Roman
  • 14/06/2026

53-YANMAYAN BİLMEZ CEHENNEMİN NASIL YAKTIĞINI

Gurur Kalender

Fransa

Her insanın bir kırılma anı vardı. Bilinçaltının neredeyse çöktüğü, tüm dengesini yitirdiği ve bambaşka birine dönüştüğü bir kırılma anı… Öyle anlarda insan çok şey düşünüyordu. Kim olduğunu, varlığının ne amaca hizmet ettiğini ve daha birçok şeyi… Bir babanın üç oğlundan en küçüğüydüm. Şeref, Eşref ve Gurur… Bunlar babamın oğulları için seçtikleri isimlerdi.

En büyük abim adı gibi şerefli ve mert biriymiş. Onun hakkında duyduklarım hep iyi şeylerdi. Ben aileye çok geç katıldığım için Şeref abimi hiç tanıyamamıştım çünkü Eşref onu öldürmüştü. Ortanca kardeş daha o yaşlarda Haşim gibi bir adamın oğluna yakışmayan hareketlerde bulunuyormuş. Her yanlışında belki de babamın gözünden biraz daha düşmüş ve bunun suçlusu olarak Şeref abimi görmüştü.

Kıskançlık Kabil’e kardeşi Habil’in kanını döktürmemiş miydi? Bizim ailede de bu yaşanmıştı. Eşref kendi abisini kıskanmış, babamın ona olan sevgisini ve herkes tarafından sevilen biri olmasına dayanamamıştı. Eşref, kendini değiştirip daha iyi biri olmaya çalışmak yerine, en büyük abimi öldürerek onun adını almıştı. Ondan sadece hayatını değil, geriye kalan tek şeyi olan adını da almıştı.

O günden sonra Eşref, herkes için Şeref olmuştu ama ismine yakışmayan her türlü pisliği yapmaya devam etmişti. Oğlunun adını alırsa babamın onu abimin yerine koyup sevgisini ve tüm mirasını ona bırakacağını düşünecek kadar değişik biriydi. Üstelik tüm bunlar olurken henüz ben ortada bile yoktum, daha anne karnında bile değildim.

Babamın iki oğlundan biri ölmüştü ve geriye tek bir mirasçısı kalmıştı. Abim olacak piçin planı kusursuz işliyordu, artık ona rakip olacak kimse kalmamıştı. Tam bu aşamada Gülcihan Kalender’in hamile olduğu ortaya çıkmış ve babam, benim deyişimle abime son dakika golü atmıştı. Artık mirasını bırakacağı bir çocuğu daha vardı.

Abilerimle aramda bu kadar yaş farkı olmasının nedeni buydu, ben aslında planda yokmuşum. Annem ve babamın beni ileriki yaşlarda yapmasının tek nedeni mirasını bana aktarmak istemeleriydi. Şeref olacak o kardeş katilinden daha iyi bir seçim olacağımı düşünmüş olmalılardı. Ne yazık ki beni abimden koruyacak kadar uzun yaşamamışlardı. Annemi üç, babamı ise altı yaşında kaybetmiştim.

Babamın ölmeden önce beni korumak için yaptığı son şey de vasiyetine yirmi yaş şartı eklemesiydi. O madde beni hayatta tutmuştu ama Şeref’in zulümlerinden koruyamamıştı. O öyle bir adamdı ki abisini öldürmüş, küçük kardeşini delirtmişti. Benden öfke kontrolü olmayan, acımasızlıkta sınır tanımayan, on yedi raporlu bir canavar yaratmıştı ve şimdi kendi canavarının ellerinde acı çekiyordu.

Evimin bodrum katını bir işkence yuvasına çevirmiştim. Son altı ayın her günü Şeref ve Güzin’in karşısına yeni bir sürprizle geliyordum. Aklıma gelen en yaratıcı işkenceleri Şeref’in üzerinde denemekten büyük bir haz alıyordum. Denemediğim işkence aleti kalmamıştı ama asla ölmelerine izin vermiyordum. Şeref’in sınıra geldiğini anladığımda acının dozunu düşürüp onu hayatta tutuyordum.

Ağır bir şekilde yaralandığında bana çalışan en iyi doktorlar onun tedavisini yapıyordu. Bu iş için evimin bir katını küçük bir hastaneye dönüştürmüştüm. Ben istemediğim sürece ikisi de ölmeyecekti.

Şeref’in korkudan titreyen gözlerini görünce dudaklarım yavaşça kıvrıldı. “Beni korkunç mu buluyorsun, abi?” diye sordum alayla. “Sana özel hazırladığım bugünkü sürprizimi merak ediyor musun?”

Ayak bileğinden zincirli şekilde deponun bir köşesinde tir tir titriyordu. O zinciri çıkarsam bile ayağa kalkıp kaçacak gücü yoktu. Bugün onun için ne tür işkence yöntemlerim olduğunu bilmediğinden deponun içindeki aletlere korku dolu gözlerle bakıyordu. Mavi gözleri tahtadan yapılmış işkence aletine kaydığında neredeyse ağlayacaktı.

O makinenin silindir kolları vardı. Şeref’i onun üzerine yatırıp el ve ayak bileklerinden o silindir kollara bağlamıştım. Makinenin yanındaki çarkı çevirdikçe silindirler açılıp kollarını ve bacaklarını iki yana geriyordu. Çarkı her çevirdiğimde uzuvları kopacakmış gibi gerildiğinden Şeref’in çığlıkları hiç kesilmemişti. Eğer kontrolümü kaybetseydim onu o makineyle parçalayabilirdim.

“Hayır.” Sakince konuşup deponun tam ortasındaki koltuğuma oturdum. “Bugünkü oyuncağımız o değil.”

Deponun içi kan ve rutubetten çok iğrenç kokuyordu. Üstelik her işkenceyle Şeref altına kaçırıp durduğundan burayı gerçek anlamda bok kokusu sarmıştı. Ona odadaki bir diğer işkence aletini gösterip, “Ona ne dersin?” diye sorduğumda sırtı duvara değene kadar arkaya doğru süründü. “Ne?” Sakince konuşurken gözlerimi kıstım. “Yoksa bu da mı olmaz?”

Yüzeyinde metal dişliler ve çarklar olan o makine ondan tüm parmaklarını aldığı için hıçkırarak başını eğdi. Defne’ye dokunan ellerindeki tüm parmakları tek tek koparmıştım. “Bu kadar sulu göz olduğunu bilmiyordum, Şeref. Son altı aydır yaptığın tek şey ağlayıp altına kaçırmak. Oysaki abi kardeş iyi vakit geçirdiğimizi sanıyordum.” 

Birbirinden farklı işkence aletlerini ona gösterip koltuğuma yaslandım. “Tüm bunları kendi ellerimle yaptım. İnanabiliyor musun, hepsinin mucidi benim.” Kahkaha attığımda gülüşüm bile onun ödünü koparıyordu. “Bu kadar yaratıcı fikirlerimin olacağını sen de beklemiyordun, değil mi?” İntikam anlayışımın çok sıra dışı olduğunu bilmeyen mi vardı?

Ona deponun sağ köşesindeki duşu gösterdim. “Bence en iyisi oydu.”

O küçük kabinin duvarları metalden oluştuğu için içeri giren kimse dışarı çıkamazdı. Şeref’i oraya koyup kapısını dışarıdan kilitlemiştim. Yukarıdan su yerine asit yağdığında çığlıkları böğürür gibiydi. Ona baktığımda bir konuda kendime kızar gibi başımı iki yana salladım. 

“İlk seferinde asidin dozunu doğru şekilde ayarlamamak benim hatam ama artık bu konuda uzmanlaştım.” Tamamı yanmış derisine göz ucuyla bakıp ona metal kabini gösterdim. “Tekrar deneyelim mi? Bu sefer kardeşinin ilerleme katettiğini göreceksin.”

Kabine bakınca bile hüngür hüngür ağlamaya başladı. Yanan derisi hava alsın diye üzerinde bir şort dışında hiçbir şey yoktu. Buradan bakıldığında yanan pembe derisi onu bir yaratık gibi gösteriyordu. Asit yağmuru düştüğü yeri yaktığından sadece derisi değil, yüzü bile deforme olmuştu. Onu bu hâlde Karun ve diğer oğulları görse bile tanıyamazdı. 

Uyuz bir hayvan gibi kafa derisinde öbek öbek bazı cılız saçlar kalmıştı ama çoğunluğu yanmıştı. Yaraları bu kadar ağırken daha temiz bir yerde tutulmadığı için vücudundaki yaralar enfeksiyon kapmıştı. Çürümeye başlayan hasarlı deri iltihaplanmıştı. “Şşş sus, bizi duyacak.” Güzin’in fısıltısını duyunca başımı yan tarafıma çevirdim.

Güzin bir köşeye büzülmüş, ona verdiğim porselen bebekle oynuyordu. Son altı aydır hiç yıkanmadığından saçları darmadağın, yüzü ve kıyafetleri kir pas içindeydi. Aklını tamamen kaçırdığı için o oyuncak bebeği Defne sanıyordu. Güzin’i delirtmek için ona hiçbir şey yapmamıştım hatta bir tokat bile atmamıştım. Ne kadar kötü olursa olsun bir kadına vurmayı kendime yakıştırmazdım.

Bu yüzden Güzin’e fiziksel acı çektirmemiş ama psikolojisinin içinden geçmiştim. Güzin’e yaptığım tek şey Şeref’e çektirdiğim işkenceleri ona izlettirmekti. Şeref’e neler yaptığımı gördükçe her defasında sıra ona da gelecek korkusu Güzin’i mahvetmişti. Tanık olduğu şeyler onda psikolojik baskı ve yoğun bir çöküş yaratmıştı. Bazı anlarda psikolojik işkence acıların en büyüğüydü.

Bu depoda gördüklerinden sonra Güzin tamamen kafayı sıyırmıştı. Delirse bile suçunu biliyordu, aklında kalan son şey Defne olduğu için kızını sayıklamaya başlamıştı. Aklını tamamen kaçırdıktan sonra içindeki anneliğin ortaya çıkması ironilerin en büyüğü olmalıydı. Defne, diye sayıklamaya başladığı için ona o porselen bebeği vermiştim. Güzin şu anda kendini daha genç ve kızını yeni doğurmuş bir kadın sanıyordu.

Parayla güce tamamen tapmadığı ve tüm insanlığını kaybetmediği bir ana hapsolmuştu. Ne zaman evin deposuna insem Güzin hemen benden en uzak köşeye saklanır ve kızı sandığı o şeyi benden korumaya çalışırdı. Keşke daha önceden şu anda içine hapsolduğu bu anıdaki Güzin olarak kalsaydı. Belki o zaman Defne ablayı Şeref gibi bir canavarın ellerine bırakmazdı. 

“Lütfen sus…” Kafayı nasıl bozduysa o porselen bebeğin ağladığını düşünüyor olmalıydı. Bebeği göğsüne bastırıp bana kaçamak bakışlar atınca onunla göz göze geldik. Yüzü korkudan bembeyaz kesilirken dehşete kapılmış gibi hemen başını eğdi. “Onu kızdıracaksın, ağlama artık,” diye bebeğine yalvarınca derin bir nefes aldım. 

“O bebek biraz daha ağlarsa ben de seni ağlatırım, Güzin.” Ona elimi sürmüyor olabilirdim ama psikolojik işkenceyi hiç kesmiyordum. “İyi bir anne ol ve kızını sustur!”

Porselen bebeğin başını okşayarak gözyaşları içinde ona yalvarmaya başladı. “Defne n’olursun sus.” O şeye Defne demesi bile sinirlerimi bozuyordu. Dehşet içindeki gözleri odadaki işkence aletlerinin üzerinde gezindiğinde hıçkırarak bebeğine biraz daha sarıldı. “Sana yalvarıyorum sus yoksa senin de canını yakacak.”

Güzin’i kendi hâline bırakıp yeniden Şeref’e döndüğümde gözlerinden akan yaşlar, derisi yanmış yüzüne süzülüyordu. “Nerede kalmıştık?” Psikopatlara özgü bir şekilde sırıttım, belki de şu anda öyleydim. “Artık biraz eğlenelim mi?” 

Koltuğumdan kalktığımda sanki kaçması mümkünmüş gibi Şeref biraz daha duvarın dibine sinip önce, “G-gelme,” diye kekeledi ama hemen sonra salya sümük ağlayarak, “Gelme…” diye bana yalvardı. “Gelme, dur gelme!”

Dizlerinin üzerinde dururken avuçları soyulmuş ellerini yere bastırıp daha çok ağladı. “Gelme… Gelme kardeşim, gelme!” Bir anda adımlarım durdu.

“Gelme… Gelme abi, gelme!” Üzerime benzin döküp beni yakmaya kalkıştığında o gece ben de ona böyle yalvarmıştım. Ben gelme dediğimde o elinde bir çakmakla daha çok üzerime yürümüştü ve o esnada sadece on yaşındaydım. Ancak o gelme deyince benim adımlarım durmuştu.

“Senin vicdanın yıllarca bana susmuşken benimki sana nasıl konuşsun, Şeref?” Anne ve babasından ona kalan bir öksüze çektirmediği acı, yaşatmadığı işkence kalmamıştı. Bu çark hiç tersine dönmeyecekmiş gibi küçük bir çocuğa büyük acılar yaşatmıştı.

Depodaki küf, pas, nem ve kan kokusu midemi bulandırmaya yetiyordu. “Tüm bunları bana yaptıkların için yaşadığını mı sanıyorsun?” Yanıldığını gösterircesine başımı iki yana salladım. “Sen bana aklımın alamayacağı şeyler yaşattın, Şeref. Bana yaşattığın hangi acı için karşına dikilip senden hesap sordum?” İsteseydim onu çok önceden bu hâle getirir ve son altı aydır çektiği tüm işkenceleri hayatının her anında ona tattırırdım.

“Sen beni akıldan kusurlu birine çevirdin, utanç duymadan birine sırtımı bile gösteremiyorum. Tüm dünyaya kafa tutacak kadar cesaretliyim ama küçük bir kıvılcım görsem ödüm kopuyor, abi.” Cümlemin sonundaki kelimeyi söylerken canım o kadar çok yanmıştı ki sanki vücudum kırk parçaya bölünmüştü. Beni kendine rakip görmek yerine bana abilik yapmasını çok istemiştim.

“Söyle, hangi biri için sana gelip hesap sordum? Senin adamların hep beni öldürmek için kapıma geldi, sevdiklerime dokunmadığın sürece benim adamlarım kapının eşiğinden bile içeri girmedi. Neden ısrarla yaşamana izin veriyordum, biliyor musun?” Ağlamayı bırakıp başını kaldırdığında ıslak bakan gözlerinde sadece korku değil, aynı zamanda merak da vardı.

“Şu zamana kadar seni öldürmediysem sana gücümün yetmediğinden değil.” Yorgunca başımı iki yana salladım, bizi getirdiği son durum onun eseriydi. “Sana dokunmadım çünkü bir yanım değiştiğini görmek istiyordu.” Burnumun kemeri sızladığında gözlerinin içine bakarak, “Belki de istediğim beni düşmanın değil, kardeşin olarak görmendi,” dedim cılız bir sesle. 

“Bana yaşattığın tüm o şeylerden sonra bile iki kez ismini söylediysem bir kez mutlaka abi demişimdir.” Yanımda duran elimi sıkarak yıllardır içimde yer edinen bu kimsesizlik hissinden kurtulmaya çalıştım. “Abi diyen sesimi duydukça belki bir gün abim olduğunu hatırlarsın diye ümit etmiştim.” 

Sinirden kahkaha atarak bir kez daha başımı iki yana salladım. “Ulan ben sana her abi dedikçe o esnada on yaşındaki bir çocuğa dönüşüyordum ama sen, bir çocuğun haykırışlarını hiç duymadın!”

Parmaklarının olmadığı yara bere içindeki ellerini önünde kavuşturdu ve başını eğerek gözyaşlarının yeniden akmasına izin verdi. Bir zamanlar dünyayı göğüsleyecekmiş gibi görünen o geniş omuzları, artık  cılız birkaç kemikten ibaret görünüyordu. Korku saçan heybetli bedeni tüm o işkencelerden sonra zayıflayıp küçülmüştü. O soğuk mavi irisleri sadece korkuyla bakmıyordu, aynı zamanda pişmanlık içindeydi.

“Özür…” Konuşmak için kendini zorladı, asidin erittiği üst dudağının bir kısmı yoktu. “Özür dilerim.” Yanmaktan gerilen yüz derisi onu korkunç bir canavar gibi gösterirken, “Ben…” diye fısıldadı yoğun bir kederle. “Çok pişmanım.”

“Özür dileyeceğin kişi ben değilim, bana yaptıkların için burada değilsin.” Benim derdim bana yaptıklarıyla değil, Defne ablaya yaşattıklarıylaydı. Defne ablaya öyle bir gece yaşatmasındansa her gün ama her gün beni yakmasına razıydım.

“Nasıl yaptın?” Ne kadar düşünürsem düşüneyim on üç yaşındaki bir çocuğa tüm o fenalığı nasıl yapabildiğini anlayamıyordum.

“Küçük bir çocuğa dokunan o ellerin nasıl yanmadı, Şeref!” Her bir parmağını tek tek kopardığım ellerine bakarak kaşlarımı çattım. “Sana baba diyen bir çocuğun çığlıklarına nasıl kulaklarını kapattın!” Onda kestiğim bir diğer şeyse kulaklarıydı ama beni yeteri kadar duyuyordu. “Babam gibi bir adamın oğlu nasıl böyle bir kansız olabilir!” 

Karşımda bir şortla tir tir titrerken omuzları sarsılacak bir şiddette ağlıyordu. “P-pişmanım.” Hıçkırarak başını öne ve arkaya salladı. “Ben… gerçekten çok pişmanım. Defne’ye…”

“Onun adını ağzına anma!” Bağırarak üzerine yürüdüğümde korkudan boğuk sesler çıkararak kollarını yüzünün önüne çaprazladı. Ona yaşattıklarımdan sonra benden ödü kopuyordu, kopmalıydı da.

“Ben…” Göğüs kafesi şiştiğinde boğazında bir yumru oluşmuş gibi hıçkırdı. “P-pişmanım.” Omuzları sarsılırken gözlerinden akan yaşlarla başını salladı. “Hepinize yaptıklarım için pişmanım.”

“Neden? Birkaç ay öncesine kadar pişmanlık duymuyordun.” Onun pişmanlığı samimiyetinden değildi, korkudandı. Bugün özgür kalsa, yarına yine yaptıklarını haklı çıkaracaktı.

“Öldür.” Artık dayanamıyormuş gibi dizlerinin üzerinde sürünerek bana doğru gelmeye çalıştı. “S-sana yalvarıyorum beni öldür!” Dizleri yere sürtündükçe derisi yanan doku daha çok kanıyordu. “N’olur… Kardeşim.” Bir kardeşi olduğunu şimdi hatırlaması çok komikti. “Öldür beni.”

Ayak bileğindeki zincir daha fazla ilerlemesine engel olunca el ve ayaklarının üzerinde durup başını kaldırdı ve gözyaşları içinde bana baktı. “Benim için olmasa da…” Hüngür hüngür ağlayarak yalvaran bakışlarını benden çekmedi. “Annem ve babamın hatırına beni öldür.” 

“Annem ve babam bile mezarından çıksa seni benden kurtaramaz, Şeref.” Acıma hissi de başta olmak üzere tüm duygularımı altı ay  öncesinde bıraktığım için soğukça güldüm. “Sıradaki aralığa kadar seni yaşatacağım ama aynı zamanda her gün öldüreceğim. Defne ablanın öldüğü ayda öleceksin.”

Yürüyüp rafta duran çekiç ve paslı çivileri aldım. Şeref’e döndüğümde artık gür bir sesle ağlayıp yanına gitmemem için bana yalvarıyordu. “Yapma!” diye feryat ettiğinde kendini korumak ister gibi kollarını yara bere içindeki cılız vücuduna sardı. “Gelme, Gurur… Yalvarırım dur!”

“Mızıkçılık yapma, Şeref.” Birazdan yapacağım şeyin sabırsızlığıyla üzerine yürüdüm. “Çekiç ve çivilerle neler yapabildiğimi hayal bile edemezsin, bence bunu seveceksin.”

“Amca!” Melek’in sesini duyunca yürümeyi bıraktım. 

Şeref hâlâ bas bas bağırıp yardım istediği için kaşlarımı çatarak, “Sessiz ol!” diye onu uyardım. Melek onları burada tuttuğumu öğrenirse çenesinden kurtulamazdım.

“Amca neredesin?” Melek’in üst kattaki sesini tekrar duyunca çekiç ve çivileri rafa bıraktım. 

“Benden kurtulduğunu sanma, tüm gece birlikteyiz, Şeref.” Onu şimdilik biraz rahat bırakıp depodan çıktım. 

Giriş katının holüne geldiğimde Melek etrafına bakarak, “Amca!” diye bağırıyordu. “Yine nereye kayboldun!”

“Buradayım.” Sesimi duyunca hemen bana doğru döndü. Üzerindeki rengârenk pijamasıyla yirmi iki yaşındaki bir genç kızdan çok, küçük bir çocuk gibi görünüyordu. 

“Ne saklıyorsun aşağıda?” Sık sık depoya inmem onu kuşkulandırdığı için daha fazla sorularını erteleyememişti. “Depoda ne var, amca?”

“Hiçbir şey.” Orada onun görmesi gereken bir şey yoktu. “Bana söz verdin, aşağı inmek yok.”

Somurtarak bana doğru yürürken yeşil gözleri küskün bakıyordu. “Birlikte film izleyecektik.”

Saatime bakıp belli belirsiz gülümsedim. “Saat daha dokuz, hâlâ izleyebiliriz.” Ona yaklaşıp güzel yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Başparmaklarımla yanaklarını okşarken kıyamayan gözlerle onu izliyordum. “Bunun için mi somurtuyorsun?”

“Ama saat on olunca uyumamı istiyorsun.” Dudaklarını sarkıtarak fazladan birkaç saat koparmak için yine sızlanmaya başlamıştı. “Bir saatte bitmez ki o film.”

“Ben karışmam, Melek Hanım.” Onu bırakıp merdivene doğru yürüdüm, bu konuda taviz vermemeye kararlıydım. “Bir saatte bitecek bir film seçmeliydin, uyku saatinde televizyonu kapatırım.”

Peşimden gelirken bağırır gibi yüksek bir sesle, “Ortadan kaybolmasaydın o filmi daha erken izleyebilirdik!” dedi sertçe. “Depoda ne işler karıştırdığını hiç anlamıyorum.” Koşarak önüme geçip beni durdururken kollarını göğsünde birleştirdi. “Yine neyin peşindesin?”

“Burada küçük olan sensin, benden hesap soramazsın.” Kolumu omzuna atarak onunla merdiveni çıkmaya başladım. “Şu sıkıcı filmlerde ne buluyorsun, hiç anlamıyorum. Hepsinde çok fazla mantık hatası var ve bu çok sinirime dokunuyor.”

Gülerek başını iki yana salladı. “Bunu seveceksin, hiç mantık hatası yok.”

“Melek, dün de böyle diyordun ama filmdeki adam kertenkeleye dönüştü. Bu mantığın dışında da saçmalık.” Bana zorla izlettirdiği o zırvalıkların çekilir hiçbir yanı yoktu.

***

Kızarttığım pastırmaları da bir tabağa koyup Melek’in önüne bıraktığımda zil çaldı. Melek çaylarımızı doldururken kısa bir an durup bana baktı. Her ay mutlaka bir kez evin kapısı çalınırdı ama gelen kimse kapı ona hiç açılmazdı. Dışarıdaki kapı hiç çalmıyormuş gibi davranıp buzdolabını açtım. Kahvaltıda Melek’in yiyebileceği şeyleri dolaptan çıkarırken dış kapının zili tekrar çaldı.

“Açmayacak mısın?” Melek doldurduğu çay bardaklarını masaya bırakıp bana döndü. “Her ay kapıya gelen kim?”

“Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum.” Bu evin kapıları dışarıdaki kimseye açılmayacaktı.

Bir süre sonra zil sesi kesilince Melek’le masadaki yerimizi aldık. Melek iştahlı bir şekilde kahvaltısını yaparken dudaklarımdaki küçük bir gülümsemeyle onu izliyordum. “Yaralarım neredeyse iyileşti, artık dışarı çıkabiliriz.” Çayımı içerken ona camdan dışarısını gösterdim. “Seni götürmemi istediğin bir yer var mı?”

“Nereye istersem gider miyiz?” Ağzındaki lokmayı aceleyle yutarken yeşil gözlerindeki o parıltıyı sonsuza kadar orada tutmak istiyordum. “Bir an bu evde rehin tutulduğumu düşünmeye başlamıştım.”

“Zevzekliği bırak da karnını doyur.” Yeterince yemezse eski sağlığına kavuşamazdı.

“Amca.” Yumuşak çıkan sesiyle başımı kaldırdığımda gülümseyerek beni izlediğini gördüm. “Saçlarım nasıl, amca?” Önce kafasındaki tacı çıkardı, hemen sonra da peruğunu. Yeni çıkmaya başlayan saçlarını görünce neredeyse çay bardağı elimden düşecekti.

“Saçların…” Boğazımda bir yumru oluşurken sesim titremeden konuşamıyordum. “Saçların…” dedim bir kez daha. “Saçların çıkmaya başlamış.” Melek’in saçları yeniden çıkmaya başlamıştı hatta biraz uzamıştı bile.

Ayağa kalkıp ona doğru yürürken gözlerimden akan bir damla yaşın farkında değildim. Yıllardır kemoterapi gördüğü için hep bir perukla yaşamak zorunda kalmıştı. Melek’i kendi saçlarıyla görmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki bunun bana nasıl hissettirdiğini anlatamazdım.

Sandalyesinin yanında durduğumda ayağa kalkıp bana gülümsedi. Gözlerimi dahi kırpmadan onun sarı saçlarını izliyordum. Bu görüntü beni o kadar etkilemişti ki ona doğru uzattığım elim bile titriyordu. Kısa, yumuşak saçlarına dokunduğumda gözlerimden bir damla yaş daha süzüldü. Bu bir rüya veya hayal değildi, gerçekten kızımın saçları vardı.

“Amca ağlıyor musun?” Dudaklarındaki gülümseme kaybolurken bakışları buruklaştı. “Bunun seni mutlu edeceğini sanmıştım.”

Saçlarının her bir teline dokunmak ister gibi elim onun kafasının üzerinde gezinirken, “Hiçbir şey beni bundan daha çok mutlu edemez,” diye fısıldadım. Eskisi gibi yeniden saçlarına kavuştuğunu görmeyi hep istemiştim. Ondan saçlarını aldığımdan beri istediğim tek şey buydu.

***

Geçmiş

Aralıklı kapının önünde durduğumda gördüklerim içeri girmeme engel olmuştu. Melek elinde bir tarak tutarak aynanın önünde duruyordu. Taraktaki saçlarına baktıkça kısık bir sesle ağlıyordu. Yüreğimi sıkan bir el varmış gibi kemiklerime kadar canım yanmıştı. Her geçen günle saçlarını biraz daha kaybediyordu.

Buğday başağı gibi görünen sarı saçlarına baktıkça gözlerim daha çok doluyordu. Melek’in saçları çok nazlıydı, makas değince saçları sanki küsüyor, geç uzuyordu. Uçlarından kırıklarını alırken bile elim titrer, kesilen her saç teli bedenimdeki bir damarı kesiyormuş gibi canım yanardı. Ne zaman başını okşasam saçlarını incitmekten korkardım. Şimdiyeyse onun o güzel saçları kemoterapiyle her gün biraz daha gidiyordu.

Kendimi toparlamak için bir süre derin derin nefesler aldım. İçeri girdiğimde Melek beni görünce ıslak bakan yeşillerini bana dikti. “Amca.” Arkasına sakladığı tarağı yavaşça çıkarıp bana gösterdiğinde birkaç damla gözyaşı daha yanağına süzüldü. “Saçlarım amca… Saçlarım dökülüyor.”

Tek kelime etmeyip çekmeceleri karıştırdım. Bulduğum lastik bir tokayla Melek’in arkasına geçip tüm saçlarını ensesinden topladım. Lastik tokayla saçlarını bağladıktan sonra elinden tutup onu odasından çıkardım. Kolunu benden kurtarmaya çalışırken, “Amca!” diye bağırdı kafa karışıklığıyla. “Beni nereye götürüyorsun?”

Ona hiç açıklama yapmadan odama getirip banyoya soktum. Dolapları karıştırıp makas ve tıraş makinesini çıkardığımda yeşil gözlerini büyüttü. “Onlarla ne yapacaksın?” Elimdeki makasa korku dolu gözlerle bakarken arkaya doğru küçük adımlar atmaya başlamıştı. “Saç… Saçlarımı kesmeyeceksin değil mi, amca?”

“Nasıl olsa dökülecek.” Sert görünmeye çalışarak ona doğru yürüdüm. Ona karşı biraz yumuşarsam bunu yapamazdım. “Her gün parça parça dökülüp canını yakacağına tek seferde bitsin bu iş.”

“Amca hayır.” Ben ona yaklaştıkça arkaya doğru adımlar atıp bir anda ağlamaya başladı. “Dokunma…” Başını iki yana sallayarak küçük ellerini kafasına bastırdı. Saçlarını benden korumaya çalışıp kafasını tutarken hıçkırdı. “Dokunma saçlarıma, onları benden alma, amca.”

Elimdeki makası sertçe sıkarak gözlerime akın eden yaşlardan kurtulmaya çalıştım. “Melek kes ağlamayı!” Onun karşısında ağlamaya utandığımdan ona kızarak kolunu yakaladım. Onu aynanın karşısına çektiğimde debelenerek benden kurtulmaya çalıştı ama kaçmasına izin vermedim. 

“Alt tarafı bir saç, yenisi çıkar!” Saçını tutan lastiğin üstüne makası geçirdiğimde çığlık atarak gitmeye çalıştı. Başını öne doğru eğerken istese de saçlarını benden kurtaramıyordu. 

“Amca yalvarırım yapma!” Tüm bunlar benim için kolay mı sanıyordu?

Her hıçkırıkla ince omuzları biraz daha sarsıldı ama beni durduramadı. Onun o kadife gibi yumuşak saçlarını ensesinden kesmiştim. Makasın kestiği her bir tel sanki benim azabımdı, Melek’in döktüğü gözyaşlarıysa ölümüm. Kızımın saçlarını kendi ellerimle kesmiştim.

Kesilen saçlarını lavabonun önüne bırakıp tıraş makinesini aldığımda Melek artık ağlamaktan boğuk sesler çıkarıyordu. Lastiğin bir arada tuttuğu saçlarına bakıp hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Lavabonun önünde duran o saç tutamından gözlerini ayırmıyordu. Kafasını tıraş ederken sanki ateşe dokunuyormuşum gibi elim yanıyordu. Bu nasıl bir acıydı ki buna yürek dayanmıyordu.

Kırılsın bu ellerim, kırılsın.

Makineyle kafasını kazıdığımda aynadan kendine bakıp gözyaşlarına boğuldu. Bu hâlinden utanmış gibi mahsun gözlerle kendini izliyordu. Titreyen ellerini kaldırıp kafasına dokunduğunda yeniden hıçkırdı. 

“Senden nefret ediyorum!” Aynaya sırtını dönüp başını kaldırdı ve ağlamaktan kızaran gözlerini bana çıkarıp, “Senden nefret ediyorum!” diye haykırdı. “Keşke ölsem de senden kurtulsam!” O bunları söylerken yaşıyordu ama bu sözlerle beni öldürdüğü kesindi.

Yalvarırcasına ona bakıp birbirine mühürlenen dudaklarımı araladım. “Bunu bir daha sakın söyleme.”

Kaybettiği saçlarının öfkesiyle hüngür hüngür ağlarken küçük yumruklarını sıkarak, “Buradan gitmek istiyorum!” diye bağırdı. “Senin gibi acımasız biriyle artık yaşamak istemiyorum!” Onun gözlerinde ilk kez gördüğüm bu nefret benim katliamımdı.

Melek bana nasıl hissettirdiğinden habersiz burnunu çekerek yüzüme karşı haykırdı. “Beni dayılarıma götür!” Dayılarının onu istemediğini bilmeden bana kızıp sıktığı elini lavabonun mermerine geçirdi. Canı yandı mı, diye içim sızlayarak eline bakarken, “Sen korkunç birisin!” dedi ve o benim canımı yaktı. “Karun dayımı ara, gelip beni alsın!” 

Benim dışımda onu kimsenin istemediğini ondan saklayarak karşısında güçlü durmaya çalıştım. “Benden nefret etsen de benimle yaşayacaksın. Dayılarını unut, seni onlara vermeyeceğim.” İstenmediğini bilmemeliydi. Bir gün bunu öğrenecekse bile bu on iki yaşındayken olmamalıydı.

Bir süre hiç kıpırdamadan öylece kaldı. Bir şeyi yeni fark etmiş gibi bana bakarken yaşadığı hayal kırıklığını görebiliyordum. “Biliyordum, dayılarım beni istiyor ama sen buna izin vermiyorsun!” Yeşil gözlerindeki o nefret çığ gibi büyüdüğünde sanki kıyametim kopmuştu. “Beni annemin kardeşlerinden uzaklaştıracak kadar korkunç birisin!” Gözlerimin içine bakarak, “Sen bir canavarsın!” dediğinde dizlerim titremişti.

Ben bugün Melek’in de korktuğu bir canavar olmuştum.

Koşarak banyodan çıktığında uzun süre onun arkasından baktım. Bir an onu durdurmak istedim ama sen bir canavarsın,diyen sesi zihnimde hayat bulduğunda bunu yapamadım. Herkes için bir canavar olduğumu zaten biliyordum ama Melek’in de beni bir canavar olarak görmesi adımlarımı mıh gibi yere çivilemişti. 

Odama döndüğümde kafamın içindeki tüm o sesler geri dönmüştü. Beni suçlayan, bana nefret kusan ve korkunç biri olduğumu söyleyen o sesler… Tüm bunlara artık yeni bir ses daha eklenmiş, Melek’in sen bir canavarsın, diyen sesi de kafamdaki yerini almıştı. Başımı eğip az önce makas tutan elime baktığımda önce gözlerimden bir damla yaş aktı, hemen sonra da tüm gücümle elimi sıkmaya başladım.

Melek’in saçlarını kesen elimden nefret ederek yumruğumu duvara geçirirken tüm kontrolümü kaybetmiştim. Kendime olan öfkemi dindiremedikçe saldırganlaşıp odadaki her eşyayı bir yere savurdum. Melek’in bana o bakışı, ıslak gözlerindeki nefreti ve haykırarak söylediği tüm o sözleri… Bunları hatırladıkça canım daha çok yandı. Odamda bir deprem yaratırken bu saldırganlığın altında yatan tek şey saf bir acıydı.

Bedenimdeki tüm enerji tükenene kadar odamdaki her eşyayı kırıp parçalamış, kendime olan nefretimi eşyalardan çıkarmıştım. Nefes nefese duvarın önüne yığıldığımda başımı eğdim ve yumruğumu ısırarak ağlamaya başladım. Gözyaşlarımın sesi dışarıya çıksın istemedim. Benden nefret ediyor ve onu istemeyen dayılarıyla yaşamak istiyordu.

Ben istemez miydim tüm ailesinin yanında olmasını? Kimsesizliği benden daha iyi kim bilebilirdi? Ona hiç sahip olmadığım aileyi vermeyi çok isterdim. Bir kez olsun onu görmeye gelsinler diye dayılarına az yalvarmamıştım ama Melek’in adını bile duymak istemiyorlardı. Ablaları on üç yaşında Melek’i doğururken ölmüştü, onlara Defne’yi hatırlatan bir çocuğu görmek istemiyorlardı.

Birkaç sözüyle canımı bu kadar çok yakan o velede kızarak başımı ellerimin arasına aldığımda gözyaşlarım kendi kötü yazgıma akıyordu. “Daha yirmi iki yaşındayım lan ben! Ne zaman yaşıtlarım gibi dışarı çıkıp günümü gün ettim? Çocukluğumu, gençliğimi sana adadım, nasıl bana o sözleri söylersin?” Hastalığı yeterince canımı yakmıyormuş gibi sözleriyle kurşun gibi içimden geçmişti.

Gardırobu açıp elbiselerin arkasına sakladığım kutuyu çıkardım. Tüm bu dağınıklığın içinde yürüyerek yeniden duvarın önüne oturdum. Kutuyu açtıktan sonra gömleğimin kolunu yukarı sıyırdım. Kendimi uyuşturucuyla zehirlerken bunun hiçbir şeyi çözmeyeceğinin farkındaydım ama bu illete bağımlı hâle gelmiştim. İstesem de kurtulamıyordum. 

İnsan bir kez başlayınca bırakacağını sanıyordu. Bunun onların elinde olduğunu düşünecek kadar aptallardı ve ben de o aptallardan biriydim. Yaşadığım tüm o şeylerden sonra uyuşturucuyu bir kaçış olarak görmüştüm. Sadece bir kez, demiştim. Bir kez kullanayım, bir daha hiç kullanmam. Ne kadar da aptalmışım. Bir kez buna başlayınca devamı geliyordu.

Çoğu zaman ayık bir kafayla gezemiyor, olur olmadık her an bu zehre ihtiyaç duyuyordum. Tüm o safsatalar yalandı, uyuşturucu insana hiçbir şeyi unutturmuyordu. Başlarda geçici bir mutluluk sunuyordu ama hemen sonra korktuğunuz ne varsa size onu yaşatıyordu. İnsanın aklını bulandıran, gerçeklik algısını elinden alan korkunç bir zehirdi.

Melek'i birine emanet edebilsem hiç vakit kaybetmeden hemen bir rehabilitasyon merkezine yatardım. Damarlarıma sızan zehre teslim olarak sırtımı duvara yasladım. Gözlerimi kapattığımda tek düşündüğüm Melek’in saçları ve ağlayarak söyledikleriydi…

Tekrar gözlerimi açtığımda aradan kaç saat geçtiğini hiç bilmiyordum. Ayağa kalktığımda damarlarımdaki zehir yüzünden başım dönüyordu. Bir şekilde dengemi koruyup banyoya girdim ve Melek’in saç tutamını aldım. Onu kadife bir kutunun içinde muhafaza edip dışarı çıktım ve Ali’yi buldum. “Bunu al ve Melek’e iyi bir peruk yaptır.” Kutuyu ona verdikten sonra yeniden eve girdim. Onun saçlarını korumanın tek yolu buydu.

Odama dönüp banyoya girdim. Aynanın karşısına geçerek tıraş makinesini elime aldım. Duvara attığım yumruklardan parmak boğumlarım kanarken makineyi çalıştırdım. Bir an bile tereddüt etmeden kendi saçlarımı kazımaya başladım. Benim de saçlarımın gittiğini görürse belki kendini bu konuda yalnız hissetmezdi. Bu hâldeyken bile tek düşündüğüm ona daha iyi hissettirmekti.

Sabah hiç dokunmadığım odadaki dağınıklığa uyandım. Mutfakta kahvaltıyı hazırlarken küçük bacaksız pijamalarıyla içeri girdi. Gardırobunda sanki hiç şapka yokmuş gibi yastığın kılıfını çıkarıp kafasına taktığını görünce neredeyse gülecektim. Komik bir çocuktu.

Bana kızmak için başını kaldırınca saçsız başımı gördü, sertçe yutkundu. Dehşete kapılmış gibi gözlerini büyüttüğünde güzel yüzü bembeyaz kesilmişti. Benim de aynı durumda olduğumu görmek onu mutlu eder sanmıştım ama öyle olmamıştı. Boncuk gibi gözlerinden yaşlar yuvarlanırken suçluluk içinde başını eğdi. 

“Benim yüzümden mi saçlarını kestin?”

“Hayır.” Bir de bunun için ağlamasını istiyordum. “O saçların bakımıyla uğraşmak çok yorucuydu. Ben rahatıma düşkün biriyim, bana fazladan iş çıkaran her şeyi kökünden hallederim.”

“Yalancı.” Dudaklarını sarkıtarak bana doğru yürürken dün gecenin aksine çok uysal ve sakin görünüyordu. “Özür dilerim, baba.”

“Benden niçin özür diliyorsun?” Yastık kılıfıyla saklamaya çalıştığı kafasına bakıp iç çektim. “Benim senden özür dilemem gerekiyor.” Elimdeki yumurtaları tezgâhın üzerine bıraktıktan sonra ona yaklaştım. “Dayılarınla konuşacağım, yakında onlarla olacaksın.” Bir şekilde Karun’u ikna edecektim. Melek kiminle mutlu olacaksa onunla yaşamalıydı.

Bu haberin onu sevindireceğini düşünmüştüm ama yeşil gözlerinden daha çok yaş akıtmaya başladı. “Artık beni istemiyor musun?”

Bunu nasıl söylerdi? O benim kızımdı, dün gece söylediği birkaç cümle bunu değiştiremezdi. Onunla ilk kez bir konuda tartışmıyorduk, insanlar öfke anlarında farkında olmadan karşısındakini kırabiliyordu. “Dün gece için çok özür dilerim, baba.” Konuşmama izin vermeden bir kez daha benden özür dileyip korku ve panikle ellerime yapıştı. “Beni dayılarıma gönderme, ben seninle yaşamak istiyorum.”

“Melek, dinle…”

“Sen benim babamsın!” Bana kızarak bacağıma tekme atarken kaşlarını da çatması uzun sürmemişti. “Öyle iki lafla babalıktan geçiliyor mu?” Az önce ağlarken şimdi öfkeli bir şekilde beni suçlamaya başlamıştı. Bu çocuk kime çekti, hiç anlamıyordum!

Sıkıntıyla nefesimi vererek kahvaltı masasını gösterdim. “Geç şuraya, karnını doyur.”

Kafasındaki Barbie yastık kılıfıyla yeterince tuhaf görünmüyormuş gibi dik dik bana bakarak ellerini beline koydu. “Önce bu konuyu konuşmalıyız.”

“Benim nankör bir bücürle konuşacak hiçbir şeyim yok.”

“On iki yaşındaki bir çocuğa trip atmaya utanmıyor musun?”

“İşine gelince on iki yaşında ama başka zaman büyümüş de küçülmüş!”

“Seninle yaşayacağım.”

“Hayır, seni dayılarına vereceğim.”

“Baba bak, yine sinirleniyorum!”

“Ulan ben daha sinirliyim, car car konuşma karşımda!”

Ayakkabısının ucuyla dizime tekrar tekme atıp, “Bunu uzatırsan bir daha hiç yemek yemem!” diyerek beni tehdit etmesine inanamadım. “Özür diledik işte, kabul etsen ölürsün sanki!” Kime kızıyordum ki… Benim yetiştirdiğim çocuk da anca bu kadar olurdu. Tüm huylarını benden alıyor olmalı ki büyüdükçe beni daha çok çıldırtıyordu.

Bir süre birbirimize ters gözlerle bakmakla yetindik ancak daha sonra aynı anda pes edip, “Özür dilerim,” dedik. Aramızda bir sessizlik oluştuğunda daha fazla dayanamayıp onu kucağıma aldım ve mutfak tezgâhının üzerine bıraktım.

Bacaklarını aşağıya sarkıtarak otururken tam karşısında durup kafasını gösterdim. “Saçlarını kesmemeliydim ama dökülmeye devam edeceklerdi.” Ona karşı dürüst olarak iç çektim. “Saçlarını bu şekilde kaybetmeni istemedim.”

Yine gözleri dolunca dudaklarını sarkıtarak kısık bir sesle mırıldandı. “Ben de o sözleri inanarak söylemedim, baba.” Bakışlarındaki pişmanlığı görmek hoşuma gitmiyordu. Hiçbir konuda pişmanlığı olsun istemiyordum.

“Sen ne bir canavarsın ne de acımasızsın.” Dün geceden bu yana ne değiştirse hıçkırarak elime uzandı. “Senden hiç nefret etmedim, edemem.” Küçük elleriyle elimi tutarak, “Beni kimselere verme, olur mu?” dedi âdeta yalvarırcasına. “Senden başka kimsenin beni istemediğini biliyorum, hep biliyordum.” Nabzım hızlandığında bir anlığına gözlerimi yummuştum. Bunu ondan saklamaya çalışmıştım ama anlaşılan her şeyin farkındaydı.

“Sen istesen de senden vazgeçemem, Melek.” Başımı eğip elinin üstüne küçük bir öpücük kondurdum. “Bir baba kızından bu kadar kolay vazgeçmez.” Onu biraz neşelendirmek için kafasındaki yastık kılıfını gösterdim. “Yakışmış.”

Islak gözlerle kafama bakıp gülmeye başladı. “Odamda bir yastık kılıfı daha var.”

“Bunu hiç duymamış gibi yapacağım.”

“Ama o yastık kılıfı tek boynuzlu at baskılı.”

“Kapat çeneni!” Ona kızdığımda kahkaha atması keyfimi yerine getirmişti.

***

Her günüm Melek’le Fransa’yı gezmekle geçiyordu. Allah’a binlerce kez şükürler olsun ki o iyiydi. İyileşmişti, artık kan kusup acı çekmiyordu ve saçları yeniden çıkmaya başlamıştı. Tüm dualarım kabul olmuş gibi mutlu ve huzurluydum. Kızım iyiydi ve olması gerektiği gibi yanımdaydı.

Onu istediği her yere götürüyordum ama günün sonunda yine eve dönüyorduk. Şeref ve Güzin’i açlıktan öldürmek istemediğim için ev dışında bir yerde kalmıyorduk. Son bir yılın tamamını Melek’le geçirmiştim. Yemeklerini hazırlıyor, giyeceği kıyafetleri bizzat onun için seçiyor ve nereye isterse onu oraya götürüyordum. Melek mutluydu, o mutlu olduğu sürece ben de mutluydum. 

Şeref ve Güzin’e gelirsek… Güzin hâlâ delirmiş bir hâlde tutsağımdı. Abim olacak kansızı da bir şekilde hayatta tutmayı başarmıştım. Son bir yılın her gününü ağır işkencelerle geçirdiği için her an ölebilirdi ama eceliyle ölmesine izin vermeyecektim. Nihayet beklediğim aralık ayı gelmişti. Yılın bu ayı benim için kâbus gibi geçerdi, Şeref’e de mezar olacaktı.

Melek’le birlikte operadan çıkarken arkamdan, “Monsieur Gurur, attendez une minute (Gurur Bey, bir dakika bekleyin[zk13] ),” diyen bir ses beni durdurdu.

Sesin geldiği yöne döndüğümde az önce sahnede gördüğüm opera sanatçısının aceleyle bana doğru yürüdüğünü gördüm. Melek kıkırtısını bastırmaya çalışarak dibime kadar girdi. “Bu Fransız kadının gözlerini senden alamadığını söylemiştim.”

Melek’in ensesini kavradım ve bir kol mesafesinde onu kendimden uzaklaştırdım. “Bu zırvalıklara devam edersen geceyi kilerde geçirirsin.”

Gittikçe bana yaklaşan kadına baktığımda daha şimdiden sıkılmaya başlamıştım. Melek istediği için operaya gelmiştim ama iki saatin her dakikasında çok sıkılmıştım. Bu kadın sahne almadan hemen önce onunla koridorda tanışmıştık. O esnada onun da bu gece sahne alacağını bilmiyordum.

Tam karşımda durduğunda peşimden biraz koşmuş olmalı ki nefes nefese kalmıştı. “Tu pars si tôt? (Bu kadar erken mi gidiyorsun?)” diye sordu. Kahverengi gözlerini süzerken üzülmüş gibi hafifçe iç çekti. “Ou n’avez-vous pas aimé le spectacle? (Yoksa gösteriyi beğenmediniz mi?)

Qu’est-ce qu’il est possible de ne pas aimer? (Beğenmemek mümkün mü?)” Sahnedeki performansına iltifat edip gülümsemek için kendimi zorladım. “Vous avez été géniale sur scène, Mme Eloise. (Sahnede harikaydınız Bayan Eloise.)

Sözlerim keyfini yerine getirmiş olmalı ki bana gülümsedi. Kahverengi saçlarının bir tutamını kulağının arkasına sıkıştırırken gösterinin tamamını izlemeden neden gitmek istediğimi anlamaya çalışıyordu. “Si oui, pourquoi partez-vous si tôt? (Eğer öyleyse neden bu kadar erken gidiyorsunuz?)

Operayı çok sıkıcı bulduğum için gitmek istediğimi ondan saklayarak, “J’aimerais rester un peu plus longtemps, mais j’ai un travail urgent, (Biraz daha kalmak isterdim ama acil bir işim var.)” dedim yumuşak bir sesle. Söylediği beste benim değil ama Melek’in çok hoşuna gitmişti. Bu yüzden Eloise denen kadına karşı kaba olmamaya çalışıyordum.

Acil bir işim çıktığını duyunca bana çıkış kapısını gösterip, “Je comprends, je peux te quitter si tu veux. Ma voiture est juste à l’extérieur. (Anlıyorum, istersen seni bırakabilirim. Arabam hemen dışarıda.)” diye teklif etti.

Merci.” Teklifini geri çevirirken tek istediğim beni rahat bırakmasıydı. “Mais ce n’est pas nécessaire. (Ancak bu gerekli değil.)” Bir kez daha tebessüm etmek için kendimi zorlayıp, “Je dois y aller maintenant, bonne nuit, Mme Eloise, (Şimdi gitmeliyim, iyi geceler Bayan Eloise.)” dedim ve beni durdurmasına izin vermeden yanından ayrıldım.

Melek’le dışarı çıktığımızda valenin arabamı getirmesini bekledim. Melek ise diliyle damağına vurup tuhaf sesler çıkararak beni eleştirmeye başlamıştı. “Bir kadınla nasıl konuşacağını hiç bilmiyorsun.”

“Öğrenmeye de niyetim yok.”

“Yoksa onu yeterince güzel bulmadın mı?”

“Nereden bileyim, doğru düzgün yüzüne hiç bakmadım,” dediğimde Melek gülerek başını iki yana salladı. 

“Anlaşılan Farah dışındaki hiçbir kadının yüzüne iki saniyeden fazla bakmıyorsun.”

“Bana ondan bahsetme.” Adını duyunca bile içimde bir burukluk oluşuyordu. Bazen düşünüyordum, acaba şu anda ne yapıyor? diye. Ancak hemen sonra artık onu unutmam gerektiğini kendime hatırlatıyordum. Farah ismi tıpkı onun soyadı gibi Tozlu sayfaların ardında kalmalıydı.

“Kar!” Melek bir büyük bir heyecanla konuşup başını gökyüzüne kaldırdı ve çiseleyen karı izledi. “Amca kar yağıyor!” Ve o karı çok severdi.

Hemen elindeki eldivenleri çıkarıp ellerini gökyüzünden süzülen kar taneciklerine açtı. Avuçlarına düşüp saniyeler içinde eriyen her kar tanesiyle gülümserken gözleri biraz daha kısılıyordu. O kadar güzel görünüyordu ki bu anı ölümsüzleştirmek istedim. Son bir yıldır yaptığım gibi yine telefonumu çıkarıp onun fotoğrafını çektim. 

Bu telefon yeniydi, rehberinde kayıtlı tek bir numara yoktu ama galerisi Melek’in fotoğraflarıyla doluydu. Vale arabamı getirdiğinde bile on dakika boyunca yerimden hiç kıpırdamadan onu izledim. Melek avuçlarına düşen karı izleyip gülümsedi, bense bir tek onu izlemiştim. 

Bir süre sonra eve döndüğümüzde günün yorgunluğuyla Melek hemen uyumuştu. Üzerini örttükten sonra evin bodrum katına inip Şeref ve Güzin’in akşam yemeğini götürdüm. Güzin’in yemeğini bir tepside önüne bıraktığım esnada korku dolu gözlerle bana bakıyordu. Bunu yaparken bebeğini benden korumak ister gibi yine onu arkasına saklamıştı. “Bana şöyle bakmayı bırak ve yemeğini ye.”

Hızlıca başını sallarken o bebeği hâlâ arkasında tutuyordu. Bir yıldır hiç tarak görmeyen saçları başında kabarıp düğümlenmişti. Bir kez bile yıkanmadığından yüzünde kalın bir kir tabakası oluşmuştu. Kıyafetleriyse leş içindeydi. Kaşık kullanmayı bile unutacak kadar aklını kaçırmıştı. 

Bu yüzden ellerini yemeğin içine daldırdığında uzun tırnaklarının arasında biriken kir midemi bulandırmıştı. Ona genelde en nefret ettiği yemekleri yapardım, açlıktan ölmemek için yemekten başka çaresi yoktu. Tiksindiği bezelye yemeğini elleriyle yerken yemeğin yağları parmaklarının arasından akıyordu. İstemsizce yüzümü buruşturarak ona baktığımda bunu görüp gözleri dolu bir şekilde yutkundu.

O severdi insanlara tiksintiyle bakmayı, şimdiyse son bir yıldır hep bu bakışlara maruz kalıyordu. Gözlerim kucağındaki porselen bebeği bulunca yağlı elleriyle hemen onu tutup göğüs kafesine bastırdı. “Defne.” Kızının adı dudaklarından fısıltıyla döküldüğünde yalvaran bakışlarını bana çıkardı. “B-benim…”

Bebeğini ondan alacağım diye o kadar korktu ki ağlayarak başını iki yana sallayıp bana yalvardı. “Ona dokunma.” Hıçkırdı. “O benim kızım...” Güzin delirmiş olabilirdi ama yaptıklarına pişmandı. Sebep olduğu şeyleri unutmuş olsa da içten içe çocuklarına yaptıklarının farkındaydı ve bunun pişmanlığını yaşıyordu. Ona bakınca bile bunu görebiliyordum.

O hiçbir zaman kendinden daha çok çocuklarını düşünmemişti. Benim yanımda geçirdiği son bir yıldan sonra sadece delirmemiş, aynı zamanda çok değişmişti. Eskiden olsa kendini kurtarmak için çocuklarını ortaya atardı ama şimdi benden ölesiye korkmasına rağmen Defne sandığı bir bebeği benden korumaya çalışıyordu. 

“Şu anneliğin ah zamanında ortaya çıksaydı…” diye içerlendim. “O zaman bana ne yaparsan yap sana saygıdan kusur etmezdim.” Üzerine eğilip korkudan titreyen göz bebeklerine baktım. “Bugün ikinizden biri ölecek, Güzin.” Önce onu gösterdim, hemen sonra da kucağındaki porselen bebeği. “Sadece biriniz yaşayacak ve bunun seçimini sen yapacaksın.”

Cebimde arabamın anahtarını ve bir tomar parayı çıkarıp önüne attım. “Kimin kurtulacağına sen karar vereceksin.” Pas ve kirle bezenmiş yüzüne bakarak başımı kararlı bir şekilde salladım. “Kendini seçersen arabanın anahtarını ve parayı alabilirsin. Sana yemin ederim ki peşine düşmem, buradan çıkıp mutlu bir hayat yaşayabilirsin.” Özgürlük fikriyle yüzü gevşeyip gözleri ışıldadığında ona küçük bir detayı hatırlatarak kucağındaki porselen bebeği gösterdim. “Ama o ölür.”

Tüm bedeni kaskatı kesilince son derece ciddi bir şekilde başımı salladım. “Sen kurtulursun, yerine kızın ölür, seçim senin.” 

Kimi seçeceğini gerçekten çok merak ediyordum. O hep bencil bir kadındı, yine kendini mi seçerdi yoksa kızı sandığı bir porselen bebeği mi? Yapacağı seçim bana onun ne kadar pişman olduğunu gösterecekti. Eğer kendini seçerse sözümde durup onu gerçekten bırakacaktım. Belimdeki silahı çıkarıp ona doğrulttum. “Kararını verdin mi?”

 İyi bir anne düşünmek için asla zaman istemez, ona bu soru sorulduğu an bebeğini kurtarmayı seçerdi. Bu yüzden Güzin’e düşünmek için fazladan zaman vermemiştim. Ona doğrulttuğum silahı görünce ağlayarak bebeği yine arkasına saklayıp beni şaşırttı. “Kızım… Kızıma dokunma.” Gözyaşları bir bir akarken pişmanlığı konusunda bana yanılmadığımı kanıtladı. “Beni öldür ama ona dokunma.”

Parmağım tetiğe gittiğinde aceleyle, “Dur!” deyince hayal kırıklığı içinde nefesimi verdim. Anlaşılan o hiç değişmemişti, iş ciddiye binince çocukları umurunda olmuyordu. 

“Ne o?” dedim alayla. “Yaşamayı mı seçiyorsun?”

Kirpikleri titreştiğinde başını eğip önündeki yemek tepsisine baktı. Gözlerinden akan gözyaşları kirli yüzünde ince bir yol çizerken başını kaldırdı ve dağınık saçlarının arasından bana baktı. “Önce bunları yiyebilir miyim?” Konuşurken her an hıçkıracakmış gibi dudakları titriyordu. “Sütüm…” diye fısıldadı. “Yemezsem sütüm olmaz, Defne aç.” Nefes borumu tıkayan bir düğümün varlığıyla soluk alışlarım kesilmişti.

Ölmeden önce son dileği buymuş gibi yalvaran bakışlarını bana çıkarıp cılız bir sesle konuştu. “Önce bebeğimi emzireyim, sonra öldür beni.” O gerçekten akıllanmıştı. Tertemiz delirmiş olabilirdi ama bence asıl şimdi akıllanmıştı.

Ayağa kalkıp silahı masanın üstüne bırakarak derin nefes aldım. “Git, Güzin.” Tüm o yaptıklarından sonra onu bırakmayı düşünmüyordum ama karşımda hatalarından ders alan ve kendi canından çok bebeğini düşünen bir anne vardı. Bir yıl önceki Güzin ölümü hak ediyordu ama bu kadın o değildi. 

Bir yıl boyunca yanımda cezasını çekmişti, daha fazla ona acı çektirmeyi doğru bulmuyordum. Ona kapıyı gösterip, “Git,” dedim bir kez daha. “Bebeğinle birlikte bu evden çıkabilirsin, kimse size dokunmayacak.”

Gözlerinin içi mutlulukla ışıldadığında ayağa kalkıp hemen kapıya yürüdü. Bedeni o kadar zayıf düşmüştü ki sağa sola sendelemeden yürüyemiyordu. Kapıya yetişmesine az kalmıştı ki ayağı takılıp sertçe yere düştü ve kucağındaki bebek yere yuvarlanıp zeminde parçalandı. Güzin düştüğü yerden hiç kıpırdamadan porselen bebeğin zemine dağılan parçalarına baktı. Yutkundu.

“D-Defne…” Fısıltıyla konuştuğunda dehşete kapılmış gibi yerdeki parçaların her birine bakıp, “Defne!” diye haykırdı. Çıldırmanın eşiğine gelerek dizlerinin üzerinde sürünüp yerdeki porselen parçalarına yaklaştı. “Hayır, hayır, bebeğim ölemez!” 

Gözyaşlarına boğulurken titreyen ellerle o parçaları toplayıp birleştirmeye çalıştı ama bu nafile bir çabaydı. Gerçeğini hayatta tutamadığı gibi kızı sandığı bir bebeği de yaşatamamıştı. Bir kez daha kızı ölmüştü ve yine bunun suçlusu oydu. Parçaları birleştirmeye çalıştı ama hangi parçanın nereye konulacağını bile bilmiyordu.

Aceleyle tuttuğu her parçanın keskin ucu ellerini kanattı ama durmadı. Geçmişteki hatasını telafi etme şansı varmış gibi kan içinde kalan elleriyle o bebeği bir araya getirmeye çalıştı. Abartısız on dakika kırık parçaları birleştirmeye çalışmıştı ama bir yerden birleştirse başka bir yerden bozuluyordu. O porselen bebek de tıpkı insan kalbi gibiydi. Bir kez kırıldı mı bir daha eskisi gibi olmuyordu.

Güzin kırdığı bebeği onaramayınca tırnaklarını yüzüne geçirip acıyla haykırdı. “Bebeğim!” Yüzünün derisini tırnaklarıyla çizecek kadar acıdan kendini kaybetmişti. Hıçkıra hıçkıra ağlarken artık sadece elleri değil, yüzü de kan içinde kalmıştı. “Defne… Özür dilerim.”

Bakışlarının değdiği her parçaya ağlayarak bakıp bazen saçlarını yoluyor, bazen de yüzünü kan içinde bırakıyordu. Aslında yüreğinin en derinlerinde o da biliyordu kızının yıllar önce öldüğünü ve onu kendi elleriyle ölüme ittiğini. Güzin’e sırtımı dönüp Şeref’e doğru yürüdüğümde sadece otuz saniye içinde deponda bir silah sesi patladı. Siktir, silahımı masanın üstünde bırakmıştım!

Yavaşça arkamı döndüğümde Güzin’i yerde kanlar içinde gördüm. Ona sırtımı döner dönmez masanın üstündeki silahı almıştı. O silahla beni de vurabilirdi ama bunu yapmamıştı. Kendi suçunun benimkinden daha büyük olduğunu anlamış olmalı ki canına kıymıştı. Güzin gibi bir kadının kendini tam kalbinden vuracağını hiç ummazdım ama bunu yapmıştı.

Anlaşılan tüm o deliliğin içinde şu zamana kadar nasıl bir hayat sürdüğünü ve çocuklarına neler yaptığını düşünme şansı olmuştu. Onun ölümüne üzülmedim, hak ettiği son buydu. Ona kurtulma şansı sunmuştum ama bunu istememişti. İnsan bir kez vicdanının sesini duyarsa onu tekrar susturamazdı. Güzin’e de bu olmuştu, vicdanının bir daha onu rahat bırakmayacağını biliyordu. İstese de yaptıklarıyla yaşayamazdı.

“Anlaşılan seninle baş başa kaldık, Şeref.” Sıranın ona geldiğini bildiğinden daha şimdiden ecel terleri dökmeye başlamıştı.

Tam karşısında durduğumda gerçek anlamda kendi pisliğinin içinde yaşıyordu. Ayak bileğindeki zinciri hiç çıkarmadığım için Güzin’in yaptığı gibi buradaki tuvaleti kullanamıyordu. Özel ihtiyaçlarını bulunduğu alanda yapmak zorundaydı. Bunu bir yıldır sürdürdüğü için evimin bodrum katını bok götürüyordu. Ne zaman aşağıya insem pis kokular yüzünden kusmamak için kendimi zor tutuyordum.

Tıpkı bir domuz gibi kendi pisliğinin içinde yaşayan bu herif daha iyi bir muameleyi hak etmiyordu. Bedeninin yanan derisi böyle bir ortamda iyileşmediği için kararıp çürümüştü. Yaralarından akan irinler midemi bulandırıyordu. Üzerinde rengi solan o kirli şortu dışında hiçbir şey yoktu. Kemikleri sayılacak kadar zayıflamıştı.

Dizlerini karnına çekerek duvarın önünde otururken ölümü arzulayan bir adamın gözleriyle bana bakıyordu. Her gününü katlanılmaz acılar içinde geçirmektense tek bir kurşunla ölmek için her şeyi yapabilirdi. Bakışları Güzin’in yanında duran silaha kayınca güldüm. 

“Senin ölümün bu kadar kolay olmayacak.” Kaşlarımı çatarak ciddileştim. “Küçük bir çocuğa el süren bir sapığa acısız bir ölüm yaşatır mıyım sanıyorsun?” O suçların en büyüğünü işlemişti, cezası da suçu kadar büyük olmalıydı. “Senin gibi adamlar iyi bir sonu hak etmiyor.” Yürüyüp raftaki benzin bidonunu aldım. 

Şeref bunu görünce tuhaf sesler çıkararak başını iki yana salladı. Ne yapacağımı anladığı için korkudan aklını kaçırma noktasına gelmişti. “Gelme!” Adım adım ona yaklaştığımı gördükçe daha çok bağırıp dövünüyordu. “Çok pişmanım, gelme Gurur, gelme!”

“Senin o adımların bana bir kez dursaydı ben de dururdum, Şeref.” Ona yaklaşıp benzin bidonunu başından aşağıya dökmeye başladım. Yaraların ele geçirdiği bedeninde ayağa kalkacak gücü bulamamıştı. 

Benzinle yıkanırken kollarını yüzünün iki yanına tutup, “Pişmanım!” diye bağırıyordu. “S-sana yalvarıyorum, beni affet… Çok pişmanım.”

“Benden değil, kanına girdiğin o çocuktan af dilemelisin!” Bidondaki tüm benzini üzerine döktükten sonra onun boktan ve iğrenç alanından çıktım.

Cebimden çıkardığım zippo çakmağı görünce gözlerinden yaşlar boşalmıştı. “Bu çakmağı tanıdın, değil mi?” On yaşındaki kardeşini yakmaya kalkıştığında elinde bu çakmak vardı.

“Yanmayan, cehennemin nasıl yaktığını nereden bilsin abi?” Son kez ona abi diyerek dehşet içindeki gözlerine baktım. “Ben sana bir kardeş, sırdaş, dost olabilirdim ama sen düşmanın olmamı istedin. Kendi kardeşinden bir canavar yarattın ve şimdi o canavarın ellerinde son nefesini vereceksin.” 

Çakmağı tutan elimi yan tarafa indirdim ve kapağını açarak çakmağı yaktım. Bunu yaparken başımı eğip çakmaktaki aleve bakmamıştım. “Üzerinde Defne ablanın ahı var, asıl cehennemi gittiğin yerde tadacaksın!” Ona sırtımı dönüp kapıya doğru yürürken omzumun üzerinden çakmağı arkaya attım.

Şeref’in haykırışlarını duyunca çakmağın benzinle buluştuğunu anladım. “Sen seversin ateşle oynamayı, biraz da sen yan bakalım!” Dönüp nasıl yandığını izlemeyi isterdim ama o piç yüzünden ateşe bakamıyordum. O burada cayır cayır yanarken dışarı çıkıp kapıyı arkamdan kapattım. Şeref’in haykırışları dışarıdan bile duyuluyordu.

Artık huzur bulabilirsin Defne, katillerin nihayet hak ettikleri cezayı aldı.

***

Dün gece geç saatlerde tekrar bodrum katına inip Şeref’i kontrol etmiştim. Yanan cansız bedeniyle karşılaşmak beni mutlu etmişti. Ayak bileğinden zincirli olduğu için istese de onu yakan ateşten kaçamamıştı. Bu sabah erkenden kalkıp Melek’i uyandırmadan Şeref ve Güzin’in cesetlerini siyah bir torbaya koymuştum. İkisinin cesedini arabamın bagajına koyduktan sonra bir saat yol gitmiştim.

Güzin’in cesedini bir ormana gömmüş, Şeref’in leşiniyse kurda kuşa yem olsun diye o ıssız yerde bırakmıştım. Nihayet bitmişti. Ellerimde artık abimin de kanı vardı ama bu sikimde bile değildi. Bu konuda vicdanım o kadar rahattı ki en küçük bir pişmanlık duymuyordum. Sapık zihniyetli biri kendi kanımdan olsa bile yaşamayı hak etmiyordu.

Eve geldiğimde üzerimdeki kir ve çamurdan kurtulmak için banyo yapmıştım. Daha yeni giyinmiştim ki dış kapının zilini duydum. Her ay kapım mutlaka bir kez çalınırdı. Bu her kimse beni rahatsız etmeyi hiç bırakmıyordu. Gömleğimin düğmelerini kapatırken odamdan çıkıp Melek’in kapısının önünde durdum. Kapıyı yavaşça açıp içeriye baktığımda onun hâlâ uyuduğunu görüp tebessüm ettim.

Dün geceden beri yaptıklarımdan habersiz bebek gibi uyuyordu. Dış kapının zili tekrar çalınca sinirlenerek merdiveni inmeye başladım. Biraz daha o siktiğim zile basarlarsa Melek’i uyandıracaklardı. Gelen kişinin kim olduğunu bilmiyordum, şu zamana kadar hiç merak da etmemiştim. Her ay düzenli bir şekilde kapıma gelmesi canımı sıktığı için bu sefer ona iyi bir ders verecektim.

Aşağı inip çatık kaşlarla kapıyı açtığımda gördüğüm kadınla neye uğradığımı anlamadım. Onu izlerken birkaç saniye boyunca hiç tepki verememiştim. “Şermin?”

Kapıma gelen kadın sanki biraz daha yaşlanmıştı. Onu uzun zamandır görmediğim için mi, bilmem ama bir yıl önceki hâlinden farklı görünüyordu. Saçlarının o koyu rengi artık tamamen mat beyaz tellerden oluşuyordu. Gözlerinin çevresindeki çizgiler derinleşmiş, bakışlarındaki yorgunluk artmıştı. Elindeki çantasını sıkıca tutarken kapının önünde beni izliyordu.

Bir yıldan sonra onu yeniden görünce sanki zihnim boşalmıştı. Burada görmeyi beklediğim son kişi bile psikiyatristim değildi. İkimiz de tek kelime etmeden birbirimizi izliyorduk. Özellikle Şermin’in bana olan bakışları çok derin ve anlamlıydı. İhtiyatlı gözleri saçlarımdan yüzüme kaydı, hemen sonra da omuzlarıma ve tüm bedenime… Baştan ayağa beni izlerken ne düşündüğünü merak ediyordum.

Bakışları omzumun üzerinden hole kaydığında yerdeki iki terliği gördü. O terliklerden biri bana aitti, diğeri Melek’e. Askılıkta görünen ceketlere baktığında iç çekmeden duramadı. Oradaki ceket ve kabanlar Melek’e aitti, askılıkta benim için hiçbir şey yoktu çünkü ben ceket giymezdim. Nihayet bana yaşattığı şoktan çıkıp, “Burada ne yapıyorsun, Şermin?” diye sordum.

Yeniden bana baktığında onun bakışlarında tuhaf bir şeyler vardı. Şüphe mi yoksa endişe mi? Belki de ikisi birden ve buna ek olarak derinlerde saklanan bir korku. “Uzun zaman oldu, seni görmek istedim.”

“Bir yıl boyunca mı?” Kendimi tutamayıp güldüm, neyin peşinde olduğunu anlayamıyordum ama içimde rahatsız edici bir his belirmişti. “Her ay kapıma gelen sen miydin?”

Sakinliğini koruyarak başını yavaşça salladı. “Evet.”

Her ay Türkiye’den ayrılıp Fransa’ya gelmesi öylece kabulleneceğim bir şey değildi. Bunca yolu geldiğine inanamıyordum, bu çok mantıksızdı. “Neden?” diye sorduğumda beni yanıtsız bıraktı. Sürekli bana ve arkamda duran iki terliğe bakıp duruyordu. 

Bakışları bir şeyleri ölçer gibiydi ya da bir şeylerin doğruluğunu tartıyordu. “Artık uyanma vakti, Gurur.”

Kaşlarım kendiliğinden çatıldığında gerilmeye başlamıştım. “Anlamadım?”

Bir kez daha beni cevapsız bırakıp içeri girince kenara çekilmiştim. Şermin içeri girip bana dönünce ona salonu gösterdim. Belli ki söyleyecekleri ayaküstü geçiştirmeyecek şeylerdi. Salona girdiğinde sessizce etrafını izlemeye başladı. Televizyonun rafındaki çerçevelerin her birine tek tek bakmıştı. Melek’le ikimizin fotoğraflarını izlerken yüzündeki o garip ifade geri dönmüştü.

Başını çevirip koltuğun üzerinde duran birkaç tokaya baktı, hemen sonra da kapalı perdelere… Suç mahalline girmiş gibi tedirgindi. Salon kapısının önünde dururken onun etrafına attığı tuhaf bakışları izliyordum. “Neden buradasın, Şermin?”

Bana doğru döndüğünde soruma cevap vermek yerine o bana bir soru sordu. “İlaçlarını kullanıyor musun?” Bunu sorma şekli bile bir şeyleri anlamaya çalışır gibiydi.

Bana hatırlattığı şeylerle yanımda duran elimi hafifçe sıktım. Gerginliğim sinir uçlarımdan akıp avuçlarımın içinde toplanırken, “Hayır,” dedim basitçe. “Kullanmıyorum.”

“Onları ne zamandır kullanmıyorsun?”

“Sanırım bir yıldır.” Şermin bunu duyunca kısa bir anlığına başını eğip gözlerini yumdu. “O ilaçları kullanmam için bir neden yok.” Artık iyiydim ve o ilaçlara ihtiyaç duymuyordum.

Çantasını açtığında içinden çıkardığı ilaç kutularıyla bozguna uğramıştım. Gözlerim büyüdüğünde bulunduğu yerden hiç kıpırdamadan avucuna zor sığan kutuları bana uzattı. “Bunları hemen kullan.”

“Hayır.” Kesin bir şekilde konuşarak yumruğumu biraz daha sıktım. “Onlara ihtiyacım yok!”

“İlaçlarını hemen şimdi kullan, Gurur.”

“Sana hayır, dedim!”

“Hemen şimdi kullan bunları!” Salon bir anda sessizleşmişti. Şermin’in yüz ifadesi değişirken bir kurdun ininde olmasına rağmen kararlı bir duruşu vardı. Onda hep gördüğüm o sakinliği kaybolmuştu. İlaçları kullanmam için bana karşı sert görünmeye çalışıyordu ama korktuğunu hissedebiliyordum.

Beni ondan daha iyi kimse tanıyamaz veya değerlendiremezdi. O yıllarca benim psikiyatristliğimi yapmıştı, kontrolümü kaybettiğimde ölümcül derecede tehlikeli bir adama dönüştüğümü iyi biliyordu. “Birazdan öğreneceklerin hoşuna gitmeyecek.” Bu sefer taktik değiştirerek âdeta yalvarırcasına bana ilaçları uzattı. “Neden burada olduğumu bilmek istiyorsan önce bunları kullanmalısın.”

“Yanına hiç adam almadan neden buraya gelirsin ki!” Elindeki ilaçları alıp orta sehpanın üzerine koyduktan sonra belimdeki silahı çıkardım. “Ne söyleyeceğini bilmiyorum ama ilaçlar beni sakinleştiremezse…” Silahı ona uzattım. “Kullanmaktan çekinme.”

Ona uzattığım silaha bakarken şaşkınlıktan gözleri büyümüştü. Meslek hayatı boyunca hiçbir hastası onu bu kadar uğraştırmamış ve şoke etmemiştir. “Bu…” Güçlükle konuşup almaya yanaşmadığı silahı gösterdi. “Bununla ne yapacağım?”

“Sana zarar vermeye kalkışırsam beni vur.” Elini tutup silahı avucuna bıraktım. “Nasıl kullanacağını biliyorsun, değil mi?”

Kaskatı kesilirken elinde pimi çekilmiş bir bomba varmış gibi ürkmüştü. “Benden hastamı vurmamı mı istiyorsun?” Dehşete kapılarak arkaya doğru bir adım attı. “Emekliliğimde Tekirdağ’daki yazlığıma taşınmayı düşünüyorum, cezaevine değil!”

“Ben de psikiyatristimin bir yazlıkta kalan günlerini geçirip eceliyle ölmesini istiyorum, benim elimde değil.”

“Neden her iki ihtimalin sonunda da ben ölüyorum?”

“Yaşlısın Şermin, bir ayağın çukurda, şimdi konuşturma beni.”

“Ve ben bu yaşımda bir hastamın peşinden ta Fransalara kadar geldim, peki o ne yapıyor?” Kaşlarını çatarak silahımı gösterdi. “Elime bir silah veriyor!”

“Güvenliğin için.”

“Kendi güvenliğim için hastamı öldürmeyeceğim!”

“Seçeneklerinin arasında neden sadece öldürmek var?” Yüksek sesle gülerek başımı iki yana salladım. “Beni durdurmak için yaralayabilirsin, neden ilk aklına gelen öldürmek oluyor?”

“Yaşlıyım ya ben.” Sinirlenerek elindeki silahı sıkıp omuzlarını dikleştirdi. “Bir ayağım da çukurda ne de olsa.” Ters ters gözlerimin içine bakarak çenesini sıktı. “Belki de ölüme bu kadar yakın olduğum için ilk seçeneğim seni öldürmektir!”

Gülmemek için yanaklarımın içini ısırmaya başladım. “Sen bir psikiyatristsin, kendine gel, hastana trip atamazsın.”

“Bunu sen mi söylüyorsun? Senin bana attığın triplerin birini bile otuz yıllık kocamdan görmemişimdir.”

“Uydurma, ben trip atmam.”

“Bu silah acaba nasıl çalışıyor?” Silahı kurcalıyormuş gibi yapıp bir anda namluyu bana çevirerek sırıttı. “Şu ilaçları kullanıyor musun?” O silahı ona hiç vermemeliydim!

“Bu yaptığın hiç profesyonelce değil.”

“Şu anda ofisimde değiliz, bana mesleki profesyonellikten bahsedemezsin.” Namlunun ucuyla masanın üzerinde duran ilaç paketlerini gösterdi. “Artık ilaçlarını al, ayakta durmaktan yine şekerim fırlayacak.”

“Otur o zaman! Sakın evimde öleyim deme, bir de seni gömemem.”

İhtiyar yüzü bembeyaz kesildi. “Bir de derken?” Sertçe yutkundu. “Başka kimi gömdün?”

“Sence seans dışında bunu sana söyler miyim?” Masanın yanına oturup yanında getirdiği ilaç kutularını açmaya başladım. “Doktor ve hasta gizliliğini koruman için ilk seansımızda sana her şeyi anlatırım ama bugün değil. Ayrıca birini tehdit etmeden önce silahın emniyetini aç, şu anda kapalı.” Daha önce hiç silah kullanmadığı belliydi.

Her kutudan bir hap çıkarıp onları avucumda topladım. Su olmadan bu kadar ilacı yutamazdım. Salondan çıkıp mutfağa girdiğimde Şermin peşimden geldi. Ona verdiğim silahı mutfak masasının üstüne bırakması delilikti. Bir bardak suyun yardımıyla tüm ilaçları yutup ona döndüm. “Artık konuşabilirsin.”

Kendine bir sandalye çekerek otururken sakin gözlerle beni izliyordu. “Acıktım.”

Mutfak tezgâhının önünde dururken kollarımı göğsümde birleştirdim. “Neden buraya gelmeden önce bir şeyler yemedin?”

“Vaktim olmadı.”

“Buraya ne için geldin, önce onu söyle, sonra sana bir şeyler hazırlarım.”

“Senin de sık sık hatırlattığın gibi ben yaşlı bir kadınım.” İğneleyici gözlerle bakarken beni taklit ederek kollarını göğsünden birleştirdi. “Kireç tutan kemiklerim için kullanmam gereken bazı ilaçlar var ve hepsi de aç karnına.”

“Daha genç bir psikiyatrist bulmamın zamanı geldi!” Homurdanarak dolapları karıştırıp tavayı çıkardığımda Şermin’in kızgın sesini duymam uzun sürmedi. 

“Sen az önce ne dedin?”

“Hiçbir şey söylemedim.”

“Beni daha genç bir psikiyatristle aldatmayı düşünmüyorsun, değil mi?”

Başımı geriye atıp yüksek sesle güldüm. “Buna cesaret edemem.”

Onun yaşındaki biri için sağlıklı bir şeyler hazırlamam yirmi dakikamı almıştı. Kahvaltının bir bahane olduğunun, ilaçlar etkisini gösterene kadar beni oyaladığının farkındaydım. Bu kadarını anlayacak kadar onu tanıyordum. Dosyam Şermin’e gidene kadar sayısız psikolog ve psikiyatrist tanımıştım, hiçbiriyle kafam uyuşmamıştı.

Şermin’i tanıdıktan sonra bir daha hiçbir psikiyatristle çalışmamıştım. İlk tanıştığımızda daha genç ve enerjikti, yaşlanmış olabilirdi ama karakteri hâlâ aynıydı. Beni meslek hayatındaki tek başarısızlığı olarak görüyordu. Bu yüzden tüm ruhsal sorunlarımı çözdüğümü görmeden emekliliğini istemiyordu. 

Onunla yaptığımız seanslarda işini ciddiye alan bir profesyoneldi ama ofis dışında şu anda olduğu kadına dönüşüyordu. Artık yaşlandığından bazen alınganlık yapabiliyordu. O kahvaltısını yapana kadar sessizliğimi koruyup sadece çayımı yudumlamıştım. Bir süre sonra omuzlarımdaki sertlik çözülmeye başladığında bedenim gevşedi. Ansızın bir uyku bastırmış gibi göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı.

Şermin bunu fark edince beklediği an gelmiş gibi çay bardağını yavaşça masaya bıraktı. “Geçen gün bir arkadaşımın resitali için Fransa’ya gelmiştim, seni operada gördüm.”

“Ne var bunda?” İlaçların etkisiyle zihnim yavaş yavaş uyuşmaya başladığından alay ederek güldüm. “Benim gibi adamlar operaya gidemez mi?”

Masanın üzerinde duran ellerini birleştirip parmaklarını birbirine geçirdi. “Sorun bu değil, Gurur.” Omuzlarının duruşu gittikçe sertleşirken boynundaki kasların seğirdiğini gördüm. “İki kişilik yer ayırtmıştın.” Devam etmesi için sessizliğimi korudum, bir şeyler onu tedirgin ediyor olmalı ki çenesinin altında küçük bir damar nabız gibi atıyordu. “O gece uzun süre seni izledim.”

“Resitali izlemek varken neden beni izledin?”

Bakışları sıkkın bir boyuta ulaştığında boğazını ıslatmak için çay bardağına uzandı ama parmaklarında bir titreme vardı. “Seni izlerken bir tuhaflık sezdim.”

Gözlerimi kısarak masada biraz öne eğildim. “Nasıl bir tuhaflık?”

Yutkunduğunda boğazındaki çıkıntının hareketini gördüm. “Bazen yanındaki koltuğa dönüp bir şeyler söylüyordun.”

Derdinin ne olduğunu bir türlü anlayamadığım için sakinliğimi koruyordum. “Ne var bunda?”

Titrek bir nefes vererek bir anlığına bakışlarını mutfaktaki eşyalarda gezdirdi, daha sonra yeniden bana döndü. “Sık sık omzunun üzerinden birine gülümsüyordun.” Mutfak sessizleşirken dışarıdaki rüzgârın cama çarpışı duyuluyordu. Şermin nihayet başını kaldırıp doğrudan gözlerime baktı. “O esnada yanında biri varmış gibi davranıyordun, Gurur.”

“Vardı zaten.” Güldüğümde hâlâ onu bu kadar endişelendiren şeyi anlamamıştım. “Yanımda kızım Melek vardı.”

Nefesi kesilirken çay bardağına uzanan eli havada kalmıştı. Duymaktan korktuğu tek cümleyi duymuş gibi dudakları hafif aralıktı. Yüzündeki tüm kan çekildiğinde bir konuda canı yanıyor olmalı ki gözleri dolmuştu. “Sorun ne?” Nihayet beni de huzursuz etmeyi başarmıştı. “Şermin neler oluyor?”

Tek kelime etmedi, daha doğrusu edemedi. Bana olan bu bakışları artık bir doktorun profesyonelliğinde değildi. Sevdiği bir insanın uçurumun kenarında durduğunu görmüş gibi kederli bir ifadesi vardı. Derin derin nefesler alırken artık sadece elleri değil, omuzları da titriyordu. Kendini toparlamaya çalışarak, “Gurur…” diye fısıldadı.

Yanlış bir şey söylerse parçalanacakmışım gibi bir süre sustu ve kelimelerini büyük bir dikkatle seçti. “Melek…” Yutkunduğunda gözlerinde gördüğüm acının sebebini anlayamıyordum. “Melek bir yıl önce öldü, Gurur.”

Söyledikleri beynime ulaşmadı ya da ben henüz bu sözlerin ne anlama geldiğini anlayamadım. Bir kez daha mutfakta ağır bir sessizlik yaşanırken içime çektiğim nefes bile ağırlaşmıştı. “Anlamadım?” Boğazımda bir yumru oluşurken ne öfkeliydim ne de kırgın, hissettiğim tek şey boşluktu. “Neyden bahsediyorsun?”

“Öldü, Gurur…” Şermin kederli gözlerle bana bakıp aynı sözleri tekrarladı. “Melek bir yıl önce öldü.” Bu cümle beynimin içinde tekrar tekrar döndü.

Öldü.

Melek öldü.

Bir yıl önce öldü.

Bu kelimeleri biliyordum ama anlamını bilmiyordum ya da bana nasıl hissettirdiğini… Boğazım kuruduğunda, “Hayır,” diyen sesim bana yabancıydı. Bu öyle bir sesti ki bir adamın kaybolduğunda dudaklarından çıkan o çaresiz sese benziyordu. “Kızım ölmedi.”

Başımı iki yana salladığımda buna inanmaya her şeyden daha çok ihtiyacım vardı. “Melek yaşıyor.” Burnumun direği sızladığında bu sefer daha sert ve daha inanarak, “Kızım yaşıyor!” dedim. “Yukarıda…” Elimi aceleyle kaldırıp yukarıyı gösterirken parmaklarım titriyordu. “Odasında uyuyor.”

Melek ölmemişti.

Şermin derin bir nefes aldı, meslek hayatı boyunca bundan daha ağır olaylara tanıklık etmiş olmalıydı. Ancak en ağırı buymuş gibi gözlerinden bir damla yaş süzülmüştü. Bu yaşta onu ağlatabilen tek insan ben olmalıydım ki bakışlarında sadece acıma değil, sitem de vardı. 

“Gurur…” Sesini yumuşak tutmaya özen göstererek bana yaklaştı.

Bir adım daha bana yaklaştı ama adımları bile ölçülü ve dikkatliydi. Yanlış tek bir hareketinde tüm kontrolümü kaybetmemden endişe duyuyordu. Beni yargılamayan, tehdit gibi görünmeyen bir duruş sergileyerek tam karşımda durdu. Bu sefer biraz çekimser davranarak, “O öldü,” dedi kısık bir sesle. “Artık bunu kabullenmelisin.”

“Hayır!” Bu kadın neyden bahsettiğini bilmiyordu.

“Gurur sana yalvarırım böyle yapma.” İkinci gözyaşı gözlerinden süzüldüğünde titreyen bir sesle, “Melek artık yok,” dedi ama bunu tekrarlamaktan o da nefret ediyor gibi görünüyordu. “Anla artık, o gitti.”

“Şermin sus!” Çenem kasılırken gözlerimin önü kararmaya başlamıştı. “Kendi iyiliğin için sus!”

“Bir yıl önceydi.”

Nefes alışlarım hızlanmıştı. “Yeter, devam etme!”

“Aralıktaydı.” Gözlerini yumup iç çekti. “Yine böyle bir aydaydı.”

Elimin tersiyle masanın üzerindeki birçok şeyi yere serip, “Kes şunu!” diye haykırdım. Yere düşen her parça kırıldı ama asıl kırılan içimde bir şeylerdi. “Hemen!” Göğüs kafesim şiddetle hareketlenirken her nefesle omuzlarım biraz daha sarsılıyordu. “Git!” Sıktığım dişlerimin arasından konuştuğumda Şermin bir anda kurtulmam gereken birine dönüşmüştü. “Çık bu evden!”

Bedenimin verdiği tepkilerden sınırda olduğumu anlayıp korkuyla yutkundu. Omzunun üzerinden yavaşça kapıya baktı, sonra bembeyaz bir suratla bana döndü. Kapıya koşmayı düşünmüştü ki bir seansımızda geçen bir konuşmayı hatırlamış olmalı ki yerinden hiç kıpırdamadı. Beni bu hâle getirmişken kaçarsa neler olacağını nihayet anlamıştı.

“Kriz esnasında sana tam olarak neler oluyor?”

“Hatırlamıyorum ama nasıl başladığını biliyorum.”

“Nasıl?”

“Öfke ve acı beni tetikliyor. O esnada kalbim sanki iki katı daha fazla kan pompalıyor, derimin ısındığını, damarlarımın gerildiğini hissedebiliyorum. Göğüs kafesim hızlanıyor, nefes alışlarım hırıltılı bir boyuta geliyor ve omuzlarım şiddetle hareket ediyor. Sanki bedenimi yarıp dışarı çıkmak üzere olan bir canavar varmış gibi hissediyorum.”

“Devam et lütfen.”

“İnsanlığımı tam o noktada yitiriyorum, bundan gerisi tamamen hayvani bir içgüdüyle ilerliyor. Eğer o esnada yanımda biri varsa ve kaçarsa peşinden gider, onu öldürmeden durmam. Bu başladığında sanki bir avcıya dönüşüyorum ve etrafımdaki herkes birer av oluyor. Avım kaçarsa onu kovalar ve parçalarım.”

“Tüm bunlar olurken o insanlara ne yaptığını hatırlıyor musun, Gurur?”

“Hayır, sadece başlangıç anını ve her şey bittikten sonrasını hatırlıyorum.”

“Peki, ya avın senden kaçmazsa?”

“Eğer yeteri kadar zekiyse kendini benden kurtarabilir.”

“Farah!” Şermin aniden bu ismi haykırdı. Arkaya doğru küçük adımlar atıp usul usul benden uzaklaşırken gülümsemeye çalıştı. “Farah’ın boynuyla ilgili fantezini hatırlıyor musun?” Fantezi derken?

Kaşlarımı çatarak ona doğru bir adım attığımda panikleyerek ellerini öne doğru uzattı. “Sadece düşün!” Bunları söylerken sesi bağırır gibiydi ama aynı zamanda ürkekti. “Farah’ın boynunu öptüğünde ne hissediyordun?” Bunun konumuzla ne ilgisi vardı! Bu kadına her şeyi anlatmamalıydım!

Benden istediği şeyi düşünmeyi reddetsem de bir anda gözlerimin önünde Farah’ın hayali belirmişti. O uzun siyah saçlarını toplayıp yine bir kalemle tutturmuştu. Onu olduğundan daha sevimli gösteren siyah çerçeveli gözlüğü gözlerindeydi. Üzerinde omuzları açık bir kazak ve dar bir pantolon vardı. Vücut hatlarını göstermekten nefret ettiğinden hep olduğu gibi kazağının etekleri kalçasını kapatıyordu.

Mutfak kapısından içeri girip o pıtı pıtı adımlarıyla bana doğru yürüdü. O hep küçük adımlar atardı. Onu izlerken gözlerim sık sık açık yakasından görünen boynuna kayıyordu. Eskisi gibi onu kollarımın arasına alıp dudaklarımı boynunda gezdirmek için çıldırıyordum. Bana gülümsediğinde bir yılın ardından ilk kez kalbimin varlığını hissetmiştim. Farah’ın bir gülüşü vardı ki insanda ne gam bırakırdı ne de keder.

O güzel gülen kadınlardandı.

Yanıma gelip o kadife gibi yumuşak sesiyle, “Gurur’um…” dediğinde kemiklerime kadar beni titretmişti. Tüm dünyaya diz çöktürecek kudretim vardı ama bu kadına karşı zayıftım.

Kollarını boynuma doladığında sanki eksik olan parçama yeniden kavuşmuştum. Ondan başka kimse bana böylesine müthiş bir mutluluğu yaşatamazdı. Aradığım huzura nihayet kavuşmuş gibi gözlerimi kapatıp yüzümü boynuna yaklaştırmıştım ki fark ettiğim şeyle gözlerimi hızla açtım. Kollarını boynuma mı doladı? İçim öyle bir burkuldu ki az önce yaşadığım sevinç yerini büyük bir hayal kırıklığına bırakmıştı.

Farah bana sarılmazdı.

Hiç sarılmamıştı.

Gerçeği anlamamla gördüğüm düş son bulmuştu. Tekrar bakınca ne boynuma dolanan kollarını gördüm ne de Farah’ı... Sadece birkaç saniye sürse de güzel bir hayaldi. İç çektim. Keşke sonsuza kadar sürseydi. Farah belki burada değildi ama hayali bile bir şekilde beni sakinleştirmişti.

Gevşeyen bedenimi ve gittikçe normale dönen bakışlarımı görünce Şermin rahat bir nefes almıştı. Homurdanır gibi bir sesle, “Karından ayrılarak hangimize daha büyük bir kötülük yaptığını hiç bilmiyorum,” dedi. “O kız sana iyi geliyordu.” Ben mi ayrılmıştım? Beni terk eden oydu!

Biraz sakinleştiğimi görünce mutfak kapısına doğru yürüyüp, “Benimle gel,” dedi buyurgan bir sesle. “Sen tekrar kontrolünü kaybetmeden şu işi bitirelim.”

“Silahımı yanına almak istemediğine emin misin?”

“Az önce gerçek anlamda bir kurda dönüşeceğini düşündüm ama hayır, o silahı istemiyorum!” İnatçı ihtiyar.

Peşinden mutfaktan çıktığımda kafamın içi allak bullaktı. Az önce bana yaşattığı şey yüzünden beynim sisle dolmuş gibiydi. Şermin holde durup yerdeki iki terliği bana gösterdi. Daha küçük olan pembe terlikleri alıp doğruldu. “Kimin bu terlikler?”

“Melek’in.”

“Daha önce giydi mi?”

“Neredeyse hiç ayağından çıkarmıyor.”

Gözlerini hafifçe kısarak bana yeni bir soru yöneltti. “Melek dün bunları hiç giydi mi?” Başımı salladığımda bunu sesli bir şekilde teyit ettirmek için, “Bu terlikleri dün giydiğini gördün mü?” diye sordu.

“Evet.” Başımla mutfak kapısını gösterdim. “Birlikte kahvaltı hazırlarken ayağında bu terlikler vardı.”

Parmakları hafifçe titrerken terlikleri çevirip altına baktı. Ne gördüyse ağlamamak için gözlerini kapatıp derin nefesler aldı. Daha sonra bana yaklaşıp elindeki iki terliği uzattı. “Tabanlarına bak.”

Başımı eğip Melek’in terliklerinin altına baktım. İlk başta hiçbir şey göremedim ama daha sonra gözden kaçırdığım o detayı fark etmiştim. Tabanları yeniydi, neredeyse hiç giyilmemiş gibiydi. Baştan ayağa ürperdim. Belki de hiç giyilmemişti. Kenarlarında herhangi bir aşınma yoktu, lastik desenleri ilk aldığımda olduğu gibi belirgindi. Giyildiğine dair en ufak bir iz bile yoktu.

Şermin üzgün gözlerle beni izlerken kısık bir sesle konuştu. “Bunlar hiç giyilmemiş, Gurur.”

“Zırvalık!” Kaşlarımı çatarak tekrar ve tekrar baktım terliklerin tabanına. “Melek’in bunları giydiğini gördüm!” Hatırlıyordum, hep ayağında bu terlikler olurdu. Salona girdiğinde veya mutfağa geldiğinde bunları giyerdi. Melek’in her gün giydiği terlikler neden yeni gibi duruyordu?

Şermin bu sefer de yürüyüp askılıktan bir mont aldı. “Bu da Melek’in mi?” Düşüncelerim birbirine girmiş bir hâlde başımı salladığımda, “O zaman bunu giydiğini de gördün?” diye sordu. Bir kez daha başımla onaylamak dışında tek kelime edemedim, konuşacak durumda değildim.

Montu kontrol edip yakasını bana gösterdi. “Etiketi hiç sökülmemiş, Gurur.” Zayıf bir sesle konuşup acı çeken gözlerini bana çıkardı. “Bu da hiç giyilmemiş.” Diğer montları da tek tek askıdan çıkarıp kontrol etmeye başlamıştı.

Dışarı her çıktığımızda Melek’in giydiği mont, ceket ve kabanları bana gösterdi. Hepsinin etiketi üzerinde duruyordu. Ne yani, Melek onları hiç giymemiş miydi? Ama hep üzerinde görmüştüm. Şermin bu sefer de salona girince onu takip ettim. Koltuğun üzerinde duran tokalardan birini alıp lastik kısmını hafifçe çekiştirdi.

“Tokanın lastiği hiç gevşememiş.” Sesi çatlasa da ne yaptığını bilir gibi bir hâli vardı. “Belli ki bu tokalar da hiç kullanılmamış, Gurur.” Bir anda değil, beni parça parça yıkarken tek yaptığım o tokalara bakmaktı. Melek’in salondaki aynanın karşısına geçip saçlarını oradaki tokalarla topladığını görmüştüm.

Bazen gülümserdi, bazense bir peruğu bağlamak zorunda olduğu için kızar ve kendi saçlarının daha hızlı uzamasını isterdi. Melek o tokaları birden fazla kez kullanmıştı, o zaman neden yeni gibi görünüyorlardı? 

“Bu nasıl olur?” Sesim pütürlü çıkarken sanki etrafımdaki her şey dönmeye başlamıştı. “Hiçbir şey anlamıyorum.”

Şermin yürüyüp televizyon rafındaki fotoğrafların önünde durdu. Beni yanına çağırdığında bir şeylere itiraz edecek durumda değildim. “Bunlara tekrar bak, Gurur.” Beni daha fazla sarsmadan nazikçe konuştuğunda başımı çerçevedeki fotoğraflara çevirdim.

İlk çerçevede Eyfel Kulesi vardı, Melek çok ısrar ettiği için gitmiştik. İlla da fotoğraf çekelim diye tutturmuştu, bu fotoğrafı çektirirken hemen yanımda durmuştu. Bana kuleyi gösterip gülümseyerek, “Buraya yedinci gelişimiz,” demişti. Melek yoktu, fotoğrafta ben vardım ama kızım yoktu.

Yan tarafımdaki boşlukta olması gereken kişi yoktu, onun omzuna attığım kolum havada asılı duruyordu. Nefesim boğazıma takıldığında yutkunarak ikinci çerçeveye baktım. Louvre Müzesi’nde çekilen bu fotoğrafta da Melek’i göremeyince içim kıyıldı. Kameraya bakmaya çalışmıştım ama bakışlarım yanımda görünmez olan o boşluktaydı. Normalde orada Melek vardı ama bu çerçevede de silinmişti.

Rafta duran üçüncü çerçeve Mont Saint-Michel’da çekilmişti. O gün rüzgâr Melek’in yüzüne değdiği için sık sık kirpiklerini kırpıştırmıştı. Birinin belini tutmuşum gibi elim küçük bir açıyla yan tarafımdaydı ama parmaklarımın sardığı tek şey boşluktu. Melek neredeydi? Kızım neden tüm bu fotoğraflarda kendini silmişti? Bunların bir anlamı olmalıydı.

Diğer çerçevelerden birine baktığımda burada Versailles Saray bahçelerindeydik. Ben yürürken çekilen bir fotoğrafa bakıyordum. Bakıldığında burada yalnızdım, başımı omzuma doğru eğmiş, gülümsüyordum ama aslında gülümsediğim biri vardı. Hemen yan tarafımda yürüyordu ama ardında en küçük bir iz bırakmadan bu çerçevede de kaybolmuştu.

Raftaki hiçbir fotoğrafta onu bulamayınca hemen cebimdeki telefonu çıkardım. Bunu yaparken yaşadığım adrenalin ve korkudan parmaklarım titriyordu. Telefonumdaki albüme girip aceleyle son bir yıldır çektiğim tüm fotoğraflara bakmaya başladım. Bir çiçek bahçesini çekmiştim ama o çiçeklerin içinde gülümseyen genç bir kız yoktu.

Bir heykeli çekmiştim ama yanında Melek poz vermiyordu. Bir restorandaki boş sandalyeyi çekmiştim, o sandalyede iştahlı bir şekilde yemek yiyen biri yoktu. Chamonix-Mont Blanc’da karlı zirveleri çekmiştim, üşüdüğü için burnu kızaran o kız bu karede de yoktu. Operadan çıktığımızda yağan karı çekmiştim fakat ellerini açıp kar taneciklerini tutmaya çalışan kızım yoktu.

Gözlerim dolduğunda üstesinden gelemeyeceğim bir acıyla başımı iki yana salladım. “Buradaydı…” diyen sesimde panik vardı. “Bu fotoğraflardaydı, Şermin.” Parmaklarımın arasındaki telefon yere düştüğünde arkaya doğru sendeledim. “Bana inanmalısın, kızım burada.”

Kapıya doğru koştuğumda Şermin arkamdan, “Gurur!” diye seslendi ama beni durduramadı. Salondan çıkıp hemen merdiveni tırmanmaya başladım. Ona yanılmadığımı, Melek’in iyileştiğini ve artık benimle olduğunu göstermeliydim.

Basamaklardaki adım seslerim evin içinde yankılandığında hızla üst kata çıktım. Kalbim göğsümü kıracakmış gibi hızlandığında sanki nefesim parçalanıyordu. Melek’in kapısını çok sert açtığım için kapı gürültüyle duvara çarpmıştı. Hemen içeri girdim ama onun yatağına yaklaşınca adımlarım durdu. Bu oda fazla sessizdi, Melek’in yatağıysa soğuk ve bozulmamış…

Melek yoktu.

Kızım neredeydi?

Nefes alıyordum ama aldığım nefeslerin hiçbiri ciğerlerime ulaşmıyordu. Tüm bedenim panik ve gerginlik içindeydi. Omuzlarım yukarı yükselmiş, parmaklarım yumruklarımın içine hapsolmuştu. Boş yatağa baktıkça kalbimde daha büyük ve asla kapanmayacak bir boşluk açılıyordu. Yatağında bozulma yoktu, battaniyesi kırışmamıştı ve yastığı hiç içe çökmemişti. O yastıkta Melek’in orada uyuduğuna dair tek bir saç teli bile yoktu.

Sanki bir yıldır kimse o yatakta uyumamıştı.

Boğazım düğümlendiğinde ağır gözlerle odanın içine baktım. Melek’in masasının üstü hep dağınık olurdu, ancak şimdi düzenli ve tertipliydi. Orada duran kitapların kapağını hiç açmamış gibi hepsi üst üste dizilmişti. Kalemliği açılmamış, boyaları masanın üstüne saçılmamış ve not defteri hiç kullanılmamıştı.

Kapısı yarı açık gardırobuna baktığımda gözyaşları göz pınarlarımı zorladı. Son bir yıldır ona aldığım tüm kıyafetler düzgün bir şekilde askılarda duruyordu. Buradan bakınca bile birkaçının etiketlerini görebiliyordum. Hiç giyilmemiş, hiç kirletilmemiş ve hiç yıkanmamışlardı. Nabzım hızlandı. Melek ona aldığım o kıyafetleri hiç giymemişti, giydiğini hayal etmişim.

Bu oda genç bir kızın odasına benzemiyordu, daha çok giden birinin arkasında bıraktığı hatıralardan oluşuyordu. Belki de bir müze, dokunulmamış bir anı… Zihnim tamamen gerçeklere uyandığında omuzlarım çökmüştü. Görünmeyen bir el sırtıma kaldıramayacağım yükler bindiriyormuş gibi omuzlarım biraz daha çöktü. Artık başımı kaldırıp Melek’ten kalanlara bakmakta bile zorlanıyordum.

“Kızım… Kızım öldü, Şermin.” Nihayet bunu anlamamla sol gözümden süzülen bir damla gözyaşı yüreğimin en derine düşmüştü. “B-benim kızım öldü.”

“Burada kendine yeni bir dünya yarattın.” Şermin’in sesini duyuyordum ama başımı yerden kaldıramıyordum. “Bilinçaltın sana bir yalanı yaşattı ama bunlar gerçek değil, Gurur.” Ben o yalanı sevmiştim, belki de her şeyden çok sevmiştim.

Uzun zamandır kapalı olan bir kapı zihnimde bir anda açılınca içimden bir şeyler kırılmıştı. Bir yıl öncesine ait anılar önce bulanık, sonra netleşerek geri dönmüştü. Bir hastanenin o ilaçlı kokusu burnuma ulaştığında beyaz ışıkları ve monitör seslerini işittim. Bir yatakta uyuyan Melek’in hayali gözlerimin önünde canlandığında artık ağlıyordum.

Çok zayıflamıştı, yüzü kireç gibi solgundu ama hâlâ bana gülümsemeye çalışıyordu. Kendim için yarattığım o yalan dünyada hep istediğim gibi onu iyileştirmiş, ondan aldığım saçlarını geri vermiştim. Ancak şimdi gözlerimin önünde beliren görüntülerde kızım saçlarına hiç kavuşmamıştı. “Baba…” diyen cılız sesi o kadar netti ki o sese tutunmak istedim.

“Baba… Çok uykum var, bana o ninniyi söyler misin?” Melek’in benden istediği son şey ona çocukluğunu hatırlatan bir ninniydi. “Çocukken beni uyuttuğun o ninniyle… O ninniyle yine uyut beni, baba.”

“Ninniyi sana başka zaman söylesem olur mu? Uyuma Melek’im. Hem sen o ninniyi hiç sonuna kadar dinlemiyorsun ki… Her defasında yarısında uyuyorsun.” 

“Baba…” dediğini hatırlıyorum ama son kez söyler gibi. “Bu… Bu sefer sonuna kadar dinleyeceğim. Lütfen… Beni sesinle uyut.” 

“Bu tepe pullu tepe, nenni de yârim nenni.

Su gelir sere serpe, eski de yârim hani.

Dediler yâr uyumuş, nenni de yârim nenni.

Uyardım öpe öpe, eski de yârim hani.”

Melek bana söz verdiği gibi ona söylediğim ninniyi sonuna kadar dinleyememişti, yine yarısında uyumuştu ama bu sefer hiç uyanmamak üzere…

“S-sana… Yaşattığım her şey için…” diyen son sözlerini hatırlayınca gözlerimi yumdum ve gözyaşları kirpiklerimin arasından süzüldü. “Özür… Özür dilerim, baba.”

“Başka…” Veda eden o sesiyle tüm dünyam yerle bir olmuştu. “B-başka bir hayat varsa… Yine benim… Babam olur musun?”

“Olurum Melek, olurum kızım, olurum babam…” O güne dair sözlerimi içimden tekrarlayarak keder içinde başımı salladım. “Eğer başka bir hayat varsa nerede olursan ol seni bulur ve yine senin baban olurum.”

Bir yıl boyunca hatırlamamak için uğraştığım tüm o anıların geri dönmesiyle nefesim titredi. Göğüs kafesimde bir şeyler koptuğunda gözlerimden yeni bir yaş daha düştü. Tek bir damla gözyaşı yanağımdan süzülürken ardından ikinci, üçüncü ve çok daha fazlası aktı. İçten başlayan bir çökmeyle bedenim öne büküldüğünde dizlerim sertçe zeminle buluşmuştu.

Yerde dizlerimin üzerinde dururken dudaklarımdan yarı inilti yarı hıçkırıkla boğuk bir ses çıktı. Geçmişe dair her anı bir bir gözlerimin önünde canlanmaya başlamıştı. Kızımı o hastane köşesinde bırakıp oradan ayrılmam, arabama atlayıp gazı sona getirmem ve bir tırla kafa kafaya gelmem… Yoğun bir acı, Melek’in hayali ve ızdırap verici bir karanlık…

Sonra karanlığıma ulaşan bir ses.

Kibar, nahif, kadife gibi yumuşak bir ses… Farah’ın sesi.

“Yalan söyledim… Yerini kimse dolduramaz ve yalan söyledim. Seni hâlâ çok seviyorum...” Derin bir uykudayken sesini bir şekilde bana duyurmuştu. 

Dudaklarımın üzerinde onun o yumuşak dudaklarını hissettiğime de emindim. Gözlerimi araladığımda Farah’ın sırtıyla bakışmıştım. O gün bulanık gören gözlerle onun gidişini izlemiştim. Bir zamanlar benim ona yaptığım gibi avucuma siyah bir gül bırakarak gitmişti. Avucuma bıraktığı o gülün anlamı vedaydı.

“Melek’i ben gömdüm.” Kontrol edemediğim gözyaşlarıyla dizlerimin üzerinde duran ellerime baktım. “Ben… Kendi ellerimle kızımı toprağa verdim. Neden bunu yaptın?” Bir çocuk gibi çaresizce ağlarken bakışlarım Şermin’e kilitlendi. “Ben sana ne yaptım? Benden bu kadar çok mu nefret ediyorsun?” Her nefesle biraz daha dağılırken yüreğimdeki katlanılmaz acıyla, “Neden?” dedim. “Neden bu yalanı yaşamama izin vermedin?”

Yumruğumu zemine geçirip beni darmadağın eden bu kayıp hissiyle haykırdım. “Ben bu yalanı yaşamayı sevmiştim! Bilinçaltımın kurduğu bu dünyada kızım yaşıyordu ve benimleydi!” Bu kendime söylediğim en güzel yalandı, gerçeklere dönmeyi hiç istememiştim, gerçek hayatta kızım yaşamıyordu.

Bu dünyaya gözlerimi açtığımdan beri sayısız acıyla sınanmıştım. Annemi üç, babamı da altı yaşında kaybettiğim için hiçbir zaman düştüğümde yaralarımı saran bir annem, başım derde girdiğinde arkasına saklandığım bir babam olmamıştı. Annemi sadece fotoğraflarından tanıyordum, onunla ilgili tek bir anım bile yoktu. Gülcihan Kalender’den bana kalan tek şey fotoğrafları ve bir yüzüktü.

Ve babam Haşim Kalender… Şu zamana kadar bu isimde çok kişi tanımıştım ama bir tek babamı tanıyamamıştım. Altı yaşındaki bir çocuğun anıları zamanla silikleşip yok oluyordu. Öz abim beni akıldan noksan birine dönüştürmüşken çok istesem de babamla olan anılarımı aklımda tutamamıştım. En çok neyi tutmak istiyorsanız, o elinizden kayıp gidiyordu.

Neler yaşamadım ki… Bu beden ne acılar tatmadı ve bu ruh ne ihanetler görmedi ki. Her defasında bundan daha büyük bir acı olamaz, diye düşünürdüm. Meğerse ne çok yanılmışım. Çektiğim tüm o acılardan daha büyüğü vardı ve o da Melek’in ölümüydü.

Ben anne ve baba acısını da tatmış biriydim, evlat acısını da…

Yorumlar