Roman
  • 17/05/2026

51- TÜM CİHANI KARŞIMA KARŞIMA ALIRIM!

Bir zamanlar babama ait olan bu çalışma odasının artık benim olmasına hiçbir zaman alışamayacaktım. Bu odada ve bu koltukta onu görmeye alışkın olduğum için sanki ben bile onun odasına layık değildim. Saat gecenin bir yarısıydı ama uyumak yerine hâlâ çalışıyordum. Saate bakana kadar kuzenlerimi de uykusuz bıraktığımı anladım. Hepimizin biraz uyumaya ihtiyacı vardı.

Masamdaki son evrağın altına imzamı atıp Veysel amcaya uzattım. “Bankaların bize tanıdığı süreyi geçirmeden lütfen bu ay içinde tüm ipoteği kaldır.” Babamın bana bıraktığı tüm o mal varlıkların ipotekliydi. Babam bana sadece büyük bir miras değil, aynı zamanda büyük bir borç bırakmıştı.

Borçları kapatmak için ödeyeceğimiz paranın büyüklüğünü düşününce Esvet’in tüm keyfi kaçmıştı. “Eniştemin mirası okunduğunda sana bıraktığı mal varlıklarının büyüklüğüyle sevinmiştim. Hepsinin ipotekli olacağı aklıma bile gelmezdi.”

“Öyle olmasaydı o kadar mal varlığımız varken neden iflasın eşiğine gelelim?” diye sordum.

Elimdeki kalemi parmaklarımın arasından çevirirken sıkıntı içinde nefesimi verdim. “Gurur bizi iflasa sürükleyince babam sahip olduğu her şeyi ipotek ettirmiş. Bankaları bilirsiniz, onlara iyi bir teminat vermeden kredi çıkarmazlar.” Gayrimenkullerin üzerindeki ipotek için babama kızmıyordum, o elinden gelen her şeyi yapmıştı.

Kuzenlerimin asık suratını görünce keyifsiz bir şekilde güldüm. “Merak etmeyin batmıyoruz, mirasımın üzerindeki ipoteği kaldıracak kadar çok param var. Gurur’dan aldığım tazminatın büyüklüğünün farkında mısınız?”

Boşandığımızda Gurur bana rekor meblağda bir tazminat ödemeye gönüllü olmuştu. Tazminatım geçen hafta bana ödenince hiç vakit kaybetmeden borçları kapatmaya başlamıştım. Bu sabah dolandırdığım tüm yatırımcıların paralarını tahsis etmiştim. Onlar kandırıldıklarını anlamadan borcumu ödemiştim.

Günün kalanında ise ipotekli tüm gayrimakullerin listesini çıkartıp, hangi bankalara ne kadar borçlu olduğumuzu araştırmıştım. Gurur’dan gelen tazminatın büyük bir bölümünü bankaların borcuna ayırmıştım. Bu ay içinde mal varlıklarımın üzerindeki tüm ipoteği kaldırıp nihayet bu borç batağından kurtulacaktım. 

Veysel amca imzalı tüm evrakları çantasına koyduktan sonra yorgunca gülümsedi. “Yarın ilk iş bu belgeleri yürürlüğe koyacağım.”

“Teşekkür ederim.”

“Birkaç hafta içinde bankalara olan borçlardan da kurtulmuş olacağız, Farah.” Artık gitme vakti geldiği için çantasını alıp ayağa kalktı. “Yakında hiçbir engel olmadan mirasını dilediğince kullanacaksın. Daha fazla bunları düşünüp kendini yıpratma.” Günlerdir çalışmaktan yorgun düşen yüzüme bakıp kapıyı gösterdi. “Nihayet kötü günler bitiyor, sende biraz dinlen.”

Hayır, benim için asıl kötü günler bundan sonra başlıyordu. Henüz bölge liderleri beni onaylamamıştı. Bir kadını aralarına almak istemedikleri için beni dışlıyorlardı. Bölgelerini bana kapattıkları için onlara ait yerlerde iş yapamıyordum. Hepsi bu da değildi, bölge liderlerini ilgilendiren önemli toplantılara beni çağırmıyorlardı. O masada liderliğim onaylanmadıkça bana bunu yapmayı hiç bırakmayacaklardı.

Veysel amca gidince Genetik Karma üyeleriyle çalışma odamda yalnız kalmıştım. Zaza uzun namlulu tüfeğini söküp her parçasını yağlayarak geri takarken suratında düşen bin parçaydı. “Gurur’dan aldığın paranın büyük bir bölümü borçları kapatmaya gidecek. Bir yerden alıp başka bir yere veriyoruz, ne anladım bu işten?”

“Borçları kapattıktan sonra artık işin kazanç boyutuna geçeceğiz. O zaman istemediğimiz kadar çok paramız olacak. Ayrıca borçlarını kapattığımda bile elimde iyi bir para kalıyor.” Başımı çevirip masanın üzerinde duran telefonuma baktım. Telefonum sessizde olduğu için Gurur’un aradığını yeni gördüm. 

Telefonu sessizden çıkarmıştım ki Gurur tekrar arayınca meşgule attım. “Bu arsız herif hangi yüzle beni arıyor?”

Kimden bahsettiğimi anlamadıkları için kızlar merakla bana dönünce onlara telefonun ekranını gösterdim. Gurur bir kez daha aradığı için ekranda beliren yazıyı gördüler. Laz Hödüğü arıyor…

Esvet telefona bakınca kendini tutamayıp güldü. “Ona kızıyoruz ama bence insanlık tarihinin en romantik davasını açtı. Bu seni unutamıyorum, demekle aynı şey.”

“Romantik mi?” Kılıç Aslan yayıldığı koltukta içkisini yudumlarken homurtuyu andıran bir ses çıkarttı. “Biri bana elli milyonluk bir zarar verse ben bunu romantik bulmazdım.”

“Katılıyorum.” Zaza tüfeğinin tüm parçalarını nihayet birleştirip uzun namlulu tüfeği kollarının arasına yerleştirdi. Kapıya hedef aldığında bir gözünü kısarak tüfeğin dürbününden baktı. “Biri bana bu kadar masraf çıkarsaydı beynini dağıtırdım. Sen ne düşünüyorsun kuzen?” diyerek İskender’e döndü.

Babamın çalışma odasındaki koltuklar İskender’in uzanacağı kadar geniş olmadığı için kuzenim yerdeydi. Evet, gerçekten yerde sırtüstü yatmıştı ve bir ölü pozisyonu alarak ellerini karnının üzerinde birleştirmişti. Günün her saati bir yere uzanıp tavana bakarak orada ne görüyordu, hiç bilmiyorum ama yine boş boş tavana izliyordu. 

Sürüden ayrı giden tek koyun bu olduğundan Zaza tüfeğinin namlusunu İskender’e çevirip bana döndü. “Onu öldürebilir miyim?”

“Benim nöbetimdeyken hayır.” Bardaktaki sudan küçük bir yudum alıp, “İskender,” diye seslendim. “Seninle bir çay sözümüz vardı, içsek mi?”

“Uçurtmada uçuracaktık amcam kızı.” Dünyanın en iyi manzarasına bakar gibi tavanı izlerken iç çekti. “Ama bu saatte olmaz, başka zamana artık.”

Yerde yatmasına dayanamadığım için ayağa kalkıp ona doğru yürüdüm. “Hadi gel, seni yatağına yatıralım.”

“Çocuk muyum ben, ne yatırması?”

“Ekipte bir çocuk varmış gibi nöbetleşerek sana bakıyoruz, yatağına da yatırırız, İskender ağa.” Tepesinden dikilip kalkması için ona elimi uzattım. “Hasta olacaksın kalk yerden.”

“Şu piçe çok yüz veriyorsun.” Nihat başını telefonundan kaldırmadan İskender’e kızarken kaşları çatıktı. “Gereksiz eleman hiçbir işe yaramıyor. Bir sürü sorunumuz yokmuş gibi bir de ona bakıcılık yapıyoruz.”

İskender’e elimi uzattım ama kalkmayacağını bakışlarıyla belli edince onu kendi haline bıraktım. Telefonum yine çalınca masaya yaklaşıp ekrana baktım. Gurur’un aradığını görünce hiç düşünmeden onun çağrısını meşgule attım. Gurur ısrarcı bir şekilde üst üste aradıkça bende aynı ısrarla meşgule atıyordum. Bana açtığı o davadan sonra daha fazla canımı sıkmasını istemiyordum.

“Bugün Aksa’yı hiç gördünüz mü?” Kalçamı masanın kenarına yaslayıp sırasıyla kuzenlerime baktım. “Bugün buraya hiç uğramadı.”

Esvet’in aklı hep olmadık şeylere kaydığı için yine aklına ne geldiyse kıkırdadı. “Yunan Tanrısı kocasıyla sıcak saatler geçiriyor olabilir.”

“Yunan Tanrısı mı?” Nihat başını telefondan kaldırıp eleştirel gözlerini Esvet’e dikti. “Ne zamandır göz zevkin bu kadar kötü?” Telefonu bir kenara bırakıp omuzlarını dikleştirerek kendini gösterdi. “Ben Asaf’tan daha yakışıklıyım, illa birine Yunan Tanrısı diyeceksen bana demelisin.”

Esvet şuh bir kahkaha atıp başını iki yana salladığında sarı saçları hafifçe yüzüne dağılmıştı. “Yunan Tanrısı denince aklıma gelen tek isim bizim enişte.”

“Katılıyorum.” Tüfeğiyle işi bitmiş olmalı ki Zaza onu çantasına koydu. “Bence bir kadın Asaf’ı sadece bir kez görsün, daha sonra biri onun yanında Yunan Tanrılarından bahsederse onun bile aklına ilk Asaf gelir.”

Nihat kendinin Asaf’tan daha yakışıklı olduğundan emin bir şekilde odadaki son kadına, yani bana döndü. “Yunan Tanrısı denince senin de ilk aklına Asaf mı geliyor?”

“Evet.” Bu konudaki düşüncelerimi açık bir şekilde belirttim. “Kabul edelim, Asaf mitolojiden fırlamış gibi bir görünüşe sahip.”

Nihat tek kaşını yukarı kaldırıp beni köşeye sıkıştırmaya çalıştı. “Sence o Gurur’dan daha mı yakışıklı?”

“Kimse Gurur’dan daha yakışıklı olamaz!” 

Boş bulunup ağzımdan kaçırdıklarımla tüm kuzenlerimin gözleri bana dönmüştü, hatta İskender bile yattığı yerden başını çevirip bana baktı. Boşadığım, telefonlarını açmadığım ve bir daha hiçbir koşulda görmek istemediğim bir adamı hâlâ yakışıklı bulmamı beklemiyorlardı.

Onların kinayeli bakışları beni utandırdığı için boğazımı temizleyip homurdandım. “Doğruları da söylemeyelim artık. Adam yakışıklı, sırf ondan boşandım diye bunu inkâr mı edeyim? Güzele çirkin demek günah bir kere.” Sanki konuştukça daha çok batıyordum.

Kızlar gülüşüyle beni sinir ederken Esvet, “Farah sen bu adamı unutamıyorsun,” diyerek iyice üzerime geldi. “Hâlâ onu önemsiyorsun.”

“Gurur artık umurumda değil.” Ayağa kalkıp hemen kapıya yürüdüğümde bu sözleri inanarak söylüyordum. “Onun kiminle ne yaptığıyla hiç ilgilenmiyorum, o denli bende yok artık.”

Çalışma odasından çıkıp yatak odama girdiğimde telefonumun ekranına baktım. Gurur aramayı bırakmıştı. Sekiz cevapsız çağrıdan sonra açmayacağımı anlamış olmalı ki aramayı kesmişti. Acaba neden aramıştı? Yine canımı sıkmak için mi yoksa başka bir sebepten mi? “İnsana evinde bile rahat vermiyorsun!” Onu arayıp telefonu kulağıma yasladım.

Gurur’un telefonu kapalı olmalı ki ona ulaşamadım. Telefonu yatağın üzerine atıp banyoya girerek yüzümdeki makyajı temizledim. Saçlarımı tarayıp bağladıktan sonra odaya geri dönüp yeniden telefonu aldım. İkinci kez Gurur’u aradım ama telefonu hâlâ kapalıydı. Bu çok tuhaftı, Gurur’un telefonu hep açık olurdu.

Uyumadan önce kitap okumak alışkanlıklarımdan biri olduğundan en son okuduğum kitabı aldım. Köşedeki pufların üzerine oturup kaldığım yerden kitabımı okumaya başladım. Hâlâ romantik aşk kitapları okumayı seven biriydim. Ben aşkı en çok kitaplarda seviyordum, kurgusal aşklar gerçekte olduğundan daha romantikti. En azından okuduğum kitaplarda on yedi raporlu bir deli yoktu.

Yarım saat boyunca kitap okuduktan sonra uyku iyice bastırdığı için daha fazla devam edemedim. Ayağa kalkıp kitabı masanın üzerine bırakırken elim kumandaya çarptığı için yere düştü. Kumanda tuşlarının üzerine düştüğü için televizyon açılmıştı. “İstanbul Eyüpsultan’da meydana gelen saldırının failleri bu sabah yakalanıp yargı karşısına çıkarıldı. Olayın görgü tanıkları…”

Bu haldeyken insanı kasvete boğan haberleri hiç izleyemezdim. Kumandayı alıp televizyona kapatmak istedim ancak parmağım yanlış tuşa değince başka bir haber kanalı açıldı. Başparmağım kapatma tuşuna uzandığı esnada ekranda Melek’in fotoğrafının olduğunu görünce durdum. Melek’in güzel bir fotoğrafı ekranın bir köşesindeydi, üstelik spiker hastaneye ait görüntüler veriyordu.

“Ünlü iş insanları Gurur ve Karun Kalender’in yeğeni Melek Kalender’in ölümüyle hastane yönetimi güvenliği arttırdı.” Spikerin söylediği birkaç kelime dışında devamını dinleyemedim. Melek öldü mü?

Boştaki elim havalanıp dudaklarımın üzerine kapandığında arkaya doğru sarsakça bir adım atmıştım. Melek ölmüştü… Ondan acı bir haber almaya hazırlıklıyım sanıyordum, meğerse Melek’in ölümüne hiç hazır değilmişim. Hastalığının son evresinde olduğunu bilmeme rağmen onun ölüm haberi beni çok sarsmıştı. 

Ekrandaki fotoğrafı o kadar canlıydı ki sanki ölümün gölgesi bile ona ulaşamazmış gibi hissettiriyordu. Dudaklarımdan, “Melek…” diye bir fısıltı döküldüğünde kirpiklerim arasından süzülen gözyaşları yanaklarımı ıslattı. Hâlâ zamanım varken onu daha sık ziyaret etmeliydim.

Sanki Melek’in çok vakti varmış gibi ona gitmeyi hep yarınlara ertelemiştim. Dizlerimin arkası yatağın ayakucuna değene kadar arkaya doğru adımlar atmıştım. Yığılır gibi yatağın kenarına düştüğümde hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Melek’i gerçekten severdim ve bunun Gurur’la hiçbir ilgisi yoktu. Fırsatım varken onunla daha çok vakit geçirmediğim için çok pişmandım.

Melek’in ölümü beni bile bu kadar etkilediyse kim bilir Gurur ne haldeydi? Spiker hastaneden canlı görüntüler verirken söylediği bir şey dikkatimi çekmişti, o da Melek’in ölüm saatiydi. Melek yarım saat önce hayatını kaybetmişti. Gözlerim yatağın üzerinde duran telefonu bulunca kaskatı kesildim. Gurur’da beni yarım saat önce aramıştı. “Ne yaptım ben!”

Gurur canımı sıkmak için değil.

Melek öldüğü için beni aramıştı.

Belki de o esnada bir tek benimle konuşmak istemişti.

Hissettiğim suçluluk duygusuyla daha çok ağlayıp hemen telefonu aldım. Üst üste Gurur’u aradım ama hiçbir çağrım ona ulaşmadı, telefonu kapalıydı. “Bilmiyordum.” Başımı eğdiğimde gözyaşlarımın sesi tüm odayı dolduruyordu. Canından çok sevdiği kızını kaybetmişti, yıkılmış olmalıydı.

Gurur aralık ayında Melek’in annesi Defne’yi kaybetmişti. Aralık ayında abisi onu canlı canlı yakmaya kalkışmıştı. Aralık ayında normal bir insan olmaktan çıkıp deliliğe sürüklenmişti. Ve şimdi Gurur… aralık ayında kızını kaybetmişti. Artık aralık her anlamda onun cehennemiydi.

Melek’in ölüm haberi daha çok yeniydi, bu yüzden gazeteciler henüz hastaneye doluşmamıştı. Ancak basından birileri hastanenin bahçesinde olmalı ki haber spikeri hastaneden canlı görüntüler veriyordu. Bir muhabir mikrofonuyla ekranda belirip, “Melek Kalender’in ölüm haberini alan tüm yakınları hastaneye gelmeye başladı,” dediğinde hastanenin avlusuna çıkan Karun ve Bige kameranın kadrajına girmişti.

“Hastaneye ilk gelen kişilerden biri de ünlü iş insanı Karun Kalender ve eski karısı Bige Saka. Kalenderler için yıkıcı bir gece, bu onlar için acı bir kayıp.” Muhabir konuşuyordu ama ben onu dinlemek yerine ekrana verdikleri ikiliye bakıyordum.

Birilerinin onları çekip haber malzemesi yaptığında habersiz ikisi de perişan görünüyordu. Kameraman görüntüyü biraz yaklaştırınca Bige’nin kan çanağına dönen gözlerini ve Karun’un ıslak bakışlarını gördüm. Ayakta bile zor duruyorlardı. Belki de sadece biraz temiz hava almak istemişlerdi.

Muhabir mikrofonu dudaklarına yaklaştırdığında esen rüzgâr kadının saçlarını yüzüne savuruyordu. “Tüm gözlerin aradığı kişilerden biri de Gurur Kalender,” dedi. “Gurur Kalender’in nerede olduğu henüz bilinmiyor,” demişti ki koşarak dışarı çıkan doktorlar kameranın görüş açısına girdi.

Bu kadar çok doktorun dışarı çıkmasının bir nedeni olmalıydı. Kameramanda böyle düşünüyor olmalı ki kamerayı onlara doğru çevirmişti. Arkadan ambulansın siren sesleri gelince tüm doktorların o hastayı karşılamak için dışarı çıktığını anladım. Hepsi çok telaşlı görünüyordu. Kendi aralarında bir şeyler konuşup tartışırken hepsinin gözleri sık sık Karun ve Bige’nin olduğu yöne kayıyordu.

Muhabir bunu görünce mikrofonun açık olduğunu unutup, “Bir şeyler oluyor, Ekrem,” dedi aceleyle. “Tek bir anını bile kaçırmadan hepsini çek.” Başkalarının acısı onlar için sadece reyting ve haber malzemesiydi.

Spiker araya girip doğrudan olmasa da süslü cümlelerle muhabiri uyardığında sarışın kadın kendine çekidüzen verdi. Karun ve doktorlara fazla yaklaşmadan bahçeden görüntüler alıyorlardı. Yaklaşan ambulansın sesleri artınca kamera hastanenin giriş kapısına döndü. Sirenlerini yakan ambulans durduğunda doktorlar hemen kapıları açtılar.

Bir hastayı sedyeyle dışarı çıkardıklarında doktorlar onun etrafına toplanmıştı. Bu yüzden onun kim olduğunu göremedim ama muhabir görmüş olmalı ki, “Gurur Kalender mi o?” deyince bir hışımla ayağa kalktım. Bu kadın ne saçmalıyordu?

O Gurur olamazdı.

Daha yakından çekim yapmak için muhabir ve kameraman hızlı adımlarla ambulansa yaklaştı. Kameramanda onun Gurur olduğuna çok emin olmalı ki Karun’un tepkilerini kaçırmamak için bir tek onu çekiyordu. Karun sadece bir anlığına ambulanstan çıkardıkları hastaya bakıp önüne dönmüştü. Az önce ne gördüyse yüzündeki tüm kan çekilirken aceleyle tekrar sedyedeki hastaya baktı.

Kameraman onu yakın çekime aldığı için Karun’un yutkunuşunu gördüm. Mavi gözlerinde yoğun bir acı belirdiğinde yüzündeki her kas seğirdi. Titreyen dudaklarından fısıltıyla çıkan şeyi duyamadım ama dudaklarının hareketinden, “Gurur…” dediğini anlamıştım. Elim kalbime uzandığında yanıldığıma kendimi ikna etmeye çalıştım. “Ha-hayır, o Gurur değil.”

Karun’un omuzları öne doğru büküldüğünde gözlerinden akan yaşlarla, “Amca!” diye haykırıp sedyeye doğru koşunca hıçkırdım. Belki de Karun’un dudaklarından ilk kez amca kelimesi dökülüyordu ve Gurur ondan bu kelimeyi duymayı hep istemişti. O hasta gerçekten Gurur muydu? Bu nasıl olabilirdi, daha yarım saat önce beni aramıştı.

Karun sedyeye yaklaştığında doktorlar ona engel olunca hepsini itmeye çalıştı. Onları yolundan çekmek için uğraşırken çıldırmış bir şekilde, “Amca bana bak!” diye bağırıp yalvaran bakışlarını sedyeye dikti. “N’olur bana bak, beni bırakamazsın lan! Melek’ten sonra sende beni bırakma!”

Kameraman sedyedeki hastanın bir görüntüsünü yakalayınca acıdan, “Gurur!” diye haykırarak dizlerimin üzerine düştüm. Kendi gözlerimle görene kadar o hastanın Gurur olduğunu yalanlamıştım ama oydu… Gerçekten Gurur’du. Kanlar içinde bi’ sedyenin üzerinde yatarken bu dünyayla olan tüm bağını koparmış gibi gözleri kapalıydı.

“Yolu açın!” Doktorlar sedyeyi içeri iterken muhabir ve kameraman onların peşinde oldukları için doktorların söylediği her şeyi duyuyordum. Gurur’u ameliyathaneye yetiştirmeye çalışırken kendi aralarında bağırarak konuşuyorlardı. “Basınç düşüyor, derhâl yolu açın!”

Başka bir doktor telaşla kendi astlarına emir verdi “İçeriyi arayın, hemen ameliyathaneyi hazırlasınlar!”

“Taşikardi artıyor, hastayı monitöre bağlayın.”

“Çok zamanımız yok,” diyen doktorun yaşadığı telaş yüzüne yansıyordu. “Hastayı önce resüsitasyon odasına alıyoruz! İki geniş lümenli periferik dört katater açın.”

“Ama hocam…”

“Aması yok, eğer yetmezse santral kateter hazırlayın! Çok kan kaybetmiş, tekrar kan bankalarına ulaşın.”

“Hocam kafa travması net değil ancak ihtimal dâhilinde olduğu için riskleri yüksek.”

“En küçük bir intrakraniyal kanama şüphesini bile atlayamayız. Doktor Orçun nerelerde, ona ihtiyacımız olabilir! Acil kraniyal BT istiyorum.”

“Hayır, hayır, dur! Omuz dislokasyonuna şu an için dokunmuyoruz. Bunun için geçici traksiyon hazırlayın, önceliğimiz hayati organları kurtarmak ve Hh grubu kan bulmak. Ülke çapında alarm verin, mümkün olan en kısa sürede Bombay fenotipi donör taraması başlatın! Hadi, burada zamanla yarışıyoruz!” Gözlerimden birbiri ardına yaşlar akarken telefonumu alıp hemen kapıya koştum.

Paniklemiş bir halde merdiveni indiğimde bir anda holde durdum. “Hayır…” Hastaneye gitsem bile Gurur’a ne faydam dokunacaktı ki? Onun ölüm haberini almak için ameliyathanenin önünde bekleyemezdim. 

Doktorların söylediği o tıbbi terimlerin bazılarını anlamamıştım ama anladığım kadarıyla durumu çok ciddiydi ve Gurur’a gereken kan ellerinde yoktu. Psikoloji okuduğum için kendi dalım dışındaki bir şeyler hakkında da bilgim vardı. Bombay fenotipi çok ender bulunan kan grupları için kullanılan bir terimdi. Gurur’un Hh kan grubunda olduğunu bile bilmiyordum.

“Şimdi ne yapacağım?” Hıçkırıklar içinde ağlarken çaresizlikten yanında durduğum duvara tekme attım. “Bunu bana neden yapıyorsun!” Hh kan grubunda birini bulmak neredeyse imkansıza yakın bir şeydi. O adam bir daha ben eşsizim, derse bu sefer ona inanacaktım çünkü taşıdığı kan bile eşsizdi!

“Kazanın detayları hakkında muhabirimiz Alp Açıkgöz sizleri bilgilendirecek,” diyen bir sesle gözlerim salon kapısını buldu. İçeri girdiğimde tüm kuzenlerim televizyon karşısındaki yerini almış, haberleri izliyorlardı. 

Beni görünce hepsi panikleyip televizyonu kapatmaya çalıştılar ama, “Kalsın!” diyerek onları durdurdum. Ağlamaktan kızaran gözlerim bile her şeyden haberimin olduğunu doğruluyordu.

Esvet’in bile gözleri dolmuştu. “Farah çok üzgünüm.” Ona hiç bakmayıp bakışlarımı televizyona çevirdim. Bu başka bir haber kanalıydı ve verdiği görüntüler hastaneyle ilgili değildi.

Ekranın sağ köşesinde Gurur’un bir dergi kapağını süsleyen fotoğraflarından biri vardı. Hep fazla karizmatik bulduğum o yandan gülüşü ekranın altında kırmızı şeritte yazan yazıyla uyuşmuyordu. O yazıda ünlü iş insanı Gurur Kalender’in hayati riski var, yazıyordu. Bu en soğuk insanı bile kahredecek bir görüntüydü.

Haberi sunan spikerin, “Kaza mı yoksa intihar mı?” diyen sesiyle elimdeki telefonu sıktım. Tüm bedenim felç geçirmiş gibi dururken gözlerimi Gurur’un ekrandaki fotoğrafından ayıramıyordum. Sanki beynim durmuştu, bir türlü onun bu hale nasıl geldiğini anlayamıyordum.

Zaza kanalı değiştirdiğinde burada da Gurur’dan bahsediliyordu. Gurur sadece ünlü bir iş insanı değil, aynı zamanda ülkenin öne çıkan milyarderlerinden biriydi. Bu yüzden onun başına gelen bu olay basının gündemindeydi. Ekrandaki fotoğrafı öncekiyle aynı değildi ama bu spikerin de söyledikleri benzer şeylerdi.

“Üzülerek bildiriyorum ki Türkiye’nin önde gelen iş insanlarından Gurur Kalender bu gece ağır bir trafik kazası geçirdi.” Bu benim için öylesine beklenmedik bir cümleydi ki bir an doğru duyup duymadığımı sorguladım. 

Trafik kazası mı?

Boğazım kuruduğunda ayaklarımın altındaki zemin kayar gibi olmuştu. Gurur’un geçmişinde hiç araba kazası yoktu, ondan daha iyi araba kullanan birini tanımıyordum. Nasıl kaza yapabilirdi?

Kadın spiker her kelimesiyle beni nasıl öldürdüğünden habersiz Gurur’un kaza haberini sunuyordu. “Elimize ulaşan bilgilere göre ünlü iş insanı Gurur Kalender’in aracı, bu gece Kuzey Marmara Otoyolu’ndan bir kaza geçirdi. Son hızda ters şeride giren aracın bir tırla kafa kafaya çarpıştığı bilgisine ulaştık.” Ne diyordu ya, bunlar? Ne ters şeridi ne tırı? Gerçekten Gurur’dan mı bahsediyorlardı? 

“Kaza sonrası olay yerine çok sayıda sağlık ekibi ulaştı,” diyen spiker hâlâ konuşuyordu. Parmaklarımdaki uyuşma olmasa kumandayı alıp televizyonu kapatacaktım ama yerimden bile kıpırdayamıyordum. 

“Sağlık ve itfaiye ekibi olay yerine ulaştığında Kalender’i arabasının on metre uzağında bulduklarının bilgisini verdiler.” Dizlerimin bağı çözüldüğünde düşmemek için İskender’e tutundum. Nasıl bir kaza ki Gurur arabasının on metre uzağında bulunmuştu.

Spiker kaza anına ait Mobese görüntülerini verdiğinde gece çekilen bir kayıt olduğu için biraz bulanıktı. Gurur’un lüks arabası ekranda belirince yeniden elim sıkışan kalbimin üzerinde durdu. Spiker bir şeyler söyleyip duruyordu ama artık onu duymuyordum. Islak gözlerim son sürat giden aracı takip ederken Gurur o arabayı durdursun diye içimden ona yalvarıyordum. Çok hızlı gidiyordu.

Araba bir anda ters şeride girince istemsizce, “Dur!” diye haykırdım. Sanki tüm bunlar zaten yaşanmamış gibi bağırıp, “Gurur dur!” dedim bir kez daha. Ölüme gidiyorsun, n’olur dur.

İçimden çok yalvardım ama Gurur beni ne duydu ne de arabayı durdurdu. Gurur sarhoşken bile direksiyon başına geçmeyi sorun etmezdi, bu konudaki refleksleri çok iyiydi. Arabalar onun en büyük tutkusuydu, ona doğru komutları verdiğinizde gözü kapalı bile bir arabayı sürebilirdi. Hayır, bu bir kaza değildi… O araba bilinçli bir şekilde ters şeride girmişti.

Midem kasıldı.

Gurur intihar etmişti…

Arabasının süratle ezip geçtiği şey sanki yol değil de benim kalbimdi. Mobese kayıtlarını izlerken her saniyesinde müthiş bir acı çekiyordum. Ekranda bu görüntülerin çekildiği saati gösterdikleri için suçluluk içindeydim. Gurur beni aramıştı. Belki de direksiyonu ters şeride kırmadan hemen önce beni aradı. Üst üste aradığında o esnada ne halde olduğunu bilmiyordum. 

Israrla beni aramasının bir nedeni olduğunu anlamalıydım. Ben burada ona kızarken o, kim bilir ne kadar çok acı çekiyordu. Belki son kez benimle konuşmak için aramıştı, belki de veda etmek için… Sebep ne olursa olsun aradığı son kişi ben olabilirdim ve ben onun telefonlarını açmamıştım.

Arka planda konuşan spikerin söyledikleri acımı katlıyordu. “Bazıları bu kazanın dikkatsizlikten kaynaklandığını söylerken, sosyal medyada olayın bir intihar olabileceğiyle ilgili tartışmalar sürüyor.”

Ekrana verdikleri görüntü hâlâ devam ediyordu. Gurur’un arabası son hızda ters şeritte ilerlerken karşısında gelen tırın farları göründü. Yüreğim ağzıma geldiğinde kalp krizi geçiriyormuşum gibi sol tarafımda inanılmaz bir sızı belirdi. İçgüdüsel olarak titreyen elimi televizyona uzatıp, “Gurur dur!” dedim ağlayarak. “Sana yalvarıyorum durdur şu arabayı! Dur artık dur, dur!”

İki saniye içinde tırla arasındaki mesafeyi kapattı. Arabası tırla çarpışıp havaya savrulduğunda çığlık attım. “Gurur!” Taklalar atan arabanın camları patlayıp yola saçılınca görüntü bir anda sansürlendi. Arabanın içinde fırlayan bir bedeni sansürlediler ama o beden benim canımdı, ruhumdu, kalbimdi ve her şeyimdi.

Dizlerimin üzerine düşüp yere kapaklandığımda kuzenlerim hemen yanıma koştu. Boğazımdan çıkan sesler kesik nefeslerden oluşuyordu. Omuzlarım sarsıla sarsıla ağlarken söylediğim tek şey, “Gurur!” diye onun adını sayıklamaktı. “Öl… Ölecek. Kan bulunamazsa ölecek!” 

Kaza anını izlemiştim, öyle bir çarpışmada kimse sağ çıkamazdı. Bu çok ağır ve ölümcül bir kazaydı. “Neden açmadım ki o telefonu?” Üst üste ellerimi yere vurup boğazımı kanatırcasına haykırırken gözyaşlarına boğuldum. “Açmadım… Beni aradı ama açmadım!” 

Meşgule atmak yerine eğer onun telefonunu açsaydım belki bir şekilde onu sakinleştirir ve bu kazanın önüne geçerdim. Gurur’un üzerindeki etkimin farkındaydım, telefonu açsaydım arabayı sağa çekmesi için onu ikna edebilirdim ama yapmamıştım! “Be-benim yüzümden…” Avuç içlerimi acıtarak yere sertçe vururken hıçkırarak başımı salladım. “Telefonunu açsaydım böyle olmazdı!”

“Farah kendine gel.” Kılıç üzerime eğilip benim için endişelenerek omzumu tuttu. “Bunun seninle bir ilgisi yok.” Ben böyle düşünmüyordum. O telefonu açsaydım belki Gurur’u engel olabilirdim. Ona bir şey olursa kendimi asla affetmezdim. Ne onun kaybıyla ne de arkasında bıraktığı vicdan azabıyla yaşayamazdım.

“Tekrar belirtelim Gurur Kalender’in hayati tehlikesi devam ediyor ve çok acil Hh kan grubuna ihtiyaç duyuluyor. Aynı kan grubuna sahip vatandaşlarımızın acilen hastaneye müracaat etmelerini önemle belirtiyoruz.” Spikerin söylediklerinden sonra kuzenlerimi itip panikle ayağa kalktım. “Kan… O kanı bulmalıyım!”

Buradaki herkes Hh kan grubunun çok ender bulunduğunu biliyor olmalı ki birbirileriyle göz göze geldiler. Bir imkansızı istediğimi bakışlarıyla bana anlatıyorlardı. Şimdi ağlayıp kendimi kaybetmenin hiç zamanı değildi, önceliğim Gurur’u kurtarmak olmalıydı. Bu durumda neler yapabileceğimi düşünürken aklımı toparlamaya çalıştım.

“Gurur kendini beğenmiş, egoist bir adam.” Bir anda söylediklerimle kuzenlerim tuhaf gözlerle bana bakmaya başlamışlardı. Çektiğim acıdan kafayı sıyırdığımı düşünüyor olmalılardı çünkü böyle bir durumda söylenecek şeyler değildi bunlar.

“Demek istediğim Gurur kendi dengi olmayan kimseyle kan kardeşi olmayacak kadar kibirli biri.” Sırasıyla kuzenlerime bakıp ekledim. “Ya da kendi kan grubundan…”

Hepsi kısa bir an duraksadı ama daha sonra aynı anda, “Asaf!” dediler. Nihayet ne demek istediğimi anladıkları için hemen rehbere girip Asaf’ı aradım. Gurur’a gereken kan Asaf’ta olabilirdi, onunla konuşmadan bunu anlayamazdım.

Asaf’ı aradım ama telefonu kapalı olduğundan hiç vakit kaybetmeden bu sefer Aksa’yı aradım. Aksa normalde telefonumu hemen açardı ama onun da telefonu kapalıydı. “Bu ikisi neden açmıyor!” Kaybedecek hiç vaktim olmadığı için hızlı adımlarla kapıya yürüdüm. “Hazırlanın, Bolatlılara gidiyoruz!”

***

“O İspanyol piçini öldüreceğim!” Bunu Leonard’ın yanına bırakmayacaktım.

Bolatlı malikanesine geldiğimizde Asaf’ın adamlarının bir hazırlık içinde olduğunu görmüştüm. Asaf’ın sağkolu Menderes bana Asaf ve Aksa’nın kavga ettiğini söyledi. Aksa gecenin bir yarısı yanına hiç koruma almadan arka kapıdan çıkıp gitmiş! Gurur’un kaza geçirdiğini herkesten önce öğrenen Leonard, daha Asaf karısını bulmadan Aksa’nın yerini bulmuş.

Kuzenimi rehin alarak onun hayatıyla Asaf’ı tehdit etmişler. Karısını kurtarmak için ondan istenildiği gibi silahsız ve adamsız tek başına evden çıkmış. Menderes yanılmadığımı söylemişti, Gurur ve Asaf aynı kan grubuna sahipti. Gurur’u bir tek Asaf kurtarabilirdi ve artık o da Leonard’ın elindeydi. Her yerden yolumu kapatan o Salazar itine bu gece iyi bir ders verecektim.

Bolatlı malikanesinin salonunda sinirden ileri geri yürürken ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. “Gurur ölmeden Leonard ne Asaf’ı bırakır ne de Aksa’yı!”

“Peki, ne yapacağız?” Kılıç bunu sorarken bir çılgınlık yapmayayım diye beni gözünün önünden ayırmıyordu. “Salazarları karşımıza almak için henüz çok erken.”

“Benim bir fikrim var.” Esvet öne çıktığında heyecanlı gözleri adeta ışıldıyordu. “Karun’u arayıp aradıkları kanın Asaf’ta olduğunu söyleyelim. Salazarları karşımıza almak yerine kenara çekilip Karun’la ikisinin kavgasını izleyelim. Karun amcasını kurtarmak için Salazarlara savaş açmaktan çekinmeyecek biri.” Böyle olursa hem Gurur kurtulurdu hem de ben elimi bile kirletmeden tarafsızlığımı koruyabilirdim.

Ekibin kalanı Esvet’in bulduğu çözümü sevmiş gibi hepsinden onaylayan mırıltılar çıkmıştı. “Olmaz,” diyerek hepsini bozguna uğrattım. “Bu sadece Gurur’un hayatıyla ilgili değil, aynı zamanda bir itibar savaşı. Kendi kuzenini bile Leonard’dan alamayan birine hangi bölge lideri saygı duyar?”

Kılıç tam bir şey söyleyecekti ki onu susturarak kaşlarımı çattım. “O piçler kadın olduğum için zaten beni küçümsüyorlar, daha fazla onlara konuşacak bir şeyler vermeyeceğim. Asaf ve Aksa’yı almak için Karun’u bir piyon gibi sahaya sürmek çok mantıklı ama bunu yaparsam tüm itibarım yerle bir olur.” Karun bu gece hem Melek’i kaybetmişti hem de amcasının başına gelen şeylerin acısını yaşıyordu. O da bir insandı, hangi birine yetişsin.

“Asaf benim müttefikim, Aksa ise kuzenim, Leonard bu yaptığıyla bana sadece meydan okumuyor, aynı zamanda diğer liderlere her istediklerinde ezebilecekleri biri olduğumu gösteriyor.” Leonard’ın karşısına kendi yerime Karun’u çıkartırsam herkesin alay konusu olurdum.

“Sanırım Farah haklı.” Zaza biraz düşününce bunun itibarımı nasıl etkileyeceğini ve tüm saygınlığımı kaybedeceğimi anlamıştı. “Aksa’yı da almaları çok kötü oldu. Kendi kanında olanları bile kurtaramayan bir lidere neden saygı duysunlar? Eğer atağa geçmezsek bugün Leonard, Aksa’yı kaçırır, yarın kim bilir hangi lider bizden kimi alır.”

“Hassiktir!” Nihat parmaklarını saçlarının arasına daldırıp küfrederek kaşlarını çattı. “Anlaşılan bu da Leonard’ın bir planı. Sadece Gurur’dan kurtulmakla kalmayacak, aynı zamanda biz Tozluları da pasif bir duruma düşürecek. Bir taşla iki kuş birden vuracak it!”

“Tabii biz buna izin verirsek!” Kılıç’ta bu işin artık sadece Gurur’la ilgili olmadığını anlayınca omuzlarını hafifçe dikleştirdi. “Aksa ve Asaf’ı nasıl alacağız onlardan?”

“Takas.” Dudaklarımdan çıkan tek bir kelime hepsinin bana bakmasını sağlamıştı. “Harper’ı canlı bir şekilde ele geçirirsek Leonard’ı takasa ikna edebilirim.”

Asaf ve Aksa’yı almak için başka bir yolumuz olmadığı için hiçbiri bu söylediğime karşı çıkmamıştı. Kapıya doğru yürüyüp aceleyle, “Gidelim,” dedim. “Daha o kızıl fettanın nerede olduğunu öğrenmeliyiz.”

Dışarı çıktığımda bahçede sadece benim adamlarım değil, Asaf’ın da tüm adamları vardı. “Toparlanın gidiyoruz!” Patronları ortada yokken Asaf’ın adamlarının emrim altına girmekten başka çareleri yoktu. 

İkinci kez bana söyletmeden hepsi araçlarına geçmişti. Şoförün kullanmasına izin vermeden arabama atlayıp Bolatlıların evinden ayrıldım. İki bölge liderinin adamları birleştiğinde ortaya sayısız adam ve araba çıkmıştı. Upuzun bir konvoyla yola çıkmıştık. Genetik Karma, Harper’ın yerini bulmaya çalışırken bende şimdilik bana eskortluk eden arabaları takip ediyordum.

Telefonum çalınca kulağımdaki bluetooth kulaklığa dokunarak açtım. “Farah,” diyen Sonat’ın sesini duymayı beklemiyordum. “Biliyorum seni aramamı istemiştin ama Gurur’un başına gelenleri duyunca nasıl olduğunu merak ettim.”

Sonat’la çocukken tanışmış olabiliriz ama o Salazarların müttefikiydi. Gurur’a olan nefretini düşünürsek Leonard’la iş birliği yapıp yapmadığından emin değildim. Gurur’un hayatını tehlikeye atacak bir aptallık yapmak istemediğimden ona Harper’la ilgili olan planımdan bahsetmedim.

“Üzülmeye bile vaktim yok, Sonat.” Olayları biraz dramatize edip, “Kuzenim Aksa’yı bulamıyorum,” dedim. “Üstelik Asaf’a da ulaşamıyorum.”

Eğer Leonard’la iş birliği içindeyse adamlarımı toplayıp evden çıktığımı, Bolatlı malikanesine gelip Asaf’ın adamlarıyla oradan ayrıldığımı zaten biliyor olabilirdi. Bu yüzden evde oturup acı çeken bir kadın pozlarını ona kesmedim. Harper’ı benden saklamamaları için neyin peşinde olduğumu anlamamaları gerekiyordu. “Aksa ve Asaf kaçırılmış olabilir.”

“Farah bundan emin misin?” Sonat gerçekten de hiçbir şey bilmiyormuş gibi konuşuyordu. “Bolatlıdan bahsediyoruz, biri onu veya karısını kaçırsaydı ortalık çoktan karışmaz mıydı? Kulağıma böyle bir şeyin bilgisi gelmedi.”

“Başlarına bir iş gelmeseydi neden Asaf yanına hiç koruma almadan ortalıktan kaybolsun? Aksa’yla ikisinin telefonlarına ulaşılmıyor, Sonat.”

“Belki de ikisi biraz yalnız kalmak istedi. Farah onlar evli bir çift ve bu tür küçük kaçamakları olabilir.” Endişelerimi dağıtmak ister gibi sıcak bir sesle konuşup, “Bence eve geri dön,” dedi. “Eminim sabaha kalmadan ikisi de evde olur.” Direksiyonun üzerindeki ellerim hareketsiz kaldı. Bana eve geri dön demişti, evde olmadığımı nereden biliyordu?

Sonat’ta bu işin içindeydi!

Bu gece yaptığım en iyi şey Harper’la ilgili planımı sadece Genetik Karma üyelerine söylemek olabilirdi. Asaf’ın evinden çıktığımızda bahçede bekleyen bir sürü adam vardı. Onlara takastan bahsetmek yerine toparlanın gidiyoruz demiştim. Onlara güvenmediğim için değil, o esnada panik halinde olduğumdan planlarımın detaylarından bahsetmemiştim. Şimdi düşününce iyi ki söylememişim.

Adamlarımızın içinde bir köstebek olmalı ki karşı tarafa evden ayrıldığımızı bildirmişlerdi. Sonat evde olmadığımı biliyorsa o zaman Menderes’in bana Aksa’nın kaçırıldığını ve Asaf’ın onu kurtarmak için tek başına evden çıktığını söylediğini de biliyor olabilirdi. “Asaf’ın en yakın adamı Menderes’le konuştum, Sonat.” Eğer düşündüğüm gibi bu işin içindeyse her konuda ona güvendiğimi düşünmeliydi.

“Menderes bana Asaf’a gizemli bir telefon geldiğini ve karısını kurtarmak için evden tek başına çıktığını söyledi.” Ağlıyormuş gibi burnumu çekerek, “Aksa benim kardeşim gibi,” dedim acıklı bir sesle. “Ona bir şey olursa ben nasıl yaşarım? Onu kimin kaçırdığını bulmalıyım!”

“Farah önce bi’ sakin ol, sonra ne yapacağımızı düşünelim. Evde misin, yanına geleyim?” Az önce laf arasında bana eve dön dediğini hiç fark etmemişti, değil mi? Evde olmadığımı iyi bilmesine rağmen beni test ediyordu.

“Evde değilim.” Rolümü en iyi şekilde oynayıp yalandan hıçkırdım. “Asaf’ın adamları da benimle ama kuzenim ve kocasını nerede arayacağımı bile bilmiyorum! Kapatmalıyım, Sonat kendimi hiç iyi hissetmiyorum.”

“Farah bekle-” demişti ki telefonu suratına kapattım. “Siktir git!” İstediğimde herkesi parmağımda oynatabilirdim, o kim ki benimle oynayacak.

Sonat’ın herhangi bir konuda bana zarar vereceğini hiç sanmıyordum ama aynı şeyleri Gurur için söyleyemezdim. Gurur’dan nefret ettiği için tıpkı Leonard gibi o da ondan kurtulmak istemiş olabilirdi. Normalde bunun için ona kızmamalıydım, bu alemdeki herkes birbirinin işini bitirmeye çalışıyordu. Ancak Sonat’ın öldürmek istediği kişi Gurur’du, buna sessiz kalamazdım.

Telefonum tekrar çalınca yine Sonat’ın aradığını düşünüp bıkkınlıkla telefonu açtım. “Sonat gerçekten konuşacak durumda değilim.”

“Bence benimle konuşmak istersin, Tozlu.” Bu alaycı sesi nereden duysam tanırdım. Harper Salazar.

“Beni aramanı neye borçluyum, Salazar?” Daha ben onu bulmadan kendisi aramıştı.

Arkadan piyano sesi gelirken gülüşünü işittim. “Kalender’in başına gelenleri duydum, arayıp baş sağlığı dilemek istedim.”

Direksiyonu sıktığımda beni sinirlendirme zevkini ona tattırmamak için sakin bir sesle konuştum. “O daha ölmedi ki, neyin baş sağlığı?”

“Bu geceyi çıkartamayacağını ikimizde biliyoruz. Ona gereken kan bir tek Bolatlı’da var ve o da bir süre misafirimiz olacak.”

Şaşırmış gibi yapıp, “Asaf ve Aksa sizin elinizde mi?” diye sorduğumda yüksek sesle güldü. “Bırak bu küçük oyunları, Farah bunu zaten bildiğini biliyorum. Beni etrafındaki o aptal erkeklerle karıştırma, daima senden bir adım önde olacağım.”

“Öyle mi dersin?” Madem her şeyin farkındaydı, o zaman daha fazla rol yapmaya gerek yoktu. “Her şeyi biliyorsan güneş doğmadan onları sizden alacağımı da biliyor olmalısın.”

“Kurduğun hayaller çok tatlı ama Kalender ölmeden Asaf’ı almanın bir yolu yok.” Bunları söylerken sinsice sırıttığını iliklerime kadar hissediyordum.

“Sana küçük bir tavsiye, evine dön. Bir erkek için bizi karşına almana değmez. Bunun itibarınla ilgili olduğunu düşünüyorsan kuzenini evine gönderdim ama Bolatlı bir süre daha misafirimiz olacak.” Aksa’yı serbest mi bıraktılar?

Aksa’yı zaten onların yanında bırakmayı düşünmüyordum ama bu gece asıl almak istediğim kişi Asaf’tı. “Neden bu işi kadın kadına halletmiyoruz, Salazar?” Adamlarım er veya geç Harper’ın yerini tespit edecekti ama bu iş uzarsa Gurur’u kaybedebilirdim. “Benimle bir bahse girmeye var mısın?” Onu kışkırtarak yerini bizzat ondan öğrenmeliydim.

“Ben bir bahse girdiğimde büyük oynarım.” Can sıkıcı sesi kulaklarımı tırmalarken sürekli gülüp durması beni sinir ediyordu. “Bahsin konusu ilgimi çekmezse telefonu kapatırım.”

“Adamlarımız olmayacak, bizden başka kimse yerimizi bilmeyecek. Sadece ikimizin olduğu bir müsabakaya ne dersin?” Usul usul kanına girerken bu sefer gülen bendim ama mutluluktan değil. “Saate ben karar veririm, sana tanıdığım süre sadece on beş dakika. Bunun karşılığında bölge avantajını sana bırakıyorum, buluşacağımız yeri sen seç.”

Sessiz kaldığında ona teklif ettiğim şeyi düşündüğünü biliyordum. Onu biraz teşvik etmek için alayla güldüm. “Bakıyorum da sesin çıkmıyor, yoksa sadece sözlü saldırılardan mı ibaretsin?” 

Onunla vakit kaybediyormuşum gibi davranıp sıkıldığımı gösteren nefesler verdim. “Babanın arkasına saklanmaya devam et, Salazar. Benimle bir müsabaka seni aşar, kapatıyorum.”

“Bekle!” Beni durdurduğunda çok kolay gaza geldiğini bir kez daha anladım. “Bu müsabaka bir bahisse, bunun ödülü nedir?”

“Kaybedersem sahip olduğum her şeyi Kılıç’a devredip liderlikten çekileceğim.” Harper’ı bana getirecek tek şey bahisteki ödülün büyüklüğüydü. Bunu kimse bilmeyecekti ama Gurur’u kurtarmak için sahip olduğum her şeyi ortaya koymuştum, buna kendi hayatımda dahil.

Gurur için her şeyimden vazgeçeceğime inanmayan Harper, dalga geçercesine güldü. “Kaybedersen gerçekten bunu yapacağını nereden bileyim?”

“Ortaya koyduğum şeylerden biri de kendi hayatım. Müsabaka esnasında beni öldürmeyi başarırsan sahip olduğum tüm yetki Kılıç’a geçer. Gördüğün gibi sözümde durmamak gibi bir seçeneğim yok.” Bir çocuğum olmadığı için eğer ben ölürsem Davud ağanın oğlunu, yani Kılıç’ı liderliğe getireceğini biliyordum.

Ağalık ve liderlik normalde bizde babadan oğula geçerdi fakat ben kendi hanemin ilk kadın ağası olmuştum. Kadın olmam yıllardır süregelen bir düzeni bozamazdı, liderlik benden sonra potansiyeli olan en yüksek çocuğuma geçecekti. Ancak hiç çocuğum olmadan ölürsem o zaman tüm yetki aileden birine geçerdi. Kılıç bunun için çok güçlü bir adaydı, arkasında Davud ağa gibi sağlam bir isim vardı.

Harper’ın bana düşmanlık beslemesinin nedeni Sonat veya başka bir erkek değildi. O bir erkek için bir kadınla uğraşacak birine benzemiyordu. Harper’ın bende çekemediği asıl şey onun çok istediği bir şeyi ondan önce almamdı. O masaya oturan ilk kadın lider olmayı istiyordu, değil mi? Bu onu tüm kadınlar için bir öncü haline getirirdi, ben onun planında hiç yoktum.

Babam ölene kadar beni kendine rakip olarak gördüğünü bile sanmıyordum. Eminim babamın ölümünden sonra bir korkak gibi tası tarağı toplayıp gideceğimi düşünmüştü. Ancak buradaydım ve kanımın son damlasına kadar savaşmaya kararlıydım. Onu teselli eden tek şey liderlik masasında henüz liderliğimin onaylanmaması olabilirdi.

Bu olmadan önce işimi bitirme fırsatını kaçıracağını hiç sanmıyordum. Tüm bunları düşündüğüm için ona bir müsabaka teklif etmiştim. Onun hakkındaki düşüncelerimden yanılmadığımı gösterip, “Kabul ediyorum,” dedi sabırsızca. “Ortaya koyduklarının karşılığında sen ne alacaksın?”

“Seni.”

“Anlamadım?”

“Bana aptalı oynamayı bırak, Salazar. Asaf’ı almak için seni babana karşı kullanmak istediğimi anlamış olmalısın. Bahse koyduğum ödülün yarısı kadar bile bir değerin yok ama bu gece bana lazımsın.” 

Aklıma gelenlerle kendi kötü talihime güldüm. “Şanslısın o müsabakada ölmeyeceksin, takas için bana canlı lazımsın. Anlayacağın birçok konuda benden daha avantajlısın.” Ben istesem de onu öldüremezdim ama o, eline geçen ilk fırsatta benden kurtulmaya çalışacaktı.

Bir kez daha kabul ettiğinde küçük bir uyarı geçerek, “Yanında kimseyi getirmeyeceksin, bunu tekrar hatırlatmamın gereği var mı?” diye sordum alayla. “Bu konuda sözüne güvenebilir miyim?”

“Yalnız geleceğim, umarım sende bu konuda verdiğin sözü tutarsın.” Kısa bir an duraksayıp, “Birazdan sana atacağım adrese gel,” dedi sakince. “Bende şimdi evden çıkıyorum.” Telefonu kapatınca sonunda rahat bir nefes aldım. İstediğim gibi kendi ayağıyla bana gelecekti.

Hızımı biraz düşürüp telefonu çıkardım. Harper’ın attığı konuma girdikten sonra hastanedeki adamımı aradım. Ona kılık değiştirerek hastaneye gitmesini söylemiştim. “Sizi dinliyorum, Farah Hanım?” diyerek telefonu açmıştı. 

“Gurur nasıl?”

“Ne yazık ki durumunda bir gelişme yok. Sadece Kalenderler değil, bölge liderlerinden Duha Tunus ve Barbaros Kahhar’da burada. Üç bölge lideri tüm güçlerini seferber edip Gurur Bey’e gereken kanı aratıyorlar ancak hâlâ bulunamadı.”

Duymaktan nefret ettiğim şeyleri söyleyerek, “Hastane alarma geçmiş durumda,” dedi. “Onlarda tüm kaynaklarını kullanıp Hh kan grubunu bulmaya çalışıyorlar ama çok ender bir kan olduğundan zamanında bulunmayabilir.”

Sol göğsümdeki sızıya direnerek, “Peki, Gurur?” diye sordum. “Ameliyattan çıktı mı?”

“Hayır, efendim. O ameliyatın üstesinden gelmesinin tek yolu kan nakli. Az önce içeriden bir doktor çıkıp Karun Bey’e durumun hiç iç açıcı olmadığını söyledi. Ameliyat esnasında da Gurur Bey çok fazla kan kaybetmiş, üstelik çok ciddi bir kaza geçirdi. Her geçen saniyeyle hayati değerleri biraz daha düşüyor.” Ben ona kan bulana kadar dayanmalıydı.

Neşet bunu bana nasıl söyleyeceğini bilmiyormuş gibi tereddüt ederek bir süre sustu fakat daha sonra yeniden konuştu. “Doktorun söylediğine göre kan bulunsa bile Gurur Bey’in o ameliyathaneden çıkmama ihtimali yüksekmiş,” diyerek tüm umutlarımı tüketti. “Üzgünüm Farah Hanım ama kurtulma şansı çok düşükmüş ve beyin ölümü olasılıkların arasındaymış.” Bunun olması beni mahvederdi.

Telefonu kapatıp direksiyonu kırarak bir anda rotamdan çıktım. Bana escortluk eden arabaları takibi bırakıp tam tersi bir yöne saptığımda telefonum üst üste çalmaya başlamıştı. Kılıç ve diğer kuzenlerim menzilden çıkmama bir anlam veremediğinden beni arıyorlardı. Onları atlatmak için gaza basarak hızımı arttırdım. Belki de kendi ayaklarımla ölüme gidiyordu ama bu umurumda değildi.

Neşet’in söylediklerinden sonra gördüğüm her yola sapıp izimi kaybettirmeye çalışıyordum. Gurur’un hiç vakti kalmamıştı. “Yapma...” Gözlerimden akan yaşlar yolu bulanık görmeme neden oluyordu. Dudaklarımdan kaçan bir hıçkırıkla, “Yapma, Gurur,” diye fısıldadım. “Beni böyle bir acıyla bırakıp gitme.”

“Şşş küstüm çiçeği, insene aşağı,” diyen sesi kulağımda hayat bulunca arabanın içini hıçkırıklarımla dolduracak bir şiddette ağlamaya başladım. “O herife sarıldığın gibi bana hiç sarılmadın, Farah. Hem de bir kez bile…”

“Bana bunu yapmayı bırak!” Avuç içimle direksiyona sertçe vurduğumda Gurur yokluğuyla daha şimdiden bana işkence etmeye başlamıştı.

“Farah… Bana hakkını helal eder misin?” Son konuşmamızı hatırlayınca canım o kadar çok yandı ki bir an bu acının beni öldüreceğini düşündüm.

“Etmem, Gurur ne şimdi ne de öldüğümde… Sana hakkımı helal etmeyeceğim.”

“Ya ben öldüğümde? Öldüğümde bile yine bana hakkını helal etmez misin?”

“Etmem, ölüm haberin bana geldiğinde bile sana hakkımı helal etmem.”

“Ettim, Gurur.” Son hızda giden bir arabayı kullanırken gözyaşları içinde başımı salladım. “Varsa üzerinde biraz hakkım, hepsini helal ettim… Yeter ki ölüm haberin bana gelmesin.” Rabb’im benim ömrümden eksiltip ona versin, bir günlük hayatım kaldıysa onu bile Gurur’a versin ama yeter ki o ölmesin.

“Senden nefret ediyorum!” Çaresizlik hissiyle bağırdığımda omuzlarım sarsıla sarsıla daha çok ağladım. “Bana böyle bir acı yaşattığın için senden nefret ediyorum!” İnsan arkasında bıraktıklarını hiç mi düşünmezdi? Kendini bu kadar mı yalnız ve kimsesiz sanıyordu? Gerçekten böyle mi hissediyordu?

“Piç herif!” Ona kızarak gözlerimden akan yaşları sertçe sildim. Bu geceyi bir atlatsın asıl o zaman ölmeyi isteyecekti! 

Annesinden emdiği tüm sütü burnundan fitil fitil getirecektim. Annesini de çok küçük yaşlarda kaybettiğini hatırlayınca gözyaşlarım tekrar akmaya başladı. “Neresinden tutsam elimde kalıyor, Allah’ım bu nasıl bir beladır.”

***

Kuzenlerim ve peşimdeki sayısız arabayı atlatmam hiç kolay olmamıştı ama bir şekilde bunu yapmıştım. Harper beni çok gösterişli bir eve çağırmıştı. Kulaklıkları çıkartıp kutusuna koyduktan pantolonumun cebine koydum. Belimdeki silahın şarjörünü kontrol edip yeniden belime takarak arabadan indim.

Şaşırtıcı bir şekilde bahçe kapısı sonuna kadar açık olduğundan arabayla içeriye girerken hiç zorlanmamıştım. Etrafıma baktığımda bahçede hiç takım elbiseli adam olmaması beni afallatmıştı. Harper gerçekten sözünde durup tüm adamlarını gönderdi mi yoksa bu da bir tuzak mıydı? Birazdan neyin peşinde olduğunu öğrenecektim.

Yürüyüp malikanenin altın oymalı kapısının önünde durdum. Tam zile basacaktım ki kapıların aralıklı olduğunu gördüm. Anlaşılan her şeyi önceden düşünmüştü. Kapıları iterek içeri girdiğimde evi inceleyecek vaktim yoktu. Hole kadar gelen müzik sesini takip ederek temkinli adımlar atıyordum. Burada henüz kimseyi görmemiştim, piyano sesini saymazsak ev fazla ıssızdı.

Dinlendirici olduğu kadar insanın içinde hüzün dalgası yaratan piyano sesini takip ederek bir kapının önünde durdum. Bu kapının ardında beni neyin beklediğini düşünmeden içeri girdiğimde evin salonu mücevher gibi parlıyordu. Tavandan sarkan kristal avizelerin yaydığı parıltılı ışık gözlerimi alıyordu. Cilalı mermerden oluşan zemin o kadar temizdi ki bir aynaya bakar gibi yansımamı görebiliyordum.

Duvardaki eski savaş tabloları ve altın oymalar neredeyse kusursuzdu. Lüks eşyalarla süslenmiş bu büyük salon güzeldi ama bir o kadar da soğuk ve ıssız. Başımı çevirince köşedeki siyah piyanoyu ve Harper’ı gördüm. Telefonla konuşurken bu besteyi dinliyordu ama şimdi bizzat çalıyordu. Benimle konuştuktan sonra hiç bu evden çıkmamıştı, en başından beri buradaydı.

Harper’ın kızıl saçları ahenkle omuzlarından dökülürken mavi gözleri kapalıydı. Bir piyanistte bile olmayan ince parmakları piyanonun tuşlarının üzerinde dans ederken gözlerini yummuştu. Çaldığı bu beste onu rahatlatıyor olmalı ki yüzünde huzurlu bir ifade vardı. Malikane o kadar sessizdi ki duyduğum tek şey Harper’ın çaldığı müzikti. Sanki sadece korumaları değil, hizmetçileri bile evden göndermişti. 

Artık şu piyanoyu çalmayı bırakacak mıydı? İtiraf ediyorum, böyle tuhaf bir karşılama beklemiyordum. Nihayet bestenin sonuna gelince parmakları tuşların üzerinde durdu ve yavaşça gözlerini açıp bana baktı. Konumuz onun piyano üzerindeki yeteneğiymiş gibi, “Beğendin mi?” diye sordu.

“Frederic Chopin.”

“Ta kendisi.” Çaldığı parçanın bestekarını bilmemi beklemediği için mavi gözlerinde küçük çaplı bir şaşkınlık belirmişti ama bu çok kısa sürdü. “Peki, bu bestenin hüzünlü bir hikayesi olduğunu da biliyor musun? Belki de hüzünlü olan Chopin’in vasiyetidir.”

Ağır adımlarla salonun ortasına yürürken ilgisiz gözlerle onu izliyordum. “Öldüğünde kalbinin bedeninden ayrılarak Varşova’ya gönderilmesini istemesi hüzünlü bir vasiyet değil.” Omuzlarımı hafifçe silktim. “O bir milliyetçiydi.”

Belli belirsiz tebessüm ederek ayağa kalktı. “Sanılanın aksine her konuda çok donanımlısın, değil mi?” 

Piyanonun arkasından çıkıp bana doğru yürürken rakibini tartan gözlerle beni izliyordu. “Matematik zekâsı güçlü bir kadın, aynı zamanda bir psikolog, hedefi ıskalamayan bir tetikçi, yakın dövüşte usta ve iyi bir manipülatör.” Gülerek başını iki yana salladı. “Bu geceki planımda seninle bir müsabaka yoktu ama bak şimdi neredeyiz? İsteklerini insanlara nasıl kabul ettireceğini iyi biliyorsun, değil mi?”

“Nefret ettiğim biri ortaya her şeyini koysaydı, bende onu bitirme fırsatını kaçırmak istemezdim.” Omuz silkerek rahatlığımdan ödün vermedim. “Beni bu kadar gözünde büyütme.”

“Seni gözümde büyütüyorum, Tozlu.” Bunları söylerken alaycı bir ifade takınmasaydı belki ona inanabilirdim. “Umarım bu konuda beni hayal kırıklığına uğratmazsın. Uzun zamandır dişime göre biri çıkmadı karşıma.”

“Hımm.” Tüm ağırlığımı bir ayağımın üzerine verirken kırmızı bir elbisenin içinde ışık saçan kadına gelişigüzel baktım. “Sohbetin oldukça keyifli ama buna hiç vaktim yok.” Elimde tuttuğum ceketi buradaki koltuklardan birinin üzerine attım. “Bir an önce başlamaya ne dersin?”

“Ne bu acelen?” Bana sırtını dönüp topuklu ayakkabılarının üzerinde salınarak yürürken gülüşünü duydum. “Kötü bir ev sahibi olduğumu düşünmeni istemem. Seni iyi ağırlamalıyım.”

Kırmızı şarap şişesini açıp iki kadehi yarısına kadar doldurdu. Ellerinde kadehleri tutarak bana dönüp, “Benimle içer misin?” diye sordu nazik ama alaycı bir sesle. “Yalnız bu senin tercih ettiğin vişne sularından değil.” 

Davetlerde kadehimi vişne suyuyla doldurup şarapmış gibi insanları kandırmama değinmişti. Şu zamana kadar attığım her adıma kadar beni araştırmış olmalıydı. “Zihnimi alkolle bulandırmayı tercih etmiyorum.”

“Eğlenmeyi hiç bilmiyorsun, değil mi?” Kadehlerden birini masanın üzerine bırakıp adeta süzülerek bana doğru yürüdü. “Senin sorunun da bu, kendin için yaşamayı bilmiyorsun. Bugün buraya tek başına gelmenin nedeni bile başka birini kurtarmak.”

“Sence bu beni aptal mı yapar?”

“Fedakâr insanlar severim ama bunun bile bir dozu olmalı, her şeyin fazlası zarar.” İçkisinden bir yudum alarak tam karşımda durdu. “Erkekler bize zevk ve eğlence vermek için var, onlar uğruna ölmeye değmez.”

Alaycı bir ifadeyle tek kaşımı yukarı kaldırdım. “Bu baban için de geçerli mi? Başı derde girse onu kurtarmaya değer görmez misin?”

Bir şey söylemeye hazırlanmıştı ki bu sefer ben onu susturdum. “Zamanı geldiğinde onu öldüreceğim, Harper.” Gözlerinin içine bakarak sırıttım. “Herhangi bir yılın 1 Eylül’ünde onu öldürdüğümde baba acısının ne olduğunu ve kimsenin cenazesinde gülünmeyeceğini daha iyi anlayacaksın!”

Mezarlıkta ona verdiğim sözü hatırlattığımda elindeki kadehi yere atarak paramparça etti. Konu babası olunca bir anda hiddetlenip üzerime yürüdü. “Bunu yapman için önce bu evden sağ çıkmalısın!” Karnıma attığı yumrukla iki adım gerilememe neden olmuştu.

Arkaya çekilsem de dengemi koruyup duygusuzca sırıttım. “Nihayet!” Çenesinin altına yumruğumu geçirdiğimde dişleri birbirine çarpmıştı. Bakalım yakın dövüşte ne kadar iyiydi?

Yumruğum yüzünden dilini ısırmış olmalı ki ağzındaki kanı tükürüp bana saldırdı. Hareketleri o kadar sert ve hızlıydı ki böyle bir durumda savunmada kalmak yerine karşılık vermeliydim. Birkaç hamlesini bileklerimle durdurmuştum ama sıradaki yumruğu yanağımla buluştuğunda sanki tenimin o noktasında yıldırımlar çarptı. 

Karnına tekme atarak onu kendimden uzaklaştırdığımda bu sefer ağzına biriken kanı tüküren ben olmuştum. Attığı o yumruk diş etlerimi kanatıp dişlerimin zangırdamasına neden olmuştu. Dudaklarımdan sızan kanı elimin tersiyle sildiğimde daha ben ne olduğunu anlamadan Harper’ı karşımda bulmuştum. Tam zamanında başımı yana eğip yüzüme attığı yumruktan kurtuldum.

Vücudumda onca yer varken özellikle yüzüme saldırıyordu. Bir kez daha bana vurmaya kalkıştığı esnada onunla aynı anda dizimi kaldırıp karnına geçirdim. Onun yumruğu omzumu deşti ama benzer bir hasarı onun karnında bıraktım. Karnını tutarak geriye çekildiğinde sıktığı dişlerinin arasından İspanyolca, “Puta!” dediğini duydum. Kime sürtük diyordu bu?

Ona kaçış şansı bile tanımadan aramızdaki mesafeyi kapattım ve başımı geriye çekip suratına kafa attım. “Türkçe konuş!” İspanyolca bildiğimi açık etmedim.

Suratına kafa attığım için burnu kanayınca deliye dönerek üst üste bana yumruk atmaya başladı. “Sizin bu boktan dilinizi konuşmak zorunda değilim!”

Savunmada kalarak onun yumruklarını savuştururken sesim haykırır gibiydi. “O zaman siktir git ülkene!”

Kaburgalarıma öyle bir tekme attı ki sanki bir anda ayaklarımın altındaki yer yıkılmıştı. Bedenim arkaya savrulduğunda arkamdaki koltuğa çarparak yere düştüm. Birkaç kaburgamı net kırdı ya da çatlattı. “Sen beni bu ülkeden kovacak güçte değilsin, Tozlu!”

Kaburgalarım birbirine geçmiş gibi müthiş bir acı hissettiğimde kendimi zorlasam da ayağa kalkamadım. Ellerimi soğuk mermere bastırıp derin derin nefesler aldığımda soluk alışlarım bile hırıltılıydı. “Seni ülkemden göndermeyeceğim, bu topraklara gömeceğim!”

Başımı kaldırıp dağınık saçlarımın arasından ona baktığımda ağzımdan akan kana rağmen güldüm. “Malikanemin avlusuna gömüp eve her girip çıktığımda üzerine basacağım!” Acıdan geberiyordum ama buna rağmen canım hiç yanmıyormuş gibi davranıp ona göz kırptım. “Bu da sana sözüm olsun, Salazar.”

Aldığı her nefesle Harper’ın omuzları şiddetle sarsılırken mavi gözlerinde kıvılcımlar çıkarttı. “Sana yapacaklarımın yanında cesedimle ilgili düşlerin çok sevimli!” Kaşlarını çatarak bana doğru koşunca hemen ayağa kalktım ve koltuğun yanında duran sehpaya uzandım. 

Sehpanın üzerindeki vazoyu aldığım gibi onun kafasına geçirdim. “İnan bana istediğimde ölümcül boyutta sevimli olabilirim!” Vazo başında paramparça olunca her cam parçası ayaklarının önüne düşmüştü. 

Alnından akan kan yüzünün sağ tarafına süzülürken yerinde sendelemişti. Gözlerinin önünde küçük noktalar yanıp sönüyor olmalı ki kendine gelmek için başını iki yana salladı. Toparlanması için ona şans vermeyip suratına yumruk atarak Harper’ı yere serdim.

Dizlerinin üzerine düşünce yüzüne tekme atarak onu sırtüstü yere devirdim. Şimdi burnu iki kat daha fazla kanıyordu. Elde ettiğim bu fırsatı sonuna kadar kullanmak için ayağımı kaldırıp karnına tekme atmaya yeltendim. Ancak Harper aldığı darbelere rağmen müthiş bir refleks gösterip yerde yuvarlanarak tekmemden kaçtı. 

O kadar hızlı ayağa kalktı ki tüm o darbelere rağmen kendini bu kadar hızlı nasıl toparlayabildiğini anlayamadım. Kanlı dişlerini gıcırdatarak, “Bakalım senin kafan ne kadar sağlam!” dedi ve üzerime koştu. 

Bana yumruk atacağını düşündüğüm için bir ayağımı arkaya atıp savunmada kaldım fakat beni bozguna uğratmıştı. Aramızda iki adım kala bir anda durdu ve yan taraftaki sandalyeyi kaptığı gibi kafama geçirdi. Dudaklarımdan küçük çaplı bir çığlık döküldüğünde dizlerimin üzerine düşmüştüm. Kafamın tam üstünde başlayıp saçlarımın arasına akan kanın sıcaklığını hissediyordum.

Harika!

Biri şu kadına herkesin onun gibi kalın kafalı olmadığını söylemeliydi! Başıma balyoz yemişim gibi düştüğüm yerden kalkamadım. Bu öylesine sert bir darbeydi ki bir an nefes bile alamamıştım. Akan kan kafamın arkasından enseme doğru süzülüyordu. Eğer bu gece beyin kanamasından ölmezsem daha da bana ölüm yoktu. 

Gözlerimin önü karardığında Harper misilleme yaparak suratıma attığı tekmeyle beni sırtüstü düşürdü. Kendimi toparlamama bile izin vermeden üzerime atlayıp karnımı üstüne oturdu ve yumruğunu yüzüme geçirdi. Burnumdan kan fışkırınca acıyla inleyip bacaklarımla ince belini kavradım. Bir anda onu altıma alıp tüm gücümle bende onun burnuna yumruk attım. 

“Bu gecenin sonunda ikimizin de burun estetiği olacağı kesinleşti!” dediğimde altımda yatıyordu. 

Burnundan akan kanlar ağzına doluşurken güldü. “Tanıdığım iyi bir estetik cerrahı var, ikimiz için de randevu alırım!” dedi ve dirseklerini yere bastırıp hafifçe doğrulduktan sonra yüzüme kafa attı. “Merak etme tüm masraflar benden!”

“Yarısını karşılamazsam hatırım kalır!” Burnumdan fışkırırcasına kan gelirken yüzünü kavrayıp kafasının arkasını sertçe yere vurdum. Kafatasını kırmak ister gibi bunu birkaç kez tekrarladım.

Dudaklarından acı dolu bir inilti döküldüğünde sinirlenerek sıktığı elini sol göğsüme geçirerek beni üzerinden attı. Aldığımız darbeler yüzünden ikimizin de ayağa kalkması hiç kolay olamamıştı. Sadece iki saniye farkla ondan önce ayağa kalkmıştım. Harper daha yeni ayaklarının üzerinde durduğunda vücudumdaki tüm gücü kullanarak ona çok sert bir tekme attım.

Bedeni geriye savrulduğunda tam arkasındaki orta masanın üzerine düşmüştü. Cam masanın üzerine çok sert düştüğü için masa kırılınca her yere cam parçaları saçıldı. Altında kırılan masanın camları vücuduna battığında Harper’ın attığı çığlık az da olsun keyfimi yerine getirmişti. O sandalyeyle kafama vurması ölümcül bir hataydı. Ruh hastası nasıl vurduysa dengemi korumaktan bile zorlanıyordum. 

Kafamdaki kanama duracak gibi değildi. Elimi enseme atınca parmaklarıma bulaşan kanı görmek beni endişelendirmişti. Harper yerdeki cam parçaları içinde acıyla kıvranırken dikdörtgen, ahşap masaya doğru yürüdüm. Attığım adımlar bile sarsaktı. O sandalyeyi neyle yapmışlardı, demirden mi? “Aramızdaki ilişkiye bazı kurallar getirsek iyi olacak, özellikle kafayla ilgili olanlara!” 

Benim için doldurduğu şarap kadehini aldım. O sandalye darbesinden sonra kafam zaten güzeldi, bu da yetmezmiş gibi şaraptan bir yudum aldım. “Kendini toparlaman için sana biraz avans veriyorum, bu iyiliği herkese yapmam.” 

Kalçamı masaya dayayıp tadından nefret ettiğim şarabı yudumlarken aslında ona iyilik yaptığım yoktu. Kafam acıdan zonkladığı için birkaç dakika durup kendime gelmeliydim. Kadehi tutan parmaklarım bile titriyordu, istesem de bu halde ona bir yumruk bile atamazdım.

Harper ayağa kalkmak için ellerini yere bastırınca avuçlarına batan camlarla dişlerini sıktı. Parmaklarının arasından akan kanı görünce dudağımın köşesi belli belirsiz kıvrıldı. Üzerimde bir sandalye kullanarak bunu hak etmişti. Dağınık saçlarının arasından bana tersçe baktığında yüzündeki her kas seğiriyordu. 

“O şarap babamın özel koleksiyonundan, umarım tadını beğenmişsindir!” Dalga mı geçiyordu benimle?

Dört yudumdan daha fazla içmediğim kadehe dikkatli gözlerle baktım. Şaraptan çok anlıyormuşum gibi kadehi hafifçe sallayarak içindeki kırmızı sıvıyı kokladım. Birbirimizi kan revan içinde bırakmamış gibi, “Kaç yıllık?” diye sordum sakince.

Harper nihayet ayağa kalktığında sırtı, kolları ve bacaklarının arkasına hep camlar batmıştı. Avuçlarındaki keskin camları dişleriyle çekip alırken ne kadar ürkütücü göründüğünün farkında bile değildi. Başparmağının iç kısmındaki bir camı dişlerinin arasında kıstırarak alıp yere tükürdü. “Kırk yıllık, tadını beğendiysen birkaç şişe evine gönderebilirim.”

“Karşılığında senin için bir elbise almalı mıyım?” Saçlarımın arasından süzülüp kaşıma doğru akan kanı silme gereği duymadan üzerinde parçalanan elbiseyi gösterdim. “Bu gece için çok yanlış bir elbise seçimi.”

Başını eğip parçalanan elbisesine bakarak yüzünü buruşturdu. “Eski sevgilimin hediyesiydi.” Yavaşça dönerek bana elbisenin açıkta bıraktığı sırtını gösterdi. “O camları çıkartırsan cesedini tek parça halinde bırakacağıma söz verebilirim.” Sırtının her yerine batıp kanatan çok fazla cam vardı.

Sinirlerimi bozduğu için kahkaha attım ama gülüşlerimin hiçbiri neşeden kaynaklanmıyordu. “Lütfen, parçala beni.” Ona yardım etmektense cesedimin paramparça olmasını yeğlerdim. 

Harper bana döndüğünde mavi irisleri baştan ayağa bedenimde gezindi. Beni süzerken dudaklarının köşesi belli belirsiz kıvrılmıştı. “Eğer istediğin buysa…” Sırıtarak bana göz kırptı. “Zevkle.”

“Olamaz.” Yapmacık bir kınamayla dudaklarımı büzdüm. “Bu çok müstehcen bir ima.”

Bedenini kanatan birçok keskin cam olmasına rağmen sırıttı. “Yüzündeki kan sana farklı bir cazibe katıyor. Bu da seni hep kan içinde bırakma arzumu tetikliyor!” Bir anda bana doğru koşunca elimdeki kadehi yere atıp ilk yumruğunu kolumla savuşturdum. 

Ancak Harper bedenindeki camların öfkesiyle bana nefes aldırmayıp beni belimden yakaladı ve piyanonun üzerine fırlattı. Bir kadının bu kadar güçlü olmasını hiç beklemiyordum. O ince ve zarif vücudunda nasıl bir güç taşıyorsa hiç zorlanmadan ayaklarımı yerden kesmişti. Piyanonun üzerinden yuvarlanıp yere düştüğümde dudaklarımdan çıkan acı dolu iniltilere engel olamadım.

Bedenimden nükseden acı, omurgamdan başlayıp beynime çıktığında piyanoya tutunarak güçlükle ayağa kalktım. Harper piyanoya olan ters bakışlarımı görünce güldü. “Sedir odunundan.”

Yüzümdeki kanlara yapışan saçlarımı çekerken ona baygın bakışlar atıyordum. “Bu bilgi ne işime yarayacak?”

Gözlerimin içine baktığında flörtüz bir şekilde dudaklarındaki kanı emdi. “Eğer müzik eşliğinde grup seks seviyorsan sağlam bir piyanon olmalı.” Hadi ama!

“Kanayan tek şeyin kafam ve burnum olmasını tercih ederim, psikolojimden uzak dur.”

“Yoksa seni utandırdım mı ufaklık?”

“Benden daha yaşlı olduğunu bilmen ne güzel.”

Tekrar ona saldıracak gücü kendimden bulunca bu sefer ilk hamle benden gelmişti. Beni durdurmasına izin vermeden kaburgalarına attığım tekmeyle ona nefes aldırmadım. Tabii bunun karşılığında bende çeneme sert bir yumruk yemiştim. Harper’ın yumrukları bedenimin farklı yerlerine çarpıp o bölgede şiddetli bir hasar bırakırken benim yumruklarımda onu acıdan kıvrandırıyordu. 

Dudağımı patlattığında sol kroşem yarın için gözünde iyi bir morluk bırakmıştı. Birbirimizin vücudundaki her kemiği ve kası parçalamak ister gibi acımasızdık. Parçaladığımız tek şey bedenlerimiz değildi, salonun içinde de kırılmadık eşya bırakmadığımız için burası bir savaş alanına dönmüştü. Otuz saniye önce şarap şişesini kafamda kırdığında kalın bir kafatasım olduğuna emin olmuştum.

Yerde yuvarlanırken bir Çin vazosuna çarptık. Yere düşen vazonun porselen parçaları etrafa saçıldığında Harper beni altına almıştı. Bacakları mengene gibi belimin iki yanını sarınca, vazonun yerdeki parçalarından birini alıp bir bıçak gibi omzuma geçirdi. Harper’ın asıl hedefi kalbimdi ama son anda bileğine sertçe vurduğum için o keskin şey kalbim yerine omzuma girmişti.

Kolumun dirseğini yüzüne geçirip omzumdaki vazo parçasını sertçe çıkarttım ve boynunu çizdim. Boynunu deşmek istemiştim ama tam zamanında başını geriye çektiği için sadece boynu çizilmişti. Elime vurarak porselen parçasını yere düşürdüğünde yüzümü kavradı ve birkaç kez başımı üst üste yere vurdu. Başım zemine çarptıkça gözümün önünde küçük yıldızlar beliriyordu.

Bir an kendimden geçecek gibi oldum ama aklıma Gurur gelince irademin üstüne çıkmak için kendimi zorladım. Harper’ın ensesindeki saçlarını yakalayıp yumruğuma doladım. Onu sertçe üzerime çektim ve yüzüne kafa atarak aynı yıldızları onun da görmesini sağladım. Onu üzerimde attığımda bu sefer ben onun üstüne atladım.

Sıktığım elimi suratına geçireceğim esnada bileğimi yakaladı. Sol yumruğumu savurdum ama onu da yakalamıştı. Bileklerimi sıkıp kollarımı sertçe sırtımın arkasına bastırınca üzerine düştüm. Yüzlerimiz arasında birkaç santim mesafe varken aldığımız hızlı solukları birbirimizin dudaklarına çarpıyordu. Harper bileklerimi sırtımın arkasında tutarken gözlerimin içine bakarak güldü.

“Sence de çok romantik değil mi?” Mavi özlerindeki yorgunluğa rağmen bakışları flörtüzdü. Beni utandırıp sinirlerimi bozmak için böyle davrandığını biliyordum. Bu ona bir oyun gibi geliyordu. “İtiraf et, Gurur bile sana böyle bir romantizm yaşatmamıştır.”

“Haklısın.” Hızlı hızlı nefesler alırken onu taklit ederek bu haldeyken bile rahat davranmaya çalıştım. “Gurur gibi bir hasta bile bana kan ve terden oluşan bir romantizm yaşatmamıştı. Bir ara randevuya çıkmalıyız!” dedikten sonra başımı kaldırdım ve burnundan ses getirtecek bir sertlikte ona kafa attım.

Harper kollarımı bırakıp beni yan tarafa savurduğunda burnu yüzünden çıkardığı acı dolu iniltiler kulağa müzik gibi geliyordu. Ne o ne de ben saldırmak için ayağa kalkamadık. Gerçek anlamda birbirimizi mahvetmiştik.

Yerde yan yana uzanırken hızlı hızlı nefesler alıyorduk. Tavana bakarken parmağımızı bile oynatamıyorduk. Rakibimizi bu kadar yormuşken ayağa kalkıp saldırmak için bu mükemmel bir fırsattı ama bunu yapamayacak kadar tükenmiştik. Her nefesle göğüs kafesim yükselip alçalıyordu, bedenimde ise acımayan tek bir nokta bile yoktu. 

Harper’ın da aynı durumda olduğunu bilmek beni teselli eden tek şeydi. Tıpkı benim gibi kısık iniltiler çıkartırken, “Sen… Sen ger-gerçek anlamda…” Öksürmeye başladığında ona bakmasam bile kustuğu şeyin kan olduğunu biliyordum. “Canımı sıkmaya başladın!” 

Başımı çevirip ona bakacak halim yoktu ama çıkardığı seslerden kendi kanını yuttuğunu anladım. “Ya öl ya da sen beni öldür. Bu iş çok uzadı!”

“Sa-sana daha iyi hissettirecekse…” Konuşurken bile kaburgalarım ciğerlerime battığı için başımı omzuma doğru çevirip kan kustum. Yeteri kadar nefes alamadığım için az kalsın kendi kanımda boğulacaktım. “Bende…” dedim güçlükle. “Sıkılmaya başladım!” Dokuz canlıymış gibi ne ölüyordu ne de teslim oluyordu.

Biraz soluklanınca güç bela ayağa kalktık ama ikimizde her an yere düşebilirdik. Harper’ın suratı kan içinde kaldığından kızıl saçları yüzüne yapışmıştı. Bir gözü şişmeye başlamıştı, burnu yamulmuştu ve dudağı birkaç yerinden patlamıştı. Burnundan ve ağzından gelen kanlar çenesinden boynuna aktığı için korkunç görünüyordu.

Yere her düşüp yuvarlandığımızda sırtının arkasındaki camlar daha derine batmıştı. O camların bir kısmı benim avuçlarımı kesmişti ama üzerimdeki kapalı kıyafetler bedenimi korumuştu. Evde rahat giyinmeyi sevdiğim için akşamüzeri uzun kollu bir kazak ve siyah kot pantolon giymek belki de yaptığım en akıllıca şeydi. Harper’ın üzerindeki kırmızı elbise bile birkaç yerinden yırtılmıştı.

Bedenindeki cam kesikleri dışında onda gördüğüm her yaranın bir benzerini bende taşıyordum. Karşı karşıya dururken yaşadığım baş dönmesini o da yaşıyor olmalı ki ikimizde hafifçe yerimizde sallandık. Gücümüzün sınırındaydık, ilk saldıran tek bir yumrukla diğerini nakavt edebilirdi ancak kolumu oynatacak halim yoktu. Parmak boğumlarım bile kan revan içinde kalmıştı.

Yumruk atmaktan parmaklarımın eklem yerleri o kadar çok ağrıyordu ki kendimi zorlasam bile elimi sıkamıyordum. Çektiğimiz yoğun acı yüzünden ikimizde her an devrilecekmişiz gibi duruyorduk. Harper beni yere sermek için yumruk atmaya kalkıştı ama kolu az bir şey havalanıp yanına düşmüştü. İkimizde ilk kez dişimize göre bir rakiple karşılaştığımız için birbirimize ters ters bakıyorduk.

Camın önünde durduğunu görünce ayaklarımı zorlayıp ona doğru koştum. Durduğu yer salonun ön cephesi olduğundan tamamı camla kaplıydı. Kendimden beklemediğim bir hızda ona doğru koşup üzerine atladım. Temperli cam bir anda patlayınca her parçası bir yere savrulmuştu. Harper camdan dışarı düşerken beni de peşinden çekti. Olmaz!

Böyle bir evin camının kurşun bile geçirmeyecek kadar sağlam olduğunu düşünmüştüm. Nereden bilebilirdim ki lüks bir eve sıradan bir cam taktırdıklarını. Müsabaka esnasında defalarca birbirimizi bu cama çarpıp durduğumuz için hasar almış olmalıydı. Son hamlemle tuzla buz olunca ikimizde yere düşmeye başladık.

Etrafımızda kristal gibi parıldayan cam parçalarının içinde yere düşüp zemine savrulduk. Sırtüstü düştüğümde cam parçaları bir yağmur gibi üzerime yağmıştı. Şükürler olsun ki temperli cam olduğundan küp şeklindeki minik parçaları keskin değildi. Giriş katında olduğumuzdan düştüğümüz yer çok yüksek değildi ama bu hiç acı çekmediğimiz anlamına gelmiyordu.

O cam patlamadan önce tek yumrukluk canımız kaldığından dışarı düşünce ikimizin de pili bitmişti. Kendimi zorlayarak yan dönüp oturmaya çalıştığımda canım o kadar çok yandı ki haykırdım. Vücudumdaki hasarın büyüklüğünü bilmiyordum ama iyi bir doktora ihtiyacım vardı. Sıktığım dişlerimin arasından hızlı hızlı nefesler alarak dizlerimin üstünde durmayı başardım.

Başım önde bir şekilde hırıltılı nefesler aldığımdan saçlarım yüzümü kapatıyordu. Kafama aldığım darbeler yüzünden alnıma akan kan, süzülerek kirpik uçlarımdan birikiyor ve minik damlalar şeklinde yere düşüyordu. Başımı çevirip dağınık saçlarımın arasından yan tarafıma baktım. Harper yüzüstü bir şekilde yerde yatarken artık hiç kıpırdamıyordu. Anlaşılan bu müsabakanın kazananı bendim.

Fiziksel gücü bana kıyasla daha yüksek olabilirdi ama ben ondan daha dayanıklıydım. “Öldü mü yoksa?”

Tam ona seslenecektim ki bir anda bahçedeki ağaçların arkasından çıkan sayısız adamla kaşlarımı çattım. Bu kadının sözünü tutacağına nasıl inandım ki! Adamlarını göndermemişti, onlara saklanmalarını söylemişti. Beni alt edemezse diye adamlarını yedek planda tutmuş olmalıydı. Tam da bir akrebe yakışan bir hareketti.

Yüzümü kapatan saçlarımın arasından gittikçe bana yaklaşan adamları izliyordum. Buradaki her ağacın arkasında çıkan gölgeleri adım adım bana yaklaşıyordu. Yerimden kıpırdanacak gücüm yoktu, üstelik silahımda salonda bir yerlerde olmalıydı. Kavga esnasında uzun süre silahı belimde taşıyamamıştım. Adamlardan biri Harper’ın yerde hareketsiz yattığını görünce kaşlarını çattı.

Ben eve gelmeden önce Harper onlara vur emrini vermiş olmalı ki silahını çıkarttı. Bana yaklaşma gereği duymadan tetiğe basacağı esnada gözümün önünde beyni dağıldı. Ona saplanan kurşunun sesini bile duymamıştım. Hemen ardından başka bir adam alnından vurularak yere düştü ve bana ulaşmak üzere olan bir adam da kalbinden vurulmuştu. 

Biri onları kuş gibi avlamaya başladığı için hepsi silahlarını çıkartıp bahçenin farklı yerlerine dağıldı. “Zaza…” diye fısıldadım. Eski adıyla Astsubay Zahide Tozlu tam zamanında gelmişti.

Zaza nerede saklanıyordu, bilmiyorum ama bahçeyi görebileceği yerde olmalıydı. O kadar hızlı hareket ediyordu ki kim bana silah doğrultsa Zaza onu indiriyordu. Zaza şu an için beni koruyor olabilirdi ama avluda dizlerimin üzerinde dururken herkes için açık hedeftim. 

Bir anda sayısız araba bahçeye girdiğinde en önde Kılıç ve Esvet’in arabası vardı. İkisi de son sürat arabayı üzerime sürdüğünde ne yaptıklarını anlamadım. Bu ikisi başıma buyruk davrandığım için beni çiğnemezdi, değil mi? Açıkçası ikisinden de bunu bekliyordum.

Bir an gerçekten beni çiğneyeceklerini düşündüm ama öyle olmadı. İkisinin arabayı son hızda sürmesinin nedeni beni kurşunlardan korumakmış. Kılıç arabasını sağ tarafıma, Esvet ise sol tarafıma çekip aynı anda frene bastılar. Beni iki arabanın arasında bıraktıklarında araçları benim için bir kalkan görevi görüyordu.

Esvet arabasının kapısını açıp kendini dışarı attığında kurşunlardan kurtulmak için eğilmişti. Yanıma gelip kolumu omzuna attı ve beni yerden kaldırdı. “Seni bulduğumda suratını dağıtmayı düşünüyordum ama belli ki biri bunu zaten yapmış!”

Beni arabasının ön koltuğuna bıraktıktan sonra kaşlarını çatarak kızgınlıkla baktı “Kapıları kapat ve içeriden kitle! Zırhlı araç olduğundan hiçbir kurşun sana ulaşamaz.” Tam itiraz edecektim ki Esvet kolumu sıktı. “Seni bulana kadar neler yaşadığımı bilmiyorsan bu arabadan inme!” Kapıyı suratıma çarparak gidince uzanıp tüm kapıları kilitledim. 

Onu bu kadar endişelendirmişken Esvet Yücel’i kızdırmamam gerektiğini biliyordum. Gerçi istesem de bu halde arabadan inip onlara yardım edemezdim. Avuçlarımın içindeki derin yaralardan sızan kanı görmek bile beni rahatsız ediyordu. Pantolonumun cebindeki telefonumu ve kulaklıklar çıkarttım. 

Kulaklıkları taktıktan sonra telefonun kırılan ekran camına baktım. O kadar darbeden sonra kırılmaması mucize olurdu. Asaf ile ikimizin adamları araçların arkasına saklanıp Harper’ın korumalarına ateş ediyordu. Zaza’yı aradığımda telefon dizimin üzerinde duruyordu ama onun sesini kulaklıktan duydum. “Harper’ı o hale sen mi getirdin?” Gülüyor muydu?

“Neredesin?”

“Ben her yerdeyim kuzen,” diye bana takıldı. “Soldaki kulübeye bak.”

Başımı çevirince kulübenin arkasında kafasını dışarı çıkartan bir adamı gördüm ve bir saniye sonra iki kaşının ortasına giren kurşunla can vermişti. “Şimdi saat beş yönüne bak.” Başımı biraz daha çevirdim ve bizimkilere ateş eden bir adamın kanlar içinde yere düştüğünü gördüm. Zaza keyifli bir şekilde güldü. “Gördün mü, ben her yerdeyim.”

“Teşekkür ederim, Zaza.”

“Niçin?”

Dışarıda kurşunların sesi hiç eksilmezken iç çektim. “Hayatımı kurtardığın için.”

Ona teşekkür etmemden farklı bir anlam çıkartmış olmalı ki bir süre sessizliğini korudu. Ancak daha sonra gergin bir sesle, “Farah ölmüyorsun, değil mi?” diye sordu korkuyla. “Cenaze için kıyafet seçmekten nefret ediyorum, sakın öleyim deme.” Ekibimdeki her üye hafif kafadan kırıktı.

“Sanmıyorum.” O kadar çok ağrım vardı ki konuşmak bile benim için bir işkenceden farksız değildi. “Öyleyse bile Asaf’ı almadan ölmeyeceğim. Gurur’un durumunda bir gelişme var mı?”

“Hayati tehlikesi sürüyor, korkarım ki fazla dayanamaz.” Bu sözlerin canımı ne kadar yakacağını bilmesine rağmen yine de söylemişti. “Asaf’ı kurtarsak bile onu zamanında hastaneye yetiştireceğimizin bir garantisi yok.” Hayır, bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum.

“Bu arada Aksa eve dönmüş, bizi aradı.” Bunu zaten biliyordum. “Telefonlarımıza bakmadığın için görmemiş olabilirsin ama seni de aramış.”

“O iyi mi?”

“Evet ama endişeden delirmek üzere. Asaf’ın rehin alınmasını kendi suçu olarak görüyor. O bacaksızın Bolatlı’ya bu kadar çok değer verdiğini bilmiyordum.”

“Ona aşık.”

“Siz kızların aşk hayatı beni sinir ediyor. Sizi bir çatışmanın içine sürüklemeyen erkeklere âşık olamaz mıydınız?”

“Bu gece bir çatışmanın içinde olan tek kişinin ben olduğumu sanıyordum. Aksa bunun neresinde?”

Zaza’nın attığı kahkahayı duydum. “Salazarlar onu serbest bırakmamış, Farah bizim kız Asaf’ın başına gelenleri duyunca onların elinden kaçmış. Asıl bombayı dinlemeye hazır mısın? “

“Lütfen, şaşırt beni.”

“Aksa kaçarken Leonard’ın tam üç adamını öldürmüş ve Sonat’ı kolundan vurmuş.” Anlamadım? Aksa, Sonat’ı mı vurmuştu?

Zaza neşeli bir sesle kıkırdadı. “Aksa eğer iyi bir nişancı olsaydı Sonat’a sıktığı o kurşunun kalbine gireceğini ikimizde biliyoruz. Ondan nefret ediyor.” Bu gece neye şaşıracağımı hiç bilmiyordum. Anlaşılan Aksa’nın da tersi çok pisti.

Demek gerçekten Sonat’ta bu işin içindeydi. Eğer öyle olmasaydı onunla telefonda konuşurken bana Aksa’nın yerini söylerdi. Belki de o esnada Aksa’nın yanındaydı! “İskender nerede?” Arabanın içinden çıkamıyordum ama bizim çocukları görebiliyordum. Kılıç, Nihat ve Esvet birbirlerini kollayarak karşı tarafa ateş ediyorlardı ancak içlerinden İskender yoktu.

Zaza saklandığı yerden gözüne kestirdiği herkesi sırasıyla indirirken küfretti. “O vasıfsız piç şu anda arabamın arka koltuğunda uyuyor! Saat on ikiyi çoktan geçtiğinden onun nöbeti senden bana geçti. Yolda canının sıkıldığını söyleyip emniyeti aramaya kalkıştı!”

Tüm bedenim buz kesti. “Buna izin vermediğini söyle?”

“İzin verseydim şu anda arabamda baygın olmazdı. Az kalsın emniyet güçlerini arayıp onlara bu baskından bahsedecekti. Sadece kendini değil, bizi de içeri attıracaktı! Onu bayıltmak zorunda kaldım.” İskender bu hayatı resmen tek kişilik yaşıyordu. Hiçbir konuda bize yardımcı olmuyordu.

Bizimkiler sayıca üstün olduğundan bir süre sonra Harper’ın tüm adamlarından kurtulmuşlardı. Asaf’ın adamlarının da burada olması bizi avantajlı yapıyordu. Buradaki işimiz bittiğinde Leonard takviye kuvvet göndermeden hepsi gitmeye hazırlandı. Esvet, Harper’ın nabzını kontrol edince onun hâlâ yaşadığını söyledi. Açıkçası bu gece gördüklerimden sonra buna hiç şaşırmadım.

Kadın doksan dokuz canlıydı!

Benim isteğimle Esvet ona ters kelepçe takıp Harper’ı arabamın bagajına tıkmıştı. Kılıç’ın yardımıyla arabamın arka koltuğuna geçtiğimde hiç vakit kaybetmeden yola çıktık. Korumalarımdan biri benim yerime arabayı kullanırken başımı cama yaslayıp gözlerimi kapattım. Yoğun bir acıdan sonra o kadar çok uykum gelmişti ki gözlerimi açamıyordum.

Benimle arka koltukta oturan Kılıç, bedenimdeki yaralara baktıkça daha çok sinirleniyordu. Hiçbirine haber vermeden Harper’a gittiğim için kaşları çatıktı. “Aptallığın yüzünden bu gece ölebilirdin!”

“Bunu istemez miydin?” 

Böyle bir şey duymayı beklemediği için bir anlığına nefes alamamıştı. “Neyden bahsediyorsun sen?”

“Bence beni gayet iyi anladın.” Kılıç çoğu zaman benim liderliğimden memnun değildi ve birçok konuda beni yetersiz buluyordu. Ölmem en çok onun işine yarardı ama bana zarar verecek biri olmadığını da biliyordum. O arkamda çirkin oyunlar oynamayacak kadar karakterli biriydi.

Telefonu çıkartıp Leonard’ı aradım. Çok zaman kaybetmiştim artık bu işi halletmek istiyordum. Harper’ın elimde olduğu bilgisi çoktan kulağına gitmiş olmalı ki telefonu açar açmaz, “Sen eceline susamışsın!” diye bağırdı. Elimi kolumu sallayarak evine girip kızını almamı beklemediği için deliye dönmüş olmalıydı.

“Başına nasıl bir sorun açtığını hiç bilmiyorsun!” dediğinde tek yaptığım gözlerimi devirerek saati kontrol etmekti. “Mümkün olan en kısa zamanda sana atacağım konuma gelmezsen kızının cesedini alırsın. Harper’ı istiyorsun hemen Asaf’ı getir!” Onu daha fazla konuşturmadan telefonu suratına kapattım. Eğer Asaf’ı getirmezse gerçekten Harper’ı öldürürdüm.

***

İlk kez bir takas yaptığım için açıkçası çok gergindim. Hiçbir sürücünün tercih etmediği ıssız bir yolun ortasında tüm araçları durdurmuştuk. Zaza ve diğer keskin nişancılarımız etrafa dağılıp en iyi menzillerdeki yerlerini almışlardı. Diğer tüm adamlarımız araçlarından çıkıp arabalarının yanında bekliyordu. Harper’ın uyandığını arabamın bagajından gelen seslerden anlıyordum.

Gecenin bir yarısı burada beklerken yüzümü siliyordum. Esvet’ten aldığım ıslak mendil ve aynayla yüzümdeki kanları çıkartmaya çalışıyordum. Tenimde kuruyan kanları çıkarmak sandığım kadar kolay olmamıştı. Alnımda büyük bir şişlik olduğundan saçlarımla onu gizlemiştim. Sağ yanağımın elmacık kemiği morarmaya başlamıştı. Burnum ise deforme olmuştu, ne yazık ki bunun için de bir doktora gitmeliydim.

Yamuk durmuyordu ama şişmişti, üstelik dokununca bile çok acıyordu. Burnum eğer kırıldıysa o zaman küçük bir estetik ameliyatı geçirmek zorunda kalacaktım. Dudaklarımın hali de hiç aç açıcı değildi, dört yerinde patlayan dudaklarım her konuştuğumda canımı yakıyordu. Boynumum yan tarafında kocaman bir morluk vardı ve sanki o morarma gittikçe boynumun her yerine yayılıyordu.

Eminim kıyafetlerimi çıkartsam bu morlukların daha fazlasıyla karşılaşırdım. En kötüsü sol elimin bileğiydi. Kıpırdatınca bile gözümden yaş gelecek kadar canımı çok yakıyordu. Yanımda durup perişan halimi izleyen Zaza, tıpkı benim gibi kalçasını arabamın kaportasına yasladı. Gözleriyle yüzümdeki yaraları gösterip saf bir merakla, “Gurur için bu kadarına değer miydi?” diye sordu. 

Bunu sorma şekli eleştirel veya küçümseyerek değildi, o sadece merak ediyordu. Daha önce hiç aşık olmamış olmalı ki aşkın bir kadını bu noktaya nasıl getirdiğini anlayamıyordu. “Değer…” diye fısıldadım ve bunu bir tek ona itiraf ettim. “Gurur bu gece çektiğim tüm acılara değer.”

Ekibimdeki diğer insanlar bunun için bana kızardı ya da aptal olmakla suçlardı ama Zaza öyle yapmadı. Darmadağın halimi izlerken hafifçe tebessüm edip önüne döndü. “Ayrılıkta sevdaya dahildir diyebilir miyiz, o zaman?”

“Belki de.” Yorgunca başımı onun omzuna yasladığımda dudağımın kenarında sızan kan, çeneme doğru ince bir yol oluşturdu. “Çok uykum var…”

“Farah uyuyamazsın.” Zaza yavaşça omzunu çekerek uyumama izin vermedi. Bana baktığında ciğerlerimden gelen kanı görünce sertçe yutkunmuştu. “Takası bizim çocuklar halleder, seni bir hastaneye götüreyim.”

“Hayır.” Dudaklarımdan akan kanı silip uykumu dağıtmak için hafifçe silkelendim. “Asaf’ı almadan hiçbir yere gitmem.” Onu hastaneye yetiştirmeliydim, Gurur’un fazla vakti kalmamıştı.

Paketin içinden çıkardığım sigarayı yakıp yaralı dudaklarımın arasına yerleştirdim. Bence bu geceye içilirdi. Gurur’la ilgili güzel anılarım zihnimde canlandıkça bakışlarım biraz daha puslanıyordu. Sigaranın dumanını içime çekip başımı kaldırdım ve gökyüzündeki yıldızlara baktım.

Yıldızların ışıltısı bile bu gece bana fazla sönük geliyordu. İç çekerek önüme döndüğümde artık bu karanlık yerden gitmek istiyordum. Her yer zifiri karanlıktı, burayı aydınlatan tek şey arabalarımızın farlarıydı. Kılıç yanımıza geldiğinde parmaklarımın arasındaki sigarayı görünce kaşları belli belirsiz çatılmıştı.

“Bu gidişle sende tiryaki olacaksın.”

“Şu zamana kadar bununla birlikte paketimin içinde sadece üç sigara eksildi.” Buruk bir sesle konuşup parmaklarımın arasındaki sigara dalına buruk gözlerle baktım. “Sadece bu tür anlarda içiyorum, bir günde bir sigara bile içmiyorum.” Ben sigara tiryakisi değildim, olmayı da düşünmüyordum. Birkaç haftada bir içtiğim sigaranın kölesi olmayı düşünmüyordum.

“Birazdan gelirler ben artık yerimi almalıyım.” Zaza yürüyüp arabasının kapısını açtı. İçinde tüfeğinin olduğu çantayı alıp yoldan indi ve kısa sürede karanlığın içinde kayboldu. Onun ekibimin bir parçası olması başıma gelen en iyi şey olabilirdi. Bir konuda babama haksızlık etmişim, o meğerse benim için en iyi ekibi kurmuştu.

Esvet yanımıza geldiğinde hava çok soğuk olduğundan titremelerini kontrol edemiyordu. Üzerinde sadece kalın askılı siyah sporcu atleti ve kısa bir şort vardı. Aceleyle evden çıktığımız için ceketini yanına almaya vakti olmamıştı. Kılıç onun bu titreyen halini görünce sinirlenmemeye çalışarak ona arabayı gösterdi. “Arabaya geçip bekle.”

Esvet onu dinlemeyip arabamın ön kaportasına zıplayarak oturdu. Çıplak bacaklarını aşağıya sarkıttığında üşümüyormuş gibi davranıyordu. “Arabada oturmaktan kıçım uyuştu.”

Kılıç sinirlerine hâkim olmaya çalışarak üzerindeki ceketi çıkardı. Ceketi Esvet’e uzatmak yerine onun suratına attı. “Giy şunu.”

Yüzüne çarpıp kucağına düşen ceketle Esvet çenesini sıkarak ters bakışlarını Kılıç’a çıkardı. “Oğlum sen emir vermeden konuşmayı bilmiyor musun?” Ceketi alıp o da Kılıç’ın yüzüne fırlattı. “Senin bi’ çöpüne kalmadım!”

“Ne halin varsa gör, seninle mi uğraşacağım!” Kılıç ona kızıp ceketini yeniden giyecekti ki rüzgâr sert esince Esvet daha çok titredi. Bunu görünce kızgınlıkla elindeki ceketi sıktığını gördüm. 

Hemen sonra tek kelime etmeden Esvet’e yaklaşıp onun bacaklarının arasına girdi. Esvet arabanın üstünde oturduğu için çıplak bacakları artık Kılıç’ın belinin iki yanında duruyordu. Kılıç’tan bu kadar cüretkâr bir atak beklemediği için gözlerini irice açarak başını kaldırdı. “Ne yapıyorsun?”

Kılıç ona herhangi bir açıklama yapmadan Esvet’in üzerine eğilip ceketini onun omuzlarına bıraktı. Başını eğip kızgın gözlerini Esvet’in yeşillerine diktiğinde ikisinin yüzleri birbirine çok yakındı. “Bu ceketi çıkartırsan eve dönüş yolunu yürüyerek gidersin.”

İkisinin yüzleri birbirine bu kadar yakınken Esvet ona ters bir cevap verecek durumda değildi. Nefesini tutmuş bir şekilde Kılıç’ı izlerken onun son söylediklerini duyduğunu bile sanmıyordum. Kılıç tam geri çekilecekti ki bulundukları uygunsuz pozisyonu yeni fark etmişti. Başını hafifçe eğerek belinin iki yanında duran bacaklara baktı, daha sonra da yavaşça gözlerini Esvet’in yüzüne çıkardı.

İkisi göz göze geldiğinde aralarındaki yoğun çekim resmen bir elektrik gibi cızırdıyordu. Esvet nefes aldıkça ılık nefesi Kılıç’ın dudaklarına değdiği için gözlerinin siyahı daha da koyulaşmıştı. Kılıç’ın bakışları onun dudaklarına kayınca ikisi aynı anda yutkundu. İçlerinden biri ilk adımı atsa diğeri onun dudaklarına yumulacakmış gibi görünüyordu.

“Biz neredeyiz lan?” İskender’in şaşkın çıkan sesi Kılıç ve Esvet’in arasındaki büyüyü bozmuştu. Kılıç hemen onun bacaklarının arasından çıktığında Esvet’te kendini toparlayıp Kılıç dışında her yere bakmaya başlamıştı.

Ağzını kocaman açıp esneyen İskender, yanımıza gelip şaşkınca etrafına baktı. Dağın başında bir yerde olduğumuzu görünce bir küfür savurup hemen bana döndü. “Yine beni nereye getirdin?” 

Tam ona cevap verecektim ki yüzümdeki yaraları görünce omuzları gerginleşti. Uykulu halinden hızla çıktığında gözlerinde ölümcül bir ifade belirmişti. “Bunu sana kim yaptı?”

“Harper.”

“Neden?”

“Kendi isteğiyle benimle gelmek istemedi.”

“Onu nereye götürecektin?”

“Takas yapacağız ya, amcam oğlu.”

Yüzünü ovuşturduğunda suratındaki afallama azımsanamazdı. “Farah neyin takasından bahsediyorsun?”

“Asaf’a karşılık Harper’ı vereceğiz.”

Gözlerini belerterek bana doğru yürüdü. “Asaf’ı kimden alacağız?”

“Leonard’dan.”

“Asaf’ın Leonard’la ne işi var?”

Omuzlarım düştüğünde yüzümdeki ağlamaklı ifade Kılıç ve Esvet’i güldürmüştü. “İskender tüm gece bizi hiç dinlemedin, değil mi?”

İnkâr etmesini beklerken o hâlâ etrafına tuhaf bakışlar atıyordu. “İçinde cezaevi olmayan hiçbir cümleyi dinlemem.” Ensesinde şiddetli bir ağrı olmalı ki inleyerek elini başının arkasına uzattı. “Uyurken boynum nasıl tutulmuşsa ağrıyor.” Zaza onu bayıltırken gerçekten kusursuz bir iş çıkarmış. İskender bile yediği darbeyi hatırlamıyordu.

İn cinin top oynadığı bu ıssız yeri gözleriyle tarayıp bir küfür savurdu. “Canım sıkıldığında ben bu dağın başında nasıl uyuyacağım? Burada yatak bile yok!”

Her gün beni ayrı ayrı delirttiği için telefonumu çıkartıp Zaza’yı aradım. “Şu herifi sonsuz bir uykuya yatır!”

Zaza tüfeğinin lazerini yakınca İskender’in kalbinin tam üstünde kırmızı, küçük bir nokta belirdi. İskender bunu görünce Zaza’ya küfredip hemen arabasının içine kaçtı. Kulağımdaki kulaklıktan Zaza’nın gülüşünü duydum. “Bir gün gerçekten onu öldüreceğim.” Ekipteki herkesin en çok yapmak istediği şey buydu, çoğu zaman benim bile.

Bir süre daha bekledikten sonra Zaza’nın, “Hazır olun,” diyen sesini duydum. “Salazarlara ait araçlar menzile girdi.” Nihayet gelmişlerdi.

Başımı çevirip omzumun üzerinden arkamdaki arabaların yanında bekleyen adamlara baktım. “Geldiler, birazdan başlıyoruz. En küçük bir aksilikte ateş etmekten çekinmeyin!”

Yolun karşısında birbiri ardına arabalar görüş açımıza girmişti. Araçlar bize çok yaklaşmayarak yolun diğer ucunda durdu. Leonard arabasından inince zamanın geldiğini anladım. Yarı ettiğim sigarayı yere atıp ayakkabımın ucuyla söndürdüm.

Kalçamı arabanın kaportasından ayırıp öne doğru bir adım attığımda Kılıç Aslan bileğimi yakaladı. Salazarlara hiç güvenmediğinden kaşlarını çatarak bana engel oldu. “Bırak takası ben yapayım.” Bana buradaki zırhlı araçlardan birini gösterdi. “Sen arabada bekle.”

“Bu liderlerin kavgası, asıl sen geride dur.” Kolumu ondan kurtararak yanından geçtiğimde onu ne kadar kızdırdığımın farkındaydım. “Salazarların lideri bizzat gelmişken bir korkak gibi arabanın içinde beklemeyeceğim.”

Ortada buluşmak için Leonard’la birbirimize doğru yürürken ikimizin arkasında bekleyen adamlar tetikteydi. Bu gece her iki tarafta kendi liderlerini hayatı pahasına koruyacaktı. Kulağımdaki kulaklıktan Zaza’nın, “Korkmana gerek yok, bölge avantajı bizde,” diyen sesini duydum. “Endişelenme, seni koruyacağım.” Bunu biliyordum.

Başım yukarıda, omuzlarım dik bir şekilde yürümeye başladım. Bunu yaparken içimde sayısız kez dua ediyordum ama dualarımın hiçbiri kendim için değildi. Kalbimi bir hastane köşesinde bırakmışken bu gece tüm dualarım Gurur içindi. Ben ona gereken kanı bulana kadar biraz daha dayanmalıydı. Beni böyle bir vicdan azabıyla bırakıp gidemezdi, açmadığım bir telefonun cezası Gurur’un hayatı olmamalıydı.

İntihara kalkışmadan hemen önce beni aradığını bilseydim yemin ederim ki iki elim kanda da olsa o telefonu açardım. “Dayan…” dedim içimden. “Sana yalvarıyorum biraz daha dayan.” Bu gece ne olursa olsun Asaf’ı ona ulaştıracaktım.

Leonard’la yolun ortasında buluştuğumuzda aramızda on adımlık mesafe bırakarak durduk. Gurur’dan kurtulmak hep istediği bir şeydi ama yıllardır ona bir kurşun bile sıkamamıştı. Leonard ondan kurtulma fırsatını kaçırmayacak kadar sinsiydi. Karşı karşıya dururken buz gibi gözlerle üzerimdeki kanlara bakıyordu.

Bu kanların kime ait olduğunu kestiremiyordu. Üzerimdeki kanların tamamı bana mı ait yoksa kızının kanı da tenimde miydi? “Sen babandan bile daha aptalsın çocuk.” Yaşımdan dolayı beni küçümserken sesi sakindi ama bakışları hiddetli. “Bu gece kimi karşına aldığın hakkında en küçük bir fikrin yok!”

Burada harcadığım her saniye sevdiğim adam için hayati önem taşıdığından dişlerimi sıkarak kaşlarımı çattım. “Gurur için tüm cihanı karşıma alırım, sen kimsin ki, Salazar!”

Mavi gözlerindeki o küçümseyici ifade ısrarla beni bir aptal olmakla suçlarken göğüs kafesini şişirerek soğukça güldü. “İşte bu yüzden bir kadının liderlik masasında işi yok, siz kadınlar iş ve duyguları birbirinden ayırt edemiyorsunuz.”

Sözlerine misilleme yaparken en küçük bir korku duymadan gözlerinin içine baktım. “İşte bu yüzden o ataerkil zihniyetinizin ecdadına koyacağım çünkü hiçbiriniz bir kadının istediğinde neler yapabildiğini bilmiyorsunuz!” Bunların başına öyle bir bela olacağım ki uzun süre beni dillerinden düşüremeyeceklerdi.

Öfkesi tüm bedenine yayıldığında bir şey söylemeye hazırlanıyordu ki onu susturarak, “Daha fazla kafamı attırmadan şu işi bitirelim!” dedim sertçe. Burada durup onunla zaman kaybetmek istemiyordum, kurtarmam gereken biri vardı. “Söyle itlerine Asaf’ı getirsinler, tabii kızını istiyorsan.”

Leonard bana bir büyüklük yapıp son bir şans tanıyormuş gibi uzlaşmacı bir tavır takındı. “Hata yapıyorsun.” Kibri bir maske gibi yüzündeki yerini aldığında çenesini hafifçe kaldırdı. “Eğer şimdi özür dileyip Harper’ı teslim edersen bu gece olanları unuturum.” 

Bir konuda bana güvence verir gibi gözlerimin en derinine baktı ama samimiyeti bana geçmiyordu. “Söz veriyorum Bolatlı hiç zarar görmeden yarın evinde olacak.” Ama bu gece değil.

“Bu saatten sonra ne kimseden özür dilerim ne de birilerine eyvallah ederim.” Dudaklarımdan çıkan her harfin üzerine basa basa konuşurken yumruk olan elimi sıktım. “Daha fazla uzatmadan bana Asaf’ı ver!”

“Seni uyarmadığımı söyleyemezsin,” dedikten sonra başını çevirip omzunun üzerinden arkaya baktı. Araçların yanında duran silahlı adamları bir arabanın kapısını açtı. Asaf’ı dışarı çıkardıklarında sonunda rahat bir nefes almıştım.

Asaf’ın ellerini arkadan bağlamak dışında ona hiç zarar vermemişlerdi. Burnu bile kanamamıştı. Leonard bana dönüp çatık kaşlarının altında ters ters bakarak, “Söyle adamlarına kızımı getirsinler!” deyince onun yaptığı gibi arkamı dönmedim. 

Bir akrebe sırtımı dönmeyi doğru bulmadığım için arkamdaki adamlara seslenerek, “Harper’ı getirin,” dedim.

Arabamın bagajında yolculuk yapan Harper’ı dışarı çıkardıklarına Leonard’ın yüzü sertleşti. “Kızımı böyle aşağılayarak kendi sonunu hazırladın!” Gergin suratındaki kırışıklıklar üst üste geldiğinde yumruklarını sıkarak beni tehdit etti. “İstediğin belaysa bu geceden sonra alacaksın!”

“Belanın neye benzediğini bilmiyorsan bana iyi bak derim.” Boynumu yavaşça sağa sola hareket ettirip esnetirken her an ona kafa göz dalacağımı saklamıyordum. “Bu geceden sonra beni nerede görsen belanın sana geldiğini anlayacaksın!” Gurur’un hayatını tehlikeye atan bu ihtiyarla çok pis uğraşacağım hem de öyle böyle değil.

Leonard beni endişelendirmiyordu ama itiraf etmeliyim ki Harper çetin cevizdi. O kızıl fettanın beni çok uğraştıracağını öngörebiliyordum. Salazarlarla zaten geçmişten süregelen bir düşmanlığım vardı ama onları bu kadar erken karşıma almak planlarımın arasında yoktu. Safımı bu kadar erken açık etmeyi düşünmüyordum ama Gurur için bu gece herkesi karşıma almıştım. 

Henüz masada liderliğim bile onaylanmamıştı ve Leonard o masada söz sahibi biriydi. Tüm bölge liderlerini bana karşı kışkırtacağını anlamak zor değildi. Tüm bu insanları onun için karşıma aldıysam Gurur’da bunun karşılığında yaşamalıydı. Adamları Asaf’ı getirdiğinde Esvet’te kolundan çekiştirerek Harper’ı buraya getirmişti. 

Onlar Asaf’ın ellerini çözünce işaretimle Esvet’te Harper’ın bileklerindeki kelepçeyi çıkardı. Harper serbest kalır kalmaz Esvet’e vurmaya kalkıştı. Esvet hiç zorlanmadan onun bileğini tutup tek bir hamleyle belinin arkasına kıvırmıştı. Harper’ı sertçe kendine doğru çekince ikisi burun buruna gelmişti. 

Esvet sırıtarak onun gözlerinin içine baktı. “Yerinde olsam bana bulaşmazdım çünkü ben Farah’ın çok üst bir modeliyim,” dedikten sonra Harper’ı babasına doğru sertçe itti. “Al şu çöpünü, Salazar.” Esvet bir konuda haklıydı, onun dövüş becerileri bizimkilerin çok üstündeydi.

Harper babasına kavuşunca bizde nihayet Asaf’ı sağ salim aldık. Salazarlar onu neden rehin aldıklarını söylememiş olmalılar ki Asaf henüz Gurur’a olanları bilmiyor gibiydi. Yanıma gelince ilk sorduğu şey, “Aksa güvende mi?” Olmuştu.

İçini rahatlatmak için başımı salladığımda bakışlarım hâlâ Leonard ve Harper’ın üzerindeydi. “Aksa’yı merak etme, o evde.”

Asaf tam rahat bir nefes almıştı ki baştan ayağa beni süzünce yeniden sinirlendi. “Bu halin ne?”

Alaycı bir şekilde omuz silktim. “Yokluğunda kendimi biraz dağıttım.”

Asaf benimle tartışma işini sonraya saklayıp kızgın bakışlarını Leonard’a çıkardı. Tüm heybetiyle yanımda dururken sadece sert bakışlarıyla bile Salazarların liderine gergin dakikalar yaşatıyordu. “Bu gece siz Salazar itlerini karşısına alan tek kişi Farah değil.” Yumruğunu sıktığında parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. “Beni karımın hayatıyla tehdit etmenin ne demek olduğunu çok yakında anlayacaksın!”

“Bu kadar büyütmene gerek yok, Bolatlı.” Leonard rahat görünmeye çalışarak güldüğünde yaptığı çok normal bir şeymiş gibi davranıyordu. “Sadece bir süre misafirimiz oldun, seni iyi ağırlamadığımızı söyleyemezsin.” 

Hatırladıklarıyla çenesinden birkaç kas seğirdi. “Öte yandan henüz liderliği bile onaylanmamış Tozlu kızı evimi basıp Harper’ı aldı!” Bir konuda Asaf’ı uyararak tüm ciddiyetiyle ona baktı. “Kimlerle müttefiklik kurduğuna dikkat etmelisin, bu kız yüzünden sana da düşmanlık beslememi istemezsin.”

Asaf sinirlenerek ona doğru bir adım attığında hemen kolunu tutarak onu durdurdum. Yoğun bir öfkeyle Leonard’ı izlerken babasının zamanında kalan düşmanlığı harlamak için fazla istekliydi. “Ben kimin yanında kimin karşısında duracağımı iyi bilirim, Salazar. Bundan sonra arkanı kollasan iyi edersin!” 

Sahiplenircesine elimi tuttuğunda Leonard’ın bakışları ikimizin birleşen ellerine kaymıştı. “Farah’ın tek bir tel saçına zarar gelirse bu toprakları sana mezar ederim!” dediğinde Leonard’ın bakışları sırasıyla ikimiz arasında gezindi. Bize baktıkça babalarımızı görüyor olmalı ki duygusuzca güldü. 

“Melih ve Ümit’te böyleydi, her konuda birbirleri için ateşe atlarlardı ama bakın şimdi ikisi nerede.” Bizi babalarımızdan vurarak iyice kızdırıp kendini gösterdi. “Bense hâlâ yaşıyorum ve bu yaşıma rağmen sizden bile daha uzun yaşayacağım.” İlk fırsatta işimizi bitireceğine değinerek yeniden güldü. “Birkaç çocuk beni korkutamaz.”

“O güvendiğin saltanatı seninle birlikte yerle bir ettiğimizde bizden korkman gerektiğini bileceksin.” Sıkılmış gibi davranıp ona Harper’ı gösterdim. “Şimdi al kızını, yıkıl karşımdan.”

Leonard tam bir şey söyleyecekti ki Harper sabırsızca, “Papá, vamos,” dedi yani gidelim baba. İspanyolca anlamadığımı düşündüğü için kaşlarını çatarak babasına beni gösterdi. “Me duelen todos los huesos del cuerpo por culpa de esta perra. Tengo que ir al hospital.” Bu kadın ikinci kez bana sürtük deyip benim yüzümden tüm kemiklerinin ağrıdığını ve hastaneye gitmek istediğini söylemişti.

Leonard kızgın yüz ifadesiyle ona bakınca Harper hemen sesini kesmişti. Gurur’dan kurtulma şansını Harper yüzünden kaybettiği için bu gecenin sonunda kızını en ağır şekilde cezalandıracakmış gibi bakıyordu. “¡Saltaremos cuentas contigo más tarde! ¡Arruinaste todos mis planes por tu estupidez!” 

Seninle daha sonra hesaplaşacağız, aptallığın yüzünden tüm planlarımı mahvettin! demişti. Bizden kimsenin onları anlamadığını düşündüğü için yanımızda Harper’ı azarlamayı sorun etmiyordu.

Leonard arabasına doğru yürüdüğünde Harper denen gerzek, benim yüzümden babasından fırça yediğini düşünüp kaşlarını çattı. “Bu gecenin bir rövanşı olacak, Tozlu!” dedikten sonra babasının peşinden gitti.

“Her zaman, Salazar” diyerek arkasından seslendim. “Saati ve yeri söylesen yeter.” Bana sırtı dönük bir şekilde yürürken tek yaptığı elini kaldırıp orta parmağını göstermekti. Saygısız!

Onlar gidince bizde toparlanıp araçlarımıza geçtik. Leonard’ın karşısında dik durmaya çalışmıştım ama arabaya binince koltuğa yığıldım. Arabayı Asaf’ın adamlarından biri kullanıyordu, biz Asaf’la arka koltuktaydık. Yola çıkınca direksiyon koltuğunda olan adama bakıp, “Hastaneye,” dedim aceleyle. “Sakın ayağını o gazdan çekme!”

Asaf kendim için hastaneye gittiğimi düşündüğünden bakışlarında suçluluk vardı. Onun yüzünden bu hale geldiğimi bildiğinden kendini kötü hissediyordu. “Canın çok mu yanıyor?”

“Evet ama benim için hastaneye gitmiyoruz.”

“Senin için değilse neden hastaneye gidiyoruz?”

“Birine kan vermelisin.”

“Kime?”

Bunu nasıl söyleyeceğimi hiç bilmediğim için omuzlarım düşmüştü. “Melek öldü.” Asaf’ın yüzündeki tüm kan çekildiğinde beyninden vurulmuş gibi irkilmişti. Benden daha fazla Melek’le anısı olmalı ki mavi gözlerinde yer edinen acıyı gördüm. Başı önüne düştüğünde fısıltıyla, “Melek…” diyen sesi saf acıdan oluşuyordu. “O sadece Gurur’un kızı değildi, hepimizin kızıydı.”

Gözlerine yaşlar akın edince başını biraz daha eğerek bakışlarını benden kaçırdı. Parmakları bileğindeki siyah ip bilekliğinde gezindiğinde içli bir şekilde nefes aldı. Yılları göğüsleyen o bilekliğin ipi yıpranmış, rengi solmuştu. Melek’in hediyesi olmalı ki ona Melek’in öldüğünü söyleyince ilk yaptığı şey bilekliğine dokunmak olmuştu. 

“Gurur’la aramızdaki sorunlar bile Melek’ten vazgeçmem için yeterli değildi.” Nefes alışları hızlandığında çektiği acıyı saklamasının bir yolu yoktu. “Yıllardır gizli gizli onu ziyaret ediyordum.” 

Sesi boğuklaştığında fısıldar gibi konuştu. “Daha dün onun yanındaydım. Bana gülümserken bunun bir veda olduğunu anlayamadım.” Kendini suçlar gibi dizinin üzerinde duran elini sıkıp burnundan sert nefesler aldı. “Leonard piçi yerine son anlarında Melek’in yanında olmalıydım!”

“Böyle olacağını bilemezdin.” Araba yolun tozunu arttırarak son sürat ilerlerken, “Gurur…” diye fısıldadım. “Kana ihtiyacı olan o.”

Asaf hızla başını kaldırıp bana döndüğünde tüm bedeni gerildi. “Neyden bahsediyorsun?”

“Gurur bir araba kazası geçirdi ve durumu çok ciddi.”

“Bu mümkün değil, o piç uyuşturucunun etkisindeyken bile çok iyi araba sürüyordu!” demişti ki fark ettikleriyle boğazındaki âdem elmasının hareketini görebileceğim bir şekilde yutkundu. Melek’in ölümünden hemen sonra Gurur’un başına gelenlerin bir kaza olmadığını nihayet anlamıştı. “İntihar mı?”

Gözlerimden firar eden bir damla gözyaşını aceleyle silerek başımı salladım. “Öyle görünüyor.” 

Gurur neler yaşamamıştı ki, o pek intihar edecek bir adam değildi. Melek’ten başka kimse onu ölümün eşiğine getiremezdi. “Kazanın detaylarını televizyonda izledim, çok ağır bir kazaydı.” Islak bakışlarımı ona çıkartıp içim acıyarak, “Biz hastaneye gidene kadar dayanır mı, bilmiyorum,” dedim korku içinde.

“Dilaver arabayı durdur!” Asaf hiddetlenerek bağırdığında direksiyon başındaki adamı hemen frene bastığı için öne doğru savrulmuştuk. Asaf arabadan inip onun kapısını açarak, “Çık dışarı!” dedi sert bir sesle. Yaşadığı panik ve korku tüm yüzüne yayılmıştı.

Dilaver arabadan inince Asaf direksiyona geçip hemen arabayı çalıştırdı. Dilaver’i orada bırakıp yolu talan ederek giderken gaz ibresini sona getirmişti. “Gurur hangi hastanede kalıyor?” Aralarında ne yaşanırsa yaşansın Gurur’a hâlâ değer veriyordu. Ona hastanenin adını söylediğimde tüm kestirme yollara girerek hastaneyle aramızdaki mesafeyi azaltmaya başlamıştı.

Arkamızdaki adamları arayıp eve dönmelerini söyledim. Bir sürü adamla hastaneye gidip tüm dikkatleri üzerimize çekmek istemiyorduk. Asaf arabayı o kadar hızlı kullanmıştı ki düşündüğümüzden daha kısa sürede hastaneye gelmiştik. Arabayı hastanenin arka bahçesinde durdurup hemen dışarı çıktı. Arka kapıyı seçmesinin nedeni çok belliydi, Gurur’a kan verdiği bilinsin istemiyordu.

Asaf onunla gelip gelmeyeceğimi anlamak için bana bakınca, “Seni arabada bekleyeceğim,” dedim. O tek başına içeri girince belki kimsenin dikkatini çekmezdi ama ben kan revan içindeyken tüm gözlerin hedefi olurdum. Hastaneye geldiğimi kimsenin bilmesini istemiyordum. 

Asaf koşarak içeri girince elimi kalbime bastırarak Gurur için dua etmeye başladım. Ön koltuğa geçip arabayı çalışır hale getirerek radyoyu açtım. Düşüncelerimle baş başa kalmak benim için en büyük işkenceydi, Asaf’ı beklerken belki bir şeyler dinleyerek kafamı dağıtabilirdim. Yüzüm gözükmeyecek şekilde arabanın siyah filmli camlarını biraz aralayıp çantamdaki sigara paketini çıkardım.

Babam öldüğünden beri arada tek tük sigara içmeye başlamıştım ama hiçbir zaman bir günde iki dal sigara içtiğim olmamıştı. Bu gece bir istisnaydı. Radyoda hüzünlü bir şarkı çalarken sigaramı yakarak sırtımı koltuğa yasladım. Sigaranın dumanı dudaklarımdan süzülürken korku içindeki kalbim kuş gibi çırpınıyordu. Artık iyi bir haber duymaya ihtiyacım vardı.

Bazı insanlar hayatımızda öyle izler bırakırlardı ki onlardan gitsek bile izlerini silemezdik. Gurur’da o insanlardan biriydi. Kapalı kirpiklerimin arasından birbiri ardına yaşlar akarken ciğerlerimi biraz daha sigara dumanıyla boğdum.

“Ben öldüm bir daha ölmem.”

Yandım bir daha sönmem.”

Gel ömrüm senin olsun.

Kalksın bu yük üstümden.” Bu hangi şarkıydı, bilmiyorum ama şarkının bu kısmı sanki bu gece yaşadıklarımı anlatıyordu.

Bileğimdeki saati kontrol edip yarı ettiğim sigaradan bir nefes daha aldım. Kötü bir haber alırım diye o kadar çok korkuyordum ki hastanedeki adamımı arayıp son gelişmeleri almaya cesaret edemiyordum. Üst üste kaç sigara içtim, hiç bilmiyorum ama Asaf dışarı çıkana kadar bu böyle devam etmişti.

Asaf elinde ceketini tutarken kan verdiği için gömleğinin kollarından biri yukarı toplanmıştı. Sigara dumanıyla batırdığım bu araba onun olduğu için arabaya binmek yerine bagaja doğru yürüdü. Kimse onu görmeden arabanın bagajında bir şeyler alıp ön koltuktaki yerini almıştı. Bagajdan iki şişe içki ve birkaç paket sigara aldığını görünce arabada sabahlayacağımızı anladım.

“Gurur’un durumunda bir gelişme var mı?”

Kimse bizi görmesin diye ön camları tamamen kapatıp arka camların ikisini biraz açtı ama çok değil. Uzanıp çalışır haldeki motoru kapattıktan sonra koltuğuna yaslanıp derin bir nefes aldı. “Kan verdim, Farah bundan sonrası onun çabası ve Allah’ın takdirine kalmış.” İçten içe onun da çok dua ettiğini biliyordum.

Sigara paketlerini camın önüne bırakıp torpido gözündeki tirbuşonu aldı. Bu arabanın içinde birçok gece sabahlamış olmalı ki arabasında her şey vardı. Şarap şişesindeki mantarı çıkartıp ilk şişeyi bana uzattı. “İçmek istiyorsan bu geceden daha iyi bir zaman bulamazsın.”

Biraz tereddüt etsem de şişeyi ondan aldım. Asaf kendi şişesindeki mantarı da çıkardıktan sonra koltuğa yaslanıp bir anlığına gözlerini yumdu. “Umarım o piç verdiğim kanı ziyan etmeyip hayata tutunur.” Asaf’ın kanının ne kadar değerli olduğunu düşünürsek bence de Gurur o kanı heba etmemeliydi.

Şaraptan bir yudum aldığımda istemsizce yüzümü buruşturdum. “Eğer sarhoş olursam sakın bu arabadan inmeme izin verme. Gerekirse beni koltuğa bağla ama hastaneye girmeme müsaade etme.”

Asaf’ın telefonu kapalı olduğu için cebinden çıkartıp telefonu açtı. “Burada can çekişmek yerine neden ona gitmiyorsun?” Telefonu açınca üst üste gelen bildiri ve mesajların hiçbirine bakmadan camın önüne bıraktı. “Kalenderlerle olan tüm bağını koparman doğru değil. Karun’da bir bölge lideri ve sana sempati duyduğu sürece o masada seni destekler.”

“Birilerinin beni desteklemesiyle ilgilenseydim bu gece Salazarları karşıma almazdım.” Şişeyi dudaklarıma yaklaştırıp tadının hiçbir şeye benzemediği içkiden küçük yudumlar aldım. “Babamın öldüğü gece Gurur hastaneye beni ziyarete gelmedi. Şimdi bu arabadan inip ona gitsem sence kendimi nasıl bir duruma düşürürüm?” Her konuda gururumu ayaklar altına aldığım o günler geride kalmıştı.

Asaf bir şeyi anlamadığı için bakışlarını tekrar bana kenetledi. “Ona bu kadar kızgınsan bu gece Gurur’u kurtarmak için Salazarlar gibi köklü bir aileyi neden karşına aldın?”

“Onun için yaptığımı da kim söyledi.” Bakışlarımı kaçırıp camdan dışarıya bakarken sesim homurdanır gibiydi. “Seni kurtarmak için tüm o şeyleri yaptım.”

“Bu yalanlarını başkasına sakla, Farah. Hayatım tehlikeye girdiğinde buna sessiz kalmayacağını biliyorum ama hiçbir zaman böyle fütursuzca hareket etmezdin.” Ona baktığımda iğneleyici bakışlarıyla bana soğuk terler döktürüyordu. “Sen genelde atakta bulunmadan önce tüm ihtimalleri düşünür ve herkesin yararına bir plan yapardın.”

“Salazarların kızını kaçırmakta iyi bir plandı.”

“Ama senin yararına olmayan bir plan.”

Daha fazla yan yollara sapmadan doğrudan ona bakarak iç çektim. “Sen hangi nedenden ona kan verdiysen bende aynı nedenden buradayım. Bazı şeyler öyle kolayca bitmiyor.” Aklıma gelenlerle suratım asıldı. “Leonard’la başım büyük belada değil mi?”

“Bunu düşünmek şimdi mi aklına geldi?” Eğer Gurur hastanede can çekişmeseydi Asaf kendimi düşürdüğüm bu duruma gülebilirdi. 

“İkimizin ailesi yıllardır Salazarlar ve Sungurlarla düşmanlar. İki taraftan birinin soyu kurumadıkça onlarla aramızdaki kavga bitmeyecek, Farah.” Hiçbir şeyden korkmuyormuş gibi hafifçe omuzlarını silkti. “Er veya geç silahlar çekilecekti, bunun daha erken olması hiçbir şeyi değiştirmez.”

“Umarım şu soy konusunda şaka yapmıyorsundur.”

“Bu seni neden korkuttu?”

Omuzlarımı silkerek önüme döndüm. “Beni değil, seni korkutmalı. Biz Tozlular çil yavrusu gibi her yerdeyiz ve sayımız çok fazla. Bolatlılar bize kıyasla daha az sayıda. Soyunu bir sonraki nesillere aktarmak istiyorsan bir an önce çocuk yapmalısın.”

Buna şiddetle karşı çıkarak kaşlarını çattı. “Bir amaç uğruna çocuk yapmayacağım, ayrıca benim de çok fazla akrabam var ama burada değiller.”

“Neredeler?”

“Memlekette.”

“Memleketin neresiydi senin?”

“İzmir.”

“Şimdi neden bir Yunan Tanrısına benzediğini anlıyorum. Anlaşılan güzelliğiyle meşhur olan tek şey kadınlarınız değilmiş,” dediğimde neredeyse gülecekti. “Daha şimdiden sarhoş mu oldun?”

Telefonu çalınca uzanıp onu aldı. Ekranda Aksa’nın adını görünce telefonu önce sessize aldı, daha sonra da çağrıyı meşgule attı. Telefonu yeniden camın önüne bıraktığında ekranın yanan ışığından Aksa’nın tekrar aradığını gördü ama açmadı. “İkinizin arasında neler oluyor?” diye sorduğumda ilgisiz bir sesle, “Hiçbir şey,” dedi. “Yıllardır ikimizin arasında bir halt olduğu yok.”

“Olmasını istiyor musun?”

“Artık değil.” Bana döndüğünde mavi gözlerinde geçmişin yorgunluğunu gördüm. “Gurur’u bu kadar çok severken neden ondan boşandığını artık anlıyorum. İnsan bir yerden sonra zorlamayı bırakıyor.”

“İçelim ortak.” Şişemi ona doğru uzattığımda Asaf kendi içki şişesiyle benimkine hafifçe vurdu. Sağlam bir kafayla bugünü atlatamayacaktık.

Güneş doğana kadar Asaf’la arabanın içinde alkol ve sigara tükettik. Alkole direncim çok zayıf olduğundan şişeyi bile yarı edememiştim. Hafif çakır keyif olunca içmeyi hemen bırakmıştım çünkü sarhoşken yapacaklarıma hiç güvenmiyordum. Asaf sadece kendi şişesini değil, benim içkimi de içmişti. Alkol konusunda kendimi frenlemiştim ama sigara için aynı şeyleri söyleyemezdim.

Asaf’ın getirdiği tüm o sigaraları birlikte içmiştik. Arabanın içindeki duman bizi rahatsız ettikçe arka camları açıp durmuştuk. Gün ağarana kadar her konuda onunla dertleşmiştik. Bazen babalarımızdan bahsetmiş ve onlara duyduğumuz özlemi dile dökmüştük. Bazense Gurur ve Aksa’dan konuşup onlara kızarak birbirimizi desteklemiştik.

Tabii tüm bunlar yaşanırken her yarım saatte bir hastanedeki adamımı arayıp Gurur hakkında bilgi almıştık. Gurur’un ameliyatı saatlerce sürmüştü. Bedeninde ve iç organlarında çok fazla hasar olduğu için ameliyatı tüm gece sürmüştü. Aradan geçen saatlere rağmen hâlâ güzel bir haber alamamıştık. 

Güneşin ilk ışıkları cama yansırken Asaf yine hastanedeki adamı aradı. Bir süre onu dinledikten sonra telefonu kapatınca nefesimi tuttum. Ne kadar çok endişelendiğimi görünce bana olan bakışlarını yumuşatıp derin bir nefes aldı. “Şimdi ameliyattan çıkmış. O zorlu ameliyatın üstesinden geldi ama hayati tehlikesi sürüyormuş.” Yani sevinmek için henüz çok erkendi.

Gurur uyanana kadar hayatım bir cehennemden farksız olmayacaktı.

Daha fazla karşı çıkmama izin vermeden, “Artık seni bir hastaneye götürelim,” diyerek kaşlarını çattı. “Tüm gece saklamaya çalışsan da canının yandığını biliyorum.” Gurur ameliyattan çıktığına göre artık bende buradan ayrılabilirdim.

***

Bir ay sonra

Nihayet bugün burnumdaki tamponları çıkartmışlardı. Bedenimdeki ilk estetikli yerim burnum olmuştu. O gece Asaf beni bir hastaneye götürüp birçok test yaptırmıştı. Çıkan test sonuçlarını görünce doktorlar şoke olmuştu. Sadece burnum kırılmamış, iki kaburga kemiğim çatlamış ve sol elimin bileği kırılmıştı. Olayın sıcaklığıyla bunu hiç anlamamıştım.

Kaburga kemiklerimin zamanla kaynayacağını söylediler, bileğimi ise alçıya alıp boynuma asmışlardı. Burun ameliyatı olduğum için bir ay boyunca tamponlarla gezmiştim. Kimsenin beni o halde görmesini istemediğim için işleri evde halletmiştim. Bugün tamponları çıkardıklarında yüzümün eski haline döndüğünü görmek beni mutlu etmişti.

Kimse estetik ameliyatı olduğumu anlayamazdı, burnum neredeyse eskisiyle aynıydı. Gerçi anlasalar bile umurumda değildi. Çıkan testlerde kafamla ilgili hiçbir sorun çıkmamıştı. Harper’ın kafama geçirdiği o sandalyeden sonra ciddi bir hasar beklemiştim ama şükürler olsun ki korktuğum gibi bir şey yaşanmadı. Her ihtimale karşı doktorlar beni bir süre gözlem altında tutmuşlardı. 

Kafama sert bir darbe almışken o gece hiç uyumayarak iyi bir şey yaptığımı söylemişlerdi. Belki de bilincimin açık olması beni hayatta tutmuştu. Sol kolumun boynuma asılı olması dışında bende her şey yolundaydı. Gurur’a gelirsek… Ne yazık ki o hiç uyanmadı.

İki gün önce onu yoğun bakımdan çıkarmışlardı ama uyanmıyordu. Zor olsa da bir şekilde tehlikeyi atlatmıştı, sağlık durumu her geçen gün biraz daha iyiye gidiyordu fakat onu uyandıramıyorlardı. Doktorlar onun komada olmadığını söylüyordu, bir sürü test yapıp neden uyanmadığını araştırıyorlardı. Sanki sonsuzluk uykusuna dalmış gibi o kazada kapanan gözleri bir daha açılmamıştı.

Annem neredeyse her gün onu görmeye hastaneye gittiği için Gurur hakkındaki tüm haberleri ondan alıyordum. Babamın öldüğü gece Gurur dışındaki tüm Kalenderler yanımda olmuştu ve beni hiç yalnız bırakmamışlardı. Bu yüzden bende annemin Gurur’u görmesini sorun etmiyordum.

Kaç kez kendimi hastanenin yakınlarında bulmuştum ama hiçbir zaman o arabadan inip ona gitmemiştim. Karun bir aydır Melek’in cesedini morgda bekletiyordu. Melek’in Gurur’un hayatındaki yerini iyi bildiğinden o uyanmadan cenazeyi kaldırmıyorlardı. Arada Ali’yle telefonda konuşuyorduk, genelde beni arayan o olurdu. Ondan öğrendiğime göre Melek ölmeden hemen önce Gurur ailesiyle olan bağlarını koparmış.

Melek’in ölmeden sadece birkaç saat önce Gurur’un eline bir günlük ulaşmış. O günlük Melek’in annesi Defne’ye aitmiş ve içinde korkunç bir sır yazılıymış. Defne’nin istismar edildiğini ve on üç yaşında Melek’i doğururken öldüğünü biliyordum. Fakat Defne’nin tacizcisinin Gurur’un abisi Şeref olduğunu bilmiyordum. Tüm bunları Gurur, Defne’nin günlüğünde okumuş.

Şeref Kalender’i cehennem bile kabul etmezdi, o her anlamda korkunç biriydi. Abisinin yaptıklarını öğrenince Gurur deliye dönmüş, adamlarını gönderip Şeref ve Güzin’i aldırmış. Hemen sonra da Kalender malikanesini basmış. Meğerse Karun ve diğerleri bu çirkin sırrı biliyormuş, hatta Ali, Nisan ve Yalçın bile bunu biliyormuş. Değer verdiği tüm insanlar ondan böyle önemli bir şeyi saklamış.

Ali, Nisan ve Yalçın’ı kovduktan sonra malikaneye gidip yeğenleriyle olan tüm bağını koparmış. Hemen ardından Melek’in ölümüyle Gurur gerçek anlamda yıkılmıştı. Bir gecede birden fazla şey yaşadığı için direksiyonu o tırın önüne kırmıştı. Kâbus gibi bir gece geçirirken belki de yaptığı son şey beni aramaktı.

Bu konuda kendimi asla affetmeyecektim.

Hayatımda iyi diyebileceğim tek gelişme bu bir ayda mirasımın üzerindeki tüm ipoteği kaldırmamdı. Artık kimseye en küçük bir borcum yoktu. Akşam yemeği için bir restorana geldiğimde adamlarım dışarıda beni bekliyordu. Bana eşlik eden garsonu takip ederek bir masaya geldiğimde Sonat beni bekliyordu. Bir aydır onun ne telefonlarını açıyordum ne de beni görmeye geldiğinde onu eve alıyordum.

Bu akşam onunla buluşmamın bir nedeni vardı. Gelecek ay liderlik masasında benim için bir oylama yapılacaktı, bu o masanın kurallarından biriydi. Yeni bir lider ortaya çıktığında bu mutlaka oradakilerin oylamasına sunulurdu. Bu oylama sadece bir kez yapılırdı ve geçerli bir oy alamayan biri tüm liderler tarafından dışlanırdı.

Leonard ve Sonat için bile yapılan bu oylama nihayet benim için de yapılacaktı. O masada geçerli bir oy almam için Sonat’a da ihtiyacım vardı. Bu yüzden hiç istemesem de bir süre daha Sonat’la aramı iyi tutmalıydım. Gurur’a yaptıklarından sonra onun yüzünü bile görmek istemiyordum ama Leonard’ın müttefikini yanıma çekmeliydim.

Sonat beni görünce ayağa kalkıp hiçbir şey olmamış gibi gülümsedi. “Uzun zaman oldu, Farah.” Sandalyemi çekince kuru bir sesle ona teşekkür edip oturdum.

Sonat karşımdaki sandalyeye oturduğunda garson ikimizin siparişini alıp masamızdan ayrıldı. Bir aydır beni görmediği için özlem dolu bakışlarını yüzümden çekmiyordu. Farkında bile olmadan ona fazla ters bakıyor olmalıyım ki Sonat’ın kahve gözlerinde derin bir üzüntü gördüm. “Bana hâlâ kızgın mısın?”

“Gurur’u öldürtmeye çalıştın!”

“Farah bundan pişman değilim ve fırsatını bulduğumda bunu tekrar deneyeceğimi biliyorsun.” Doğrudan bunu itiraf etmesini beklemediğim için şoke olmuştum. 

Geniş omuzlarını dik tutarken masanın üzerinde duran elini hafifçe sıktı. “Sana bir şey yapmadığım sürece Gurur veya bir başkasına yaptığım şeyler için benden hesap soramazsın.”

Pişkinliği karşısında dilim tutulmuştu. Bana yaşattığı hayal kırıklığını saklama çabasına girmeden ona bakıyordum. “Kuzenimi kaçırdığın için de sana hesap soramaz mıyım? Aksa benim öz kardeşim gibi!”

“Onun saçının teline bile zarar gelmedi, Farah.” Başıyla omzunu işaret ettiğinde yüz ifadesi sertleşmişti. “O gece beni vurmasına rağmen sırf senin kuzenin diye ona hiç karşılık vermedim!”

“Belki de fırsatını bulamadın.” Kinayeli bir sesle konuşup dik dik gözlerinin içine bakmayı sürdürdüm. “Harper’da bana onu serbest bıraktığını söylemişti ama meğerse Aksa kendi kaçmış. Sizin sözlerinize neden inanayım?”

Kaşlarını çatarak tam bir şey söyleyecekti ki onu susturarak, “Aksa’ya zarar verseydin bunu senin yaptığın ortaya çıkardı,” dedim. “Sizin rehinenizdi, orada alacağı en küçük zararın sorumlusu olarak sizi bilirdim. Belki de seni durduran buydu?”

Bir şey söylemeden önce başını yana eğerek bir süre gözleriyle beni tarttı. Bunu yaparken bakışları oldukça dost canlısı ve sıcaktı. “Kuzenin gereksizce benden nefret ediyor olabilir ama ona karşı en küçük bir düşmanlık beslemiyorum.” 

Buna inanmamı ister gibi göz kontağını kesmeyip iç çekti. “Leonard’ın planında haberim vardı, bizzat oraya gitmemin nedeni Aksa’yı incitmediklerinden emin olmaktı.” Onun da bana karşı bazı kırgınlıkları olmalı ki şimdi gözlerinde hüzün vardı. “Gerçekten kuzenine zarar verecek kadar kötü biri olduğumu mu düşünüyorsun?”

“Bilmiyorum, Sonat seni hiç tanımıyorum.”

“Beni tanıyorsun, hem de dokuz yaşından beri.” Uzanıp masadaki elimi tutarak avucunun içine aldığında yüzünde bir direnişin izleri vardı. “Seni bir hücreden kurtaran o çocuk canını yakabilir mi?” Başını iki yana salladığında elimi tutuşu bile nazikti. “Ne sana ne de kanındakilere zarar veremem, Farah.”

Daha fazla bunları konuşmak istemiyordum, aslına bakarsak artık Gurur ile ikisinin arasındaki soruna bile dahil olmak istemiyordum. Buraya gelme amacım Sonat’la güven yenilemek değildi, uzlaşmaya varmaktı. “Aksa gitti.” 

Elimi onun elinden çekerek sıkkın bir ifadeyle sırtımı sandalyeye yasladım. “O gece Asaf’ı birkaç kez aradı, hemen sonra da bavulunu toplayıp gitmiş.”

Sonat bunu bilmiyor olmalı ki gözbebekleri büyüdüğünde yaşadığı afallama sahte olamazdı. “O kızın kendi isteğiyle gittiğini mi söylüyorsun?”

“Kendi isteğiyle derken?” Yerimde dikleştiğimde tüm bedenim bir savunmanın içine girmişti. “Zaten gitmesi mi gerekiyordu?”

Onu yine yanlış anlamışım gibi Sonat dudaklarını birbirine bastırarak sitemli bakan gözlerini bana dikti. “Aksa’nın sana olan düşkünlüğünü bilmeyen var mı? Seni burada tek başına bırakıp gidecek birine benzemiyordu. Bu yüzden kendi isteğiyle gidip gitmediğini merak ettim.”

“Gitmek için zorlandığını sanmıyorum.” Aksa’nın son olanlarda kendini suçladığını, onun dikkatsizliği yüzünden Asaf’la ikimizin tüm o şeyleri yaşadığını düşünüyor olmalıydı. Asaf ve benim güvende olduğumuzu öğrenince bavulunu toplayıp evden ayrılmış.

Bir aydır onu hiçbir yerde bulamıyorduk. İstanbul’daki havayollarının kayıtlarına da ulaşmıştık, Aksa’nın adına alınan bir bilet yoktu. Yurtdışına da çıkmadıysa neredeydi bu kız? Giderken telefonunu evde bıraktığı için yeni numarasını da bilmiyorduk. Asaf’ta onu hiç aramıyordu, Aksa’nın yine ondan kaçıp gittiğini düşündüğünden ona çok kızgındı. Asaf boşanma davasını açmıştı.

Yemeklerimiz gelince kuzenim hakkında konuşmayı bıraktık. Aksa’nın gittiğini duyunca tuhaf bir şekilde Sonat’ın keyfi yerine gelmişti. Şimdi gözleri daha canlı bakıyordu. Aksa etrafımdaki erkeklere nasıl bir rahatsızlık veriyorsa onun gidişi Sonat’ı sevindirmişti. Sonat ve Gurur’un tek ortak noktası Aksa’dan hoşlanmamaları olabilirdi. 

Sol kolum askıda olduğu için tek elle bıçağı kullanamıyordum. Sonat bunu görünce tabağımı alıp et ve sebzeleri benim için küçük parçalar halinde kesti. Tabağımı önüme bırakınca bu jesti için ona tebessüm edip, “Teşekkür ederim,” dedim. Masadaki oyu için ona yakınlaştığımı anlamasın diye bir süre ona soğuk yapmıştım ama artık yavaş yavaş daha ılımlı olmalıydım.

Çatalımı haşlanmış havuca batırıp ağzıma attığımda Sonat alçıdaki sol kolumu gösterdi. “Bileğin ne durumda?”

“Beş ay daha bu alçıyla yaşayacağım.” Hatırladıklarımla yüzümü buruşturdum. “Harper’ın bileğimi hangi ara kırdığını hiç bilmiyorum.” Belki de o kırmamıştı, fazla yumruk atmaktan bileğimi bu hale ben getirmiş olabilirdim.

Başıma gelen trajedi onu güldürdü. “İyi hissettirecekse Harper’ın da durumu senden farklı değil. Senin bileğin onun da kolu kırılmış.” Başını yavaşça salladığında kahve gözleri hınzırca ışıldadı. “Onunda alçılı kolu boynuna asılı, terk fark onunki sağ kol.” İşte şimdi keyfim yerine gelmişti.

Parmağımın ucuyla burnuma dokundum. “Lütfen onun da bir estetik ameliyatı geçirdiğini söyle?”

Sonat yüksek sesle güldüğünde kahve gözleri hafifçe kısılmıştı. “Evet, onun burnunun hali daha kötüydü.”

“Kadın kafama sandalye geçirdi, bunu yazdım bir kenara.” O gece birbirimize vermediğimiz hasar kalmamıştı ama en çok sinirime dokunan o sandalyeydi. Bunun öcünü almazsam içimde kalırdı.

Sonat bir konuda yaşadığı şaşkınlığı uzun zamandır atlatamıyormuş gibi tuhaf gözlerle beni izliyordu. “Dövüş yeteneklerinin Harper’a eş güçte olduğunu bilmiyordum.” Bu sanki kötü bir şeymiş gibi bundan bahsederken yüz ifadesindeki rahatsızlığın farkında değildi. “Hangi ara kendini bu kadar geliştirdin?”

“Sonat biz birbirimizi yıllardır görmüyoruz. Neden benim hakkımda her şeyi biliyormuş da bir tek bunu bilmiyormuşsun gibi davranıyorsun?” Masadaki su bardağına uzanırken omuzlarımı kaldırıp indirdim. “Beşir’in elinden kurtulduğum günden beri her konuda kendimi geliştirmeye çalışıyorum.”

“Neden böyle bir şey yapıyorsun?”

“Yapmamalı mıyım?” Bazen öyle bir şey söylüyordu ki beni sinir ediyordu. Sanki karşısında güçlü bir kadın değil, sindirebileceği bir Farah görmek istiyordu. 

Belki bu konuda yanılıyordum ama Sonat çoğu zaman bana böyle hissettiriyordu. Gurur benim zayıflığımdan nefret ederdi ve her konuda güçlü olmamı isterdi hatta ondan bile daha çok. Yeri geldiğinde onun bile canını okumamı isterdi. Birlikteyken ne zaman kontrolümü kaybedip Gurur’a karşılık versem, bu onun çok hoşuna giderdi. 

Sonat ise onun tam tersi şeyleri arzuluyordu. Emin değilim ama Sonat beni güçlü değil, korunmaya muhtaç bir halde görmek istiyor olabilirdi. Bazı erkekler bir kadının her konuda onlardan daha zayıf olmasından hoşlanırdı. Böylece onların üzerinde güç ve otorite kurabilirlerdi.

Gurur ve Sonat her anlamda birbirlerinden çok farklılardı. Aklımı Gurur’dan uzaklaştırarak son derece ciddi bir ifadeyle ona baktım. “Beşir nerede?”

Bir anda üvey babasından bahsetmemle neye uğradığını anlamamıştı. Yeniden karşılaştığımız günden beri ona hiç Beşir’i sormadığım için bu işin peşine düşmeyeceğimi sanıyordu. Yüzündeki kaslar bir anlığına taş parçası gibi sertleştiğinde kendini çok hızlı toparladı. “Onun yerini neden bilmek istiyorsun?”

“Sonat bana aptalı oynama, nedenini çok iyi biliyorsun.” Her sorduğum soruya soruyla karşılık vermesi canımı sıkmaya başlamıştı. “O herifle kapanmamış bir meselem var, bana nerede olduğunu söyle?”

“Onun yerini bende bilmiyorum, Farah.” Bunları söylerken rahat görünmeye çalışıyordu ama bana yalan söylediğini biliyordum. Beni uyarma gereğinde bulunarak masadan öne eğildi. “Sana tavsiyem bu işin peşini bırakman, inan bana ona tekrar bulaşmak istemezsin.”

“Bunu başlatan ben değilim ama bitiren kişi olacağım.” Ona daha fazla tahammül edemediğim için ayağa kalktım. “Babamın sözünü çiğneyerek seninle görüşmeye devam etmemi istiyorsan…” Bir elimi masaya bastırıp üzerine eğildim ve doğrudan gözlerine baktım. “O zaman sende babanı çiğneyip onu bana vereceksin!”

Bunları söyledikten sonra tek kelime etmesine izin vermeden masadan ayrıldım. Fikrimi değiştirdim, masadaki oyu için bile olsa Sonat’la yakınlaşmak istemiyorum. Bunu yapabileceğimi sanmıştım ama her söylediği bana batıyordu. Zihnimdeki tüm o kafesi kırdıktan sonra sanki gözlerim açılmıştı. Artık insanların gerçek yüzünü daha iyi gördüğüm için eskisi gibi Sonat’a sempati duymuyordum.

Restorandan çıktıktan sonra beni bekleyen adamlarıma bakıp, “Siz eve dönün,” dedim. “Yalnız başıma bir yere uğramalıyım.” Şoförüm benim için kapımı açınca arka koltuğa geçtim. Tek elimle araba süremediğim için her yere şoförle gidiyordum.

Yola çıktığımızda adamlarım bir süre daha bana eşlik etmişti, daha sonra onlar malikanenin yoluna girdi ama biz devam ettik. Direksiyon başındaki adam, “Nereye gidiyoruz, Farah Hanım?” diye sorunca iç çektim. “Bilmiyorum sadece devam et.”

Daha fazla sabredemediğim için telefonu çıkartıp Ali’yi aradım. Telefonu açınca tek kelime etmesine izin vermeden, “Gurur’u görmeye hastaneye geliyorum,” dedim. “Bunu sadece ikimiz bileceğiz, eğer üçüncü bir kişi öğrenirse seni asla affetmem!” Bunları söyledikten sonra telefonu kapattım. Sonat’la görüştükten sonra Gurur’u daha çok özlemiştim. Kimse bir Gurur etmiyordu.

Sessizlik içinde geçen bir yolculuktan sonra nihayet hastaneye gelmiştim. Ön kapı yerine arka kapıyı tercih etmiştim. Ali’yi arayıp bunu ona söylediğimde beni on dakika arabanın içinde bekletti ama daha sonra hastanenin arka kapısından dışarı çıktı. Arabadan indiğimde Ali elindeki siyah şapkayı kafama geçirdi. “Bu yüzünü biraz kapatır.” Siyah güneş gözlüklerini de bana takınca buna itiraz etmedim.

Onunla birlikte hastaneye girip asansöre bindiğimizde sık sık Ali’ye bakıyordum. “Gazeteciler ve Gurur’un diğer korumaları ne olacak?”

“Sen onları dert etme, Gurur’un kaldığı koridoru boşalttım.” Son yaşananlardan sonra Ali’nin kederi yüzüne yansıyordu. “Neden uyanmıyor, hiç anlamıyorum.” Belki de Melek’in olmadığı bir dünyaya gözlerini açmak istemiyordu. İnsan beyni çok karmaşıktı, beyni onu uyutarak korumaya almış olabilirdi.

Tuhaf ama Ali kolumun neden alçıda olduğunu hiç sormamıştı. Sanki nedenini zaten biliyor gibi bu konuyu açmamıştı. Beni Gurur’a götürürken koridorda ne basından birileri vardı ne de adamları. Onu arayınca Ali gerçekten de burayı boşaltmıştı.

Bir kapının önünde durup içeri girmem için bana kapıyı açtı. “Seni burada bekleyeceğim.”

Kimse beni görmeden hemen içeri girdiğimde Karun arkamdan kapıyı kapatmıştı. Başımı kaldırınca hasta yatağında yatan adamı görüp sertçe yutkundum. Bir aydan sonra Gurur’u görünce bir adım öne atmaya cesaret edemedim. Çarşaf sadece bedeninin alt kısmını kapatıyordu, belden yukarısı açık ve çıplaktı. Göğsünde o kadar çok bant vardı ki hepsi de bir monitöre bağlıydı.

Odada duyulan tek ses monitörlerin sesi ve benim hızlanan nefeslerimin sesiydi. Gurur’un boynunda bir boyunluk vardı ve başı da sarılıydı. Her daim alaycı bakan o yeşil gözleri bir daha hiç açılmayacakmış gibi kapalıydı. Gözlerini tekrar açmasını o kadar çok istiyordum ki, bunun için her şeyi yapabilirdim. Küçük adımlarla ona yaklaştığımda kolunun yan tarafındaki dikiş izlerini gördüm.

Eminim karnındaki o sargının altında da geçirdiği ameliyatların dikiş izleri vardır. Sırtındaki yanık izlerini ise daha önce görmüştüm. Tıpkı ruhu gibi Gurur’un bedeni de hep yara izleriyle kaplıydı. Yavaşça yatağın kenarına oturup bir ayın özlemiyle onu izledim. “Merhaba…” diye fısıldadım. “Asla yapmam dediğim bir şeyi yine bana yaptırdın.” Oysaki hiçbir koşulda buraya gelmeyi düşünmüyordum.

Onu böyle görmek bana katlanılmaz bir acı veriyordu. “Sen tüm ezberleri bozan bir adamsın, Gurur.” Sesim sitem eder gibi çıktığında birkaç damla gözyaşı gözlerimden firar etmişti. “Hayatımda olmadığında bile bana sorun çıkarmayı bırakmıyorsun.”

“Ne fark ettim, biliyor musun?” Yanına kıvrılıp onunla uyumamak için kendimi zor tutuyordum. “Babanın öldüğü ayda ben doğdum ve senin doğum günün babamın öldüğü ayla aynı.” Belki de Gurur haklıydı, biz birbirimizin kimsesi olmak için doğmuştuk ama birlikte olmayı da beceremiyorduk.

“Yalnız değilsin.” Gözlerimden akan yaşlarla başımı iki yana sallayıp eline uzandım. “Kimsesiz hiç değilsin.” Dilimin ucuna kadar geldi ama ben buradayım diyemedim.

“Hatırlıyor musun, bir seferinde malikanenin spor salonunda bana birkaç savunma hareketi öğretmek istemiştin.” Öğretmeye çalıştığı tüm o şeyleri ve daha fazlasını bildiğimi çok sonradan öğrenmişti. “O gün seni devirmek için üzerine atladığımda ikimizi de yere düşürmüştüm.” 

O günlere dönmeyi çok isterdim, çatı katındaki günlerimizi özlüyordum. “Üzerine atlayarak seni yere düşürmüştüm ama başın zemine çarpmasın diye ellerimle başının arkasını kapatmıştım. Bunu anladığında bana ne söylediğini hatırlıyor musun?” O gün söylediği her şeyi harfi harfine hatırlıyordum.

“Çok tuhaf bir kızsın,” demişti şaşkınlıkla. “Beni düşürürken bile önceliğin beni korumak.”

“O sözlerinde haksız değildin, Gurur.” Telefonunu açmayarak onu ölümün kollarına itmiştim ama onu kurtaracak kanı da ben bulmuştum. “Seni düşürürken bile benim tek önceliğim seni korumak oluyor.”

“Fazla mı aptalım yoksa çok mu aşık, inan ki bilmiyorum.” Elini tuttuğumda teninin soğukluğu beni ürpertmişti. Gurur’un vücut sıcaklığı normalin hep üstündeydi. Kışın soğuğunda bile hiç üşümezdi ama şimdi eli bir ölüm soğukluğundaydı.

Parmaklarımı onun parmaklarının arasından geçirerek, “Uyan…” diye fısıldadım. “Dışarıdaki hayat devam ediyor.”

Her an birileri üst kata çıkıp beni görebilirdi, bu yüzden istesem de burada çok kalamazdım. Yavaşça elini bırakıp ayağa kalktığımda ona olan bakışlarım ıslaktı. “Seni sevenleri çok bekletme, lütfen uyan artık.” 

Ona yaklaşıp üzerine eğildiğimde saçlarım yüzünün iki yanına dökülmüştü. “Yalan söyledim… Yerini kimse dolduramaz ve yalan söyledim.” Sonlara doğru sesim kısılırken gözyaşları içinde başımı yavaşça salladım. “Seni hâlâ çok seviyorum...” Uzanıp dudaklarına küçük bir öpücük bıraktığımda gözlerimden süzülen yaş, onun yüzüne düşmüştü.

Yavaşça ondan ayrılıp çantamdan bir tane siyah gül çıkardım. Gülün sapı yoktu, sadece başı vardı. Çantamda uzun süre kaldığı için simsiyah kadife yaprakları solmaya başlamıştı. Gülü onun avucuna bırakıp yavaşça parmaklarını kapattım. “Seninle yollarımız burada ayrılıyor.” Onu çok sevsem de bir daha onunla olmayı düşünmüyordum. İstediğim tek şey benden daha uzun yaşamasıydı, hepsi bu kadar.

Onun için yapmam gereken her şeyi yapmıştım, daha fazlası olmayacaktı. Buraya sadece onu görmek için değil, aynı zamanda onunla vedalaşmak için gelmiştim. “Sen benim masalımın iyi adamı değilsin ama senden nefret etmek için bir sebebim de yok.” 

Elimi yavaşça elinin üzerinden çekip son kez âşık olduğum yüzüne baktım. Sadece onunla değil, kalbimdeki aşkla de vedalaşıyordum. “Hoşça kal, Gurur. Dikkat et kendine,” dedikten sonra ona sırtımı dönüp odadan çıktım.

Artık gerçek anlamda bitmeliydi.

***

Ertesi gün

Kahvaltımı yaparken aynı zamanda kuzenlerimle bugünkü programımız hakkında konuşuyorduk. Tabii İskender yine masada uyuyordu. Bize sorun çıkarmadığı sürece akşama kadar uyuyabilirdi. “Barbaros ve Duha Tunus’un bugünkü programını öğrenmenizi istiyorum.” 

Çayımdan bir yudum alırken çok sakin görünüyordum ama aslında hiç olmadığım kadar stresliydim. “Bugün ikisiyle bana bir görüşme ayarlayın.”

Liderliğimin kurula sunulmasına çok fazla zaman kalmadığından Nihat bu konuda istekli bir şekilde başını salladı. “Tunus’la olan görüşmeyi ben ayarlarım.”

“Barbaros’la bir görüşme ayarlamayı zaten denedim.” Kılıç ikiye böldüğü böreğin bir parçasını ağzına attı. “Neyin peşinde olduğumuzu bildiği için görüşmeye yanaşmıyor.”

“O erkek orospusu kendini ne sanıyor?” Zaza sinirlenerek sandalyesinde dikleştiğinde elindeki çatalı sıkıyordu. “Alt tarafı masada bir oy verecek, sanki götünden kan alıyoruz.”

“Sakın onun yanından da götten bahsetme.” Nihat bunları söylerken aynı zamanda gülüyordu. “Duyduğuma göre Gurur onu götünden vurduğundan beri göt kelimesine karşı hassasiyet kazanmış.”

“Gebersin piç.” Zaza bir konuda güvence verir gibi bana dönüp kaşlarını belli belirsiz çattı. “Onunla görüşmeyi ben ayarlarım.”

“Lütfen bunu yaparken yanına silahını alma,” dediğimde masadakiler gülerken Zaza homurdanarak önüne döndü. “Onu öldürmek için silaha ihtiyacım yok.” Bunu yapacaksa bile önce o kurul toplantısını beklemeliydi.

“Aksa’dan bir haber var mı?” diye sorduğumda Esvet sıkıntı içinde, “Hayır,” diyerek çatalını sosise sertçe batırdı. “O kızdan hoşlanmıyorum ama ekipte büyük bir rolü vardı. Bir daha onun kadar iyi bir hackeri nereden bulacağız?”

“Aramaya devam edin, elbet dönecektir,” dediğim esnada annem elindeki telefonla içeri girdi.

Üst katın tüm merdivenleri koşarak inmiş olmalı ki nefes nefese kalmıştı. Onun bu telaşlı hali hepimizin dikkatini çektiği için tüm gözler ona dönmüştü. Güzel bir haber almış gibi annemin gözlerinin içi ışıldıyordu. Uzun zaman sonra ilk kez mutluluktan gülümseyip sevinçle bağırdı. “Gurur uyanmış!”

Yarısına kadar içtiğim çay bardağı parmaklarımın arasından kayıp masaya düştüğünde hiç kıpırdayamadım. Nefes alışlarım kesildiğinde kaburgalarımın arasında önce küçük bir kıpırtı oluştu, fakat hemen ardından kalbim şiddetle çarpmaya başladı. Gurur uyandı mı?

O herif uyanmak için benim ona gitmemi mi bekliyormuş?

Yorumlar