Roman
  • 01/06/2026

52-UZUN BİR ZAMANDAN SONRA

Duha Tunus’un ofisine doğru yürürken adamlarımı aşağıda bırakmıştım. Birçok adamla baskın yapar gibi bir bölge liderinin şirketine giremezdim. Topuklu ayakkabılarımın ritmini bozmadan kendimden emin adımlar atıyordum. Yürüdükçe saçlarım ahenkle omuzlarımda hafifçe dalgalanıyordu ve itiraf etmeliyim bunu seviyordum. Buradaki çalışanlar kim olduğumu biliyor olmalı ki gözleri üzerimdeydi.

Adımlarım ne yavaştı ne de haddinden fazla hızlı. Üstelik artık üzerimdeki gözlerde beni ürkütüp rahatsız hissettirmiyordu. Anksiyetemin üstesinden gelmek kendim için yaptığım en iyi şey olabilirdi. Yüzümde yine hafif bir makyaj vardı, bu konuda abartıya kaçmayı sevmiyordum. Üzerimde ise kusursuzca dikilmiş siyah bir elbise.

Bedenimi zarifçe saran şık elbise çok kısa değildi. Yeni yılın ilk ayında olduğumuzdan havalar soğuktu, bu yüzden siyah pardösümü omuzlarımın üzerine atmıştım. Tek kusurum boynumda asılı duran kolumdu. Kapının önünde durduğumda Duha’nın sekreteri benim için ofisin kapısını açtı. “Duha Bey sizi bekliyor, Farah Hanım.”

Hafifçe gülümseyip, “Teşekkür ederim,” dedikten sonra içeri girdim.

Ofisin devasa camları İstanbul’u yukarıdan görmemi sağlıyordu. Omzumun üstünden bakınca tam karşıdaki holdingi görünce neredeyse gülecektim. Karun ve Duha’nın sadece malikaneleri değil, şirketleri bile karşı karşıyaydı. Tunus masasının arkasında oturmuş, bugünkü işlerine gömülmüştü.

Adım seslerimi duyunca üzerinde çalıştığı dosyayı bir kenara bıraktı. Bana bakmak yerine gümüş kaleminin kapağını kapatıp onu da dosyanın üzerine bıraktı. Nihayet başını kaldırıp gelişigüzel bir şekilde bana baktığında sakin bir sesle konuştu. “Hoş geldin, Farah.”

Ayağa kalktığında kaslı göğüs kafesini saran siyah gömlek, koyu takım elbise ve arkaya taradığı o siyah saçlarla harika görünüyordu. Tunus’taki en tehlikeli şey yakışıklığı değildi, bir çift dipsiz kuyuyu andıran gözleriydi. İnsanlarla göz teması kurduğunda bile onları dinliyormuş gibi bakmazdı, sanki her birinin açığını arardı. O Duha Tunus’tu, bir diğer adıyla bu alemin kurnaz tilkisi ve bir manipüle dehası.

Acaba hangimiz daha iyi bir manipülatördü? İçimden bir ses o da bunu anlamak için bu görüşmeyi kabul ettiğini söylüyordu. Duha bana doğru ağır adımlar atarken bakışları yüzümde iki saniyeden daha uzun kalmamıştı. Onun asıl ilgisini çeken bileğimdeki alçıydı. “Geçmiş olsun, koluna ne oldu?”

Başımı eğip göz ucuyla kolumun yarısını saran alçıya bakıp tekrar ona çevirdim bakışlarımı. “Küçük bir kaza.” İlgisiz bir sesle konuşup hafifçe omuzlarımı silktim. “Kum torbasıyla oynarken bileğime biraz yüklenmişim.”

Yalan söylediğimi biliyordu, siyah irislerinde beliren o alay kisvesi her şeyden haberinin olduğunu gösteriyordu. “Bileğini bu hale getirdiğine göre oldukça sert bir kum torbası olmalı.” Anlaşılan hızlı bir haber ağı vardı.

Masanın önündeki deri koltuğa yürüdüğümde tek yaptığım dudaklarımı bükmek olmuştu. “Kum torbasına sorsan eminim benim daha sert olduğumu söylerdi.”

Pardösümü koltuğun kenarına bırakıp oturduğumda Duha karşımdaki yerini almıştı. Doğrudan söylemese de iğneleyici bakışlarıyla attığım her adımdan haberinin olduğunu bana hissettiriyordu. “Hh kan grubu hakkında ne düşünüyorsun?” Bana doğrudan bir şeyleri itiraf ettirmeye çalışırken nasılda rahattı.

“Koskoca dünyada sadece beş yüz kişide bulunan bir kan grubu olduğunu biliyorum.” Sırtımı yavaşça koltuğun arkasına yaslayıp bir bacağımı diğerinin üstüne attım. “Bu kadar ender bir kan grubunda olmak istemezdim.”

“Gurur o beş yüz kişiden biri.” Gözlerini gözlerime kenetleyerek alaycı bir ifadeyle tek kaşını yukarı kaldırdı. “Bu kan ülkemizde bile sadece birkaç kişide vardır, o da en iyi ihtimalle.”

Alaycı bakışlarıyla bana üstünlük kurmaya çalışırken dudağının köşesi belli belirsiz kıvrıldı. “O gece Gurur’la aynı kan grubuna sahip birinin çıkması sence de bir mucize değil mi?”

“Ben mucizelere inanmam, Tunus.” Gurur’u kurtarmak için Salazarları karşıma aldığımı o biliyorsa, Karun’da mutlaka biliyordur. Ne de olsa onlarda bölge lideriydi ve liderlerin dünyasında olan her şeyden haberleri vardı. “Gurur’la ilgili hiçbir şey umurumda değil, buraya onun hakkında konuşmaya gelmedim.”

Güldü. “Umurunda olmadığı için mi, onu kurtardın?”

“Bana yüklediği vicdan azabını dindirmek için onu kurtardım.” Madem her şeyi biliyordu o zaman daha fazla gerçekleri çarpıtmanın bir anlamı yoktu. “Yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı.”

Yine güldü ama bu sefer daha ciddiyetsiz bir şekilde. “Terk ettiği bir adam için herkesin bir bölge liderini karşısına alacağını mı söylüyorsun?”

“Neden buna bu kadar şaşırıyorsun? Birini terk etmemiz insanlığımızı da terk ettiğimiz anlamına gelmiyor.”

Duha beni hiç duymuyormuş gibi ayağa kalkıp masasının üstündeki telefona uzandı. “Gurur’un dün gece uyandığını bilmiyor olamazsın?” Annem sabah büyük bir coşkuyla bu haberi bana vermişken bilmemek ne mümkündü. O kafası kırık adam uyanmak için benim ona gitmemi bekliyormuş. 

Uyuyan güzel bir öpücükle derin uykusundan uyanmıştı.

Duha sekreterini arayıp bana döndü. “Bir şey içer misin?”

“Kahve lütfen.”

Başını sallayarak iki kahve istedikten sonra telefonu kapattı. Nihayet sadede gelip, “Neden buradasın, Farah?” diye sordu. “Tozluların lideri her zaman beni ziyaret etmez, bunun bir nedeni olmalı?”

Nedenini zaten biliyordu. “Sence neden buradayım?”

Bir yere oturmak yerine kalçasını masaya yasladı ve meraklı görünmeye çalışarak gözlerini bana dikti. “Neden burada olduğunu bilmiyorum.” Yalancı.

“Oğlun doğalı birkaç ay oldu.” Bu işi uzatmak istiyorsa bana uyardı. “Bir kez de yüz yüze seni tebrik etmek istedim.” Gülüşümü bastırmaya çalışırken ciddi görünmek için uğraşıyordum. “Oğlun için gönderdiğim hediyeyi beğendin mi?”

Ona hatırlattığım şeyle nihayet keyfini kaçırmaya başarmıştım. Omuzlarının gerginliğinden hediyemden nefret ettiğini anlayabiliyordum. “O ucuz bez parçasını çok aradın mı?”

“O bir bez parçası değil, oldukça pahalı bir zıbındı.”

Yüksek sesle kahkaha attığında bunun sinirden kaynaklı olduğunu biliyordum. “Bok gibi paran var ve sen oğluma sadece ucuz bir zıbın mı gönderdin?”

“Ben tutumlu bir kadınım.”

“Daha çok cimri.”

“Hediyeme karşı bu davranışın beni gerçekten derinden yaraladı.” Hüsrana uğramışım gibi davranıp elimi sol göğsümün üstüne bastırdım. “O zıbını ta Çin’den getirttim.”

Yüzünde küfür gibi bir ifade oluştuğunda neredeyse gülecektim. “Evime virüs bulaştırdıysan seni yakarım!” Bana kızarak kaşlarını belli belirsiz çattı. “Oğluma kuyruklu bir zıbın gönderdiğine göre bana karşı kişisel bir nefretin olmalı.”

Kıkırdayarak başımı iki yana salladım. “Zıbının o küçük tavşan kuyruğunu beğenmemiş olamazsın. Bence Cesur’da onu çok sevmiştir.”

“Çocuk kendini o kadar aşağılanmış hissetti ki o hediyeden sonra iki gece uyumadı.”

“Tüh ya.” Üzülmüş gibi dudaklarımı sarkıttım. “Annemi dinleyip altın emzik göndermeliydim.”

“Altın emzik mi?” Bunu da küçümseyerek siyah gözlerindeki alaycılıkla bana baktı. “Seçeneklerinin arasında neden pırlantalarla bezenmiş bir beşik yok?”

“Kurul toplantısında oyunu benden yana kullanırsan bunu düşünebilirim.”

Dudağının kenarı usulca kıvrıldığında daha şimdiden kendini ağırdan satmaya başlamıştı. “Benim oyum pırlanta bir beşikten daha değerli.” Bende tam olarak bundan korkuyordum.

“Pekâlâ.” Derin bir nefes alarak çantamdan çek defterimi çıkardım. “Bana fiyat söyle lütfen.”

Duha ona hakaret etmişim gibi davrandığında yakışıklı yüzünde hayret verici bir ifade belirmişti. Şu anda ona ait bir holdingde olduğumuzu anlatmak istercesine ofisini gösterdi. “Beni paranla satın alacağını mı düşünüyorsun?” 

Devamında bir şeyler söylemek yerine bakışlarını benden çekip dışarıya baktığında bunun bir hesap olduğunu biliyordum. Birine beklediğinden beş saniye daha geç bakmak karşıdakinin bilinçaltında güç hissi yaratırdı. İnsan beyni öylesine karmaşıktı ki bekleyen tarafı daha az dominant algılardı. Tunus bunu çok iyi biliyordu, karşımda kontrolü her anlamda elinde tutan bir zihin vardı.

Yeniden bana döndüğünde en küçük hareketine kadar onu izliyordum. “Benim gibi adamları parayla satın alamazsın, Farah.” Zaten istemediği kadar parası vardı.

Çek defterini çantanın içine atarak yavaşça ayağa kalktım. Topuklu ayakkabılarım zeminde tok sesler çıkartırken ağır adımlarla onun ofisinin içinde yürüdüm. Az önce baktığı cama doğru yürüdüğümde bu sefer beni izleyen oydu. Tüm şehri ayaklarının altındaymış gibi gösteren devasa camın önünde durup ona döndüm. 

“Aslında buraya oyunu satın almaya gelmedim, Tunus.” Kendimden emin bir sesle konuşup hafifçe gülümsedim. “Oyunu zaten bana vereceğini biliyorum.” Bu söylediklerim Duha’nın mimiklerinde neredeyse görülmeyecek bir hareket yaratmıştı.

Aramızda tehlikeli sayılacak bir sessizlik yaşandığında tek kelime etmedi. Bir şey söylemeden önce sözlerini tartan ve mümkün olan en zekice cevabı veren biriydi. Onun hakkında duyduğum tüm o şeyler bir söylentiden ibaret olamazdı. “Özgüvenini gerçekten takdir ettim ama bir şeyi çok merak ediyorum.”

Başını hafifçe eğerek bulunduğu yerden beni izledi. “Oyumu senden yana kullanacağımı sana düşündüren nedir?”

“Emin olmamı sağlayan şey düzgün karakterin.” Cevap bununla sınırlıydı ama egosuna biraz oynamanın da mahsuru yoktu. “O masada olmam veya olmamamın sana zararı ya da yararı yok.”

Bunun farkındaymışım gibi başımı sallayarak sırtımı cama yasladım. “Aslında buraya hiç gelmesem de oyunu bana vereceksin, sen böyle birisin.”

“Nasıl biriyim?”

“Sanılanın aksine iyi biri.” Böyle olduğuna hiç şüphem yoktu, o bile bu konudaki düşüncelerimi değiştiremezdi.

“Zekisin ama zekanı sana zarar vermeyen insanları incitmek için kullanmazsın. Neredeyse her zaman alaycısın fakat bu etrafındaki insanları önemsemediğini göstermez.” Buna tüm kalbimle inanarak, “Sen iyi adamlardansın, Tunus,” dedim sıcak bir sesle. “Sana ihtiyacı olan birini yüzüstü bırakmayacağını biliyorum.”

Sustuğumda ikimizde birbirimizi izliyorduk ama güzel bir manzaraya bakar gibi değildik. Bu daha çok iki usta oyuncunun satranç tahtasına olan bakışı gibiydi. Yüzünde hınzır bir ifade belirdiğinde onun hakkındaki iyi sözlerimin kazanmak için yapılan bir hamle olduğunu düşündü. “Övgüde bulunarak beni manipüle etmeye mi çalışıyorsun?”

“Manipülasyon dürüstlükle yapılan bir şey değildir.” Samimiyetimden hiçbir şey kaybetmeden bir kez daha başımı iki yana salladım. “Senden daha iyi insanları tanıyan kimse olamaz ve başından beri hakkında hep olumlu düşündüğümü biliyorsun.” Bunları onu kandırmak için söylemiyordum, o hep takdir ettiğim biriydi.

Ona gözden kaçırdığı bir detayı hatırlatarak iç çektim. “Babamın gölgesinde yaşadığım o dönemlerde bile saygı duyduğum insanlardan biriydin ve sen bunu biliyorsun.” Babamın dünyasındaki insanlardan hep korkar ve onlar hakkında kötü düşünürdüm ancak Duha ve Karun başından beri takdir ettiğim insanlardı.

Duha biraz düşününce bu konuda ona karşı dürüst olduğumu nihayet anladı. Yüzünde beliren o yumuşak ifadeden bunu görebiliyordum. Ne yazık ki onda gördüğüm o sıcak ifadeyi çok hızlı maskeledi. Eski alaycılığına dönmesi hiç uzun sürmemişti. İyi biri olması işimi kolaylaştıracağı anlamına gelmiyordu, o bir tilkiydi ve tilkiler oyun oynamayı severdi. 

Duha kaşlarını yukarı kaldırdığında ne yaptığını iyi biliyorum, dercesine bana bakıyordu. “İnsanların egolarını okşayarak onları avucunun içine almak iyi bir taktik.” Gülmemeye çalışarak muzırca bana göz kırptı. “Ama bunlar bana sökmez.”

“Bu bir taktik değil.” Sinirlenmemeye çalışarak tüm samimiyetimle gülümsedim. “Otopsi belki.”

Duha bu sefer açıkça güldü. “Birinin tüm huylarını masaya yatırıp istediğini alana kadar onu övgüye boğmak iyi bir otopsi olabilir.” Bugün hiçbir konuda onu alt edemeyeceğimi gösterircesine kendini işaret etti. “Karşında bu işin cerrahı var, sense hâlâ küçük bir stajyer.”

Konu Tunus gibi bir adam olunca birkaç güzel sözle onu kandıramayacağımı biliyordum, bu kadar kolay olamazdı. Fakat henüz hiçbir atakta bulunmamıştım, şu an için sadece nabız kontrolü yapıyordum. O gerçekten bu işin cerrahı olabilirdi ama bende sandığı gibi bir stajyer değildim. 

Terasa açılan kapıya doğru yürüdüğünde biraz temiz hava almak için onu takip ettim. Birlikte terasa çıktığımızda soğuk hava beni ürpertti ama geri dönüp pardösümü almadım. Korkulukların yanında durduğumuzda aşağıdaki binalar küçücük görünüyordu. Sigara paketinden bir dal çıkarttıktan sonra paketi bana tuttu. 

“Teşekkür ederim ama içmiyorum.” Kibarca onu geri çevirerek sigaradan uzak durdum.

Daha önce içtiğim sigaralar kulağına gitmiş olmalı ki alaycı bir tutumla tek kaşını yukarı kaldırdı. Bu konuda bir şey söylemesine izin vermeden elindeki pakete yüzümü buruşturarak baktım. “Bazı istisnalar dışında sigara içen biri değilim.”

Duha sigarasını yakarak yönünü şehrin manzarasına çevirdi. “Neden lider olmak istiyorsun?” Gri duman dudaklarının arasından süzülürken omzunun üzerinden bana baktı. “O masadaki ilk kadın lider olmak için mi?”

“Hayır.” Bu düşündüğüm son şey bile değildi. “Eskiden farklı düşünürdüm ama son zamanlarda başından beri o masaya aitmişim gibi hissediyorum.”

Duha’nın bakışlarında küçük bir değişim yaşandı. Herkes bunu anlayamazdı ama benim gibi insanların yüz kaslarını okumayı alışkanlık haline getirenler bunu görebiliyordu. “Bir şeylerin dışında kalmak sana kontrolü kaybettiğini mi düşündürüyor?”

“Herkes kontrolü elinde tutmayı sevmez mi?” Sorusuna soruyla karşılık verirken rüzgâr saçlarımı yüzüme savuruyordu. “Sende öyle değil misin?”

“İnsanlar benim hakkımda çok şey söyler.” Önüne dönüp yeniden manzaranın keyfini sürdüğünde gamsızlığı mimiklerinden okunuyordu. “Doğru veya yanlış, insanların her konuda bir fikri vardır.”

“Önemli olan onların neyi konuşacağına bizim karar vermemiz değil mi?” Sağlam kolumu mermer korkuluğa yaslayıp bakışlarımı aşağıya indirdim. 

Bir gökdelenin tepesinden bakınca aşağıdaki tüm insanlar bir karınca gibi küçük görünüyorlardı. “Bu insanlara bakınca ne görüyorum, biliyor musun?”

Duha parmaklarının arasındaki sigarayı dudaklarına yaklaştırdı ama içine bir nefes çekmeden önce bana baktı. “Ne görüyorsun?”

“Kukla.” Bunu açık bir şekilde söylememi beklemediği için siyah irisleri hafifçe büyümüştü. “Hepsinin ipi birilerine bağlı ve bir zamanlar benimde iplerim birinin ellerindeydi.” Beşir’in yıllarca üzerimde kurduğu hakimiyeti nasıl unutabilirdim ki.

“Bazılarının ipi sevgilisinin elinde, bazılarının iplerini tutan ailesidir ya da işverenleri… Tüm gün koşturup kendileri için bir şeyler yaptıklarını sanıyorlar ama aslında hepsi kendi efendisine hizmet ediyor.” Ne yazık ki çok az kişi bu hayatı kendi için yaşıyordu.

Duha’nın gözlerinin içine baktığımda boğuluyormuşum gibi derin bir nefes aldım. “Ben birilerine hizmet etmeyi değil, kendimin efendisi olmak istiyorum.” Asıl sabırsızlandığım şeyi ondan saklamayarak soğukça güldüm. “İşte bu yüzden liderlik masasında olmalıyım, Tunus. O ataerkil topluluğa biz kadınların onlara hizmet etmek için doğmadığını göstermek istiyorum.”

Duha hiç konuşmadığında aslında onun bu sessizliği bile bilinçliydi. İnsanlar sessizlikten rahatsız olur ve gevezelik ederek o boşluğu doldurmaya çalışırdı. Ancak ben sessizlikten huzur bulan biriydim, çoğu zaman tüm dünyanın susmasını isterdim. “Büyük hayallerinin olduğunu görebiliyorum, bunu gerçekten yapabileceğini düşünüyor musun?”

“Hayal kurmak başarmanın yarısı değil midir?”

“Geldiğinden beri benimle bir psikoloğun ağzıyla konuştuğunun farkında mısın?”

“Nasıl?”

“Sürekli soruya soruyla karşılık veriyorsun. Mesleki deformasyon diyeceğim ama bildiğim kadarıyla gerçek anlamda hiç mesleğini icra etmedin.” Başını iki yana sallayarak belli belirsiz tebessüm etti. “Anlaşılan bu iş için doğmuşsun. Neden liderliği bırakıp daha sessiz bir yerde mesleğini yapmıyorsun? Bence bu seni daha çok mutlu ederdi.”

“Artık böyle bir şansım yok.” İstediğim mesleği yapamamak hep içimde ukde kalacaktı. Şimdilerde hep kaçtığım bir hayatı yaşıyordum. “Liderlikle ilgili büyük hayallerimin olduğunu kabul ediyorum ama şans verilirse onları gerçekleştirecek iradeye sahibim.”

Duha güler gibi bir ses çıkardı ama gülümsemenin yakınında bile değildi. “Daha önce bu cümlenin provasını çok yaptın mı?”

“Hayır.”

“Yalan.”

Yönünü bana çevirerek işaret parmağıyla şakağıma hafifçe vurdu. “Hazır cevaplarının kökeni beyninde dönen bu tiyatro.”

Elini çekerek yan tarafına indirdiğinde zihnimdeki tüm senaryonun bir benzeri, hatta daha fazlası onun da kafasının içinde varmış gibi davranıyordu. “İnsanların sende hayran kaldığı şey zekân değil, düşünme hızın.”

“İnsanların bende hayran olduğu bir şey mi varmış?” Alay ettiğimde bana aptal olduğumu düşündüren bir bakış attı. “Daha şimdiden herkesin gündemini meşgul etmeye başladın, biraz kendinin farkına var.”

Duha nihayet benimle ilgili bir şeyi çözmüş gibi artık bakışları daha canlıydı. “Bir sorunla karşılaştığında çözüm odaklı mı düşünürsün yoksa birden fazla yedek plan mı üretirsin?” Sanki bu tuzaklı bir soruydu.

Tam bir şey söyleyecektim ki kaşlarını yavaşça çatarak, “Bu soru için en iyi cevabı düşünme,” dedi. “Aklına ilk geleni söyle.”

“Çözüm odaklı.”

“Neden yedek planların olmaz?”

“O zaman ana plandan istediğim verimi alamam. Nasılsa yedek bir planım var diye rehavete kapılacağımdan ana plana odaklanamam ve bu başarısızlık şansımı arttırır. Üstelik bana zamanda kaybettirir.” Benim de her konuda yedek planlarım olurdu ama ilk tercihim her zaman ana plana sadık kalmaktı.

Duha’nın dudağının köşesi belli belirsiz kıvrıldığında cevabım hoşuna gitmiş gibi başını yavaşça salladı. Belki de o da hep çözüm odaklı düşündüğü içindir. “O masada geçerli oyu alamazsan yedek planın nedir?”

“B-planım aleyhime oy kullanan herkesin selasını okutmak.”

Kendini tutamayıp kahkaha attı. “Karım ve oğlumla geçireceğim bir ayım daha olduğunu bilmek iyi hissettirdi.”

“Senin endişelenmene gerek yok, Tunus.” Bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırırken kendimden emin bir şekilde ona bakıyordum. “Senin oyun zaten benim.”

“İddialısın.”

“Gerçekçiyim.”

Artık gitme zamanım geldiğinden meydan okuyan gözlerle ona bakıp gülümsedim. Dudaklarımdaki yapmacık gülümsemenin nedeni eşitini bulmanın zaferi miydi yoksa bunda duyduğum rahatsızlık mı, şu an için ikimizde bunu bilmiyorduk. “Bir stajyerden daha fazlası olduğumu içten içe sende biliyorsun. O masadakilerin birçoğu senin zekanla yarışacak kapasitede değil.” 

Ondaki rekabet duygusunu tetikleyerek kendimi gösterdim. “Benimle kapışmak seni korkutmuyorsa beni o masada tutarsın.” Gitmek için kapıya yürüdüğümde arkamdan baktığını cam kapının yansımasında gördüm. Açık bir şekilde ona meydan okumuştum ve içimden bir ses Tunus’un korkak bir adam olmadığını söylüyordu.

***

Araçlardan indiğimizde tüm ekip karşımızdaki gece kulübüne bakıyorduk. Bir tek Barbaros buluşmak için beni böyle bir yere davet edebilirdi. Zaza onu arayıp benim için bir görüşme ayarlamıştı ama bu görüşmenin bir kulüpte yapılacak olmasını hiçbirimiz beklemiyorduk. Akşam yemeğinden sonra hazırlanıp evden çıkmıştık. Alkolün su gibi tüketildiği bu tür yerlerden hiç hoşlanmıyordum.

Diğer adamlarım dışarıda kaldı, içeriye sadece Genetik Karma üyeleriyle girdim. Barbaros’un geleceğimizden haberi olduğundan kapıdaki adamlar bize zorluk çıkarmamıştı. Bize eşlik eden bir adam, Barbaros’un beni üst kattaki localardan beklediğini söyledi ama bizim çocuklar yanımda gelemezdi. Zaza dışında kimse buna itiraz etmemişti.

Zaza beni Barbaros’la yalnız bırakmak istemediğinden benimle gelmek için ısrar etmişti. Bize eşlik eden adam, iki kadını bir tehdit olarak görmediğinden Zaza’nın yukarı çıkmasını sorun etmedi. Çocuklar aşağıda takılırken bizde üst kata çıktık. Öndeki adamı takip ederek düz bir şekilde yürürken her locada tuhaf sesler geliyordu.

Localar kırmızı perdelerle kapalı olduğundan içeriyi göremiyorduk ama ya bir kadının çığlığını duyuyorduk ya da bir erkeğin zevk dolu iniltisini. Zaza yüzünü buruşturduğunda beni korumak için bana biraz daha yaklaştı. “Bu piç herif kulüp diye bizi bir genelevine mi getirtti?”

“Rahat ol kuzen.” Ona takılarak kolumu omzunun üzerine attım. “Biri sana asılmaya kalkışırsa onun suratını dağıtırım.”

Zaza başını geriye atarak güldü. “Düşüncelerin benimkilerin yanında fazla masum. Biri sana asıldığında onun suratını değil, beynini dağıtırım.” Sırıttı. “Gerçek anlamda bunu yaparım.”

“Ben öldürmeye karşıyım ama yaralayabilirim.”

“Er veya geç sende birilerini öldüreceksin.”

“Lütfen Allah korusun der misin?”

“Amin derim, Farah.”

Kolumu onun omzundan çekerek aramıza biraz mesafe koydum. Güya ona trip atıyordum ama yan locadan bir sarhoş çıkınca ürkerek tekrar Zaza’nın dibine kadar girdim. Bunu görünce ela gözleri kısılacak bir şekilde güldü. “Korkak ördek.”

Kendimi toparlayarak yeniden aramıza biraz mesafe koydum. “Korkmadım.”

“Benim yanımda rol yapmana gerek yok, korkabilirsin.” Bana göz kırparak bu sefer o kolunu benim omzuma attı. “Seni her şeyden korurum.” Bunu biliyordum.

Bize eşlik eden adam bir locanın önünde durup içeri girmemiz için kan kırmızısı perdeyi hafifçe çekti. Bizi neyin beklediğini bilmeden içeri girdim ama Zaza yanımdayken hiç korkmuyordum. İkimiz locaya girdiğimizde aynı anda yüzümüzü buruşturmuştuk. Yarı çıplak bir kadın Barbaros’un kucağındaydı ve burada bildiğiniz bir ön sevişme yaşanıyordu.

Zaza hissiz gözlerle Barbaros’a bakıp öğürür gibi bir ses çıkardı. “Bu erkek orospusunu öldürmeden en fazla on dakika dayanırım.”

“Lütfen o süreyi yarım saate çıkartır mısın?” diye fısıldadım. “Ya da bir aya. Kurul toplantısına kadar yaşamalı, bir oy bir oydur.”

Barbaros kucağındaki kadının dudaklarına yumulduğu için geldiğimizin bile farkında değildi. Onu kendi haline bırakıp etrafa biraz göz gezdirdim. Kırmızı döşemeli koltuklar bile resmen tutkuyu çağrıştırıyordu. İçerideki kırmızı neon ışığa diyecek bir şey bulamıyordum. Sanırım bu localar sadece seks için kullanılıyordu.

Sarışın kadının bluzunun önü açık olduğundan göğüsleri ortadaydı. Üstelik Barbaros’un siyah gömleğinin de tüm düğmeleri açıktı. Kadın onun omuzlarını kavrayıp kalçasını hafifçe kaldırdı ve kendini Barbaros’a sürtünce utançtan yüzüm kıpkırmızı kesilmişti. Barbaros’un dudakları kadının göğüslerine kayınca, “Lütfen bunu yapma,” dedim hızlıca. “Buraya canlı porno izlemeye gelmedim!”

Sesimi duyunca Barbaros hemen başını kaldırdı. Zaza’yı görünce rahatından ödün vermedi ama beni gördüğünde bir küfür savurup kucağındaki kadını indirdi. Sarışın kadını gönderdikten sonra ayağa kalkıp gömleğinin düğmelerini kapatmaya başladı. “Hoş geldiniz hanımlar.” Arsız herif hiç utanmadan bir de pişkince sırıttı. “Sizi bu kadar erken beklemiyordum.”

“Saat on bir ve benim bu saatte yatağımda olmam gerekiyordu.” Homurdanarak buradaki koltuklardan birine oturdum. Zaza karşımdaki yerini aldığında iğrenircesine Barbaros’a bakıyordu. “Anlaştığımız saatten yarım saat geç geldik.”

Barbaros gömleğinin düğmelerini kapatmaya devam ederken sinirlerimizi bozmak istercesine bir kez daha sırıttı. “Yarım saat daha geç gelebilirdiniz.” Boynundaki ruj izleri çok dikkat çekiyordu.

İlk iki düğmeyi açık bırakıp gömleğinin tüm düğmelerini kapatmıştı. Koltuğuna yayılarak oturduğunda bacakları haddinden fazla aralıklıydı. Zaza kaşlarını yavaşça çattığında dizinin üzerinde duran elini sıkıyordu. “Senin karşında fahişelerin yok, düzgün otur!”

Barbaros bıkkınca nefesini verip kendine çekidüzen vererek oturuşunu düzeltti. Zaza’yı yok sayarak bana döndü. “Bir şey içer misin?”

“İçmem ama daha temiz bir yere gitmek istiyorum.” Midem bulanmış gibi etrafıma baktığımda az önce giden kadının sütyeni yerdeydi. “Döşemelerine kusmamı istemiyorsan beni açık alana çıkar.”

Bu isteğimi geri çevirmeyerek ayağa kalktı. “Benimle gelin.”

Onu takip ederek bu rezil locadan çıktık. Seks kokan locaları arkamızda bırakıp terasa çıkınca sonunda rahat bir nefes almıştım. Korkuluklara yakın bir masaya oturduğumuzda aşağıdaki şehir çok güzel görünüyordu. İstanbul’u en çok geceleri severdim, karanlık çöktüğünde her yerde yanan ışıklar şehre mistik bir hava katıyordu.

Barbaros bir adamını çağırıp masaya içecek bir şeyler söyledikten sonra bana döndü. “Masadaki oyum için burada olduğunu biliyorum ama hayır.” Kararlı bir şekilde konuşup başını iki yana salladı. “Kurul toplantısında oyumu sana vermeyi düşünmüyorum.”

“Nedenini sorabilir miyim?”

“Seninle şahsi bir sorunum yok ama onunla var.” Bana Zaza’yı gösterdiğinde ona bakmak bile sinirlenmesine neden oluyordu. “Bu tetikçinin yakın olduğu kimseyi desteklemem.” Kurul toplantısını atlatana kadar acaba Zaza’yı evden kovsam mı?

Gözlerim sırasıyla bu ikilinin üzerinde gezindiğinde birbirine düşmanca bakışlar atmak dışında hiçbir şey yapmıyorlardı. “Eskiden sevgili miydiniz?” Geçmişte ne yaşadıklarını çok merak ediyordum. “Medenice ayrılmayı beceremediğiniz için mi bu haldesiniz?”

Ona çok büyük hakaret etmişim gibi Zaza burnunu kırıştırdığında yüzündeki o tiksinti ifadesi yeniden ortaya çıkmıştı. “Bu herifle sevgili olmam için önce midemi, sonra da beynimi aldırmam gerekir.” Bana Barbaros’u gösterip tekrar yüzünü buruşturdu. “Onunla askerde tanışıyoruz.”

Şaşkınlıktan gözlerimi belerttiğimde Zaza beni başıyla onaylayıp masadaki suya uzandı. “Asker kaçağı piçin tekiydi. Kaç yıldan sonra askerliğini yapmaya karar vermiş, o da bedelli.”

Zaza onun yaptığı askerliği küçümseyince Barbaros’un yüz ifadesi sertleşti. “O üç ay senin sayende kırk yılıma bedeldi!”

“Bunu beni aşağılamadan önce düşünecektin.” İki adam içki ve atıştırmalıklarla masaya yaklaşınca küçük bir sessizlik yaşanmıştı. Onlar masayı donatıp gidince Zaza omzunun üzerinden bana baktı. “Timimle birlikte bir saldırıya uğramıştık, bize en yakın karakola sığınmaktan başka çaremiz yoktu.”

Karnı aç olmalı ki içkinin yanına koydukları mezelere uzandı. “O akşam yemekhanede bu puştla karşılaştım. Karakolda telsizlere bakarak yattığı yerden askerliğini yapıyordu ama kadın olduğum için beni küçümsedi.”

“Küçümsemedim.” Barbaros dik dik ona bakarken içki kadehine uzandı. “Bir kadının burada ne işi var, diye sordum. Bu küçümsemek sayılmaz.”

“Bu tam olarak küçümsemek, ayrıca bunları söylerken o alaycı yüz ifadeni nasıl unutabilirim?” Zaza tabaktaki peynir dilimlerinden birini ağzına attığında şu an için sakindi, umarım buradan çıkana kadar hep sakinliğini korurdu. “Rütbemi bile bilmeden karşıma geçip ağzını gere gere kadınların orada olmaması gerektiğini söylemiştin.”

“Sen ona ne cevap verdin?” diye sorduğumda Zaza yerine Barbaros sorumu yanıtladı. “Hiçbir şey.”

Yavaşça omuz silkerek kadehinden bir yudum aldı. “Ters ters bana bakmak dışında hiçbir şey söylemedi. O gün onu son görüşüm olduğunu sanıyordum.” Son kısmı söylerken o gün Zaza’yı son kez görmeyi ne çok istediğini saklayamıyordu.

Merakla Barbaros’a baktığımda sinirden güldü. “İki gün içinde konfor alanımdan alınıp bir karargâha gönderildim. Benim gibi bir çömezin iyi eğitim görmüş bir timin içinde ne işi olduğunu merak ediyordum.” Tüm keyfi kaçtığında sinirli gözlerle bana kuzenimi gösterdi. “Ta ki onu görene kadar!”

Kaşlarının kavisi çatıldığında dişlerini sıkarak ölümcül gözlerle Zaza’ya baktı. “Bu kadın karşıma Astsubay olarak çıktı ve beni kendi timine aldıran oymuş!”

İkisinin geçmişi gerçekten ilgimi çekmeye başlamıştı. Astsubay olarak Barbaros’un karşısına çıktığında Zaza’nın ona yaşattığı şoku düşündükçe gülmek istiyordum. Devamını merak ettiğim için bakışlarımı Barbaros’tan ayırmıyordum. Hatırladığı her anı canını sıkıyor olmalı ki parmaklarının arasındaki kadehi çok sert tutuyordu. 

“Kafayı bana öyle bir takmıştı ki her gün sabah akşam elli tur beni karargâhın etrafında koşturuyordu!”

“O kadar hantal olmasaydın bunu yapmazdım.” Zaza onu iyice kızdırarak sırıttı. “Ekibimde beceriksizlere tahammül edemem. Ya en iyisi olacaktın ya da kurtulmam gereken biri.”

“Ekibinde olmak isteyen kimdi!” Ne hatırladıysa Barbaros’un şakaklarında beliren damarlar nabız gibi atmaya başlamıştı. “Keyfi olarak beni aç bırakıp hücre cezası veriyordun!”

“Her defasında yatağa atacağın bir kadın olduğumun imasını yapmasaydın o cezaları almazdın.”

“Beni canlı yem yaptın lan!”

Zaza bunu inkâr ederken gülmemek için yanaklarının içini ısırıyordu. “Böyle bir şey hatırlamıyorum ama yaptıysam aferin bana.”

Barbaros o kadehi biraz daha sıkarsa kıracaktı. “Her operasyonda ilk gözden çıkardığın ben oluyordum!”

“Zayıflar her zaman gözden çıkarılır.”

“Ulan senin yüzünden rehin alındım ben!” Sinirli sesi gırtlağından çıktığında çenesinde birkaç kas seğirdi. “Beni o vatan hainlerinin elinde bırakıp gittin!”

“Abartma.” Zaza ona göz devirerek bir peynir daha ağzına attı. “Seni kurtaran bendim.”

“İki gün sonra, yani ben en ağır işkenceleri gördükten sonra!”

Zaza iğneleyici gözlerle ona baktığında sırtını koltuğa yasladı ve kollarını göğsünde birleştirdi. “Küçümsediğin kadın tarafından kurtarılmaya ihtiyacın olduğunu bilseydim daha erken gelirdim.”

Mazideki her detay Barbaros’u deli ettiği için kadehindeki tüm içkiyi tek seferde bitirip öfkeli bakışlarını Zaza’ya dikti. “Karargâha döndüğümüzde kendime gelmemi bile beklemeden beni revirden çıkarttın. Hem de ne için?” Bir küfür savurup, “O siktiğim postallarını sildirmek için!” dedi sertçe.

Zaza umursamazlığıyla ona öfke krizleri geçirtirken sakince omuzlarını silkti. “Birinin postallarımı silmesi gerekiyordu, ne var bunda?” Kahkaha attım.

Bunu komik bulduğum için iyice hiddetlenen Barbaros, ölümcül bakışlarını bana da çıkartınca gülüşümü zor bastırdım. “Affedersin gülmemeliydim.” Bunları söylerken bile dudaklarımdan çıkartan kıkırtı onu daha çok kızdırıyordu.

“Sonra ne oldu?” diye sorduğumda hatırladıklarıyla bu sefer kaşlarını çatan Zaza’ydı. “Bu piç teskeresini almadan hemen önce katılacağım operasyonun koordinatlarını dışarı sızdırdı!” 

Çatalı alıp peynire sertçe batırdığında sinirden yüzü kaskatıydı. “Ekibimden biri olduğu için günlerdir üzerinde çalıştığım operasyonun detaylarını biliyordu. Görevimizle ilgili bilgileri dışarı sızdırıp bunu ben yapmışım gibi gösterdi. Beni çıkardıkları askeri mahkemede kendimi aklayamadım.” Ela gözlerini Barbaros’a kenetlediğinde elindeki çatalı sıkıyordu. “Açığa alındım!”

Tüm iştahı kaçmış gibi çatalı masaya atarak derin bir nefes aldı. “Önce açığa alındım daha sonra da işimden oldum.” Parmaklarını sıkıp sıkıp açarken gözlerini Barbaros’tan ayırmıyordu. “Evine döner dönmez konumunu ve paranı kullanarak beni işimden ettiğini biliyorum!”

Şimdi eğlenme sırası Barbaros’a geçmiş olmalı ki güldü. “Bunu yaptığımı hiç inkâr etmedim, hak etmediğini de söyleyemezsin.” Anlaşılan askeriyeden başlayan düşmanlık, bugünlere kadar sürmüştü.

Zaza tam ona iyi bir cevap vermeye hazırlanıyordu ki, Barbaros’un aklına ne geldiyse şeytani bakışlarını bana yöneltti. “Masada oyumu senden yana kullanırım ama bir şartla.” Zaza’nın bir benzeri olan ela irislerinde karanlık bir parıltı geçti. “İstediğim bir zamanda tetikçin bir hafta boyunca bana çalışacak ve yakın korumam olacak.”

Zaza kaskatı kesildi, bense yutkunamadım bile. Aptalı oynayarak, “Benim bir sürü tetikçim var,” dedim pütürlü bir sesle. “Hangisinden bahsediyorsun?”

Barbaros başını yavaşça çevirip doğrudan Zaza’ya baktığında dudağının köşesi yavaşça kıvrılmıştı. “Elindeki en iyi tetikçiyi istiyorum.” Çapkınca kuzenime göz kırpıp tehlikeli bir şekilde sırıttı. “Öldürmek istediğin bir adamı bir hafta korumak ne büyük çelişki, Zahide.”

“Siktir git!” Zaza bir hışımla ayağa kalktığında ellerini sertçe masaya bastırarak Barbaros’un üzerine eğildi. “Biri sana kurşun sıkmaya kalkışsa yedek şarjörü ben ona uzatırım! Sen düşün artık senden ne kadar çok nefret ettiğimi!” Dişlerinin arasından konuşup dalga geçercesine güldü. “Bir de seni koruyacağım öyle mi? Siktir etsene.”

“Sen bilirsin.” Buradaki işi bitmiş gibi Barbaros ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdü. “Benim oyum kuzenine liderliği kazandırabilir, bununla ilgilenmiyorsan bir daha mekanıma gelip rahatsızlık verme.” Bunları söyledikten sonra gitti.

Zaza onun arkasından ölümcül gözlerle bakarken sesimi yumuşak bir tonda çıkartıp, “Sadece bir hafta,” diyerek ona gülümsedim. “Benim için bir hafta ona katlanamaz mısın?”

“Sen ölmek mi istiyorsun?” Bir anda bana doğru dönüp enseme öyle bir vurdu ki kafam öne doğru düşmüştü. “Bir haftayı siktir et, ona bir saat bile tahammül edemem!” Eli nasıl ağırsa ense kökümden yarattığı sızı yüzünden inledim. Bir şekilde onu ikna etmeliydim.

***

Babamın çalışma odasında vaktin geçmesini beklerken aynı zamanda onunla biraz dertleşiyordum. Onun deri koltuğunda otururken duvardaki çerçeveden gözlerimi ayırmıyordum. Çerçevenin içinde babamın bir fotoğrafı vardı. Onu oraya ben asmıştım. Koltuğunda otururken çekilen fotoğrafında nasıl da heybetli görünüyordu. Özellikle bakışları o kadar canlıydı ki sanki o hiç ölmemişti.

“Aksa gitti baba.” Ona son olanlardan bahsederken iç çekerek sırtımı koltuğun arkasına yasladım. “İki aydır ortalarda yok, öyle bir kayboldu ki arkasında en küçük bir iz bile bırakmadı.”

Onu aramadığım yer kalmamıştı ama kuzenimi hiçbir yerde bulamıyordum. Telefon numarasını bile değiştirdiği için ona ulaşamıyordum. İyi olup olmadığını bilmeye ihtiyacım vardı. “Gurur’da gitti.” Hüzünlü bir sesle konuşup başımı yavaşça salladım. “Bir aydır o da kayıplarda.”

Gurur uyandığında doğru düzgün kendini toparlamadan Melek’in cenazesini kaldırmıştı. Cenazeden hemen sonra da ortadan kaybolmuştu. Benim Aksa’yı aradığım gibi Karun’da her yerde amcasını arıyordu. Aksa gibi o da arkasında en küçük bir iz bile bırakmadan gitmişti. Ne kimseyle vedalaşmıştı ne de bir hoşça kal demişti. Kızına karşı son vazifesini yerine getirdikten sonra gitmişti.

Aksa’nın neden gittiğini hiçbir zaman anlamayacağım ama Gurur’un gitmek için haklı sebepleri vardı. Önce benim tarafımdan terk edilmişti, sonra da ailesiyle ilgili korkunç bir sırrı keşfetmişti. Üstelik tüm ailesi ve yakın dostlarının bilip de onun bilmediği bir sırdı bu. Melek, Şeref’in kızıymış, herkes bunu Gurur’dan saklamıştı. Kendini ihanete uğramış hissediyor olmalıydı.

Hemen ardından da Melek’in ölümü ve geçirdiği o korkunç kaza… Gurur son zamanlarda hiç kolay şeyler yaşamamıştı. Artık onu burada tutan kimsesi kalmadığından gitmişti. Gurur öldürmediği kimsenin cenazesine katılmazdı, Melek bu konuda da onun için bir ilk olmuştu.

Melek’in cenazesine katılmamıştım ama annem gitmişti. Eve döndüğünde gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Gurur’u cenazede perişan bir halde görmüş olmalı ki annem çok kötü etkilenmişti. Gurur ve annem yan yana gelince hiç geçinemezlerdi ama aralarında özel bir bağ olduğunu ve birbirilerine değer verdiklerini biliyordum.

“Farah şu beyinsiz kuzenlerini tahminen ne zaman evden atacaksın?” İyi insan lafının üzerine gelirmiş. Annem kaşlarını çatarak içeri girip bana camdan dışarısını gösterdi. “İskender denen o ahmak herif yine süs havuzunda balıklarımı yakalıyor!”

“Anne lütfen ona ilişme, daha yeni nezaretten çıktı.” Geçtiğimiz haftalarda İskender kendini o kadar çok nezarete attırmıştı ki, artık oradaki polis memurları onu görünce hiç şaşırmıyorlardı.

Annem kaşlarını çatıp yine İskender’i bana şikâyet edecekti ki masaya yasladığım sol kolumu gördü. İki aydır bileğimde ağırlık eden alçıyı çıkardığımı görünce deliye döndü. “Sen çıldırdın mı? Doktor en az beş ay alçıyı çıkarmaman gerektiğini söyledi.”

“İkinci bir görüş aldım ve bugün gittiğim doktor alçıyı çıkartabileceğimi söyledi.” Kolumu kaldırıp bileğimi sağa sola oynattım. “Çok parçalı bir kırık değilmiş, kemik çoktan kaynamış. Artık hareket ettirince hiç ağrımıyor.” İlk gittiğim doktor beni çok korkuttuğu için bir an yılın yarısını alçıyla geçireceğimi sanmıştım. Neyse ki buna gerek kalmamıştı.

Annem tam bir şey söyleyecekti ki, “Bir saat sonra kurul toplantısı var,” dedim tedirgince. “O insanların karşısına alçıyla çıkamazdım.”

Ona oylamayı hatırlattığımda kalan keyfide kaçmıştı. Masamın önündeki koltuğa oturup endişeyle omuzlarını düşürdü. “O insanların hepsi eski kafalı, kadın olduğun için liderliğini onaylamayacaklardır.”

“Hepsi değil.” Bu gece yapılacak toplantı ondan daha çok beni strese sokuyordu ama annemin endişelerini dağıtmak için gülümsedim. “Liderlerin içinde cinsiyet ayırt etmeyen insanlarda var.”

“Masada on bir kişiniz, Farah kazanmak için en az altı oya ihtiyacın var.”

“Biliyorum ve bu konuda elimden geleni yaptım.” Daha fazla yapacağım hiçbir şey kalmamıştı.

Barbaros’un oyu için Zaza’yı ikna etmem tam bir ayımı almıştı. Israrlarıma dayanamayıp dün nihayet Barbaros’u arayıp teklifini kabul etmişti. Annemin güzel yüzü asıldığında iç çekişi can yakıyordu. “Baban olsaydı bizim için her şey daha kolay olurdu.”

“Biliyorum.” Hüzünlü bakışlarım babamın duvardaki fotoğrafında gezindiğinde ona olan özlemim arttı. “En çok canımı ne yakıyor, biliyor musun?” Gözlerimin ardı sızladığında ağlamamak için derin derin nefesler aldım. “Dokuz yaşından beri babam beni uyutmak için her yolu denedi, çoğu gece beni kollarında uyutmaya çalışırdı.”

Kirpiklerimin arasından taşan bir damla gözyaşıyla, “Anne…” diye fısıldadım boğuk bir sesle. “Yıllar sonra hep istediği gibi babama sarılarak uyudum ama bir morgda.” Bunu hiç aşamayacaktım.

Annemin de gözleri dolduğunda onunda bakışları babamın çerçevedeki fotoğrafına kaydı. Gözbebekleri özlemle titreştiğinde kaşları kederle büküldü. “Bizi bırakıp gittiği için ona çok kızgınım ama Ümit’e duyduğum özlem, öfkemden daha büyük.” 

Gözyaşları sessizce gözlerinden akıp gittiğinde, “O olmadan nasıl yapacağız, Farah?” diye sordu. “Bununla gerçekten yaşayabilir miyiz?”

“Deneyeceğiz anne.” Ağlamaklı bir sesle konuştuğunda istesem de onun karşısında daha güçlü duramadım. “Kendimiz için olmasa da babam için bunu denemeliyiz. O hep bizim yere daha sağlam basmamızı isterdi.” Zor olduğunun farkındaydım ama karşılıklı çaba göstermeliydik.

Sessizliğiyle beni onayladığında ıslak bakışları hâlâ babamın fotoğrafındaydı. O fotoğrafa daha fazla bakmak babama duyduğu özlemi dindirmeyecekti ama ona engel de olmadım. Ne zaman bu odaya girsem aynı şeyi bende yaptığım için bu konuda tek kelime etmemiştim. 

Annem son günlerde kendinden daha çok benimle ilgileniyordu. Artık bana karşı çok anlayışlıydı. Her konuda verdiğim kararlara saygı duyuyordu. Gurur kaza geçirdiğinde ona hastaneye gitmeyeceğimi söylediğimde bu konuda beni hiç zorlamamıştı. Cenazeye katılmadığımda bile bana ne kızmış ne de yanlış yaptığımı söylemişti. Babamın ölümünden sonra annem bana karşı çok değişmişti.

Gitme vaktim geldiğinden kapıya doğru yürüdüm ama bir anda durup ona doğru döndüm.  “Toplantı için sence bu kıyafet olmuş mu?”

Bir şey söylemeden önce sessizliğini koruyup baştan ayağa beni izledi. Açık bıraktığım saçlarıma, yüzümdeki hafif makyaja ve dudaklarımdaki bordo ruja uzun süre baktı. Bakışlarını biraz aşağıya kaydırıp üzerimdeki yarım kollu, bisiklet yaka elbiseyi inceledi.

“Bir zamanlar gözlüklü bir ördektin, şimdi ise siyah bir kuğu.” Bunları söylerken sesindeki hayranlık içimi ısıtıyordu. “Benim genlerimi taşıyan birinin olması gerektiği bir güzelliktesin.” Acaba bu sözlerle hangimize iltifat etmişti? Bana mı yoksa kendine mi?

Kapıya doğru yürüdüğümde annemin peşimden gelmediğini fark ettim. Ona doğru dönünce buruk gözlerle babamın fotoğrafına baktığını gördüm. Anlaşılan onun da biraz babamla dertleşmeye ihtiyacı vardı. Dışarı çıkıp kapıyı arkamdan yavaşça kapattım. Herkesi kandırıp toparlıyormuşuz gibi davranabilirdik ama ne annem ne de ben aslında hiç iyi değildik.

İkinci katın koridorunda yürürken Esvet’in odasından çıktığımı gördüm. Henüz hazırlanmamıştı, aslında bir havlu dışında üzerinde hiçbir şey yoktu. Saçları köpüklü olduğundan gözleri kapalıydı, bedeni ise ıslaktı. Banyodan aceleyle çıktığı anlaşılıyordu. Saçlarındaki köpükler yüzüne aktığı için gözlerini açamıyordu. Banyodan bu halde çıkmasının bir nedeni olmalıydı.

Kılıç’ta bu katta kaldığından o da odasından çıkmıştı. Merdivene doğru yürüdüğünde Esvet onun adım seslerini duydu. “Kim var orada?” Gözlerini açamadığından ellerini öne uzatıp dikkatli bir şekilde yürüdü. “Her kimsen bir tesisatçı çağırabilir misin? Banyomdaki musluk yine bozuldu.”

Kılıç durup ona dönünce gördükleri karşısında afalladı. Esvet’i bir havluyla görmeyi beklemiyordu. Bu kızın her yaptığı bir şekilde Kılıç’ı dumura uğratıyordu. Kaşlarını çatarak tam Esvet’e kızacaktı ki fark ettiği şeyler karşısında tek kelime edememişti. Esvet’in bedeninde süzülen su damlacıkları Kılıç’ın yutkunmasına neden olmuştu.

Baştan ayağa onu izlerken sanki nutku tutulmuştu. Esvet’in göğüslerinin üzerinde başlayan havlu kalçasını zor kapatıyordu. Kılıç onu izlerken artık nefes bile almıyordu. Ne kadar gizlemeye çalışsa da Esvet’e karşı bir şeyler hissettiğini biliyordum. “Hey!” Esvet onun arzu dolu bakışlarının hedefinde olduğundan habersiz, “Hâlâ orada mısın?” diye sordu. 

Karşısındaki kişinin kim olduğunu bilmediğinden küçük ama temkinli adımlar atıyordu. “Artık bana bir tesisatçı çağıracak mısın?”

Kılıç’ın arsız bakışları onun bedeninde gezinirken kendini toparlamak için birkaç kez öksürdü. Dikkatini toplamak için başını iki yana sallayarak kendine gelmeye çalıştı. Yeniden Esvet’e döndüğünde bu sefer onun vücuduna bakmamaya çalışıyordu. Koyu bakışlarını Esvet’in suratında tutmaya çalışırken sesi sert ve eleştireldi. “Neden bir havluyla dışarıdasın?”

Onun sesini duyunca Esvet rahat bir nefes almıştı, o konuşana kadar kiminle karşı karşıya olduğunu bilmiyordu. Gözlerini açmaya çalıştı ama saçlarındaki şampuanın köpüğü gözlerini yaktı. İnleyerek gözlerini yeniden kapattığında ince omuzlarını düşürdü. “Bir süredir banyomdaki muslukta bir sorun var. Sıcak su akarken bir anda suyu soğuğa çevirince dışarı nasıl çıktığımı bilemedim.”

Kılıç bir anlığına onun odasına bakıp yeniden Esvet’e döndü. “Banyo musluğun arıza veriyorsa bunu bana daha önce söylemeliydin.” Bakışları şimdi daha sıcaktı. “İki dakikada hallederdim.”

Esvet tebessüm ederek, “Teşekkür ederim,” dediğinde hâlâ ellerini öne doğru uzatarak küçük adımlar atıyordu. “Sen odamdaki muslukla ilgilenirken banyonu kullanabilir miyim?”

Kılıç tam bir şey söyleyecekti ki Esvet farkında bile olmadan ona yaklaşmıştı. Parmakları Kılıç’ın göğüs kafesine değince ellerini hemen çekip, “Affedersin,” dedi aceleyle. 

Aralarına biraz mesafe koymak için geriye çekilmeye çalıştı ancak ıslak ayağı zeminde kayınca sırtı arkaya doğru yay gibi büküldü. Esvet tam sırtüstü yere düşecekti ki Kılıç kolunu onun belinin arkasından geçirerek Esvet’i kendine doğru çekti. Başı Kılıç’ın göğsüne çarpınca Esvet daha çok panikleyip yine, “Affedersin,” dedi. Onun kollarının arasından çıkmaya çalıştı ama Kılıç onu daha sert tuttu.

“Yerler kaygan kıpırdama.” Otoriter bir sesle konuştuğunda siyah gözleri sanki biraz daha koyulaşmıştı. “Aptallığın yüzünden bu havlu düşerse…” Bakışlarında müstehcen bir ima geçtiğinde neredeyse fısıltıyla, “İşte o zaman affetmem,” dedi boğuk bir sesle.

Esvet yutkunduğunda artık nefes aldığından bile şüpheliydim. Kılıç’ı görmek için başını kaldırıp gözlerini açmaya yeltendi ama köpükler gözlerini yakınca inledi. Gözlerini sımsıkı kapatıp sızlanır gibi, “Ellerin temizse gözlerimi siler misin?” diye sordu. “Bunu ben yapmak isterdim ama ellerimde sabunlu.”

Kılıç’ın bir eli Esvet’in sırtının arkasında dururken boştaki elini kaldırdı. Esvet’in yüzündeki köpüğü silmek onun için basit bir eylem olmalıydı. Ancak parmakları Esvet’in yanağına değince tüm bedeni gerilmişti. Onu kollarının arasında tutuyordu, üstelik Esvet’in elleri onun göğüs kafesinin üstünde duruyordu. Tüm bunlarda yetmezmiş gibi onun yüzüne dokununca kontrolünü kaybetmeye başlamıştı.

Yavaşça Esvet’in yüzündeki köpüğü silerken gözlerini dahi kırpmadan onu izliyordu. Ona bu yakınlıkta bakmak bile Kılıç’ı etkiliyordu. Parmak uçlarıyla Esvet’in gözündeki köpüğü sildiğinde o kadar nazikti ki bir an onun kirpiklerinin her bir teline tek tek dokunduğunu düşündüm. Esvet’i her zaman bu kadar sessiz ve uysal göremezdi, bu yüzden onun gözünü silerken Kılıç farkında olmadan tebessüm ediyordu.

Esvet’in bir gözündeki köpüğü sildi ama kızın diğer gözüne dokunmadı. “Diğerini de sen hallet, elim yoruldu,” diyerek ona sataşınca Esvet kaşlarını çattı. “Ne iş yaptın da elin yoruldu?” Kılıç onun diğer gözünü de silsin diye yüzünü öne doğru uzattı. “Bir iş yapıyorsan yarım bırakamazsın.”

Esvet bunları söylerken hâlâ gözlerini açmamıştı. Yüzünü silsin diye başını kaldırıp kafasını öne doğru uzatınca, Kılıç’ın bakışları onun aralıklı duran dudaklarına kaydı. Sadece bir anlığına Esvet’in açamadığı gözlerine baktı, daha sonra yeniden onun dudaklarına indirdi bakışlarını. Gözünü silsin diye Esvet yüzünü biraz daha öne uzattığında Kılıç beni afallatacak bir şey yaptı.

Yavaşça Esvet’in üzerine eğildi, hemen ardından başını hafifçe omzuna doğru eğip ikisinin dudaklarını aynı hizaya getirdi. Esvet huysuzlanıp, “Artık gözümü silecek misin?” demişti ki başını biraz daha öne uzatınca dudakları Kılıç’ın dudaklarıyla buluştu. Erkekler gerçekten çok fenaydı!

İkisinin dudakları birleştiğinde Esvet irkilerek tırnaklarını Kılıç’ın göğsüne geçirdi ama ne geriye çekildi ne de Kılıç’ı itti. Dudaklarını kıpırdatıp onu öpmeye de kalkışmadı. Kılıç’ın dudaklarının yarattığı sıcak hissi sevmiş gibi Esvet öylece kalmıştı. İkisinin de bu küçük temasa ihtiyacı olmalı ki beş saniye boyunca hiç kıpırdamadılar. Daha fazlasını arzuladıklarını görebiliyordum.

Esvet yavaşça başını geriye çektiğinde şampuanından dolayı gözlerini açamıyordu. “Bunu bilerek yaptın.” Heyecandan sesinin titrediğinden habersiz kızgın görünmeye çalışarak kaşlarını çattı. “Planlı bir şekilde beni öptün!”

“Ben değil, sen beni öptün.” Kılıç bıyık altında gülerken istemsizce sık sık Esvet’in dudaklarına bakıyordu. “Sana kıpırdama demiştim, rahat durmazsan böyle kazalar olur.”

“Bana kendini öptürmen bir kaza değildi.”

“Bunun için kafana silah mı dayadım? Bir anda dudaklarıma yapışan sendin.”

“Gözlerim kapalı benim!”

“Bu beni öptüğün gerçeğini değiştirmiyor.” Kılıç bundan hiç hoşlanmamış gibi davranırken gözlerini Esvet’in dudaklarından ayırmıyordu. “Bahanelerin arkasına saklanarak bu işi üzerime yıkamazsın.”

“Elimden bir kaza çıkmadan git başımdan!” Esvet ona kızarak kollarının arasından çıkmıştı ki aşağıda İskender ve Nihat’ın sesi geldi. 

Kılıç’ın gözleri merdiveni bulduğunda onların yukarı çıkmak üzere olduğunu anladı. Esvet’in bedenini bile zor kapatan havluyu görünce nefesini sertçe verdi. “Bornoz varken neden havluyla dışarı çıktın!” Hemen aralarındaki mesafeyi kapatıp Esvet’i kucağına aldı. 

İskender ve Nihat onu böyle görmesin diye hızlı adımlarla odasına yürüdü. Esvet yere inmek için onun kucağından çırpınırken Kılıç’ın omzuna vurdu. “Beni nereye götürüyorsun!”

“Yıkanacağın bir yere!” Kılıç onu yere indirmeden odasına girip ayağıyla kapıyı arkasından kapatmıştı. İkisi de yetişkin insanlar olduğundan onların işine karşımayı doğru bulmuyorum.

Önüme dönüp merdiveni inmeye başladım. İskender ve Nihat kendi aralarında konuşarak yukarı çıkıyordu. İskender elinde cam bir sürahi tutuyordu ve sürahinin içinde annemin süs havuzunda tuttuğu renkli balıklar vardı. Canı sıkıldıkça annemin balık havuzuna dadanıyordu. Nihat kafa karışıklığıyla sürahinin içindeki suda yüzen balıklara bakıyordu. “Onlarla ne yapacaksın?”

İskender sürahiyi yüzüne yaklaştırıp içindeki beş balığa izledi. “Çok zayıflar onları biraz şişmanlatıp yiyeceğim.”

“Oğlum bu balıklar yenmez.”

“Neden? Bunlarda balık değil mi? Hamsiden ne farkları var?”

Nihat burun kemerini sıktığında küçük bir çocuğa laf anlatır gibi sabırlı olmaya çalışıyordu. “Canın hamsi çektiyse gidip sana alayım ama bunları yiyemezsin.” Her an anneme yakalanırlar diye korkup İskender’e yaklaştı. “Teyzem bu balıkları havuzdan çıkardığını görürse seni kırk parçaya böler ve balıklarına yem eder!”

İskender bu evde ağır işkence görüyormuş gibi dramatik bir ruh haline bürünüp yine isyan etti. “Yengem beni bu evden kovana kadar o havuzda bir tek balık bırakmayacağım.”

Nihat bir küfür savurup hemen onun elindeki sürahiyi aldı. “Balıkların ne suçu var!” Merdiveni inerken İskender’den kaçar gibiydi. “Benim nöbetimde kendini kovduramazsın!”

“Karnım aç benim, balıklarımı geri ver.” İskender iki basamak inmişti ki Nihat’ın peşinden gitmeye bile üşendi. Merdivenlerin ortasında durup uykulu gözlerle aşağıya baktı, sonra da başını kaldırıp yukarıya… Sadece aşağıya inmeye değil, yukarıya çıkmaya da üşendi. Merdivene uzanınca neredeyse ağlayacaktım. Burada uyumayı düşünmüyordu, değil mi?

Sinirden merdiveni pat pat inip tepesinde dikildim. “Allah aşkına git odanda uyu.” Hiçbir işe yaramıyordu bari yolu kapatmasın.

İskender rahatsız edici basamaklarda uzanırken hep olduğu gibi yine tavana boş bakışlar atıyordu. “O kadar merdiveni çıkamam, beni kendi halime bırak.”

“Seni hep kendi haline bıraktığım için böyle oldun.” Üzerine eğilip kalkması için koluna yapıştım. “Amcam oğlu kalk şuradan yoksa çok fena olacak.”

“Farah çok yoruldum, kalkmaya üşeniyorum.”

“Yahu tüm gün uyuyorsun, bir insan yattığı yerde yorulamaz.”

“İnsanlar yatarak daha çok efor harcıyor, ben aslında hepinizden çok çalışıyorum.” Dünyanın en güzel manzarası tavandaymış gibi hülyalı gözlerle tavana bakması beni deli ediyordu. “Şurada iki gram keyfim var, onu da sen kaçırma.”

“Eğer hemen şimdi yerden kalkıp yatağına gitmezsen Zaza’yı çağırırım!” Bunu gerçekten yapacağımı bildiğinden kısık bir sesle küfredip iri cüssesini merdivenden kaldırdı. Ekibin içinde bir tek Zaza onun hakkından geliyordu.

Çölde susuz kalan bedeviler gibi iki büklüm bir şekilde merdivenin trabzanlarına tutunarak yukarı çıkmaya çalıştı. “Şu belini doğrultup düzgün yürü!” Ona kızdığımda esneyerek bir üst basamağın trabzanına tutundu ve kendini bir adım daha yukarı çekti. Yürüyerek değil, resmen sürünerek merdiveni çıkıyordu. Babamın bana bıraktığı en kötü miras İskender’di.

Odasına girip yatağına uzandığını kendi gözlerimle görmeden peşinden ayrılmamıştım. Bulduğu her yerde yattığı için hastalanır diye ödüm kopuyordu. İskender yarın öğleye kadar o yataktan çıkmazdı. Bu gece liderlerle buluşacaktım, benimle gelmemesi daha iyiydi. Yolda canı sıkılırsa yine başıma ne işler açacak diye düşünmek istemiyordum.

Dışarı çıkıp adamlarıma araçları hazır etmelerini söyledim. Esvet banyo yapıp hazırlayana kadar avluda dikilip soğuk havayı içime çektim. Daha şimdiden kurul toplantısına geç kalmıştım ama bu konuda yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Bir süre sonra ekibim sırasıyla evden çıkınca nihayet arabama doğru yürüdüm. “Çok geç kaldık, daha fazla oyalanmadan gidelim.”

Araçlara geçip vakit kaybetmeden malikaneden ayrıldık. Arabamı şoförüm kullandığı için yol boyunca gözlerimi dinlendirmiştim. Yalnız kaldığımda gözlerimi kapatıp düşüncelerimle baş başa kalmayı seviyordum. 

Liderler buluşmak için genelde hep tarafsız bölgeleri seçerdi, böylece mekân üstünlüğü kimsede olmazdı. Araba lüks bir restoranın önünde durunca aşağı indim. Kalenderlere ait araçlar dışında tüm liderlerin arabaları dışarıdaydı. Çocuklar yanıma gelip dikkatli olmam gerektiğini söyleyince başımı sallayarak restorana doğru yürüdüm. 

Henüz birkaç adım atmıştım ki Kalenderlere ait araçlar görüş açıma girdi. Anlaşılan bu toplantıya geç kalan tek kişi ben değildim. Karun dışarı çıkınca durup onu bekledim. Şık bir takım elbisenin içinde bana doğru yürürken tarafsızlığını koruyan gözlerle bakıyordu. Gurur’u hastanede ziyaret etmediğim ya da Melek’in cenazesine katılmadığım için bana kızgın değildi. Bunu neden yapmadığımı anlıyordu.

Yanıma geldiğinde içindeki keder mavi gözlerine yansıyordu. Son zamanlarda hiç kolay şeyler yaşamamıştı ama tüm işler ona kaldığından kendini dağıtamazdı. Böyle anlarda birinin daha güçlü olup aileyi toparlaması gerekiyordu. Babamı kaybettikten sonra aynı şeyleri yaşadığımdan onu iyi anlıyordum. Göz ucuyla bana bakıp derin bir nefes aldı. “Merhaba, Farah.”

“Merhaba, Karun abi.” Koluna girip ona restoranı gösterdim. “Bana eşlik eder misin?” Aynı yere gittiğimiz için başını sallayarak yanımda yürüdü. 

“Nasılsın?” diye çok gereksiz bir soru sorduğumda sıkkın gözlerle tam karşısına bakarak yürümeyi sürdürdü. “Nasıl olduğumu artık ben bile bilmiyorum.”

Melek’in kaybı ve amcasının gidişi onun için hiç kolay şeyler değildi. “O piçi hiçbir yerde bulamıyorum, istediğinde izini nasıl kaybettireceğini iyi biliyor.” Aksa’yla ikisi bu konuda birbirlerinin eline su dökemezdi.

Tam bir şey söyleyecektim ki Karun bir anda durup omzunun üzerinden bana baktı. Onun gözleri karısı dışındaki herkese hep soğuk bakardı, genel olarak Karun’un bakışlarında bir soğukluk olurdu. Sanki etrafına bu gözlerle bakmak onun değişmeyen bir parçasıydı. Bu gece gözlerindeki buzlar benim için kırılmıştı. İçten bir şekilde beni izlerken, “Teşekkür ederim, Farah,” dedi birdenbire.

Neden bana teşekkür ettiğini anlamadım. Ona bunu soracaktım ki konuşmama izin vermeden bana olan bakışlarını biraz daha yumuşattı. “Gurur’a o kanı bulmak için Salazarları karşına aldığından haberim var.” Midem kasıldığında tek diyebildiğim, “Bunu Gurur’a söyledin mi?” demek olmuştu. Umarım ona bundan bahsetmemiştir.

Karun sıkıntı içinde başını iki yana salladı. “Geçirdiği o kazadan hemen önce bizimle olan tüm bağını koparmıştı. Hastanede uyandığında hiçbirimizi odasına almadı. Melek’in cenazesinden sonra ortadan kaybolduğu için henüz onunla konuşmadım.”

“Lütfen geri dönerse ona bir şey söyleme.” Sesim adeta yalvarırcasına çıktığında onu ikna etmek için kolunu sıktım. “Gurur’un kendini bana borçlu hissetmesini istemiyorum.” İstediğim tek şey onun iyi olmasıydı, bir karşılık bekleyerek onu kurtarmamıştım.

Karun kıvranan bakışlarımı görünce bana istediğimi verip başını ağır ağır salladı. Bizim aramızdaki şeye karışmamaya karar verip yeniden benimle birlikte yürüdü. “Gurur değil, onun hayatını kurtardığın için ben sana borçluyum ve bu gece bana yaptığın iyiliğin karşılığını alacaksın.” Kısık bir sesle konuştuğunda onu zar zor duymuştum. Bu sözleri sanki bana değil de kendi kendine söylemişti.

O da hiçbir konuda bana borçlu değildi, bunu ona söyleyemeden restorana girmiştik. İçerisi gerçekten çok şıktı. Her masadaki kırmızı mumlar ve çalan keman sesi burada romantik bir atmosfer yaratıyordu. Bir kadın bizi karşılayıp yolu gösterdi. Bu toplantıyı sıradan bir iş yemeği gibi göstermek istedikleri için restoranı kapatmamışlardı veya yalnız olacağımız bir salon ayarlamamışlardı.

Emniyet güçlerinin yakın takibinde olduğumuzdan dikkat çekecek her şeyden kaçınıyorduk. Diğer masalarda da müşterilerin olması bu açıdan iyi bir şeydi. Öndeki kadını takip ederek restoranın cilalı parkelerine basarak yürüdüm. Biraz ilerleyince cam kenarında bizim için ayrılan büyük, yuvarlak masayı gördüm. Karun ile ikimiz dışında herkes masadaki yerini çoktan almıştı.

Masadaki liderlerin bakışları bizi bulduğunda gerildim. Bu adamların her biri kendi bölgelerinin krallarıydı ve beni öyle görmüyorlardı. Karun’a selam verip ona hoş geldin dediler ama ben burada yokmuşum gibi çoğu beni görmezden gelmişti. Bana selam veren sadece üç kişi olmuştu ve onlarda Asaf, Barbaros ve Sonat’tı. 

Bu üçü dışındaki liderler beni görünce tek yaptıkları saatlerini kontrol etmekti. Karun’da geç kalmıştı ama ona bir şey demek yerine bir tek beni eleştirdiler. Asaf’ın yanındaki boş sandalyeye oturduğumda Leonard purosunu tüttürerek bana bileğindeki saati gösterdi. “Senin için düzenlenen bir toplantıda bizleri bir saat bekletme cesaretini nereden buluyorsun?”

“Cesaretimi sorgulamak sana mı düştü, Salazar?” Rahat görünmeye çalışarak garsonun uzattığı menüyü aldım. Bunun sıradan bir yemek olduğunu göstermek için bir şeyler sipariş ettim. Her liderin önünde birçok yemek vardı, buraya yemek için gelmemiştik ama öyleymiş gibi davranmalıydık.

Menüyü garsona uzatıp büyük bir sakinlikle Leonard’a döndüm. “Sözlü saldırılar dışından elinde bana karşı kullanacağın bir şey yoksa sesinle canımı sıkma.”

“Demek kadınlarda bu düzen böyle işliyor.” Önündeki yemeklere hiç dokunmayan Devrim, sigarasını içerken küçümseyen bakışlarını bir an olsun üzerimden çekmiyordu. “Bizler senin aşıkların değiliz, her defasında bir saat boyunca bir kadının hazırlanmasını beklemeyiz.”

Başka bir garson masamıza gelip siparişim hazır olana kadar bir şey içip içmeyeceğimi sordu. Sadece su isteyecektim ama tüm liderlerin önünde içki kadehleri dururken bunu yapamadım. Kırmızı şarap isteyip garsonu başımdan attıktan sonra nihayet Devrim’e cevap verebildim. “Aşıklarım olsaydınız emin ol haremime asla almayacağım isimlerden biri sen olurdun.”

Abartıyla yüzümü buruşturduğumda bunun düşüncesinde bile tiksinmişim gibi davrandım. “Karın dışında hiçbir kadın senin gibi sığ zihniyetli birine uzun süre katlanmaz.”

Karun’da kendi siparişini verdiğinde daha Devrim bana bir cevap vermeden, “Bu kadar yeterli,” diyerek başta Devrim olmak üzere masadakileri uyardı. “Buraya yeni yetmeler gibi birbirinizle olan laf dalaşınızı dinlemeye gelmedim. Şu oylamayı yapıp dağılalım.” 

Onlara beni gösterip, “Ayrıca geç kalan sadece Farah değil,” dedi sakince. “Bana diyemediklerinizi bir tek ona söylemeniz çok komik.” Buz gibi bakan mavi gözlerini önce Leonard’a daha sonra da Devrim’e çıkardı. “Bu mu lan sizin adamlığınız? Onun benden ne eksiği var da bir tek kıza yükleniyorsunuz?”

“Seninle yıllar süren bir hukukumuz var, senin için küçük bir istisna yapabiliriz.” Devrim’in savunması karşısında hayrete düşmüştüm. Bana bakmaya bile tenezzül etmeyip başıyla benim bulunduğum yönü gösterdi. “Ancak bu kadın henüz bir lider bile değil ve bizi bir saat bekletme cüretini kendinden buluyor.”

“Farah.” Asaf ağır bir sesle konuştuğunda bakışlarının hedefinde sadece Devrim vardı. “Ona bu kadın demeye son ver, adı Farah.”

Leonard tiksintiyle yüzünü buruşturup purosundan bir nefes daha çekti. “Konumuz onun adı değil.”

“Konumuz bir ihtiyarın zırvalıkları da değil.” Karun ona cevap verirken soğukkanlılığını koruyordu. “Farah’ı bu masada istemiyor olabilirsin ama ona saygı duymak zorundasın.” 

Leonard’a bir şeyi hatırlatarak buzdan daha soğuk gözlerle ona baktı. “Biz Kalenderler de senin liderliğini desteklemedik ama bu masaya her oturduğumda seni aşağılamıyorum.”

Cebinden çıkardığı kurt baskılı gümüş parayı stres topu gibi parmaklarının arasından çevirirken sadece bakışlarıyla Leonard’ı geriyordu. “Farah’a uyguladığın muameleyi misliyle sana yaşatmamı istemiyorsan haddini bileceksin.”

“Amcanın eski karısını bu kadar çok savunmanın bir nedeni var mı, Kalender?” Emin Kıratlı çirkin bir imada bulunur gibi sırıttı. “Özel bir nedeni varsa bizimle de paylaşmalısın.”

Karun gümüş parayı avucunda sıktığında parmak boğumları beyazlaşmıştı. Kaşları çatıldığında yüz ifadesi biraz daha sertleşmişti. “Anlaşılan siz Kıratlılar herkesi sizinle aynı zihniyette sanıyorsunuz.” Dişlerinin arasından konuştuğunda sesi hırıltı boyutunda kalın çıkmıştı. “Yoksa kuzeninin karısıyla ilgili çıkan o haberler bir söylentiden ibaret değil mi?”

Karun ona ne hatırlattıysa Emin’in tüm bedeni taş kesilmişti. Daha fazlasını söylemesi için Karun’u kışkırtmak yerine çenesini kapatmıştı. Ragıp Soylu masadaki tansiyonun yükselmesini istemediği için doğrudan bana bakıp konudan bağımsız bir şekilde, “Babanı bizden daha iyi kimse tanımaz, Farah,” dedi.

“Ümit bir ortama girdiğinde herkes onun karşısında saygıyla eğilirdi.” Tüm liderlerin dikkati ona kaydığında Ragıp kısa bir duraksamanın ardından yeniden gözlerini bana dikti. “Saygı korkudan doğmaz, kazanılır.” Bu sözlerin ne anlama geldiğini buradaki herkes biliyordu. Henüz bir lider olmadığımı ve onların saygısını kazanmadığıma değinmişti.

Ragıp iyi niyet adı altında bana haddimi bildirerek, “Buradaki hiçbir adam elinin hamuruyla işimize karışan bir kadına saygı duymaz, duymayacak,” dedi. Beni yeren cümleler kurarken sanki bana iyilik yapıyormuş gibi dostane bakması canımı sıkıyordu. “Bu işler sana göre değil, şansını zorlamak yerine kendi isteğinle masadan çekil.”

“Neden masadan çekilen sen olmuyorsun, Ragıp?” Beni sinirlendirmesine izin vermeden sakin bakışlarımı ona çıkardım. “Kaç yaşına gelmiş adamsın, bir yüzün toprağa bakıyor ama sen hâlâ gençlerle aşık atmanın derdindesin. Geri kafalılığını da yanına alıp neden siktir olup gitmiyorsun?” 

Söyleyeceği hiçbir şeyi zerre kadar ciddiye almayacağımı gösterircesine sandalyeme yaslandım. “Kadın olmam dışında elinizde bana karşı kullanacağınız ne var?”

Garson içkimle birlikte masaya gelince bir süre sustum. O gittikten sonra sıkılmış bakışlarımı yeniden Ragıp’ın kızgın suratına diktim. “Buraya sizin cinsiyet saçmalıklarınızı dinlemeye gelmedim. Beni bu masada istemiyorsanız oyunuzu aleyhime kullanın, sonra da herkes kendi işine baksın.”

“Bu masadaki oylamayı kazanmanın bir yolu yok.” Korkut Hanzade bundan emin bir şekilde konuşup saatini kontrol etti. “Bu oylamada çıkacak karar belli, bu yemek sadece bir zaman kaybı.”

“Hepiniz fazla ciddi ve sıkıcısınız.” Duha’nın uykusu gelmiş olmalı ki esneyerek viski kadehine uzandı. “Şu kemanda gıy gıy çalarak daha fazla uykumu getiriyor. Artık şu oylamayı yapalım, eve gidip uyumak istiyorum.”

Karun başını çevirip onun gözaltlarında oluşan hafif morluğa baktı. “Geceleri uyumak yerine ne halt ediyorsun?”

“Cesur hiç uyumuyor.” Oğlunun ağlayan sesini şu anda bile duyuyormuş gibi başını eğip şakaklarını sıktı. “Evdeki dadı ne sikime yarıyorsa geceleri çocuğa biz bakıyoruz.” Bir şeyi merak etmiş gibi şakaklarındaki ellerini çekerek Karun’a döndü. “Senin kızında geceleri hep ciyaklıyor mu?”

“Evet.” İkisi kendi aralarında konuşmaya başladığında ciddi bir toplantının ortasında olmayı zerre kadar takmıyorlardı. Kızını hatırlamak bile Karun’un gözlerinin daha sıcak bakmasını sağlamıştı. “Henüz çok küçük olduğundan Defne’de geceleri çok ağlar ama onu kucağıma aldığımda hemen susuyor.”

Duha bir küfür savurduğunda kaşları çatılmıştı. “Cesur’un benimle derdi ne lan? Onu kucağıma aldığımda daha çok ağlıyor, bir tek annesinde susuyor.”

“Belki de seni sevmiyor.” Karun onu kızdırarak içkisine uzandı. “Kızım beni seviyor, sesimi duyduğunda bile hemen susuyor.” Viskiden bir yudum alarak Duha’nın sinirleriyle oynamayı sürdürdü. “Bebekler bile kimi sevip sevmeyeceğini iyi biliyor.”

“Evde küçük bir düşman mı besliyorum?” Duha bir kez daha küfredip hemen cebindeki telefonu çıkardı. Hepimizin tuhaf gözlerle ona bakmasını hiç umursamadan karısını arayıp, “Elay,” dedi aceleyle. “Senin bu oğlun beni sevmiyor mu?” 

Dudaklarımdan çıkan kıkırtıya engel olamadım. Sanırım gerçekten bir aile babası olmuştu çünkü babamda hep böyle yapardı. Normalde hep bana kızım derdi ama onu kızdıracak bir şey yaptığımda annemi karşısına alıp, senin bu kızın… diye cümleye başlardı. Babalar böyleydi işte.

Elay ona ne söylediyse Duha kısa bir an Karun’a bakıp, “Hayır,” diye homurdandı. “Karun’la birlikte değilim, bunu aklıma sokan o değil.” Karun ve Duha’nın her konuda birbirlerini kötü etkilediğini bilmeyen mi vardı.

“Elay eğer Cesur beni sevmiyorsa hemen beni seven bir çocuk yapmalıyız.” Sinirlenerek kaşlarını çattı. “Babasını sevmeyen çocuk mu olurmuş? O nankör bücür yüzünden günlerdir doğru düzgün uyuyamıyorum, ona olan sevgimden hiçbir şey eksilmedi.” Masanın üstündeki elini sıkarak, “Ama beyefendi sevgime karşılık bile vermiyor!” dedi sertçe. “Hemen yeni bir çocuk yapmalıyız. Elay gülme, ben ciddiyim.”

Asaf sızlanarak yüzünü ovuşturup Karun ve Duha’ya bıkkın bakışlarını attı. “Her toplantıda bunu yapmak zorunda mısınız?”

Bunu çok sık yaşıyor olmalılar ki diğer liderlerde aynı konudan mustarip görünüyordu. Korkut ters gözlerle Karun ve Duha’ya bakıp nefesini sertçe verdi. “Bu ikisi ayrı ayrıyken daha çekilirler ama yan yana gelince hiçbir konuda ciddi kalamıyorlar.” 

Duha telefonu kapatıp bir şey söylemek için Karun’a bakınca Devrim, “Buradaki işimiz bitene kadar birbirinizle konuşmayın beyler,” dedi aceleyle. “Böylece kimse ikinizin sıra dışı sohbetinize katlanmak zorunda kalmaz.”

“Daha fazla vakit kaybetmeyelim.” Emin ağır ağır öne eğilerek parmaklarıyla masaya vurdu. “Kimsenin seninle kişisel bir sorunu yok, Farah” dediğinde bu söylediğine bence kendi de inanmıyordu. “Bizler kendi çıkarlarımızı düşünüyoruz ve sende bu masada gereken oyu almak istiyorsun.”

“Her şeyin bir bedeli vardır.” Devrim bunları söylerken ne kadar iki yüzlü göründüğünün farkında değildi. Bu masada neredeyse her lider için mutlaka bir kez oylama yapılmıştır, hatta Sonat ve Leonard için oylama yapılırken bende aralarındaydım. Sonat ve Leonard’ın ödemediği bir bedeli benim ödememi istiyorlardı.

Önceden Salazarlarla ağız birliği yapmış olmalılar ki Leonard’da bu saçmalıklara katılarak başını salladı. “Masadaki her oy karşılığında bize bir şey vermezsen bugün kimse seni desteklemez.”

Yanımda oturan Asaf sinirlenerek tam bir şey söyleyecekti ki masanın altından onun elini tuttum. Aynı şekilde Karun abiye bakıp başımı iki yana salladım. Beni savunmak istemeleri çok ince bir davranıştı fakat bunu ben yapmalıydım. Bu masada bir ağırlığımın olması için beni destekleyen erkeklerin arkasına saklanmamalıydım. 

“Sen ne verdin, Salazar?” Leonard’a bu soruyu sorarken hâlâ nasıl bu kadar sakindim, hiç anlamıyordum. “Senin için bir oylama yapıldığında Tozluların vekil lideri olarak buradaydım. O günkü toplantıda bu insanların senden de bir talebi oldu mu?” Bakışlarımı Sonat’a çevirip, “Ya da senden?” diye sordum alayla. “Oyları karşılığında senden de bir bedel istendi mi?”

Sonat sessizliğini bozarak, “Hayır,” dediğinde gereken cevabı aldığım için yeniden Lenard’a döndüm. “Senin de cevabın hayır, değil mi? Oy karşılığında kimse senden herhangi bir şey istememişken sen nasıl benden istersin?” Ellerimi masanın üstünde birleştirerek öne eğildim. “Bu nasıl bir arsızlık?”

Leonard’ın tek kelime etmesine izin vermeden Emin ve Devrim’e çıkardım bakışlarımı. “Onlardan hiçbir şey talep etmezken benden niye istiyorsunuz?”

“O ayrı bu ayrı.” Korkut’un bu çıkışıyla nihayet burada neler döndüğünü anlamıştım. Tüm bunlar cinsiyetimden kaynaklıydı ve kadın olduğum için beni kolayca ezebileceklerini düşünüyorlardı. 

Korkut gözlerimin içine bakarak beni afallattı. “Bölgendeki limanların ticari geçişlerinin yüzde otuzunu ortak kullanıma açacaksın.” Benden çok basit bir şey istemiş gibi dalga geçercesine güldü. “Bunu yaparsan oyumu sana vermeyi düşünebilirim.” Ha bir de düşünecekti?

Emin bu oranı çok az bulmuş olmalı ki gevşekçe güldü. “Sadece yüzde otuzu mu mu?” Gülmeyi kesip biraz ciddileşti. “Yüzde elli.”

“Yüzde elli azmış.” Barbaros’un alaycı sesini duyduğumda bakışlarım onu buldu. Sandalyesine yayılarak otururken iğneleyici bakışları Emin ve Korkut’un üzerindeydi. “Bölgesindeki limanların tüm ticari haklarını size devretsin, yetmezse evini de üstünüze yapsın.” Bu saçmalık karşısında güldü. “Bu size yeter mi?”

“Burada hayır kurumu işletmiyoruz.” Leonard yerinde dikleşerek Barbaros’a cevap verdi. “Ümit öldüğünden beri Tozluların bölgesi zaten dış ticaret yollarından mahkûm. Ona konulan ambargonun ortadan kalkmasını istiyorsa bölgesinde bir şeyleri feda etmek zorunda.”

Barbaros sırtını koltuktan ayırarak yönünü Leonard’a çevirdiğinde kaşlarını yavaşça çatmıştı. “Dilini ırkını siktiğim piçi, kıza o ambargoyu uygulayan siz değil misiniz?”

Çenesini sıktığında sinirden dudağının kenarı seğirmeye başlamıştı. “Daha dün bu masaya gelen bir dallama, bugün benim ülkemde, benim insanıma neyin yasağını koyuyor ya da neyin talebinde bulunuyor?”

“Bu konunun yaptığın ırkçılıkla bir ilgisi yok.”

“Ama bu konunun cinsiyet ayrımıyla bir ilgisi var, öyle mi? İkisi arasında ne fark var?” Barbaros sinirden gülerek başını iki yana salladı. “İki yüzlü piçler, bir dediğiniz diğerini tutmuyor.”

Barbaros ve Leonard’ın birbirine attığı ölümcül bakışları ortamı çok germişti ama neyse ki bunu fazla uzatmadılar. Tam bir şey söyleyecektim ki Karun ile ikimizin yemek siparişini daha yeni getirdiler. Garsonlar masamızdan ayrılana kadar sessizliğimi koruyup daha sonra, “Başka?” diye sordum sakince. “Benden başka ne talebiniz var?”

“Adamlarımız bölgene rahatça girip çıkacak.” Devrim yeni yaktığı puroyu dudaklarının arasına yerleştirirken bir anlığına bana baktı. “Önceden hiçbir izne gerek duymadan bölgende ticaret yapabileceğiz.”

Şaşkınlığımı gizlemeden, “Bu konuda dokunulmazlık mı istiyorsunuz?” diye sordum.

“Evet.” Başını sallayarak son derece ciddi bir şekilde konuştu. “Bölgeni adamlarımıza açacaksın.”

Masadaki birkaç kişiden onaylayan mırıltılar çıktığında kan beynine sıçramış gibi Asaf, “Bu bir sömürü!” dedi sertçe. “Daha önce hiçbir lidere bu sikik taleplerle gidilmedi!”

“Ama o henüz bir lider değil.” Ragıp bunu hatırlatmaktan büyük bir zevk alıyor olmalıydı. “Eğer bizden biri olmak istiyorsa bazı fedakarlıklar yapmalı.”

“Limanlarımın ticari haklarını sizlerle paylaşacağım, bölgemi adamlarınıza açacağım ve henüz duymadığım kim bilir daha ne talepleriniz vardır.” Bu saçmalıklarla sinirlerimi bozdukları için kahkaha attım. “Bunları yaparsam bana ne kalır?”

Gülmeyi keserek kaşlarımı çattım. “Sizler bir lider değil, parmağınızda oynatacağınız bir kukla istiyorsunuz. Kötü haber beyler, hiçbiriniz umurumda değilsiniz!”

Elimi masaya sertçe vurarak bu konuda kararlı bir şekilde başımı kaldırdım. “Limanlarımın hakları paylaşıma açık değil, adamlarınızdan biri bile bölgemde izinsiz ticaret yapmaya kalkışırsa kim olduğuna bakmaksızın leşini size gönderirim!” Bölgemi yağmalamaya kalkıştıkları an gereken karşılığı vermekten çekinmezdim.

Son kararımın bu olduğunu gösterircesine sandalyeme yaslanıp bacak bacak üstüne attım. “O boktan oylarınızı satın almakla ilgilenmiyorum. Oylamayı başlatıyorum, dileyen bana karşı oyunu kullanabilir, sizin rızanız olmasa da ben kendi bölgemin lideriyim.” Yüzümü buruşturarak başımı iki yana salladım. “Sizin dudaklarınızdan çıkacak birkaç kelime bunu değiştirmeyecek.” 

Leonard bu masada bana boyun eğdiremeyince agresif bir tutumla, “Liderliğini kabul etmiyorum!” diyerek ilk oyu kullanan kişi oldu. “Benim oyum gitmenden yana.” Gitmeyecektim, onların inadına hepsinden daha uzun bu masada kalmaya kararlıydım.

“Benimde oyum onun gitmesinden yana.” İlk günden beri karşımda duran isimlerden biri de Devrim’di. Purosunu tüttürürken bizi duman altında bıraktığı yetmezmiş gibi bir de sesiyle can sıkıyordu. “Ümit’in kızı bu masada olmamalı.” Şu an için ikiye karşı sıfırdım.

“Oyum Farah’ın kalmasından yana.” Asaf beni desteklerken sakinliğini koruyordu. “Bu masada geçerli bir oy çıkmasa bile Farah bir bölge lideri ve elbet sizde bunu anlayacaksınız.”

“Farah kalıyor.” Karun oyunu benden yana kullanırken içimi rahatlatmak istercesine bana göz kırpmıştı. “Farah’ın liderliğini destekliyorum.” Şimdi ikiye karşı iki oy kazanmıştım.

“Onun bu masada işi yok.” Emin bana karşı oyunu kullanırken bundan aldığı haz her hareketinden belli oluyordu. “Biz Kıratlılar onun liderliğini desteklemiyoruz.”

Duha bana baktığında gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmıştı. Siyah irisleri hınzırca bakarken bana soğuk terler döktürüyordu. Buradaki herkesten saklamaya çalışıyordum ama çok gergindim. Tunus oyunu benden yana kullanmazsa hiç şansım kalmazdı. Dezavantajlı durumda olduğumdan bir oyun bile benim için büyük bir değeri vardı.

Tunus beni kıvrandırmayı bırakıp masadakilere döndü. “Oyum Farah’tan yana, onun liderliğini destekliyorum.” Tuttuğum nefesi yavaşça verdim. Üçe karşı üçtü, henüz sevinmek için çok erkendi. 

“Olumsuz.” Ragıp tek bir kelimeyle beni desteklemediğini ve bu masada istemediğini ifade etmişti. Son skor üçe karşı dörttü.

Tüm gözler Barbaros’a döndüğünde sakince içkisini yudumladığını gördüm. “Bunlarla uğraşmak yerine güzel bir kadınla sevişmeliydim.” Buna gerçekten çok ihtiyacı varmış gibi konuşup sabırsızca masadakilere döndü. Sanki bir an önce buradaki işini bitirip bir kadının teninde kaybolmak istiyordu. “Farah’ın liderliğini destekliyorum.” Barbaros’un oyu bana eşitlik getirmişti.

“Oyum olumsuz.” Bu ses hiç ummadığım birinden çıktığı için hayal kırıklığıyla başımı kaldırdım. Sonat beni nasıl hüsrana uğrattığından habersiz gözlerimin içine bakıyordu ve bunu benim iyiliğim için yapıyormuş gibi davranıyordu. “Üzgünüm, bu dünya senin için çok tehlikeli, burada olmanı istemiyorum.”

“Gözümde birazcık saygınlığın kalmıştı ama artık onu da yok ettin.” Ne kadar çok kırıldığımı saklayarak bakışlarımı ondan çektim. “Kadınların zayıflığını cezbedici bulup, gücünden korkan ezik birinin oyuyla yükseleceğime hep yerde kalmayı tercih ederim.”

Sonat masadan öne eğilip sıkıntılı bir yüz ifadesiyle, “Farah yine beni yanlış anlıyorsun,” diyerek burnundan soludu. “Bunu senin iyiliğin için yapıyorum.”

“Onun iyiliğini düşünmek bir Sungur’a kalmamış.” Asaf dik dik ona bakarken Sonat’a duyduğu rahatsızlığı hiç saklamıyordu. “Oyunu onun aleyhine kullandın, bu kadar basit. Bahanelerin ardına saklanarak kendini haklı çıkarmaya çalışma.”

Sonat dişlerini sıkarak tam Asaf’a cevap verecekti ki, “Sanırım sonuç belli,” diyen Leonard’ın gözlerindeki galibiyet ifadesini görmek beni deli ediyordu. Ne yazık ki haklıydı. Dört oya karşılık beş olumsuz oy kaybettiğim anlamına geliyordu. Kendi oyumla durumu eşitleyebilirdim ama son oy Korkut Hanzade’nindi ve o beni destekleyecek biri değildi.

Artık tüm gözler Korkut’a dönmüştü. Herkes onun da oyunun bana karşı olacağını zaten biliyordu. Korkut aleyhime oyunu kullanmaya hazırlanıyordu ki Karun hafifçe öksürerek buradaki herkesin dikkatini üzerine çekti. Daha sonra kinayeli bakışlarını Duha’ya çıkartarak, “Tunus,” dedi sakince. “Ne hatırladım, biliyor musun?”

“Umarım canımı sıkacak bir şey hatırlamamışsındır, Kalender beyciğim?” Olamaz, başladılar yine.

“İki gün önce bizim bölgemizde ticaret yapan birini yakalamıştın.” Karun olaya biraz gizem katıp kolunu sandalyesinin kenarına yasladı. “Bölgemizde izinsiz iş yapan o piçe ne oldu?” Bu ikisi düşman oldukları kadar aynı zamanda birbirlerinin en iyi dostuydu. Masada müttefiklerdi, dışarıda rakiplerdi, en tuhaf olansa ikisi aynı bölgeyi paylaşıyordu.

Karun’un sorduğu soruyla Duha’nın gözleri bir anlığına Korkut’a kaydı. Hatırladıklarıyla nihayet keyfi yerine gelmiş olmalı ki gözlerinde haylaz bir parıltı geçti. “O it hâlâ rehinem ama henüz onunla ne yapacağıma karar vermedim.” 

Bakışlarını Karun’a çevirdiğinde ikisi kimsenin anlamadığı bir dil geliştirmiş gibi birbirleriyle gözleriyle konuşuyorlardı. “Senin bir tavsiyen var mı? Sence ona nasıl bir ders vermeliyim?”

“Sık kafasına gitsin.”

“Bende öyle düşünmüştüm.” Duha telefonunu çıkartıp birini aradığında masadaki herkes bu ikisinin ne işler karıştırdığını merak ediyordu. 

Duha herkesin bakışları altında telefonu kulağına yasladı. “Şimdi beni iyi dinle koçum. İki gün önce yakaladığın o puştun infazını gerçekleştir. Haşim bir dakika bekle,” dedikten sonra telefonu kulağından biraz uzaklaştırıp Karun’a döndü. “İlgini çeken bir ölüm şekli var mı?”

Karun düşünürcesine mırıltılar çıkardığında aklına hiçbir şey gelmemiş gibi, “Bilemiyorum,” dedi umarsızca. “Belki de ikinci bir görüş almalıyım.” 

Korkut’a baktığında yüz ifadesinde mimik oynamadığı için neyin peşinde olduğunu anlayamıyorduk. “Sen söyle, Hanzade? Biri bölgende iznin dışında ticaret yapmaya kalkışsaydı ona ne ceza verirdin?”

Korkut ve Emin göz göze geldiğinde bir şeylerin ters gittiğini sezdiler ama bunun onlarla ne ilgisi olduğunu henüz bilmiyorlardı. Karun ve Duha durduk yere böyle bir konuşma yapmazlardı, mutlaka bir nedeni olmalıydı. “Sana bir soru soruldu.” Duha alaycı bakışlarıyla Korkut’u kışkırtarak güldü. “Emin’e danışmadan küçük bir soruya bile yanıt veremiyor musun?”

“Madem Korkut sessiz kalmaktan yana…” Karun başını çevirip cevap bekleyen gözlerini bu seferde bana dikti. “O zaman Farah söylesin.” 

Omuzlarımın hareketinden gerildiğimi hissetmiş olmalı ki ilgili bakışlarıyla her şeyin yolunda olduğunu bana düşündürdü. “Seni dinliyorum, Farah.” Tok bir sesle konuşarak masadakilerin tüm dikkatini bana yöneltti. “Biri bölgende senden izinsiz iş yapsa ona ne ceza verirdin?”

Hafif bir cezayla onu bırakacağımı söyleyecektim ki Duha aklımdan geçenleri anlamış gibi masadakiler görmeden yavaşça başını iki yana salladı. Tüm bedenim buz kesmişti. Duha ve Karun benden acımasız olduğumu gösteren bir cevap bekliyorlardı. “Onu yedi parçaya böler, her gün bir parçasını evine gönderirdim.” Bu asla yapmayacağım bir şeydi ama Karun ve Duha’nın bir bildiği olmalıydı. 

Bu konuşmanın nasıl sonuçlanacağını görmek için onlara duymak istediği şeyi söylemiştim. Karun memnuniyet dolu homurtular çıkartarak yeniden bakışlarını Duha’ya kenetledi. “Söyle adamına onu yedi parçaya bölüp her gün bir parçasını evine göndersinler.”

Duha elinde telefonunu tutarken bir şeyi merak etmiş gibi öne eğildi. “Neden yedi? Bunun özel bir sebebi var mı?”

“Bir sebebi yok.” Bu heriflerin beni neyin içine çektiğini bilmediğimden çok gergindim ama rahat görünmeye çalışarak omuz silktim. “Dünya yedi günde yaratıldı, bir insanın yok oluşu da bence yedi günde olmalı.”

“Edebi yönden güzel bir ölüm şekli.” Duha gülmemeye çalışarak telefonu yeniden kulağına yasladı. “Ona şairane bir ölüm yaşat, Haşim. Yedi parçaya böl, her gün bir parçasını evine yolla,” demişti ki aklına bir şey gelmiş gibi, “Bu arada…” diyerek olaya biraz daha gizem kattı. “O it hangi ailedendi?”

Bence Karun’la ikisi bunu zaten biliyorlardı ama ustaca bir rol sergileyip masadakilerin sabrıyla oynuyorlardı. Haşim denen adam ona ne söylediyse Duha kaşlarını büktü. “Piçin soyadı bana bir yerden tanıdık geliyor,” diye mırıldanıp meraklı bakışlarını Karun’a çıkardı. “Milas Hanzade ismini daha önce hiç duydun mu?”

Korkut’un delici bakan gözleri hızla onları bulduğunda Karun’da hafızasını zorluyormuş gibi yüzünü ovuşturdu. “Anlaşılan pek akılda kalıcı bir isim değil. Söyle Haşim’e piçin işini bitirsin.”

“O benim kardeşim!” Korkut yumruğunu masaya geçirdiğinde Karun ve Duha bir kez daha göz göze geldi. İkisinin bakışlarındaki hınzır ifade herkesi sinir etmeye yeterdi. 

“Demek kardeşin?” Karun viskisinden birkaç yudum alarak korkusuz bakan gözlerini öfkeden deli ettiği adama çevirdi. “Kardeşinin benim bölgemde ne işi var? Tasmasını sıkı tutamıyorsan başına gelecekler için beni sorumlu tutamazsın.”

Birinin bölgesinde izinsiz ticaret yapmanın cezası ölümdü ve kimse bunun için hesap soramazdı. Korkut bunu bildiğinden derin derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştı. “Onu bırak, cezasını ben keserim.”

“Bunu neden yapayım?” Karun onun sinir sistemini darmadağın ederken küçümseyen bakışlarını bir an olsun Korkut’tan çekmiyordu. “Cezasını çoktan kestik, yedi parçaya bölünecek.” 

Masadaki herkesin gözüne sokar gibi onlara beni gösterdi. “Üstelik onun ölüm şeklini Farah belirledi.” Onların sıklıkla bana hitap etme şeklini taklit ederek, “Ümit’in kızı onu affetmek isterse belki Milas’ı bırakırım,” dedi ağır bir sesle. “Ama Farah ölsün derse o piç bu gece ölecek.”

Karun ona kardeşinin kaderinin benim iki dudağımın arasında olduğunu hatırlatarak Korkut’a gözdağı verdi. “Şimdi oyunu ver de bizde işimize bakalım.” 

İnanamayan gözlerle Karun’a bakıyordum. Tüm bunları önceden planlamıştı, değil mi? Birlikte restorana girerken amcasının hayatını kurtardığım için bana borçlandığını ve bu gece karşılığını alacağımla ilgili bir şeyler söylemişti. Bu konuda ciddi olduğunu bilmiyordum.

“Acele et.” Duha şeytani bir şekilde sırıtarak Korkut’a elindeki telefonu gösterdi. “Haşim bekliyor.” Kardeşinin yaşayıp yaşamayacağı artık Korkut’un vereceği oya bağlıydı. İnsanlar onlar hakkında az bile söylemiş, Karun ve Duha müthiş bir ikiliydi.

Kaybetmek üzere olduğum bir oyunu ben buradan çeviremezdim ama Karun ve Duha bunu yapabilirdi. Leonard onların neyin peşinde olduğunu anladığında yüz ifadesi sertleşmişti. “Tehdit altında yaptığınız bir oylamanın hiçbir hükmü yok!”

“Sen kimsin lan?” Duha onunla restleşerek ciddileştiğinde başını omzuna doğru yatırıp uzun uzun Leonard’ı izledi. “Senin liderliğini bile tanımıyorum, bize işimizi nasıl yapacağımızı mı öğretiyorsun?”

Leonard’ın yüzündeki her kırışık adeta seğirdiğinde sıktığı dişlerinin arasından tıslayarak, “Haddini bil!” deyince Karun sandalyesinden yavaşça kıpırdandı. Yönünü tamamen Leonard’a çevirdiğinde mavi gözleri eziciydi. “Liderliğini bile tanımadığımız bir piç, bugün bize had mi bildiriyor? Ya siz İspanyollar fazla cesursunuz ya da henüz biz Türkleri hiç tanımıyorsunuz.”

Leonard bir şey söylemek için dudaklarını aralamıştı ki Ragıp araya girerek onu uyardı. “Onların birini bile karşına almak başını çok ağrıtır, ikisini birden karşına almak ise hayatının hatası olur.” Tüm gece boyunca Ragıp’ın ettiği tek doğru söz bu olabilirdi.

Leonard aynı anda hem Tunus hem de Kalender cephesinden bir savaşı göze alamadığı için sesini kısmak zorunda kalmıştı. Karun ve Duha’nın cevap bekleyen bakışları yeniden Korkut’a kaydığında ikisi de fazla sabırsız görünüyordu. Söz konusu kardeşinin hayatı olduğundan Korkut’un omuzları yenilgiyle düştü. 

İsteksiz bir şekilde başını öne ve arkaya doğru sallayarak, “Farah’ın liderliğini destekliyorum!” dedi küfreder gibi. 

Az önce Leonard’ın bana attığı o galibiyet bakışların bir benzerini gözlerinde taşıyan Asaf, “Farah’ın kendi oyunu da göz önünde bulundurursak altı oya karşılık beş oy,” dedi keyifle. “Liderliği onaylanmıştır, buna itirazı olan var mı?”

Leonard kaşlarını çatarak itiraz etmeye hazırlandığı esnada Karun ve Duha’nın bakışları kurşun gibi onu bulunca tek kelime edemedi. Buradaki işi bitmiş olmalı ki Karun ayağa kalkıp beni desteklemeyen liderlere sırasıyla baktı. “Oy birliğiyle liderliği onaylanan birine mobbing uygulanmaz. Tozlulara uyguladığınız yasağı bu geceden itibaren kaldırmazsanız Kalenderlerle yaptığınız tüm ticari sözleşmeler feshedilecek.”

Duha’da bu konuda onunla aynı fikirde olduğunu gösterircesine ayağa kalktı. “Aynı şekilde Tunuslarla olan sözleşmelerinizde feshedilir.”

“Ve Bolatlılarla.” Asaf’ta desteğini bana vererek ceketini alıp ayağa kalktı. “Yasağa yasakla karşılık almak istiyorsanız Tozlulara mobbing uygulamaya devam edersiniz.”

Masadan kalkan dördüncü adam Barbaros olmuştu. Göz ucuyla Leonard, Sonat, Devrim, Ragıp, Emin ve Korkut’a bakıp güldü. “Farah’a uyguladığınız her muameleyi üzerinizde denememi istemiyorsanız akıllı olun. Ona geçiş hakkı vermezseniz Kahharların bölgesi de size kapanır.”

Son olarak bende ayağa kalktığımda dört güçlü ismin desteği benimle olduğundan keyfime diyecek yoktu. “Liderliğimde onaylandığına göre artık beni bu masada daha sık göreceksiniz beyler.” Özellikle Leonard’a bakıp sırıttım. Sinirden yüzü kıpkırmızı kesilmişti. “İçimden bir ses çok eğleneceğimizi söylüyor, sen ne düşünüyorsun, Salazar?”

Bana Türkçe cevap vermek yerine İspanyolca bir şeyler söyledi ama çok kısık bir sesle konuştuğundan onu iyi duyamadım. Söylediklerinin içinde tek duyabildiğim sana cehennemi yaşatacağım sürtük! dediğiydi. Onların dilini anladığımı bilmesini istemediğimden karşılık olarak hiçbir şey söylemedim.

Sonat ayağa kalkıp bana doğru bir adım atarak tam bir şey söyleyecekti ki Asaf, “Gidelim, Farah,” diyerek elini belime koydu. “Buradaki işimiz bitti.” 

Sonat’ın sesini bile duymak istemediğim için kapıya doğru yürüdüm. Sağımda Asaf ve Barbaros vardı, solumda ise Karun ve Duha. Bu dört adamla restorandan çıkmıştım. Bugün bana liderliği kazandıran onlardı, bunu asla unutmayacaktım.

Bunun sadece küçük bir başlangıç olduğunu, beni bekleyen uzun bir yol olduğunun farkındaydım. Liderlerin bana uyguladıkları tüm o ambargoyu kaldıracaklarına emindim çünkü oy birliğiyle liderliğim onaylanmıştı. Fakat bu benimle uğraşmayacakları anlamına gelmiyordu. 

Küçük bir oylamadan sonra meydanı bana bırakmayacaklarının farkındaydım. Bundan sonra onlar ne kadar ileri giderse bende gidecektim. Onlar acımasızca ben gaddar olacaktım ama asla geri adım atmayacaktım.

***

1,5 yıl sonra

İnleyerek gözlerimi açtığımda kemiklerime kadar her yerim acıyordu. Bir an bana ne olduğunu anlamadım ama bu sabah olanları hatırlayınca yüzümü buruşturdum. Pablo Salazar! Leonard’ın işe yaramaz kardeşi beni kaçırmıştı! Son bir buçuk yıldır Salazarlar sayamayacağım kadar çok Asaf ile ikimize suikast düzenlemişlerdi. Her saldırılarında bir şekilde kurtulmuştuk ama bir türlü denemekten vazgeçmiyorlardı.

Onların her hamlesinden sonra bir saldırıda bizden geliyordu. Bize yapılan her şeye gerektiği gibi karşılık veriyorduk. Leonard’ın çevirmediği kirli iş, bize kurmadığı çirkin tuzak kalmamıştı ama bir türlü bir zamanlar küçümsediği o iki çocuktan kurtulamamıştı. Sadece Leonard değil, yeraltının tüm karanlık adamlarının bizimle bir derdi vardı.

Pablo tarafından kaçırılmama gelirsek… Olanları hatırlayınca bir kez daha yüzümü buruşturdum. O soysuz herif parkta karşıma çıkmıştı. Adamlarım belli bir mesafeden beni takip ederken biraz yürüyüş yapmak istemiştim. Bir çocuk parkına kadar yürümüştüm ve bir anda Pablo Salazar adamlarıyla karşıma çıkmıştı. 

Eğer kendi isteğimle onların arabasına binmezsem çıkacak çatışmada ölen her çocuğun katili ben olacaktım. Pablo bunu açık bir şekilde belirtince adamlarımı eve gönderip onun arabasına binmekten başka çarem kalmamıştı. O herif çocukları kullanarak beni hazırlıksız yakalamıştı. Beni bu eve getirip bir sandalyeye bağlamışlardı ama çok fazla işkence etmemişlerdi.

Asaf’ı tuzağa düşürmek için beni yem olarak kullanacaklarını biliyorum. Böylelikle Pablo bir taşla iki kuş vurup abisi Leonard’ın gözüne girmeyi amaçlıyordu. Gözlerim tekrar kapanır gibi olunca üzerime döktükleri bir kova suyla irkilerek başımı kaldırdım. Pablo ve yanındaki birkaç adamı tam karşımda dikiliyordu. 

Bu vasıfsız adamla birkaç davette karşılaşmaktık, bunun dışında onu hiç tanımıyordum ama hakkında gereken araştırmayı yapmıştım. Leonard’ın sırtından geçinen bir parazitten daha fazlası değildi ama Leonard ona gerçekten değer veriyordu. Salazarların aile bağları çok güçlüydü, birbirlerine ihanet etmedikleri sürece diğer her şeyi önemsiz bir detay olarak görüyorlardı.

Pablo’nun abim Caner’den bir farkı yoktu, hayatta hiçbir amacı olmayan bir asalaktı. Harper son zamanlarda çok öne çıkmaya başladığından Pablo ailedeki konumunu güçlendirmek istiyordu. Bunu yapmasının tek yolu da Leonard’ın canını sıkan ikiliyi ortadan kaldırmaktı. Anlaşılan abisinin gözünde biraz puan toplamaya ihtiyacı vardı. Keşke Caner’de bu herif gibi biraz çaba gösterseydi.

Geçtiğimiz aylarda bile tek yaptığı sık sık beni arayıp her konuda şikâyet etmekti. Her ay onlara yüklü miktarda para göndereceğimi sanmışlardı ama asgari ücretten daha fazlasını göndermiyordum. Babam öldüğünde büyük bir mirasa konacaklarını düşünüp sevinmişlerdi, nereden bilsinler ki asgari ücretle geçinmek zorunda olacaklarını.

O savurganlık dönemleri eskide kalmıştı, artık tutumlu olmayı öğrenmelilerdi. Caner neredeyse her gün beni arayıp ona uyguladığım sürgün hayatını ortadan kaldırmamı istiyordu ama Diyarbakır’dan ayrılmasına izin vermiyordum. Elmas ablayı bile canından ezdirmiş olmalı ki geçen hafta o bile beni aramıştı. Caner ve Kerim amcamı yeniden yanıma almamı istemişti ve tabii ki Seçil ve Nesibe yengeyi de.

Elmas ablanın yakarışlarına dayanamayıp neredeyse o asalakları yeniden yanıma alacaktım ama annem şiddetle buna karşı çıkmıştı. “Kocamın ölümüne sevinen o piçi ve sülük akrabalarını evimde istemiyorum! Elmas ne yüzle bunun için seni arıyor? Onun doğurduğuna ben mi bakacağım? Yıllardır onun oğluyla yaşayıp tüm cefasını çeken bendim, birazda o oğluyla ilgilensin. Öyle uzaktan annelik olmuyor,” diyerek bana da kızmıştı.

Düşüncelerimi toplayıp bakışlarımı yeniden Pablo’ya çıkardım. Kafasını kazıttığı için tek bir tel saçı bile yoktu. Sadece boynuna değil, diğer Salazarlardan farklı olarak kafasının yan tarafına da bir akrep dövmesi yaptırmıştı. Mavi göz bu ailenin genetiğinde olmalı ki Pablo’nun da iri mavi gözleri vardı. Elindeki fırlatma bıçağını parmaklarının arasından çevirirken keyifle beni izliyordu.

“Leonard şu zamana kadar nasıl fişini çekmedi, anlamış değilim.” Tam karşımdaki sandalyeye oturup gevrek gevrek sırıttı. “Oysaki bir yumrukluk canın var.”

Başımdan aşağıya bir kova su döktükleri için su damlacıkları yüzümden aşağı süzülüyordu. “Neden ellerimi çözmüyorsun?” Beni küçümsüyordu ama bir tehdit olarak görmeseydi beni bu sandalyeye bağlamazdı. “Beni çöz de kimin bir yumrukluk canı olduğunu birlikte görelim.”

“Tek yapabileceğin bu mu?” Bıçağı bir tur daha parmaklarının arasından çevirip güldü. “Sözlerinle beni kışkırtmaya çalışmak dışında başka ne maharetlerin var?”

“Kışkırtmak mı?” Kahkaha atarak başımı iki yana salladım. “İnan bana seni kışkırtmak isteseydim o sandalyede böyle rahat oturamazdın. Abisine yaltaklanmaya çalışan bir asalağı zerre kadar önemsemiyorum.”

Yavaşça ayağa kalktığında yüreğime korku salmak ister gibi bana doğru ağır adımlar attı. “Ortağın senin için gelene kadar belki de beni biraz eğlendirebilirsin.” 

Üzerime eğilip çenemi sıkarak başımı sertçe kaldırdı. “Sanata ilgi duyduğumu biliyor musun?” Bıçağın ucunu yanağımda gezdirmeye başlayınca tenime değen soğuk metal ürpermeme neden olmuştu.

Pablo gözlerimin içine bakarak bıçağın keskin tarafını biraz daha yanağıma bastırdı ama henüz tenimde bir kesik açmamıştı. “Erkekleri baştan çıkartan şu güzel suratından bir şaheser yaratabilirim.”

Kafamı sertçe arkaya çekerek onun tutuşundan kurtuldum ve ayağımı kaldırdığım gibi bacak arasına çok güçlü bir tekme attım. “O bıçağı hayalarında kullanmamı istemiyorsan siktir git başımdan!” Gerekmedikçe ağzımı bozmazdım ama bazen bu gerçekten gerekiyordu.

Bacak arasına yediği tekmeyle dizlerimin önüne düşüp acıyla inledi. Çok sert vurduğum için yüzü kıpkırmızı kesilirken ellerini malum yerine bastırmıştı. Ayaklarımı da bağlamamaları onlar için büyük bir hataydı. Pablo yerde hırıltılı sesler çıkartırken sıktığı dişlerinin arasından, “Seni altımda inlettiğimde bana bulaşmaman gerektiğini daha iyi anlayacaksın!” diye bağırdı.

Kendini toparlamasına izin vermeden ayakkabımın topuğuyla suratına tekme attım. Onu yüzüstü düşürdüğümde kınayan bakışlarım bu durumda bile alaycıydı. “Boş tehditler savurmak dışında bana hiçbir şey yapamazsın.”

Pablo’nun işaretiyle bir adam arkama geçip saçlarımı yumruğuna dolayarak başımı sertçe kaldırdı. Boynum arkaya doğru gerildiğinde Pablo kendini toparlayarak ayağa kalkmıştı ama bacak arasında yoğun bir sızı olduğuna emindim. Bunun siniriyle yüzüme öyle bir tokat attı ki sadece burnum kanamakla kalmadı, aynı zamanda kulak zarımı patlatmış gibi sol kulağımda yoğun bir çınlama meydana geldi.

“Hepsi bu mu?” Burnumdan akan kanlar ağzıma dolarken kahkaha attım. “Elleri bağlı bir kadına vurman seni daha mı erkek yapıyor?” Ağzımdaki kanları suratına tükürdüm. “Daha iyi işkence metotların yoksa git başımdan!”

Son aylarda o kadar çok şey yaşadım ki Pablo’nun beni kaçırması başıma gelenlerin yanında en hafifiydi. Sadece Leonard değil, beni masada istemeyen diğer liderlerde kuyumu kazıp duruyorlardı. Hep farklı maşalar kullanarak beni öldürmeye çalışıyorlardı. Artık bu tür şeyler rutinim haline geldiğinden eskisi gibi beni etkilemiyordu.

Bir yerimi kırmadığım sürece diğer şeyleri pek sorun etmiyordum. En son Beşir’in adamları beni ele geçirmek için Asaf’ı kaçırmıştı. O gün gerçekten az kalsın ölüyorduk çünkü Asaf’ın tutulduğu yerde bomba düzeneği vardı. İkinci katın balkonundan atlamaktan başka çaremiz kalmamıştı. O gece bacağımı kırdığım için Çağıl Kalender’in düğününe katılamamıştım.

Duyduğuma göre Gurur bir tek Çağıl’ın düğününde görülmüş, hemen sonra yine ortadan kaybolmuştu. Anlaşılan o ailede bir tek Çağıl’a kızgın değildi yoksa onun düğününe gelmezdi. Annem beni temsilen düğüne gitmişti, dediğine göre Gurur çok değişmiş. Yeğeninin düğününde olmasına rağmen tek başına bir masaya oturmuş ve yanına kimseyi yaklaştırmamış.

Hâlâ Melek’in yasını tuttuğu için Çağıl’ın düğününde ne oynamış ne de tebessüm etmiş. Rakısını yudumlayarak bir süre o masada kalmış, daha sonra da kimseye tek kelime etmeden oradan ayrılmış. Gurur’u son görüşümün üzerinden o kadar çok zaman geçmişti ki nasıl olduğunu merak ediyordum.

Yanağıma çarpan yeni bir tokatla en ağır şekilde düşüncelerimden sıyrıldım. Ona söylediğim birkaç cümlenin siniriyle Pablo bana tekrar vurduğunda bir anda dışarıda silah sesleri gelmeye başladı. Nihayet! Vurduğu yanağım kor gibi yanarken ona bakarak güldüm. “Beklediğin misafirin geldi, neden ortağımı karşılamaya gitmiyorsun?” 

Umarım bu gelenler Asaf ve adamlarıdır çünkü benim ekibimin kurtarma konusunda çok sıra dışı taktikleri vardı. Son seferimizde onlar yüzünden az kalsın havaya uçuyordum. Bomba uzmanı bile değilken Nihat’ın o kabloları kesmeye kalkışması büyük bir faciayla sonuçlanabilirdi.

Dışarıdaki silah sesleriyle Pablo ve adamları odayı terk edince sonunda rahat bir nefes alabildim. Yanına aldığı kiralık adamlarla gerçekten Asaf’ı alt edebileceğini mi düşünüyordu? Başımı çevirip camdan dışarıya bakınca havanın çoktan karardığını gördüm. Kollarımı kıpırdatarak arkamda bağlı duran ellerimi çözmeye çalıştım ama ipler çok sağlamdı.

Öleceksem bile bu daha güçlü birinin elinde olmalıydı. Bu alemde kimse Pablo Salazar’ı insan yerine koymuyordu ki. Ona karşı kaybedersek çok gülünç bir duruma düşerdik. Pablo odaya girene kadar ciddi ciddi endişelenmeye başlamıştım ama suratındaki korkuyu görünce rahatladım. Bizimkilere karşı kaybediyor olmalı ki o eski rahatlığından eser kalmamıştı.

Bu gece hiç olmazsa Leonard’a benim öldüğümün haberini vermek istediğinden hemen belindeki silahı çıkardı. Peşinden birileri geliyor olmalı ki hiç vakit kaybetmeden silahını alnıma dayadı. Kaçmak için fazla zamanının kalmadığını bildiği için parmağı hemen tetiğe gitmişti. “Seni babanla kavuşturduğum için bana sonra teşekkür edersin!” 

Tam beni vuracaktı ki kapı gürültüyle açıldı. Pablo arkasını döner dönmez üst üste patlayan silahla neye uğradığımı anlayamadım. Az kalsın beni öldürecek olan bu adam bir anda ayaklarımın önüne yığılmıştı. Şoke olmuş bir halde onun kanlar içinde kalan bedenine bakıp başımı yavaşça kaldırdım. Elinde silahıyla kapının önünde duran Asaf’ı görünce mutlulukla gülümsedim. Zamanlaması bundan daha iyi olamazdı. 

Yüzüne sıçrayan kanların daha fazlası gömleğindeydi ama o kanlar ona ait değil gibiydi. Beni bulmak için çok acele etmiş olmalı ki nefes nefese kalmıştı. Eğer bir saniye bile geç kalsaydı şimdiye ölmüş olacaktım. Asaf bu gece bir kez daha hayatımı kurtarmıştı. Üzerindeki kanları işaret ederek, “Ne bu halin?” diye sordum.

Hızlı adımlarla bana doğru yürürken sinirden güldü. “Yokluğunda kendimi biraz dağıttım.” Kahkaha attım.

Asaf hemen arkama geçip iplerimi çözdü. Kolumdan tutup beni yavaşça sandalyeden kaldırdığında sık sık kapıyı kontrol ediyordu. Eğer Pablo’nun adamlarından biri içeri girerse diye tetikteydi. Baştan ayağa beni kontrol ederken iyi olup olmadığımdan emin değildi. “Yürüyecek durumda mısın?”

“İdare ederim ama az önce kimi öldürdüğünün farkında mısın?” Delik deşik ettiği adamı gösterdiğimde yüz ifadem sıkkındı. “Leonard’ın kardeşi Pablo’yu öldürdün.” Leonard bunu duyduğunda küplere binecekti.

“Pablo mu yoksa Tablo mu, sikimde değil.” Eğilip onun yerdeki silahını alarak bana uzattığında kaşları çatıktı. “Leonard piçini uyarmıştım, saçının teline zarar vereni yaşatmam!” Bence artık bunu bilmeyen kalmamıştı. Bizden daha iyi birbirini kollayan bir ikili yoktu. Tabii Karun ve Duha’yı saymazsak…

Dışarıdaki çatışma büyümüş olmalı ki silah sesleri artınca hemen kapıya doğru yürüdüm. “Önce şuradan çıkalım ortak, sonrasına bakarız elbet.”

Tam kapıdan çıkacaktım ki üzerime yağan kurşun yağmuruyla hemen kendimi yeniden içeri attım. Duvarın arkasına saklanırken umutsuz bakışlarımı Asaf’a çıkardım. “Koridoru tutmuşlar, buradan tek parça halinde çıkacağımızı hiç sanmıyorum.”

Asaf balkon kapısına bakınca gözlerinde beni endişelendiren bir parıltı belirdi. Dudağının köşesi belli belirsiz kıvrıldığında daha şimdiden beni korkutmaya başlamıştı. “Dert değil, hallederiz ortak.” Başımdan aşağıya buz gibi sular döküldü. Umarım düşündüğüm şeyi düşünmüyordur.

Bana balkon kapısını gösterince itiraz ederek saklandığım duvara biraz daha sindim. “Oradan atlamayacağım.” Yine bir yerlerim kırılsın istemiyordum.

“Adamlar birazdan içeri girerse ikimizde ölürüz!” Asaf yanıma gelip kolumdan sürükleyerek beni zorla balkona çıkardı. “Fazla vaktimiz yok, atlıyoruz.”

Aşağıya bakınca korkudan az kalsın çığlık atacaktım. “Dördüncü kattayız!”

Kaçmayayım diye elimi sıkıca tutarken beni balkonun korkuluklarına yaklaştırdı. “Bunu daha önce de yaptık, Farah.”

“Ama o zaman ikinci kattaydık!”

“Ha iki ha dört, ne fark eder?”

“İkinci kattan atlarsan en iyi ihtimalle birkaç kemiğin kırılır ama dördüncü kattan atlarsan net ölürsün!”

“Güzel.” Böyle bir durumda bile gülerek parmaklarını benim parmaklarımın arasından geçirdi. “Hiç olmazsa yalnız ölmeyeceğim.”

“Biriyle ölmek istediğinde önce ona da fikrini sormalısın!” Ciyaklar gibi bir ses çıkartıp elimi ondan kurtarmaya çalıştım ama parmakları mengene gibi elimi sarmıştı. “Ben bu ölüm şeklini hiç romantik bulmadım, bırak beni!”

Adamlar içeri girince Asaf kaşlarını çatarak ikimizi de öne çekti. “Vaktimiz kalmadı!” Tam kendiyle birlikte beni de aşağıya düşürecekti ki omzumun yakınında vızıltıyla bir kurşunun geçtiğini hissettim.

Duyduğumuz gürültülerle Asaf’la aynı anda başımızı çevirdik. Peşimizden gelen adamlar daha balkona adım atmadan hepsi kapının önüne yığılmıştı. Biri onları kuş gibi avlayarak balkona çıkmalarına engel oluyordu. “Zaza!” dediğimde yaşadığım sevinç sesime yansıyordu. Zaza yine tam vaktinde yardımıma yetişmişti.

Hemen Asaf’la yere eğilip sırtımızı balkonun mermerine yasladık. Elimizdeki silahları sıkıca tutarken gözlerimizi balkon kapısından ayırmıyorduk. Şu an için balkonda kapana kısılmıştık. Hiç sanmıyorum ama eğer Zaza’nın gözden kaçırdığı biri olursa onu biz vurmalıydık. Bizim çocuklar koridoru temizleyene kadar burada beklemekten başka çaremiz yoktu.

Asaf homurdanır gibi bir ses çıkartıp elindeki silahı biraz daha sıktı. “Burada kurtarılmayı bekleyeceğimize atlamalıydık.”

“Konuşmuyorum ben seninle!” Az önce bana yaşattığı şeyin şokunu hâlâ atlatamadığım için omzumla onun omzuna sertçe vurdum. “Zaza olmasaydı bizi dördüncü kattan aşağıya atacaktın!”

Tam bir şey söyleyecekti ki çatık kaşlarla dik dik ona baktım. “Beni bulman neden bu kadar uzun sürdü?” Pablo bir tokat daha atsaydı burnumu kırabilirdi, ikinci kez estetik ameliyatı geçirmek istemiyordum.

İki bölge lideri küçücük bir balkona saklanıp adamlarımızın işini yapmasını beklerken Asaf’ta aynı terslikte bana bakıyordu. “Peşinden geleceğimi bildiğin için mi, seni kaçırmalarına izin veriyorsun?”

“Her kaçırıldığımda kaç yumruk yiyorum, haberin var mı senin? İnan bana bunun güzel hiçbir yanı yok.” Hatırladıklarımla iğneleyici bakışlarımı ona kenetlediğimde evin içinde resmen top tüfek patlıyordu. “Ayrıca şu zamana kadar ben seni daha çok kurtarmışımdır.”

Burnumdan akan kanları silmem için bana mendilini uzatırken yüksek sesle güldü. “Beni rehin aldıklarında bana vurmaya cesaret edemiyorlar.” Bende bunu anlamıyordum. Bu insanlar onu kaçıracak kadar cesaretliydi ama ya kurtulursa ve başımıza bela olursa diye Asaf’a elini bile sürmüyorlardı. Onu bir odada bekletmek dışında hiçbir şey yapmamaları gerçekten çok komikti.

“Kadın olduğum için beni küçümsemeyi hiç bırakmıyorlar.” Önüme döndüğümde sesim homurdanır gibi çıkmıştı. “Yoksa her kaçırdıklarında neden özellikle bana şiddet uygulasınlar ki.”

“Senin sorunun kadın olman değil, o uzun dilin. Onları nasıl kışkırtıyorsan her defasında seni bu hale getiriyorlar.” Bu konuda haklı olabilirdi.

Birkaç kişi daha odaya girdi ama onlar balkona bile çıkamadan Zaza onları da alnından vurmuştu. İkimizin de hiç enerjisi olmadığından buradan çıkıp tehlikenin içine atlamadık. Adamlarımız evi temizlerken sırtımızı balkon duvarına yaslayıp ayaklarımızı uzattık. Bazen kurtarılmayı beklemek insanı daha az yoruyordu. 

Asaf cebindeki sigara paketini çıkartıp kendi için bir sigara yaktı. Paketi bana uzattığında başımı iki yana salladım. “Şu şeyi benden uzak tut.” 

En son Gurur kaza geçirdiğinde sigara içmiştim ve o gece içtiğim sigaraların bir sayısı yoktu. Tüm kotamı orada doldurduğum için bir daha hiç sigara içmedim ve içmeyi de düşünmüyordum. Sigara ve alkol nefret ettiğim şeylerin başında geliyordu, ikisinden de uzak durmaya çalışıyordum.

On dakika daha beklediğimizde nihayet silah seslerinin sonu gelmişti. Bir an hiç bitmeyecek sanmıştım. Esvet ve Kılıç odaya girdiğinde oturduğum yerden onları görebiliyordum. İkisi de fazla efor harcamaktan nefes nefese kalmıştı. Şaşırtıcı bir şekilde bu gece uyumlu giyinmişlerdi. Kılıç’ın üzerinde siyah bir gömlek ve siyah pantolon vardı. Gömleğinin kollarını birkaç kat yukarı topladığından bileklerine sıçrayan kanı görüyordum.

Terlediği için siyah saçları nemliydi, yüzünde de kan lekeleri vardı. Esvet onun yanında yürürken o da siyahlar içindeydi. Böyle operasyonlarda rahat giyinmeyi sevdiği için üzerinde siyah, sporcu atleti vardı ve siyah bir şort. Bacağına taktığı deri bandanada üç tane fırlatma bıçağı vardı. Esvet’in de boynunda kan lekeleri vardı.

İkisi ellerinde silahlarını tutarak balkona çıktıklarında ne kadar uyumlu göründüklerinin farkında değillerdi. Esvet balkon kapısının önünde dikilip önce Asaf’a, daha sonra da bana bakıp güldü. “Allah keyfinizi arttırsın. Biz dışarıda canımızı ortaya koyarken siz burada oturuyor musunuz?”

“Kaç saat bir sandalyede orta düzeyde işkence gördüm, haberin var mı?” Bedenimin görünmeyen yerlerinde birçok yumruk izi vardı. Savunmamı yaparak omuz silktim. “Biraz tembellik yapmaya hakkım var.”

Asaf sigarasını içerken o da rahatlığından ödün vermedi. “Yanımdaki baş belasına ulaşmak için attığım yumrukların sayısı yok.” Parmaklarının eklem yerlerindeki yaralar onun bu sözlerini doğruluyordu. “Arada tembellik yapmak benim de hakkım.”

“Daha fazlası gelmeden gidelim şuradan.” Kılıç yanıma gelip kalkmam için bana elini uzattı. “Yengem evde deliye döndü.” Sırf bu yüzden eve gitmeyi hiç istemiyordum.

Kılıç’ın yardımıyla ayağa kalktığımda Asaf hiç keyfinden ödün vermeden hâlâ sigarasını içiyordu. Esvet onun tepesinde dikilerek dalga geçercesine başını omzuna doğru yatırdı. “Kalkmak için senin de yardıma ihtiyacın var mı?” Gülmemeye çalışarak Asaf’a elini uzattı. “Kaldır o kıçını, Yunan Tanrısı.” 

Ona sürekli böyle dediğimiz için Asaf gülerek sigarasını yere bastırdı. “Kendim kalkabilirim.”

Esvet’in elini tutmadan ayağa kalkmıştı. Leyla’yla olanlardan sonra hiçbir kadına haddinden fazla yaklaşmıyordu. Onunla aramızda abi-kardeş ilişkisi olduğundan bir tek bana yakın davranıyordu. Yine birileri tarafından yanlış anlaşılmak istemediğinden benim bile elimi gerekmedikçe tutmazdı.

Odadan çıktığımızda her yerde bir cesetle karşılaştık. Cesetlerin arasından geçerek yürürken ne yazık ki ölen sadece karşı taraftan birileri değildi. Bizden de çok kayıp vardı. Adamlarımız bize ait olanları taşıyıp evden çıkardılar. Hak ettikleri şekilde gömüleceklerdi. Ölümle iç içe bir hayat sürdüğümüzden hepimiz başımıza geleceklerin bilincindeydik. 

Bugün kurtulmuş olabilirdik ama bir dahaki sefere bu kadar şanslı olacağımızın bir garantisi yoktu. Dışarı çıktıktan sonra evi ateşe verip buradan ayrıldık. Asaf’la bir arabanın arka koltuğunda otururken ikimizde kayıp giden yolu izliyorduk. Telefonum yanımda değildi ama bizim çocuklar annemi arayıp ona iyi olduğumu söylemiştir. 

Arabanın içindeki sessizlik çok boğucu olduğundan başımı çevirip Asaf’a baktım. Mavi gözleri camdan dışarıya bakarken yine çok durgun görünüyordu. Ne zaman sessizleşse Aksa’yı düşündüğünü biliyordum. “Kuzenimden hâlâ bir haber yok mu?” Aylardır Aksa’yı aramayı hiç bırakmamıştım ama onu hiçbir yerde bulamıyordum.

“Onu hiç aramadığım için kuzeninin nerede olduğunu bilmiyorum ve bilmekte istemiyorum.” Bana yine yalan söylerken benimle göz kontağı kurmamıştı. Tıpkı benim gibi onun da aylardır her yerde Aksa’yı aradığını iyi biliyordum ama ona çok kızgın olduğundan bunu itiraf etmiyordu.

“Acaba başına bir iş mi geldi?” Bunu düşünmekten kendimi alamıyordum. “Aksa bir buçuk yıl boyunca beni habersiz bırakacak biri değildi.”

“O yine ve yine kendi isteğiyle gitti, Farah.” Saklamaya çalışıyordu ama en çok canını bu yakıyor olmalı ki mavi gözlerinde hüzün vardı. “Geri dönmesini istememin tek nedeni artık ondan boşanmak.” Kaşlarını çattığında dizinin üzerinde duran elini tüm gücüyle sıkıyordu. “Çekip gittiği için davamız çelişkiye döndü, onu temsil edecek bir avukatta tutmadığından ondan boşanamıyorum!”

“Boşanma davasını ne zaman açtın? O gittikten sonra, değil mi?” Bundan emin olmak ister gibi meraklı bakışlarımı ona yönelttiğimde başını iki yana salladı. “O gün onunla tartışmamızın nedeni tam olarak buydu, davayı Salazarlar onu kaçırmadan birkaç saat önce açmıştım.”

Burun kemerini sertçe sıkarak hafifçe öne eğildi. “Boşanmak konusunda ciddi olduğumu görünce gereksiz yere bir tartışma çıkardı, hemen sonra da yanına hiç koruma almadan evden çıkmıştı.” Nefesini sertçe vererek elini yan tarafına indirip yeniden yumruk yaptı. “Gerisini zaten biliyorsun.”

“Aksa bu yüzden gitti!” Fark ettiğim şeyle afallamıştım. “O kızın kafasının nasıl çalıştığını iyi bilirim, boşanmayı durdurmasının tek yolu ortadan kaybolmasıydı.” Kuzenimin sıra dışı taktiği sinirlerimi bozduğu için kendimi tutamayıp kahkaha attım. “Bahse varım davayı geri çekersen eve dönecek.”

Aksa’nın gitme nedeninin bu olma ihtimali bile Asaf’ı kızdırmaya yetmişti. Omzunun üzerinden bana baktığında yüz ifadesi ürkütücü derecede sertti. “Bu yüzden gittiyse bir daha karşıma çıkmasa iyi eder! Bir insan boşanmak istemiyorsa nedenleriyle birlikte bunu karşısındakine söyler, çekip gitmez!” Başını iki yana sallayarak önüne döndü. “Benimle evlenmeyi zaten hiç istememişti, gitme nedeni bu olamaz.”

“O sana sırılsıklam aşık, Asaf.” Kendiliğinden anlamadığı için birinin artık bunu ona söylemesi gerekiyordu. “Aksa seni seviyor ama her şeyi batırdığı için bunu nasıl düzelteceğini bilmiyor. Senden boşanmaktansa çekip gitmesi olağandışı bir hareket değil.”

Aksa’nın onu sevebileceğine o kadar ihtimal vermiyordu ki söylediklerime zerre kadar inanmamıştı. “O benim dışımda herkesi sevebilir, Farah ama beni asla.” 

Bundan emin bir şekilde iç çekerek bakışlarını tekrar camdan dışarıya çevirdi. “Benden nefret ediyor ama bu evliliği bitirmek için geri dönmüyor. Ne yapmaya çalıştığını hiç anlamıyorum.”

“Yanılıp yanılmadığımı anlamanın bir yolu var.” Yumuşak bir sesle konuşup koluna dokundum. “Davayı geri çek, eğer Aksa dönmezse bir daha sana ondan bahsetmeyeceğim.” 

Kaşlarını çatarak tam itiraz edecekti ki konuşmasına izin vermeden, “Davayı geri çekerek kaybedeceğin hiçbir şey yok,” dedim hızlıca. “Sonra istersen ona tekrar boşanma davası açabilirsin. Haklı olup olmadığımı görmek istemez misin?” Usul usul kanına girerken onu ikna etmek için gülümsedim. “Davayı çektiğinde Aksa geri dönerse demek ki ben haklıyım, boşanmamak için kaçıp gitti.” 

Gözlerinin içine bakarak sırıttım. “Bir kadın boşanmak istemiyorsa bu kocasını sevdiği anlamına gelir. Gerçekten bunu görmek istemez misin?” Tek kelime etmediğinde söylediklerimi ciddi ciddi düşünmeye başladığını anladım.

Bir süre sessizleşti fakat daha sonra telefonunu çıkartıp birini aradı. Telefonu kulağına yaslayıp, “Yarın ilk iş boşanma davasını geri çek,” dediğinde gülümsedim. Aksa’nın geri dönüp dönmeyeceğini görmek için avukatını aramıştı. 

Umarım inatçı kuzenim beni haksız çıkarmazdı.

***

Pablo’yla son yaşadığım olayın üzerinden birkaç gün geçmişti ve Leonard şu ana kadar sessizdi ama yakında tekrar atağa geçeceğine emindim. Kardeşinin intikamını almadan durmayacağını bilecek kadar onu tanıyordum. Bugün Sonat beni arayıp buluşmak için çok ısrar etmişti. Masada verdiği o oydan sonra onunla görüşmeyi tamamen kesmiştim.

Liderleri ilgilendiren toplantılar dışında Sonat’ı hayatımdan çıkarmıştım ama bugün arayıp mutlaka görüşmemiz gerektiğini söylemişti. Umarım söyleyecek önemli bir şeyi vardır, buraya onun saçma bahanelerini dinlemeye gelmemiştim. Buluşmak için daha önce geldiğimiz bu deniz kenarını seçmişti. İkimizin de adamları biraz ileride bizi göz hapsine almışken bir bankta oturuyorduk.

Ona yakın olmak istemediğim için o bankın bir ucundaydı, ben diğer ucunda. İkimizin de bakışları masmavi denizdeyken, “Bunu daha ne kadar uzatacaksın?” diye sordu sıkkın bir sesle. “Bir buçuk yıl oldu, Farah. Bir oy için beni böyle mi cezalandırıyorsun?”

“Sonat seninle görüşmek istemememin nedeni verdiğin oy değil.” Ona döndüğümde tek istediğim artık peşimi bırakmasıydı. “Sana daha önce de söyledim, ben babamın sözünü çiğneyip seninle görüşeceksem sende bunun karşılığında bana Beşir’i vereceksin. Aksi taktirde bu konuşmayı uzatmanın bir anlamı yok.”

Ondan yapamayacağı bir şeyi istiyormuşum gibi öne doğru eğilerek kollarını dizlerine yasladı. Bunu yaparken yüz ifadesi çok sıkkın ve gergindi. “Onu neden bu kadar takıntı haline getirdiğini anlamıyorum.” Başını ellerinin arasına alıp sertçe sıktı. “Kendi iyiliğin için bu işin peşini bırakamaz mısın?”

“Ben vazgeçsem bile Beşir peşimi bırakır mı, sanıyorsun? Daha geçen ay adamlarını üzerime saldı.”

“Çünkü onun peşine düştüğünden haberi var!” Başını çevirip bana baktığında sinirli bakışları ben demiştimder gibiydi. “Sana ona bulaşmamanı söylemiştim.”

“Bana yardım edersen ondan kurtulabilirim.” Bunu neden yapmadığını anlayamıyordum. “O adam sadece bana değil, sana da çok işkence etti. Çocukken onun yüzünden yaşadıklarından sonra onu neden koruyorsun?”

Sırtını banka yasladığında derin derin nefesler aldığı için omuzları hafifçe sarsılmıştı. “Beşir bana büyük acılar yaşatmış olabilir ama aynı zamanda bana çok şey verdi. Tüm bu zenginlik ve sahip olduğum konumu bana sunan o.” Olamaz, Sonat içten içe onu takdir ediyordu. Ona bakınca bile bunu görebiliyordum.

Katiline sempati besleyen birinin gözleriyle bana bakıp benden onu anlamamı bekledi. “Yöntemleri yanlış olabilir ama dönüştüğüm bu adam onun eseri. Beşir olmasaydı hâlâ herkesin kolayca ezdiği, itip kaktığı o sünepe çocuk olurdum.” Dehşete düşmüştüm, Sonat’ın normal bir psikolojide olmadığını daha önce nasıl anlamamıştım?

“Tanıdığım o çocuğu bir eziğe dönüştüren zaten Beşir’di.” Bunu nasıl göremezdi, aklım almıyordu. “Sana uyguladığı sert yöntemler yüzünden kendi gölgesinde bile korkan bir çocuğa dönüşmüştün.”

İnanamayan gözlerle ona baktığımda yüzümün bembeyaz olduğuna emindim. “Önce seni paramparça edip bilinçaltını ele geçirdi, daha sonra da seni yeniden şekillendirip hep istediği veliahttı yarattı.”

Rüzgârın yüzüme savurduğu saçlarımı sertçe arkaya iterek, “Sonat onun sana ne yaptığını gerçekten göremiyor musun?” diye sordum şaşkınca. “Kendi düşüncelerini sana öyle bir empoze etmiş ki artık onun gibi düşünüyor ve onun gibi davranıyorsun.” Beşir’in bir çocuğu nasıl köleleştirdiğini benden daha iyi kimse bilemezdi. İnsanın direncini kırıp onlardan bir kukla yaratmayı çok iyi biliyordu.

Aslında Sonat’a da kızamıyordum çünkü kimse uzun süre Beşir’in yanında akıl sağlığını koruyamazdı. Onun yanında sadece bir ay kalmıştım ve etkisinden çıkmam yıllarımı almıştı. Sonat ise yıllardır onun yanındaydı, psikolojik açıdan Beşir’den kurtulması hiç kolay olmayacaktı. “Sadece benim değil, senin de iyiliğin için o adam ölmeli.” Beşir ölmedikçe Sonat onun etkisinden çıkamazdı.

“O benim bu hayattaki tek yakınım, Farah.” Kimsesi olmadığından o da yanında olan tek kişiyi kimsesi kabul etmiş olmalıydı. “O benim babam.” Eskiden Beşir’in oğlu olarak anılmaktan bile nefret ederdi ama artık bunu büyük bir gururla söylüyordu. “O da giderse geriye kimim kalır?”

Ben varım, dememi bekler gibi nefesini tutarak bana baktı ama duymak istediklerini söylemedim. Hayal kırıklığı içinde omuzları düştüğünde güldü ama gülümsemenin kaynağı yoğun bir acıydı. “Artık kendini bana yakın görmüyorsun ve bunu saklamıyorsun bile.”

“Aynı anda hem beni hem de Beşir’i hayatında tutamazsın, Sonat.” Önüme dönerek kendim için aldığım kâğıt helvanın jelatinini açtım. “Bir seçim yapıp ikimizden birine yol vermelisin.”

Kâğıt helvamdan bir ısırık aldığımda tek kelime etmeden uzun süre elimdeki kâğıt helvaya baktı. En sevdiğim atıştırmalığı onunla paylaşmamam canını yakmıştı çünkü bir şeyi çok iyi biliyordu. Sevgiyi bir kâğıt helvaya benzetirdim, birine kâğıt helva verirsem bu onu sevdiğim anlamına gelirdi. Artık onu arkadaşça bile sevmediğimi düşünmeye başladığı için sertçe yutkunmuştu.

“Bir seçim yapmamı mı istiyorsun?” Bu kararı vermek onun için hiç kolay olmadığından alnında ter damlacıkları birikmeye başlamıştı. “Babamdan vazgeçeceksem bunun bir karşılığı olmalı.”

“Ne istiyorsun?”

“Seni.” Bir anda söylediği şeyle kâğıt helva boğazıma kaçtığı için öksürmeye başladım. Anlamadım?

Bana nasıl bir şok yaşattıysa öksürmekten nefes alamamıştım. İkimizin arasında duran suyu açıp bana uzatınca hemen su şişesini aldım. Kendime gelmek için birkaç yudum içip Sonat’a baktığımda az önce ne duyduğumdan bile emin değildim. “Seni derken ne demek istedin?”

Yanlış duyduğumu söylemesini bekledim ama gözlerimin içine baka baka, “Seni istiyorum, Farah,” dedi son derece kararlı bir sesle. Sözleri net, bakışları ise ne istediğini bilen birinin keskinliğine sahipti. “Gerçekten anlamıyor musun yoksa anlamak mı istemiyorsun?”

Beni çok gerdiği için bankın kenarına doğru biraz daha kaydım. “Neyden bahsettiğini bilmiyorum.”

“Farah ben sana aşığım.” Felç geçirmişim gibi bedenimdeki tüm hareket kesildi. Sonat gerçek anlamda beni dehşete düşürerek ayağa kalkıp yanıma oturdu. Elimi avucunun içine aldığında tepki bile gösteremeyecek kadar şaşkındım.

Beni ürkütmekten korkar gibi nazikçe parmağıyla elimin üstünü okşayıp, “Farah…” diye mırıldandı sıcak bir sesle. “Yıllardır istediğim tek kadın sensin.” Bahsettiği bu yıllar kelimesi tam olarak ne kadarlık bir zamanı kapsıyordu?

Ödümü kopardığından habersiz belli belirsiz gülümsedi. “On dört yaşından beri tek düşündüğüm bir gün seni yeniden görmekti.” İliklerime kadar titredim ama mutluluktan değil, endişeden. Bu konuşma hiç iyi bir yere gitmiyordu.

Her söylediğiyle beni şaşkına çevirdiği için bir şeyler söylemek istedim ama dudaklarımı bile güç bela kıpırdattım. “Sonat-”

“Bana verdiğin sözü unutmadım,” diyerek beni susturdu. Hiç bırakmak istemezcesine elimi sımsıkı tutarken kahve gözleri geçmişi hatırlamam için beni zorluyordu. İstediği de olmuştu, ansızın hatırladıklarımla buz kesmiştim.

“Büyüyünce babam gibi olmayacağım,” diyen bir çocuğun sesi yeniden zihnimde hayat bulmuştu.

“Söz mü?”

“Söz.”

“Eğer bu sözünü tutarsan büyüyünce seninle evleneceğim.”

Bu sefer, “Söz mü?” diye soran oydu.

“Söz veriyorum, eğer büyüyünce baban gibi birine dönüşmezsen seninle evleneceğim.” Dokuz yaşındayken verdiğim bir sözü benden tutmamı mı bekliyordu?

Elimi onun avucundan çekip hemen ayağa kalktım. Nihayet az da olsa kendime gelebildiğim için ondan uzaklaşarak arkaya doğru birkaç adım attım. “Sonat sana o sözü verirken dokuz yaşındaydım, ayrıca hatırlatırım öncesinde sende bir konuda bana söz vermiştin.” Böyle bir konuşmayı gerçekten yaptığımız inanamıyordum. “Babana benzemeyeceğini söylemiştin ama tek yaptığın onun izinden gitmek.”

Kaşlarını çatarak tam bir şey söyleyecekti ki sinirlenerek başımı iki yana salladım. “Seninle evlenmeyeceğim! Benden dokuz yaşında verdiğim bir sözü tutmamı bekleyemezsin.” Buradan hemen gitmek istiyordum, tüm bu konuşmalar bir saçmalıktan başka bir şey değildi.

Söylediklerim kulağına hiç ulaşmıyormuş gibi davranıp ayağa kalktı. “Neden bana bir şans vermiyorsun?” Ne söylediğinin farkında mıydı? Daha bir saat öncesine kadar o da beni bir arkadaş olarak görüyor sanmıştım. Beni sevdiğini söyleyerek yeterince şoka uğratmamış gibi şimdi bir de şans istiyordu.

“Sonat gerçekten çok üzgünüm ama sana karşı özel hisler beslemiyorum.” Duygularını incitmeden bunu ona söylemenin bir yolu yoktu. “Tekrar birine bağlanmayı ve onun için kendimden ödün vermeyi düşünmüyorum.”

“Gurur’la yaşadığın şeyleri tekrar yaşamaktan korktuğunu biliyorum.” Tam karşımda durduğunda gözlerinde gördüğüm o yoğun sevgiyi daha önce nasıl fark etmedim, hiç bilmiyordum. “Farah seni gerçekten çok seviyorum.” Yumuşacık bir sesle konuşup üzerime eğildi. “Senin için yapamayacağım hiçbir şey yok hem de hiçbir şey.”

“Sonat gerçekten üzgünüm ama-”

“Yetmedi mi onu beklediğin?” diyerek beni susturdu. “Gurur bir daha geri dönmeyecek.”

Üzerime eğildiğinde artık bunu anlamamı ister gibi derin bir nefes aldı. “Yeğeninin düğünü için döndüğünde bile seni görmeye gelmedi.” Çenemi tutarak başımı kaldırdığında başparmağıyla çenemi yavaşça okşadı. “O seni çoktan hayatından çıkardı, artık onu beklemeyi bırak.”

“Onu beklemiyorum.”

Sonat iç çekerek üzerime eğildiğinde acı bir kabullenişle, “Onu hâlâ sevdiğini biliyorum,” dedi kısık bir sesle. “Ama artık onunla bir şansın kalmadığını anlamalısın.”

Bir adım arkaya çekilerek yüzümdeki elinin benden uzaklaşmasını sağladım. “Yeniden başlamak istemeyen tek kişi Gurur değil.” Bir daha bu konuyu açmasını istemediğimden, “Gurur’a olan sevgim biteli çok oldu,” dedim buna inanmayı her şeyden çok isteyerek. “Bana artık ondan bahsetme lütfen.”

“Pekâlâ.” Yeniden bana yaklaştığında artık gözleri daha içten ve canlı bakıyordu, Gurur istese bile onunla olmak istemediğimi anlamıştı. “Yalnızlıkla ilgili bazı korkularım ve sorunlarımın olduğunun farkındayım.” Bunun farkında olmasına sevinmiştim.

Boğazına takılan kesik bir nefesten sonra yeniden üzerime eğilerek yüzlerimizi birbirine yaklaştırdı. “Beşir’i hayatımdan çıkarmamın tek yolu senin hayatıma dahil olman.” Beni ikna etmek için yumuşak bir sesle konuşup gözlerimin en derinine baktı. “Sen Beşir’i istiyorsun, bende seni. Karım olursan onu sana teslim ederim.” 

Şaşkınlıktan ağzım bir karış açıldığında Sonat son derece ciddi bir ifadeyle, “Benimle evlenir misin?” diye sordu. Bunu gerçekten yaşıyor muydum? Tüm bunlar kötü bir şaka olmalıydı.

Ya ben derdimi ona anlatamıyordum ya da o beni anlamak istemiyordu. “Sonat evlilik çok ciddi bir konu, sevmediğim biriyle evlenemem.”

“Farah evet dediğinde hemen evlenmeyeceğiz ki, bunun bir nişanlılık süreci olacak.” Omuzlarımı tutarak yeniden üzerime eğildiğinde ne söylesem beni anlamayacak gibiydi. “Nişanlı kaldığımız sürede belki beni seversin, bunun olmayacağından nasıl bu kadar eminsin?”

Yüzlerimizi hizalamak için omuzlarını yavaşça büktüğünde baktığı tek şey gözlerimdi. “Bana bir şans verirsen kalbini kazanabilirim.”

“Ya bu olmazsa?”

“Kaybedeceğin bir şey olmaz, ayrılırız.”

“Beşir’i bana ne zaman teslim edeceksin?”

“Beni gerçekten sevdiğine emin olduğumda.” Yani hiçbir zaman!

“Bu işin bi’ oluru yok, Sonat.” Yeniden birine kalbimi açacağımı hiç sanmıyordum. “Üzgünüm ama bunu yapamam.” Beşir’i kendi çabalarımla bulmalıydım, bunun için evlilik gibi ciddi bir yola giremezdim.

Gitmek için bir adım atmıştım ki kolumu tutarak beni durdurdu. “Hemen karar vermeden önce bunu düşünmeni istiyorum.” Bu konuda hâlâ umudunu koruyarak bana gülümsedi. “Kararında değişen bir şey olmazsa seni zorlamayacağım.”

Bu konudaki kararım netti ama bir an önce gitmek istediğim için aceleyle başımı salladım. “Pekâlâ, bunu düşüneceğim,” dedikten sonra hızlı adımlarla yanından ayrıldım. Delirmiş olmalıydı!

***

Sonat’la olan o tuhaf konuşmamızın üzerinden iki gün geçmişti ve bu konudaki kararımdan değişen hiçbir şey olmadı. Aslında bu konunun üzerinde hiç durmadım, bu asla kabul etmeyeceğim bir şeydi. Ona düşündüğümü göstermek için bir gün beklemiş ve bu işin olmayacağını anlatan bir mesaj atmıştım. Umarım bir daha bu tatsız konuyu açmazdı.

İki saat süren bir toplantıdan sonra ofisime geçip bugünkü programımı gözden geçirmeye başladım. Her günüm fazla yoğun geçiyordu. Bugün şirkete beni görmeye Zaza gelmişti. Ben bir sürü evrağın içine gömülmüşken Zaza’da koltuğa yayılmış, dik dik telefonunun ekranına bakıyordu. Daha fazla dayanamayıp, “Bir sorun mu var?” diye sordum.

“Bu herif niye hâlâ bana ulaşmadı?” Kimden bahsettiğini anlamadım ama Zaza’nın yine çok sinirli olduğunu görebiliyordum. “Onunla yaptığımız o anlaşmanın üzerinden tam bir buçuk yıl geçti. Bilerek mi beni kendine borçlu bırakıyor?” 

Kaşlarını çatarak telefonu yan tarafına attı. “Artık şu bir haftalık görevi halledip onunla aramda hiçbir şey kalmasın istiyorum ama bu konuda hiçbir şey yapmıyor!” Sanırım onu bu kadar kızdıran kişinin kim olduğunu anlamıştım. Barbaros Kahhar.

“Bence tam da bu sebeple borcunu tahsis etmen için sana ulaşmıyor, üzerinde ters psikoloji kuruyor.” Elimdeki evrağı bir kenara bırakarak sırtımı rahat koltuğuma yasladım. “Seni hemen çağırsaydı bir hafta onun korumalığını yapardın ve bir daha Barbaros aklına bile gelmezdi. Bunu yapmıyor çünkü aklını meşgul etmek istiyor.”

Nihayet Barbaros’un neyin peşinde olduğunu anladığı için yüz kızartıcı bir küfür savurdu. “O piç bu kadar zeki olamaz.”

“İnan bana düşündüğünden daha zeki bir adam. Eğer öyle olmasaydı babasının koltuğuna geçtiğinde çoktan iflas ederdi.” Herkes Barbaros’u zevk düşkünü ve kabiliyetsiz bir adam olarak görüyordu ama bunlardan ibaret değildi.

Kemal ve oğulları öldüğünde insanlar Barbaros’un tüm o saltanatı birkaç yılda yerle bir edeceğine çok emindi. Onda bölge liderliği vasfı görmüyorlardı. Ancak Barbaros gerilemek yerine son bir buçuk yılda işlerini daha da büyütmüştü. Herkesi şoke edecek bir şekilde kendi bölgesini iyi yönetiyordu. Onu genelde liderlik masasında görürdüm ve o anlarda gerçekten ukala, ciddiyetsiz biriydi ama işi konusunda çok sert ve tehlikeli bir adama dönüşüyordu.

Zaza yeni bir şey söylemeye hazırlanıyordu ki masanın üstünde duran telefonum çalınca sustu. Esvet’in aradığını görünce telefonu açıp kulağıma yasladım. “Eğer yine İskender bir sorun çıkardıysa onu odasına kapat.” Bugün İskender’in nöbeti Esvet’teydi, beni bunun için aramış olmalıydı.

“Farah adamlarını hemen halamın müdavimi olduğu bu güzellik merkezine göndermelisin! Siktir, sinirden bu yerin adını bile hatırlamıyorum!”

Bir hışımla yerimden kalkıp, “Esvet neler oluyor?” diye sordum korkuyla.

“Halam biraz kendine gelsin diye onu dışarı çıkardım,” demişti ki telefonun diğer ucunda birtakım gürültüler duydum. “İskender burası bende, sen Demet halamı daha güvenli bir yere götür!” diye bağırdığında hemen kapıya doğru koştum. Başları beladaydı.

“Sayıca çok fazlalar, seni burada bırakmayacağım!” diyen İskender’in sesini duyduğumda Esvet öfkeyle bağırdı. “İstedikleri ben değilim, halamın peşindeler! Oyalanmayı bırak ve götür onu buradan!” Kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpmaya başlamıştı. Birileri annemin peşinde mi?

Koşarak ofisten çıktığımda Zaza’da hemen arkamdaydı. “Kılıç’ı ara tüm adamlarımızı Esta Beauty Center’a göndersin!” diye bağırdığımda Zaza aceleyle telefonu çıkardı. Asansörün düğmesine üst üste basarken korkudan parmaklarım titriyordu. “Esvet bir şey söyle, annem iyi mi? Neler oluyor orada!”

Telefon kapanınca Esvet’i aradım ama açmıyordu, bu sefer İskender’i aradım fakat o da telefonuna bakmadı! Asansörün kapıları açılınca Zaza’yla hemen içeri girip otoparkın düğmesine bastık. Dışarıdaki adamlarımı arayıp hazır olmalarını, şirketten ayrılacağımı bildirdim. Eğer bu da Leonard’ın işiyse bu sefer yemin ederim ona acımazdım.

Onu öldürmek için bu yılın eylül ayını, yani babamı gömdüğüm tarihi bekliyordum ama eğer anneme dokunursa eylüle kadar bile beklemezdim! Otoparka indiğimde tüm adamlarım arabaların yanında beni bekliyordu. Hiç vakit kaybetmeden yola çıktığımızda stresten bir ayağımı yere vurup duruyordum. 

“Şu arabayı daha hızlı sür!” diye bağırdığımda şoförüm biraz daha gaza yüklendi.

“Sakin ol, Kılıç’la konuştum şimdi.” Zaza beni yatıştırmak için koluma dokunarak korkularımı dağıtmaya çalıştı. “Oraya yalnız gitmemişler, Kılıç ve adamlarımızda yanlarındaymış. Kılıç adamlarla birlikte dışarıda kalmış, Esvet onu aradığında o esnada başka biriyle konuştuğu için onun telefonuna bakamamış. Ben arayınca haberi oldu, adamlarımızı da alıp çoktan içeri girmiştir.” Umarım Kılıç tam zamanında müdahale edip bizimkileri sağ salim oradan çıkartırdı.

“Annem orada.” Çaresizlik hissiyle dolduğumda elimi sımsıkı sıkarak bu duygudan kurtulmaya çalıştım. “Ya Kılıç zamanında yetişemezse?”

Annemi de kaybedersem yaşayamazdım, o bana kalan tek şeydi. Onu aramayı istiyordum ama tüm o hengamenin içinde telefonumu açamazdı. Gözlerimden süzülen birkaç damla yaşla, “Çok korkmuş olmalı,” diye fısıldım. “Başı belada ama ben onun yanında değilim!”

“Farah kendini suçlamayı bırak.” Zaza kolumu sıkarak ona bakmamı sağladı. “Demet yenge ilk kez böyle bir durumun içinde yer almıyor. O da bu tehlikeli dünyanın bir parçası ve bununla başa çıkabilir.” Hayır, annem bu dünyanın içinde olabilirdi ama bunun bir parçası değildi. Babam hayattayken onu hiç tehlikeye atmamıştı, babam varken annem bir kez bile saldırıya uğramamıştı.

Tüm bunlar benim yetersizliğimden kaynaklanıyordu. Hiçbir zaman babam gibi ailesini koruyan iyi bir lider olamayacaktım. Güzellik merkezine gelene kadar ölüp ölüp dirilmiştim. Hayatımın en stresli ve korku dolu anlarından biriydi. Defalarca bizim çocukları aramıştım ama hiçbiri telefonuna bakmıyordu, Kılıç bile! 

Bu da daha çok endişelenmeme neden oluyordu. Annemi görmedikçe iyi olacağımı hiç sanmıyordum. Annemin bir zamanlar sıklıkla geldiği ama babamın ölümünden sonra neredeyse hiç uğramadığı güzellik merkezine yaklaşmıştık. Bir an önce annemin yanında olmak istiyordum. Telefonum çalınca Kılıç’ın aradığını görüp hemen açtım. “Demet yenge ve diğerleri iyi.” Duymak istediğim tek şeyi söyleyerek bana dünyaları vermişti.

“Annem gerçekten iyi mi?” Kendi gözlerimle görmedikçe buna ikna olamayacaktım.

“O iyi, Farah. Güzellik merkezine gitmene gerek yok, karakola gidiyoruz.”

“Neden?”

“Bizimkiler saldırıya uğradığında iki tarafta da silahların patlamaması iyi bir şey.” Sıkıntı içinde nefesini vererek, “Ama çıkan kavgada Esvet ve İskender çok fazla kişiyi yaralamış,” dedi. “İçeri girdiğimde oradakiler çoktan polisleri aramış. Seni aramak için yanımdaki memuru zor ikna ettim ama artık kapatmalıyım.”

“Kılıç bekle!” dedim aceleyle. “Annem yanınızda mı?”

“Öndeki polis aracında. Farah o gerçekten iyi, bizi hangi karakola götürdüklerini öğrenip seni tekrar ararım,” dedikten sonra telefonu kapatmıştı. Annem iyiydi, şükürler olsun ki başına bir şey gelmemişti.

Zaza merakla bana bakınca, “Sanırım tutuklanmışlar,” dedim. “Hangi karakola gittiklerini öğrenince onları çıkartırız.” Kuzenime küçük bir açıklama yaptıktan sonra avukatım Veysel amcayı aradım. Bugün yaşanan saldırıda neler olduğunu henüz bilmiyordum ama bizimkileri serbest bırakmak için iyi bir avukata ihtiyacımız olacaktı.

On dakika sonra Kılıç beni tekrar aramıştı ve hangi karakolda olduklarını söylemişti. Bu herif ilk aradığında neden yanındaki memura karakolun ismini sormadı ki? Anlaşılan tüm o olanlardan sonra bu aklına gelmemişti. Veysel amcayı onların tutulduğu karakola yönlendirdikten sonra bizde yola çıkmıştık. Baskın yapar gibi peşimde sayısız adamla karakola gelmek berbat bir fikirdi.

Adamlarımı dışarıda bırakıp Zaza’yla içeri girip emniyet müdürüyle görüşmüştüm. O bana kısaca olanları anlatmıştı. İki tarafta da ölümcül yara yoktu ama Esvet ve İskender karşı taraftaki adamların birkaç kemiğini kırmıştı. Onları hastaneye sevk etmişlerdi, tedavilerinden sonra ifadeleri alınacakmış. Ne yazık ki Esvet ve İskender bir süre daha içeride kalacaktı.

Yaraladıkları adamların da ifadeleri alınmadan serbest bırakılmayacaklardı. İş emniyete taşınınca bu tür prosedürler kaçınılmazdı. Kuzenlerim bugün savcılığa sevk edilecekti, savcılıktan çıkan karar onların akıbetini belirleyecekti. Haklarında çok fazla şikâyet vardı, umarım tutuklu yargılanmazlardı. Kavga esnasında güzellik merkezindeki çok fazla eşyaya zarar vermişler. AVM sahipleri de onlardan şikayetçiydi.

Avukatlarım hepsine tek tek ulaşıp tüm zararlarını karşılayacaktı. Gerekirse daha fazlasını öder, şikayetlerini geri çekmeleri için onları ikna ederdim. Onları serbest bırakmak için avukatlarım ve Veysel amcanın bu konuda elinden gelenin en iyisini yapacağını biliyordum. Görgü tanıkları annemin aleyhine herhangi bir şey söylemedikleri için annemi birazdan serbest bırakacaklardı.

Emniyet müdürü Namık Bey’in odasında sabırsızca annemi bekliyordum. “Farah!” Annemin sesini duyunca hemen arkamı döndüm. 

Yanında bir polis memuruyla kapının önünde dikilirken beni görünce gözleri dolmuştu. Aceleyle ayağa kalktığımda baştan ayağa onu süzdüm. Gerçekten iyi olduğunu görünce nihayet kalbim huzur bulmuştu. “Beni çok korkuttun anne.” 

Ona doğru yürüyüp sımsıkı sarıldım. O güzel kokusunu içime çekince stres altındaki bedenim gevşemeye başlamıştı. “Sana bir şey olacak diye aklım çıktı.”

Sarılışıma karşılık verdiğinde sitem eder gibi çıkan sesi ağlamaklıydı. “O adamlar bir anda ortaya çıkınca seni bir daha göremeyeceğimi düşündüm.”

“Hepsi geçti.” Onu sakinleştirmek için daha sıkı sarılıp tüm korkularını kollarımın arasında bıraksın istedim. “Sen iyisin ya, başka hiçbir şeyin önemi yok.” İyi olduğuna ikna olana kadar uzun süre ona sarılmıştım. Bir süre sonra annemi oradan çıkardım. Arabaya geçtiğimizde endişelenerek bana karakolu gösterdi. “Esvet ve İskender’e ne olacak?”

“Saldırıya uğrayan onlardı, karşılık vermeleri nefsi müdafaa sayılır. Savcılığın onlar hakkında tutuklama kararı çıkartacağını sanmıyorum. İşletme sahiplerinin zararını karşıladıktan sonra onlar da şikayetini çekecektir.” Ona tebessüm ederek yüzüne gelen saçını kulağının arkasına sıkıştırdım. “Birkaç güne kalmadan serbest kalırlar.”

Annem ne hatırladıysa güldü. “Bu İskender’in hiç hoşuna gitmeyecektir.” Gülüşü kaybolduğunda başını çevirip tekrar karakola baktı. “Esvet’le ikisi hayatlarını ortaya koyarak beni korudular. Bundan sonra İskender balıklarımı yakaladığında ona kızmayacağım.”

Gülümseyerek onu kollarımın arasına çekip saçlarımın tepesine bir öpücük kondurdum. “Bugün çok zor şeyler yaşadın, biraz dinlenmen için eve gidelim.” Bana yansıtmamaya çalışıyordu ama orada çok korktuğunu biliyordum.

Karakoldan ayrılıp eve dönmek için yola çıktığımızda yol boyunca annem hiç konuşmamıştı. Yaşadıkları onun için çok ağır şeyler olduğundan onu konuşturmaya çalışmadım. Başını omzuma yaslayıp yol boyunca susmuştu. Eve geldiğimizde uyuyacağını söyleyip odasına çıkmıştı. Daha fazla dayanamadığım için peşinden gidip, “Anne kimdi onlar?” diye sordum. “Saldırganların kime çalıştığı hakkında bir fikrin var mı?”

Kılıç gereken araştırmayı çoktan başlatmıştı. Bu işin arkasında kimin olduğunu bulacaktım. “Beşir’in adamlarıydı.” Annemin bir anda söyledikleriyle beynimden vurulmuşa dönmüştüm. “Emin misin?”

Yatağının kenarına oturduğunda omuzları çöktü. Yıllardır Beşir’i görmüyordu, bir gün tekrar onunla karşılaşma ihtimali bile titremesine neden olmuştu. “Oradaki bir adamın söylediklerini duydum, Farah. Yanındakine kadına dokunmayın, Beşir onu canlı istiyor, dedi.” Yüzü kireç gibi solduğunda korku içinde yutkundu. “O adamın peşimi bıraktığını sanıyordum.”

“Sana ulaşmasına asla izin vermeyeceğim.” Ona bunun sözünü vererek yatağa uzanmasına yardım ettim. Battaniyeyi üstüne çekip, “Uyu biraz,” diye fısıldadım. “Söz veriyorum, Beşir amacına ulaşmadan onu bulup ortadan kaldıracağım.”

Elimi tuttuğunda korkudan gözbebekleri bile titriyordu. “Farah o çok tehlikeli biri, yine sana bir şey yapmasından çok korkuyorum.”

“Artık dokuz yaşında değilim, o adam bana hiçbir şey yapamaz.” Yatağının kenarına oturup onu sakinleştirmeye çalıştım. “Sen bunları düşünüp canını sıkma, ben her şeyi halledeceğim.” Aylardır Beşir’i arıyordum ama çok iyi saklandığı için bir türlü yerini bulamıyordum. Esvet ve İskender yanında olduğu için annem bugün çok şanslıydı peki, her zaman bu kadar şanslı olabilir miydi?

Beşir bir kez daha annemin peşine düşmeden onu bulmalıydım. Annem uykuya dalana kadar yanında kaldım, uyuduğundan emin olunca odasından çıktım. Çalışma odama doğru yürürken telefonumu çıkartıp Sonat’ı aradım. Daha ilk çalışta telefonumu açınca, “Teklifini kabul ediyorum,” dedim. “Beşir’i bana teslim etmen karşılığında seninle evleneceğim.”

Bunları söyledikten sonra Sonat’ın tek kelime etmesine izin vermeden telefonu kapattım. Çalışma odama geçip koltuğuma oturduğumda babamın duvardaki fotoğrafına üzgünce baktım. “Bana kızma lütfen, annemi korumak için bunu yapmalıydım.” Bir an önce Beşir’i bulmalıydım ve onu bulmanın tek yolu Sonat’ın teklifini kabul etmekti.

Babamın fotoğrafı bile sanki beni yargılıyor ve yanlış bir karar verdiğimi söylüyordu. “Onunla evlenmeyeceğim baba.” Başımı iki yana sallayarak iç çektim. “Bu asla olmayacak ama Beşir’i alana kadar Sonat bunu bilmemeli.”

Evlenmeyi düşünmediğim bir adamla gösterişli bir nişan töreni yapmayacaktım. Kendi aramızda nişanlanırdık ve bir süre onun yüzüğünü takardım. Onu sevdiğimden emin olduğunda bana Beşir’i vereceğini söylemişti. Nişanlı kaldığımız süre boyunca rol yapıp onu sevdiğime inandırabilirdim. Beşir’i aldıktan sonra Sonat’tan ayrılacaktım.

Bu plandaki tek sıkıntı sevmediğim bir adamı seviyormuşum gibi rol yapmaktı. Bunu bir anda değil, yavaş yavaş yapmalıydım. Sonat aptal bir adam değildi, hemen ona âşık olmayacağımın farkındaydı. Bu yüzden bunu biraz ağırdan almalı ve her gün ona biraz daha bağlanıyormuşum gibi davranmalıydım. Sahte sevgim inandırıcı olduğu sürece Beşir’den vazgeçip onu bana verirdi.

Annem aklıma gelince şakaklarımı sıkarak ofladım. “Bu sefer beni kurşuna dizecek.” 

Ona veya kuzenlerime neyin peşinde olduğumu söyleyemezdim. Sonat’ın yanında pot kırarlarsa bir daha bana hiç itimat etmezdi. Bu planda hiçbir aksilik olmaması gerekiyordu. Sonat beni her görmeye geldiğinde ailemin tepkisi yapay değil, gerçek olmalıydı. Sonat’ın hiçbir şeyden şüphelenmemesi gerekiyordu. Bu yüzden bizimkilere gerçek amacımı söyleyemezdim.

***

Bir hafta sonra

Boy aynasının karşısında kendime bakarken suratımdan düşen bin parçaydı. Bu akşam önemli bir davet vardı ve tüm bölge liderleri davetliydi. Bu geceye özel şık bir elbise giymiştim ama rengi yine siyahtı. Babam öldüğünde dolabımdaki tüm renkli kıyafetlerden kurtulmuştum. Gardırobumdaki tüm kıyafetlerin rengi artık siyahtı.

Omuzları düşük elbisenin uzunluğu ayak bileklerime kadar geliyordu ve derin bir yırtmacı vardı. Saçlarımı açık bırakıp göz altlarımdaki morluğu gizlemek için hafif bir makyaj yapmıştım. Annem gittiğinden beri uyumak bile istemiyordum. Parmağımda Sonat’ın yüzüğünü görünce tepkisi düşündüğümden daha ağır olmuştu.

Beşir’in oğluyla nişanlandığımı duyunca çıldırmıştı. O aileden kimseyi etrafımda görmek istemiyordu. Yüzüğü çıkartıp bu işi bitirmemi istemişti, bunu yapmadığımda bana o kadar kızmıştı ki bavullarını toplayıp evden gitmişti. Burada kalıp kendimi mahvettiğimi görmek istemediğini söyleyip abisinin evine, yani Nail dayımın yanına yerleşmişti.

Annem evden giderken çok kararlıydı, bu yüzükten kurtulmadıkça geri dönmeyeceğini söylemişti. Beni yokluğuyla cezalandırıyordu. En iyi adamlarımı dayımın evine göndermiştim. Annem orada kaldığı sürece onu korumalılardı. Annemin inadını iyi biliyordum, Sonat’tan ayrılmadıkça eve dönmeyecekti.

Parmağımdaki tek taşa bakınca yüzümü buruşturdum. Kimseye duyurmadan bu olayı gizli tutmaya çalışmıştım ama Sonat’la nişanlandığım haberi hızla her yere yayılmıştı. Olan olmuştu, bundan sonra yapacağım tek şey planıma sadık kalmaktı. Çantamı alıp aşağı indiğimde suratsız kuzenlerim beni bekliyordu. Sonat’la olanlardan sonra sadece annem değil, onlarda bana karşı tepkiliydi.

Kurul toplantısında Sonat oyunu bana vermediğinden beri ondan nefret ediyorlardı. Onunla olmama şiddetle karşılardı. Bir haftadır iğneleyici laflarıyla beni canımdan bezdirdikleri için tek kelime etmelerine izin vermeyip, “Gidelim,” dedim. “Geç kalmak istemiyorum.”

Dışarı çıktığımda adamlarım hazırlanmış, beni bekliyorlardı. Şoförüm benim için kapıyı açınca arabanın arka koltuğuna geçtim. Sadece beş dakika içinde evden ayrılmıştık. Dayanamayıp yine annemi aradım ama telefonumu açmadı. Yüzünü göremiyordum bari sesini duyayım dedim ama gittiğinden beri telefonlarımı hiç açmıyordu. “İnatçı kadın!”

Beşir elini kolunu sallayarak dışarıda gezerken annemin evden ayrılması hiç iyi olmamıştı. Başımı cama yaslayarak gözlerimi yumdum. Aylardır hep bir koşturmanın içinde olduğumdan en son ne zaman kendime vakit ayırdığımı hiç hatırlamıyordum. Gerçek anlamda bir işkoliğe dönüşmüştüm. Eski hayatımı çok özlüyordum.

Sessizlik içinde geçen bir yolculuktan sonra Mukaddes Hanım’ın köşküne gelmiştik. Arabadan indiğimde karşımda duran mavi köşke bakınca anılarım canlanmıştı. Gurur’la ilk kez bu köşkün arka bahçesinde karşılaşmıştık. Yıllar sonra ikinci kez buraya gelmek bile kalbimde bir burukluk yaratıyordu.

Derin bir nefes alarak köşke doğru yürüdüm. Mukaddes Hanım cemiyetin saygın isimlerinden biriydi. Kocasını iki yıl önce kaybettiğinden beri bu köşkte tek başına yaşıyordu. Çok güçlü bağlantıları olan ve herkes tarafından sevilen bir kadındı. Bu yüzden onun ellinci yaş gününe bölge liderlerin hepsi teşrif etmişti.

Herkes gibi bende tüm adamlarımı dışarıda bırakıp yanıma sadece kuzenlerimi aldım. Dul bir kadının evine silahlı adamlarla giremezdim. Köşkün uşakları bizi kapıda karşılayıp kutlamanın yapıldığı salona almışlardı. Henüz Mukaddes Hanım’ı görmemiştim hâlâ hazırlanıyor olabilirdi. Cemiyetin önde gelen isimleri ve bölge liderleriyle ayak üstü selamlaşıp benim için ayrılan masaya geçmiştim.

Uzun masanın yanında ayakta durduğumda bir garson bana yaklaşıp tepsisinde duran kırmızı şarabı uzattı. Kadehe memnuniyetsiz bakışlar attığımı görünce, “Böğürtlen suyu efendim,” dedi kibar bir sesle. “Mukaddes Hanım’ın kesin talimatı var, bu gece size sunulan içeceklerin içinde alkol olmayacak.”

Liderlerin Mukaddes Hanım’ı sevmelerinin nedeni tam olarak buydu. Hepimiz hakkında gereken tüm araştırmayı yapıp her konuda bizi memnun ederdi. Böylece içimizden birine işi düştüğünde işi hemen çözülürdü. Bu çift taraflı bir çıkar ilişkisiydi. Teşekkür ederek garsonun uzattığı kadehi aldım. Sonat yanıma geldiğinde ona gülümsemek için kendimi zorladım. “Merhaba.”

“Merhaba, sevgilim.” Son bir haftadır bana ne zaman böyle hitap etse tüylerim diken diken oluyordu. Baştan ayağa beni süzdüğünde gördüklerini beğenmiş olmalı ki gülümsedi. “Muazzam görünüyorsun.”

“Teşekkür ederim.” Ona etrafımızdaki insanları gösterdim. “Hepsinin nesi var?” Dedikoduyu seven birçok kadının sık sık bana bakması dikkatimden kaçmamıştı. İçeride çalan piyano sesi onları duymama engeldi ama kendi aralarında fısıldaşıp sürekli bana bakıyorlardı.

Elimi kaldırıp Sonat’a parmağımdaki yüzüğü gösterdim. “Cemiyetin dedikodu kazanının sohbet konusu nişanlanmamız mı? Bunun bir haber değeri olduğunu sanmıyorum.”

Sonat sıkıntıyla nefesini verip tam bir şey söyleyecekti ki, “Olanları duymadın mı?” diyen bir ses ondan önce davrandı. Başımı çevirdiğimde elinde bir kadeh içkiyle Asaf’ın bize doğru geldiğini gördüm. Sonat’la nişanlanmam onu kızdırmıştı ama bu benim hayatım olduğu için karışmaya hakkı yoktu.

Asaf yanımıza geldiğinde Sonat’ın gergin suratını görmek bile keyfini yerine getiriyordu. Ne kaçırdım, bilmiyorum ama Sonat’ı sinirlendiren ve Asaf’ı mutlu eden bir gelişme yaşanmış olmalıydı. “Farah bunu nasıl duymazsın?” Asaf bir kez daha Sonat’a baktığında gülmemeye çalışarak yeniden bana döndü. “Dün gece Karun bölge liderliğinden çekildi ve Kalenderlerin lideri değişti.” Şaka mı yapıyordu?

Karnıma sert bir yumruk yemişim gibi hafifçe öne bükülmüştüm. Karun bölge liderliğinden çekildi mi? Ama bu nasıl olabilirdi? “Neden?” diye fısıldadım güçlükle. “Kalenderlerin yeni lideri kim oldu? Kardeşi Levent mi?” Tüm bunlardan nasıl haberim olmazdı?

Asaf bana cevap verecekti ki telefonu çalınca bana bir dakika işareti yaptı. Telefonu açıp, “Seni dinliyorum, Menderes?” dediğinde bir an önce o telefonu kapatmasını istiyordum. Karun iyi bir liderdi ve işini çok iyi yapıyordu. Neden bölge liderliğinden çekildiğini merak ediyordum. Annemi eve getirmeye çalışırken Kalenderler hakkındaki tüm gelişmeleri kaçırmıştım.

Sağkolu ona ne söylediyse Asaf sertçe yutkunmuştu. Menderes ona çok sarsıcı bir haber vermiş olmalı ki bir an o telefonu tutmaktan bile zorlanmıştı. Mavi irislerinde anlam veremediğim fırtınalar kopuyordu. Mutlu muydu yoksa öfkeli mi, anlayamıyordum. Kelimenin tam anlamıyla donup kalmıştı. Yüzü sarardığında geniş omuzlarının nasıl gerildiğini gördüm. Telefonu tutan elini yavaşça yan tarafına indirdiğinde kaskatı bir şekilde bana döndü. “Aksa geri dönmüş.”

Soluğum kesildi.

Kardeşim nihayet ait olduğu yere geri dönmüştü.

“Sana demiştim.” Sesim mutluluk içinde çıkarken gülümsemeden duramıyordum. “Davayı geri çektiğin için döndü!” Yanılmamıştım, Aksa’nın gitme nedeni Asaf’tan boşanmamaktı.

Bu haberin Asaf’ı mutlu edeceğini düşünmüştüm ama kaşlarını çatması uzun sürmedi. “Belki de dönme nedeni şu yanındaki piçtir!” Nedeninin bu olduğuna neredeyse emin bir şekilde çenesini sıkarak Sonat’a ters ters baktı. “Kuzeninin bu heriften nefret ettiğini biliyorum. Onunla nişanlandığını duyduğu için dönmüş olmalı.” Söz konusu karısı olunca Asaf gerçekten aptallaşıyordu!

“Aksa şu anda nerede?”

“Buraya gelmiş, birazdan içeri girer!” Asaf nefesini sertçe verdiğinde kaçak karısı yüzünden canından bezmişti. Kuzenim aylardır onu arayıp sormamışken Asaf’ın onu gülücüklerle karşılamasını zaten beklemiyordum. Aksa’yı bu gece hiç kolay şeyler beklemiyordu, Asaf’ı biraz tanıdıysam o bir buçuk yılın hesabını ondan sorardı.

Aksa’yı görmenin heyecanıyla sık sık kapıya baktığımda içerideki piyano sesi nihayet susmuştu. Müzik kesilince buradaki insanların fısıltılarını daha iyi duymaya başladım. Yan masadaki bir kadın arkadaşına, “Karun’un liderlikten çekildiğine inanamıyorum,” dedi şaşkınca. “Bunu kendi isteğiyle yaptığı söyleniliyor.”

“Belki de o herif Karun’u tehdit etti.”

Kısa boylu bir adam gülerek başını iki yana salladı. “O koltuk zaten ona aitti, bunun için Karun’la kapışmasına gerek yok.”

“Sizce geri dönmesinin tek nedeni liderlik mi?”

“Sanmıyorum.” Hafif kilolu bir kadın bana kaçamak bir bakış atıp arkadaşlarına doğru eğildi. “Bence geri dönmesinin nedeni Tozluların kızı.”

“Neden böyle düşünüyorsun?”

“Şekerim bu çok açık değil mi? Kız bir anda Sonat’la nişanlandı ve şu işe bak ki Deli Kral’da aniden tahtını alıp sahalara geri döndü. Sence tüm bunlar bir tesadüf mü?” Deli Kral mı?

Kalbim hızlandı.

Aceleyle Asaf’a döndüğümde elim ayağım birbirine dolanmıştı. “Kalenderlerin yeni lideri kim?” Düşündüğüm şey yaşanıyor olamazdı, değil mi?

Salon bir anda sessizleştiğinde tüm bedenim ürpermişti. Girdiği her ortamda insanları gelişiyle susturan sadece bir kişi tanıyordum. Tüm gözler arkamdaki bir yere kenetlendiğinde kalbimin çırpınışlarını duyabiliyordum. Yavaşça arkamı döndüğümde artık nefes bile almıyordum. Aksa’yla birlikte o kapıdan içeri giren kişiyi görünce elimde tuttuğum kadeh yere düşmüştü.

Zemine çarpıp ayaklarımın önünde parçalanan kadehle insanların bakışları ben ve tüm görkemiyle içeri giren adam arasında gidip gelmeye başlamıştı.

Gurur… 

Yorumlar