İstanbul
Türkiye’ye altı ay önce dönmüştüm ve geri dönmemin nedeni Çağıl’ın düğünüydü. Karun başta olmak üzere herkese çok kızgın ve kırgındım ama Çağıl bunun dışındaydı. Defne’yle ilgili o çirkin sırrı benimle aynı gün öğrenmişti, üstelik söz konusu onun düğünüydü. Her özel gününde beni beklediğini, ben oraya gidene kadar gözünü kapıdan ayırmadığını bilecek kadar Çağıl’ı tanıyordum. O piç bir üsteğmen olabilirdi ama aslında çok duygusal biriydi.
Düğününe katılmasaydım en mutlu gününü buruk geçireceğini biliyordum. Bu haldeyken bir düğünde eğlenecek durumda değildim. Amacım Çağıl’a yanında olduğumu göstermekti. O düğüne gidip Çağıl dışında kimseyle tek kelime konuşmamıştım. Tek başıma bir masada birkaç saat durup daha sonra orada ayrılmıştım. O anlarda bile bedenim oradaydı ama aklım Melek’le olan anılarımızdaydı.
İstanbul’da çok fazla evim vardı, kimsenin beni rahatsız etmeyeceği bir eve yerleşmiştim. Bu evde de Melek’le çok fazla anımız vardı. İstanbul’a döndüğümden beri aylardır kendimi dağıtmış bir haldeydim. Tek yaptığım sarhoş olana kadar içmek ve kendimden geçene kadar saatlerce Melek’le olan videolarımızı izlemekti.
Bazı anlarda kendimi öyle bir kaybediyordum ki kontrol edemediğim bir krizin pençelerine çekiliyordum. Geçirdiğim nöbetler çok ağırdı, kendime geldiğimde tek gördüğüm kanayan ellerim ve bir enkaza dönüşen eşyalardı. Ev bir çöplüğe dönüşmüştü, Melek’in odası dışında burada kırılmayan tek bir eşya bile yoktu. Nereye baksam orada bir deprem görüyordum ama depremin en büyüğü benim içimdeydi.
Çoğu zaman dayanamıyordum ve bir zamanlar kullandığım o uyuşturucuları sakladığım yerden çıkartıyordum. Onlara her zamankinden daha fazla ihtiyacım vardı. Tam kullanacağım esnada bu illeti bırakana kadar neler çektiğimi hatırlıyordum. Buna başlamak kolaydı ama bırakmak çok sancılı ve ağır bir süreçti. Daha da önemlisi Farah uyuşturucu kullanmamdan nefret ederdi. Bu artık neden umurumdaysa!
Ne zaman uyuşturucu kullanmaya kalkışsam önce Farah’ı hatırlıyordum, sonra çektiğim o yoksunluk krizlerini, damarlarımın kaşıntısını, derimi kanatana kadar kollarımın iç kısmını nasıl kaşıdığımı ve kullanmayınca nasıl delirdiğimi... Tüm bunları hatırlayınca deliye dönüp tüm o kimyasalları duvara fırlatıyordum. Tekrar uyuşturucunun kölesi olmak istemiyordum, gerçi bu halimin de bağımlılardan bir farkı yoktu.
Üstüm başım kan ve kir içindeydi ve saçım sakalım birbirine karışmış bir haldeydi. Umurumda da değildi, istediğim tek şey yıllarımı bu evde geçirip kızımla olan anılarıma tutunmaktı. Bu evdeki tek temiz ve düzgün odadaydım, yani Melek’in odasında. Kriz anlarında bile bu odayı ve içindeki eşyaları bir şekilde kendi öfkemden koruyordum. Melek’in tek bir eşyasına zarar verme düşüncesine katlanamıyordum.
Şu anda yatağının kenarına sırtımı yaslamış, televizyondaki görüntülerini izliyordum. Yanımda birkaç şişe içki vardı ve bazıları boştu. Bu odada sigara bile içmiyordum, kızımın buradaki kokusunu kaybetmek istemiyordum. Burada içki içmeyi sorun etmiyordum, daha sonra boş şişeleri toplayıp çöpe atıyordum. Kendimi iyi hissettiğim tek yer bu odaydı, kirletmekten bile çekiniyordum.
İçkimi yudumlarken gözlerimi televizyondan ayırmıyordum. Şu zamana kadar yaptığım en iyi şey Melek’le olan her anımı kaydetmek olabilirdi. Bu video kaydında on bir yaşındaydı ve henüz onun kanser olduğunu bilmiyorduk. Asaf ve Ali’yle birlikte yemeğe çıkmıştık. Bu görüntüleri çeken Ali’ydi. Kamerayı açıp telefonunu masadaki bir yere sabitlediğini hatırlıyordum.
Dördümüzde kameranın kadrajındaydık. Melek somurtup dururken biz üçümüz aç kurtlar gibi yemeğimizi yiyorduk. Onu görmezden geldiğimiz için Melek biraz daha suratını asıp hepimize dik dik baktı. “Benimle dans etmediğiniz için hepinize küstüm.”
Tüm dikkatimi televizyondaki video kaydına verdiğimde Asaf’ın gülmemek için koca bir parça eti ağzına attığını gördüm. “Dans etmeyi bilmiyorum, beni pas geç.” Melek’in kanser olduğunu öğrenince Asaf onun için dans etmeyi öğrenmişti.
“Etrafta çok fazla güzel kız var.” Ali bunları söylerken kaçamak gözlerle diğer masalara bakıyordu. “Onlardan biriyle dans etmek varken neden seninle dans edeyim?”
“Bende güzel bir kızım!” Ali’ye tersçe bakıp sol yanına, yani bana doğru döndü. “Amca ben güzel değil miyim?”
“Sen en güzelisin.” Ona göz kırpıp tabağımdaki sarmalardan birini bütün halinde ağzıma atmıştım. “Ali kalkıp Melek’le dans et.”
“Neden bunu sen yapmıyorsun?”
“Bu sarmalar bitmeden kimse beni bu sandalyeden kaldıramaz.”
Ali çatalını masaya bırakarak Asaf’ı gösterdi. “Bu niye onunla dans etmiyor?”
“Dans etmeyi bilmiyorum lan.” Asaf ona kızarak önümde duran tuzluğa uzanmıştı. “Bilmediğim bir şeyi nasıl yapayım?”
“Bir insan yirmi bir yaşına kadar nasıl dans etmeyi bilmez?” Ali onunla dalga geçerek masadan öne doğru eğildi. “Şu zamana kadar hiç bi’ kızla çıkmadın mı? Mutlaka onunla dans etmiş olmalısın?”
“Kimseyle çıkmadı.” Asaf yerine ona ben cevap verdiğimde gülüyordum. “Kızlardan utanıyor veya korkuyor.”
“İkisi de değil.” Bolatlı avucunun içindeki tuzluğu sıkarken ölümcül gözlerle bana bakıyordu. “İlgimi çekecek bir kız karşıma çıkmadı.”
“Çok seçicisin.” Ali bunları söylerken ona baygın gözlerle bakıyordu. “Karşına uzun boylu, güzel ve alımlı bir kız çıktığında onunla şansını deneyebilirsin.”
“Neden bir kızın fiziksel özelliklerine göre şansımı deniyorum?” İçimizde bu tür konularda hiç bilgisi olmayan tek kişi Asaf olduğu için huzursuz gözlerle Ali’ye bakıyordu. “Ben bir manken aramıyorum, beni mutlu ettiği sürece bir metre boyu olsa bile umurumda olmaz.”
“Tövbe de lan, dua yerine geçer.” Ali ona kızarak birasına uzandı. “Daha bu yaşta sırık gibi uzadın ve daha da uzayacak gibisin. Bir cüceyi ne yapacaksın?”
“Oğlum sana ne, sen işine baksana.”
“Ben artık dans etmek istiyorum!” Melek huysuzlanınca tabağımdaki son karalahana sarmasını yiyip sandalyemden kalktığımı gördüm. “Bu seferde ayağıma basarsan seni camdan dışarı fırlatırım.” Melek’i alıp masadan ayrıldığımda görüntü burada bitiyordu.
Kumandaya uzanıp sıradaki video kaydına geçtiğimde bu sefer bir mutfaktaydık. Melek’in ekranda beliren yüzüyle ona duyduğum özlemim arttı ve gözlerimden bir damla yaş daha süzüldü. Birlikte zaman geçirmemizi istediği için ikimiz mutfağa girip kek yapmaya çalışmıştık. Burada daha on yaşında küçük bir çocuktu. Onu mutfak masasının üzerine oturtup cam kâseyi kucağına vermiştim.
Ben kek malzemelerini kâsenin içine koydukça Melek onları karıştırıyordu. “Baba gördün mü, yapabiliyorum!” Cam kâsenin içindeki karışımı amatörce karıştırdıkça mutlulukla şakıyordu.
Bu video kaydı onu kimsesiz çocuk yurdundan aldığım ilk yılımızda çekilmişti. Telefonumu mutfak masasına sabitleyip tüm bu anları çeken bendim. Henüz bu yıllarda kek yapmayı bilmediğimiz için ikimizin de üstü başı un içinde kalmıştı. “Baba.” Melek kâsenin içindeki hamuru karıştırırken yeşil gözlerini kırpıştırıp bana gülümsedi. “Yapabiliyor muyum?”
Yanına gidip parmağımın ucunu karıştırdığı hamurun içine daldırdım. O günü hatırlıyordum. Hamurun tadına bakınca şeker yerine yoğun bir tuz tadı almıştım. Bakışlarımı yeniden televizyona çıkardığımda dilimdeki tuz tadına rağmen gülümsediğimi gördüm. “Çok güzel yapmışsın, Melek’im.” Parmağımda kalan hamuru onun burnunun ucuna sürerek tebessüm etmiştim. “Benim kızım kek bile yapabiliyor.”
“Gerçekten güzel olmuş mu?” Melek’in yeşil gözleri ışıldadığında tadına bakmak için parmağını kâseye doğru uzattı. “Bende tadına bakayım.”
O tuzlu karışımı yemesini istemediğim için elini havada yakalayıp onu durdurmuştum. “Piştiğinde tadına bakarsın, önce üzerini değiştir.” Kâseyi alıp yan tarafına indirdikten sonra Melek’i kucağıma aldım. İçeri giren Ali ve Asaf’ı görünce onu hemen Ali’ye vermiştim.
Ali onu mutfaktan çıkartınca hamuru kasesiyle birlikte çöpe atıp aceleyle Bolatlı’ya döndüm. “Sikeyim, şeker yerine tuz koymuşuz! Asaf bizimki olaya uyanmadan hemen bir kek temin et, fırına koyup ısıtalım.”
Ekran kararınca bu görüntü de burada bitmişti. Tam sıradakine geçecektim ki odada birinin varlığını hissedince başımı çevirdim. Karun’u görünce sinirlenerek televizyonu kapattım. Evime gelme cesaretini kendinden nasıl bulmuştu? Anlaşılan eceline susamıştı. “Burada ne işin var?”
Tek kelime etmeden bana doğru yürüdü. Yanımda duran içki şişelerinden birini alıp karşımdaki duvarın önüne oturdu. Öfkeli bakışlarımı hiç umursamadan rakı şişesinden bir yudum aldı. Rakı yerine genelde viski tercih ettiğinden yüzünü buruşturmamaya çalışmıştı. “O herif Levent’i kullanarak bizi tuzağa düşürdüğü gün gerçekleri öğrendim.” Şeref olacak şerefsizden bahsediyordu.
Şeref bizi tuzağa düşürdüğünde Karun’a işkence etmişti, beni de canlı canlı bir mezara gömmüştü. Söyleyeceği hiçbir şeyi duymak istemediğimden kaşlarımı çatarak onu susturmak istedim ama, “Önce dinle, sonra yargıla,” dedi sıkıntıyla. Açıklaması kararımdan bir şey değiştirmeyecekti, Kalenderlerle olan tüm bağımı Melek’in öldüğü gece koparmıştım.
Onu çok geriyor olmalıyım ki Karun biraz gevşemek için rakıdan tekrar içti. “O kansızın Defne’ye yaptıklarını öğrendiğimde elim kolum zincirlerle bağlıydı ve kırılmadık kemiğim kalmamıştı. Çok istememe rağmen yakasına yapışıp ondan hesap bile soramıyordum.” Orada işkence görmesi gerçekleri benden neden sakladığını açıklamıyordu.
“Sonra gözümü bir açtım ki hastanedeyim ve ölümden dönmüşüm.” Hatırladığı her detay canını yakıyor olmalı ki sonlara doğru sesinin desibeli düşmüştü. “Nasıl bir hâlde uyandığımı en iyi sen biliyorsun. Peki,” diyerek duygudan yoksun bir şekilde gülümsedi. “Kendimi öldürmeye kalkıştığımı da biliyor musun?”
Tüm bedenim buz kestiğinde kontrolüm dışı yumruğumu sıkmaya başlamıştım. “Neyden bahsediyorsun?”
Karun’un mavi irislerinde hafif bir titreme olduğunda başını iki yana salladı. “Babam olacak şerefsizin ablama yaptıklarını öğrenince bunun üstesinden gelemedim. Defne’nin onun öz kızı olmaması umurumda bile değildi, yaptığı bu şey kabul edilemez.” Bu hiçbirimizin üstesinden gelemeyeceği bir olaydı. Hanemizden birinin bu denli korkunç bir şey yapmasına akıl sır erdiremiyordum. Şeref’i öldürmüştüm ama ona olan öfkem ve kinim geçmiş değildi.
“Hastaneden çıktıktan sonra toparlayamadım. Farah’la tartışıp kendini kliniğe kapattığın için ne hâlde olduğumu görmedin.” O dönem yanında değildim ama Karun’un uzun süre depresyon halinde olduğunu biliyordum. Şeref’in yanında gördüğü işkencelerden sonra psikolojik olarak çöktüğünü düşünmüştüm, bunun Defne’yle bir ilgisi olacağı aklıma bile gelmemişti.
“Günlükte okuduğum şeyleri hatırladıkça aklımı kaçıracak raddeye gelmiştim.” Babasının nasıl bu kadar ileri gidebildiğini o da anlayamıyordu. “Bir gün çalışma odamdayken daha fazla dayanamadım ve silahımı çıkarıp kafama yasladım.”
Gerçek anlamda beni şoke etmeyi başarmıştı. Gözlerim irileştiğinde nabzımın hızını hissedebiliyordum. “Yani sen…” Karun gibi birinin bile intihara kalkıştığını duymanın şaşkınlığıyla yutkundum. “Kendini öldürmeye mi kalkıştın?”
“Melek tam zamanında bana engel olmasaydı bunu yapıyordum.” Hisli bakışları Melek’in duvardaki fotoğraflarını bulduğunda burnunun direği sızlamış gibi iç çekti. “Gerçeği sizden gizlemeyi düşünmedim, sadece bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. Kendimi kaybetmişken günlükten bahsedecek hâlde değildim.”
Sert tutumumdan hiçbir şey kaybetmeden tahammülsüz gözlerle ona kapıyı gösterdim. “Söyleyeceklerin bittiyse git.” Onları tekrar hayatımda istemiyordum. İşin aslı artık kimseyi hayatımda istemiyordum.
“Bunu bir buçuk yıl boyunca uzatmanın nedeni ne?” Karun beni iyice sinirlendirerek yeniden içki şişesine uzandı. “Seni tanıyorum piç, aramızdaki bu sorunu kullanarak kendini yalnızlaştırdığının farkındayım.” Bunun artık hiçbir önemi yoktu. Melek’ten sonra ben bir daha iflah olmazdım.
“Defne’yle ilgili şeyleri senden saklamam hataydı ama gerçeği söylemek için en doğru zamanı beklediğimi iyi biliyorsun. Bu kadarını bilecek kadar beni tanıyorsun.” Gözlerimin içine bakarak konuşurken bu akşam istediğini almadan buradan gitmeyecekmiş gibi kararlıydı. “Koskoca bir ömrü birlikte geçirdik, bundan daha ağır kavgalarımız olmuştu ama hiçbirini bu kadar uzatmamıştın.”
Başını çevirip Melek’in eşyalarına baktığında yüzündeki her kas acıyla seğirmişti. “Aileni gözden çıkarmanın nedeni Melek, değil mi? Aramızdaki sorunu kullanarak bizimle tüm bağını kopardın. Böylece sen burada kendini kaybederken hiçbirimiz yanında olamayacaktık.” Sitem eden bakışlarını bana dikip, “Çocukken de böyleydin,” dedi kısık bir sesle. “Canın gerçek anlamda yandığında kimseyi acına yaklaştırmıyorsun.”
Tüm bedenim bir savunma içine girdiğinde bakışlarımı ondan çekerek içkimden sert yudumlar aldım. “Bunu da aşacağım, sadece biraz zamana ihtiyacım var.” Bu söylediğime kendim bile inanmıyordum.
“Daha ne kadar zamana ihtiyacın var?” Karun’la daha önce hiç bu kadar uzun dargın kalmadığımız için yalvaran gözlerle bana bakıyordu. “Bir yıl daha mı bizden uzak duracaksın yoksa birkaç yıl mı?” Dalga geçercesine güldüğünde gülüşünün sahteliği anlaşılıyordu.
“Sen belki her şeyle tek başına mücadele etmeye alışkınsın ama ben…” Sesi kısıldığında konuşmakta bile zorlanıyormuş gibi derin derin nefesler aldı. Küçük bir sessizliğin ardından bana bakarak omuzlarını düşürdü. “Amcam olmadan hiçbir şeyin üstesinden gelemiyorum.” Amca mı?
Tüm dikkatim Karun’a kaydığında bir an ne söylediğini anlayamamıştım. Mutlu mu, olmuştum yoksa içim buruk buydu, bilemiyordum. Çocuk yaşlardan beri ona amca dedirtmeye çalışmıştım ama bu piç inatla amcası olduğu kabul etmemişti. Peki, değişen ne olmuştu? “Sen bana amca mı dedin?” Bir yanım Karun’un böyle bir şey söyleyeceğine hiç ihtimal vermiyordu.
Yüzünde küfür gibi bir ifade oluştuğunda homurtuyu andıran bir ses çıkartarak benim dışımda her yere bakmaya başladı. “Bir daha benden böyle bir şey duymayacaksın.”
Ona bakıp durmam Karun’u utandırdığı için yine gözlerini kaçırıp içki şişesini kafasına dikti. Onu kolay kolay bir konuda utanmış göremezdim. Başımı iki yana sallayarak dalga geçer gibi güldüm ama gülüşüm bile artık fazla yapaydı. “Demek sonunda amcan olduğumu kabul ettin?”
Konuyu değiştirecek bir şeyler düşünürken aklına gelenlerle kaşlarını çattı. “Arada kan bağışla ya da kendin için stokla! Sendeki nasıl bir kansa hiçbir yerde bulunmuyor.”
Omuzlarımı hafifçe dikleştirerek sinirleriyle oynamaya başladım. “Herkeste olan bir kanı ne yapayım? Kanım da benim gibi eşsiz.”
“O siktiğim eşsiz kanın yüzünden az kalsın cehenneme gidiyordun.”
“Keşke…” diye fısıldadığımda sesim dua eder gibi çıkmıştı. Keşke o kazada hiç kurtulmasaydım belki o zaman canım bu kadar çok yanmazdı. Her acının bir çaresi vardı ama evlat acısının yoktu.
Karun sıkıntıyla bana baktığında dudağının kenarı titriyordu. Bir konuda o da çok acı çekiyor olmalı ki maskelerin ardına saklanmadan tüm çıplaklığıyla bana baktı. “Bunu kabul etmekten nefret ediyorum ama sana ihtiyacım var.”
Tam ona hangi konuda bana ihtiyacı olduğunu soracaktım ki başını küçük bir açıyla eğerek, “Melek…” diye fısıldadı ve yeniden onun duvardaki fotoğraflarına baktı. “Fırsatım varken onun için hiçbir şey yapamadım. Bazı günler hâlâ seni anneme söyleyeceğim, diyen o sesini duyuyorum.”
Bir şey söylememi beklediyse bile bunu yapmadım. Burun kemerini sıkıp iniltiyle karışık bir ses çıkardı. “Melek en büyük azabım.” Böyle olacağını bildiğim için bir zamanlar Melek’le görüşmesi için onu zorlamıştım ama beni hiç dinlememişti.
“Senin Melek konusunda vicdanın rahat çünkü onun için elinden gelenin fazlasını yaptın. Ancak ben yirmi yıl boyunca bir korkak gibi ondan kaçtığım için sadece kaybının acısını yaşamıyorum.” Bir süre susup gırtlağından çıkan hırıltıyla gözlerini yumdu. “Bende öyle bir vicdan azabı bıraktı ki ne öldürüyor ne de güldürüyor.”
Aylardır canım burnumda gezerken bir de bu piçi mi teselli edecektim? Karun kaç yaşına gelirse gelsin hâlâ içini bana döken o çocuktu. “Böyle sikik şeyleri düşünerek kendine işkence etme.” Biriyle Melek hakkında konuşmak bile benim için cehennemde yanmakla eşdeğerdi. “Keyfinden ondan kaçmadın.”
“Bu bir korkak gibi kaçtığım gerçeğini değiştirmiyor.”
“Aynı şekilde çok haklı sebeplerin olduğu gerçeğini de değiştirmiyor.” Olanlar yüzünden kendini suçlaması beni sinirlendirdiği için kaşlarımı çattım. Bunu yaparken yumruğumu sıktığımın farkında değildim.
“Defne benim değil, senin kollarında can verdi. Onun cesediyle iki gün boyunca bir soğuk hava deposunda kalan sendin ve o esnada sadece on yaşındaydın. O depodaki ben olsaydım belki ben de Melek’ten uzak dururdum.” Bu hikâyenin kötü adamı Karun değildi, o da hiç kolay şeyler yaşamamıştı.
Bakışlarımı ondan çekip yerdeki halının desenine boş gözlerle baktım. “On yaşında yaşadığın travmaları yok sayıp kendine acı çektirmeyi bırak. Bizim birbirimizden ayrımız gayrımız yok, ben veya sen ne fark eder?” Bunu anlamasını isteyerek gözlerinin içine baktım. “Sonuçta ikimizden biri ona sahip çıktı.”
Ne söylersem söyleyeyim gözlerindeki o suçluluk hissi kaybolmayacaktı. “Bunu yapan ben olmalıydım.”
“Hiçbir şey yapmamış gibi konuşup kafamı attırma. Ben onunla ilgilenirken sen de arkamı toplayarak benim için işleri hep kolaylaştırdın. Böylece onunla daha çok zaman geçirebildim, yani onun için bir şey yaptın.” İç çekerek ona kendimi gösterdim. “Dolaylı yollardan da olsa amcasıyla daha çok vakit geçirmesini sağladın.”
Yeniden konuşmaya hazırlanıyordu ki buna müsaade etmedim. “Ayrıca Melek seni hiç suçlamadı veya senden nefret etmedi. Senin yanında geçirdiği son iki yılı seni affetmesi için yeterli oldu.” Melek kin tutan bir çocuk değildi.
“Eve dön.” Karun’un bir anda söyledikleriyle yine sinirlerim tepeme çıkmaya başlamıştı. “Herkes seni çok özledi.”
“Ben hiçbirinizi özlemedim.”
“Tüm işleri üzerime yıkıp böyle mağara adamı gibi yaşayamazsın!” Her şeyle tek başına uğraşmak zorunda kaldığı için kızgınlıkla kaşlarını çattı. “Artık bir karım ve kızım var, yani korumam gereken bir ailem var. Daha fazla tehlikeli işlerin adamı olmak istemiyorum. Bölge liderliğini devralmanı istiyorum.” Her şeyi üzerime yıkmaya mı çalışıyordu?
“Ben şirket, tesisler ve diğer şubelerimizdeki işlerle ilgileneceğim sen de işin karanlık boyutunu üstlenmelisin. Kumarhaneler, mıntıka ve bölge güvenliği sende olmalı.” Bu piç ciddi anlamda sabrımı zorluyordu.
Ne halde olduğumu görmüyor olamazdı, bir de liderlik gibi boktan bir işi bana yıkmaya çalışmasıyla alay ederek güldüm. “Sen düzgün iş insanı kimliğine bürüneceksin, ben de bir mafya lideri, öyle mi?” Küfrederek, “Siktir git!” dedim. “Sana güneşli günler, bana kurşunlar, öyle mi, Karun Efendi?” Bu aile için daha fazla kendimi yıpratmayacaktım.
Karun beni hepten delirtmeye yemin etmiş gibi ısrarını sürdürdü. “Zaten sana ait bir koltukta oturuyordum, geri al işte.”
“Bana baksana, orospu çocuğu.” Önce oturduğum zemini ona gösterdim, hemen sonra da benden birkaç adım uzaklıkta duran koltuğu... “Kalkıp bir koltuğa oturmayacak kadar tembel bir herifim, senin koltuğunu ne yapayım?” Bir daha kimse bana o liderlik sorumluluğunu yükleyemezdi. “Yerine geçmekle ilgilenmiyorum, amına koyayım!”
“Ulan şu üşengeçliğinden bir gün geberip gideceksin! Büyü artık ve biraz sorumluluk al.”
“Beni liderliğe getirmeye kalkışırsan bize ait olan bölgeleri, şirketleri ve tek tek sayamayacağım tüm o siktiğim mal varlıklarını satarak giderim.” Bunu gerçekten yapacağımı gösterircesine sırıttım. “Su içmeye bile üşeniyorum, bir de kalkıp bölge lideri olamam. Bok gibi param var, yedi sülaleme yeter, niye çalışayım lan ben?”
Benim bir karım, geleceğini düşüneceğim bir çocuğum bile yoktu. Tek tabanca yaşıyordum, neden daha fazla para için çalışayım ki? Zaten hiç istemediğim kadar çok param vardı. Bu kadar mal mülkü mezara mı götürecektim? Şu zamana kadar çalıştığım yeterdi, bundan sonra bu evde kızımın anılarıyla kalan günlerimi geçirecektim. Kimse beni tekrar bu evin dışına çıkartamazdı.
“Baba,” diyen bir ses duyunca nefesimi tutarak kapıya döndüm. Bir an Melek geldi, sandığım için kalbim yerinden çıkacaktı. Gelen Melek değildi, küçük bir çocuktu.
Bir an onu tanıyamamıştım eğer Karun’a bakıp, “Baba!” demeseydi onun Defne olduğunu bile anlayamazdım. Onu en son altı ay önce Çağıl’ın düğününde görmüştü. O zamanlar çok daha küçüktü.
Kahverengi saçları son gördüğümden daha uzundu, boyu da uzamıştı ve artık yürüyordu. Yanılmıyorsam Defne artık bir buçuk yaşındaydı. Babasının bir kopyası olan mavi gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Bu odaya ilk kez geldiği için paytak adımlarla yürürken etrafına tuhaf bakışlar atıyordu. Onu izlerken bir an aklıma Melek geldiği için kalbim titremişti.
“Bu Defne mi?” Bunu sorarken bile içimdeki titreme sesime yansıyordu. “Ne kadar da büyümüş.” Onun yanında olamamıştım.
Defne bize doğru küçük adımlar atarken beni görünce bir anda durmuştu. Bir süre hiç kıpırdamadan bana baktığında sevimli suratı beyazlamaya başlamıştı. Saçım sakalım birbirine karışmış bir haldeydi. Karşısında böyle bir adam görünce yutkunarak arkaya doğru bir adım attı. Dengesini yitirip yere düştüğünde hemen başını kaldırıp tekrar bana baktı. Bu hareketi ona yaklaşmadığımdan emin olmak ister gibiydi.
Beni izlerken mavi gözlerine yaşlar akın etti, hemen sonra da ağlamaya başlayınca bir küfür savurdum. “Benden mi korktu lan bu?”
“Seni tanımıyor, ayrıca korkmayıp da ne yapsın? Şu hâline bak, saçın sakalın birbirine girmiş. Onun yerinde hangi çocuk olsa korkardı.”
Karun’a kızgınlıkla bakıp ayağa kalktım. Defne’ye doğru bir adım atmıştım ki daha çok korkup avaz avaz ağlayınca adımlarım yere mıhlandı. İçli gözyaşları beni darmadağın ettiğinden ona yaklaşmaya cesaret edememiştim. Bir el boğazımı sıkıyormuş gibi yutkunarak Defne’ye bakıyordum. Yeğenim benden korkacak kadar beni tanımıyordu. Amcası olduğumu bile bilmiyor olmalıydı.
Karun kızının yanına gidip onu kucağına aldı. Defne minik kollarını babasının boynuna dolayıp yüzünü onun boynuna gömdü ve kesik kesik ağlamayı sürdürdü. Gözlerimin ardı öyle bir sızladı ki bir anlığına nefes dahi alamamıştım. Onun için bir tehditmişim gibi Defne benden korkup Karun’un kollarının arasına saklanmıştı. Bu bana kendimi berbat hissettirmişti.
Karun onu yatıştırmak için sırtını okşarken bakışlarını bana çıkardı. “Defne, Duha’yı görünce bile mutlu oluyor çünkü onu her gün görüyor ancak seni tanımıyor.” Geldiğinden beri bana vurduğu en ağır darbe bu olabilirdi. “Kendi yeğenine yabancılaşmak istiyorsan bu çöplükte yaşamaya devam edebilirsin.” Bunları söyledikten sonra Defne’yi de alıp gitmişti.
Karun gittikten sonra Melek’in odasındaki boş içki şişelerini alarak dışarı çıktım. Şişeleri çöp kutusuna atıp odama doğru sarsak adımlar atmaya başladım. Çok içtiğim için ayakta bile zor duruyordum. Odama geçip uyumak istiyordum. Bu rezil hayat uyumadan geçmiyordu. Odamın kapı kolunu kavramıştım ki aşağıda gelen seslerle durdum. Karun gitmemiş miydi?
“Anlaşılan yeniden bu ülkeden ayrılmanın zamanı geldi!” Sürekli birileri evime gelip duracaksa burada kalmanın bir anlamı yoktu.
Merdivenin trabzanlarına tutunarak aşağıya indim. Bir şeylerden destek almadan yürümek çok zordu. Kanımdaki yoğun alkol yüzünden başım dönüyordu. Hole indiğimde zemin hep kırık eşyalarla dolu olduğundan bir şeylere çarpmadan yürüyemiyordum. Salona geçtiğimde yüzümü buruşturdum. Sanki burada kıyamet kopmuştu, her şey her yerdeydi. O üçlü koltuğun neden ters durduğunu anlamadım ya da onu nasıl o hale getirdiğimi.
Salonun ortasında bana sırtı dönük bir kadın duruyordu. Siyah kıyafetlerin içinde bir gölgeden farkı yoktu. Topuklu ayakkabılarının üzerinde yavaşça bana doğru döndüğünde şaşkınlıktan, “Kaynana?” dedim ağız alışkanlığıyla. Farah’ın annesinin burada ne işi vardı?
Demet Hanım tüm o dağınıklığın içinde karanlık bir elmas gibi ışıldarken bir buçuk yılın ardından beni görmesiyle gülümsedi. “Merhaba damat.”
Hassiktir!
Demet Tozlu buraya ne için geldiyse istediğini almadan gitmeyecekmiş gibi görünüyordu. Siyah gözlerini süzerek baştan ayağa beni izlerken gördüğü şeyler karşısında yüzünü buruşturmamaya çalıştı. Abartısız birkaç dakika boyunca sessizliğini koruyup beni izledi, daha sonra telefonunun ekranında saate baktı. “Acaba bu saatte açık bir yer bulabilir miyim? Yeniden insana evrilmen için bize profesyonel bir dokunuş lazım.”
“Seninle hiçbir yere gitmiyorum.” Kararlı bir şekilde konuşup ona sırtımı dönerek kapıya yürüdüm. “Buraya hiç gelmemeliydin, evine git.” Ayrıca bu kadın yaşadığım yeri nasıl bulmuştu? Tabii ya, Karun! O piçten hemen sonra Demet Hanım’ın buraya gelmesi bir tesadüf olamazdı.
“Evi terk ettim!” Sinirli çıkan sesiyle adımlarım durmuştu. “Ne demek evi terk ettim?” Kafam karışmış bir halde ona döndüm. “Evden kaçmak için sence de fazla büyük değil misin? Ergenliğinden yapman gereken asiliği bu yaşta yapamazsın.”
Yaşına değinmemle kaşlarını çattığında gözleri yerdeki kırık eşyalarda gezinmeye başlamıştı. Abajura tekme atarak onu bana doğru savurdu. “Ne varmış yaşımda?” Şu hayatta bulaşmak istemeyeceğim sadece iki kadın vardı ve onlarda Karun’un karısı Bige ve Demet Tozlu’ydu. Aklı olan kimse onlarla ters düşmezdi.
“Onca zamandan sonra neden geldin?” diye sorduğumda yeniden sinirlendi. Ayakkabısının ucu yerdeki kırık eşyalara çarparken dişlerini sıkarak bana doğru yürümeye başladı. “Gelmeseydim daha ne zamana kadar kendine bunu yapacaktın?” Elini sıkarak önce beni, daha sonra da bir enkaza dönüşen evi gösterdi. “Böyle nasıl yaşıyorsun!”
“Yaşamıyorum!” Ona sesimi yükselttiğimde asıl öfkem kendimeydi ve asla geri getiremeyeceğim birine... “İyi bak bana, sence yaşar gibi bir halim mi var?” Ne kadar acınası bir halde olduğumu görmüyor olamazdı. Yapamıyordum, bu acının üstesinden gelemiyordum.
“Canından çok sevdiğin birini kaybetmenin zorluğunu anlamıyor muyum, sanıyorsun?” Gözleri dolunca bunu benden saklamak için bana sırtını dönüp kırık pencereye doğru yürüdü. “Ümit’i ilk tanıdığımda senin gibi hiçbir şeyden korkusu olmayan bir serseriydi.” Güldü ama yoğun bir acıyla. “Olur olmadık her yerde karşıma çıkardı.”
Camdan dışarıya bakarken kocasının özlemiyle tir tir titrediğinin farkında değildi. “Arkadaşlarımla buluştuğumda hep gittiğim o restoranda olurdu ama beni rahatsız etmemek için benden en uzak masada dururdu. Kızlarla kütüphaneye gitsem yine onu orada, bir masada görürdüm. Kitap okuyormuş gibi davranırdı ama kitabı ters tuttuğunu bile anlamazdı. Bir kulübe gitsem sarhoş olmaktan hiç korkmazdım çünkü Ümit’in orada olduğunu ve beni güvenli bir şekilde evime bırakacağını bilirdim.” Omuzlarının hareketinden ağladığını anladım.
“Ümit aylarca peşimi bırakmamıştı, yanıma gelip beni rahatsız etmezdi ama hep izlerdi.” Sesi boğuklaştığında, “Sanki beni izlemek bile onu mutlu ediyordu,” diye fısıldadı. “Beni mutlu eden şeyse baktığım her yerde onun olmasıydı.”
Dudaklarından bir hıçkırık çıktığında başını omzuna doğru çevirdi ve ıslak gözlerini bana çıkardı. “Artık baktığım hiçbir yerde Ümit’i göremiyorum.” Bulunduğu yeri ve etrafını gösterdiğinde gözlerinde birbiri ardına yaşlar akmaya başlamıştı. “Bir zamanlar başımı hangi yöne çevirsem kocamı görürdüm ama o artık yok.”
Gözlerimin içine bakıp titreyen bir sesle, “Ölmeyi istemediğim tek bir anım bile yok ama ölemiyorum,” dediğinde bakışlarındaki çaresizliği görebiliyordum. “Ümit’ten bana kalan tek şey kızım ve ben onun için yaşamalıyım. Ne halde olduğunu benden daha iyi kimse anlayamaz ama Farah bizim gibi değil.”
Gözyaşlarını silerek karşımda güçlü görünmeye çalıştı ama eskisi gibi güçlü değildi. Kocasının ölümünden sonra bir yanını öldüren, fakat kızı için hayata tutunmaya çalışan bir kadın vardı karşımda. “Ümit’in gidişiyle çok ağladım, kendimi çok kaybettim ve sanki geçecekmiş gibi çok fazla uyudum.”
Bir konuda suçluluk yaşıyormuş gibi gözleri yeniden dolmuştu. “Haykırırcasına acımı dışarı vurdum ama Farah bunların hiçbirini yapamadı.”
Evimdeki tüm bu dağınıklığı bana gösterip içli bir ifadeyle nefesini verdi. “Farah bunlarında hiçbirini yapamadı. Babası onun her şeyi ve tüm dünyasıydı. Onu kaybedince ne benim gibi kendini uykuya verdi, ne de senin gibi akşama kadar içip dağıttı. Bir anda kendini liderlik savaşının içinde buldu, acısına bile saygı duyulmadı.” Tüm bunları biliyordum. Onu babasının mezarında bir hastaneye taşıyan bendim. Yaşadıklarının hiç kolay olmadığını iyi biliyordum.
“Farah çok değişti, eskiden eline diken batsa sızlanırdı ama artık…” En çok canını bu yakıyormuş gibi gözlerini bir anlığına yumdu. “Tüm kemikleri kırılsa bile sesini çıkarmıyor.”
O söylemese de tüm bunları tahmin edebiliyordum. Bir insan güçlü olmak istiyorsa önce tüm zayıf yönlerini yok etmeliydi. Farah eğer böyle yapmasaydı o masada uzun süre kalamazdı. Tüm bu yollardan geçtiğim için ne yazık ki onun neler yaşadığını anlayabiliyordum. “Biz kızınla boşandık, Demet Hanım.” Bunları bana anlatmasının bir gereği yoktu. “Farah artık benim sorunum değil, onun için geri dönmeyeceğim.”
“Anlıyorum.” Benimle işi bitmiş gibi yanımdan geçip kapıya doğru yürüdü. “Belki de bu konuşmayı Sonat’la yapmalıyım, sonuçta Farah’la evlenecek olan o.” Bu kadın az önce ne demişti?
Sonat’ın adını duymak bile refleksle tüm bedenimin gerilmesine neden olmuştu. “Orada dur kaynana!” Arkasından ters ters bakarken parmaklarım yavaşça avucumun içine bükülmeye başlamıştı. “Ne demek Farah’la evlenecek?” Bu kadın ne dediğinin farkında mıydı?
“Henüz duymadın mı?” Bana doğru döndüğünde kızgın yüz ifadem keyfini yerine getirmiş olmalı ki gülmemeye çalıştı. “Farah ve Sonat gizlice nişanlanmışlar.” Çenem kilitlendiğinde beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Farah o soytarıyla nişanlandı mı? Bu sikik bir şaka olmalıydı!
Farah gerçekten bunu yapmış olamazdı. Ben başımı çevirip başka bir kadına bile bakamazken onun Sonat’la bir ilişkisi mi vardı? Yanılmamışım, o piçle evlenmek için gerçekten benden boşanmayı bekliyormuş! Yaşadığım hayal kırıklığı çığ gibi büyüdüğünde bir an ayakta durmaktan bile zorlandım. O artık benim karım değildi, hayatını yaşamasından daha doğal bir şey yoktu. Bunu kabullendiğimi ve anladığımı sanıyordum ama nişanlandığı haberiyle tüm dünyam bir anda kararmıştı.
Artık onun tüm gülüşleri, cıvıl cıvıl çıkan o sesi ve etrafına yaydığı mutluluk… Tüm bunlar artık başka bir adamın mı olacaktı? Düşüncesi bile beni delirtmeye yetiyordu. Onu kendim dışında kimseyle düşünemiyordum! Farah’ı zamanla unutabileceğimi sanmıştım, zaten bu yüzden o sikik mahkemede bu kadar büyük konuşmuştum. Ulan Karun gibi değiliz demiştik ama bir an önce bir şeyler yapmazsam Karun’dan daha beter hale gelecektik!
“Neyi yapmam desem mutlaka yapıyorum. Sikeyim, kendime bile ters bir adamım!” Bir hışımla kapıya doğru yürüdüğümde sinirden yumruklarımı sıkıyordum. Farah’ın nişanlandığını duyunca bir anda alkolün etkisinden çıkmıştım.
Arkamdan Demet Hanım’ın, “Nereye?” diyen endişeli sesini duyunca kaşlarımı biraz daha çattım. “Tıraş olup banyo yapmaya!” O saplantılı piçle evlenmesine izin verir miyim, sanıyordu?
Anlaşılan geri dönmemin zamanı gelmişti!
***
Farah Tozlu
Gözlerimi dahi kırpmadan kuzenimle köşkün kapısından içeri giren adama bakıyordum. İçerideki uğultu artık fark edilmeyecek kadar sessizleşmişti. Sanki onu görmeyeli bir asır olmuş gibi müthiş bir heyecanın içindeydim. Gurur’un gidişiyle susan kalbim, uzun bir zaman sonra onun dönüşüyle bir yaşam belirtisi göstermişti. Oysaki onu unuttuğuma çok emindim ama şimdi anlıyorum ki unutmak sandığım şey meğerse ona duyduğum özlemi susturmakmış.
Gurur’u izledikçe kalbimin en derinlerine gömdüğümü sandığım tüm hislerim mezarlarından çıkmış, yeniden ilk nefeslerini almaya başlamıştı. Görünen o ki Gurur Kalender’i unutmak sandığım kadar kolay değilmiş. İçeri girdiği an buradaki herkes soluğunu tutmuş gibi sessizleşmişti. O hep etrafındaki tüm gözleri kendisine çeviren bir adamdı ve yine öyle olmuştu.
Uzun boyuyla kalabalığın içinde çok kolay fark ediliyordu. Artık onun bir parçası haline gelen beyaz gömleği hep olduğu gibi geniş omuzlarına kusursuz oturmuştu. Yine gömleğinin kollarını birkaç kat yukarı topladığı için bileğindeki o deri bileklik dikkat çekiyordu. Bir kez daha o bilekliğin onun için anlamını merak etmiştim, onu hiç çıkarmıyordu.
Bakışlarım biraz aşağıya kaydığında siyah kumaş pantolonunun kesiminin bile aynı olduğunu gördüm. Tarzından hiç ödün vermeyen bir adamdı. Sarı saçları eskisine göre biraz uzundu ama aşırı değil, sanki birazda zayıflamıştı. İçim kıyıldı. Hayır, çok zayıflamıştı.
Ve gözleri… Bir zamanlar gördüğüm o yeşil gözler artık eski canlılığına sahip değildi. Bakışları kurşun gibi ağır, geceden daha kasvetli ve bir mezarlığın hissettirdiğinden daha hüzünlüydü. Sadece onu yakından tanıyanlar onun bakışlarındaki değişimi görebilirdi. Aradan geçen yılların ona kattığı o ağır ve olgun ifade sanki gözlerinin bir parçası olmuştu.
Bir zamanlar bana baktığında ışıldayan gözleri hâlâ aynı yeşillikteydi ama daha ağır ve daha derin. Ve ne acıdır ki hâlâ bir bakışıyla sanki bir tek ona aitmişim gibi bana hissettirebiliyordu. Gurur’da hiçbir şey değişmemiş gibiydi ama çok şeyin değiştiğini biliyordum. Onu izlerken iç çekmeden duramadım. Nasıl hâlâ bu kadar yakışıklı olabilirdi?
Kontrol edemediğim bakışlarım istemsizce onun yüzünde gezinmeye başlamıştı. Bir zamanlar dudaklarımla dokunduğum o dudakları… Keskin çene hattı, kalın boyun çizgisi ve sarı saçlarının o koyu tonu… Aradan geçen zaman bile Gurur’dan bir şey almamıştı, tam aksine sanki kayıp giden tüm aylar onu daha olgun ve daha karizmatik yapmıştı.
Her zamankinden daha heybetli, daha güçlü ve ne acıdır ki daha ulaşılmaz görünüyordu. Gurur’un bakışları salondaki konukların üzerinde gezindiğinde birini arar gibiydi. Yeşil gözleri beni bulduğunda bir an kalbimin çıkardığı sesleri herkes duyacak sandım. Onunla göz göze gelince bir buçuk yıl boyunca etrafıma ördüğüm tüm duvarlar yıkılmıştı.
Birbirine kenetlenen bakışlarımızda aynı özlem, aynı yara ve ne yazık ki aynı kayıp hissi vardı. Bundan kaçmaya çalışsam da korkunç bir gerçeği fark etmiştim. Ben hiçbir zaman Gurur’u sevmeyi bırakmamıştım, o sevgiyi kalbime gömüp onunla yaşamayı öğrenmiştim. Kalp unutur gibi davranırdı ta ki sevdiği yeniden karşısına çıkana kadar… İstemsizce iç çektim. Bazı aşklar bitmezdi ama yarım kalırdı.
Bir buçuk yılın ardından Gurur ilk kez bana bakıyordu. İlk birkaç saniyede yüzünde mimik bile oynamamıştı, donuk ifadesinde değişen hiçbir şey yoktu. Ne kaşları kıpırdandı ne de dudakları aralandı. Bedeninin tepkilerinde bile en küçük bir şaşkınlık yer edinmemişti. Sanki karşısında eski karısı yerine sıradan biri varmış gibi bakışları kontrollüydü. Bir an gerçekten beni unuttuğunu düşünüp buruklaşmıştım.
Kalbim acıdı.
Ben onun karşısında nefes bile alamazken o, son derece sakin, mesafeli ve kontrolcüydü. Gözlerine bakınca onu yakından tanımanın avantajıyla aslında göründüğü kadar rahat olmadığını anladım. Gurur’un yüz ifadesi sakindi ama yeşil gözlerinde depremler oluyordu. Onun gözleri bedenimdeki her noktaya değiyordu, bunu yaparken bakışları sabırsız ve özlem doluydu.
Dokunmayı sevdiği saçlarıma, bir zamanlar soluksuz izlediği yüzüme ve kendine yuva bildiği boynumda gezindi bakışları… Onun gözlerinin esiri olan bedenim adeta yanıyordu. Gurur bana bakmamaya çalışıyordu, arada kafasını farklı bir yöne çeviriyordu ama her defasında kendiyle olan savaşı kaybedip yeniden bana dönüyordu.
O da beni özlemişti ama inatla bunu saklamaya çalışıyordu. Bakışları kolumdan aşağıya kayıp sağ elime ulaşınca gerilmiştim. Yeşil irisleri parmağımdaki nişan yüzüğünde durduğunda yüz ifadesi değişmişti. Ondaki bu değişim çok küçüktü, büyük ihtimalle salondakiler bile fark etmemişti. Bakışlarında sert bir ifade geçtiğinde yüz ifadesi bir anlığına dondu. Artık gözlerini bile kırpmadan yüzüğe bakıyordu.
Parmağımı süsleyen yüzüğe olan bakışları buz gibiydi. Gözlerindeki o sakinlik bile kaybolmuştu. Bakışlarında daha keskin, daha sert ve daha yakıcı bir ifade belirmişti. Rahatsız edici bir şeyi izler gibi yüzüğe bakarken çenesi kasılmıştı. Yutkunduğunu gördüm, belki de ilk kez nefes alışlarını bir düzene koymak onu uğraştırmaya başlamıştı.
Kontrolsüz birkaç nefesin ardından bakışlarını yüzükten çekmeye çalıştı ama sadece bir saniye sonra tekrar baktı. Bunu birkaç kez yaptığında parmağımdaki halka, sanki boynumu sıkıyordu. Yüz ifadesi donuktu ama parmağımdaki yüzüğe olan bakışları düşmancaydı. Birkaç kez derin derin nefesler aldıktan sonra bakışlarını benden çekip Barbaros’a doğru yürüdü.
Aksa bizim masaya doğru bir adım atınca Asaf ile aynı anda kaşlarımızı çatmamız onu durdurmuştu. Onu gerçekten çok özlemiştim, normal bir zamanda olsa koşup boynuna atlardım. Ancak bir buçuk yıl boyunca beni ne aramış ne de sormuştu. Onu aramayı hiç bırakmamıştım, hem de hiç. Adamlarım ne zaman Aksa’nın profiline benzeyen birini görse tüm işi gücü bırakıp hemen bahsettikleri yere giderdim.
Her defasında büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak dönüyordum. Son bir buçuk yıldır yaşamadığım şey kalmamıştı ve tüm bunların içinde ona ne olduğunu düşünmek beni mahvetmişti. Telefonum her çaldığında o arıyor sanıp heyecanla telefonu çıkartıyordum ama arayan hiç Aksa olmamıştı.
Orada tek başına kalmasına gönlüm el vermediği için derin bir nefes alarak Asaf’a döndüm. “Tüm gözler üzerimizde, karının yanına gitmelisin.”
“Karım mı düşmanım mı, hiç belli değil!” Asaf kısık bir sesle söylenerek Aksa’ya doğru yürüdü. İnsanların yanında onunla tartışmak istemediği için Aksa’ya kapıyı işaret ettiğini gördüm. Konuşacak çok şeyleri olduğundan ikisi erkenden davetten ayrılmıştı.
Sonat’la baş başa kaldığımda yüzümü düz bir ifade de tutmaya çalıştım. Gurur geldiğinden beri Sonat’ın göz hapsinde olduğum için Gurur’un olduğu tarafa bakamıyordum. Tüm keyfi kaçtığı için içkisinden küçük yudumlar alırken kaşları çatıktı. “Karun bu arıza herife hanedan liderliğini devrederken aklından ne geçiyordu?” Küfreder gibi bir sesle konuştuktan sonra bana dönüp bakışlarını yumuşatmaya çalıştı. “İyi misin?”
“Evet.” Gurur’un dönüşünün beni darmadağın ettiğini ondan saklamaya çalışarak gülümsedim. “Her şey yolunda.”
Gecenin ilerleyen saatleri benim için çok gergin geçmeye başlamıştı. Mukaddes Hanım aşağıya indiğinde ayaküstü her birimizle kısa sohbetler gerçekleştirmiş, daha sonra Gurur’un masasına geçmiş ve uzun süre orada kalmıştı. Bugün gördük ki tüm liderler içinde Mukaddes Hanım’ın favorisi Gurur’muş. Elli beş yaşındaki kadın yeni yaşına girerken Gurur’u görmesiyle adeta gözlerinden kalpler çıkarmıştı.
Gurur’un yaşlı insanlarla iyi anlaştığını bilmeyen yoktu. Onun en iyi dostları hep ihtiyar tayfaydı. Bir şekilde Mukaddes Hanım’ın da kalbini kazanmış olmalı ki kadın gece boyunca onun yanından ayrılmamıştı. Keşke Mukaddes Hanım hep onun masasında kalsaydı. Diğer konuklarıyla ilgilenmek için Gurur’un yanından ayrılınca Harper hemen onun dibinde bitmişti.
Beste Hanım’la bir köşede içeceklerimizi yudumlarken bana Gurur ve Harper’ı gösterdi. “Salazarların kızı yerini doldurmaya çok hevesli görünüyor.”
Beste Hanım’la iyi bir mazimiz yoktu, daha önce Gurur’un intikam yemeğinde kadının suratını masaya gömmüştüm. Eğer biraz daha kulağımın dibinde konuşursa bu sefer suratını arkamızdaki duvara gömebilirdim. “Harper bir erkeği sevecek bir kadın değil, beni kıskandırmak için Gurur’a yaklaştığı çok açık.”
Beste denen bu şuursuz kadın gülerek omzunun üzerinden bana baktı. “Peki, kıskanıyor musun?”
Elimdeki kadehi tüm gücümle sıkarken ona gülümsemek için kendimi zorladım. “Hiç umurumda değiller.” Bunları söylerken kafamda kaç kez Harper’ı öldürdüğümü hiç bilmiyordu.
Başımı çevirip tekrar sinirlerimi bozan o masaya baktım. Harper tutkunun rengi olan kırmızı, mini bir kıyafetin içinde Gurur’un tam karşısında duruyordu. Gurur’a bir şeyler anlatırken arada içkisinden küçük yudumlar alarak gözlerini süzüyordu. Tüm bedenim yoğun bir öfkeyle dolduğunda yarım saattir ne konuştuklarını merak ediyordum. Gurur o kadının ne amaçla ona yaklaştığını anlamayacak kadar aptal mıydı?
Beste Hanım koluma dokunarak tam bir şey söyleyecekti ki tüm sinirimi ondan çıkarmak ister gibi, “Git başımdan kadın!” dedim ters bir sesle. Bunu söylerken farkında olmadan sesimi yükseltmiş olmalıyım ki buradaki bazı insanlar bana dönmüştü. Ne yazık ki o insanların içinde Gurur’da vardı.
Gurur bulunduğu yerden gözlerini kısarak bana bakıp ne sorunum olduğunu anlamaya çalıştı. Harper neyim olduğunu çok iyi anlamış olmalı ki bana bakıp sırıttı, daha sonra Gurur’un koluna dokunup ona gülümsedi. Ona ne söylediyse Gurur bana bakmayı bırakıp önüne dönmüştü. Yeniden Harper’la konuşmaya başlayınca kan beynime sıçramıştı. Ya sabır!
“Her şey yolunda mı, sevgilim?” Sonat kendisine yeni bir içki alıp bana doğru yürürken ona gülümseyip sıktığım dişlerimin arasından, “Evet,” dedim. “Harika bir gece geçiriyorum.” Bana sevgilim demesinden iğreniyordum.
Sonat yanıma gelip içki kadehlerden birini bana uzatıp gülümsedi. “Bence bir kadeh viskiye ihtiyacın var.”
Bir kadehten daha fazlasına ihtiyacım vardı ama içemezdim. Alkole direncim çok zayıf olduğundan tek bir kadehle sarhoş olacağıma emindim. Eğer sarhoş olursam Gurur’u Harper’dan kıskandığımı saklayamazdım, daha da kötüsü kendimi utandıracak şeyler yapabilirdim. Bu yüzden Sonat’ın uzattığı kadehi almayı düşünmüyordum.
“Teşekkür ederim ama alkol tüketmiyorum.” Zaten bildiği bir şeyi ona hatırlatmaktan nefret ediyordum.
Sonat elimi tutup avucuna aldığında başparmağıyla elimin üstünü nazikçe okşadı. Gurur’un dönüşünü kastederek, “Tüm bunların senin için hiç kolay olmadığının farkındayım,” dedi kibar bir sesle. “Ben hep yanındayım, Farah.”
Elimi onun elinden çekmemeye çalışarak bir kez daha yalandan gülümsedim. “Teşekkür ederim.” İzlendiğimi hissedince başımı omzuma doğru çevirdim.
Gurur’un bakışlarıyla karşılaşınca tüm tüylerim diken diken olmuştu. Salonun diğer ucundaydı ama ona bakmadığım her an sanki bana bakıyordu. Bu sefer onun bakışlarını yakaladığım için Sonat’la birleşen ellerimize nasıl baktığını gördüm. Orada dimdik durmaya devam ediyordu ama gözleri gereğinden uzun bir adamın elinde kaybolan elime bakmıştı.
Çenesindeki bir kas belirginleştiğinde kadehini kafasına dikip içindeki tüm içkiyi bitirdi. Yeniden Sonat’la birbirine kenetlenen elimize baktığında yanağındaki çizginin sertleştiğini gördüm. Emin değilim ama sanki dişlerini sıkıyordu. Bir erkeğin kıskançlığı her zaman bağırmazdı, bazen kurşun gibi ağırlaşırdı. Barbaros’un ona bir şey söylemesiyle Gurur bakışlarını bizden çekince rahat bir nefes almıştım.
Garsonun bana uzattığı yeni bir böğürtlen suyunu alma bahanesiyle elimi Sonat’ın elinden çektim. Bölge liderlerinden Emin ve Korkut yanıma geldiğinde ikisinin de rahatsızlığı yüzünden okunuyordu. Gurur’un yeniden tahtını devralması tüm bölge liderlerinin tadını kaçırmıştı. Emin bana Gurur’un olduğu yönü gösterip nabız yoklar gibi konuştu.
“Deli Kral’ın yeniden sahalara dönmesi hakkında ne düşünüyorsun, Haraf?” Aradan geçen bir buçuk yılın bana kattığı şeylerden biri de artık bir namım olmasıydı.
Bu insanlar bir kadını aralarında istememişlerdi, beni devirmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Onların her saldırısına daha sert karşılık vermem hepsine kolay lokma olmadığımı göstermişti. Hiçbir konuda kendimden taviz vermemem bir süre sonra cemiyet tarafından konuşulmaya başlamıştı.
Bu alemin gördüğü tek kadın lider olmakla kalmamış, aynı zamanda önemli yatırımlarla Tozlu ismini dört bir yana duyurmuştum. Bir süre sonra herkes benden Haraf diye bahsetmeye başlamıştı. Yeraltında bir kadının barınması da ün sahibi olması da hiç kolay değildi ama bunu bir şekilde başarmıştım.
Benim açımdan her şey yolundaymış gibi rahat davranıp Emin’in sorusunu yanıtladım. “Gurur deli manyak bir adam, onun aklından geçenleri kim bilebilir ki.”
“Onun için de bir oylama yapılacak, biliyorsun değil mi?” Korkut asıl karın ağrısını belli ederek içkisinden sert yudumlar aldı. “Liderliği zamanında hepimizin canını sıkacak çok şey yaptı ve onu terk ettiğin için sana da kızgın olduğunu biliyoruz.”
Oylamada onlarla aynı fikirde olmamı istediğini saklamayarak yüzüme baktı. “Gurur gibi bir arıza o masada olmamalı, bu hiçbirimizin yararına olmaz.”
“Katılıyorum.” Sonat’ta onunla aynı fikirde olup beni etkisi altına almak ister gibi elini sırtımın arkasına koydu. Beni yönlendirmeye çalışırken üzerimde çok etkisi varmış gibi sıcak bir sesle konuştu. “O herifin sağı solu belli olmaz, Farah. Eğer oylamayla liderliğini pekiştirirse hemen sonra hepimizin bölgesine saldırmayacağının bir garantisi yok.”
“Bunu daha önce yaptı.” Emin son derece ciddi bir ifadeyle bana baktığında bakışları uyarı niteliğindeydi. “O yıllarda senin yerine masada baban vardı, başta baban olmak üzere Gurur hepimizin canını fazlasıyla sıkmıştı. O Karun gibi değil, bölgesinin tüm yetkisini eline aldığında karşısına çıkan herkese saldırmakta tereddüt etmez.” Beni işaret ederek, “Sende bir istisna olmazsın,” dedi.
“O masada ona gereken oy çıkmamalı.” Sonat sahiplenircesine belimi tutarken daha şimdiden Gurur’dan kurtulmanın yollarını aramaya başlamıştı. “Sen akıllı bir kadınsın, Farah.” Yumuşak bir yüz ifadesiyle bana bakarken çocuk kandırır gibi bir hali olduğunun farkında mıydı? Vereceğim oya müdahale etmeye çalışarak, “En doğru kararı vereceğini biliyorum,” dedi.
Sonat’ın belimdeki elini çekerek alayla güldüm. “İş hakkında konuşacaksak şu eline sahip çıksan iyi edersin çünkü böyle anlarda karşında nişanlını değil, bir bölge lideri bulursun.” Onu bozguna uğratarak aramıza gözle görülecek bir mesafe koydum. “İş ve özel hayatı birbirine katmanı tavsiye etmem.”
Emin ve Korkut’un yanında ona böyle davranmamla sinirlendi ama bunu saklamaya çalışarak gözlerindeki delici ifadeyi yok etmek için uğraştı. “Farah sen şu anda benim nişanlımsın.”
“O zaman neden benimle iş hakkında konuşuyorsun?” Tam bir şey söyleyecekti ki buz gibi bir sesle, “Kes!” dedim. Sonat’ın gözleri büyüdüğünde Emin ve Korkut bile afallayarak birbirlerine bakmışlardı.
Boynunda başlayan bir kızarıklık Sonat’ın tüm yüzüne yayıldığında şakaklarındaki damarlar belirginleşmeye başlamıştı. Sinirlendi mi? Umurumda değildi. “Bir buçuk yıl önce benim arkamda da böyle iş birliği yaptınız mı?” Alayla gülerek sırasıyla bu üç adama baktım. “Benim oyuma siz karışamazsınız.”
Emin nefesini sertçe vererek çatık kaşlarının altından dik dik bana baktı. “İşine karışmıyoruz, sadece seni olacaklar hakkında uyarıyoruz.”
“Kötü haber beyler,” diyerek sırıttım. “Oyum Gurur’dan yana ve bu konuda kimse kararımı değiştiremez.” Eski kocama oy vereceğime hiçbiri ihtimal vermediğinden iri bedenleri kaskatı kesilmişti.
“O masadaki yerini almak için Gurur’un aslında benim oyuma ihtiyacı yok. Farkında değilsiniz ama siz bile ondan yana oy kullanacaksınız.” Aklıma gelenlerle kahkaha attım. “Tek bir bölgede geçersiz oy aldığında o bölgeyi haritadan silecek kadar manyak bir adam olduğunu biliyoruz.” Gurur’un insanları ikna etmek için kendine has yöntemleri vardı.
Sonat’ın ne düşüneceğini zerre kadar umursamadan, “Gurur’u o masada istiyorum,” dedim kesin ve net bir sesle. “Deli Kral’ın karşısında duracak kadar aptal bir kadın değilim.”
Bir konuda onlara meydan okuyarak sırasıyla üçüne baktım. “Ona geçersiz oy verdiğinizi görmeyi çok isterim.” Dudağımın köşesi yavaşça kıvrıldı. “Sonuçta bunu yapmak yürek ister,” dedikten sora yanlarından ayrıldım.
Onların sevgisini ve takdirini kazanmakla ilgilenmiyordum. Saçma bir sürü psikolojisine girip her konuda onlarla aynı fikirde olan biri değildim. O masada Asaf dışında kimsenin fikrine ve kararına saygı duymazdım. Midem kazındığı için atıştırmalıkların olduğu açık büfeye yaklaştım.
Ne yiyeceğime karar vermeye çalışırken haddinden fazla oyalanmıştım. Limonlu cheesecake’ten sadece bir tane kaldığını görünce gülümsedim. Anlaşılan şanslı günümdeydim, sonuncusu bana kalmıştı. Onu almak için uzanmıştım ki kafamın yanından bir kol belirdi ve biri sevdiğim tatlıyı benden önce aldı.
Yavaşça arkamı dönünce Gurur’la karşı karşıya gelmek soluğumu kesmişti. Göğüs kafesimdeki hareketlenme arttığında istesem de tek kelime edemedim. Bir buçuk yılın ardından bu yakınlıkta ona bakmak bende tarifsiz duygular yaratıyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi ve aramıza aylar girmemiş gibi son derece sakin bir şekilde bana bakıp tabağındaki cheesecake’i gösterdi.
“Senin miydi?” Bir insanın sesine bile özlem duyulur mu? Onca zamandan sonra kulaklarıma ulaşan sesi bile ayaklarımı yerden kesmeye yeterdi.
İlk birkaç saniye sesimi bulamadım ama daha sonra kuruyan dudaklarımı aralayıp, “Hayır,” dedim zayıf bir sesle. “Onu almayacaktım, sen yiyebilirsin.” Zaten çok zayıflamıştı, eski kilosuna kavuşmak için iyi beslenmeliydi.
Başını eğip kısa bir an tabağındaki limonlu cheesecake’e bakıp yeniden bakışlarını bana çıkardı. “Bu senin en sevdiğin tatlı değil mi?” Bunu hatırlamasıyla kalbim teklediğinde Gurur tabağı bana uzattı. “Al.” Hâlâ emir niteliğinde konuşuyordu ama daha kibar ve daha yumuşak bir sesle.
“En sevdiğim tatlı olduğunu biliyorsan neden son dilimi aldın?” diye sorduğumda bir şey söyleme gereği duymadan sadece yüzümü izledi. Benimle konuşmak için tatlıyı bahane etmiş olabilir miydi? Bunun düşüncesi bile beni heyecanlandırıyordu.
Çatalı alıp tatlıdan küçük bir parça alarak bakışlarımı ondan çektim. Uzun süre onunla göz kontağı kurmak bana iyi gelmiyordu. “Harper’la iyi anlaşıyor gibisiniz.” Olamaz, bunu gerçekten söyledim mi? Dilimi sertçe ısırdım, umarım onu kıskandığımı düşünmezdi.
Sessizliği beni germeye başlayınca başımı kaldırıp ona baktım. Yüz ifadesi o kadar donuktu ki ne düşündüğünü anlayamıyordum ama gözleri… Yeşil gözlerinde bir anlığına beliren o ifadenin ne anlama geldiğini bilemedim. “Salazarların kızıyla konuşmam seni rahatsız mı ediyor?”
Panikleyerek çatalı tatlıma geçirip bu sefer daha büyük bir lokma aldım. Cheesecake’kin yumuşak, limonlu kreması ağzımın içine yayılırken bir şey söylemeden önce zaman kazanmaya çalıştığımı biliyordu. “Bence birbirinize çok yakışıyorsunuz.” Bunları söylerken tatlı yememe rağmen ağzımda acı bir tat oluşmuştu. “Ondan hoşlandın mı?”
Buraya geldiğinden beri ilk kez keyfini yerine getiren bir şey yaşanıyor olmalı ki gülmemek için yanaklarının içini ısırdı. “Bunu neden bilmek istiyorsun?”
“Sadece merak ettim.”
“Hımm.” Başını ağır bir hareketle salladığında yüzünde eğlenen bir ifade vardı. “Demek sadece merak ettin?” Omzunun üzerinden bir kadınla konuşan Harper’a baktı. Ona attığı bakışlar boş ve ilgisizdi ama bakışlarını daha sevecen göstermek için kendini zorladı. “Aslında güzel kadın.” Midemde bir yanma hissettim.
“Bunun anlamı…” Suratımın asılmaması için kendimi zorlarken çatalı hırsla tatlıya batırdım. “Gerçekten ondan hoşlandın mı?”
Gözleri çatalı tutan elimin parmağına kaydığında bir kez daha yüzüğe bakmıştı. Eğlenen ifadesi kaybolduğunda yanında duran elini sıkmaya başladı. “Seni tebrik etmeli miyim?” Alayla konuşarak bakışlarını yüzükten çekip gözlerime baktı.
Kaybettiği bir şeyi artık bir başkasına ait bulmanın kederiyle iç çekti. “Hep istediğin gibi çocukluk arkadaşınla nihayet evlilik yoluna girmişsin.”
Aramızda bir sessizlik yaşandığında sanki ikimizin de suskunluğu haykırıyordu. Kelimelere dökemiyordu ama bakışlarıyla benden hesap soruyor, sanki bunu nasıl yapabildin, diyordu. “Teşekkür ederim,” dedim kuru bir sesle. “En başında olması gereken buydu.”
Gözlerinin en derininde saf bir acı geçtiğinde bunu benden gizlemeye çalıştı ama bedeninin verdiği tepkiler onu ele veriyordu. Geniş omuzları biraz daha gerildiğinde soğuk ve mesafeli bir sesle konuştu. “En başında olması gereken mi?” Sıktığı elini açıp bu sefer daha sert bir şekilde yumruğunu sıktı. “Yani yanılmamıştım, benimle birlikteyken bile hep onunla olmayı istemiştin?”
“Tüm bunlar geride kaldı, Gurur.” Bana sorduğu soruyu yanıtsız bırakarak derin bir nefes aldım. “İyi olmana sevindim.” Artık bir yabancıyla konuşur gibi samimiyetsiz bir sesle, “Seni tekrar görmek güzel,” dediğimde ona acı veren bir gülümseme kondu dudaklarına. “Gerçekten çok değişmişsin.”
Başından beri hepsinin istediği bu değil miydi? Bir zamanlar olduğum o kadından hiçbiri memnun değildi ama bu yeni halim de hoşlarına gitmiyordu. İnsanları memnun etmenin imkânsız bir şey olduğunu anladığımda hepsini kendi haline bırakmıştım. "Aksa'nın nerede olduğunu biliyor muydun?" diye sorduğumda başını iki yana salladı. "Onunla kapıda karşılaştık."
Harper yanımıza geldi ve sadece on saniye sonra Sonat’ta yanımdaki yerini almıştı. İkisinden de nefret ediyordum.
Harper’ın şeytani bakışları Gurur ile ikimizin üzerinde gezindiğinde, “Eski günleri mi yad ediyordunuz?” diye sordu. “Eski aşıkların bir buçuk yıl sonra yeniden buluşması büyük bir olay.”
“Can sıkmaktan başka bir halt bilmez misin, sen?” Ona bezgin bakışlar atıp tabağımdaki tatlının son lokmasını da yedim. “Babanı göremedim, Leonard nerede?” Birini arar gibi etrafıma bakıp yeniden Harper’a döndüm. “Mukaddes Hanım’ın partisine seni gönderdiğine göre çok meşgul olmalı.”
Ona hatırlattıklarımın siniriyle Harper’ın dudaklarındaki iğrenç gülümseme kaybolmuştu. “Amcam Pablo’nun yasını tutmakla meşgul.” Amcasının nasıl öldüğünü iyi bildiğinden gözlerimin içine bakarak beni tehdit etti. “Bence amcamın katilleri çok sevinmesin, yakında onlarda hak ettikleri dersi alacak.”
“Bana martaval okuma, Salazar,” dediğimde Gurur gizleyemediği bir şaşkınlıkla Harper’a haddini bildirmemi izliyordu. “Amcan için değil, baban için endişelenmeye başla.” Ona verdiğim sözü hatırlatarak güldüm. “Bu seferki eylül ayını iple çekiyorum.” Leonard bu yıl ölecekti, onu daha fazla yaşatmayı düşünmüyordum.
Bu benim için imkânsız bir hayalmiş gibi Harper beni zerre kadar ciddiye almayarak güldü. “Hep tutamayacağın sözler verirsin, Tozlu.” Kristal kadehi dudaklarına yaklaştırıp gözlerimin içine bakarak bir yudum aldı. “Bir söz de benden gelsin o zaman.”
Yürüyüp tam karşımda durduğunda artık ne Gurur ne de Sonat umurunda değilmiş gibi bir tek bana bakıyordu. Benimle uğraşmayı onlara kur yapmaktan daha eğlenceli buluyor olmalı ki gözlerini üzerimden ayırmıyordu. “Eylül’de iki taraftan biri büyük bir kayıp verecek.” Anlaşılan o da boş durmayacaktı.
Dudaklarıma yediğim tatlı bulaşmış olmalı ki Harper’ın parmağıyla onu silmesine hayret ettim. “Ama kayıp veren Salazarlar olmayacak.”
Parmağını alt dudağımdan gezdirip dudağımın kenarına bulaşan tatlıyı sildi fakat elini hemen çekmedi. Gurur ve Sonat’ın gözleri önünde çenemi kavrayıp başparmağını dudağımın etli kısmında gezdirmeye başlamıştı. “Beni evimde ziyaret etmenin üzerinde çok zaman geçti.” Elini çekerek parmağına bulaşan ruju gözlerimin içine bakarak emdi. “Sana gönderdiğim şarapları beğendin mi?”
Bu kadın manyaktı!
Gurur’un yüzü kaskatı kesildiğinde Sonat’ın kaşları çatılmıştı. İkisinin Harper’a attığı sinirli bakışlar beni neredeyse güldürecekti. Evinde geçirdiğimiz o hararetli geceden sonra Harper gerçekten bana bir kasa dolusu şarap göndermişti. Evinde içtiğim o şarabı beğendiğimi söylerken dalga geçiyordum. Bana o geceyi hatırlatıp sinirlerimi bozmak için o şarapları gönderdiğini biliyordum.
“Şarapların tadı gerçekten harikaydı.” Hepsini çöpe attığımı bilmesine gerek yoktu.
Bir konuda gücenmişim gibi davranıp üzerindeki mini elbiseye baktım. “Bu gece sana hediye ettiğim o elbiseyi girmemen kalbimi kırdı.” Evime şarap gönderince bende misilleme yaparak o gece üzerinde parçaladığım elbisenin aynısını yaptırıp göndermiştim. Elbisesini yırtıp sırtını kanatan o camları ona hatırlatmak için bunu yapmıştım.
“O elbiseyi dolabımın en güzel yerinde saklıyorum.” Harper’ın mavi gözlerinde delici bir ifade geçtiğinde bunu flörtüz hareketleriyle nasıl gizleyeceğini iyi biliyordu.
“O elbiseye baktıkça birlikte geçirdiğimiz o ateşli geceyi ve elbisemi üzerimde nasıl parçaladığını düşünüp sana olan sevgim artıyor.” Bu sözlerin anlamı o elbiseye baktıkça ona attığım yumrukları hatırlayıp öfkesini diri tuttuğuydu. Ancak Harper bu sözleri ayartıcı bir üslupla söylediği için Gurur ve Sonat çok farklı şeyler düşünmeye başlamışlardı.
Beni birbirlerinden hep kıskanmışlardı ama ilk kez bir kadından kıskanıp gerilmişlerdi. Harper etrafındaki insanları nasıl delirteceğini çok iyi biliyordu. Gurur ve Sonat’ın ona attığı ölümcül bakışlara bakıp güldü. “Bu iş düşündüğümden daha eğlenceli olmaya başladı,” dedikten sonra kızıl saçlarını savurarak gitti.
Harper gidince Gurur ve Sonat şimdi de birbirlerine düşmanca gözlerle bakmaya başlamışlardı. “Seni inziva hayatında çıkartan şeyin ne olduğunu merak ettim, Kalender. Neden geri döndün?” Sonat bunları söylerken belimi tutarak beni yavaşça yanına çekmişti. Bunun Gurur’a yapılan bir gövde gösteri olduğunun farkındaydım. Düşmanının canını sıkmak için yanındaki kadını kullanması çok iğrençti.
Gurur’un bakışları Sonat’ın belimdeki eline kaydığında yüzünde küçümseyici bir ifade belirdi. “Bu oyunu böyle mi oynamak istiyorsun, Sungur?” Dalga geçer gibi bir sesle konuşup başını omzuna doğru eğdi ve ezici bakışlarını Sonat’a dikti. “Saplantılı piç, seninle işim bittiğinde kendini tanıyamayacaksın.”
İki adımla Sonat’ın tam karşısında durduğunda bir elini cebine koyacak kadar rahattı. “Neden döndüğüme gelirsek…” Başını küçük bir açıyla çevirip sadece bir saniyeliğine bana baktı, daha sonra Sonat’a dönüp güldü. “Bence bu sorunun cevabını zaten biliyorsun.” Kalbimdeki tüm ölü kelebekler bir anda hayata dönüp yeniden kanat çırpmaya başlamıştı. Gurur benim için geri dönmüştü.
Gurur sadece sözleriyle Sonat’ı kızdırıp gitmişti. Sonat onun arkasından bir süre ters gözlerle bakıp bana dönünce tek kelime etmesine izin vermeden, “Lavaboya gitmeliyim,” dedim. “Harper densizinin dağıttığı rujumu tazelemeliyim,” dedikten sonra bende onun yanından ayrıldım. Ona yakın oldukça ya elimi tutuyordu ya da belimi. Tüm bunlar beni sinir ettiği için biraz uzaklaşmalıydım.
Eğlenen ve kadeh kaldırıp gülüşen tüm bu insanların arasından geçip gerçekten lavaboya gittim. Rujumu tazeledikten sonra salona geri dönmek yerine dışarı çıktım. Sonat’ın o yılışık hareketlerine tahammül edemediğim için biraz yalnız kalmalıydım. Üstelik Gurur’un olduğu bir yerde de yeteri kadar nefes alamıyor, bakışlarımı ondan çekemiyordum.
Arka bahçedeki o ağacın altında durup kendime gelmeye çalıştım. Karanlık gökyüzüne bakıp ağlamamak için derin derin nefesler almaya başlamıştım. Bir buçuk yıldan sonra neden şimdi dönmüştü? Parmağımdaki yüzüğe bakınca gözlerimden süzülen bir damla yaşa engel olamadım. “Neden bir hafta önce değil de şimdi?” Tam onu aşmaya başlamışken hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gelmişti.
Arkamda duyduğum adım sesleriyle hemen gözyaşlarımı silip kendime çekidüzen verdim. Yavaşça arkamı döndüğümde onu gördüm ve bir anlığına tüm dünya durmuştu. Gurur’un peşimden gelmesini beklemiyordum. Bir eli cebinde bana doğru ağır adımlar atarken ne kadar da rahat görünüyordu. Ona baktıkça beni kuşatan bu dejavu hissinden kurtulamıyordum.
Onunla ilk karşılaşmamız yine Mukaddes Hanım’ın köşkünde olmuştu. O gece de kalabalıktan bunalıp arka bahçeye gelmiştim. Yerde bulduğum bir yüzüğü parmağıma taktıktan sonra Gurur çıkıp gelmişti. Yine buradaydım, yine parmağımda bana ait olmadığını hissettiğim bir yüzük vardı ve Gurur yine peşimden gelmişti. Sanki tarih kendini tekerrür ediyordu.
Tam karşımda durduğunda tek kelime etmesine izin vermeden köşke doğru bir adım attım fakat Gurur kolumu tutarak beni durdurdu. İri parmakları mengene gibi kolumu sardığında yeşil irisleri her zamanki gibi alaycıydı. “Yoksa benden mi kaçıyorsun?” Aradan geçen günlerden sonra bu kadar rahat ve alaycı olması beni delirtiyordu.
“Ne münasebet.” Kolumu çekerek arkaya doğru bir adım atıp aramıza biraz mesafe koydum. “Neden senden kaçacakmışım?”
Bakışları kurşun gibi beni delip kalbime ulaştığında cevap vermeden önce bir süre beni izledi. Öyle bir bakıyordu ki alaycı tavırları bile bakışlarının ardındaki o yoğun duyguyu saklayamıyordu. “Kaçmıyorsan neden ben geldim diye gidiyorsun?”
Sessiz kaldığımda suskunluğum ona gereken cevabı veriyordu. Gözleri parmağımdaki yüzüğü bulunca bir an elimi arkama saklamak istedim ama bunu yapmadım. Gurur yüzüğe öyle bir bakıyordu ki mümkün olsa sert bakışlarıyla onu parmağımda eritebilirdi. Delici gözlerle Sonat’ın yüzüğüne bakarken kaşlarını çattığının farkında değildi.
“Ne karma ama.” Cebinden sigara paketini çıkartırken çatık kaşlarını düzeltip hiçbir şey umurunda değilmiş gibi davranmaya başladı. “Bundan yıllar önce yine buradaydık ama o zaman parmağında benim yüzüğüm vardı.”
Duygudan yoksun bir sesle konuşup paketin içinden bir dal sigara çıkardı. “Yıllar sonra yine buradayız ve bu sefer parmağında başka bir adamın yüzüğü var.”
Tam bir şey söyleyecektim ki sigarasını yakarak başını kaldırdı. İçine çektiği duman yavaşça dudaklarının arasından süzülürken, “Onunla mutlu musun?” diye sordu. Bilmek istediği tek şey buymuş gibi bakıyordu.
Yerimde hafifçe kıpırdanıp sorusuna soruyla karşılık verdim. “Ya evet dersem?”
“Felaketim olur.” Gözlerimi büyüttüğümde ne söylediğini fark edip kısık bir sesle kendine küfretti, hemen sonra da omuz silkerek, “Umurumda olmazdı,” dedi. Gerçekten artık umurunda değil miydim?
“Neden döndün, Gurur?”
Sakince sigarasını içerken bu sorudan kaçmak için başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Onun her soruya mutlaka bir cevabı olurdu ama bu soru onu biraz düşündürmüştü. “Döndüm çünkü bir sorunun yanıtını hâlâ almış değilim.”
“Nedir o?”
Başını çevirip bana baktığında aradığı tüm cevaplar bendeymiş gibi yoğundu bakışları. “Seninle mi savaşmalı?” Üzerime eğildiğinde yakınlığıyla ayaklarımı nasıl yerden keseceğini iyi biliyordu. Yüzlerimizi aynı hizaya getirdiğinde ılık nefesinde içtiği sigaranın kokusunu alıyordum. “Yoksa senin için mi savaşmalı?”
Bana bu kadar yakın olması düşüncelerimi talan ediyordu ama aradan geçen aylara rağmen hâlâ üzerimde bir etkisi olduğunu anlamamalıydı. Yakınlığının bana hiçbir şey hissettirmediğini göstermek için yerimden kıpırdayamıyordum. Sorduğu soruya karşılık olarak, “C şıkkı,” dedim. “Benden uzak dur.”
“Bu sorduğum sorunun cevabı değil.”
“O zaman düşmanım ol, benimle savaş.” Bezgince konuşup dik dik gözlerinin içine baktım. “Bu yeterli bir cevap mı?” Bana sunduğu iki seçenekten ilkini seçmiştim.
Gözlerinin ardında karanlık bir parıltı geçtiğinde dudağının köşesi yavaşça kıvrıldı. “Yanlış cevap.” Sesi keyifli çıkarken bir çapkının muzırlığıyla bana göz kırptı. “Ben bana söylenen her şeyin tersini yaparım.” İliklerime kadar titremiştim. Bunun anlamı benim için savaşacağı mıydı?
“Gurur eğer başıma bela olursan-” Ona kızmaya hazırlanıyordum ki duyduğumuz adım sesleriyle yavaşça benden uzaklaştı. Sonat’ın bize doğru geldiğini görünce ifadesi sertleşmişti. Tüm bedeni gerildiğinde avına kitlenen bir yırtıcının bakışlarıyla Sonat’ı izliyordu. “Birinin başına bela olacağım doğru.”
“Ortalarda yoktum diye bu piç benden kurtulduğunu mu sandı?” Omzunun üzerinden bana bakıp kendinden emin bir şekilde güldü. “Kötü haber güzelim, kral geri döndü.” Bakışları yeniden Sonat’ı bulduğunda tehlikeli bir şekilde sırıttı. “Ve benim krallığımda soytarılara yer yok.”
Sonat yolu yarılamıştı ki arkasından gelen Mukaddes Hanım ona seslendi. Durup onu beklediğinde Mukaddes Hanım ona yetişip bir şeyler söyledi. Hemen ardından Sonat’a gülümseyip koluna girerek onu köşke doğru çekmeye başlamıştı. Burada beni Gurur’la yalnız bırakmak istemediği için Sonat karşı çıkmaya çalıştı ama Mukaddes Hanım tatlı diliyle onu ikna edip yanımıza gelmesine izin vermemişti.
Sonat’ı buradan götürürken işgüzar ihtiyar kısa bir an arkaya bakıp Gurur’a göz kırpmıştı. Kadının arka bahçesi resmen bizim buluşma yerimizdi, haberi yoktu. Mukaddes Hanım, Sonat’ı alıp gidince kollarımı göğsümden birleştirerek Gurur’a baktım. Bakışlarımda gördüğü şeylerle başını iki yana sallayarak sigarasından bir nefes daha aldı.
“Bunu ben ayarlamadım, Mukaddes’in aklından ne geçtiğini nereden bileyim.” Köşkü göstererek kenara çekildi. “Benden rahatsızsan gidebilirsin.”
Hiç düşünmeden köşke doğru bir adım attığımda hemen yolu kesti. Şaşkınlık içinde ona bakıyordum. “Hani gidebilirdim?”
“Bir kere de git denince gitme, Farah.” Sitem eder gibi konuştuğunda karşımda yoğun bir stres altındaymış gibi boştaki eliyle ensesini ovuşturdu. “Biraz daha kalamaz mısın?” Rica mı ediyordu? Bu onun gibi kaba bir adamın her zaman yaptığı bir şey değildi.
Kalmaya karar verdiğimde bakışları yine parmağımdaki yüzüğe kaymıştı. Yüzüğe ters bakışlar atarak, “Ne iş?” diye sordu. Durup durup konuyu hep yüzüğe getiriyordu. “O soytarının yüzüğü neden senin parmağında?”
“Nişanlandığım için olabilir mi?”
“Geç bunları güzelim.” Bakışlarını yüzüme çıkartıp bana doğru bir adım atınca nabzım hızlanmıştı. “Bu yüzüğü takmaya seni nasıl ikna etti?” Gözlerimin içine bakarak kısık ve nazik bir sesle, “Ne saklıyorsun, Farah?” diye sordu. “Seni bir konuda tehdit mi ediyor?”
“Hayır, sadece…” Bir an ona Beşir’den bahsetmeyi düşündüm ama bunun benim sorunum olduğunu hatırlayıp sustum. Daha yeni dönmüşken ona sorunlarımdan bahsetmem doğru olmazdı, üstelik bana yardım edip etmeyeceğinin de bir garantisi yoktu.
“Sadece ne, Farah?” Üzerime eğilip yüzlerimizi hizaladığında artık nefes bile alamıyordum. Fark ettiğim şeyle kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu.
Eskiden olsa Sonat’la ilgili hiçbir konuda Gurur beni dinlemez, kendi kafasında kurduğu şeylere tüm kalbiyle inanırdı. Şimdi ise parmağımda Sonat’ın yüzüğü vardı, yani onunla aramızda bir şeyler olduğunu düşünmesi için çok fazla şey yaşanmıştı. Şaşırtıcı bir şekilde Gurur ortada olan şeyleri yok sayıyor ve bir yargıda bulunmadan önce beni dinlemek istiyordu. O gerçekten çok olgunlaşmış gibiydi.
“Bana söyleyebilirsin, Farah.” Sesi fısıltıyla çıktığında gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. Salonda sergilediği tüm o umursamazlığından sıyrılıp eskisi gibi sıcak ve ilgiliydi. “Seni tehdit mi ediyor yoksa sana bir şey mi vadetti?”
“Bunu neden bilmek istiyorsun?” Onun yakınlığından kurtulmak için geriye çekilip alayla konuştum. “Benim hayatım beni ilgilendirir, sen artık umurumda bile değilsin.”
“Aynı şekilde sende benim umurumda değilsin.” Kaşlarını çatarak elimi gösterdi. “Çıkar şu siktiğim yüzüğü!” Ne?
Umurunda olmadığımı söyledikten sadece bir saniye sonra söyledikleriyle beni şoke etmişti. Soru soran gözlerle ona baktığımda az önce ne dediğini yeni fark ediyormuş gibi kendine kızarak, “Umurumda değil,” dedi aceleyle. “İstersen hiç çıkarma, umurumda değil.”
“Anladık umurunda değil,” dedim bezgince. “Kırk defa söyleyince inanıyor muyuz buna?”
Güldü. “Henüz kırk etmedi.” Ne yazık ki onun gülüşleri bile artık fazla yapaydı, bir zamanlar olduğu gibi sıcak ve içten bir şekilde gülümsemiyordu. Melek ondan çok şey almıştı.
Bu adamın her hareketi beni strese sokuyordu. Sadece bakışları bile beni germeye yetiyordu. Gözlerim parmaklarının arasında duran sigaraya kaydığında sigaraya attığım bakışları çok hızlı yakaladı. Yüzü sertleştiğinde başını eğip yarısına kadar içtiği sigaraya baktı, daha sonra buz gibi bakan gözlerini bana çıkardı. “Sigara mı içiyorsun?”
Neden bu kadar panikledim, bilmiyorum ama aceleyle başımı iki yana salladım. “Hayır.”
Panik halinde olmam beni ele vermiş olmalı ki bana doğru bir adım atıp yavaşça kaşlarını çattı. “Daha önce hiç içtin mi?”
“Bu seni ilgilendirmiyor.”
“Soruma cevap ver, Farah.” Hâlâ onun karısıymışım gibi benden hesap sorunca omuzlarım düşmüştü. “Daha önce birkaç kez içmiştim.” Sinirlenerek çenesini sıktığında bakışları değişmeye başlamıştı. “Neden?”
“Babam öldükten sonra içmiştim ve bir de…” diye fısıldadıktan sonra bakışlarım onda asılı kaldı. Senin yüzünden diyemediğim için dudaklarımı birbirine bastırdım. O kazaya kadar iki sigaradan fazlasını içmemiştim ama Gurur’un bir tıra çarptığı o gece birkaç paket bitirmiştim.
Cümlemin devamını getiremedim ama Gurur anlamıştı. Bana sigara içirten şeyin sadece babamla değil, onunla da bir ilgisi olduğunu anlamıştı. Sıkıntıyla nefesini vererek, “En son ne zaman içtin?” diye sordu. Hâlâ içip içmediğimi bilmek istiyordu.
Bu soruya dürüst bir şekilde cevap verdim. “En son bir buçuk yıl önce içtim, bir daha hiç içmedim.” Bunu duyunca rahat bir nefes almıştı. Beni elimde bir sigarayla düşünmek bile istemiyordu.
Ona neden açıklama yaptığımı bile anlamıyordum. Aradan geçen zaman beni daha katı ve insanlara karşı daha sert biri yapmıştı. İnsanların benim hakkımda ne düşündüğünü umursamadan kendi bildiğimi yapıyordum. Fark ettiğim şeyle iliklerime kadar titremiştim. Ben dışarıdaki herkese Haraf’tım ama bir tek Gurur’a Farah… Bunu daha anlıyordum.
Uzun zamandır kimsenin karşısında bu kadar heyecanlanmamış ve paniklememiştim. Gurur geri dönene kadar bir zamanlar olduğum kadının neye benzediğini bile unutmaya başlamıştım. Ben tüm bunları düşünürken onun tek düşündüğü sigaraydı. Bu konuyu öylece kapatacak biri olmadığından yüz ifadesi hâlâ fazla sertti. O sigaraya attığım bakışları kolay kolay unutacak biri değildi.
Elindeki sigarayı gösterip beni test eder gibi, “İçmek istiyor musun?” diye sordu.
Duymak istediği tek şey hayır kelimesiydi ama ben inadına yapar gibi, “Evet,” dedim. “Sadece bir nefes.” Karşımda başka biri olsaydı onun iznine ihtiyaç duymadan istediğim kadar sigara içerdim. Bu bile bir tek Gurur’un düşüncelerine önem verdiğimi ve bir tek onun yanında Farah olduğumu gösteriyordu.
Onu ne kadar kızdırdığımı görmeme rağmen gülmemeye çalışarak yanmakta olan sigarasını gösterdim. “Sigarandan bir nefes alabilir miyim?”
Bu sefer ben onun hayır, demesini beklemiştim ama beni şaşırtarak, “Tabii,” demesiyle gözlerim büyüdü. Gerçekten bunu sorun etmiyor muydu?
Aklından ne geçiyorsa bir anda belimi yakalayarak sırtımı arkamdaki ağaca yasladı. Aramızdaki mesafeyi sıfıra indirmesiyle onu itmek için ellerimi göğsüne bastırdım. “Ne yapıyorsun?”
Tek bir eliyle iki elimi bileklerinden yakalayıp başımın üstüne ağaca yasladı. İri ve uzun parmaklarıyla hiç zorlanmadan bileklerimi hapsetmişti. Önümde bir duvar gibi dururken başını eğerek yüzünü yüzüme yaklaştırdı. “Sigaramdan bir nefes istemedin mi?” Başını ağır ağır salladı. “İçeceksin.” Gözlerinde karanlık bir tutku belirdiğinde dudağının köşesi yavaşça kıvrıldı. “Ama nasıl içeceğine ben karar veririm.”
Bir eli bileklerimi başımın üstünde tutarken yanında duran kolu havalandı. Gözlerimin içine bakarak parmaklarının arasındaki sigarayı dudaklarına yaklaştırdı. Bunu o kadar ağır bir hareketle yapıyordu ki gözlerim istemsizce onun etli dudaklarına kaymıştı. Sigaranın dumanını içine çektikten sonra kısa bir an gözlerime baktı, hemen sonra başını hafifçe yana yatırıp bir anda dudaklarıma kapandı.
Ve her şey bir saniyeliğine durdu.
Dudaklarımın üzerinde hissettiğim sıcak dudaklarla gözlerimin önünde küçük yıldızlar yanıp sönmeye başlamıştı. Sanki bir yerlerde gökyüzü gürlemişti ve yıldırımları üzerime düşmüştü ama kalbime mi yoksa aklımın derinliklerine mi, bilmiyordum. Onca zamandan sonra yeniden Gurur’un dudaklarını hissetmemle yüzlerce voltluk elektriğe maruz kalmışım gibi titremiştim.
Dudaklarımızı birleştirmek dışında hiçbir şey yapmamıştı ama bu küçük temas bile bende hayal bile edemeyeceğim duyguları uyandırmıştı. Dudakları dudaklarıma sürtünerek aralandı ve ciğerlerine çektiği sigara dumanını bana aktardı. Daha önce sigara içmişliğim vardı ama hiçbiri bu kadar tutkulu ve tahrik edici değildi.
Yavaşça başını çektiğinde gözleri sık sık az önce öptüğü dudaklarıma kayıyordu. Güçlükle bakışlarını gözlerime sabitleyip alaycı bir tutumla elindeki sigarayı gösterdi. “Bir nefes daha ister misin?” Adi herif! Bir daha sigara içmeyeyim diye aklınca bana bir ders vermişti.
Elimi kaldırıp suratına sert bir tokat atarak kaşlarımı çattım. “Bunu bir daha sakın yapma!” dedikten sonra hızlı adımlarla köşke doğru yürümeye başladım. Onun karşısında eskiden tanıdığı o kadın yoktu, her istediğinde beni öpemezdi. Ondan çok kendime kızgındım çünkü beni öpmesi hoşuma gitmişti ama gitmemeliydi!
Gurur’un yoğun bakışlarını sırtımdan hissederek arka bahçeden çıktım. Ön avluya gelip adamlarıma arabaları işaret ettikten kısa süre sonra köşkten ayrıldım. Sonat’ı bulup ona gitmek istediğimi söyleme gereği bile duymamıştım, onun yapış yapış halleri de canımı çok sıkıyordu. Beşir’i bi’ bulsam Sonat’tan da kurtulacaktım. Yalandan bile olsa ona yakın olmak içimden gelmiyordu.
Arabamın arka koltuğunda otururken parmaklarım istemsizce dudaklarıma uzandı. Gurur’un öptüğü dudaklarımda hâlâ onun sıcaklığı vardı. “Nasıl bu kadar pervasız olabilir!” Hemen elimi dudaklarımdan çekip kendimi toparlamaya çalıştım. Gurur dönüşü daha ilk günden her şeyi tepetaklak etmişti.
***
Dün gece olanları düşünmekten gece hiç uyuyamamıştım. Sabaha karşı uykuya daldığım için haliyle geç uyanmıştım. Hazırlanıp odamdan çıktığımda saat on bire geliyordu. Malikanenin her yerine sinen yağlı boya kokusuyla uykulu gözlerimi etrafta gezdirdim. Evde tadilat var da benim mi bundan haberim yoktu? Bu boya kokusu nereden geliyordu?
Şaşkınca etrafıma bakıp merdivene yönelmiştim ki gördüklerim beni afallattı. Biri beyaz yağlı boyayla merdivenin tüm basamaklarını tam ortadan boyamıştı. Beyaz boya ince bir çizgi şeklinde basamakların ortasından geçiyordu. “Bu ne be?” Ayaklarımın olduğu yerde de boya olduğu için yutkunarak arkamı döndüm.
Biri malikaneden bir sınır çizmiş gibi aşağıda başlayıp yukarı çıkan bu yol arkamdaki duvarda son buluyordu. “Eğer bu senin işinse bu sefer kimse seni elimden alamaz, İskender!”
Evi ortadan ikiye bölen beyaz boyayı takip ederek aşağıya indim. Bunu kim yaptıysa holü bile ikiye bölmüştü! “Allah’ım delireceğim, bunu nedir!”
Zemindeki ince izi takip ederek çıkış kapısına kadar ulaştım. Çift kapılı ana kapımızın girişinden başlayan bu boya, hole ve oradan da merdivenlerden üst kata kadar çıkıyordu. Acaba hâlâ uyuyor muydum? Tüm bunlar gerçek olamazdı.
Boyayla yapılan bu çizgi henüz son bulmadığı için dışarı çıktım. Avluyu bile ikiye ayıran bu şey, bahçe kapısına kadar gidiyordu. “Biri bana burada neler olduğunu açıklasın!” Öfkeyle bağırıp bahçedeki korumalara baktığımda gördüklerimle dehşete kapıldım. “Bu… Bu ne?”
Ön bahçeyi ikiye ayıran o çizginin sağ tarafında benim adamlarım vardı, sol tarafında ise ceketlerinin yakasında kurt sembolü taşıyan adamlar… Kalenderlere çalışan bu adamlar neden benim evimdeydi? “Kılıç!” diye bağırarak hemen eve girdim. “Buraya gelin hemen!”
Holde durup avazım çıktığı kadar bağırdığımda ortadaki çizginin tam üstünde duruyordum. Giriş katının sağındaki küçük salonda kuzenlerim dışarı çıktı, soldaki büyük salonda ise annem ve Gurur… Onun evimde ne işi vardı? Annemi yeniden burada görünce, “Anne,” diyerek ona doğru bir adım atmıştım ki kaşlarını çattı. “Kal orada, Farah!” Anlaşılan hâlâ bana kızgındı.
Gurur annemin yanında tüm heybetiyle dururken elindeki ince belli bardaktan bir yudum çay içti. “Sınırı geçersen bana yüklü bir tazminat ödemek zorunda kalırsın.” Ne sınırından bahsediyordu? Başımı eğip ayaklarımın altında duran beyaz çizgiye baktım. Bu neyin sınırıydı?
“Farah.” Esvet gülmemeye çalışarak etrafına kızgın bakışlar atan annemi gösterdi. “Halam malikanenin kuzey kanadını Gurur’a kiralamış.” Anlamadım? Ne demek kiralamış? Bana sormadan böyle bir şey yapamazdı!
Sabah sabah olanlar sinirlerini bozmuş olmalı ki Zaza burnundan soluyordu. “Gurur’un adamları evi ikiye böldüler, bizi de bu tarafa attılar.”
Kılıç kendini bir sirkte hissetmiş gibi bir küfür savurdu. “Olaysız bir günümüz olmuyor! Eski kocan olacak piçin elinde kira sözleşmesi var, onun tarafına geçersek hepimizi dava etmekle tehdit ediyor.” Şakasız tertemiz delirecektim!
İskender güldü. “İyi haber, yemek salonu bizim tarafta.”
Nihat’a dokunsalar ağlayacak gibi bir hali vardı. “Kötü haber, mutfak onların bölgesinde kaldı.”
Nihat’ın tek derdi acıkan karnıymış gibi suratını asarak bana sınırın diğer tarafını gösterdi. “Mutfağımıza el koydular, bundan sonra ne yiyip içeceğiz?”
“Odamda sınırın diğer tarafında kaldı.” İskender esneyerek başını Zaza’nın omzuna yaslayıp yeniden esnedi. “Bundan sonra nerede uyuyacağım ben?”
“Anne!” Öfkeden tir tir titrerken sesimi yükselterek ona doğru yürüdüm. Bu saçma sınır umurumda bile değildi. “Bana sormadan evi kiralayamazsın!”
“Öyle mi?” Benimkinden daha büyük bir öfkeyle üzerime yürüyüp kolumu tuttu ve beni peşinden sürükledi. “Sen bana sormadan o Sonat denen herifle nişanlanıyorsan, bende sana sormadan tapusunun bana ait olduğu bir evi kiralayabilirim!” Beni sınırın diğer tarafına atınca neye uğradığımı anlayamamıştım. Bu kadın delirmişti!
Annem uzun zamandır bana karşı hiç bu kadar sert olmamıştı. İyi bir dersi hak ettiğimi düşünüyor olmalı ki bu sefer kendinden taviz vermemeye kararlıydı. “Beşir’in oğluyla evlenmene izin verir miyim, sanıyorsun? Hiçbir şey yapmadan izleyeceğimi mi düşündün?” Bana Gurur’u gösterip karşımda dimdik durdu. “Belanın büyüğünü üzerinize saldım, bundan sonra ne olacağını siz düşünün bakalım!” Annem kafayı yemişti, bunun başka bir açıklaması olamazdı!
Tam bir şey söyleyecektim ki beni tehdit ederek zemindeki çizgiyi gösterdi. “Sen ve adamların bu sınırı geçerse evi satarım, doğduğun eve veda edersin!”
“Bunu yapamazsın!”
“İyi düşün, sence yapamaz mıyım?” Omuzlarını dikleştirerek çenesini hafif kaldırdı. “Senin karşında Demet Tozlu var ve ben istediğim her şeyi yapabilirim!”
“Anne lütfen kendine gel.” Ona doğru bir adım atmıştım ki fayansların üzerindeki beyaz çizgiyi görünce hemen adımımı geri çektim. Onu kızdırırsam gerçekten evi satacak kadar çığırından çıkacağını biliyordum. “Evimizi kiraya veremezsin, hem de eski kocama.” Parmaklarımı saçlarıma daldırıp sinirden her bir tutamını dağıttım. “Bu duyulursa rezil oluruz!”
“Onu Sonat’la nişanlanmadan önce düşünecektin.” Beni bir sinir küpüne çevirip sırtını dönerek salona doğru yürüdü. “Gurur’la yaptığımız kira sözleşmesinin süresi bir yıl, kendi istemediği sürece onu evden çıkartamam.”
Annem salona girince kızgın bakışlarımı Gurur’a diktim. “Tüm bunlar ne anlama geliyor?”
“Sanırım artık komşuyuz.” Sırtını duvara yaslayıp sakince çayını yudumlarken keyfine diyecek yoktu. Onun adamlarından biri bir kova beyaz boya ve fırçayla içeri girdiğinde Gurur ona üst katı gösterdi. “Farah Hanım uyandığına göre gidip çatı katını ayırabilirsin.” Bir dakika, benim odamı da mı ikiye böleceklerdi?
Malikanenin tüm çatı katı bir tek bana aitti. Babam orayı benim için bir daireye çevirmişti. Oraya da bir sınır çekemezlerdi, bu saçmalıktı. “Bunu yapamazsınız!” Bir kova boyayla içeri giren adamın önüne geçip sinirden yumruklarımı sıkmaya başladım. “Ölmek istemiyorsan defol git şuradan!”
“Ona hiçbir şey yapamazsın.” Gurur alay ederek başını kaldırıp yukarı baktı. “Burası büyük bir malikane, tüm çatı katının senin olduğunu nereden çıkardın?” Oldukça kararlı bir şekilde bana bakıp bir de pişkince sırıttı. “Çatı katının kuzey kanadı artık bana ait.”
Bu olanların şaşkınlığından bir türlü çıkamadığım için Gurur’un adamı benden kurtulup çoktan üst kata çıkan yolu yarılamıştı. Eşi benzerine rastlanmayan bir trajedinin içindeydim. Gurur karanlık bir tutkuyla gözlerimin içine baktığında o sinir bozucu alaycılığını koruyordu. “Buraya peşinden koşmak için geldiğimi düşünme, sen artık ilgimi çekmiyorsun.” Madem öyle evimde ne işi vardı?
Çay bardağını bir hizmetçiye verip bana doğru yürüdü. Ortadaki çizginin diğer tarafında durduğunda artık ikimizi ayıran bir sınır vardı. Karşı karşıya dururken Gurur’un yeşil harelerinde şeytani bir ifade vardı. “O soytarı henüz kiminle dans ettiğini bilmiyor.” Dudağının köşesinde minik bir kıpırtı olduğunda tehlikeli bir şekilde güldü. “Seninle bir derdim yok ama o piçe rahat bir nefes aldırmayacağım.”
“Gurur bu yaptığın hiç mantıklı değil.” Elinde bir kira kontratı varken zor kullanarak onu evimden gönderemeyeceğimi biliyordum. Aklını başına alması için daha yumuşak bir ses kullanıp onu bu çılgınlıktan vazgeçirmeye çalıştım. “Eski karının evinde kalamazsın, lütfen kendine gel.” Bana açtığı o tuhaf davayla bizi yeterince rezil etmişti, bir de evime yerleşemezdi.
“Bu kararı vermeden önce bir uzman görüşü aldım.” Keyifli bir sesle konuştuğunda bana attığı hınzır bakışlar canımı sıkıyordu. “Şermin kimse sana bir şey diyemez, git on yedi raporunun hakkını ver, o eve yerleş dedi.”
Tüm bedenim gerildiğinde iki katı bir öfkeyle kaşlarımı çattım. “Şermin kim?”
“Psikiyatristim.”
“Derhal kov o kadını, böyle uzman görüşü olmaz!”
“Şermin’i başka hiçbir psikiyatristle aldatmam.” Konuştuğumuz konunun saçmalığı beni çıldırtıyordu!
Bu adam döner dönmez yine başıma bela olmuştu!
Yorumlar