Aksa Bolatlı
Bir buçuk yılın ardından yeniden Asaf’ın evinde olmak bana kendimi garip hissettiriyordu. Asaf yol boyunca konuşmadığı gibi eve gelince de tek kelime etmemişti. Eve döndüğümüzde üzerini değiştirip doğrudan spor salonuna geçmişti. Dört saattir oradaydı, benden hesap bile sormamıştı. Tepkisizliği bana acıların en büyüğünü yaşatıyordu, sanki artık onun hiç umurunda değildim.
Dışarı çıkıp merdiveni inmeye başladığımda yürümek için kendimi zorluyordum. Asaf’ın öfkesini düşündükçe adımlarım geri geri gidiyordu. Spor salonunun kapısını yavaşça açtığımda içerideki darbelerin sesi kulaklarımı doldurmuştu. Kum torbasına çarpan her yumruk, bedenimle bütünleşiyormuş gibi gerilmiştim.
Asaf’ın üzerinde siyah bir eşofman dışında hiçbir şey yoktu. Geniş omuzları loş ışığın altında daha heybetli görünüyordu. Kum torbasına attığı her yumrukla sırtındaki kaslar gerilip hareket ediyordu ve hemen sonra taş gibi sertleşiyordu. Ter damlacıklarının süzüldüğü kavruk teni istemsizce beni heyecanlandırmaya başlamıştı.
Yıllardır tek başına verdiği savaş ve ağır kavgalar sanki vücudundaki sert kaslara işlenmişti. Asaf sadece yakışıklı bir yüzden ibaret değildi, aynı zamanda dudak uçuklatan kaslı bir bedene sahipti. Siyah saçları terden nemlenmişti, kum torbasına vurmak için hareket ettikçe birkaç tutamı alnına düşüyordu. Tüm gücüyle attığı yumruklar sert yüzüne vahşi bir ifade katıyordu.
Yüz kasları çok gerilmişti, dişlerini sıktıkça elmacık kemikleri belirginleşiyordu. Beni en çok endişelendiren onun okyanus mavisi gözleriydi. Gözlerinde yoğun bir nefret vardı, sanki karşısında kum torbası yerine ben varmışım gibi yumrukları ölümcüldü. Bana olan öfkesini kum torbasından çıkardığını biliyordum.
Attığı yeni bir yumrukla kum torbası geriye fırladığında zincirlerinden ses gelmişti. Aradan geçen onca zamandan sonra yeniden aynı salonun içindeydik ama Asaf dönüp bana bakmıyordu. İçeri girdiğim an beni fark ettiğini biliyorum ama görmezden geliyordu. Beni yok sayması, bağırıp öfkesini kusmasından daha ağırdı.
Asaf bir yumruk daha attığında sanki kum torbasını değil, yıllardır yüreğinde biriken öfkesini parçalamak için uğraşıyordu. Arkaya doğru savrulup hızla ona doğru gelen kum torbasını tutarak hızlanan nefeslerinin arasından konuştu. “Burada ne yapıyorsun?” Bunu sorarken başını çevirip bana hiç bakmamıştı.
“Konuşmalıyız.” Onun karşısında belki de sesim ilk kez bu kadar cılız ve zayıf çıkmıştı.
Bana sırtı dönük bir şekilde yürüyüp askıdaki havluyu aldığında soğukça güldü. “Seninle konuşacak bir şeyimizin kaldığını mı düşünüyorsun?” Havluyla önce yüzünü sonra da boynunda biriken teri silip nihayet yönünü bana doğru çevirdi.
Asaf’ın ağır ve sessiz bir kişiliği vardı, o genelde gözleriyle insanlarla konuşurdu ama artık gözleri bile bana susmuş gibiydi. “Sana sadece üç soru soracağım, vereceğin üç cevap senin hakkında nihayet bir karar vermemi sağlayacak.”
Elindeki havluyu bir kenara atarak bana doğru yürüdü. “Cevapların konusunda dürüst olmanı istiyorum çünkü bunun bir dönüşü olmayacak.”
Suçlu birinin o yıkık mahcubiyetiyle başımı yavaşça salladım. “Sor.”
Adımları salonun tam ortasında durdu. Bulunduğu yerden beni izlerken sanki bana yaklaşmamaya özen gösteriyordu. Orada uzun süre beni izledi, bağırmıyordu, beni tehdit etmiyordu ya da artık öfkeli değildi. Gözlerinde yine o ifade vardı, benden vazgeçen bir adamın o ifadesi… Onun mavilerinde gördüğüm bu vazgeçişi en son bir buçuk yıl önce görmüştüm ve o esnada elinde boşanma evrakları vardı.
Kaçıp gitmemin nedeni de tam olarak buydu. Biliyorum, kaçmak verdiğim en yanlış karardı ama o gece çok şey yaşanmıştı. Dilimin ucuna kadar gelmesine rağmen ona boşanmak istemediğimi söyleyememem ve hemen sonra Salazarların beni kaçırması… Asaf’ın benim için o adamlara silahsız bir şekilde teslim olduğunu duyunca, bendeki değerini daha iyi anlamıştım.
O gece onu kaybetmek istemediğimden emin olmuştum ve boşanmayı durdurmanın tek yolu gitmekti. Aslında bu tek yol değildi, ona olan hislerimden bahsetseydim belki her şey farklı olurdu. Ancak bunu yapamamıştım, bir zamanlar bana karşı bir şeyler hissettiyse bile aradan geçen yıllarda bu son bulmuş olabilirdi. Eğer öyle olmasaydı benden boşanmak istemezdi.
Beni sevmediğini düşündüğüm birine hislerimden bahsedemezdim ama ondan vazgeçemiyordum da. Aşk insanı aptallaştırıyordu, o gece beni de aptallaştırdığı için bulduğum tek çözüm gitmekti. Ne yazık ki konu aşk olunca her zaman akıllıca kararlar veren biri değildim.
Asaf’ın duygusuz bakışları stres altında hissetmeme neden olduğu için boğazım kurumuştu. Gözlerini bir an olsun yüzümden çekmiyordu. “Leyla’yla olanları yanlış anladığın için düğünden kaçmanı anlıyorum ama bir buçuk yıl önce neden gittin?” Böylece ilk sorusunu sormuştu ama bu soruya cevap vermek hiç kolay değildi.
Vereceğim cevapların önemini bana özellikle hatırlatmıştı ama bu soruya dürüst bir şekilde yanıt vermek çok zordu. Ona yalan söylersem benim hakkımda nasıl bir karara varacağını da bilmiyordum. Ya bu sefer beni tamamen bitirirse? Bunun düşüncesi bile kalbimin sıkışmasına neden oluyordu.
Benim hakkımda ne hissettiğini bilmeden kalbimi Asaf’ın ellerine bırakmaya cesaretim yoktu. Soğuk terler dökerken başımı eğdim ve bakışlarımı yere indirdim. “Boşanmaya engel olmak için gittim.” Zor olsa da ilk soruya dürüst bir şekilde cevap vermiştim.
Ona baktığımda sanki salondaki hava bir anda değişmişti. Verdiğim yanıtla Asaf’ın çenesindeki bir kas hafifçe oynadı ve hemen ardından omuzları gerildi. İnsanın içini titreten ve soğuk bir buzdan farkı olmayan gözlerindeki o donuk ifade bir anlığına çatlamıştı ama bu çok kısa sürdü.
“Benden boşanmayı isteyen hep sen değil miydin?” Bakışları tekrar yüzüme kilitlendiğinde, “Ne değişti?” diye sordu. “Neden artık boşanmak istemiyorsun?”
“Tüm bunlar tek bir soru yerine mi geçiyor?” Biraz zaman kazanmak için söylediğim şeylere kaşlarını çatınca homurdanarak sesimi kıstım.
“Leyla’yla konuştuktan sonra sana haksızlık yaptığımı anladım.” Onu sevdiğim için boşanmak istemediğimi söylemek yerine bu şekilde ikinci sorusunu savuşturdum. “Zamanı geriye alamam ama sana yaşattıklarımı telafi etmek için bu evliliğe bir şans daha vermek istiyorum.”
Kolları iki yanında kaskatı dururken sağ elini yavaşça sıktı. “Sence ben artık bu evliliği sürdürmek istiyor muyum?” Görünen o ki, hayır.
Bu ağır havayı dağıtmak için konuyu yine farklı yerlere çekerek, “Bu üçüncü soru muydu?” diye sordum sakince.
Yumruğunu sıkarken yerimden sıçramama neden olacak bir sertlikle, “Değildi!” diyerek kaşlarını çattı. “Şimdi soruma cevap ver.”
“Ama üç soru dedin, araya bir sürü soru alıyorsun.”
“Aksa!”
Derin bir nefes alarak omuzlarımı düşürdüm. “Anladım, bu evliliği bitirmek istiyorsun ama ben bunu istemiyorum.”
Asaf’ın yüzü hâlâ aynıydı, ne yazık ki çenesi de hâlâ aynı sertlikte kilitliydi. Neyin peşinde olduğumu anlamak ister gibi beni izlerken, “Neden?” diye sordu tok bir sesle. “Neden bu evliliği sürdürmek istiyorsun?”
Sessiz kaldığımda bu sefer yeni bir soru sorarak beni biraz daha köşeye sıkıştırdı. “Kim için geri döndün?” Orada dikilmeyi bırakıp adımlarını bana doğru attığında nefes alışlarım sıklaşmaya başlamıştı. “Kuzenin Sonat’la nişanlandığı için mi, döndün yoksa…” Bir anlığına susup gözlerimin içine baktı. “Benim için mi?” Aslında ikisi için.
Aramıza bir adımlık mesafe bırakıp tam karşımda durduğunda bilmek istediği tek şey buymuş gibi bakıyordu. Büyük bir sabırla sorduğu soruya cevap vermemi bekledi ama bunu yapamadım. Uzun süre onunla göz kontağı bile kuramadım. Bakışlarımı ondan çekip salondaki spor aletlerine öylece baktığımda derin bir nefes aldığını duydum.
“Git, Aksa.” Aceleyle ona baktığımda eskisinden daha mesafeli bir şekilde beni izliyordu. “Artık seni hayatımda istemiyorum.” Bana duyduğu hayal kırıklığıyla kapıyı gösterdi. “Hep yaptığın gibi yine git.”
Yanımdan geçip dışarı çıktığında uzun süre arkasında baktım. Bu sefer her şeyin bittiğini kalbimin en derinlerinde hissediyordum. Yerimden hiç kıpırdamadan burada ne kadar kaldım, bilmiyorum ama daha fazla dayanamayıp spor salonundan çıktım. Bu böyle olmayacaktı, artık gerçekten bir şeyler yapmalıydım.
Korkaklığı bırakmazsam Asaf’ı gerçek anlamda kaybedecektim. Bu sefer gitmek yerine hızlıca üst katın merdivenini çıktım. Bir anda odasına daldığımda pantolonunun kemerini açtığını görünce hemen arkamı döndüm. “Konuşmalıyız!” Pantolonu hâlâ üzerindeydi ama o kadar paniklemiştim ki ona sırtımı dönmüştüm.
“Duşa giriyorum,” diyen sert sesini duydum. “Daha fazla senin gelgitlerinle uğraşacak sabrım kalmadı, geri döndüğümde gitmiş ol.”
Israr ederek başımı iki yana sallayıp ikinci kez, “Konuşmalıyız,” dedim. Bunu şimdi yapmazsam bir daha hiç yapamazdım.
“Konuşmak için sana verdiğim son şansı da kaybettin. Daha fazla uzatmanın lüzumu yok.”
“Senin için döndüm!” Yüksek sesle söylediklerimle ikimizde bir anda sessizleşmiştik. Ona sırtım dönük olduğu için yüz ifadesini göremiyordum, belki de görmemem daha iyiydi. Böylece yine gerilip her şeyi mahvetmezdim. “Davayı geri çektiğini öğrendiğim için geri döndüm, seni kaybetmek istemiyorum.”
Her adımla bana biraz daha yaklaşırken tereddütte kalan sesini duydum. “Neden?” Adımları durduğunda artık tam arkamda olduğunu biliyordum. “Beni kaybetmeyi neden sorun ediyorsun?”
Parmaklarımı sımsıkı birbirine kenetleyip bir anlığına gözlerimi yumdum ve arkamdaki varlığını görmezden gelmeyi denedim. Ancak Asaf gibi birini görmezden gelmek hiç kolay değildi. Yıllardır içimde taşıdığım iki kelime, dilimin ucuna ulaştığından neden bu kadar ağırlaşıyordu, bilmiyordum ama artık söylemeliydim.
Onun beni sevip sevmemesi bile umurumda değildi. Eğer beni reddederse kendi yoluma bakardım ve korkaklığım yüzünden kendimden daha fazla nefret etmezdim. Ondan ayrı geçirdiğim tüm o aylar cehennem gibi geçmişti. Tam konuşacaktım ki yine bir şey söylemeyeceğimi düşünmüş olmalı ki, Asaf’ın içli serzenişini duydum. “Artık susma, Aksa. Beni yedi cihanın diline düşürmemiş gibi susma karşımda.”
Yavaşça ona doğru döndüğümde uzun boyundan dolayı başını iyice eğerek yüzüme baktı. Onun gözlerinde gördüğüm tek şey tükenmişlikti. “Her gidişiyle araya yıllar koyan ve sürekli benden kaçan bir kadından vazgeçemediğim için herkesin dilindeyim”
Bunları söylerken ne öfkeliydi ne de nefret vardı gözlerinde. Asaf’ta gördüğüm tek şey boşvermişlik hissiydi. “İnsanların benimle alay etmesi umurumda değil ama yetmedi mi, bana çektirdiklerin?”
Gözlerim dolduğunda yeniden konuştu, sesi hiç yükselmedi fakat her kelimesi ağırdı. “Bana yaşattığın şeyleri bir başkasına yaşatmayı dene. Benim yaptığım gibi hâlâ yanında olursa gel yüzüme tükür.” Bu sözler karşısında kendimi savunacak hiçbir şey söyleyemedim.
“İlk gidişim kırgınlıktandı, ikinci gidişim ise korkaklıktan.” Dilimin kilidi çözüldüğünde ıslak gözlerle ona bakıyordum. “Yıllar önce o gelinliği giyerken gerçekten çok mutluydum.”
Boğazındaki çıkıntının hareketini göreceğim bir sertlikte yutkunduğunda bir konuda şüpheleri son bulmuştu. Onunla evlenmeyi isteyip istemediğimden hiçbir zaman emin olamamıştı ama artık o düğünü en az onun kadar istediğimi biliyordu. “Düğünümüzü bir iş anlaşması olarak gördüğünü düşündüğüm için sana olan hislerimi açık edemiyordum ama…” Gözlerimden akan bir damla yaşla, “Seninle evlenmeyi çok istiyordum,” diyerek itiraf ettim.
Asaf’ın nefes alışları düzensizleştiğinde tek kelime etmeden devam etmemi bekledi. Artık susmamı istemiyordu ve yıllardır içimde sır gibi sakladığım her şeyi bu gece itiraf etmemi çok istiyordu, daha fazla beklemeye sabrı kalmamıştı. “Malikaneye her geldiğinde elim ayağım birbirine dolaşıyordu. Duygularım bile benim kadar dağınık ve birbiriyle savaş halindeydi.”
Geçmişi düşündüğümde tüm o genç kızlık sevinçlerim ve acılarım bir bir gözlerimin önünde canlanmaya başlamıştı. “Hayal kırıklığına uğramaktan korktuğum için bir yanım sana karşıydı, korkularım yamuk kestiğim saçlarımda, Asaf.” Başımı omzuma doğru eğip saçlarımın son haline baktığımda dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırdım.
Oysaki ben bir zamanlar en çok saçlarımı severdim, elim titremeden uçlarından kırıklarını bile alamazdım. Ruhumda saçlarım gibi yamuk ve düzensizdi, yıllar bende sevdiğim her şeyi almıştı.
Gözlerinin içine baktığımda yeni bir gözyaşının sıcaklığını yanağımda hissettim. “Bir yanım sana çoktan bağlanmıştı, seni her gördüğümde kalbim yerinden çıkacakmış gibi hissederdim.” Ben o gelinliği ne hayallerle giymiştim ama gözyaşları içinde çıkarmıştım.
Asaf sessizliğini korumaya devam etti ama benimle gözleriyle konuşuyordu. Her şey farklı olabilirdi, şimdiye mutlu bir evliliğimiz ve belki de çocuklarımız bile olmuştu. Bir kadının araya girmesiyle her şey mahvolmuştu ve işlerin bu noktaya gelmesinden Asaf’ın da büyük payı vardı. Ona bakınca bile Leyla’ya karşı tedbirsiz davrandığı için kendini hiç affetmeyeceğini görebiliyordum. Kaybettiğimiz yılların tek suçlusu ben değildim.
Kalbim sıkışırken birkaç ağır nefesten sonra yeniden konuşmak için sesimi bulmaya çalıştım. “Senden ilk gidişimde kalbimi arkamda bırakarak gittim çünkü gelinliğim gibi o da artık paramparçaydı.” Mavi gözlerini yumduğunda başını hafifçe eğmişti. Zamanı geriye almayı çok isterdi, bunu bende isterdim ama mümkün değildi.
“Yıllar sonra geri döndüm ve beni bu evliliğe zorladın, bu seferde sana karşı duyduğum tek şey nefretti.” Aşk gibi güzel bir duygunun yerini nefrete bırakması kalbin katliamı değil de nedir? “Sana her baktığımda düğün günümüzde başka bir kadını öptüğünü hatırlayıp senden daha çok nefret ettim.”
“Onu öpmedim, Aksa.” Burnunun kemerini sıktığında artık ona inanmamı ister gibi başını iki yana salladı. “Böyle bir şey yapacağını bilseydim Leyla’ya selam bile vermezdim.” Artık bunu biliyordum ama geçmişteki Aksa bilmiyordu ve bunun için kimse onu suçlayamazdı.
“Leyla tüm gerçekleri anlattığında rahatlamam gerekiyordu ama öyle olmadı.” Başımı iki yana sallayarak suçluluk duygusuyla ona baktım. “Masumiyetinin kanıtlanması sandığım gibi beni mutlu etmedi çünkü bu seferde kendimi suçlamaya başladım ve bunu nasıl düzelteceğimi bilemedim.”
Alayla güldüğünde gülüşünün sahteliği canımı yakıyordu. “Sende ikinci kez kaçıp gittin.”
“Boşanmaya kararlıydın, Asaf.”
“Hayır!” dedi sertçe. “O davayı açmamın tek nedeni artık benim için bir şeyler yaptığını görmekti.” Gözlerinde beliren hayal kırıklığıyla beni izlerken çenesinde birkaç kas seğiriyordu. “Sürekli savaşan taraf olmaktan yoruldum, Aksa. Hep kaçmak yerine birazda sen bu evliliği ve beni ne kadar istediğini bana göstermeni bekledim ama sen yine ve yine kaçtın!” Yüzünü buruşturarak, “Tıpkı bir korkak gibi!” dedi küfredercesine.
“Biliyorum yanlış yaptım ama bunu düzeltmek istiyorum.”
“Sana verdiğim tüm şansları tükettikten sonra geri dönmenin artık bir anlamı yok.” Omuzları hafifçe düştüğünde hem sesinde hem de bakışlarında gördüğüm o vazgeçiş beni kahrediyordu. “Anla artık bitti, Aksa.” Gözlerimden akan yaşlarla başımı iki yana salladığımda beni konuşturmayarak, “Bitti,” dedi bir kez daha. “Beni o kadar çok yordun ki artık seninle olmak istemiyorum.”
Oda aydınlıktı ama içimdeki tüm ışıklar sönmüş gibi bir anda kendimi zifiri bir karanlığın içinde bulmuştum. Bu sefer gerçekten bitmişti, bana olan bakışlarından bunu görebiliyordum. Hıçkıra hıçkıra ağlamak isterken onun karşısında bunu yapmayı kendime yakıştıramadım. Titreyen elimi kaldırıp ıslak gözlerimi silerek kendimi toparlamaya çalıştım ama her zamankinden daha dağınıktım.
“Özür dilerim.” Geç kalınmış bir özür dudaklarımdan çıktığında sesim buruktu. “Sana yaşattığım her şey için özür dilerim, Asaf.” Bir zamanlar hayalini kurduğum ama yarım kalan tüm o güzel düşlere veda edip derin bir nefes aldım. “Bu evlilik için seni daha fazla zorlamayacağım.”
Kapıya doğru yürüyüp gözlerime akın eden yaşları durdurmaya çalıştım. “Boşanma davasını açarsan bu sefer seni hiç uğraştırmadan boşanırız.” Ona yeteri kadar acı çektirmiştim artık benden kurtulmalıydı.
Kapı kolunu kavradığımda arkamdaki sesini duydum. “Şimdi nereye gidiyorsun? Yoksa yine mi ortalarda kaybolacaksın?”
“Hayır.” Kapıyla bakışırken sesimi daha güçlü çıkarmak için kendimi zorluyordum. “Bir daha gitmeyeceğim ama bundan sonra ne sana ne de Farah’a yük olmayacağım. Yeni adresimi sana iletirim, boşanma evraklarını oraya gönderirsin,” dedikten sonra odasından çıktım.
Odama dönüp kapıyı arkamdan kapatana kadar ayakta durmayı başarmıştım ama daha fazla dayanamayıp dizlerimin üzerine düştüm. Canım o kadar çok yanıyordu ki başımı eğip hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Onu kaybetmiştim, daha acı olansa onu hiçbir zaman kazanamamıştım. Yıllardır bu hep böyleydi, Asaf’la olan her şey daha başlamadan bitiyordu. Ne yazık ki aşkta hep kaybeden biriydim.
Fazla ağlamaktan nefes alışlarım değişince kendimi zorlayarak yatağın üzerinde duran çantamı aldım. Astım ilacını kullanırken bile ağlıyordum. Yatağın kenarına oturup başımı ellerimin arasına aldım ve ne yapacağımı kara kara düşünmeye başladım. Sanırım artık kendi küçük hayatıma geri dönmeliydim. Asaf’la bir şansım kalmamıştı, bunu kabullenip sonsuza kadar onun hayatından çıkmalıydım.
Gözyaşlarım kesilene kadar uzun süre bekledim, daha sonra banyoya girip yüzümü yıkadım. Ağlamaktan gözlerim kızarmıştı. Havluyla yüzümü sildikten sonra odaya geri dönüp toparlanmaya başladım. Bu odada alacağım tek şey birkaç çerçeveydi ve hepsinde de Farah’la çekilmiş fotoğraflarımız vardı. Bir kez daha kalbim acıdı. Asaf’la çekilmiş tek bir fotoğrafımız bile yoktu.
Ne bir bavul ne de başka bir şey, yanıma aldığım tek şey birkaç çerçeveydi. Hepsini küçük bir çantaya koyup odadan çıktım. Asaf’ın bana aldığı hiçbir şeye dokunmamıştım. Son kez onun odasının kapısına baktıktan sonra aşağı indim. Evden çıktığımda Asaf’ın tüm korumaları bahçedeydi. Hiçbirine tek kelime etmeden bahçe kapısına doğru yürüdüm. Bir daha bu eve dönmeyeceğimi bildiğimden içim buruktu.
Asaf’ın sağ kolu Menderes beni görünce, “Aksa Hanım,” diyerek bana doğru yürümeye başladı. “Bu saatte nereye gidiyorsunuz?” Başını çevirip arkamdaki eve baktı. “Asaf Bey’in bundan haberi var mı?”
“Haberi var.” İç çekerek adımlarımı hızlandırdım. “Ona iyi bakın.”
Menderes yine kavga ettiğimizi düşünmüş olmalı ki, “Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu. “Dışarısı güvenli değil, sizi bırakayım.”
“Teşekkür ederim ama gerek yok.” Daha fazla oyalanmayıp bahçeden çıktım. Kaldırımda yürürken her adımla Asaf’ın evinden biraz daha uzaklaşıyordum Taksi çağırmayı düşündüm ama vazgeçtim. Önce bu evden iyice uzaklaşmalıydım.
Yarım saat yürüdükten sonra bir duraktaki banka oturup taksi çağırdım. Taksiyi beklerken ev ilanlarına girdim. Son bir buçuk yılda biraz para biriktirmiştim, kredi çekerek kendime küçük bir ev almak istiyordum. Sürekli kiralık evlerde kalmaktan bıkmıştım. Üstelik iyi bir şirkette yazılımcı olarak işe girmiştim ve iyi kazanıyordum. Geçtiğimiz aylarda kendime bir düzen kurmayı başarmıştım.
Asaf’la olmuyorsa alıştığım o düzene geri dönmeliydim. Bir işim vardı, eğer bir evimde olursa kimseye muhtaç olmadan hayatımı sürdürebilirdim. “O davayı açmamın tek nedeni artık bir şeyler yapmanı görmekti.” Asaf’ın o sözleri bir anda kulaklarımda yankılanınca irkildim.
“Sürekli savaşan taraf olmaktan yoruldum, Aksa. Hep kaçmak yerine birazda sen bu evliliği ve beni ne kadar istediğini bana göstermeni bekledim ama sen yine ve yine kaçtın! Tıpkı bir korkak gibi!” Fark ettiğim şeyle bir hışımla ayağa kalktım. Aylar önce yaptığım hatayı yine tekrarlıyordum, şimdi gidersem bunun kaçmaktan ne farkı kalacaktı?
Asaf bana git derken bile aslında kalmamı istiyordu, değil mi? Her seferinde kaçıp gitmek yerine bir kez olsun onun için kaldığımı ve savaştığımı görmek istiyor olabilirdi. Belki de istediği tek şey onu sevgime inandırmamdı. Hiç vakit kaybetmeden geldiğim yolu geri yürümeye başladım. Asaf’a yakın olmanın bir yolu vardı. Böylece onu daha sık görüp kendimi affettirebilirdim.
Kaldırımda yürürken biraz ilerideki arabayı fark etmemiş gibi davrandım. Menderes’in arabasını hemen tanımıştım ama hiçbir şey anlamasın diye ikinci kez dönüp bakmamıştım. Menderes, Asaf’tan habersiz nefes bile almazdı, buraya kadar peşimden geldiyse büyük ihtimalle onu Asaf göndermişti. Tebessüm etmeden duramadım. Güvenli bir şekilde evime gittiğimden emin olmak istemiş olabilirdi.
Yarım saatlik yolu geri yürüdüğümde Menderes belli bir mesafeden beni takip ediyordu. Bolatlı malikanesinin olduğu sokağa girdiğimi görünce çoktan Asaf’ı arayıp geri döndüğümün haberini vermiş olmalıydı. Dönüşüm o soğuk nevaleyi mutlu etse de bunu benden gizlemek için elinden geleni yapacağını tahmin ediyordum.
Malikanenin bahçesinden içeri girdiğimde Asaf’ın tüm adamları beni tekrar görünce şaşırdı. Bu evden ne zaman gitsem aylar sonra döndüğüm için bu kadar erken geri gelmemi beklemiyorlardı. Başımı kaldırıp Asaf’ın odasına baktığımda onu odasının balkonunda gördüm. Göğsünde kalp yerine taş taşıyormuş gibi sigarasını içerken bana soğuk bakışlar atıyordu.
Önüme dönüp eve girdim. Merdivenlere yöneldiğimde Asaf merdivenin en üst basamağında durup sert bakışlarını bana dikti. “Neden geri döndün? Seni bu evde istemediğimi söylemiştim.”
“Az önce işimden kovuldum ve çok acil bir işe ihtiyacım var.” Arsızlığımla onu sinirlendirerek basamakları çıkmaya başladım. “Seninle daha önce yaptığımız bir iş sözleşmesi vardı.”
Önce neyden bahsettiğimi anlamadı ama daha sonra geçen yıl yaptığımız o iş sözleşmesini hatırladı. Yakışıklı yüzünde küçük bir şaşkınlık ifadesi belirdiğinde inanamayan gözlerle bana bakıyordu. “Evimde hizmetçi mi olacaksın?” Bu iş benim gibi bir pasaklının hoşuna gidiyor mu, sanıyordu?
Üstesinden gelemeyeceğim ve nefret ettiğim tek iş temizlikti ama ona yakın olmak için aklıma başka bir şey gelmemişti. Merdiveni çıkıp tam karşısında durduğumda kendimden emin bir şekilde ona baktım. “Üç ay yanında çalışmama izin ver. Merak etme bu süre içinde boşanırsak daha erken evinden giderim.”
Tam bir şey söyleyecekti ki onu susturup, “Burada çalıştığım sürece kalacak yer işverenime, yani sana ait,” dedim. “Eski odamda kalmamı istemiyorsan müştemilatta kalabilirim.” Umarım onun için kendimi ne durumlara soktuğumun farkındadır.
“Aksa sen ne anlarsın temizlikten?” Yüzünü sertçe ovuşturduğunda çatık kaşlarının altında dik dik bana bakıyordu. “Buraya gerçekten bunun için mi, döndün?”
“Senin için döndüğümü söyleyince o kalın kafana girmiyor! Madem öyle o zaman iş için döndüm!” Koluna çarparak yanından geçip odama doğru yürürdüm. “Yarın sabah işe başlarım. Odamdaki bilgisayarları ve tüm cihazları da boşanma tazminatım olarak alıyorum.”
Arkamdan, “Daha boşanmadık, ne tazminatından bahsediyorsun!” diyen sinirli sesini duyduğumda ona doğru dönmeyip omuz silktim. “Ama boşanacağız, bunu sürekli bana hatırlatan sensin.” Odama girip kapıyı arkamdan gürültüyle kapattım. “Ayrıca maaşıma da zam istiyorum!” diye bağırdığımda kapının dışında küfreden sesini duydum.
Bu iş henüz bitmemişti.
***
Farah Tozlu
Bavulumu açıp gardıropta elime geçen her kıyafeti yatağın üstüne fırlattım. O kadar sinirliydim ki elim ayağım titriyordu. Böyle bir saçmalığı gerçekten kabul edeceğimi mi, sanıyorlardı? Bana dayattıkları bu şeye boyun eğmeyecektim. Benim tek evim bu malikane değildi, babamdan bana kalan sayısız ev vardı. Gurur’la aynı evi ve aynı odayı paylaşmaktansa başka bir evde yaşardım.
“Delirtecekler beni!” Yatağın üstüne attığım kıyafetleri hınçla bavula tıkıştırmaya başladım. “Bir kez olsun bana güvensen olmaz mı!” Annemin sorunları halletme yöntemi berbattı, ne yazık ki benimde. Sonat’la nişanlanmam akıl işi değildi.
Bavulumu da alıp odamdan çıktım. Evin her yerini ikiye ayıran beyaz çizgiden nefret ederek aşağıya indim. Dışarı çıkıp bahçedeki adamlarıma, “Arabamı getirin!” dediğimde sinirden bağırmadan konuşamıyordum.
Annem ve Gurur kamelyada keyif çatıyorlardı. İkisi de yerinde rahatça otururken eğlenen gözlerle beni izliyordu. Bavulumu toplayıp burayı terk edeceğimi tahmin etmiş olmalılar ki hiç şaşırmamışlardı. Gurur ta orada bana laf atarak, “Şşş küstüm çiçeği,” diyerek hınzır gözlerle bavulu gösterdi. “Nereye?”
“Anlaşılan gidiyor.” Sonat’la nişanlandığımdan beri düşmanımmış gibi davranan annem dudaklarını büzerek ince omuzlarını silkti. “Nereye giderse gitsin eninde sonunda döneceği yer kürkçü dükkânı.”
“Siz iki ruh hastasını baş başa bırakıyorum!” Telefonumu çıkartıp Sonat’ı aradım. Sınırın bana ait olan tarafında dururken ölümcül gözlerle annem ve Gurur’a bakıyordum. Mümkün olsa ikisini de bir kaşık suda boğabilirdim, bu denli kızgındım.
“Bu ne güzel sürpriz, Farah? Bende tam birlikte kahvaltı yapmak için seni arayacaktım.” Sonat’ın sesi keyifli çıktığına göre anlaşılan Gurur’un bu eve taşındığını henüz duymamıştı. Onun evinde kalmak istediğimi söylemek için onu aramıştım. Bakalım bu ikisi buna ne diyecekti.
Telefonu kulağıma yaslayıp Gurur’un gözlerinin içine bakarak gülümsedim. İçten gelen bir duyguyla, “Sevgilim,” dediğimde yarısına kadar içtiği çay bardağı parmaklarının arasından düştü. Bardak dizine çarptığı için sıcak çay bacağını yakmıştı.
Annem panikleyerek, “Ay yaktın kendini!” diye bağırıp ayağa kalktığında bile Gurur yerinde hiç kıpırdayamadı. Gözlerini dahi kırpmadan beni izlerken sanki donmuştu. Yeşil gözlerindeki değişimi görmemek mümkün değildi. Dudaklarımdan çıkan sevgilim kelimesiyle gözlerinin içi titremişti.
Bacağı yanmıştı ama asıl yangın yüreğinde başlamış gibi yavaşça ayağa kalktı. “Sen az önce bana ne dedin?” Kaskatı kesildim. Ona söylediğimi mi sanmıştı? Fark ettiğim şeyle irkildim. Onu kızdırmak için Sonat’a sevgilim demek istemiştim ama bunu yaparken Gurur’un gözlerinin içine bakmıştım. Olamaz!
“Farah.” Sonat’ın telefondaki sesi boğuk ve aynı zamanda fısıltıyla geliyordu. “Sen az önce bana sevgilim mi, dedin?” Yutkunarak telefonu kendimden uzaklaştırıp birkaç saniye telefona baktım, daha sonra da Gurur’a... İki farklı erkek benden bir cevap bekliyordu ama bende bilmiyordum o kelimeyi hangisine söylediğimi. Ne yapıyordum ben?
Kendimi toparlamak için başımı iki yana sallayıp derin derin nefesler aldım. Daha sonra telefonu kulağıma yaslayıp iğneleyici bakışlarımı Gurur’a çıkardım. “Nişanlı değil miyiz, Sonat? Sana sevgilim demem seni neden bu kadar şaşırttı?” Gurur’un gözlerindeki o sıcak ifade kaybolduğunda yaşadığı hayal kırıklığı tüm bedenine yayılmıştı. Ellerini sıkarak çatık kaşlarının altında ters ters bana bakmaya başladı.
“Öğğk!” Annem kusacakmış gibi ellerini karnına bastırıp öne eğildi. “O soysuza sevgilim derken nasıl miden bulanmıyor!”
“Anne nişanlım hakkında düzgün konuşur musun?”
Gazap dolu bakışlarını bana çıkardığında her an ayağındaki topuklu ayakkabıyı bana fırlatacakmış gibi bir hali vardı. “O senin nişanlın değil!”
Ona parmağımdaki yüzüğü gösterdim. “Nişanlım.”
“Değil!” Gurur’un gür sesi kulağıma ulaştığında irkilmiştim. Çardaktan çıkıp bana doğru yürürken ellerini sıkmaktan parmak boğumları beyazlaşmıştı. “Bizzat katılmadığım hiçbir nişanı kabul etmem.” Başıyla annemi gösterip kaşlarını çattı. “Kız tarafından annenin bile katılmadığı nişan mı, olur? Ne işler karıştırıyorsun, Farah?”
“O Gurur’un sesi miydi?” Sonat’ın kızgın sesini duyduğumda telefonu tutan elimi yan tarafıma indirdim. Yönümü Gurur’a çevirip soğuk tavrımı korudum. “Annemin Sonat’ı kabul etmeyeceğini bildiğim için kendi aramızda bir nişan yaptık.”
“Öyle mi dersin?” Gurur gelip yerdeki beyaz çizginin diğer tarafında durdu. İkimiz avluda karşı karşıya dururken aramızdaki ince sınır bizi birbirimizden ayırıyordu.
Şüpheci bakışlarını bir an olsun üzerimden çekmeden beni köşeye sıkıştırmaya başladı. “Sen anneni ezip geçecek biri değilsin, Farah. Bir erkeğe sırılsıklam âşık olsan bile seçim yapman gerektiğinde daima aileni seçersin.” Bunu çok iyi biliyordu çünkü ailem için birçok kez onun karşısında durmuştum.
Gurur yüz ifademden kendimi ele verecek bir şeyler ararken gözlerimin en derinine bakıyordu. Ne hatırladıysa bir konuda kendini asla affetmeyecekmiş gibi suçlulukla iç çekti. “Sana ne bir nişan yapabildim ne de bir düğün…” Yoğun bir acıyla kuşatıldığımda canımın ne kadar çok yandığını ondan saklamaya çalıştım. Onca yıldan sonra şimdi bana bunu niye hatırlatıyordu? Gurur Kalender gerçekten çok acımasız biriydi.
“Bunlar hep içinde ukde kalan şeyler.” Ondan gizlemeye çalışsam da bakışlarımdan ne kadar çok acı çektiğimi görüyormuş gibi suçluluk içinde başını eğdi. “O soytarıya gerçekten âşık olsaydın benimle yaşayamadığın her şeyi onunla yaşamak isterdin.” Bakışlarını yeniden bana çıkartıp iğneleyici bir sesle konuştu. “Tüm ailenin katıldığı görkemli bir nişanda buna dahil.”
“İkinizi dün gece davette gördüm.” Devamında neler söyleyeceğini bilmediğimden hemen telefonu kapattım. Arka bahçede olanlarla ilgili bir şeyler söylerse Sonat bunu duymamalıydı.
Kollarımı göğsümden birleştirerek, “Eee?” dedim alayla. “Dün gece tam olarak ne gördün?”
Dün geceyi hatırlamak bile onu kızdırıyor olmalı ki yüz ifadesi katılaştı. “O piç sana her dokunduğunda geriliyordun, rahatsızlığın yüzünden okunuyordu.” Ona bakmadığım her fırsattı beni izlemiş gibi kendinden emin bir şekilde konuşuyordu.
“Ben senin tüm gülüşlerini ezbere bilirim güzelim.” Bana güzelim derken sesinin ne kadar sahiplenici çıktığının farkında değildi. İnsanı büyüleyen gözlerini gözlerime kenetleyerek ondan başka hiçbir yere bakmama izin vermedi. “Farah senin öyle bir gülümseyişin var ki sanki kainattaki tüm yıldızlar gözlerinde ışıldar.”
Nefesim kesildiğinde Gurur başını hafifçe iki yana salladı. “Dün gece ona gülümserken o yıldızların biri bile gözlerinde yoktu.” Benimle ilgili şeyleri bu kadar dikkatli incelediğini hiç bilmiyordum.
Bakışlarını gözlerimden yavaşça yanaklarıma indirdi. “Ona gülümserken gamzelerin gözükmüyordu veya gülüşünün o tatlı kıkırtısı duyulmuyordu.” Dudaklarından çıkan her kelimeyle kalbim göğüs kafesime sığmamaya başlamıştı. Neyin peşindeydi? Onca zamandan sonra bana bunları neden söylüyordu?
“Dün gece ona olan bakışların samimiyetten uzak, hareketlerin yapmacık ve gülüşlerin sahteydi.” Başını ağır ağır sallayarak karşımdaki dik duruşunu korudu. “Bu kadarını anlayacak kadar seni tanıyorum.”
Yeşil irisleri dudaklarıma kaydığında bir konunun altını çizme gereği hissetti. “Eğer onu sevdiğine ikna olsaydım yemin ederim ki dün gece seni öpmezdim.” Kararlı bakışları sözlerini doğrularken etrafımızı gösterdi. “Buraya bile gelmezdim, andım olsun ki karşına bile çıkmazdım. Kalbinde başka bir erkeğin aşkını taşıyan bir kadınla işim olmazdı.”
Gözlerimin içine bakarak güldü. “Ama onu sevmiyorsun,” dediğinde bundan emin gibiydi. “Dün gece seni öptüğümde bunu bir kez daha anladım.”
Kaşlarımı çattığımda tam bir şey söyleyecektim ki lafı ağzıma tıktı. “Onu sevseydin seni öptüğüm an beni iterdin ve tepkin bir tokattan daha fazlası olurdu.” Kinayeli bir şekilde konuşup gözlerime bakarak sırıttı. “Ama sen beni itmedin, benim geri çekilmemi bekledin.” Ve bu onu mutlu eden tek şeymiş gibi davranıyordu.
Dün gece dedektif gibi her hareketimi analiz ettiğine inanamıyordum. “Şaşkındım!” Kendimi savunmak için harekete geçtiğimde zihnim dün geceye hapsolmuştu ya da beni öptüğü o garip anıya. “Orada yaptığın şeyin şaşkınlığını yaşadığım için gerektiği gibi tepki veremedim.”
“Öyle mi dersin?” Gülerek elimde sıkıca tuttuğum telefonu gösterdi. “Madem öyle ona sevgilim derken neden bana baktın?” Başını hafifçe omzuna doğru eğip alaycı bakışlarıyla beni kızdırmayı sürdürdü. “Bana bakmadan o herife sevgilim bile diyemiyorsun çünkü bu kelimeyi ona değil, bana söyledin.”
“Kafanda uydurduğun şeylere inanma kabiliyetine hayran kaldım.” Bir savunma yapmak için söylediğim şeyleri yine alaya alır sandım ama bu sefer öyle olmadı.
Dudaklarındaki alaycı gülüşü kaybolduğunda yeşil gözlerinde yoğun bir acı geçmişti. “İşte bu konuda haklısın.” Neredeyse duyulmayacak bir sesle konuşup çektiği acıyı benden saklamaya çalıştı. “Yeterince inanırsam kendime yaşatmayacağım yalan yok.”
Bir anda ne oldu, bilmiyorum ama gizlemeye çalışsa da bir konuda çok acı çektiğini hissedebiliyordum. Bakışlarını benden çekip eve doğru yürürken içli bir sesle, “Bazı yalanlar güzeldir el kızı,” dediğini duydum. “O kadar güzeldir ki insan bir yalanın içine hapsolmak istiyor.” Ortadan kaybolduğu tüm o süre boyunca kim bilir neler yaşamıştı.
Adamlarım arabaları hazırladığında şoförüm yanıma gelip bavulumu aldı. Arabaya doğru yürürken annem merakla, “Nereye gidiyorsun?” diye sorunca ters bakışlarımı ona diktim. “Konuşmuyorum ben seninle!” Ona en küçük bir açıklama yapmadan arabaya bindim. O gitsin eski damadıyla konuşsun.
Sonat’ın evine taşındığımı duyduğunda suratının alacağı ifadeyi görmek isterdim ama bu kadarına bile enerjim kalmamıştı. Nasıl olsa ben gittikten kısa süre sonra nereye gittiğimi öğrenecekti. Bana eşlik eden sayısız arabayla malikaneden ayrılıp şoföre, “Şirkete,” dedim. Fazla stresten başıma ağrılar girmişti. Şirketteki işlerimi hallettikten sonra akşam Sonat’ın evine geçerdim.
Gurur ve annemin olduğu bir evde yaşayıp her gün sinir krizi geçirmektense, Sonat’ın yanına taşınmayı yeğlerdim. İstanbul’da birçok evim ve otelim vardı ama hiçbirine gitmeyecektim. Bu olayı kullanıp Sonat’ın evine yerleşirsem Beşir hakkında bir şeyler bulabilirdim. Böylece o Şeytan’ın yerini bulup önce ondan kurtulurdum daha sonra da parmağımdaki bu yüzükten.
***
“Eğer sürekli ürünlerin teslimatını geciktireceklerse onlarla çalışmamızın ne gereği var?” Elimdeki raporları masaya atarak toplantı salonundaki yöneticilere baktım. “Bu ürünleri yurtdışından getirtmek zaten çok zamanımızı alıyor, bir de üretici firmanın teslimatı geciktirmesi işlerimizi aksatıyor. İş etiği olmayan bir şirketle daha fazla çalışmayacağım, tüm sözleşmeleri feshedin ve geciken ürünlerin tazminatını isteyin.”
Hepsinden onaylayan mırıltılar çıktığında CEO’larımızdan İlayda Hanım, “Hastane projemizde küçük bir pürüz var,” diyerek bakışlarını bana çıkardı. “Civardaki tüm arsaları satın aldık ama inşaata başlayamıyoruz.”
“Neden?”
Hepsi birbiriyle göz göze geldiğinde ortada canımı sıkacak bir şeyler olduğunu anladım. “Projemizin merkezi konumunda beş yüz metrelik bir arsa var ve sahibi satmaya yanaşmıyor.”
“Arsa sahibinin reddedemeyeceği bir teklif sundunuz mu?”
“Evet, Farah Hanım.” Bu projenin bir diğer sorumlusu olan Cevahir Bey’in yüz ifadesi karamsardı. “Arsanın ederinin on katı fiyat teklif ettik ancak Duha Bey satmaya yanaşmıyor.”
Duyduğum bu isimle az kalsın küfredecektim. “Duha Tunus’tan mı bahsediyoruz?” İşimiz o kurnaz tilkiye kaldıysa beni süründürmeden o arsayı satmazdı.
Ortada çok komik bir şey varmış gibi Kılıç gülmemeye çalışarak masadaki suya uzandı. “Hastaneyi nereye yapacağımızı bir şekilde öğrenmiş ve biz daha projenin planını oluşturmadan o arsayı satın almış.”
Karun yerini Gurur’a devredince Tunus’un o masada uğraşacak kimsesi kalmadığı için bu seferde kafayı bana takmış olmalıydı. Neden özellikle bana bulaştığını anladım, Gurur benim yüzümden dönüp Karun’un yerini almıştı. Duha bunun için bana kızgın olmalıydı.
Gülerek başımı iki yana salladım. “Tunus’u ben hallederim.”
Sekreterim içeri girip, “Rahatsız ettiğim için özür dilerim, Farah Hanım ama bir ziyaretçiniz var,” dedi. “Sonat Bey geldi ve acil sizinle görüşmesi gerektiğini söylüyor.”
“Ofisime al, geliyorum,” dedikten sonra ayağa kalkıp Kılıç’a döndüm. “Toplantının detaylarını bana iletirsin, siz devam edin.” Benden sonra yetki Kılıç’ta olduğu için gereken her şeyle ilgilenirdi.
Diğer kuzenlerimde şirkette çalışıyordu ama hiçbiri Kılıç kadar şirketteki işlere hâkim olmadığından onlar yönetici konumunda değillerdi. Bu şirkette mevkisi en düşük olan İskender’di çünkü gece gündüz ofisinde uyuyordu! Ona verdiğimiz hiçbir işi yapmadığı için masasında dağ gibi evrak birikmişti. Aynı şekilde bu şirkette dört asistanı olan tek kişi de İskender’di. Biriken işlerini hep asistanlarına yaptırıyordu.
Sekreterimle toplantı salonundan çıkıp ofisime doğru yürürken hemen ajandasını açtı ve aldığı notları bana bildirmeye başladı. “Devrim, Ragıp, Emin ve Korkut Bey aradı, bugün içinde sizinle bir görüşmek istiyorlar.”
Bölge liderlerinin neden benimle görüşmek istediklerini bildiğimden ilgisiz bir sesle konuştum. “Onları arayıp meşgul olduğumu söyle.” Masada Gurur’a karşı oy kullanmamı istedikleri için beni yanlarına çekmeye çalışıyorlardı.
Onlar için Asaf bile cepteydi. Gurur ile ikisi düşman olduklarından Asaf’ın oyunu ona vermeyeceğini biliyorlardı. O masada Gurur’a oy verecek sadece iki kişi vardı ve onlarda Duha’yla Barbaros’tu. Tabii bir de ben… Üç oyla Gurur liderliğini kabul ettiremezdi, bunu bilmelerine rağmen neden benim oyumun peşine düştüklerini anlamıyordum. Benim bir oyumla Gurur ne kazanırdı ne de kaybederdi.
Belki de bir tek benim oyumun Gurur’a ağır bir darbe vuracağını düşünüyorlardır. Karşı oy kullanırsam Gurur ve Tozluların arasındaki düşmanlığın biraz daha harlanacağını düşünüyor olabilirlerdi. Attığım her adımla topuklu ayakkabılarımın zeminde çıkardığı tok sesi dinlerken, “Başka?” diye sordum.
“Bugün saat 14:00’de şantiye şefleriyle olan görüşmeniz var, Farah Hanım. Saat 16:00’de Yılmazlar Holdingin yöneticisi Adem Bey’le Violet restoranda yemek randevunuz, 17:30 ise Mukaddes Hanım’la Yenisaray otelinde buluşacaksınız.”
“Bir dakika,” diyerek onu durdurdum. “Mukaddes Hanım’ı daha dün gece köşkünde ziyaret ettim, onunla neden otelde buluşuyorum?”
Ajandasına bakıp bu konuyla ilgili aldığı notları kontrol ederek bana döndü. “Köşkünü satılığa çıkardığını henüz duyurmadı, bu konuyla ilgili görüşmek istediğinizi söylemiştiniz.” Tabii ya o köşk. Aynı anda birçok şeyle meşgul olduğum için bazen randevularımı ve nedenlerini unutabiliyordum. Neyse ki yeni sekreterim Candan işinde çok iyiydi ve her şeyi not alıyordu.
Köşkün talipleri çıkmadan o köşkü Mukaddes Hanım’dan satın almak istiyordum. Kocası öldükten sonra daha küçük bir eve çıkacağı haberi kulağıma gelmişti. Köşkünü satmak istediğini ama henüz bunu resmi bir şekilde duyurmadığını öğrenince herkesten önce harekete geçmek istedim. O köşkün benim için anlamı çok derindi, onu kimseye kaptırmak istemiyordum.
Candan’a tebessüm edip tekrar yürümeye başladım. “Hatırlattığın için teşekkür ederim.”
Ofisime girdiğimde Sonat’ı oldukça kızgın bir şekilde buldum. Ofisin içinde ileri geri yürürken sinirden yüzü şalgam gibi kızarmıştı. Gurur’un evime yerleştiğini duymuş olmalı ki öfkeden yerinde duramıyordu. Beni görünce hızlı adımlarla yanıma gelip karşıma dikildi. “Telefonlarımı niye açmıyorsun?”
Ona masanın üstünde duran telefonumu gösterdim. “Şarja takıp toplantıya gittim.”
Bedeni kaskatı olduğundan nefes alışları sığ ve hızlıydı. Gözlerindeki yoğun öfkeyle yüzüme bakıp, “Duyduklarım doğru mu?” diye sordu. “Gurur senin evine mi, taşındı?”
“Evet.” Yanından geçip yürümüştüm ki arkamdan gelip kolumu sertçe tutarak beni kendisine doğru çevirdi. Dudakları ince bir çizgi haline geldiğinde sıktığı dişlerinin arasında tıslarcasına konuştu. “Bana söyleyeceğin tek şey bu mu?”
Tüm sinirini benden çıkarmak ister gibi kolumu sıkarken sağ gözü seğiriyordu. “O adamın senin evinde kalmasına nasıl izin verirsin!”
Parmakları kolumu mengene gibi sıktığı için canım gerçekten çok yanıyordu. Kısık bir sesle inleyerek, “Sonat kolumu bırak,” diye onu uyardım. Ben kolumu çekmeye çalıştıkça daha sıkı tutuyordu.
Beni hiç duymuyormuş gibi dik dik bakarken göğüs kafesi aşağı yukarı şiddetle hareket ediyordu. “Ona hala aşıksın, bu yüzden evinde kalmasına izin verdin!”
“Sonat lütfen kolumu bırak.”
“Bana cevap ver!”
“Sana kolumu bırak dedim!” Bağırarak boştaki elimi kaldırıp tüm gücümle yüzüne sert bir tokat attım. “Bana böyle davranamazsın, kendine gel!”
Başı omzuna doğru düştüğünde burnundan sert nefesler alıyordu. Bir hışımla bana doğru döndüğünde gözlerinde gördüğüm o kan dondurucu ifadeyle iki adım gerilemiştim. Kemiklerimi kırmak ister gibi kolumu sıktığı için canım çok yanıyordu. Bana yaptığı şeyin hala farkında değildi, onun tek derdi ona attığım tokattı. Dudağının köşesi seğirdiğinde boynundaki damarlar belirginleşip nabız gibi atmaya başlamıştı.
Gözlerinde gördüğüm o ürkütücü ifade tüylerimi diken diken ediyordu. Bir anda tüm kontrolünü kaybetmiş gibi üzerime yürüdü. Az önce sıktığı kolumu aynı yerinden kavrayıp beni sertçe sarsmasını beklemiyordum. “Gurur’a da böyle tokat atıyor musun yoksa onun kollarına mı koşuyorsun!” Korku içinde yutkundum. Sonat normal değildi.
Kolumu ikinci kez aynı yerinden sıkınca dudaklarımdan çıkan iniltiye engel olamadım. “Senden ayrılıyorum!” diye bağırarak bacak arasına sert bir tekme atarak onu iki büklüm ettim. Dizlerinin üzerine düştüğünde bana şiddet uygulayan o elinden kurtulmuştum.
Yerde kendine gelmeye çalışırken parmağımdaki yüzüğü çıkartıp yere attım. “Defol git buradan, bir daha seni görmek istemiyorum!” Öfke anında canımı yakacak kadar kendini kaybediyorsa daha fazlasını yapmayacağının bir garantisi yoktu.
Masanın üstünde duran telefonumu şarjdan çıkartıp çantamı alarak kapıya yürüdüm. Sonat arkamdan, “Farah bekle!” diye bağırdı ama daha o yerden kalkmadan ofisten çıkmıştım.
Asansöre binip kapıları kapattığımda başımı eğip koluma baktım. Parmaklarının izlerini bırakacak kadar sert sıkmıştı. Elimi kolumdaki kızarıklığın üzerinde gezdirdiğimde bile çok acıyordu. “Ruh hastası!” Etrafımda bir tane akıllı insan yoktu.
Beşir’i kendi çabamla bulmaya çalışacağım, Sonat’la daha fazla görüşmek istemiyordum. Onun yüzüğünü taktım diye üzerime yürüyüp kolumu sıkacak hakkı nereden buluyordu? “Geri dönüp suratını dağıtmalıyım!”
Elimden bir kaza çıkmadan Sonat’ın bulunduğu bir yerden hemen uzaklaşmalıydım. Şirketten çıktığımda, “Farah!” diye bağırarak peşimden geldi. Adımlarımı hızlandırdığımda arkamdan gelip beni durdurmak için yine kolumu tutunca, sabrım tükendi. Ona doğru döndüğüm gibi yumruğumu suratına geçirdim. “Bir daha sakın dokunma bana!”
Yumruğum dudağını patlattığında bu sefer ürkütücü gözlerle bana bakmak yerine kendine hâkim oldu. Elini dudağına götürüp parmağına bulaşan kanı görünce sakinleşmek için derin derin nefesler aldı. “Özür dilerim, Farah.” Bakışları kolumdaki parmak izlerine kaydığında pişmanlık içinde kıvranmaya başlamıştı. “O esnada çok öfkeliydim, söz veriyorum bir daha olmayacak.”
“Bir daha olmayacağına emin olabilirsin çünkü seninle işim bitti!” Kolumdaki o izin yarına moraracağına emindim. O iz geçene kadar uzun kollu kıyafetler giymeliydim. “Bu iş yürümeyecek, Sonat fazla uzatmayalım.”
İnanamayan gözlerle bana baktığında sanki onu hayal kırıklığına uğratan benmişim gibi davranıyordu. “İlk hatamda benden ayrılıyor musun?” Bastırdığı öfke yeniden ortaya çıktığında yüz kasları hafifçe seğirmeye başlamıştı. “Gurur’a verdiğin sayısız şansların birini bile bana vermiyorsun!”
“Kendini kiminle kıyasladığına dikkat et, sen Gurur’un tırnağı bile olamazsın!” Kontrolüm dışı dudaklarımdan çıkan bu sözler bir anda havadaki tüm oksijeni tüketmişti. Bu sözleri öfke anında söylemiş olabilirdim ama yalan da değildi.
Sonat’ın değişen yüzüne bakıp ona kolumu gösterdim. “Küçük bir öfke anında kolumu ne hale getirdiğini bak! Gurur ölümcül krizler geçirdiğinde bile beni öfkesinden korurdu ve saçımın teline bile zarar vermezdi.” İstemsizce yüzümü buruşturup ters bakışlarımı ona çıkardım. “Gurur bana hiç şiddet uygulamadı.”
“Bende sana şiddet uygulamadım, Farah.” Yaptığı şeyin şiddet olmadığına emin bir şekilde bana bakarken göz bebekler küçülmüştü. “Sadece kolunu biraz sıktım, fazla abartmıyor musun?” Abartmak mı? O esnada acıdan neredeyse gözümden yaş gelecekti.
“Çok üzgünüm.” Sesi kısıldığında uzanıp elimi tutarak başparmağıyla elimin üstünü nazikçe okşamaya başladı. “Gerçekten bir daha tekrarlanmayacak. Farah eğer şimdi benden ayrılırsan herkesin alay konusu olurum.”
Pişmanlık içinde beni izlerken ona yeni bir şans vermem için karşımda adeta kıvranıyordu. “Herkes Gurur döndüğü için benden ayrıldığını düşünür.” Gözlerimin içine bakarak, “Hatta o bile,” dedi.
Bunu kabul etmekten nefret ediyordum ama haklıydı. Nişanı bozduğum duyulursa herkes Gurur için bunu yaptığımı düşünecekti. İnsanların ne düşündüğü umurumda bile değil ama Gurur’un ağzına daha fazla laf veremezdim. Onun için Sonat’tan ayrıldığımı düşünürse bu sefer hiç peşimi bırakmazdı.
Sonat yüzüğü çıkartıp yeniden parmağıma taktığında bundan nefret etsem de onu durdurmadım. Biraz sakinleştiğimi görünce elimin üstüne küçük bir öpücük kondurup gözlerimin içine baktı. “Onun olduğu bir evde kalmanı istemiyorum, Farah bu konuda beni anlamalısın.”
“Malikanenin sahibi annem, evin yarısını Gurur’a kiralamış.” Elimi onun elinden çekerek sıkıntı içinde nefesimi verdim. “Bavulum arabamın bagajında, sana taşınmayı düşünüyordum ama…” Başımı eğip kolumdaki izlere baktım. “Artık bundan emin değilim.”
Onun yanına taşınmak için bavulumu topladığımı duyunca gözlerinin içi parlamıştı. Gurur’un olduğu bir evi terk edip ona gideceğime hiç ihtimal vermediği için yaşadığı mutluluk azımsanamazdı. Geldiğinden beri sergilediği o katı ve sert tutum yok olduğunda gülümsedi. “Beni çok mutlu ettin, Farah.” Onu mutlu etmekle ilgilenmiyordum.
Sesi eski canlılığına kavuştuğunda bana sarılıp kollarının arasına hapsetti. “Söz veriyorum bugün yaşananları sana unutturacağım.” Kolay kolay bir şeyleri unutan biri değildim ama bir süre daha ona katlanmalıydım. Ondan ayrılmak için henüz çok erkendi.
***
Annem Sonat’ın evine taşındığımı öğrenmiş olmalı ki defalarca aradı ama hiç açmadım. Annemle aynı sebepten aradıklarını bildiğimden kuzenlerimin telefonlarına da bakmıyordum. Bugünkü tüm işlerimi hallettikten sonra akşam Sonat’ın evine geçmiştim. Ne yazık ki Mukaddes Hanım’la olan görüşmem hiç verimli geçmemişti.
Ona ne teklif edersem edeyim kabul etmemişti, köşkü bir açık arttırmayla satmayı düşünüyordu. O açık arttırmaya bende katılacaktım. Sonat’ı etrafta bulamayınca üst kata çıktım. Onun odasına doğru yürürken koridorun sonundaki kapı yine dikkatimi çekmişti. Kapının altında sızan kırmızı ışık insanı meraklandırıyordu. Etrafımı kontrol edip kırmızı odaya doğru yürüdüm.
Adımlarımı hızlandırıp kapıya yaklaştım. Kimse beni görmeden hemen kapı kolunu kavradım ama açılmadı. Birkaç kez zorladım fakat kilitli olduğu için açılmıyordu. “Orada ne yapıyorsun?” Sonat’ın sesini duyunca korkudan sıçrayarak arkamı döndüm.
Odasından çıkan adamın zamanlaması bundan daha kötü olamazdı. Yeni banyo ettiği için kahve saçları nemliydi, üzerinde ise siyah bir tişört ve pantolon vardı. Kollarını göğsünden birleştirip hesap sorar gibi tek kaşını yukarı kaldırdı. “Soruma cevap vermedin?”
“Bu kapının arkasında ne var?” Sakince konuşup kapının altında sızan kırmızı ışığı gösterdim. “Bu ışık çok merak uyandırıcı, içeride ne olduğunu çok merak ettim.”
Gülümseyerek bana doğru yürüdü. “Fazla merak kediyi öldürür sevgilim.” Yumuşak bir sesle konuşup yanıma geldiğinde kolunu omzuma attı. Beni kapıdan uzaklaştırırken bakışları sıcak ve dost canlısıydı. “Bu evdeki her odaya girebilirsin ama o odaya girmen yasak.”
Onun kolunun altında yürürken rahatsızlığımı gizleyerek ona gülümsedim. “Şimdi daha çok girmek istiyorum o odaya.”
Başını geriye atıp yüksek sesle güldü. “Ama girmeyeceksin.”
“Bana içeride ne olduğunu söylersen girmem.”
“Özel bir ışıkta muhafaza ettiğim antika eşyalar var.” Beni biraz daha göğsüne çekip başını eğdi ve saçlarımın üstüne küçük bir öpücük kondurdu. “Nadir bulunan eşyaların koleksiyonunu yapmaktan hoşlanıyorum. Her biri çok ender parçalardan oluştuğu için o kapı kilitli. Evdeki çalışanların kazayla bile olsa onlara zarar vermesini istemiyorum.”
“Hepsi bu mu?” Merdivene gelince onun kolunun altından çıkıp basamakları inmeye başladım. “İçeride birçok ceset olduğunu düşünmüştüm.”
Kahkaha attığında uzun zamandır onu bu kadar keyifli görmemiştim. “Seni hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm.”
“Hımm.” Ona şirinlik yaparak gülümsedim. “Belki bunu telefi etmek istersin.”
Ona karşı bu kadar içten davranmam çok hoşuna gittiği için, “Nasıl?” diye sordu. Öyle bir bakıyordu ki sanki ne istesem buraya yığacaktı.
“Yemeğe çıkalım?” Evde onunla yalnız olmaktan hoşlanmıyordum.
“Daha iki saat önce yemek yedik,” dediğinde açlıktan guruldayan midemi duymuyor olamazdı. Yediğim o yemek pek doyurucu değildi, aslında yemek bile sayılmazdı.
“O zaman film izleyelim.” Sürekli surat asıp onu tersleyerek sevgime inandıramazdım. Bir anda onu seviyormuş gibi davranırsam kesin şüphelenirdi, yavaş yavaş ona alışıyormuş gibi davranmalıydım. “Birlikte güzel bir film izleyebiliriz.”
Onunla zaman geçirmek istediğimi duyunca bu onu o kadar mutlu etmişti ki gözlerini benden alamıyordu. Bugün çok kötü tartışmış olabiliriz ama hemen sonra onun için evi terk ettiğimi ona düşündürmüştüm ve şimdi de onun evindeydim. Geldiğimizden beri ona hiç kötü davranmamıştım, bu ilişki için çaba gösterdiğimi düşünmeye başlamış olmalı ki gözlerinin içi parlıyordu.
Parmaklarını parmaklarımın arasından geçirerek dudaklarını elimin üstüne bastırdı. “Seni ne mutlu ediyorsa o olacak.” Başını geriye çekerek bana tebessüm etti. “Film izlemek istiyorsan, bizde film izleriz.”
Aşağıya inip salona geçtik. Sonat bir hizmetçiyi çağırıp benim için filmin yanına birkaç atıştırmalık istemişti. Kendine de bir kadeh içki doldurup yanıma oturdu. Filmi ben seçmiştim ama daha film başlamadan kumandayı elimden alıp diğer filmlerin fragmanlarını izlemeye başladı. Sadece bu hareketi bile ne kadar kontrolcü olduğunu gösteriyordu.
Benimle film izleyeceğini söylemişti ama filmi o seçiyordu. Sonat’ta uzun zamandır gözlemlediğim şeylerden biri de onun kontrol takıntısıydı. Bu yüzden bölge lideri olmamı istememişti çünkü her konuda kontrol edeceği bir kadın istiyordu. Ona verdikleriyle yetinen, evde oturup onu bekleyen ve her konuda ona itaat eden kadınlardan hoşlanıyordu.
Şirketten çıktıktan sonra öğle yemeğini birlikte yemiştik ve orada bile bunu yapmıştı. İki menü yerine tek bir menü istemişti, üstelik ne yiyeceğime de o karar vermişti. Benim için bir salata söylemişti ve bu konuda bir şey söylememe izin vermeden, “Kilona dikkat ettiğini düşünüyorum,” diyerek lafı ağzıma tıkmıştı. Sanki aldığım kilolara ve giyeceğim kıyafetlere bile bir tek o karar verebilirmiş gibi davranıyordu.
Akşam yemeğini evde yemiştik ama o kendine iyi bir yemek yerken benim önümde yine bir tabak salata vardı. O peynirli salatayı benim için hazırlatan oydu. Kilolarım konusunda açıkça bir şey demiyordu ama yaptıklarıyla bana kendimi kilolu hissettiriyordu. Bakışlarımı orta masanın üzerinde duran atıştırmalıklara çevirdim. Buzlu yeşil çay ve birkaç diyet kurabiye. Hizmetçiden bunları benim için o istemişti.
“Sence ben kilolu muyum?”
Gözünü büyük ekran televizyondan ayırmadan izleyeceğimiz filme karar verirken, “Hayır,” dedi sakince. “Ama çok zayıf da değilsin. Dikkat etmezsen bu güzel görüntünü kaybedebilirsin.” Babam öldüğünden beri ne kadar zayıfladığımın farkında mıydı? Ayrıca ne demek güzel görüntümü kaybedebilirim? Birazcık şişmanlasam beni çirkin mi bulacaktı?
Beşir’i bir an önce bulmam için bir sebep daha. İnsanları dış görünüşüyle değerlendiren bu adamdan kurtulmalıydım. “Peki, ya kilo alırsam?” diye sorduğumda yeni açtığı filmin fragmanına o kadar dalmıştı ki, “Zayıflamanı sağlarım,” dediğinin farkında olduğunu sanmıyordum.
İçgüdüsel bir şekilde tedirgin olmuştum ama bunun nedenini anlayamadım. Tehdit altında değildim fakat içimde öyle bir his vardı ki kendimi güvende de hissetmiyordum. “Nasıl?” diye sorarken gözlerimi dahi kırpmadan onu izliyordum.
Nihayet bir film seçip omzunun üzerinden bana baktı. Kahve gözlerinde yer edinen o karanlık tutkuyla beni izlerken, “Birini zayıflatmanın çok fazla yolu var, Farah,” dedi gizemli bir sesle. Beni yeterince korkutmamış gibi bakışlarını daha içten göstermeye çalışarak gülümsedi. “Şanslısın ki bu konuda çok iyiyim.”
“Birini zayıflatmanın en iyi yolu yoğun bir acı ve kederdir.” Nabız yoklar gibi konuşup alayla güldüm. “Yoksa bunlardan mı bahsediyorsun?”
Bir şey söylemeden önce yüzümü izlediğinde sanki neyin peşinde olduğumu anlamaya çalışıyordu. Başını iki yana sallayarak, “Acı çekmeni görmeye dayanamam,” diye fısıldadı. “Benim bahsettiğim şey sana iyi bir diyetisyen bulmaktı.”
“Anladım.” Önüme dönüp buzlu çaya uzandım. “Film başlıyor umarım bizim için güzel bir şeyler seçmişsindir.” Filmin ilk dakikalarını kaçırmak istemediğim için gözlerimi televizyona diktim. Bir macera filmi ya da fantastik bir şeyler olması için dua ediyordum, korku dalındaki hiçbir filmi izleyemiyordum.
Kucağımdaki kırlente sarılırken koltukta kaskatı bir şekilde oturuyordum. Sonat’ın açtığı bu film gerçekten çok korkunçtu. Orta seviyeli bir korku filmine bile dayanamazdım ama bu film tüm korku filmlerin atası olabilirdi. Filmdeki karakterler ruh ayini yaptığı için kötü bir ruh hepsine musallat olmuştu.
Korktuğumu saklamaya çalışıyordum ama olur olmadık her yerde çıkan o kötü ruh yüzünden sürekli sıçrıyordum. Gerilim sahnelerinde arka planda çalan müzik de çok ürkütücüydü. Biraz daha böyle devam ederse çığlık atacaktım. Kadın elinde demir bir sopa tutarak karanlık bir koridorda tek başına yürürken nabzım hızlandı.
Kadının her adımıyla gerilim müziği biraz daha artıp beni geriyordu. “O sopayla onu öldüremezsin,” diye fısıldadığımda kalbim yerinden çıkacak gibiydi. “Sizin kutsal suyunuz falan yok mu, ondan alsana! Ayrıca rahip nerede?”
Kadının arkasından bir şey geçince onunla aynı anda sıçradık. “Seni de öldürecek çık şu evden!” Biri koluma dokununca çığlık atarak koltuktan fırladım.
“Sakin ol benim.” Sonat buz gibi bir sesle konuştuğunda kollarımın arasında duran ve aynı zamanda sımsıkı sarıldığım yastığa ters gözlerle bakıyordu. Bir konuda onu sinirlendirmiş olmalıyım ki kaşları çatıktı. “Film dediğin sessizlik içinde izlenir, Farah. Kendi kendine sürekli konuştuğun için televizyona odaklanamıyorum.”
Utanmıştım. “Üzgünüm.” Sesim kısık çıkarken yastığı yavaşça koltuğun kenarına bırakıp yeniden yerime oturdum. “Daha sessiz olurum.” Ben bir film izlerken genelde çok gürültücü olurdum.
Kendi kendime filmdeki karakterlerle konuşurdum ve gerilim sahnelerinde korkup çığlık atardım. Daha önce Gurur’la film izlediğimizde bu onu hiç rahatsız etmemişti, aksine her defasında gülümseyerek beni izlemişti. Aslına bakarsanız Gurur’da film izlerken çok gürültücüydü. O senaryoyu ve filmdeki mantık hatalarını eleştirirdi, bense filmi adeta yaşardım.
Yastığımı tekrar kucağıma aldığımda Sonat’ın buz gibi bakışları yastığı bulmuştu. Bu yastıkla ne derdi olduğunu anlamadığımdan onu yan tarafıma bıraktım. Filmi izlemek istemiyordum, izlediğim bu sahneler bilinçaltıma yerleştiği için gece uyuyamayacağım. Keşke ona hiç film izleyelim demeseydim. Bu evdeki ilk gecem çok ürkütücü geçmeye başlamıştı.
Bir şekilde fırsatını bulup o kırmızı odaya girmeliydim. Sonat o odayı bu kadar iyi koruyorsa belli ki orada görmemi istemediği bir şey vardı. Eğer Sonat’a yakalanmadan kırmızı odaya girmeyi başarırsam belki Beşir’le ilgili bir şeyler bulabilirdim.
Sonat sadece kendine değil, benim için de bir kadeh içki doldurup elime tutuşturdu. Bana zorla verdiği kadehe iğrenen gözlerle bakıyordum. Birkaç dakika daha bu ürkütücü filmi izledim ama daha fazla dayanamadığım için bakışlarımı yere indirdim. Belki bakmazsam daha az korkardım. Sonat yanımda otururken kolunu omzuma atınca tüm bedenim gerildi fakat tepki vermemeye çalıştım.
Elimdeki kadehi gösterip hafifçe tebessüm etti. “İçkini neden içmiyorsun?”
İçkiden nefret ettiğimi bilmesine rağmen her ortamda bana bir kadeh uzatması dayanılacak gibi değildi. Onun evinde içecek kadar aptal değildim, Sonat çoğu konuda bana hiç güven vermiyordu. “Alkol tüketmiyorum.” Kadehi sehpanın üzerine bırakma bahanesiyle ayağa kalkıp onun temasından kurtuldum.
Kumandayı alıp hemen televizyonu kapattım. “Uykum geldi, hangi odada kalacağımı gösterir misin?” Böylece o korkunç filmi de izlemek zorunda kalmazdım.
Bilerek ondan uzaklaştığımı anlamıştı. Tüm keyfi kaçtığında duvardaki saate bakıp bana döndü. “Saat daha on, uyumak için çok erken değil mi?”
“Bugün yaşadıklarım benim için hiç kolay değildi.” Yalandan esneyip uykum gelmiş gibi davranmaya başladım. “Biraz uyuyup dinlenmek istiyorum.”
“Pekâlâ.” Başını hafifçe sallayarak ayağa kalktı. “Odamda rahat edeceğine eminim.” Omuzlarımdan başlayıp tüm bedenime yayılan soğuk bir hisle kaskatı kesildim. “Odanı bana vermene gerek yok, başka bir odada kalabilirim.”
Gözlerindeki sıcak ifadeyle yanıma gelip elini belime koyduğunda yine tedirgin olmuştum. Sürekli bana dokunması sinirlerimi bozuyordu. Belimi tutarak beni kapıya doğru yönlendirirken sık sık bakışları bana kayıyordu. “Evimde rahat etmeni istiyorum, odamda kalabilirsin.”
“Sen nerede kalacaksın?”
“Seninle aynı odada.” Anlamadım?
Adımlarım durduğunda sırtımdaki eli bir ateşe dönüşüp beni yakmaya başlamıştı, ne yazık ki bu cehennemin içine kendimi atan bendim. İki adım geriye çekilerek bana dokunan elinden kurtuldum. “Aynı odada kalacağımızı mı, söylüyorsun?”
Yüz ifadem artık ne boyuttaysa bir süre yüzüme bakıp güldü. “Biz artık sevgiliyiz, Farah. Aynı odada kalmamızın ne mahsuru var?” Bu eve gelerek annem ve Gurur’u mu yoksa kendimi mi, cezalandırdım, hiç bilmiyordum!
Tam ona bunun mümkün olmadığını söyleyecektim ki hizmetçilerden biri içeri girdi. “Sonat Bey misafiriniz var.”
Sonat daha kimin geldiğini sormadan Gurur içeri girince ağzım bir karış açılmıştı. Bu evde görmeyi beklediğim son kişi bile o değildi. Gurur neden buradaydı? Elinde siyah bir poşet vardı, kolunun altında da gri bir yastık. O yastığın amacını merak ediyordum. Sonat benden daha çok şaşkındı. Birkaç saniye tuhaf gözlerle ona bakıp daha sonra kaşlarını çattı. “Evimde ne işin var?”
Gurur kendi evindeymiş gibi rahat davranırken siyah poşeti hizmetçiye uzattı. “Bunlar pijamalarım, odama koy.” Hemen sonra yastığı da kızın kucağına bıraktı. “Bu da yastığım, başka birinin yastığında uyuyamam.” Bir dakika, ne? Bu akıl hastası herif pijamalarını ve yastığını alarak Sonat’ın evinde kalmaya mı gelmişti?
Sonat’a doğru dönüp alaycı bakışlarıyla onu sinir etmeye başladı. Bunu yaparken o kadar rahat ve umursamazdı ki sanki bu dünya üzerinde kimse onu sinirlendiremezdi. “Ne bakıyorsun, dik dik? Evine gelen bir misafiri böyle mi karşılıyorsun?” Bu durumda kırmızı halı sermemizi beklemiyordu, değil mi?
Gurur onun canını sıkmaktan büyük bir keyif alıyordu ve bunu saklama gereğinde bile bulunmuyordu. Yürüyüp tam karşımda durduğunda bu seferde benim sinirlerimle oynamaya başlamıştı. “Seninle bir sözleşmemiz vardı, hatırlıyor musun?” Şeytani bakışlarla beni izlerken neyden bahsettiğini anlamadım.
Ben hafızamı zorlarken Gurur bir elini cebine koyup gittikçe değişen yüzümü seyrediyordu. Bir anda hatırladıklarımla gözlerimi büyüttüğümde dudağının köşesi yavaşça kıvrıldı. “Nihayet hatırladın.”
“Sen…” O kadar şaşkındım ki bu adama diyecek tek kelime bulamıyordum. “Ciddi olamazsın!”
Karşımda dimdik dururken yüzümü görmek için başını hafifçe eğmişti. Sinirden kızaran suratıma bakmak bile keyfini yerine getiriyordu. Gülmemeye çalışarak alıcı gözlerle salonu incelemeye başladı. “Burası pek benim zevkime göre değil ama idare edeceğiz artık.” Sonat’a dönüp sırıttı. “Anlaşılan Farah benimle yaptığı sözleşmeden sana bahsetmemiş?”
Sonat’ın bakışları anında beni bulunca yüzümü sertçe ovuşturdum. Gurur sözleşmeyi kullanıp buraya kadar peşimden gelmişti! O sözleşmenin maddelerinden biri de her iki günde bir buluşup geceyi onunla geçirmekti. Nişanlımın evinde eski kocamla aynı odada kalamazdım! Bu çılgınlıktı.
Sonat’a o sözleşmenin içeriğini ve maddelerini nasıl söyleyeceğimi bilemedim. Gurur tüm planlarımın içine ediyordu! Bu eve gelme amacım sandığı gibi Sonat’la yakınlaşmak değildi. “Farah bu piç neyden bahsediyorsun?” Sonat kaşlarını çatıp benden bir cevap bekleyince bende aynı terslikte Gurur’a bakmaya başladım. Başıma bela olmayacağını söylemişti ama geri döndüğünden beri yaptığı tek şey buydu! “Seninle yaptığımız sözleşmenin süresi bir yıllıktı, çoktan tarihi doldu.”
“Öyle mi dersin?” Bir kenarda kucağında yastık ve bir poşetle duran kıza yaklaştı. Poşetin içinde mavi ciltli bir dosya çıkartıp yanıma geldi. “Bak bakalım sözleşmenin süresi dolmuş mu?”
Hemen dosyayı alıp açtım. Burada yazan sıra dışı maddeleri zaten daha önce okumuştum, benim derdim sözleşmenin geçerlilik tarihiydi. Tarih kısmına baktığımda gördüklerimle kan beynime sıçramıştı. “Evrakta sahtecilik bu!” Burada yazan tarihe göre biz bu sözleşmeyi bir ay önce yapmışız ve süresinin bitmesine daha on bir ay vardı. Bunu kabullenecek değildim.
Sonat agresif bir tutumla sözleşmeyi benden alıp aceleyle her maddesini okurken benim kızgın bakışlarım Gurur’a kenetlenmişti. “Tarihle oynamışsın, avukatlarım bunu ortaya çıkartabilir!”
“Ara o zaman avukatlarını.” Yaptığı sahtekarlığı kanıtlayamayacağıma emin bir şekilde hınzır gözlerle bana meydan okudu. “Sözleşmenin bir kopyasını tüm avukatlarına gönderdim. Gereken incelemeyi çoktan yapmış olmalılar, arayıp sonucu neden kendin görmüyorsun?” Tabii ki arayacaktım.
Yürüyüp çantamdaki telefonumu çıkardım. Veysel amcayı aradığımda daha ben bir şey söylemeden, “Bende tam seni arayacaktım, Farah,” diyen gergin sesini duydum. “Böyle bir sözleşmenin altına nasıl imzanı atarsın?” Bana kızdığında şu anda evinde dört dönüyormuş gibi sesi sinirli geliyordu. “Sözleşmeyi ihlal edersen ödeyeceğin paranın farkında mısın?”
“Veysel amca o sözleşmenin tarihi yanlış!” Salonun içinde bir ileri bir geri yürürken sinirden elim ayağım birbirine dolaşmıştı. “Uzun zaman önce yaptığım bir sözleşmeydi ve çoktan süresi doldu.”
“Farah sözleşmenin bir nüshasını birkaç yere gönderdim ne tarihle ne de burada yazan maddelerle oynanmamış.” Bana yüzyılın darbesini vurarak, “Bir savcı arkadaşım bile kontrol etti,” dedi sıkıntıyla. “Bu sözleşme sahte değil, geçerliliği var.” Hayır, bunu kanıtlamanın bir yolu olmalıydı.
“Veysel amca beni delirtme!” Koltuğun kenarına tekme atarak sinirden bağırdım. “Eski bir sözleşme diyorum, bana inanmalısın! Gurur’un adamları tarihle oynamış.”
“Öyleyse bile bunu kanıtlamamız hiç kolay olmayacak. Gerçeği ortaya çıkartmamız çok zaman alabilir belki de hiçbir zaman bunu kanıtlayamayız. Farah bu işin peşini bırakmayacağım ama o zamana kadar sözleşmeyi ihlal etme aksi taktirde Gurur’a elli milyon dolar ödemek zorunda kalırsın.” Elli milyon doların kaç TL’ye tekabül ettiğinin farkında mıydı?
Telefonu kapattığımda kendimi kapana kısılmış hissediyordum. Gurur yine yapmıştı yapacağını. Sözleşmenin üzerinde nasıl oynadıysa tarihe müdahale ettiğini kanıtlamak hiç kolay olmayacaktı. Kanıtlasam bile belli ki bu çok zaman alacaktı ve o zamana kadar Gurur çoktan benden o parayı alırdı. Aslında alamazdı çünkü bende bu kadar çok para yoktu ama beni mahkemelerde süründürerek herkese rezil edebilirdi.
Elli milyon doların Türk lirası karşılığı iki milyar, üç yüz yirmi beş milyondu. Bu kadar yüksek meblağdaki bir parayı saçma bir sözleşmeye harcayamazdım. Sonat sözleşmeyi baştan sona tekrar tekrar okurken orada yazan her maddeyle yüzü değişime uğruyordu. Beden dilindeki gerilim ve sıklaşan nefes alışları endişe vericiydi. Son maddeye kadar hepsini okuduktan sonra yanıma gelip kızgın gözlerle elindeki belgeyi gösterdi. “Böyle bir aptallığı nasıl yapabilirsin!”
“O dönem iflasın eşiğindeydik başka çarem yoktu.” Gurur sadece tarihle mi oynadı yoksa ek madde de ekletti mi, merak ettiğimden sözleşmeyi aldım. Hızlıca okumaya başladığımda Sonat tepemde dikilip benden bir cevap bekliyordu. Ona iyi bir açıklama yapacaktım ama önce bu sözleşmeyi kontrol etmeliydim.
GİZLİLİK İLKELERİN KORUNDUĞU TAAHHÜTNAMESİ.
Madde-1 Görüşme: Taraflar, sözleşmenin imzalandığı tarihten itibaren bir yıl (365 gün) boyunca her iki günde bir kez görüşmeyi kabul ve beyan ederler.
Madde-2 Görüşme Mekânı ve Geçerlilik Süresi: Tüm görüşmeler taraflardan Gurur Kalender tarafından belirlenecektir. Özel buluşma yerlerinin lokasyonunu, seçtiği mekânın tam adresini önceden karşı tarafa bildirme zorunluluğu vardır ve tüm görüşmeler bu alanlarda gerçekleşecektir. Her görüşme süresi en az 8 (sekiz) en fazla 12 (on iki) saat olacaktır.
Madde-3 Görüşme Süresi Boyunca Uyulması Gereken Zorunluklar: Bu sözleşmeyle yukarıda adı geçen Farah Tozlu, her iki (2) takvim gününde bir, Gurur Kalender ile geceyi aynı odada geçirmeyi ve yine her iki (2) takvim gününde bir kez olmak üzere boynundan öptürmeyi kabul eder. Buna ek olarak bu sözleşmenin geçerliliği sürecinde Gurur Kalender dışında kimseyle nişanlanmamayı ve evlenmemeyi kabul ve taahhüt eder.
Bu maddede soyadımla oynadığı dikkatimden kaçmadı. Sözleşmenin ilk halinde burada yazan isim Farah Kalender olarak geçiyordu. Artık boşandığımıza göre sözleşmenin bir ay önce yapıldığını göstermek için soyadımı Tozlu şeklinde değiştirmişti. “Bir dakika!” Aceleyle üçüncü maddeye tekrar döndüm. Buradaki tek değişiklik soyadım değildi.
Dehşete kapılarak Gurur’a baktığımda yüzümün bembeyaz kesildiğine emindim. “Sözleşmenin geçerliliği sürecinde kimseyle nişanlanmamayı ve evlenmemeyi kabul mü, etmişim?” Daha önce sözleşmede böyle bir şey yoktu!
Gurur burayı kendi evi gibi kullanarak koltuğa yayılmıştı. Bacak bacak üstüne atıp bir kolunu koltuğun kenarına yasladığında gözlerini dahi kırpmadan beni izliyordu. “Bir yıl boyunca kimseyle evlenemezsin.” Bu adam şaka gibi bir şeydi hem de en absürt olanından.
Küçük bir detayı unutmuş gibi bana kendini göstererek keyifle gülümsedi. “Düzeltiyorum benim dışımda kimseyle evlenemezsin ama ben seninle tekrar evlenir miyim…” Başını iki yana sallayarak kendini ağırdan satmaya başladığında gözlerindeki o kini görebiliyordum. “Geçti o günler güzelim, bir daha aynı hatayı yapmam.”
“Peki, ben seninle tekrar evlenir miyim?” Kendimden emin gözlerle ona baktığımda bunu kızgınlıkla veya öfke anında söylemediğimi görebiliyordu. Bir daha hiçbir koşulda onun karısı olmayacaktım. Sözlerine misilleme yaparak başımı iki yana salladım. “Geçti o günler, bir daha aynı hatayı yapmam.”
Gözlerimde gördüğü şeyler canını sıktıysa bile bunu çok iyi saklıyordu. Yüzündeki umursamaz maskesi sanki onun bir parçası olmuş gibi ifadesinde değişen bir şey olmamıştı. Başını küçük bir açıyla çevirip Sonat’a baktığında dudakları küstahça büküldü. “Elli milyon doların varsa çıkar ver, bende feshedeyim bu sözleşmeyi.”
Yumruklarını sıkmaktan Sonat’ın parmak boğumları gerilip beyazlaşmıştı. O parayı Sonat bile veremezdi. “Sen çıldırmışsın!” Koltuğun üzerinde duran kırlenti alıp ona fırlattığımda Gurur’u paramparça etmek istiyordum. “Sözleşmede böyle ek bir madde yoktu!”
“Hep vardı, aksini düşünüyorsan mahkemede bunu kanıtlarsın.” Beni yalancı çıkartıp yanında duran kumandayı aldı. Bizi delirttiği yermezmiş gibi bir de televizyon mu, izleyecekti? Arsızlığın bu kadarına pes doğrusu! Daha neleri değiştirdiğini görmek için başımı eğip bu saçma sözleşmeyi okumaya devam ettim.
Madde-4 Kişisel Hakların Gizliliği ve İfşa Yasağı: Taraflardan Farah Tozlu, söz konusu sözleşmenin içeriğini ve bu yapılan sözleşmenin varlığını üçüncü şahıslarla paylaşamaz. İhlal durumlarında yaşanılan itibar zedelenmesi hukuki sonuçlar doğuracaktır.
Artık Sonat’ta sözleşmeyi biliyordu ama bunun benim için sorun yaratacağını düşünmüyordum çünkü ona sözleşmeden bahseden Gurur’du. Dördüncü maddeyi ihlal eden ben değildim.
Madde-5 Sözleşmedeki Şartlara Uyulmama Durumunda Uygulanacak Yaptırım: Farah Tozlu’nun bu sözleşmeye aykırı davranması durumunda, Gurur Kalender’e elinde bulunan bilgileri, özel içerikleri, belgeleri, üçüncü şahıslarla ve kamuoyuyla paylaşması konusunda serbestlik tanımıştır.
Madde-6 Uyulmama Durumunda Uygulanacak Cezai İşlem: Taraflardan Farah Tozlu, bu sözleşmede belirtilen yükümlülüklerini yerine getirmekle sorumludur. Ek olarak Madde-3’te belirtilen Görüşme Süresi Boyunca Uyulması Gereken Zorunluklar’ından önceden mazeret bildirmeden kaçamaz. Bu ihlalle birlikte Gurur Kalender’e 50.000.000 $ (elli milyon ABD doları) ödeyeceğini kabul ve beyan eder.
Sadece tarih ve soyadımla oynamıştı, tabii bir de bir yıl boyunca nişanlanmama ve evlenmeme yasağı! Bunun dışında neyse ki kafasına göre yeni maddeler eklememişti. Bu kâğıt parçasını yırtıp birkaç parçaya böldüğümde Sonat elimi tutarak beni zorla salondan çıkardı. Bu konuyu Gurur’un yanında konuşmak istememesini anlıyordum.
Hole çıktığımızda tüm öfkesini buradaki hizmetçilerden çıkarmak ister gibi, “Kaybolun!” diye bağırdı. Hepsi hemen bir yere dağıldığında Sonat tüm hiddetiyle bana döndü. “Bu sözleşmeyi hemen feshedeceksin!”
“Neyle, Sonat?” Bu durumun hoşuma gittiğini mi sanıyordu? “Elli milyon dolardan bahsediyoruz, bu küçük bir meblağ değil."
“Bunu böyle bir sözleşmeyi imzalamadan önce düşünecektin!” Beni kaybetme korkusu, öfkesini tetiklediğinde kolumu tutarak sırtımı sertçe arkamdaki duvara vurdu. Bir anda kendini kaybettiğinde artık karşımda bambaşka biri vardı. Bu sefer korkunç yüzünü benden saklayamamıştı.
Kahve gözleri tamamen değiştiğinde daha önce hiç görmediğim gözlerle bana bakıyordu. Şakaklarındaki damarlar belirginleşip nabız gibi attığında sanki artık beni görmüyordu. Her nefesle omuzları inip kalkarken kollarımı sertçe tutarak beni sarstı. “Sözleşmeyi feshetmek istemiyorsun çünkü onunla olmak hoşuna gidiyor!”
“Gurur hâlâ içeride şu sesini alçalt.” Kısık bir sesle uyardığımda gün içinde ikinci kez kollarımı sıktığı için ona karşılık vermemek için kendimi zor tuttum.
Eğer Gurur burada olmasaydı kollarımı sıkıp sırtımı duvara vurmak neymiş, Sonat’a en ağır şekilde gösterirdim ama o densiz adam içerideyken bunu yapamazdım. Sonat’la aramdaki sorunları ona yansıtmak istemiyordum. Burnundan derin derin nefesler alırken kendine güçlükle hâkim olup ellerini üzerimden çekti.
Kolumun sıktığı yerleri çok acıyordu ama bunların izi yarım saate kalmadan geçerdi. Ne yazık ki bu öğle sol kolumda bıraktığı iz en korkuncuydu, üstelik morarmaya başlamıştı. O morarma birkaç günden önce geçmezdi. Sonat sinirlenince şiddete eğilimli biriydi, artık bundan emin olmuştum.
Onu bırakıp salona doğru bir adım atmıştım ki kolumu tutarak beni durdurdu ama bu sefer kolumu sıkmaya cesaret edemedi. “Sözleşme konusunda ne yapacaksın?” Sakinleşmek için kendini ne kadar zorlasa da kaşları yeniden çatılmıştı. “Bir yıl boyunca her iki günde bir o adamla uyumayacaksın, değil mi?”
“Ona elli milyon dolar ödemeyeceğime göre evet,” diyerek isteksizce başımı salladım. “Bu hiç hoşuma gitmiyor ama sözleşmenin gereğini yerine getireceğim.”
“Farah bunu yapamazsın!” Yüz ifadesi yine değişmeye başladığında parmaklarının arasındaki kolumu tekrar sıkmaya başlamıştı. “O herifin sana dayattığı şeyi kabul edemezsin!”
Bakışlarım kolumdaki eline kaydığında artık bende sinirlenmeye başlamıştım. Kolumu sertçe çekerek ondan uzaklaştığımda kızgın sesim tehditkardı. “Bir kez daha kolumu sıkarsan bu iş biter! Aramızda aşk ilişkisi varmış gibi davranmayı bırak, bir anlaşma uğruna seninleyim!” Bu saçma ilişkiye bu kadar çok anlam yükleyeceğini bilseydim bu işe hiç girmezdim. Daha şimdiden pişman olmaya başlamıştım.
Tek kelime etmesine izin vermeden ona göz ardı ettiği bir gerçeği hatırlattım. “Beşir’i bana vermen karşılığında teklifini kabul ettim, hepsi bu. Geçmişte yaptığım bir sözleşmenin hesabını benden soramazsın, o dönem bunu yapmaktan başka çarem yoktu. Sen kendini daha iyi hisset diye sözleşmeyi ihlal edip elli milyon dolarlık bir borcun altına girmeyeceğim!” Sözlerim sert ve kırıcı olabilirdi ama sırtımı duvara vururken bunları düşünecekti.
Sonat’ı öfkesiyle baş başa bırakıp üst kata çıktım. Bavulumu hangi odaya koydurduğunu bulmak için buradaki tüm odalara tek tek bakmıştım. Kırmızı oda dışında hiçbir odanın kapısı kilitli değildi. Bavulumu Sonat’ın odasından bulunca kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Bavulumu kendi odasına koydururken aklından ne geçiyordu? Nişanlandık diye hemen onun yatağına gireceğimi mi düşünüyordu?
Bunun düşüncesi bile midemi bulandırıyordu. Bavulu alarak onun odasından çıktığımda peşimden geldiğini gördüm. Gideceğimi görünce öfkesi ve kıskançlığı hat safhaya yükseldi fakat bu sefer hırsını benden çıkartmaya cesaret edemedi. Bu evden gideceğimi anlamıştı ve bu istediği son şey bile değildi. Şimdi bu evden çıkarsam Gurur’la farklı bir yerde geceyi geçireceğimi iyi biliyordu.
Bunu yapmaya mecburdum. Sabaha kadar aynı odanın içinde ne yaptığımızı düşünüp delirmektense, “Burada kal,” dedi aceleyle. Gurur’la yalnız kalmamdansa ikimizin de gözünün önünde olmasını yeğlerdi.
“Üzerine çok geldiğimi kabul ediyorum ama beni de anlamalısın, Farah.” Sesinin desibelini düşürerek bana yaklaştığında gözlerindeki kıskançlık hâlâ duruyordu ama artık daha kontrollüydü. “O adamı senin etrafında görmek çıldırmama neden oluyor.” Onu anlıyordum ama Gurur söz konusu olduğunda saldırganlaşıp üzerime yürümesi beni sinir ediyordu.
Komik olansa Gurur’un yanındayken bunu yapmaması. Salondayken de çok sinirliydi ama orada ne kolumu sıkabilmişti ne de sırtımı duvara vurmuştu. Bunu yapmak için beni dışarı çıkarmıştı. Tüm bunları Gurur’un yanında yapmaya kalkışsaydı ona olacakları iyi biliyordu. Burası Sonat’ın eviydi ve dışarıda sürüsüyle adamı nöbet tutuyordu.
Demek istediğim bölge üstünlüğü Sonat’taydı ama kendi evinde bile aslında Gurur’dan korkuyordu. Gurur daha önce birçok düşmanının evine ve mekanına eline kolunu sallayarak girmişti, bu beklenmedik hareketleriyle ün salmış biriydi. Tüm o mekanlarda bir şekilde sağ çıktığına göre Gurur tedbirsiz bir adam olmamalıydı.
Bugün buraya geldiyse mutlaka iyi bir önlem almış olmalıydı. Bu önlemin ne olduğunu bilmemek Sonat’ı endişelendirdiği için adamlarını onun üzerine salıp ondan kurtulamıyordu. Belki de Gurur hiçbir önlem almamıştır ama insanların üzerindeki etkisini bildiğinden kafasına göre takılıyordur. Gurur bu evden gidene kadar Sonat bundan emin olamayacaktı.
“Farah şimdi bu evden gidersen o herife istediğini verirsin.” Sıkıntı içinde konuşarak üzerime eğilip omuzlarımı tuttu ama bu sefer tutuşu daha kibardı. “Neyin peşinde olduğunu gerçekten görmüyor musun? Onu mutlu eden her şeyi kaybetti ve senin de mutlu olmanı istemiyor.” Hayır, Gurur mutsuz olmamı isteyecek kadar bencil bir insan değildi.
Buraya gelme amacı bu olamazdı. Bence o buraya beni mutsuz etmek için değil, zaten mutsuz olduğumu düşündüğü için gelmişti. Bu sabah söylediği o sözlerde dürüst olduğunu bilecek kadar onu tanıyordum. Aşkımdan ölüp bitse de o normalde nişanlı bir kadını öpecek bir adam değildi. Sonat’ı sevip sevmediğimi anlamak için bunu yapmıştı ve o küçük öpücüğün sonunda istediği cevabı almıştı.
Onu itmeyerek farkında bile olmadan gerçekleri anlamasına neden olmuştum. O öpücüğün test amaçlı yapılan bir şey olduğunu bilseydim hemen onu iterdim ama o esnada Gurur’un neyin peşinde olduğunu anlamamıştım. Davet boyunca bizi gözlemlediğini bile bilmiyordum. Sonat’ı sevmediğimi anlamıştı, bu yüzden buradaydı.
Bence Gurur ortada bir işler döndüğünü sezmişti. Bu sabahki sözleri bile bunu doğruluyordu. Annemi bile karşıma alıp gizlice nişanlanmam onu kuşkulandırıyordu. Sonat’ın beni tehdit ettiğini veya onunla olmam için zorladığını düşünüyor olabilirdi. Gurur’un aklından neler geçtiğini bilemezdim ama bir şeyden çok emindim. Sonat’la mutlu olduğuma emin olsaydı hiçbir şekilde karşıma çıkmazdı.
O mutluluğumu sabote edecek kadar bencil bir adam değildi. Henüz Beşir’le ilgili bir delil bulmadığım için bu evden ayrılmaktan vazgeçtim. Sonat’ın yan odasının kapısını açarken onun içini rahatlatacak küçük bir öneride bulundum. “İstersen sende bizimle aynı odada kal.” Ben o sözleşmedeki maddeyi yerine getirirken o da artık Gurur’la aramda bir şey olmayacağını daha iyi anlardı belki.
Sonat bu fikirden nefret etse de başka seçeneği olmadığı için mecburen kabul etti. Bavulu odaya bırakıp tam çıkacaktım ki beni durdurup derin bir nefes aldı. Bakışları sık sık bu öğle morarttığı koluma kayıyordu. “Üzerine uzun kollu bir şey giyebilir misin?” Gurur henüz bu izi görmemişti, görmesini de istemiyordu.
“Böyle bir şey tekrar yaşanırsa…” Kolumu kaldırıp parmak izlerinin tenimde bıraktığı morluğu gözüne soktum. “Bundan daha fazlası senin teninde açılır.” Ve bunu ona yapan Gurur olmazdı.
Onu tehdit ederek bavulumu açıp ince bir hırka çıkarttım. “Bu sana son uyarım, Sonat.” Hırkayı girerken ona olan bakışlarım soğuk ve kararlıydı. “Bir daha canımı yakmaya kalkışırsan hak ettiğin şekilde karşılık veririm,” dedikten sonra dışarı çıktım. Bu bir kez daha tekrarlanırsa yemin ederim ki kolunu kırardım.
Birlikte aşağıya inip salona girdiğimizde kızgın yüz ifademi düzelttim. Gurur’un daha fazla sorun çıkartmasını istemediğim için Sonat’la her şey yolundaymış gibi davranmalıydım.
Gurur sigarasını içerek televizyondaki o ürkütücü filmi izliyordu. İkimizin ölümcül bakışları onun üzerindeydi ama beyefendi bizi zerre kadar takmıyordu. Televizyonu açar açmaz karşılaştığı filme boş bakışlar atıyordu. “Bu film Farah’ın seçimi olamaz.” Korku filmlerinden nefret ettiğimi biliyordu.
Ne hatırladıysa yüzünü buruşturdu. “O genelde çizgi filmlere bayılır.” Çizgi film dediği şey animasyon filmlerdi ama inatla onlara çizgi film diyordu.
Gurur tek sorunumuz televizyondaki filmmiş gibi davranıp omzunun üzerinden Sonat’ın kızgın suratına baktı. “Belli ki bu film senin seçimin.” Kendini tutamayıp güldü. “Korku filmiyle kızı korkut ki sana sarılsın, oğlum biz bu taktikleri lisede bırakmadık mı?” Ben o yastığa sarıldıkça Sonat’ın neden sinirlendiğini şimdi anlamıştım.
Sonat sinirden gerim gerim gerilirken Gurur bu sefer gülmeyi bıraktı, hatta o da sinirlenmişti. “Farah’ın sana sarılması için böyle ucuz numaralara gerek yok.” Kinayeli bakışlarını bana diktiğinde sitemli gözleri dile dökemediği her şeyi söylüyordu. “Onun en sevdiği şey sana sarılmak.” Anlaşılan gözlerinin önünde Sonat’a sarılmamı hâlâ aşamamıştı.
“Gurur yeter artık.” Geri döner dönmez hayatıma bodoslama daldığı için bezgince ona kapıyı gösterdim. “Git buradan.”
Gözlerini kısarak baktığında alaycı ifadesiyle beni çok geriyordu. “Bana ödeyecek elli milyon doların varsa seve seve gidebilirim.”
“O kadar param yok!”
“O zaman sözleşmenin gereğini yerine getireceksin. Ayrıca…” Ayağa kalkıp ağır adımlarla bana doğru yürüdüğünde sesi küçümseyici bir tınıda çıktı. “Elli milyon doların yoksa sözleşmeyi ihlal edip kimseyle nişanlanamazsın.”
Elimi tutup parmağımdaki yüzüğü çıkartacak kadar kendini aşmıştı. Ona engel olmaya çalışmıştım ama sökercesine yüzüğü parmağımdan çıkartmıştı. Böyle bir şey yapmasını beklemediğim için yaşadığım şaşkınlığı kelimelerle anlatamazdım. Yüzüğü parmaklarının ucunda evirip çevirerek Sonat’a yaklaştı.
Sonat’ın dikleşen omuzlarına, yumruk olan ellerine ve çenesinde seğiren kaslara bakarak güldü. “Ne bu sinir? Şu zamana kadar seni adam yerine koyup karşılık vermedim diye kendini benim dengim mi sandın?” O yüzüğü stres topu gibi parmaklarının arasından çevirirken sadece bakışlarıyla Sonat’a meydan okuyordu. “Bu daha ne ki henüz hiçbir şey yapmadım.”
Kaşlarını yavaşça çattığında yeşil gözlerindeki tehlike görülmeyecek gibi değildi. Başını çevirip bir süre gözlerimin en derinine baktı, daha sonra Sonat’a dönüp bakışlarını yeniden ona kenetledi. “Bu nişan bozuldu, o artık senin nişanlın değil.”
Yüzüğü Sonat’ın suratına atıp büyük bir rahatlıkla bir elini cebine koydu. “Bu yüzüğü iyi sakla, belki bir yıl sonra şansını yine denersin.” Öyle bir günün asla gelmeyeceğini belirtircesine tehlikeli bir şekilde güldü. “Tabii o zamana kadar yaşarsan.”
Yüzüne çarpıp yere düşen yüzükle Sonat’ın yüzündeki kılcal damarlar bile belirginleştiğinde tüm gücüyle yumruğunu sıkıyordu. İkisi birbirine ölümcül bakışlar atarken her an yumruk yumruğa birbirlerine girebilirlerdi. Bunun olmasını istemediğim için, “Gurur yeter!” diye sesimi yükselttiğimde, “Sen karışma,” diyerek gözlerini Sonat’tan ayırmadı. “Gördüğün gibi hır gür çıkarmadan gayet medeni bir şekilde konuşuyorum bu piçle.”
“Konuşmuyorsun, Gurur onu tehdit ediyorsun!”
“Sen bu itin avukatı mısın, Farah? Ağzı yok mu, o da beni tehdit etsin.” Korkusuz bir şekilde sırıttı. “Yiyorsa tabii.”
“Elimden bir kaza çıkmadan çek git evimden!” Sonat’ın sesi gürler gibi çıktığında salondaki hava görünmez bir gerilimle dolmuştu. “Hemen!”
Gurur’un dudaklarının kenarında sinsi bir gülümseme belirdiğinde apaçık bir şekilde onu kışkırttı. “Belki ben elinden bir kaza çıkmasını istiyorum?” Sonat’a doğru bir adım daha attığında bela istediğini saklamıyordu.
“Farah şiddetten hazzetmediği için ilk darbe benden gelmeyecek ama senden gelirse o bile beni durduramaz.” Umarım Sonat ona vurmak gibi bir hata yapmazdı çünkü Gurur’un asıl istediği buydu.
“Gurur lütfen.” Yanlarına gidip bu sefer daha yumuşak bir sesle konuşup koluna dokundum. “Sorun çıkarma.”
Başını çevirip kolunun üstünde duran elime baktı. Küçük bir dokunuşum bile onu sakinleştirmeye yetmişti. Bakışları yumuşadığında yüzü yavaş yavaş gevşemeye başlamıştı. “Sen nasıl istersen.” Önüne dönüp Sonat’ı bir konuda uyarmayı ihmal etmedi. “O artık senin nişanlın değil. Bana elli milyon dolar ödemedikçe kimseden nişanlı olduğunuzu duymayacağım!”
Gözlerini bana dikerek bu seferde beni tehdit etme cüretinde bulundu. “Yarın bu nişanı bozduğunu cümle aleme duyurmazsan seninle mahkemede görüşürüz.” Parmak uçlarımda hafif bir titreme oluştuğunda içine düştüğüm duruma inanamıyordum. “Sahip olduğun her şeyin icralık olmasını istemiyorsan sözleşmedeki her maddeye uymak zorundasın.”
Ona karşı çıkmaya hazırlanıyordum ki dişlerini sıkarak sert bakışlarıyla beni susturdu. “İnan bana bu piç için beni karşına almak istemezsin, Farah.”
“Senden korktuğumu mu, sanıyorsun?” Bu ukala herif kimi tehdit ettiğini sanıyordu? “Sonat’ın yüzüğünü takmama engel olabilirsin ama o saçma sözleşmede onunla sevgili olmayacağım diye bir şey yazmıyor.”
Sonat belimden tutarak beni kolunun altına çektiğinde şimdi Gurur’un canını sıkma sırası ona geçmişti. “Farah’ı zor durumda bırakmamak için nişanı bozacağım ama o hala benim sevgilim.” Beni kullanarak Gurur’a haddini bildirirken tüm bedeni kaskatıydı. “Onunla evlenmek için bir yıl bekleyebilirim.”
Gurur ikimizin yakınlığına izlerken sessizliğini korudu. Sonat’ın omzumun üstünde duran koluna tiksintiyle bakmak dışında hiçbir şey yapmadı. Bir düzüne sakinleştirici almış gibi şaşırtıcı bir şekilde sinirlerine hâkim oluyordu. Üzerimdeki hırkaya baktığında yeşil irislerinde soru işaretleri belirmişti. Salondan çıkmadan önce üzerimde hırka yoktu, üstelik içerisi bunaltıcı derecede sıcaktı.
Geri döndüğümde neden bu hırkayı giydiğimi anlamamıştı ama öğrenmek ister gibi bakıyordu. Aklına gelenlerle kaşlarının arasında ince bir çizgi oluştuğunda gözlerinde ölümün gölgesi dolaşmaya başlamıştı. Olamaz, onun bu bakışları hayra alamet değildi. “Çıkar şu hırkayı.” Dizlerimin arkası titremeye başladı. Bir şey sakladığımı anlamıştı.
Sonat’ın omzumun üzerinde duran kolunun gerginliğinden rahatsızlığını anladım. Onun kolunun altından çıkıp üşüyormuşum gibi hırkaya biraz daha sarıldım. “Özel günümdeyim bu aylarda kendimi sıcak tutmalıyım,” dedikten sonra ikisini bırakıp kapıya doğru yürüdüm. “Ben biraz uyuyacağım, sizde ne istiyorsanız onu yapın.” Burada durup ikisinin sürekli birbirleriyle restleşmesini izleyecek değildim.
Üst kata çıkıp bavulumun içindeki pijamalarımı çıkardım. Banyoya geçip üzerimi değiştirdikten sonra rahat bir nefes aldım. Üzerimdeki pijamanın kollarının uzun olması iyi bir şeydi.
Yatağa yeni girmiştim ki biri kapıya hafifçe vurdu. Gurur içeri girince sinirden ağlayabilirdim. Sonat’tan hiç çekinmeden geceyi onun evinde ve onun sevgilisiyle geçirecek kadar dengesiz biriydi. Üzerinde beyaz bir tişört ve siyah eşofman altı vardı. Yastığını ise kolunun altında tutuyordu. Kim yastığını da alıp düşmanının evine kalmaya gelirdi ki?
Aradan geçen onca zamandan sonra yeniden onunla uyuma düşüncesi beni çok heyecanlandırıyordu ama bunu ondan saklamaya çalıştım. “Sahte bir sözleşmeyi bana zorla dayattığın için senden nefret ediyorum.”
Yatağa doğru yürürken gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Pijamamın uzun kollarına gereğinden daha uzun bakması beni endişelendiriyordu. “Ne saklıyorsun, Farah?” Yatağa girdiğinde heybetli bedeninden dolayı yatağın ondan tarafı hafif içe çökmüştü. “Kollarını göster bana.”
Telaşa kapılarak yatağın kenarına doğru kaydım. “Bir şey sakladığım yok, dediğim gibi kendimi sıcak tutmaya çalışıyorum.”
Bir şey sakladığımdan emin bir şekilde kaşlarını çatmıştı ki, “Benden ne istiyorsun, Gurur?” diyerek konuyu değiştirmeye çalıştım. “Artık umurunda olmadığımı söylüyorsun ama peşimden buraya kadar geliyorsun?”
Yatağa uzanıp tavana bakmaya başladığında bunun sorularımdan kaçmanın bir yolu olduğunun farkındaydım. “Buraya senin için değil, sözleşmedeki maddeleri yerine getirmek için geldim.” Yalancı.
“Şimdi sırada ne var?” Alaycı bir sesle konuşup ona boynumu gösterdim. “Sözleşmedeki tüm maddeleri yerine getirmek için başka bir adamın sevgilisini boynundan öpecek misin?”
“Hayır.” Gözlerini tavandan ayırmadan derin bir nefes aldığında yüz ifadesi katıydı. “Artık ne sen ilgimi çekiyorsun ne de boynun... Buraya senin için değil, o itin canını sıkmak için geldim.”
Beni hüsrana uğratarak dalga geçer gibi konuştu. “Her hareketimde kendine bir pay çıkarmayı bırak. Evine taşınmamın nedeni bile o soytarıyla uğraşmak içindi, yanlış fikirlere kapılma.” Onunla olan hikayemiz biteli çok olmuştu, neden hayal kırıklığına uğradığımı bile bilmiyordum.
Aynı yatakta yatıyorduk ama birbirimize temas etmiyorduk. İkimizde yatağın farklı uçlarında yatarken Sonat içeri girdi. Gurur’la yatağın farklı yerlerinde olduğumuzu görünce tuttuğu nefesini verdi ama rahatlamadı. Gurur’la aynı yatakta olmam bile onu kızdırmaya yeterdi. Sahiplenici bir tutum sergileyerek sinirli bakışlarını Gurur’a dikti. “Sevgilimi seninle yalnız bırakmayacağım.”
“Sende mi burada uyumak istiyorsun?” Gurur ona köşedeki kanepeyi göstererek omuz silkti. “Oraya sığacağını düşünüyorsan sen bilirsin.”
“Farah’la aynı yatakta uyumana izin vereceğimi de nereden çıkardın?” Sonat kapıyı kapatarak yatağa doğru yürüdü. “İkinizin arasında uyuyacağım.”
“Önce elli milyon doları çıkar, sonra aramıza geç.” Gurur ona sözleşmeyi hatırlatarak sırıttı. “O sözleşmede Farah’la uyuyacağım yazıyor, seninle değil, orospu çocuğu.”
Küçük bir öneride bulunarak, “Aranızda yatabilirim,” dediğimde Sonat sinirlendi ama Gurur’un aramızda olmasındansa benim ikisinin arasında uyumamı yeğlerdi. Böylece bir yanımda o olacaktı. Sonat bunu sesli bir şekilde kabul etmedi ama itiraz da etmemişti.
Fakat Gurur’un hiddetli bakışları yıldırım gibi üzerime düşmüştü. Kaşlarını çattığında yüz ifadesindeki öfke insanı ürkütüyordu. “Sevgilin olacak puşt iki erkeğin arasında uyumana izin verse de ben vermem!” Yatakta kayarak dibime kadar girdiğinde Sonat’a yatağın diğer tarafını bırakmıştı. “Ben ortada uyuyacağım.”
Bu seferde Sonat karşı çıkarak ellerini sımsıkı sıkmaya başlamıştı. “Ortada ben uyuyacağım!”
“Şeklini, cismini, izzet-i nefsini siktiğim orospu çocuğu!” Gurur dik dik ona bakarken boynundaki damarlar nabız gibi atmaya başlamıştı. “Az önce Farah’ın iki erkek arasında uyumasını sorun etmiyordun, şimdi bana neyin artistliğini yapıyorsun?” Ona yatağın diğer tarafını gösterip kaşlarını çattı. “Uyuyacaksan orada uyu yoksa siktir git!”
Gurur’un elinde güçlü bir sözleşme varken Sonat ne beni bu yataktan çıkartabilirdi ne de aramızda uyuyabilirdi. Kızgın boğalar gibi burnundan sert nefesler alırken mecburen yatağın diğer tarafına geçmişti. İki kişilik yatağı üç kişi paylaşıyorduk, üstelik onlar heybetli ve iri cüsseliydi. Gurur’un kolu benim koluma değiyordu ama yatakta gidecek yer olmadığı için bu konuda bir şey söylemedim.
Üçümüzde sırtüstü yatakta yatarken tavana tuhaf bakışlar atıyorduk. Gülmemek için yanaklarımın iç kısmını ısırıyordum, bu gerçekten çok komik bir durumdu. Kırk yıl düşünsem Gurur ve Sonat’ın aynı yatağa gireceğini hayal edemezdim. Keşke bu anın fotoğrafını çekebilsem. İkisinin şu anda bu duruma nasıl düştüklerini sorguladıklarına emindim.
Sanki çok yer varmış gibi Gurur biraz daha bana doğru kayıp beni yatağın kenarına iterek Sonat’a kızdı. “Değerli bedenime temas etme! Parmağının ucuyla bile bana değersen o parmağını kesip mabadına sokarım!”
“Gurur düzgün konuşur musun?” diye onu uyardığımda bana da kızıp, “Sen sus!” dedi ters bir sesle. “Şu düştüğüm hallere bak, bunu bir yerde duyarsam senin için çok kötü olur!”
Kahkaha attım. “Herkese söyleyeceğim.”
“Gebertirim!”
“Yataktan düşeceğim!” diye söylendi Sonat. “Kay biraz.”
Gurur esner gibi yapıp sol kolunu kaldırdı ve dirseğini Sonat’ın karnına geçirerek onu yatağın kenarına itti. Sonat karnına tutarak kaşlarını çattığında Gurur gülmemeye çalışarak, “Kusura bak,” dedi. “İsteyerek oldu.”
Sonat’ın boynundan başlayan bir kızarıklık tüm yüzüne yayıldığında o da dirseğini Gurur’un karnına geçirdi. “Sende kusura bak, isteyerek oldu.”
Gurur bu seferde tekme atarak Sonat’ı yataktan düşürdü. “O koluna sahip çıkacaksın!” Kendi yaparken iyiydi ama başkası aynı şeyi ona yapınca deliriyordu.
Sonat ayağa kalktığında göğüs kafesi şiddetle inip yükseliyordu. Tam bir şey söyleyecekti ki, “Lütfen,” diyerek ricacı oldum. “Sen bari uyma şu dengesize.”
Gurur sinirlenerek kaşlarını biraz daha çattığında gazap dolu bakışları anında beni bulmuştu. “Farah şu adamı savunup bana hakaret edemezsin. Benim nerem dengesiz?”
“Seninle konuşmuyorum ben!”
“Çocuk!” dedi küfreder gibi.
Kolumla koluna sertçe vurdum. “Huysuz ihtiyar!”
Sonat yeniden yatağa girince bu ikisi tekrar kavga etmeden hemen gece lambasını kapattım. Odanın içi tamamen karanlığa büründüğünde yatağın kenarına iyice kayarak Gurur’dan biraz daha uzaklaştım. Ona sırtımı dönüp gözlerimi kapattığımda bir an önce uykum gelsin diye dua etmeye başlamıştım. Uyumadıkça bu tuhaf gece bitmeyecekti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde yatakta hiç kıpırdamadığım için sol tarafım uyuşmuştu. Kıpırdayamıyordum çünkü Gurur hemen arkamdaydı, ona temas edersem bu sefer hiç uyuyamazdım. Sonat sabaha kadar uyanık kalmayı planladıysa bile daha fazla dayanamamıştı. Çıkardığı horlamayı andıran seslerden yarım saat önce uyuduğunu anlamıştım.
Gurur uyudu mu, bilmiyorum ama ben bir türlü uyuyamıyordum. Tüm gün yaşadığım şeyler ve Gurur’un buraya gelişi benim için çok beklenmedik şeylerdi. Yan yatmaktan sol kolum uyuştuğu için yavaşça sırtüstü döndüm. Kolum Gurur’un kolunun üstüne gelince kendimi biraz daha yana çekmeye çalıştım ama zaten yatağın kenarındaydım.
Az kalsın yataktan düşüyordum, son anda bir kol belime dolanarak beni yakalamıştı. Sırtım Gurur’un sert göğsüne çarptığında nefes alışlarım sıklaştı. Kendimi onun kollarının arasında bulunca neye uğradığımı anlamamıştım. İri elini karnımın üzerine hafifçe bastırarak hareketlerimi kısıtlamıştı. Arkadan bana sarılmıştı, üstelik ılık nefesini saçlarımın tam tepesinde hissediyordum. O da uyumamıştı.
Bu duruma bir açıklık getirmek istemiş olmalı ki, “Her ne kadar öyle görünse de sana sarıldığımı düşünme,” diyen fısıltısı içimi titretiyordu. “Yataktan düşmemen için seni tutuyorum, bir kadının düşmesine izin vermeyecek kadar centilmenim.” Gurur ve centilmenlik birbirine çok zıt şeylerdi.
“Elini karnımdan çekebilirsin, düşmem.” Sonat’ı uyandırmamak için fısıltıyla konuştuğumda yanaklarım kızarmaya başlamıştı. Kaşık pozisyonunda yattığımız için kalçalarımdaki baskı beni şoke etmişti. Sırtımı ona yaslayalı sadece otuz saniye olmuştu. Bu kadar çabuk uyarılmasını beklemiyordum. Sertliğini kalçalarımda hissedebiliyordum.
Bunu ona nasıl söyleyeceğimi bilemediğimden utanç içinde inledim. “Kolunu arkamdan çekebilir misin, bana batıp duruyor.” Bunu açık bir şekilde söyleyemezdim, umarım beni anlamıştır.
Bana cevap verirken sesi boğuktu. “Kolum karnının üstünde.”
“Diğer kolunu çek.”
“O da boynunun altında.” Bilerek mi anlamazlıktan geliyordu?
Eğer lambalar acık olsaydı şalgam gibi kızaran yüzümü görebilirdi. “Gurur neyden bahsettiğimi iyi biliyorsun,” diye fısıldadığımda sesim kıvranır gibi çıkmıştı.
“Neyden bahsettiğini bilmiyorum.” Tuhaf ama sesinde kafa karışıklığı vardı. “Daha açık konuşur musun?”
“Beni dürtüyorsun.”
“Farah hiç kıpırdamıyorum bile.”
“Kalçalarıma baskı uygulayan o şeyi çek!” Ona kızdığımda ilk birkaç saniye hareketsiz kaldı fakat hemen ardından, “Siktir!” diye küfredip kendini geriye çekti. Nasıl yani? Gerçekten farkında değil miydi?
Birbirimize temas etmemizin sonuçlarını nihayet anladığı için kollarını da üzerimden çekmişti. Bana dokunduğunda kontrolü dışında uyarılıyordu. “Bu siktiğim yatağa sığmıyorum ben!” Arkamdan çekildiğinde tam rahat bir nefes almıştım ki bir gürültü duyunca sıçradım. Yine ne yapmıştı?
Uzanıp gece lambasını açtıktan sonra arkaya döndüm. Sonat’ı yatakta bulamayınca o gürültünün sebebini anlamıştım. Gurur yine onu tekmeleyerek yataktan atmıştı. Sonat yatağın diğer tarafına düştüğü için artık onu görmüyordum. Uyanıp kavga çıkarmasını bekledim ama uykusu çok ağır olmalı ki uyanmadı. Horlayan sesini duymaya devam ediyorduk.
Sonat’tan kurtulduktan sonra Gurur yatağın yarısını tek başına işgal etti. Kızgın bakışlarımı zerre kadar umursamadan kollarını başının altında birleştirdi. “O dallamayı kucağına alıp yatağa taşımayı düşünmüyorsan uyu.” Sonat’ın horlayan sesini duyunca yüzünü buruşturarak imalı bakışlarını bana kenetledi. “Bu ayı için mi, benden boşanmaya can atıyordun?”
“Ne var bunda? Babam da horluyordu.”
“Ama o senin baban değil!" diyerek beni tersledi. "Senin zırvalıklarını dinlemek yerine artık uyumak istiyorum.” Kapalı olan gözlerini açmadı ama kaşları hafifçe çatılmıştı. “Şu piçi savunduğun kadar bir kez olsun beni savunmadın.” Onu savunduğum kadar ben kendimi bile savunmamıştım.
Bunu ona söylemenin bir anlamı olmadığı için başımın altındaki yastığı alıp ikimizin arasına koydum. Daha sonra da uzanıp lambayı kapattım. Sonat için yapabileceğim hiçbir şey yoktu çünkü onu uyandırırsam yine Gurur’la kavga edecekti. Gece gece sorun çıkarmalarını istemiyordum.
***
Sabahın ilk günışıkları yüzüme yansıdığında gözlerimi açmak için kendimi zorladım. Burnuma gelen deniz esintisi kokusu o kadar güzeldi ki tekrar uyuma isteğimi getiriyordu. Uzun zaman sonra ilk kez güzel bir uyku çekmiştim. Gözlerimi aralayıp başımı yavaşça kaldırdığımda gördüklerimle şoke olmuştum.
Gurur’un üstünde yatıyordum, gerçek anlamda onun üzerindeydim! Gece ikimiz yatağın farklı uçlarındaydık ve aramızda bir yastık vardı. Yastık gitmişti, dahası ikimiz tüm sınırları ihlal edip yatağın ortasında sarmaş dolaş uyuyorduk. Bacaklarım onun bacaklarının arasındaydı ve ellerim göğsünde duruyordu, anlaşılan tüm gece göğsünü yastık olarak kullanmışım.
Korku dolu gözlerle onu kontrol ettiğimde uyuduğunu görünce rahat bir nefes aldım. Onu uyandırmadan üzerinden kalkmanın bir yolunu bulmalıydım ama Gurur’un elleri sırtımın arkasındaydı. Peki, Sonat? Bizi böyle görürse sabah sabah Sonat’ın kıskançlığı hiç çekilmezdi.
Panikleyerek yatağın diğer tarafına baktığımda onu göremedim. Dün gece Gurur’un onu tekmeleyerek yataktan attığını hatırlayınca derin bir nefes aldım. Uyandığında çıldıracaktı. Sonat’la ilgili şeyleri düşünmeyi sonraya bırakıp Gurur’a odaklandım. Onu uyandırmadan bir şekilde üstünden kalkmalıydım.
Çok güzel uyuyordu. Sanki o da uzun zaman sonra rahat bir uyku çekmiş gibi huzurlu görünüyordu. Onu izlemeye daldığım için üzerinden kalkmayı unutmuştum. Göğsündeki ellerimden birini yavaşça kaldırıp yüzüne dokunmaya kalkıştım. Daha parmaklarım onun tenine değmeden yaptığım şeyin yanlış olduğunu fark edip hemen elimi çektim.
Belimdeki ellerinden kurtulmak için hafifçe kıpırdandığımda Gurur mırıltıyı andıran sesler çıkarmaya başladı. Kolunu tutup yavaşça çekmeye çalıştığımda, “Ne yapıyorsun?” diyen uykulu sesini duydum. Hay aksi, uyanmıştı!
Başımı kaldırıp ona baktığımda çenem göğsünün hizasındaydı. “Ben…” diye mırıldandım ama bu durumu nasıl açıklayacağımı bilemiyordum. Ayrıca neden açıklama yapan kişi ben oluyordum? Ben onun üzerinde yatıyorsam o da bana sımsıkı sarılmıştı. “Beni hemen bırak.”
Daha yeni uyandığı için henüz kendine gelememişti. Uykulu gözlerle beni izlerken neyden bahsettiğimi anlamıştı. Asıl rüyayı şimdi görüyor olmalı ki yüz ifadesi yumuşamaya başlamıştı. Üzerinde olduğumu görmek onun için güzel bir düşmüş gibi yeşil gözleri ışıldamıştı. Tam tebessüm edecekti ki üzerinden kalkmak için kıpırdandım. “Gurur bırak artık beni,” dediğimde nihayet bunun bir rüya olmadığını anladı.
Sonat’ı uyandırmamak için kısık bir sesle konuşup belimdeki ellerini çekmeye çalıştım. “Bu yaptığın hiç doğru değil!”
Uykusu tamamen dağıldığında aynı zamanda tüm keyfi kaçmıştı. Kısık bir sesle küfreder gibi bir şeyler söyledikten sonra belimdeki ellerini çekti. “Gece üzerime atlayacağını bilseydim seni de yataktan atardım.”
Aceleyle yataktan çıktığımda onun dışında her yere bakıyordum. “Uyurken bilinçsizce yaptığım bir şey için beni suçlayamazsın. O esnada yanımda Sonat olsaydı ona bile sarılırdım.”
“Buna ne şüphe.” Ayaklarını yataktan sarkıtarak oturduğunda uykulu yüzünü ovuşturdu. “Nişanını bozduğum için eminim benden nefret ediyorsundur.” Ellerini yüzünden çekerek iğneleyici tutumunu sürdürdü. “O puştun kollarına koşmak için can atıyorsun.”
“Senin bu triplerini hiç çekemeyeceğim, kiminle ne istiyorsam onu yaparım.” Bavulumun içinde rahat bir elbise çıkartıp banyo kapısına doğru yürüdüğümde ters bakışlarını sırtımda hissediyordum.
Banyoya girip kapıyı içeriden kilitledim. Yüzümü yıkadıktan sonra üzerimi değiştirip banyodan çıktım. Odaya geri döndüğümde Gurur, Sonat’ın tepesinde dikilmiş, kızgın gözlerle ona bakıyordu. Başına dikilen beladan habersiz Sonat hala yerde uyuyordu. Toplantıma geç kaldığım için Sonat’ı uyandırma işini ona bırakarak odadan çıktım. Ben gittikten sonra ikisi birbirini yiyip dursun, umurumda bile değildi.
Gurur’un Sonat’ı öperek uyandırmayacağını anlamak zor değildi.
***
Bugün Tozlu malikanesine dönmemin tek nedeni evden birkaç şey almaktı. Dün aceleyle çıktığım için doğru düzgün yanıma hiçbir şey alamamıştım. Üstelik daha Sonat’ı hastanede ziyaret etmeliydim. Sabah ikisini Gurur’la yalnız bırakmak kötü bir fikirdi. Aralarında ne geçtiyse Gurur, Sonat’ın kolunu kırmış. Bunu duyduğumda ne düşüneceğimi bilememiştim.
Sonat’ın yanından geliyordum ve bana ilk sorduğu soru, “Kolunu ona gösterdin mi?” olmuştu. Onu Gurur’a şikâyet etmediğime inandırana kadar çok uğraşmıştım. Sonat’ın kolunu kırması kavga esnasında anlık gelişen bir şey miydi yoksa bunun benimle bir ilgisi var mıydı, bilmiyordum. Benimle bir ilgisi olamazdı çünkü Gurur kolumun son halini hiç görmemişti.
Peşimdeki arabalarla malikanenin bahçesine girdiğimde Gurur’un tüm adamları buradaydı. Yüzümü buruşturarak arabadan indim. “Sana diyecek hiçbir şey bulamıyorum anne!” Elinde bir kira kontratı varken Gurur’u bu evden göndermem hiç kolay olmayacaktı.
Eve doğru birkaç adım atmıştım ki Zaza ve İskender’in bavullarıyla dışarı çıktığını gördüm. Suratlarından düşen bin parçaydı. Yokluğumda annem onları evden kovmuş olamazdı, değil mi? Beni görünce ikisi de durmuştu. Asık suratları düzeldiğinde İskender’in bedeni gevşerken Zaza gülümsedi. “Eve geri mi döndün?”
“Hayır, birkaç eşya alıp geri gideceğim.” Ellerinde tuttukları bavulları gösterdim. “Nereye gidiyorsunuz?”
İskender bavulunu yere bırakıp uyku mahmuru gözlerini bana çıkardığında yine sık sık esniyordu. “Seni o adamla bir evde yalnız bırakmamak için peşinden geliyorduk.” İkisini izlerken kalbime akan ılık duygunun adı sevgiydi. Sonat’tan nefret ediyorlardı ama sırf benim için onun evine taşınmayı düşünmüşlerdi.
“Bavullarınızı geri yerine koyun.” Yanlarından geçip eve girdiğimde peşimden geliyorlardı. “Siz burada kalıyorsunuz.” Durup gizemli bakışlarımı Zaza’ya çıkardım. “Esvet’e söyle hazırlansın, benimle gelecek.”
“Neden Esvet?” Ne işler çevirdiğimi bilmediği için Zaza meraklanarak yanıma geldi. “O hırsızla ne işin var?”
"Sonra anlatırım." Zaza’nın daha fazla soru sormasına izin vermeden merdivene yöneldim. Merdiveni bile ortadan ikiye ayıran sınırı görünce yüzümü ovuşturdum. “Ya sabır!” Kendimi bir komedi filmin içine girmişim gibi hissediyordum ama bu olanlar hiç komik değildi.
Basamakları çıkarken annem merdivenin en üstünde belirdi. Beni görünce gözleri ışıldadı ama bunu benden saklamak için ciddi yüz ifadesini korudu. “Bakın kimler eve geri dönmüş?” Yüksek topuklu ayakkabılarıyla merdiveni inerken alaycı bakışlarıyla beni sinir ediyordu. “Ne oldu küçük isyancı? Görüyorum ki o adamın evinde bir gün bile dayanamadın.”
“Peşimden Gurur’u göndermemiş gibi konuşma lütfen.” Ben merdiveni çıkarken o da iniyordu. Her basamakla birbirimize biraz daha yaklaşıyorduk ama ikimizde komik bir şekilde sınır ihlali yapmıyorduk. “O adam bir sözleşmeyle nişanımı bozdu!”
Annem bunu zaten biliyormuş gibi kahkaha attı. “Güzel haberi dün gece bana verdi.” Annemin içini rahatlatmak için tüm gelişmeleri ona söylediğini tahmin etmiştim.
Yan yana durduğumuzda o bana keyifli bakışlar atıyordu ama benim bakışlarım düşmancaydı. “Sandığın gibi eve geri dönmedim, birkaç eşyamı alıp gideceğim.” Merdivendeki beyaz çizgiyi ona göstererek nefesimi sertçe verdim. “Sen bu saçmalığa bir son verip Gurur’u göndermedikçe buraya dönmeyeceğim.”
“Yapamam.” Nihayet annem gibi davranıp endişeli gözlerle bana bakarken başını iki yana salladı. “Nişanı bozmakla Sonat’tan kurtulduğunu düşünme, asıl bundan sonra hırslanıp seni elde etmek için her şeyi yapacak.”
Beni kızdırsa da tüm bunları benim iyiliğim için yaptığını saklamadan omuzlarını düşürdü. “Gurur’u sana kalkan olsun diye bu eve getirdim. Sen bazı konularda çok iyimser olduğun için etrafındaki insanların gerçek yüzünü göremiyorsun. Böyle anlarda Gurur seni koruyabilir.”
“Anne onun korumasına ihtiyacım yok.”
“Bu hiç olmayacağı anlamına gelmiyor. Sana güçlü müttefikler lazım ve Gurur o masada potansiyeli en güçlü kişilerden biri.” Elini uzatıp yanağımı okşayarak fısıltıyla konuştu. “Onu kendinden uzaklaştırmak yerine yanına çekmelisin. O senin için çok güçlü bir silah olabilir.” Bunun Gurur’u kullanmaktan ne farkı kalırdı ki.
Ne söylesem onun fikrini değiştiremeyeceğimi biliyordum. Ona kızgındım ama her şeyi benim için yaptığının da farkındaydım. Bir anne olarak bir zamanlar onun yaptığı hataları yapmamı istemiyordu. O sadece kızını korumaya çalışan bir anneydi. Yöntemleri yanlış olsa da iyi bir amaç uğruna tüm bunları yapıyordu.
Beşir’den kurtulmak istememin en büyük nedeni onun annem için bir tehdit olmasıydı. Annemi korumak için Sonat’la nişanlanmıştım, hem de annemin bundan nefret edeceğini bile bile. Annem de bundan nefret edeceğimi bilmesine rağmen Gurur’u buraya getirmişti çünkü o da beni korumaya çalışıyordu. Birbirimizin onaylamadığı şeyler yapsak da aslınca ikimizin de amacı aynıydı.
Bu yüzden onu üzecek bir şeyler söylemekten kaçındım. “Hiç olmazsa İskender’e odasını geri verebilir misin? Ortada kaldı.”
“Farah onun bir odaya ihtiyacı yok ki, her yerde uyuyabilen biri.”
“O zaman İskender’i sana transfer ediyorum!”
Gülerek yanımdan geçip aşağıya inmeye başladı. “Rakip takımdan transfer üye almıyoruz.”
“Bekle!” Onu durdurarak merakla gözlerimi kıstım. “Gurur nerede?”
“Bilmiyorum.” Annem bir şeyi anlamayarak dudaklarını büzdü. “Sonat’ın evinde onu nasıl kızdırdıysan huzur bulacağı bir yere gittiğini söyledi.” Sanırım nereye gittiğini anlamıştım. Biri bu adama huzurevlerinin bunun için olmadığını daha iyi anlatmalıydı.
Küçük bir bavula birkaç şahsi eşyamı koyup aşağıya indiğimde Esvet beni holde bekliyordu. Soru sormasına izin vermeden onunla evden ayrıldım. Onun arabasında yolculuk ediyorduk. Adamlarıma ait araçlar önümüzde ve arkamızda ilerlerken Esvet daha fazla dayanamayıp, “Nereye gidiyoruz?” diye sordu.
“Her kapıyı açabilir misin?”
Direksiyonu kullanırken başını yavaşça salladı. “Benim açamayacağım bir kapı olamaz, daha önce bir kasa bile açmıştım.” Gülümseyerek gözünü yoldan ayırmadı. “Hem de kasaya hiç zarar vermeden.” Harika, benim de istediğim tam olarak buydu.
“Sonat’ın evinde kilitli bir kapı var, o kapının arkasında ne sakladığını çok merak ediyorum.”
“Hallederiz ama Sonat buna izin verir mi?”
“O bu gece hastanede olacak.” Kayıp giden yolu izlerken aklım fikrim o kırmızı kapıdaydı. “Eve uğrayıp eşyalarımı alacağımı, sonrada onun evine geçeceğimden haberi var. Adamları bizi içeri alacaktır.” Sonat eşyalarımı eve bıraktıktan hemen sonra onun yanına gideceğimi sanıyordu. Bunu yapacaktım ama önce o kapıyı açmalıydım.
Yolun kalanında Esvet’in daha fazla soru sormasına izin vermedim. Sonat’la ilgili sorduğu hiçbir şeye cevap vermediğimi görünce konuyu değiştirdi. “Bugün Aksa seni görmek için malikaneye geldi.” O kaçak bir evi olduğunu daha yeni mi hatırlamıştı? Yokluğunda neler çektiğimi hiç bilmiyordu.
Onu çok özlemiştim ama çok da kırgındım. Aramızdaki buzları eritmek istiyorsa bir daha gitmeyeceğine beni inandırmalıydı. Bir buçuk yıl boyunca onu aramadığım yer kalmamıştı, hatırladıklarımla gözlerimin ardı sızladı. Babamdan sonra beni bir morga götüren ikinci kişi Aksa olmuştu. Bana neler yaşattığı hakkında en küçük bir fikri bile yoktu.
Aksa’nın konusunun geçmesi de beni sessizleştirmişti. Esvet bunu görünce konuşmam için beni daha fazla zorlamadı. Sonat’ın evine geldiğimizde kapılar bizim için açıldı ama adamlarımı içeri almadılar. Sonat evde yokken içeriye adamlarımla girmeme izin vermemişlerdi. Şimdilik onlara ihtiyacım olmadığı için tüm adamlarımı dışarıda bıraktım. O kapıyı açmam için Esvet yeterdi.
Esvet’le ikimiz içeri girince bahçe kapısı adamlarımın suratına kapanmıştı. Bavulumu aldığımda Esvet’te bagajdaki küçük çantasını almıştı. Bu çantanın içindeki şeyleri sadece hırsızlıkta kullanıyor olmalıydı. Eve doğru yürüdüğümde Esvet etrafına garip bakışlar atıyordu. “Adamlarımız dışarıda kaldı, içeride bizi öldürseler kimsenin haberi olmaz.”
Bu evin onu tedirgin ettiğini benden saklamıyordu. “Hiç olmazsa ekipteki diğer üyelerle gelseydik. Zaza’yı yanımızda getirmeliydik.”
“Zaza uzaktan güvenlik sağlar, sende yakın dövüşte.” Zile bastığımda onu rahatlatmaya çalışıyordum. “Başımız belaya girerse bizi koruma işi sende.”
“Umarım başımız belaya girmez,” diyerek güldü. “Aynı anda yüz kişiyle dövüşecek kadar ölümsüz değilim.” Başını çevirip bahçedeki adam çokluğuna baktı. “Ya da üç yüz kişiyle.”
Bir hizmetçi bizim için kapıyı açıp, “Hoş geldiniz, Farah Hanım,” diyerek bavuluma uzandı ama onu durdurdum. “Ben taşırım.” Her şeyin yolunda olduğunu gösterircesine gülümsedim. “Kuzenime yeni odamı göstermek istiyorum.”
Hizmetçi tebessüm ederek yolumuzdan çekilince içeri girdik. Holde yürürken, “Lütfen bizi rahatsız etmeyin,” dedim. “Kuzenimle biraz vakit geçirdikten sonra Sonat’ı görmeye gideceğim.”
Saygılı bir şekilde başını sallayarak bana zorluk çıkarmadı. “Siz nasıl isterseniz.”
Yukarı çıkıp bavulumu dün gece kaldığım odaya bıraktıktan sonra dışarı çıktım. Bu katı ve merdiveni kontrol ettiğimde kimseyi göremedim. Bu iyi bir şeydi. Birileri yukarı çıkmadan hemen bu işi halletmeliydik. Esvet’i kırmızı kapının önüne getirdiğimde daha şimdiden aşırı heyecandan kalbim hızlanmıştı.
“Acele et, kimseye yakalanmadan bu kapıyı açmalısın.” Esvet çantasını yere bırakıp içindeki eşyaları karıştırmaya başladığında bende ona gözcülük yapıyordum. Bugün bu kapıyı açmaya kararlıydım. Bu kapının arkasında Beşir’le ilgili bir şeyler bulacağıma emindim.
Bakalım Sonat bu odada ne saklıyordu?
Yorumlar