynı şeydi.

Gurur kendini zorlayarak kaldığı yerden Melek’in ondan istediği ninniyi söylemeye devam etti ama bunu yaparken çok zorlanıyordu. Canından çok sevdiği kızıyla vedalaşmaya bile hazır değilken bir de bu ninniyi söylemek… Onun için azapların en büyüğüydü. Sesi titremeden ya da ağlamadan nasıl tamamlayacaktı Melek’in ondan istediği bu ninniyi? 

“Gerdana dizdireyim, eski de yârim hani.” Melek’in gözleri usulca kapanınca Gurur’un korkusu çığ gibi büyümüştü. Maviye çalan göz kapaklarının üzerindeki damarların inceliğini bile görebiliyordu. Kirpiklerinin çizgisine ölümün gölgesi düştüğünde odadaki ışık bile onun yüzünü aydınlatmıyordu.

Gurur çok bekledi ama Melek tekrar gözlerini açmayınca elleri gevşedi ve Melek’in küçük eli onun avuçlarından yatağa düştü. Bunu görünce Gurur’un omuzları öyle bir çöktü ki tüm ağırlığı yatağın kenarını çökertti ama asıl çöken kızının ölümüne tanık olan bir babaydı. İçinden bir şeyler kırıldı, belki de tüm kemikleri ama kırılan uzuvlarının sesi dışarıdan duyulmadı.

Hâlâ bu ninniyi bitirmek istiyor muydu? Kızının üzerine kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlamak isterken bir ninniyle zamanını harcamak istemiyordu. Sonra bunun Melek’in son isteği olduğunu hatırladı ve gözlerinden akan gözyaşlarıyla, “İpek mendil değilsen, nenni de yârim nenni,” diye fısıldadı.

İki parmağını yavaşça Melek’in bileğinin üstüne bastırdı. Belki de uyuyordur, bu olamaz mı? “Cebimde gezdireyim, eski de yârim hani.” Parmak uçlarıyla Melek’in bileğinde küçük bir nabız ararken o heybetli bedeni tir tir titriyordu. “Altındır alay değil, nenni de yârim nenni.”

Melek’in nabzı yoktu.

Dudaklarından çıkan boğuk hıçkırıkla başını Melek’in göğsüne yaslayıp kalbini dinlemeye başladı. Küçük bir kalp atışı için ölebilirdi. Kulağını kızının kalbinin üzerine yasladı, bu belki de bir babanın son çırpınışlarıydı. Melek’e nefes olmak ister gibi kendi nefesini tutup onun kalbini dinledi ama hiçbir şey duyamadı. Bir anda tüm dünyası merkezinden yıkılıp yerle bir olmaya başlamıştı.

Melek’in kalbi atmıyordu.

Bundan daha büyük bir acı olamazdı.

Kızının kalbi atmıyordu.

Bir baba için bundan daha acı verici bir cümle yoktu.

Gurur’un yanaklarından Melek’in göğüs kafesine düşen yaşlar, bir vedanın en acı çığlığıydı. Başını yavaşça kaldırıp onu hayatta tutan monitöre baktığında gördükleriyle yutkunuşu boğazında kalmıştı. Yeşil zikzakların hepsi artık tek çizgi hâlinde ekranda kayıp gidiyordu. Gurur’un geniş omuzları taş kestiğinde tüm kasları dalgalanmıştı.

Elini uzatıp Melek’in alnına bastırdı, eskiden yaptığı gibi sanki onun ateşini kontrol eder gibiydi ama bu sefer teninde bir sıcaklık arıyordu. Nefesi daraldığında gitme, demek için dudaklarını araladı ama titreyen dudakları bile Melek’in son isteğine boyun eğiyordu. “Umuttur kalay değil, eski de yârim hani.” Bu ninniyi sonuna kadar söylemeliydi. Belki o zaman Melek uyanırdı. 

“Kınamayın a dostlar, nenni de yârim nenni.” Ona söz vermişti, bu sefer sonuna kadar ninniyi dinlemeden uyumayacağına söylemişti ama Melek yine ninninin yarısında uyumuştu. Ne çocukken ne de şimdi… Melek sevdiği bir ninniyi sonuna kadar hiç dinleyememişti. Bu ninniyi söylemek Gurur için hiç bu kadar acı verici olmamıştı.

“Sevdadır kolay değil, eski de yârim hani.” Gurur ninninin son sözlerini mırıldandığında kelimeleri sustu, Melek’le olan anıları konuşmaya başladı. Her anı, onda maziye karşı büyük bir özlem uyandırıyordu.

Gurur histeri bir duyguyla aynı ninniyi baştan sona defalarca kez söylemeye başlamıştı. Melek’in ninninin herhangi bir kısmında uyanıp o yeşil gözleriyle yine ona bakmasını istiyordu. İçten içe biliyordu bunun bir daha hiç olmayacağını ama onunkisi küçük bir umuttu. Melek bir süredir onun sesine tepki vermiyordu. Acıları son bulmuş ve bu hayatla olan tüm bağı kopmuş gibi yatağında hareketsiz bir şekilde uyuyordu.

Gurur’un dudakları acıyla kıvrılıyor, yüz hatları bir babanın yaşadığı kederin haritasını çıkarıyordu. Son bir kez daha baştan sona söyledi ninniyi ama Melek yine uyanmayınca gözlerinden birbiri ardına yaşlar döküldü. Sitem eder gibi Melek’in solgun yüzüne bakarken sesi bile neredeyse yok olur gibiydi. “Bu sefer sonuna kadar dinlemeden uyumayacağını söylemiştin.” 

Yavaşça yatağın üzerinden kalkıp içine ağlamaklı bir nefes çekti. Melek’in kapalı gözlerine bakınca acısı bir çığlığa dönüştü ama dudaklarından çıkmadı. Eğilip dudaklarını Melek’in alnına bastırarak gözlerini yumdu, kirpiklerinden süzülen bir damla gözyaşı Melek’in yüzüne düştü. 

Gurur yavaşça dudaklarını çekerek son kez baktı onun güzel simasına ve “Bizim için bu bir son değil, beni bekle, Melek’im,” diye fısıldadı. “Şimdilik hoşça kal…”

Gurur onu bırakıp kapıya doğru yürüdüğünde Karun ve Bige’yi gördü. Ortak kayıpları için onlar da ağlıyordu. Karun’un tam karşısında durdu, artık Gurur için zaman bile eskisi gibi akmıyordu. Melek’in kalbi durduğunda sanki zaman da durmuş ve her şey bu odanın içinde son bulmuştu. 

Ellerinde bile Melek’in sıcak ellerini ararken ıslak gözlerle Karun’a baktı ve canından can alınmış gibi boynunu hafifçe büktü. “Artık baba olmak istemiyorum.”

Melek’in anılarını hafızasında diri tutmaya çalışırken Karun’a bakıyordu ama aslında gördüğü şeyler kızıyla ilgili anılarıydı. Ona baba deyişi, gülümseyişi, karnı ağrıdığında ağlayıp Gurur’a gelmesi ve ona bir çorba yapıp sabaha kadar başında bekleyişi… Daha bunun gibi birçok anının içinde kaybolurken, “Artık bir kızım olmasını istemiyorum,” dedi büyük bir vazgeçişle. “Kız çocukları hep ölüyor…”

Karun başta olmak üzere tüm yeğenleri ve ona yakın olan herkesle bağını koparmıştı ama Karun’dan küçük bir iyilik isteyerek, “Hak ettiği şekilde Melek’in cenazesini kaldırın,” diye fısıldadı. Melek ve cenaze kelimelerini aynı cümle içinde kullanmak bile onu hıçkıra hıçkıra ağlatabilirdi. “Baba adına benim adımı yazdırın,” dedikten sonra odadan çıkarak buradan ayrıldı.

Hastaneden çıktıktan sonra arabasına atlayarak oradan uzaklaştı. Bu gece kimseyi etrafında istemediği için yanına adamlarından birini almamıştı. Nihayet yalnız kalınca önce gözlerinden bir damla yaş aktı, hemen sonrasında daha fazlası gözlerindeki yerini almıştı. Artık dayanamadığı için kendini tutmayı bıraktı ve içi çıkarcasına ağlamaya başladı. “Kızım…”

Tek eliyle direksiyonu tutarken kayıp giden yolda bile Melek’in anıları vardı. Tüm bedenini esir alan bu acı öyle yoğundu ki Şeref sırtını yaktığında bile Gurur’un canı bu kadar yanmamıştı. “Üzgünüm, Defne abla.” Gür sesini serbest bırakıp arabanın içini hıçkırıklarıyla doldururken yolu bulanık görüyordu. “Kızını yaşatamadım…” Oysaki Melek, Defne’den çok Gurur’un kızıydı.

“Baba!” Melek’in sesini duyunca aceleyle önce yan koltuğa, sonra da etrafına baktı ama onu bulamadı. Melek’in sesi maziden sıyrılıp ona geldiğinde Gurur bir kez daha kendini geçmişteki bir anının içinde bulmuştu.

***

Yıllar Önce

Gurur rulo fırçayla bir odanın duvarını pembeye boyarken yalnız değildi. Asaf ve Ali de odanın diğer duvarlarını boyuyordu. Gurur’un beyaz tişörtüne yağlı boya sıçramıştı, siyah pantolonunda bile aynı lekeler vardı. Başını çevirip Ali’ye baktığında bir nebze içi rahatladı, onun da kıyafetleri hep boya içinde kalmıştı. 

Asaf’a baktığındaysa neredeyse küfredecekti. Ne siyah tişörtünde ne de pantolonunda en küçük bir boya lekesi vardı. Boya yaparken bile nasıl böyle temiz ve titiz olabiliyordu? “En pis işlerde bile fazla temiz, piç kurusu.” Kan kardeşine kızarak önüne dönüp duvarı boyamaya devam etti.

Gurur bu evi dört ay önce aldığında evin tadilata ihtiyacı olduğunu biliyordu. İstese bunun için en iyi ekibi ayarlayıp evi bir ay içinde yeniletebilirdi ama Melek’le yaşayacağı bir evin her şeyiyle kendi ilgilenmek istiyordu. Asaf ve Ali’yle birlikte dört ayda evin tadilatını tamamlamıştı. Geriye bir tek evin boyası kalmıştı. Bunu da bitirirlerse Melek’le birlikte evin eşyalarını seçip buraya yerleşeceklerdi.

Dört ay önce yirmi yaşına girdiğinde babasından ona kalan tüm mirası sonunda devralmıştı. Abisi Şeref’in zulümlerine rağmen Gurur bir şekilde yirmi yaşına kadar hayatta kalmayı başarmıştı. Mirasını alınca ilk işi yetimhaneye gidip Melek’i oradan çıkarmak olmuştu. Annesinin hayalini kızına yaşatmak ister gibi onu İstanbul’a getirip Defne’nin hep istediği gibi bir evi Melek için almıştı.

Evde henüz hiç eşya olmadığı için boştu ama yakında bu ev, Melek’in zevkine göre döşenecekti. Melek evi gezip kendi için bu odayı seçmişti, bu yüzden işe ilk onun odasını boyamakla başlamışlardı. Gurur ona odasının hangi renkte boyanmasını istediğini sorarken pembe renk aklında bile yoktu. “Ne boktan bir renk bu!” Fırçayı boya kovasına batırırken arada Melek’e de kızıyordu. “Yeşil renginin nesini beğenmedi bu çocuk?”

Asaf fırçadaki fazla boyayı kovanın içine akıtırken güldü. “İstersen senin odanı yeşile boyayalım, ne dersin?”

Ali kendi duvarını boyamakla meşgulken kahkaha attı. “Fıstık yeşili abime çok yakışır. Tıpkı gözleri gibi yeşil yeşil.”

“Ecdadını sikerim, Ali! Benim gözlerim fıstık yeşili mi?”

Gurur’un yine küfrettiğini görünce Melek ince kaşlarını çatıp, “Baba!” diye ona çıkıştı. “Hani kötü söz söylemek yoktu?”

Üçünün bakışları aynı anda Melek’e kenetlenmişti. Bulduğu bir sandalyeyi sürükleyerek odanın ortasına koymuştu ve rahatça o sandalyenin üzerinde oturuyordu. Gurur onun saçlarını iki yanında ayırarak boncuklu tokalarla bağlamıştı. Melek süslü şeyleri çok sevdiğinden sade lastik tokaları saçlarına taktırmıyordu. 

Üzerinde Asaf’ın ona aldığı beyaz yakalı, mavi bir elbise vardı. Bacakları üşümesin diye o külotlu çorabı giymesi için Gurur onu zorlamıştı. Ayağındaki fiyonklu pabuçlar da Ali’nin ona hediyesiydi. Melek ayaklarını sandalyeden sarkıtarak otururken elinde bir cips paketi vardı. 

“Melek, o şeyi yiyip durma.” Gurur kaşlarını hafifçe çatarak onu uyardı. “Akşam olunca yine karnım ağrıdı deyip sabaha kadar beni uyutmayacaksın.”

“Ama acıktım, babacığım.” Gurur’un inadına yapar gibi paketin içinden bir cips daha alıp ağzına attı. “Öleyim mi açlıktan?”

“Biraz aç kalınca hemen ölmezsin.” Onun yanına gidip elindeki cipsi alarak pencereden dışarı attı. “Birazdan yemeğin gelir, kendini bu şeylerle doyurma.”

Gurur onun cipsini dışarı attığı için Melek somurtarak pencereye bakıyordu. Yeşil gözlerine yaşlar akın ederken küçük dudaklarını sarkıtmıştı. Asaf bunu görünce kaşlarını çatarak Gurur’a döndü. “Ne halt ediyorsun?”

“Sen karışma.” Gurur yürüyüp yeniden duvarın önünde durduğunda yerdeki fırçayı aldı. “Yemekten önce ona atıştırmalık yok.” Melek için dışarıdan bir şeyler sipariş etmişti, yemeği gelene kadar biraz bekleyecekti, hepsi bu.

“O zaman bana yemek ver!” Melek sandalyesinden atlayıp dik dik Gurur’a bakarken kavgaya hazırlanır gibi ellerini beline koymuştu. “Hem beni aç bırakıyorsun hem de cipsimi atıyorsun. Sen kötü bir babasın!”

“Ben senin baban bile değilim, ne çemkiriyorsun!”

“Babamsın işte ama kötü bir baba!”

“Melek getirtme beni oraya, çık dışarıda oyna biraz!”

“Babam olduğunu söylemezsen hiçbir yere gitmem!”

“Amcanım senin!”

“Hayır, babamsın!” Bunu kanıtlamak ister gibi Asaf’a döndü. “Asaf amca, o benim babam değil mi?”

Melek ona ne zaman amca dese Asaf’ın yüzünde komik bir ifade beliriyordu. “Kızım ben daha yirmi yaşındayım, bana amca demesen olmaz mı?”

“Amcamsın işte!” Melek ona da kızarak bu sefer de Ali’ye döndü. “Abi onlar benim babam ve amcam, değil mi?”

Asaf bir küfür savurup ters bakışlarını Ali’ye çıkardı. “Sana niye amca demiyor lan? Bunun için ona ne kadar ödedin?”

Ali gülerek omuzlarını hafifçe silkti. “Bu küçük hanımla yaptığımız sözleşmenin içeriğini bilmiyorsan bence kaşınma.” İğneleyici gözlerle Asaf’a bakıp ona Melek’i gösterdi. “Her gün bir saat onunla bebeklerle oynamak ister misin?”

Asaf yüzünü buruşturarak, “Bana amca demesine alışabilirim,” deyince bu çıkışı Gurur ve Ali’yi güldürmüştü.

Melek henüz istediğini alamadığı için kollarını göğsünde birleştirip çatık kaşlarla Ali’ye baktı. “Biraz daha onların babam ve amcam olduğunu söylemezsen sana dede diyeceğim.”

“Onlar senin baban ve amcan!”

“Hangisi babam, hangisi amcam? İsim belirt!”

“Bunun neresi on yaşında, deccal bu çocuk!” Ali sinirden gülerek Melek’e önce Gurur’u gösterip, “Gurur senin baban,” dedi, daha sonra da odadaki diğer kişiyi gösterdi. “Asaf da amcan.”

Melek çenesini dikleştirerek Gurur’a baktı, sadece bakışlarıyla bile ona üstünlük taslıyordu. “Şimdi ne diyeceksin bakalım?”

“Ya sabır!” Gurur bu bücür yüzünden kafayı yiyecekti. Pembe boyanın bulaştığı parmağını Melek’e doğru sallayıp kaşlarını hafifçe çattı. “Eğer babansam o zaman dediklerimi yapacaksın.”

Melek omuzlarını silkerek inatçı bir tutumla başını kaldırdı. “Hayır, yapmayacağım.”

“Gel ulan buraya!” Gurur fırçayı bırakıp ona doğru koşunca Melek hemen dışarı fırladı. Gurur’dan kaçarken bir yandan da, “Bana yeni bir cips alacaksın işte!” diye bağırıyordu.

***

Günümüz

Melek’le aynı eve taşındıkları ilk yıllarda birbirleriyle hiç geçinemezlerdi, hatta her fırsatta kavga ederlerdi. Gurur için küçük bir çocukla yaşamak hiç kolay değildi, bu her hafta onu yetimhanede ziyaret etmeye benzemiyordu. Yemeklerini düzenli vermek, ona zorla banyo yaptırmak ve hastalandığında sabaha kadar başında bekleyip uykusuz kalmak…

Melek’le aynı evin içinde yaşayana kadar Gurur tüm bunların zorluklarını bilmiyordu. Ancak bir süre sonra ikisi de birbirine uyum sağlamaya başlamıştı. Birbirlerinden başka kimseleri olmadığını anladıklarında uzlaşmanın bir yolunu bulmuşlardı. Zamanla her anlamda baba kız olmuşlardı. 

Melek uykusundan uyanıp her korktuğunda, yastığını alıp gece gizlice Gurur’un odasına giderdi. Sabah uyandığında yatağında ona sarılıp uyuyan küçük bir kız çocuğu bulduğunda önce tebessüm eder, daha sonra da Melek uyanana kadar yatakta hiç kıpırdamazdı. Onu uyandırmaya bile kıyamazdı. Şimdiyse binbir güçlükle büyüttüğü kızı bir hastane odasında gözleri önünde ölmüştü. Buna yürek mi dayanırdı?

Oysaki bu gece onu da alıp çok uzaklara gitmek istiyordu. Uzaklara giden Melek olmuştu ama onu ardından bırakarak… Gaza bastığında arabanın içindeki sessizlik bir örümcek ağı gibi Gurur’un üzerine yapışmıştı, her ağında bir gözyaşı saklıydı. Ayağını gazdan çekmeden son sürat ilerlerken gözyaşlarından dolayı yolu bile göremiyordu. 

“Koruyamadım...” Melek’in yokluğu omuzlarına binen ağırlık gibi onu dibe çekiyordu. “Koruyamadım,” diye fısıldadı bir kez daha. Melek’i herkesten korumuştu ama illet bir hastalığa yenilmişti. 

Kızı gözlerinin önünde ölmüştü.

“Neden lan! Neden, neden, neden!” Bağırarak üst üste direksiyona vururken haykırırcasına sesli bir şekilde ağlamaya başladı. Gözyaşlarının sesi o kadar gürdü ki omuzları şiddetle sarsılıyordu. “Neden Melek, neden!” Onu yaşatmayı her şeyden çok isterken onun son anlarına tanık olmak nasıl bir yazgıydı?

Nefes almak bile artık Gurur için basit bir eylem olmaktan çıkmıştı. Ne bu acının üstesinden gelebilirdi ne de bununla yaşayabilirdi. Gözyaşlarını silerek cebindeki telefonu çıkardı. Bir konuda kararını vermiş bir şekilde rehbere girdiğinde parmağı Nazlı Karım yazan ismin üzerinde durdu. Burada yazan ismi, Farah olarak değiştirmeyi unutmuştu. 

Bu gece olanlardan sonra her anlamda kimsesiz kaldığı için Farah’ı aradı. Bunu yapmaması gerektiğini biliyordu ama ona çok ihtiyacı vardı. Hiç olmazsa sesini duymak istiyordu… Belki de son kez. 

Hız ibresini sona getirmeden hemen önce Farah’ın sesini duymayı bekledi. Bir eli direksiyonun üzerinde hareketsiz dururken diğer eliyle telefonu tutuyordu. Farah’ın açmasını çok bekledi ama o telefon hiç açılmadı. Gurur hızını biraz daha artırarak onu tekrar aradı. “Aç hadi!” Boğuk sesinde büyük bir yakarış vardı. 

“Farah yalvarırım aç şu telefonu. Sadece bir kez aç!” Bugün her zamankinden daha fazla Farah’a ihtiyacı vardı ama o telefonu açmıyordu. Bu telefonun ona açılmayacağını bilmesine rağmen onu aramıştı, belki de açılır diye ümit etmişti.

Gurur bıkıp usanmadan defalarca kez onu aradı. Belki özür dilemek için belki de veda etmek için ya da sadece sesini duymak için… Sebep ne olursa olsun bu gece duymak istediği tek şey Farah’ın sesiydi. Ancak o aradıkça Farah çağrıyı hep meşgule atmıştı. Beş başarısız denemenin ardından Gurur vazgeçerek telefonu camdan dışarıya fırlattı.

Yere düşüp parçalanan telefonla birlikte Farah’ın gülüşlerinin sesi de ondan alınmıştı.

Ve Gurur’un gizlice çektiği tüm fotoğrafları…

Hepsi açılmayan bir telefonla çıkmıştı hayatından.

Farah’ın o telefonu açmasını gerçekten çok istemişti. Kalbi Melek’in kaybıyla ezilirken sadece bir saniyeliğine gözlerini yumdu ve “Hoşça kal, el kızı…” diye fısıldadı. “Seninle hikâyemiz burada son buluyor.” Bir anda direksiyonu çevirip ters şeride girdi ve gaza sonuna kadar bastı.

O kadar hızlı gidiyordu ki son sürat karşısına çıkan tıra doğru ilerledi. Bunu yaparken Melek’i ilk kez arabasına aldığı o günü hatırlamıştı. Gurur hız yaptıkça ön koltukta ellerini çırpıp, “Daha hızlı baba, daha hızlı!” demişti. Melek’in daha hızlı, diyen sesini zihninde duydukça gaza biraz daha yüklendi.

Karşıdan gelen tır kornaya abandıkça farları Gurur’un gözünü aldı ama ne ayağını gazdan çekti ne de direksiyonu başka bir yöne çevirdi. Tır şoförü bir anda karşısına çıkan arabayla neye uğradığını anlamayıp üst üste kornaya basarak, “Dur!” diye haykırıp panikle ayağını frene uzattı. “Canına mı susadın, dur!” diye bağırırken nereden bilsin ki intihar eden biriyle karşı karşıya olduğunu.

Gurur sadece bir anlığına başını eğip emniyet kemeri takılı mı diye göğsüne baktı ama hayatını güvenceye almak için değil. Kemerin takılı olmadığını görünce rahatlamıştı. Bu gece istediği şey yaşamak değildi, kazayla bile olsa kurtulmamalıydı. Her şey tam bu noktada bitmeliydi ve herkes için sorun hâline gelen bu adam… Ölmeliydi. 

Gurur Kalender defteri hiç açılmamak üzere kapanmalıydı. İki araç son hızda birbirine doğru ilerlerken ne tır şoförü zamanında arabayı durdurabilmişti ne de Gurur kendi arabasını durdurdu. Tırla burun buruna geldiğinde ellerini direksiyondan çekerek kendini büyük bir çarpışmaya hazırladı. 

Saniyeler içinde her şey paramparça olmuştu ve o ilk saniyeden Gurur’un bedeni burada kaldı ama zihni geçmişe kaçtı. Çarpışmanın ilk temasında arabasının ön kaportası içe doğru çöktü. Metalin bükülüşü bu ana tanık olan tüm sürücülerin kulaklarında boğuk bir uğultu bırakmıştı. 

Kaportanın bükülüşüyle arabanın ön camı çatladı, çatlaklar bir sarmaşık gibi hızla camın her yerine yayıldı ve sonra cam içe doğru patladı. Direksiyon Gurur’un göğüs hizasına geldiğinde çarpışmanın şiddetiyle araba arkaya doğru savruldu. Bu öylesine sert bir çarpışmaydı ki arabanın yerle teması kesildiğinde yoldan çıkıp taklalar atmaya başlamıştı. 

Tavan birkaç kez asfaltla çarpıştığı için arabanın metali ezilmişti. Sağlam yan camlar da bir kurşun gibi patlamış, camların her biri hem içeri hem de dışarıya savrulmuştu. Arabanın gövdesi döndükçe her darbe daha sert ve daha ölümcül bir boyuta ulaşıyordu. Kapılardan biri yerinden gevşeyip koparak yolun bir tarafına düşmüştü. Ne araba ne de içindeki kişi sağlam değildi ve kurtarılması çok güçtü.

Taklalar atarak duran arabanın içinden Gurur’un kanlı bedeni dışarı savruldu ve yolda yuvarlanarak sırtüstü yere yapıştı. Kazaya şahit olan tüm sürücüler arabalarını durdurup Gurur’a doğru koşsa da o artık acı bile hissetmiyordu. Tıpkı ruhu gibi bedeni de bir enkaza dönüşmüştü. Kendi kanının içinde yatarken son kez yarı baygın bir şekilde karanlık gökyüzüne baktı.

Gökyüzünü süsleyen yıldızların içinde Melek’in o güzel silüetini görünce Gurur’un o kanlı dudaklarında küçük bir tebessüm belirdi. Bir şeyler söylemeye çalıştı ama kan kusarak kesik kesik nefes alırken, “Sana geliyorum kızım…” bile diyemedi. Hemen ardından tüm sesler bir anda yok olmuştu.

Bedenindeki acı son buldu.

Gurur bilincini yitirdi.

Gözleri kapandı.

Ve her şey bir anda bitti...

Yorumlar