Roman
  • 12/07/2026

56-PART-1

Aksa Bolatlı

Temizlik dedikleri şey zaten çok uğraştırıcıydı, bir de Asaf gibi temizlik hastası birinin evini temizlemek başlı başına zor bir şeydi. Dün gece eve geri dönüp ona geçmişteki iş sözleşmesini hatırlatırken işimi bu kadar zorlaştıracağını hayal bile edemezdim. Sabah işe gidip akşam döndüğü için tüm gün keyfime bakar, akşam da o uyuyana kadar birkaç göstermelik iş yaparım diye düşünmüştüm.

Ancak Asaf aklımdan geçenleri anlamış gibi bugün işe gitmemişti! Evdeki çalışanlara izin verdiği için tüm gün bana yaptırmadı iş kalmamıştı. Hizmetçiler bile bir günde benim kadar çok çalışmamıştır. Kocam olacak zorba akşama kadar yaptığım her işi kontrol edip bir an olsun kaytarmama izin vermemişti.

Öğle molasında ondan izinsiz evden kaçmıştım. Farah’ı görmek için Tozlu malikanesine gitmiştim ama orada da çok duramamıştım. Asaf arayıp hemen eve dönmezsem beni kovacağını söylemişti. Eve geri döndüğümde ona haber vermeden dışarı çıktığım için evdeki en ağır işlerde beni çalıştırmıştı. Hizmetçi ve aşçılara bir haftalık izin verdiği için koskoca malikanenin tüm işleri bana kalmıştı!

Elimdeki toz beziyle salondaki vazoyu silerken ayakta zor duruyordum. Benim gibi biri için temizlik yapmak işkenceden farksız değildi. Porselen vazo o kadar büyüktü ki sil sil bitmiyordu. Göz ucuyla Asaf’ı kontrol ettiğimde salonun en başındaki koltuğunda oturduğunu gördüm. Bana yaptırdığı kahvesini yudumlarken gazete okuyordu.

Yavaşça vazodan uzaklaştığımda gözlerini gazeteden ayırmadan sakince konuştu. “Vazonun üst kısımlarını da sil.” Her yerde gözü vardı!

Başımı kaldırarak vazonun üst kısmına tuhaf bakışlar atmaya başladım. “Bu vazonun ne kadar uzun olduğunun farkında mısın?” Boyumdan daha uzun bir vazomuz neden vardı?

“O vazo uzun değil.” Gazeteyi çevirip bir diğer sayfaya geçtiğinde bana hiç bakmıyordu ama her hareketimi görüyormuş gibi davranıyordu. “Sen kısasın.”

İnsanların boyumla dalga geçmesi beni deli ederdi. Elimdeki toz bezini sıkarak dik dik ona baktım ama başını o gazeteden kaldırmadığı için ters bakışlarımı görmüyordu. “Sence ben cüce miyim?”

Gazetesini okurken sesi mırıltıyla çıktı. “Değilsin.”

“Hobbit gibi bir şey miyim, ben?”

“Değilsin.”

Gurur denen alçağın bana taktığı lakap aklıma gelince kaşlarımı çattım. “Minyatür müyüm, ben?”

“Değilsin, Aksa.” Bu sefer sesi bezgindi. “Bu sorularda nereden çıktı?”

Kollarımı göğsümden birleştirdiğimde ölümcül bakışlarımı ondan çekmedim. “O zaman niye bana kısasın, diyorsun?”

“Çünkü kısasın.” Gözleri o gazetede gezinirken dudağının köşesi kıvrılır gibi oldu ama soğuk tavrını korumak için gülümsemedi. “Kısa boyunu takıntı yapmayı bırak, insanlar kendiyle barışık olmalı.”

“Ben kısa değilim, etrafımdaki herkes fazla uzun.” Bir türlü bunu anlamıyorlardı ama sandıkları gibi cüce de değildim. Etrafımdaki kadın ve erkeklerin hepsi benden daha uzundu, bu da onların kısa olduğumu düşünmesine neden oluyordu. Kocamın bile iki metre boyu olmak zorunda mıydı?

“Asaf çok yoruldum biraz dinlenebilir-”

Lafı ağzıma tıkayarak kaşlarını belli belirsiz çattı “Asaf Bey demeyi alışkanlık haline getirmezsen işine son veririm.” Benimle konuşurken o gazeteyi nasıl okuyor, anlamıyordum ama bakışlarını gazetenin alt kısımlarına indirdi. “Evimdeki hiçbir çalışan bana sen diye hitap edemez. Kovulmak istemiyorsan ast-üst ilişkisini korumanı tavsiye ederim.” Zorba herifin tekiydi!

Sabırlı olmaya çalışarak derin derin nefesler aldım. “Asaf Bey tüm gün çok çalıştım, biraz dinlenebilir miyim?”

Fincanı parmaklarının arasında zarifçe tutarken kahvesinden bir yudum daha alarak gazetesini okumayı sürdürdü. “Hayır.”

“Neden?”

“Mesai saatlerinde kaytaramazsın.”

“Mesaim ne zaman bitiyor?”

“Hizmetçilerin mesaisi genelde ben uyuduğumda biter.” İstifa etmek için henüz çok geç değildi!

Yorgunluktan kolumu kaldıracak halim kalmamıştı. Ağlamaklı gözlerle kendini vazo sanan ama aslında devasa bir porselen parçasından başka bir şey olmayan bu şeye baktım. “Benim boyum bu vazonun üst kısımlarına yetişmiyor.”

“Ayağının altına bir sehpa alabilirsin.” İğneleyici bir üslupla konuşup gözlerini o sinir bozucu gazeteden ayırmadı. “Her şeyi ben düşüneceksem sen burada ne iş yapıyorsun?” Oturduğu yerde bana laf yetiştiriyordu, sanki çok iş yapıyordu.

Boyu kadar bir vazo aldığı için sehpayla bile durumu kurtaramazdım. Kısık bir sesle söylenerek buradaki sandalyelerden birini aldım. Sandalyenin üstüne çıktığımda fazla çalışmaktan gözlerimin önü kararıyordu. Daha önce hiç bu kadar uzun ve detaylı bir temizlik yapmamıştım. Malikane o kadar büyüktü ki henüz yarısını bile temizlemeden akşam olmuştu. 

Aslına bakarsanız bu ev mis gibiydi, tek bir yerinde en küçük bir toz zerresi bile yoktu. Asaf gibi hijyen takıntısı olan bir adamın evinde küçük bir kir bile olmazdı ama her yeri bana yeniden temizlettiriyordu. Sandalyenin üzerine çıkınca vazonun ağız kısmını da sildim. İnmek isterken yorgunluktan dizlerim titreyince bir anda dengemi yitirmiştim. Beni o kadar çok çalıştırırsa olacağı buydu.

Titreyen dizlerim yüzünden dengemi koruyamadığım için bedenim arkaya doğru savruldu. Sandalyenin üzerinde düşerken dudaklarımdan çıkan tiz çığlığa engel olamamıştım. Düşmeyi beklerken kendimi birinin kollarının arasından bulunca aceleye başımı kaldırdım. Asaf’ın yakışıklı yüzüyle karşılaşınca kaburgalarımın arasındaki kalbim süratle atmaya başlamıştı.

O gazeteyi okuyormuş gibi yapıp durmuştu ama ona bakmadığım her an beni izlediğini biliyordum. Aksi taktirde yüz ifademden bir tuhaflık olduğunu anlayıp bu kadar hızlı yanıma gelmezdi. Beni kollarının arasında tutarken yüz ifadesi sertti. “Bir iş yaparken daha dikkatli ol.”

“Siz nasıl isterseniz, Asaf Bey.” Benden istediği gibi resmi bir şekilde konuştuktan sonra kollarımı boynuna dolayarak onu şoke ettim. “Kollarının arasında biraz dinlenebilir miyim?”

Benden böyle bir şey duyacağına hiç ihtimal vermemiş olacak ki o heybetli bedeni taş kesilmişti. Bir okyanusu andıran mavi gözleri hafifçe büyüdüğünde yaşadığı şok azımsanamazdı. “Sen patronuna mı asılıyorsun?”

“Aynı zamanda kocama asılıyorum, ne var bunda?” 

Üzerime biraz daha eğildiğinde eğlenen gözlerle yüzümü izliyordu. “İş ahlakı açısından patron ve çalışan arasındaki sınırı korumalısınız, Aksa Hanım.” Bu adam katır gibi inatçıydı. 

“Öyle mi dersiniz, Asaf Bey?” Cilveli bir sesle konuşup gözlerimi süzdüm. Hemen ardından tüm cesaretimi toplayıp ayartıcı gözlerle gözlerinin en derinine baktım. “O zaman patronumu sevmem de yasak, öyle mi?”

Beni ister sevsin isterse de sevmesin, artık umurumda değildi. Daha fazla korkaklık edip ona olan hislerimi saklamayacaktım. Bu eve eski hatalarımı tekrarlamak için gelmemiştim. “Cevap verin lütfen,” diyerek tüm gün benden istediği gibi yine resmi bir şekilde konuştum. “Sizi sevmem de yasak mı?”

Geniş omuzları kaskatı kesildiğinde yüzü değişime uğradı. O sert ifadesinde küçük bir çatlak oluştuğunda artık nefes bile almıyordu. Ancak ne hatırladıysa eskisinden daha sert bakıp kaşlarını çattı. “Bırak bu yalanları, beni sevdiğine inanmıyorum!” Çocuk gibi yerde tepinmemek için kendimi zor tutuyordum.

“Seni sevmesem tüm gün köle gibi niye çalışayım?” Valla artık canıma tak etmişti. “Kulaklarını aç ve beni iyi dinle, seni seviyorum hem de yıllardır!” Kollarının arasında titrerken hiçbir aşk itirafı benimkisi kadar fevri ve hırçın olamazdı. “İster inan ister inanma, umurumda değil ama seni gerçekten çok seviyorum!”

Susup bir şey söylemesini bekledim çünkü bu itirafı yapmak benim için hiç kolay değildi. Ancak tek kelime etmedi, daha doğrusu bir şey söyleyecek durumda değildi. Ellerimin altındaki bedeninin hafifçe titrediğini hissedebiliyordum. Yoğun gözlerle beni izlerken yalan söylemediğimi, onu gerçekten sevdiğimi görüyordu.

Bu ona düşündüğümden daha büyük bir mutluluk yaratmıştı. Gözlerinde beliren o parıltıyı ilk ve son kez düğünümüzde görmüştüm. Yıllar sonra Asaf’ın mavilerinde yine aynı sevinç vardı. Aynı zamanda şaşkındı, bir gün onu seveceğimi hayal bile etmemiş olmalı ki mimiklerine kadar hareketsizdi. Kıvrılan dudaklarındaki o küçük gülümseme dünya üzerindeki en güzel şey olabilirdi.

Onu seviyordum, ona olan bakışlarımda bile bunu anlayabilirdi ama işi illa yokuşa sürecekti. Mavi irislerinden beliren o ifadeden başımın belada olduğunu anladım. Bir anda bedenimi tutan elleri çekildiğinde kendimi yerde bulunca neye uğradığımı anlamamıştım. Kalçamın üzerine düşünce sinirden bağırdım. Piç herif beni yere atmıştı!

“İnsanlar bir aşk itirafında bulunduğunda genelde ayakları yerden kesilir!” Düştüğüm yerden kalkmadan başımı kaldırıp tepemde dikilen sırığa ters gözlerle baktım. “Yere çakılmazlar!”

Zürafa gibi boyuyla yukarıdan beni izlerken ne kadar eğlendiğini saklayamıyordu. Bıyık altında gülerken daha ciddi görünmek için kendiyle savaş halindeydi. “Patronunu ayartmaya hiç utanmıyorsun, değil mi?”

“Ama her şeyden önce kocamsın.”

“Kocan olduğum şimdi mi aklına geldi?” İlla beni süründürecek ya, onu sevdiğimi anlamasına rağmen geri adım atmıyordu. Burnu havada biri gibi davranarak çenesini hafifçe yukarı kaldırdı. “Salonun temizliğini bir an önce bitirsen iyi edersin, daha akşam yemeğini hazırlayacaksın.” Yemeği de mi ben yapacaktım?

Somurtarak ayağa kalkıp salonu gösterdim. “Burası tamamdır, başka temizlenecek bir şey kalmadı.”

Raftaki bibloları gösterince dehşet içinde gözlerimi belerttim. “Onları niye siliyorum, oradaki şeyleri kullanmıyoruz bile.”

Uzun boyunun gölgesiyle beni ezerken beni görmek için her defasında başını eğmek zorundaydı. “Kullanmıyoruz diye tozu alınmayacak mı?”

“Git kendine bir hizmetçi tut!”

Baştan ayağa beni süzdüğünde bu sefer her hareketi alaycıydı. “Öyle yaptım ama hizmetçim tam bir beceriksiz.” Saatini kontrol ederek yeniden raftaki bibloları gösterdi. “Hepsini silmen için sadece bir saatin var.”

Ayakta duracak enerjim kalmamıştı, bir saat daha dayanır mıyım, sanıyordu? Kendimi zorlayarak adımlarımı hareket ettirip rafın önünde durdum. Ulaşamayacağım bir yerde duran biblolara baktığımda sinirden dişlerimi sıkıyordum. “Boyum bu şeylere yetişmiyor.”

Arkamı dönmedim ama Asaf’ın can sıkıcı gülüşünü duydum. “Senin boyun bu evdeki neye yetişiyor ki?” Beni boyumla zorbalamak hoşuna gidiyor olmalıydı.

“Sende evdeki her şeyi kendi boyuna göre yaptırmasaydın.” Kısık bir sesle ona kızarak vazonun yanına bıraktığım sandalyeyi aldım. Temizlikçilerin önünde saygıyla eğiliyordum, işleri gerçekten hiç kolay değilmiş.

Kollarımda güç kalmadığı için sandalyeyi yerde sürükleyerek rafın önüne getirmiştim. Sandalyenin üzerine çıkarak toz bezini biblolardan birine uzatmıştım ki Asaf’ın, “Vazoyu sildiğin bir bezle onları silmeyi düşünmüyorsun, değil mi?” diyen iğneleyici sesini duyunca çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Beni koca katili yapacaktı, haberi yok!

Sürekli bez değiştirmekten fenalık geçirecektim. Bir tane bezle her yeri silsem ne olacak ki? Sandalyenin üstünde dikilirken üşengeç gözlerle önce elimdeki toz bezine, daha sonra zemine baktım ve hemen sonra da kapıya… Bu sandalyeden inip kapıya kadar yürümek ve oradan temizlik odasına gidip yeni bir bez almaya çok üşeniyordum.

Asaf’a dönüp ona en güzel gülümsememi sundum. “Bana yeni bir toz bezi getirir misin?”

Gözlerimin içine şeytani bir ifadeyle bakıp yürüdü ama kapıya doğru değil. Rahat koltuğuna yayılıp bir bacağını diğerinin üzerine atarak gazetesine uzandı. “Ne biçim hizmetçisin sen? Bir çalışan patronuna iş buyuramaz.”

“Alt tarafı bir bez getireceksin.”

“Sende alt tarafı o sandalyeden inip biz bez getireceksin.”

“Senin evini temizliyorum ben!”

“Kendi evini temizliyorsun, şikâyet etmeyi bırak.”

Kirli toz bezini avucumda top haline getirip tüm gücümle sıktığımda kaşlarım çatıktı. “Hijyenle kafayı bozan despot!” Onun duymayacağı bir ses tonuyla konuşup sandalyeden indim. Kapıya doğru bir adım atmıştım ki yine gözlerimin önü kararmıştı.

Kendimi toparlamak için başımı iki yana salladım ama gözlerimin önünde yanıp sönen yıldızlardan değişen bir şey olmadı. Toz bezi gevşeyen parmaklarımın arasından yere düştüğünde öne ve arkaya doğru hafifçe sendeledim. Dizlerim beni taşımayınca bedenim öne doğru çekilmişti. Tam yüzüstü yere düşecektim ki bir çift kol arkamda uzandı ve belimi sıkıca yakaladı.

Bir anda ayaklarım yerden kesildiğinde ikinci kez kendimi Asaf’ın kucağında buldum. Başım onun göğsüne düştüğünde gözlerimi açacak halim yoktu. Yorgunluktan onun kollarında sızıp kaldığımda son duyduğum Asaf’ın, “Aksa!” diyen korku dolu sesiydi. Tüm gün beni çalıştırırsa böyle olurdu tabii.

İyi yönünden bakarsak artık daha fazla temizlik yapmak zorunda değildim.

***

Farah Tozlu

Esvet o kapıyı biraz daha açmazsa fazla heyecandan kalp krizi geçirecektim. Merdivenlere yakın bir kolonun arkasına saklanıp alt katı kontrol ediyordum. Birileri üst kata gelmeye kalkışırsa daha onlar merdiveni çıkmadan hemen Esvet’i uyarmalıydım. Kapıyı açmaya çalışan ben değildim ama gözcülük yapmak da çok stresliydi. Bugün neye mal olursa olsun o kapının arkasında ne olduğunu görmek istiyordum.

Elinde temiz havlularla merdivenin altında beliren bir hizmetçi görünce yüreğim ağzıma gelmişti. Daha o beni görmeden kolonun arkasından çıkıp merdivene doğru yürüdüm. Odamdan yeni çıkmış gibi yaparak onu merdivenin yarısında karşıladım. “Bende tam sana seslenecektim.” Her şey yolundaymış gibi davranıp yukarı çıkmasına engel oldum. “Bize içecek bir şeyler getirir misin?”

Başını sallayarak elindeki havluları gösterdi. “Bunları Sonat Bey’in odasına bıraktıktan hemen sonra getiririm, Farah Hanım.”

İtiraz etmesine izin vermeden havluları ondan aldım. “Ben bırakırım, sen bize içecek bir şeyler getir lütfen.” Israrım karşısında hiçbir şey diyemediği için mecburen merdivenleri yeniden inmişti.

Hiç vakit kaybetmeden havluları Sonat’ın yatağının üstüne bıraktım. Dışarı çıktığımda Esvet yerdeki eşyalarını çantasına koyuyordu. Tüm aletlerini toplayıp yanıma geldiğinde yeşil gözlerinde zafer parıltıları vardı. “Kapıyı açtım.” Altında kırmızı ışık sızan kapıyı göstererek kolumu tuttu. “Gidip içeride ne olduğuna bakalım.”

“Birazdan hizmetçilerden biri odama içecek bir şeyler getirecek.” Onu peşimden çekiştirerek kaldığım odanın önüne getirdim. Kapıyı açıp tek kelime etmesine izin vermeden Esvet’i içeri ittim. “O geldiğinde içecekleri almak için burada olmalısın. Beni sorarsa banyoda olduğumu söyle.” Kapıyı kapatarak hızlı adımlarla kırmızı odaya doğru yürüdüm. Nihayet içeride ne olduğunu görecektim.

Kimseye yakalanmadan hemen kırmızı odaya girip kapıyı yavaşça kapattım. Başımı kaldırıp odaya baktığımda beynimden vurulmuşum gibi hiç kıpırdayamadım. Bu odaya girerken ne görmeyi bekliyordum, bilmiyorum ama bu gördüklerim hayal edemeyeceğim şeylerdi. “Bu… Bu da ne?” Kelimenin tam anlamıyla şoke olmuştum.

Kanım dondu.

Hassiktir!

Normalde küfür etmezdim, yanımda edilmesinden de hoşlanmazdım ama bu duruma gidecek tek kelime buydu. Kırmızı neon ışığın aydınlattığı oda sanki bir suç mahalliydi. Bu gördüklerimden sonra o kadar şaşkındım ki öne doğru bir adım bile atamıyordum. Kaskatı kesilmiş bir halde her yere asılmış iplere ve o iplerde bir mandalla tutturdukları fotoğraflarıma bakıyordum.

Yürümek için kendimi zorladım ama titreyen bedenimdeki felç etkisinden kurtulamıyordum. Kapının önünde öylece dikilerek çocukluğumdan şu zamana kadarki fotoğraflarıma bakıyordum. İçim öyle bir ürpermişti ki sanki o çok korktuğum korku filmlerinden birinin içine girmiştim. Sonat tüm bu fotoğrafları nereden bulmuştu?

Birkaç kez derin derin nefesler alarak birçok ipe dizdiği fotoğraflara yaklaştım. Birini mandaldan çekip aldığımda dehşet içindeydim. Bu fotoğrafta daha yedi yaşındaydım ve doğum günümde çekilmişti. Ben pastadaki mumları üflerken babamın çektiği bir fotoğraftı. Bu fotoğrafın başka bir kopyası yoktu, sadece bir tane vardı ve o da odamdaki albümdeydi.

Çocukken fotoğrafın köşesini kemirmiştim, bu yüzden sağ kenarı yırtıktı. Midem kasıldı. Elimdeki bu fotoğrafında sağ kenarı yırtıktı, Sonat bunu çoğaltmamış, albümümden almıştı ama nasıl? Odama kadar nasıl sızabilirdi? Diğer fotoğraflara baktığımda doğduğum günden bu yana çekilmiş tüm fotoğraflarımın burada olduğunu gördüm.

O normal değildi.

Odanın içinde gezinerek neredeyse astığı tüm fotoğraflara bakmıştım. Çoğunu kopyalayıp bir yedeğini buraya astığını fotoğrafların pürüzsüz ve hasarsız olmasından anladım. Ancak birçoğu benim, annemin ve babamın albümünden alınmıştı. Üzerinde izlerimin olduğu fotoğrafların bir kopyasını almak yerine onların hepsini çalmıştı!

Bazı fotoğrafların kenarına bir şeyler çizmişim, bazılarının arkasına küçük şiirler yazmışım ve bazılarında da küçük hasarlar bırakmışım. Sonat elimin değdiği tüm bu fotoğrafları bir şekilde bizden çalmıştı. “Ruh hastası!” O gerçek anlamda bir hasta olabilirdi, tüm bunların başka bir açıklaması olamazdı.

Aceleyle etrafıma baktım, siyah bir çanta bulunca askıdaki tüm fotoğrafları toplamaya başladım. Mandaldaki her fotoğrafı sertçe çekip çantanın içine atıyordum. Geriye tek bir fotoğrafım kalmayana dek hepsini topladığımda korku ve panikten ellerim titriyordu. Her an yakalanırım endişesi vücudumun aşırı adrenalin salgılamasına neden oluyordu.

Çantayı bir kenara bırakıp arkamı dönünce odanın diğer ucunda gördüğüm şeylere bir anlam veremedim. Orada birçok bilgisayar vardı ve hepsi de açıktı. Raflarda ise sayısız kaset, CD ve cilt cilt dosya vardı. Yaklaşıp yakından baktığım bir kutunun içindeki flash belleklerin sayısına inanamadım. Uzanıp kasetlerden birini alıp sağına soluna baktım.

Bunlar bir dönem popüler olan ama şimdilerde modası geçen çok eski kasetlerdi. İnsanlar artık bunları kullanmak yerine her şeyi kameralarının belleklerine kaydediyordu. Bu kasetlerin içinde ne olduğunu bilmiyordum, etrafıma bakınca bunu çalıştıracağım cihazı gördüm. Buradaki tüm bilgisayarlar ve televizyonlar açık olduğu için kaseti bu modası geçmiş cihaza taktım.

Burada çok fazla kumanda vardı, içlerinde en tuhaf ve en eski olanı aldım. Böyle kaba saba bir cihazın kumandası günümüzde kullandıklarımız olamazdı. Düğmeye bastığımda önce televizyonun ekranı karıncalandı ama hemen sonra bir evin bahçesi görüş açıma girdi.

“Farah seni tutuyorum, korkmana gerek yok babacım.” Babamı görmemle elimdeki kumanda yere düşmüştü. Gözlerim dolduğunda büyük bir şaşkınlık ve özlemle ekranda gördüğüm adama bakıyordum. “Baba…”

Bu görüntü evimizin bahçesinde çekilmiş ama o güne dair hiçbir şey hatırlamıyordum çünkü burada altı veya yedi yaşındaydım. Babamın gençlik yıllarına ait bir kayıttı, eski bir kamerayla çekildiği için görüntü siyah beyazdı. Babamın saçları ensesine değecek kadar uzundu, o dönemin modası bu olmalıydı. Üzerinde sade bir gömlek ve İspanyol paça siyah bir pantolon vardı.

O kadar genç ve yakışıklıydı ki o yıllarda birçok kadını kendine hayran bıraktığına emindim. Bana bisiklet sürmeyi öğretirken sık sık gülümsüyordu. Ne kadar da mutlu ve hayat dolu gözüküyordu. Babamı izlerken gözlerimden süzülen yaşlara engel olamadım. Keşke o günlere geri dönebilsem…

Kırmızı bisikletin selesini tutarak arkamda dururken, “Pedalları çevir, Farah,” diyen sesinde büyük bir sevgi vardı.

O kadar küçüktüm ki bu anıyı hatırlamamam çok normaldi. Saçlarımda beyaz puantiyeli siyah bir bandana vardı. Bandanam yakası dantelli olan elbisemle takımdı. Dizlerime kadar gelen beyaz bir çorap ve fiyonklu pabuçlar… Korku içinde pedalları çevirirken bisikletin gidonlarına sıkıca yapışmıştım.

Bisikleti acemice sürerken, “Babacım tutuyorsun beni dimi?” diyen ağlamaklı sesimi duydum. “Bak düşersem annem sana çok kızar. Baba tutuyor musun, bir şey söyle!”

Babam arkamda sıkıca bisikletimi tutarken gülüyordu. “Bu bir de hanımağa olacak, küçük bir bisikletten bile korkarsan işimiz var seninle küçük hanım.” Beni bahçedeki çimlerin üzerinde gezdirirken, “Demet,” diyerek anneme seslendi. “Bu kızdan hanım ağa falan olmaz, yeni bir çocuk mu yapsak?”

Kaşlarımı çatarak gidonu daha sert ve kararlı tuttuğumu gördüm. “Anne o zaman bende yeni bir baba istiyorum!” Çocukken bu kadar akıcı konuştuğumu hiç bilmiyordum.

“O kendine yeni çocuk istiyorsa bende yeni baba istiyorum anne!” Böyle bir durumda bile gülümseyerek başımı iki yana salladım. Çocukken gerçekten de çok fevri ve asabiymişim.

Tüm bu görüntüleri çeken annem olmalı ki onun gülen sesini duydum. “Farah bence de biz sana yeni bir baba alalım, baksana bir bisiklet süremedin diye baban artık seni beğenmiyor.”

Babam böyle bir şeyin şakasını bile kabul etmediği için çatık kaşlarla anneme döndüğünde bisikletimi tutmayı bırakmıştı. “Kızıma benden daha iyi kim babalık edebilir?” Hiç kimse… Bakışlarını annemin bulunduğu yerden çekmezken gözlerinde kıskançlık vardı. “Yoksa benden boşanmayı mı, düşünüyorsun?”

Annemin kahkahasını duyduğumda kamera biraz sallanmıştı. “Hayatım şaka yapıyordum, hep fazla ciddisin.” Peki, ben neredeyim? Bu ikisi beni unutmuştu.

Babam tam bir şey söyleyecekti ki, “Şu bücüre bak,” diyen annemin kıkırtısını duydum. “Yeni bir çocuk lafını duyunca kendi başına gitmeye başladı.” Annem bunu çekmek için kamerayı çevirince nihayet kendimi gördüm. Pedallara asılarak son sürat giderken, “Baba beni tutuyorsun dimi!” diye bağırıyordum.

“Farah yavaş!” Babam bir küfür savurup bisikletin arkasından koştuğunda arkamda olmadığını fark ettim. Beni bisiklet sürmeye teşvik eden şey babamın hemen arkamda olduğunu ve bana bir şey olmasına izin vermeyeceğini düşünmemdi.

Artık gidonu tutmadığını fark edince bağırarak bir ağaca çarpmıştım. Bisikletten savrularak yere düştüğümde babamın, “Farah!” diyen gür sesini duydum ve görüntü burada son buldu. Büyük ihtimalle annem yanıma gelmek için kamerayı kapattığı için daha fazlasını çekememişti.

Kaseti çıkartıp onu ve diğer tüm kasetleri bu büyük çantaya doldurdum. Bu kasetler aileme aitti, büyük ihtimalle babamın arşivinden çalınmıştı. Sonat benimle ilgili her görüntüyü evimizde aşıracak kadar anormal biriydi. CD ve flash belleklerde de benimle ilgili şeyler olmalıydı, onları da çantaya koymuştum.

“Bu takıntı hatta sapkınlık!” Sonat’ın çok ciddi sorunları vardı.

Beni saplantı haline getirdiğini şu zamana kadar nasıl anlamamıştım? Aslında gerçekler hep gözümün önündeydi, üstelik Gurur defalarca bunu bana söylemişti. Ancak ben tüm gerçeklere gözlerimi kapatmıştım çünkü geçmişteki o çocuğun bu kadar korkunç biri olacağını düşünmemiştim. 

Yan yana duran dosyaların içinde ne olduğunu merak ettiğim için birini alıp açtım. Burada yazan şeyleri biraz okuyunca sinirden dosyayı odanın içine fırlattım. Benim hakkımda bilgi toplamıştı! Tüm dosyaları tek tek açıp baktım ama hepsini okuyacak vaktim yoktu. Her birinin sadece ilk sayfasına bakmıştım, hepsinde de adamlarının hakkımda tuttuğu raporlar vardı.

Neyi sevip sevmediğimi, nelerden nefret ettiğimi ve şu zamana kadar yaptığımı hep araştırmıştı. Raftaki tüm dosyaları yere serdiğimde artık birinin beni burada görmesini bile umursamıyordum. “Sapkın hasta!” Attığım her adıma kadar beni izlettirmiş! Bu ürkütücü odadan tam çıkacaktım ki gözlerim dev ekranda oyalandı. Bu şey hangi amaca hizmet ediyordu?

Buradaki kumandaları alıp sırasıyla hepsini denedim ama hiçbiri devasa ekranı çalıştırmamıştı. Çantayı yere bırakıp odayı karıştırmaya başladım. Hiçbir yerde başka bir kumanda bulamamıştım. Ekranın önünde siyah deri bir koltuk vardı, koltuğun yanında da bir sehpa. Sehpanın üzerinde birkaç şişe içki, kristal kadeh, puro paketi ve bir tane de kumanda vardı.

Kumandayı alıp düğmeye bastığımda duvarın yarısını kaplayan ekranın ışığı yandı. Yatak odamla karşılaşınca nutkum tutulmuştu. Ekranda gördüğüm bu oda gerçekten de benim yatak odamdı. Bu bir fotoğraf değildi, kamera kaydıydı! Odama giren bir hizmetçinin şu anda vazomdaki çiçekleri değiştirdiğini bile canlı canlı izliyordum. Gözlerim büyürken ağzım bir karış açılmıştı. Bu olanlara hâlâ inanamıyordum.

Sonat yatak odama kamera yerleştirmiş! “Röntgenci pislik!” Yatak odama kadar sızmak neymiş, ona ödetecektim!

Kumandanın başka bir düğmesine bastığımda banyom ekranda belirince sinirden kaskatı kesildim. Her banyo yaptığımda o sapık beni çırılçıplak bir şekilde gördü mü? Düşüncesi bile beni ürkütmüştü. Düğmeye her bastığımda evimde bir oda açılmıştı. Giyinme odam, küçük mutfağım, dinlenme alanım ve malikanenin diğer tüm odaları… Babamın çalışma odasında bile gizli bir kamera vardı!

Bu kumandayı kullanmayı bilmiyordum ama eminim buralarda bir yerlerde sesi açan bir düğme de olmalıydı. Evime kamera yerleştirecek kadar hasta olan biri, tüm konuşmalarımızı dinleyecek kadar da ileri gitmiştir. O evde sadece kamera değil, birçok mikrofonda olmalıydı. Şu zamana kadar sayısız şey ve beni dehşete düşüren birçok olay yaşamıştım ama hiçbiri bu kadar sarsıcı olamazdı.

Sonat sadece sapkın bir hasta değildi, aynı zamanda bir sapıktı!

Birinin evine, yatak odasına hatta banyosuna bile gizli kamera yerleştiren biri normal bir zihin yapısında olamazdı. Annemin bile yatak odasında bir kamera vardı. Yatağın üstüne oturup içli gözlerle babamın çerçevedeki fotoğrafıyla konuşan kadını izliyordum. Ne söylediğini duymuyordum ama dudaklarının hareketinden yine babama içini döktüğünü anlıyordum.

Bu günah yuvasını böyle bırakamazdım. Sonat kim bilir kaç gün, kaç gece bu koltukta oturup içkisini yudumlayarak beni izledi! Puronun yanında duran çakmağı alıp yere saçtığım dosyalara yaklaştım. Bu odayı yakacağım hem de içindeki tüm kayıtlarla birlikte! Dosyaları tutuşturduktan sonra cama yaklaştım. Perdenin ucunu yakıp bu seferde bilgisayarlara yöneldim.

Dosyaların içindeki kağıtları çıkartıp bilgisayar kabloların altına koydum. Kağıtları yakıp geri çekildiğimde sinirden nefes alamıyordum. Bu odada bir yangın çıkartıp buradaki her şeyi küle çevirmeye kararlıydım. Tüm cihazlar çalışır halde olduğu için kablolar tutuşunca cızırdayan elektriği gördüm. Odanın kırmızı ışığı yanıp sönmeye başladığında bir anda prizler alev almaya başlamıştı.

Alev o kadar hızlı büyüdü ki tüm kablolara ulaşınca bilgisayarlarda duman çıkmaya başlamıştı. Sehpanın üzerinde duran içki şişelerini alıp koltuğun, ekranların ve burada gördüğüm her şeyin üzerine dökmeye başladım. Alkol ateşi harlardı. Perdedeki yangın tavanın kirişlerine ulaşmıştı, cihazlardan çıkan alev ise burayı kızıla boyamıştı.

Odanın içi duman ve alevlerden nefes alamayacak bir hale gelince çantayı alıp dışarı çıktım. “Esvet gidiyoruz!” Hızlı adımlarla kapıdan uzaklaşırken bir kez daha, “Esvet!” diye bağırdım. “Acele et, gidelim bu evden!”

Kuzenim çantalarımızla birlikte dışarı çıktığında tam bir şey söyleyecekti ki kapının altında çıkan dumanları gördü. Duraksayıp gözlerini kırpıştırarak şaşkınca bana baktı. “Farah sen ne yaptın?” Yanan kabloların iğrenç kokusu üst kata yayılmaya başlamıştı.

“Yolda açıklarım, acele et biraz.” Kolunu tutup onu merdivene doğru çekiştirdiğimde sık sık başını arkaya çeviriyordu.

Merdiveni yeni inmiştik ki üst katta çıkan patlamayla irkildik. Alev alıp elektrik kaçıran tüm o cihazlar patlamış olmalıydı. Odada çıkan patlama ve yangın yüzünden sigortalar attığı için malikanedeki tüm ışıklar gitmişti. Patlamayı duyan hizmetçiler ve korumalar buraya koştuğunda onları görmüyordum ama bağırışlarını duyuyordum.

“O seste neydi? Patlama mıydı?” diyen bir kadının korku dolu sesini duydum.

Hemen ardından başka biri, “Yangın!” diye haykırdı. Üst kattan gelen duman hızla tüm alt katlara da yayıldığı için herkes telaşa kapılmıştı. “Yangın var!”

“Ne duruyorsunuz hemen yedek jeneratörü devreye sokun!” Sonat’ın adamlarından biri herkese bağırıp talimatlar yağdırırken malikaneden çıktık. Herkes bir yerlere koşturduğu için dışarı çıkana kadar birkaç kişiye çarpmıştık. Henüz jeneratör devreye girmediği için malikaneyi aydınlatan tek şey üst katta başlayan yangındı.

Dışarısı biraz daha aydınlık olduğu için bahçedeki korumalar bizi gördü ama durdurmaya cesaret edemediler. Hem patronlarının sevgilisiydim hem de bir bölge lideriydim. Yangını benim çıkardığımdan şüphelenseler bile Sonat’tan bir emir gelmedikçe beni durduramazlardı. Onlar Sonat’ı ararken biz Esvet’le bahçe kapısından çıktık.

Sonat onlardan beni durdurmalarını istese bile artık bunu yapamazlardı. Dışarı çıktığım an içerideki patlamayı duyan tüm adamlarım etrafımı sarmıştı. Ben arabaya binene kadar etrafımda etten bir duvar örmüşlerdi. Elimdeki büyük spor çantasını arka koltuğa atıp ön koltuğa geçtim. O evden aldığım her şey bana aitti.

Hiç vakit kaybetmeden bu uğursuz yerden uzaklaştığımızda arabayı Esvet kullanıyordu. “Farah o odada ne vardı?” Omzunun üzerinden bana baktığında endişesi biraz daha arttı. “Hayalet görmüş gibisin, yüzün bembeyaz olmuş. Odada yangın çıkartacak kadar ne gördün?” Başıyla arka koltuğu gösterdi. “O çantanın içinde ne var?”

“Fotoğraflarım ve çocukluk yıllarıma ait kasetler.” Bunları söylerken sinirden tırnaklarımı dizlerime geçirmiştim. “Odanın içini görmeliydin, bir sapığın koleksiyonundan farklı değildi. Odanın her yerine asılmış fotoğraflarım vardı!” O odada gördüklerimden sonra bir türlü kendime gelemiyordum, uzun süre bunun etkisinden çıkamayacaktım. Tüylerim diken dikendi.

“Esvet o adam saplantılı bir sapık, kafayı bana takmış bir hasta ve en kötüsü de Gurur bana bundan defalarca bahsetti ama ben ona inanmadım!” Esvet’in direksiyonun üzerindeki elleri hakaretsiz kaldığında bir anda frene bastı.

Yolun ortasında durmasının nedeni bu halde arabayı kullanamayacak olmasıydı. Afallamış hatta bocalamıştı. “Sen neyden bahsediyorsun?”

Arabayı durdurunca diğer tüm adamlarım da araçları durdurup trafiği kilitlemişlerdi. “Odada benim hakkımda sayısız rapor, fotoğraf ve kamera kaydı gördüm.” Orada olanların etkisinden çıkamadığım için camı aralayıp derin derin nefes aldım. Sanki boğuluyordum.

Etrafımızda çalan kornaları görmezden gelerek hızlanan nefeslerimi bir düzene koymaya çalıştım. “Malikanemizin her yerine gizli kameralar yerleştirmiş, hatta banyoma bile!”

Esvet kaşlarını çattığında ellerinin altındaki direksiyonu sıkmaya başlamıştı. “Hastaneye gidip o sapığın gırtlağına çökeceğim!”

“Lütfen önce şu arabayı çalıştır.” İnsanların kornaya basıp durması beni çok geriyordu. Esvet duyduklarının şokundan henüz çıkamamıştı ama beni dinleyip arabayı çalıştırdı.

Trafiği yeniden açıp öndeki araçları takip ederken, “Şerefsiz!” diye bağırarak direksiyona sertçe vurdu. “Tipine bakan da adam sanır! Irzını siktiğim sapığı! Farah diğer arabaya geç, hastaneye gidip o puştu kendi kanında boğacağım!”

Beni indirmek için arabayı sağa çekmeye kalkışınca ona engel olup kolunu tuttum. “Bu benim meselem, sen karışmayacaksın.” Onu bu işin dışında tutmak istememe sinirlenip tam bir şey söyleyecekti ki bu sefer daha sert bir sesle onu uyardım. “Karışmayacaksın dedim, Esvet!” Sinirlerim zaten tepemdeydi, tüm hıncımı ondan çıkartmak istemiyordum.

“Kimseye bu olanlar hakkında tek kelime etmeyeceksin.” Önüme dönüp tüm gücümle elimi sıkmaya başladım. “Merak etme o sapığa gerektiği gibi bir ders vereceğim!” Sonat gözümde öyle bir düşmüştü ki onu hatırlayınca bile midem bulanıyordu.

O odadaki şeyleri gördükten sonra başıma ağrılar girdiği için Esvet’in daha fazla bir şey söylemesine izin vermedim. Yol boyunca sessizliğimi korudum ama aklım kırmızı odayla meşguldü. Odayı yakıp havaya uçurmuştum ama öfkemden zerre kadar azalan bir şey olmamıştı.

Telefonumun ekranında beliren Sonat ismiyle dişlerimi gıcırdatarak sıktım. Bir de arıyor muydu? “Haysiyetsiz!” Telefonu sessize alarak çantama attım. Kırmızı odaya girip girmediğimi anlamak için aradığını biliyordum.

Yangının o odada başladığını adamları ona söylemiş olmalıydı. Ben evdeyken yangın çıkmıştı, üstelik tüm görüntülerimin olduğu bir odada... Yangını benim çıkartıp çıkartmadığımı merak ediyor olmalıydı. Bu gece yapacaklarımdan sonra istediği cevabı alacaktı.

Malikaneye dönene kadar sessizliğimi korumuştum. Peşimdeki konvoyla malikaneye girdiğimde Gurur ve annemi yine bahçedeki kamelyada gördüm. Anlaşılan Gurur huzurevinden çıkıp eve dönmüştü. Arabadan inip kamelyadakilere hiç bakmadan hızlı adımlarla eve doğru yürüdüm.

Avluda durup yönümü bahçeye çevirdiğimde bana bakan herkes ne kadar sinirli olduğumu görebilirdi. “Hepiniz toplanın buraya!” diye bağırdığımda tüm adamlarım emrime itaat etmişti.

Bu çıkışımla birlikte Gurur ve annemin birbirlerine baktığını gördüm. Bir liderin tüm adamlarını toplaması genelde kan döküleceğinin işaretidir. İkisi de bunu bildiğinden kamelyadan çıkmıştı. Gözlerimi adamlarımdan ayırmadan Esvet’e malikaneyi işaret ettim. “Ekiptekilere söyle gelsinler.”

Esvet hiç vakit kaybetmeden malikaneye girince en önde duran on adamıma sırasıyla baktım. “İçeri girin ve bu evde ne kadar hizmetçi, uşak, kahya ve aşçı varsa buraya getirin!” Adamlarım gür bir sesle beni onaylayınca annemin endişesi artmıştı. “Farah neler oluyor?”

Gurur’la yanıma geldiklerinde kaşlarımı çatarak ikisinin de yerdeki beyaz çizgiyi geçmesine izin vermedim. “Kendi tarafınızda kalın ve benim işlerime karışmayın!” Öfkemden nasiplerini almak istemiyorlarsa sınırı geçmemelilerdi.

Annem tam bir şey söyleyecekti ki Gurur onu durdurarak, “Bekleyip görelim,” dedi gizleyemediği bir merakla. “Bu kadar kızdığına göre vardır bir sebebi.”

Esvet yanında Kılıç ve diğerleriyle dışarı çıktığında şimdilik onlara da herhangi bir açıklama yapmadım. Adamlarım malikanedeki çalışanları dışarı çıkartana kadar sabırla beklemiştim. Malikanede toplamda otuz sekiz çalışan vardı, hepsini ip gibi karşıma dizmişlerdi.

Korumaların evin içinde dolaşması yasaktı, yemek yerken bile müştemilattaki mutfağı kullanırlardı. Eğer önemli bir şey varsa bir tek o zaman içeri girip benimle görüşürlerdi ama bunu da her koruma yapamazdı. Sadece en kıdemli ekip şefleri içeri girebilirdi, o da en fazla salon veya çalışma odama gelebilirdi.

Malikanenin her odasına erişimi olan tek çalışanlar hizmetçiler, uşaklar ve kahyaydı. Aşçılar mutfak dışında diğer odaları kullanmazdı ama artık onlarda şüpheli listemdeydi. “İşinize son verdim, toplayın eşyalarınızı gidin buradan!” 

Susup her birinin endişeli suratlarına bakarak dişlerimi sıktım. “Tazminatınız ödenecek, yarım saat içinde evimi terk edin!” Bu kadar çalışanı tek tek sorguya çekip konuşturmak için işkence yapabilirdim. Ancak içlerinde masumlarda olabilirdi ve birkaç kişi yüzünden çoğunluğun canını yakmak istemiyordum.

Sepetteki çürük elma yüzünden diğerlerine de acı çektirmektense hepsinin işine son vermiştim. Kovduğum insanlar birbirleriyle bakışıp hemen bana yalvarmaya kalkışınca belimdeki silahı çıkardım. “Ölmek istemiyorsanız yıkılın karşımdan!” Sinirlendiğimde gözüm hiçbir şeyi görmezdi. Bunu bildikleri için daha fazla yalvarıp sızlanmadan eşyalarını toplamak için gittiler.

“Farah sen ne yapıyorsun?” Gözlerinde birçok soru işaretiyle annem bana bakıp bir cevap bekledi. “Bu kadar çalışanı nasıl işten çıkartırsın?” Evin büyüklüğünü göstererek bir ayağını sertçe yere vurdu. “Malikanedeki tüm işler duracak.”

“Senin evin değil mi? Eline mi yapışacak, sen yap işleri.” Tapusu onda olduğu için malikaneyi eski kocama kiralamasına değinerek omuzlarımı dikleştirdim. 

“Hepsinin maaşlarını ben ödeyeceğim ama sen ve eski damadına hizmet edecekler öyle mi? Kendi işinizi kendiniz yapın!” Gurur’u bu eve getirdiği için onları işten çıkarmışım gibi davranmak iyi bir mazeretti.

Böylece Gurur evde bir casus olduğu için hepsini kovduğumu ve o casusun evin her köşesine gizli kamera yerleştirdiğini anlamazdı. Bunu bilmezse bir şeyleri daha fazla kurcalamazdı. Sonat’a bulaşıp başını daha çok derde sokmasını istemiyordum. O sapığa neler yapacağı umurumda değildi ama Sonat’ın da arkası sağlamdı.

Bölge liderlerinden Leonard, Devrim, Korkut ve Emin onun destekçileriydi. Gurur’un da güçlü destekçileri vardı ama henüz oylamayı bile atlatamamıştı. Gurur’un o masaya geri dönmesini hiç istemiyorlardı, bir de liderliği henüz onaylanmadan Sonat’ı öldürürse bu sefer hepsi Gurur’a karşı birlik olurdu. Bu diğer liderler için arayıp da bulamadıkları bir fırsattı. 

Gurur’u bu işin dışında tutarak Sonat konusunu kendim halletmeliydim. Annem onunla uğraşmak için böyle bir şey yaptığımı düşündüğü için delirdi. “Onların maaşlarını ben ödeyebilirdim.” Bunları söylerken gözlerinde kıvılcımlar çıkartıyordu. “Hepsini kovmana gerek yoktu!”

“Sakin ol kaynana.” Gurur benden böyle bir atak gelmesini zerre kadar ciddiye almadığı için güldü. “Yarın yeni çalışanlarla burayı doldururum ama hiçbiri sınırın diğer tarafındakilere hizmet etmeyecek.”

“Farah onları göndermek yerine bari bize hizmet etselerdi.” Bu işte Zaza’nın aklına yatmayan çok şey olduğu için meraklı gözlerini üzerimden ayırmıyordu. “Onları kovmak yerine bizim tarafa alabilirdin.”

“Dünden beri annem ve Gurur’a hizmet eden o hainleri evimde istemiyorum.” Şımarıkça davranıp onları keyfimden kovmuşum gibi bir izlenim yarattım. 

Daha sonra adamlarıma dönüp asıl meseleye geldim. “Bu gece sabaha kadar Sungurlara ait ne kadar mekân varsa hepsini tarayın! O soysuzun İstanbul’daki tüm mekanlarını kurşundan geçirin!”

Kuzenlerimden bir uğultu çıktığında annem şaşkınlıktan tek kelime edememişti. Gurur ise hayrete düşmüştü ama son duydukları onu memnun da etmişti. Daha dün onun evinde kalırken bir anda Sonat’a cephe almamla yeşil gözleri parıldamıştı. Bu konuda ciddi olup olmadığımı anlamak için gözlerini bir saniye olsun yüzümden çekmiyordu.

Gurur’un şu anki sakinliği aldatıcıydı, onun derdi ağzımdan laf almaktı. “Sonat denen o puştun mekanlarını tarattırırsan herkes ayrıldığınızı düşünecek.” Öne doğru bir adım atarak sınırın tam kenarında durdu. “Yoksa nihayet aklın başına geldi ve ondan ayrıldın mı?” Böyle olmasını her şeyden çok istediğini yeteri kadar saklayamıyordu.

“Evet, ondan ayrıldım.” Başta annem olmak üzere herkese duymak istediği haberi verip oldukça kararlı bir şekilde başımı kaldırdım. “Bundan sonra Sonat defteri kapandı benim için.”

Herkes rahat bir nefes aldığında annem yaşadığı mutluluğu benden saklayamıyordu. Sonat’tan ayrılmama o kadar çok sevinmişti ki artık malikanedeki çalışanları kovmam bile umurunda değildi. “En doğru kararı verdin ördeğim.”

Gurur’un gülümsediğini gördüm ama bakışlarım ona kitlenince hemen dudaklarındaki gülümsemeyi silmişti. Hafifçe öksürerek boğazını temizlediğinde bu son gelişme onu hiç etkilememiş gibi davranmaya çalıştı ama gözlerinin içi gülüyordu. Yüzü aydınlanır gibi olduğunda bedeninin gevşediğini hafifçe düşen omuzlarından anlamıştım. Sonat’tan ayrılmam onu çok mutlu etmişti, bunu görebiliyordum.

“Yani sen şimdi…” Nihat bunu nasıl söyleyeceğini bilmez bir halde bana baktığında yüz ifadesi çok komikti. “Sonat’tan ayrıldın diye mi, onun mekanlarını tarattıracaksın?”

Kılıç kendini tutamayıp güldü. “İnsanlar genelde sevgilisinden ayrılınca ya sabaha kadar içer ya da yorgan altında ağlar.” Siyah gözleriyle beni işaret ederek durumun absürtlüğüne değindi. “Kimse eski sevgilisine ait yerlerin camını penceresini indirtmez.”

“Biz kadınlar sandığınız gibi giden herkesin arkasında ağlamayız.” Esvet bu ayrılığın iç yüzünü bildiğinden sinirden sağ elini sıkıyordu. “Camı pencereyi kırmak şöyle dursun, hak ettiyse onu Allah’ına bile kavuştururuz!” Yanımızdan ayrılıp korumalara doğru yürüdü. “İlk ekibe ben önderlik ederim, kumarhanelerin baskını bende.”

Kılıç onun arkasından düşünceli gözlerle bakarken Esvet’teki değişimi hemen fark etmişti. “Bu kız yine niye celallendi? Nesi var onun?”

“Nereden bileyim ben?” Onu geçiştirerek önüme döndüm. “İkinci ekibe de sen önderlik edeceksin. Sungurlara ait restoranların baskını sende.” Bu gece eş zamanlı bir saldırı yapmalılardı.

“Üçüncü ekip bende.” Zaza ne çok konuşmayı severdi ne de çok fazla soru sormayı. Bir şeyi merak ederse sorardı, ona cevap vermediğinizde asla kurcalamaz, kendi işine bakardı. Onun en çok bu huyunu seviyordum, insanı hiçbir açıdan yormuyordu. Adamlarımızın içinde elli kişi seçerek onlara araçları gösterdi. “Otel baskınları bizde.”

“Daha akşam yemeğini yemedik!” Nihat homurtuyu andıran sesler çıkartarak üşengeç gözlerle korumalara baktı. O da yeteneğine güvendiği elli kişi seçerek arabasına doğru bezgin adımlar attı. “Kulüpleri de ben alayım bari.” Bunu söylerken şekilden şekle giren yüz ifadesi beni güldürebilirdi.

“Siz kızlar sevgililerinizden ayrıldığınızda şu depresyonunuzu daha az hararetli yaşasanız, ne olur ki!” Nihat sızlana sızlana gitmişti.

Bahçede kalan korumalara baktıktan Sonra tembellikten çığır açan kuzenime döndüm. “Bunlara önderlik yapmakta sana kaldı amcam oğlu.” İskender’in kehribar gözlerine bakarak sırıttım. “Sungurlara ait ne kadar bilindik ev varsa kurşun yağmuruna tutmanı istiyorum.”

Kimseyi öldürmelerine gerek yoktu, sadece tüm mekanları tarasalar yeterdi. Bu Sonat için hem bir gözdağı olacaktı hem de başta o olmak üzere diğer tüm liderlerin ayrıldığımızı anlamalarını sağlayacaktı. Bundan sonra adım hiçbir yerde o sapıkla yan yana geçmemeliydi.

Diğer kuzenlerim kendi ekiplerini kurup malikaneden ayrılmıştı. Geriye kalan adamların sayısı gidenlerin iki katıydı. Hepsi de gözlerini İskender’e dikmiş, harekete geçmek için ondan emir bekliyordu. İskender ona verdiğim her görevden kaytarıp tembellik yapmayı alışkanlık haline getirdiği için şiddetle karşı çıktı.

“Ben daha kendimi idare edemiyorum, bu adamlara nasıl önderlik yapacağım?” Onu izleyen adamlar kısık bir sesle güldüğünde İskender’i parçalayabilirdim. “Kendinin farkında olman iyi bir şey ama artık bir şeyler yapmalısın!”

“Benden gerçekten bir beklentin mi, var?” Şaşkınca bana baktığında her söylediğiyle buradakileri güldürüyordu. “Benim bile kendimden hiç beklentim yok, sen neyime güvenerek beklenti içine girdin?”

“İskender bak gerçekten sinirleniyorum!”

“Ne güzel,” dedi uykulu bir sesle. “Ben sinirlenmeye bile üşeniyorum.”

“Git şu işi yap!”

“Benim yerime sen niye yapmıyorsun?” Şuradan şuraya yürümeye bile hali yokmuş gibi ağzını bir karış açarak esnedi. “Sonat’tan ayrılan sensin, sahte aşkının ızdırabını bana niye çektiriyorsun?” Annem kıkırdadığında, Gurur gülüşünü saklamak için başını omzuna doğru çevirmişti.

Kaşlarımı çatarak tam bir şey söyleyecektim ki İskender sırtüstü avluya uzanıp kollarını ensesinden birleştirdi. Uykusu geldiğinde odasına bile çıkmadan bulunduğu her yerde yatan biri olduğu için gözlerini kapatması uzun sürmemişti. “Ben biraz kestireceğim, rahatsız etmeyin.”

“Bari yatağında yatsaydın!”

“Yatağım sınırın diğer tarafında kaldı.” Bunu hiç sorun etmiyormuş gibi gözleri kapalı bir şekilde hafifçe omuzlarını silkti. “Böylesi daha iyi, her akşam odama gitmek için tüm o merdivenleri çıkmayacağım artık.” Bizden nasıl böyle biri çıkmıştı, hayretler içindeydim.

İskender’i kendi haline bırakıp bahçedeki adamlarıma döndüm. İçlerinde işinde en iyi olanlardan birkaçını seçip, “Ekip önderi sizlersiniz,” dedim. “Daha fazla oyalanmadan yola çıkın, her gelişmeden beni haberdar edeceksiniz.” Gözdağı amaçlı bir baskına bizzat katılmayacaktım. Bu bir lider için küçük bir meseleydi ama Sonat’ın canını sıkmaya ve ona haddini bildirmeye yeterdi.

Eve girdiğimde Gurur’da peşimden gelmişti. İkimizde merdivenin bize ait kısmını kullanarak çatı katına çıktık. Babamın benim için daireye çevirdiği çatı katındaki sınır beni deli ediyordu. Yatak odam, giyinme odası, banyo ve mutfak kuzey kanadındaydı, yani Gurur’un tarafında. Dinlenme alanım, kütüphanem, çalışma köşem ve terasta benim tarafımdaydı.

En kullanışlı şeyler Gurur’un bölgesinde kalmıştı. İkimizde kendi bölgemize geçerek birbirimize baktığımızda çok absürt bir an yaşıyorduk. “Banyo etmeliyim,” dediğimde beni izlerken çok keyifli görünüyordu. “Banyo etmem gerektiğinde bu işi nasıl halledeceğiz?”

Gurur bunu bile yokuşa sürerek uzlaşmaya yanaşmadı. “Benim tarafımdaki banyoyu kullanman sınır ihlaline girer.” Yürüyüp kendini yatağımın üzerine atarak kollarını başının altına koydu. “Alt kattaki odalardan birinin banyosunu kullanabilirsin.” Sinir bozucuydu ve ben bu adamla her gün aynı evi paylaşmak zorundaydım!

Yataktan çıkıp buraya gelerek yine tam karşımda durdu ama aradaki çizgiyi geçmedi. Gömleğinin düğmelerini açmaya başlayınca hayretler içinde kalarak bu akıl hastasına baktım. “Ne yapıyorsun?”

“Yıkanacağım, Farah.” Yıkanmasını anlardım ama banyoda soyunmak varken bunu neden gözlerimin önünde yapıyordu?

“Gurur git banyoda kıyafetlerini çıkart.”

Hınzır gözlerle beni seyrederken inadını sürdürdü. “Oraya kadar yürümeye üşeniyorum.” Bunu bilerek yapıyordu, değil mi?

“Pekâlâ.” Bu sefer ona mutfağı gösterdim. “O zaman mutfakta soyun.”

“Nimetin olduğu bir yerde soyunamam, çarpılayım mı istiyorsun?”

“Sen zaten çarpılmışsın çarpılacağın kadar!”

“Haklısın.” Beni işaret ederek alaycı bir şekilde güldü. “Kul çarptı diye Allah’ta mı çarpsın, Farah Hanım?”

Dudaklarım aralandı ama sesimi bulamadığım için tek kelime edemedim. Ağzı iyi laf ediyordu. Pantolonunun düğmesini açınca hemen ona sırtımı döndüm. “Senin gerçekten hiç utanman yok!”

Dönüp ona bakamıyordum ama yüksek sesle çıkan gülüşünü duydum. “Yiğidin malı ortada olur, benim saklayacağım hiçbir şeyim yok.”

“Sen o sözü çok yanlış anlamışsın!”

Tam arkamda durduğunda çizgiyi geçip bana dokunmadı ama ılık nefesini saçlarımın tepesinde hissettim. “Pantolonum hâlâ üzerimde, Farah bana bakmaman için bir sebep yok.”

Sesindeki o boğuk tını bile içimi titretmeye yetiyordu. Nefes alışlarım sıklaştığında tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim. “Gömleğin üzerinde yok, sırtını görmem hoşuna gitmez.”

“Zaten görmüştün yoksa hatırlamıyor musun?” Başını eğip dudaklarını kulağımın yakınına getirdiğinde boynumdaki hassas doku karıncalanmaya başlamıştı. Dudaklarını boynumda gezdirdiği o günlerin sıcaklığıyla yanıyordum. “Tekne gezimizden hemen sonraydı.” Tekne kelimesini vurgulamasının nedeni güvertede yaşadıklarımızı bana hatırlatmasıydı.

Konuşurken kulağıma sürtünen dudakları çok kışkırtıcıydı. “Sen…” Kulağıma çarpan ılık nefesi aklımı bulandırdığı için konuşmakta güçlük çektim. “Beni ayartmaya mı çalışıyorsun?”

Gülüşünü duydum. “İnan bana bunu yapsaydım aradaki farkı anlardın.”

Arkamdan çekilerek banyoya girince elimi hızlanan kalbime bastırdım. Bu adamla aynı odayı paylaşmak benim için hiç kolay olmayacaktı. Bedenim kontrolüm dışı ona tepki veriyordu. Dinlenme alanıma geçip telefonumu sessizden çıkardım. Birçok arama vardı ve hepsi de Sonat’tandı. Adamlarımın onun mekanlarına yaptığı saldırıların haberini almış olmalıydı.

Telefonu tam bırakacaktım ki Sonat yine arayınca bu sefer açtım. Telefonu kulağıma yasladığımda öfkeden köpüren hiddetli sesini duydum. “Tüm bu saldırıların amacı nedir?” Bulunduğu yerden dört dönüyor olmalıydı. “Farah adamlarını geri çek yoksa karşılık vermekten çekinmem!”

“Siktir git, sapık herif!” Bana ne yapacağımı söyleyecek konumda değildi “Laf kalabalığı yapmak yerine gönder adamlarını benimkilere karşılık versin.” Ondan korkacağımı mı sanıyordu?

“Senin derdin ne!” Bağırdığında sinirli sesi aynı zamanda ağzımı arar gibiydi. “Durduk yere bana saldırmanın amacı nedir!”

“Evindeki kırmızı odaya girdim haysiyetsiz piç!” İlla ağzımı bozduracaktı. “Sen sadece korkunç bir sapık değil, aynı zamanda sapkın ve takıntılısın!” O odadaki şeyleri gördüğümü duyunca sessizleşmişti. Kendini savunmak için hiçbir şey söyleyemedi çünkü bunun savunulacak bir yanı yoktu.

“Senden ayrılıyorum, bir daha sakın karşıma çıkma yoksa yemin ederim gözünün yaşına bakmam!” dedikten sonra telefonu suratına kapattım. “Orospu çocuğu!” Gurur’un sıklıkla söylediği bu küfür dudaklarımdan dökülünce hemen banyo kapısına baktım. İçerideki su seslerini duyunca rahatlamıştım. Söylediklerimi duymamalıydı.

Kılıç arayınca onu fazla bekletmeden telefonu açtım. Bir şey söylemesine izin vermeden, “Bir terslik yok, değil mi?” diye sordum.

“Merak etme her şey yolunda. Araçların plakasının üzerine sahte plakalar taktık, emniyettekiler bu işin altında bizim olduğumuzu anlayamaz.”

Bu baskın çok hızlı ve sorunsuz bir şekilde gerçekleşmeliydi. Hiçbirinin riske girmesini istemiyordum. “O adama ait her mekâna uğrayıp kurşundan geçirin, sonra da oradan ayrılıp sıradaki rotaya geçin.”

“Öyle yapıyoruz ama Sonat’ın seni bu kadar kızdıracak ne yaptığını bilmek istiyorum.”

“Bu konuda konuşmak istemiyorum, işiniz bittiğinde Esvet anlatsın size,” dedikten sonra telefonu kapattım. Kırmızı odada olanları ekimde saklamayı düşünmüyordum. Genetik Karma’dan saklayacağım hiçbir şey yoktu.

Çocuklar sağ salim eve dönmeden bu gece bana uyku yoktu. Pencerenin önünde durup düşünceli gözlerle dışarıya baktığımda tek gördüğüm bahçedeki ışıklardı ve karanlık bir gece… Annem ve Gurur’a çaktırmadan evimdeki kameralardan kurtulmalıydım. Gurur yarın sabah işe gidecekti, anneme gelirsek… Esvet yarın onu dışarıda biraz oyalayabilirdi.

Gurur ve annem burada yokken adamlarıma evi arattıracaktım. Sonat’ın buraya yerleştirdiği her kamera ve mikrofondan kurtulmalıydım. Aklıma gelenlerle banyo kapısına baktım. Gurur içeride yıkanırken onu çeken bir kamera olduğunu bilseydi acaba ne düşünürdü? Onun karakterini düşününce kendimi tutamayıp güldüm. Eminim hiçbir şey değişmezdi, yine yıkanmaya devam ederdi.

İnsanların onu çırılçıplak görmesini umursayan biri değildi. Bedeninde rahatsızlık duyduğu tek yer sırtıydı ama bu konuda da rahat olabilirdi. O kameraların bağlı olduğu tüm cihazları imha etmiştim. Sonat burada çekim yapan kameralara erişse bile çektiği o görüntüleri cesaret edip bir yerde yayınlayamazdı. Belli etmemeye çalışıyordu ama Gurur’dan ödü kopuyordu.

Gurur dışarı çıkınca gördüğüm manzarayla yerimde hiç kıpırdayamadım. Beline siyah bir havlu sararak banyodan çıkmıştı. Elinde de küçük bir el havlusu vardı, onunla saçlarını kurutuyordu. Boynundan göğsüne süzülen su damlacıklarını izlerken istemsizce dudaklarımı emdim. Şükürler olsun ki bunu görmemişti. Bu adam her gün böyle şov yaparsa nereye kadar dayanırdım, hiç bilmiyordum.

Başımı hafifçe omzuma doğru eğerek su damlacıklarının kaydığı bronz tenine baktım. Bakışlarım karın kaslarından biraz daha aşağıya indiğinde sadece bir anlığına o havlunun düşmesini arzulamıştım. Karın bölgesinin alt kısmında V şeklinde başlayan Adonis kası ona dokunma isteğimi pekiştiriyordu.

Onu izlemeye o kadar dalmışım ki Gurur’un bana attığı alaycı bakışların farkında bile değildim. “Havluyu çıkartmamı ister misin?” Eğlenen sesini duyunca hemen ona sırtımı döndüm. Beni utandırmak zorunda değildi!

Gardırobun kapısını açtığını duyduğumda tekrar ona bakmaya cesaret edemedim. Askıda asılı olan kıyafetlerini görmüş olmalı ki, “Kıyafetlerimi atmamışsın,” diyen sesi şaşkındı. Ondan boşandığımda bile buradaki eşyalarına dokunamamıştım, daha doğrusu bana onu hatırlatan hiçbir şeyi çöpe atmaya kıyamamıştım.

Ona bakmasam da önce gardırobun içindeki kıyafetlere, daha sonra da odanın içindeki eşyalara baktığına emindim. Yatağın onun tarafındaki sehpanın üzerinde hâlâ parfümü, son bıraktığı masal kitabı ve saati duruyordu. Makyaj aynamın önünde sadece benim makyaj ürünlerim yoktu, onun parfümleri, tarağı ve yara kremleri vardı.

Yumruk atmaktan ellerini hep yara bere içinde bırakırdı, kullanması için ona o kremleri hep ben alırdım. Tüm bunları görmüş olmalı ki, “Farah…” diyen boğuk sesinde aynı anda birçok duygu geçmişti. Dudaklarından dökülen tek şey ismim olmuştu, çok şey söylemek istediyse bile bunu yapamadı.

Giyinmesi için onu yalnız bırakıp odadan ayrıldım. Biraz temiz hava almak için malikaneden çıkıp kamelyaya doğru yürüdüm. Elimdeki telefonu sıkıca tutarken tek istediğim Aksa’yı aramaktı ama yeni numarasını henüz bilmiyordum. Böyle anlarda bir tek onunla konuşup içimi dökerdim, fakat son bir buçuk yıldır bunu bile yapamamıştım.

Onu çok özlemiştim ama bir o kadar da kırgındım. Bu yüzden Asaf’ı arayıp Aksa’nın yeni numarasını isteyemedim. Telefonum bir kez daha çalınca ekrandaki ismi görünce yüzümü buruşturdum. “Ne istiyorsun, Seçil?” Bu kızı Diyarbakır’a sürgün etmiştim ama bu seferde her gün arayarak beni taciz ediyordu.

“Bir buçuk yıl oldu, Farah daha ne kadar burada sürüneceğiz?” Sesi hesap sorar gibi çıkınca bir an telefonu yüzüne kapatmak istedim. “Bizi bir konağa mahkûm edemezsin, amcam hayatta olsaydı buna izin vermezdi!”

“Bunu amcanın kırkı bile çıkmadan gülüp eğlenmeden önce düşünecektiniz! Babamın ölmesini çok istiyordunuz ya, hep istediğiniz oldu, daha neyden memnun değilsiniz?” Bu kızın sesini duymak bile küplere binmeme neden oluyordu. “Biriniz bile Diyarbakır’dan çıkmaya kalkışırsanız sizi yaşatmam, Seçil!”

“O zaman doğru düzgün para göndereceksin! Tüm o servetin keyfini tek başına çıkartıyorsun ama bize gönderdiğin sadece asgari ücret!”

“Sana para göndermek zorunda mıyım? Ya da sana bakmak zorunda mıyım?” Eğer şimdi karşımda olsaydı onu bir güzel döverdim. “Kendi babamın parasını yiyorum, senin zoruna giden nedir? Babanda adam olsaydı da asalak ailesine baksaydı!”

Onu hiç konuşturmadım sesimi yükselttim. “Bir daha para için beni ararsan her ay size gönderdiğim o asgari ücreti de keserim. Başkalarından iki kuruş dilenmek yerine insan olun da kendi paranızı kazanın!” Telefonu kapatarak kamelyaya girdim. “Sırtlan sürüleri!” Ne Caner’i bitiyordu ne de Kerim ve Seçil’i.

***

Sonat’ın tüm mekanlarına yaptırdığım o saldırının üzerinde günler geçmişti ve o günden sonra bir daha karşıma çıkmaya cesaret edememişti. Bana kırmızı odanın açıklamasını yapamayacağı için artık beni aramaya bile yüzü yoktu. Gurur’la aynı evi paylaşmamıza gelirsek… İkimizde birbirimizin canını sıkmak için elimizden geleni yapıyorduk.

Yarın tüm liderler toplanıp Gurur için bir oylama yapacaktık ama bu konuda hiç stres yapmıyordu. Hiçbir lider için oylama bu kadar gecikmemişti, diğer bölge liderleri bu toplantıyı erteleyip durmuşlardı. Bunu yapma nedenleri oylamadan önce Gurur’un onların eline güçlü bir koz vermesiydi ve bunu masada ona karşı kullanma istekleri.

Şaşırtıcı bir şekilde Gurur döndüğünden beri yeni bir vukuata karışmamıştı. Düzenli bir şekilde işine gidiyor, arada ona ait kumarhanelerde takılıyor, haftanın iki günü psikiyatristiyle görüşüyordu ve bazı günlerini huzurevlerinde geçiriyordu. Genelde bana sinirlendiğinde huzurevinin yolunu tutuyordu.

Bunun dışında henüz kimsenin canını sıkacak bir şey yapmamıştı. Bunu yapmak için o oylamadan sonrasını beklediğini iyi biliyordum. Gurur aptal bir herif değildi, masadaki yerini sağlamlaştırmadan düşmanlarının üzerine gitmemesi gerektiğinin bilincindeydi.  O kadar rahattı ki oylamayı geçeceğine neredeyse emindi. Her konuda aşırı özgüvenli biriydi, açıkçası onun bu özelliğine gıpta ediyordum.

Annem ve Gurur’un ruhu bile duymadan evdeki tüm gizli kameralardan kurtulmuştum. Planladığım gibi Gurur sabah adamlarını toplayarak işe gidince, Esvet’te bir bahaneyle annemi evden çıkarmıştı. Adamlarım malikanede sayısız kamera ve mikrofon bulmuştu. Saatler süren genel bir temizlikten sonra malikanedeki mahremiyeti yeniden sağlamıştım.

Eve yeni çalışanlar almıştım, Gurur’un bulduklarını bile kabul etmemiştim. Bu evdeki tüm çalışanlar sadece bana bağlı olabilirdi. Gurur’un bu eve yerleşmesinin bir diğer kötü yanı da Barbaros’un da bazen buraya uğramasıydı. Evimde zaten bir bölge lideri yaşıyordu, bir de Barbaros onu görmek için arada gelip duruyordu. 

İşten yorgun argın eve geldiğimde bir duş alıp aşağı inmiştim. Mutfağı kullanamadığımız gibi o mutfakta pişen hiçbir şeyi de yiyemiyorduk. Bu akşam da kuzenlerimle dışarıdan yemek sipariş etmiştik. Yemeklerimiz gelene kadar Kılıç’la bahçenin bize ait olan tarafında küçük bir yürüyüş yapıyorduk.

“Eylül’e giriyoruz, hazırlıklar nasıl gidiyor?” Sesimdeki sabırsızlığı saklamanın bir yolu yoktu. Şu anda on üç ağustostaydık, babamın ölüm yıl dönümüne sayılı günler kalmıştı. Ondan birkaç gün sonra da gömüldüğü tarihe, yani bir eylüle girecektik. Leonard’ın ölmesine de günler kalmıştı, haberi yoktu.

“Her şey planladığımız gibi gidiyor.” Kılıç yanımda yürüyüp sigarasını içerken bakışlarıyla bana güven aşılıyordu. “O gün geldiğinde hiçbir aksiliğin çıkmamasını sağlayacağım ama Leonard tüm tedbirleri alacaktır.”

Tam bir şey söyleyecektim ki bir konuda bana kızarak burnundan soludu. “Her yerde onu 1 Eylül’de öldüreceğini söylediğin için o gün evden çıkacağından bile şüpheliyim.”

“Önceden öleceği günü söyleyerek ona kendini savunma hakkı tanıyorum.” O gün geldiğinde onu evden nasıl çıkartacağımı iyi bildiğimden güldüm. “Bunu kimse yapmaz, bence bana teşekkür etmeli.”

Kılıç parmaklarının arasında duran sigarayla ciğerlerini dumana boğarken siyah gözleri kısılmıştı. “Öleceğini bile bile neden korunaklı evinden çıkıp ecelinin ayağına gitsin?”

“Leonard’ı kibri öldürecek.” Dudaklarım kıvrıldığında bir ağacın altından geçerek temiz havayı içime çektim. “Tüm liderlerin yanında defalarca onunla restleşip onu 1 Eylül’de öldüreceğimi söylememin bir nedeni vardı.” Şu zamana kadar yaptığım her şey ve dudaklarımdan çıkan her söz, bir amaca hizmet ediyordu.

“Mukaddes Hanım köşkünü 1 Eylül’de açık attırmaya çıkartacak ve tüm liderler davetli.” Mukaddes Hanım’la olan o görüşmemde evi açık arttırmayla satacağını ilk bana söylemişti. Evi bana satmak yerine açık arttırmaya çıkartacağını söylediğinde beni gücendirmekten korkmuştu. Bu yüzden küçük bir ricamı kabul etmekten başka şansı kalmamıştı.

Ondan istediğim gibi açık arttırmayı 1 Eylül’de yapacaktı. Biz liderlerle güçlü bir bağı olduğu için onun her davetine teşrif ederdik. Yine hepimizi çağıracaktı ve liderler önceki söylemlerimden dolayı 1 Eylül’ün ne anlama geldiğini bilecekti. O gün geldiğinde hepsi Leonard’ın açık arttırmaya katılıp katılmayacağını konuşmaya başlayacaktı.

Kılıç’a bakarak güldüm. “1 Eylül’de Leonard eğer Mukaddes Hanım’ın davetine katılmazsa tüm liderler onun benden korktuğunu düşünecek. Bir kadından korkmadığını göstermek için gelecek, yani dediğim gibi onu kibri öldürecek.” Her şeyi önceden planlamıştım, yakında ektiğim tohumun meyvesini toplayacaktım.

“Bazen beni ürkütüyorsun.” Kılıç hayrete düşmüş bir şekilde beni izlediğinde gözlerinde şaşkınlık ve hayranlık karışımı bir duygu vardı. “Bir zamanlar tanıdığımız o sessiz Farah’ın böyle bir kadına dönüşeceğini kim bilebilirdi ki.” 

Babamın ölümü benden çok şey almıştı, belki de her şeyimi… Gurur etrafımda olmadığında bazen ben bile bir zamanlar olduğum kişiyi hatırlamıyordum. Fakat Gurur bir şekilde bastırmaya çalıştığım hatta sonsuza kadar yok etmek istediğim Farah’ı dışarı çıkartıyordu.

“Yarın yine ifadem alınacak.” Başımdaki belalar eksik olmadığı için yüzüme gelen bir tutam saçımı sertçe arkaya ittim. “Kutsi denen o heriften hâlâ bir iz yok mu?”

“En son küçük bir pansiyonda görülmüş. Adamlarımız peşinde ona nefes aldırmıyoruz.” Bu konuda bana teminat verir gibi belli belirsiz tebessüm etti. “İki güne kalmadan yakayı ele verir, onu düşünüp canını sıkma.”

Beni ihbar eden o adamın kime çalıştığını öğrenmemin tek yolu onu bulup konuşturmaktı. Kutsi bana çalışan adamlardan biriydi ama bana ihanet edip yaptığım usulsüz işlerin kanıtlarını emniyete sızdırmıştı. Bu işin arkasındaki kişi planladığı gibi beni içeri attıramamıştı çünkü suçu adamlarımdan bazıları üstlenmişti.

Kutsi yüzünden en iyi adamlarımdan birkaçı benim yerime cezaevinde yatıyordu. “Cenap, Dalyan ve Gürol’u cezaevinde boş bırakmayın, neye ihtiyaçları varsa hepsi karşılansın. Ailelerine de gereken yardımı yapın.” Avukatlarımla görüşmüştüm, onları içeriden çıkarmak için ne gerekiyorsa yapacaklardı.

İşler hakkında biraz daha konuşarak bahçenin ön tarafına geldiğimizde Esvet ve Nihat’ı gördük. Nihat ona ne söylediyse Esvet’in gözleri parladı. Gülücükler saçarak kollarını Nihat’ın boynuna dolayıp onun yanağına birbiri ardına öpücükler kondurmaya başladı. Kılıç bunu görünce çenesi kitlenmişti. Yüz kasları artık donuktu, elleri ise yumruk olmuştu.

Sıktığı dişlerinin arasında adeta tıslarcasına konuşarak bana kuzenlerimi gösterdi. “Bu ikisinin arasında ne var?” Geçtiğimiz aylarda Esvet’e olan duyguları daha da güçlendiği için artık kıskandığını saklayamıyordu.

“Aralarında hiçbir şey yok.” Dışarıda çok farklı görünüyorlardı ama onlar hep böyleydi. Esvet ve Nihat çocukken de şimdi oldukları gibiydi.

İkisi birbirlerini dünyadaki her şeyden daha çok seviyorlardı. Birbirlerine sarılıp öpmeleri kardeşçeydi ama çoğu zaman yanlış anlaşılıyorlardı. Onlar kimsenin ne düşündüğünü umursamadan hayatı dolu dizgin yaşayan bir ikiliydi. Biri dolandırıcıydı, diğeri de bir hırsız, belki de bu kadar iyi anlaşmalarının nedeni buydu.

Kılıç’ın koluna dokunarak güldüm. “Bu ikisi et ve tırnak gibiler, Esvet’in korkunç yüzünü görmek istemiyorsan sakın Nihat’a bir şey yapmaya kalkışma.” Şen şakrak bir ikili olabilirlerdi ama onlardan birine dokunduğunuzda gözleri hiçbir şeyi görmezdi.

Kılıç öfkesini benden saklamaya çalışarak derin derin nefesler aldığında hâlâ Esvet ve Nihat’a çatık kaşlarla bakıyordu. Özellikle Nihat’a attığı bakışlar kesinlikle dost canlısı değildi. “Duygularını içinde yaşamak yerine neden Esvet’e açılmıyorsun?”

Yine inkâr etmesini bekledim ama artık bir şeyleri içinde tutamıyormuş gibi burun kemerini sıktı. “Farah bu kız örf adet, hiçbir şey bilmiyor.” Esvet’i seviyordu ama onun davranışlarından çok rahatsız oluyordu. “Nerede nasıl davranacağı hakkında zerre kadar bir fikri yok ve öğrenmeye de niyetli değil!”

Nihat’a sımsıkı sarılarak ona gülümseyen kızı göstererek kaşlarını biraz daha çattı. “Ona bir baksana!” Kalbi ve doğru bildikleri arasında sıkışıp kalmış olmalı ki yüzünü sertçe ovuşturdu. “Bu kızı nasıl bizimkilerin karşısına çıkartayım? Annem onu görürse fenalık geçirir, babamdan bahsetmiyorum bile.”

“Ondan utanıyorsan zaten bu işin oluru yok.” Kılıç’ın nasıl bir kafa yapısında olduğunu iyi biliyordum. Mert ve dürüsttü fakat biraz tutucu biriydi. “Esvet kimseye göre yaşayacak bir kadın değil, bir erkek için değişmez.”

Bu konudaki düşünceleri konusunda Kılıç’ı desteklemiyordum, katı bakışlarımda bunu görebiliyordu. “İnsan birini olduğu gibi sevmeli, onu değiştirmemeli aksi taktirde onda sevdiği her şeyi yok eder.” Omzuna dokunarak ona dostça bir tavsiye verirken tek istediğim bazı şeyleri çok geç olmadan anlamasıydı. “İnsanların ne düşüneceğini önemseme, önemli olan tek şey senin ne istediğin ve nasıl hissettiğin.”

“Ondan utanmıyorum, Farah.” Buna açıklık getirirken Esvet konusunda kafasında çözülmeyen çok fazla düğüm olduğunu görebiliyordum. “Onda görmek istediğim tek şey biraz daha ölçülü olması.” Esvet’in karakterini düşünürsek bu mümkün değildi.

Sipariş ettiğimiz yemekler gelince Esvet ve Nihat içeri girmişti. Bir süre sonra Kılıç’ta malikaneye girince ben biraz daha bahçede kaldım. Tek başıma on dakika daha yürüyüş yaptığımda evden çıkan annemi gördüm. Birini arar gibi etrafına baktığında bakışları bende durmuştu. Elinde bir tabak yemekle yanıma geldiğinde iç çekti. “Kuzenlerin çoktan akşam yemeklerini yemeye başladı, sen niye buradasın?”

Sessiz kaldığımda tabağı bana uzattı. “Dışarıda yemeyi sevmediğini biliyorum.” Almam için tabağı gösterdiğinde bakışları bu konuda ricacı olur gibiydi. “Karnını doyur.”

“Farah bana kızgın olduğunu biliyorum ama yemeklerini aksatamazsın.” Baştan ayağa beni izleyip üzgünce dudaklarını büzdü. “Çok zayıfladın, bazı günler hiç yemiyorsun.”

“Sen Gurur’u evimden göndermedikçe verdiğin hiçbir şeyi yemem,” dedikten sonra yanından geçip malikaneye doğru yürüdüm. Tapusu onun üzerinde olabilirdi ama burası benimde evimdi, bana sormadan kiraya vermemeliydi.

Ayrıca yemek yemememin nedeni annemle aramdaki sorunlar değildi, son zamanlarda hiç iştahım yoktu. Babamın ölüm yıl dönümü yaklaşıyordu, bu da ister istemez iştahımı kesiyordu. Her ağustos ayına girdiğimizde hep böyle buruklaşacağımı biliyordum. Aradan kaç yıl geçerse geçsin, babamın kaybını hiç aşamayacaktım.

Malikaneye girip kuzenlerimin yanına hiç uğramadan çatı katına çıktım. İçeri girdiğimde Gurur mutfakta bir şeyler yapıyor olmalı ki kokusu her yere yayılmıştı. Anlaşılan o da henüz yemek yememişti. Üzerimi değiştirip daha rahat bir şeyler giymek istedim ama gardırobum Gurur’un tarafında kalmıştı. “Gurur?”

Ona seslendiğimde mutfaktaki sesini duydum. “Hayır, benim bölgeme geçemezsin.”

“Geçmeyi de düşünmüyorum, dolaptan bana daha rahat bir şeyler verebilir misin?”

“Hizmetçin değilim ben senin.”

“Yahu eşyalarım senin bölgende, benim tarafımda yeni bir dolap için alan yok!”

Onu göremiyordum ama, “Benim tarafımda olan benimdir, Farah Hanım,” diyen alaycı sesini duydum. “Sınır ihlali yaparsan avukatlarımı ararım.” Hiçbir şeyi kolaylaştırmayan sorunlu bir adamdı!

Etrafıma bakınca yere attığı beyaz gömleğini gördüm. O kadar pasaklıydı ki daha şimdiden çatı katının diğer tarafını dağıtmıştı. Benim bölgem derli topluydu ancak sınırın diğer tarafında her yer, her yerdeydi. Gömleğini kirli sepetine atmak yerine sınıra yakın bir yere atmıştı ve hemen yanında bir havlu vardı. Banyo yaptığında kendini kuruttuğu havluları yere atmasından nefret ediyordum.

Yürüyüp yerdeki beyaz çizginin yanında durdum ve kolumu onun tarafına uzatıp gömleğini aldım. Biraz daha bu daracık kıyafetlerin içinde kalırsam boğulacaktım. Kitaplığımın olduğu dinlenme köşeme küçük bir paravan çekmiştim. Bu paravanı Gurur buraya taşındıktan sonra yaptırmıştım. Giyinme odam onun tarafında kaldığı için üzerimi değiştirirken paravanın arkasına geçiyordum.

Bir yelpazenin güzelliğinde olan paravanın arkasında durup üzerimdekileri çıkarttım. Gurur’un gömleğini giydiğimde ilk iki düğmesini açık bırakmıştım. Gömleğin yakasını hafifçe çekiştirip onun kokusunu içime çekmekten kendimi alıkoyamadım. Gurur’un parfüm kokusu beni çok etkiliyordu.

Sürekli ona kızıyordum ama ondaki birçok şeyi seviyordum. Gömleğin kollarını katlayarak paravanın arkasından çıktığımda Gurur’da mutfaktan çıkmıştı. İki kişilik mutfak masasıyla ne işi vardı, bilmiyorum ama onu taşırken hiç zorlanmıyordu. O masa aynı zamanda Gurur’un sürekli küfrettiği masaydı.

Onu sınırın tam ortasına koyduğunda masanın yarısı onun tarafındaydı, diğer yarısı da benim. “Ne yapıyorsun?”

Masanın açısını ayarlayıp başını kaldırdığında beni gördü. Tam bir şey söyleyecekti ki içinde kaybolduğum gömleği görünce tek kelime edemedi. Gömleği bana çok bol gelmişti, uzunluğu da kalçamın biraz altındaydı. Üzerimde kendi gömleğini görmek hoşuna gitmiş olmalı ki bir an gülümseyecek gibi oldu ama bunu yapmadı. 

Baştan ayağa beni izlerken yeşil gözleri çıplak bacaklarımda biraz daha uzun kalmıştı. Kendini toparlamak için yalandan öksürüp boğazını temizledi. “Hırsızlığa mı başladın?”

“Ne münasebet.” Yaptığım şeyi bir hırsızlık olarak görmediğim için başımı yukarı kaldırıp çenemi hafifçe dikleştirdim. “O kadar dağınıksın ki eşyalarını benim bölgeme attığının farkında olmuyorsun.” Kollarımı göğsümde birleştirerek onun az önceki sözlerini taklit ettim. “Benim tarafımda olan benimdir, Gurur Bey.”

Engel olamadığı bir tebessüm dudaklarındaki yerini aldığında keyifli bir sesle konuştu. “Öyle olsun bakalım.”

Masayı gösterdim. “Bu ne için?”

Bana sırtını dönüp mutfağa doğru yürürken herhangi bir açıklamada bulunmadı. Pişirdiği yemekleri tabağa koyup sırasıyla masanın üzerine taşımaya başlamıştı. Her yemekten iki tabak getirmesi tebessüm etmemi sağladı. Aç değildim ama benim için de masaya bir tabak koyması hoşuma gitmişti.

Gurur dudaklarımdaki tebessümü görünce dalga geçer gibi bir ses çıkartıp bakışlarını yüzüme dikti. “Hiç sevinme, bu yemekler benim için.”

“Ama her şeyden iki tabak koymuşsun.”

“Bir tabakla doyacak birine mi, benziyorum?”

Sınırın tam ortasında duran masayı gösterdim. “O zaman bu masa niye burada?”

Yeşil gözleri her zamanki gibi alaycıydı ama o gözlerin ardındaki daveti görebiliyordum. “Yalnız yemekten hoşlanmadığım için masamı buraya taşıdım.” Yalancı.

Mutfağa girip iki sandalyeyle döndü. İlk sandalyeyi kendi tarafına koydu, ikinci sandalyeyi ise ulaşabileceğim bir yere, yani sınır çizgisinin tam yanına bıraktı. Onu almam için oraya bıraktığını biliyordum. Tabağını önüne çekip yemeğiyle ilgilenirken bana bakmıyordu ama o sandalyeyi alıp karşısına oturmamı bekliyordu. Aç değildim fakat onu masada yalnız bırakmayıp sandalyeyi aldım.

Gurur tüm bunları yemek yemem için yapmamış gibi dirseklerini masaya yaslayarak, “Ne yapıyorsun?” diye sordu alaycı bir sesle. “Önce gömleğimi çaldın, şimdi de sıra yemeklerime mi, geldi?”

“Benim tarafımda olan benimdir.” Bir kez daha ona kendi sözlerini hatırlatarak masanın yarısının benim bölgemde olduğunu gösterdim. “Sınırın bu tarafında olan her şeyin sahibi benim.”

Güldü. “Uyanık.”

Aç değildim ama sevdiğim tüm bu yemekleri benim için yaptığını iyi biliyordum. Verdiği çaba karşılıksız kalmasın diye tabağı önüme çektim. “Sen yemek yerken ben köşemde oturup seni izleyecek değilim.” Kaşığı alıp sıcak çorbaya daldırdım. “Yarınki liderler toplantısı hakkında ne düşünüyorsun?” Yarın hepimiz onun için toplanacaktık ama Gurur bu konuyu hiç umursamıyormuş gibi görünüyordu.

Bakışlarını tabağına indirip karnını doyururken her zamanki gibi çok rahattı. “Sikik bir oylama benim değerimi belirleyemez veya beni yerimden edemez.” Kaşığı ağzına götürmeden önce kısa bir an bana baktı. “Yarın akşam Sonat’ta orada olacak, bu konuda ne düşünüyorsun?”

“Sonat’la ilgili hiçbir şey düşünmek istemiyorum.” Karşıma çıkmadığı sürece o sapığın ne yaptığıyla ilgilenmiyordum.

Günlerdir olduğu gibi yine saf bir merakla, “Neden onunla nişanlandın, Farah?” diye sordu. “Ve neden ondan ayrıldın?” Tüm bunların bir sebebi olduğuna çok emindi.

İştahım olmamasına rağmen kâsedeki çorbayı içmek için kendimi zorladım. “Bu konu hakkında konuşmak istemiyorum.” Zorlasa bile benden bir şey öğrenemeyeceğini anlayınca daha fazla ısrar etmedi. Bugün olmasa da başka bir gün bu konuyu tekrar açacağını biliyordum.

“O sözleşmeyi feshedemez misin?” Onu ikna etmek için yumuşak bir ses tonuyla konuşup gülümsemeye çalıştım. “Sonat’tan da ayrıldığıma göre artık sözleşmeyi kullanmana gerek yok.” Her iki günde bir onunla uyumak işkence gibiydi, aynı yataktayken ondan uzak durmak hiç kolay değildi.

“Sözleşmeyi feshedeyim de yine hemen biriyle evlenmeye kalkış, değil mi?” Sinirlenmemeye çalışarak derin derin nefesler aldığında kaşları çatılır gibi olmuştu. “Senin yüzünden o puştla aynı yatağa girdim!” Onun için bundan daha büyük bir hakaret yokmuş gibi tüm gücüyle kaşığı sıkıyordu. 

“Onun da odada olmasını nasıl kabul ettin?” Böyle bir şeyi nasıl yaptığıma bir türlü akıl sır erdiremiyormuş gibi bir hali vardı. “Sen böyle şeyler yapacak bir kadın değildin.”

“Onu bana yaklaştırmayacağını bildiğim için bunu sorun etmedim.” Çorbadan bir kaşık daha aldığımda bu konuda ona yalan söylemedim. “Sonat kendi odasında uyumuş ya da yatağın diğer ucunda…” diyerek başımı iki yana salladım. “Benim için fark eden bir şey yoktu, her hâlükârda seni geçip bana temas edemezdi.” Orada onunla yalnız değildim, yanımda Gurur vardı.

Ona güvenerek Sonat’ın odaya girmesine izin verdiğimi duyunca çatık kaşları düzelmeye başlamıştı. Fakat söylediklerimle yeniden sinirlendi. “Asıl sen Sonat’ın odada olmasına nasıl izin verdin?” Bu pek Gurur’luk bir hareket değildi.

“Bana hissettirdiklerini ona da tattırmak istedim.” Yeşil gözlerinde karanlık bir ifade belirdiğinde ona yapılan hiçbir şeyi unutmadığını bir kez daha anladım. “İkimiz evliyken o haysiyetsiz piç senin etrafında dolanıyordu. Evli bir kadınla olmayı sorun etmiyordu.” Geçmişi düşününce bile yüz ifadesi katılaşmıştı. “Ona sarıldığında o piçin bana olan bakışını unutur muyum, sandı?”

Güldüğünde dudaklarındaki gülüşü bile soğuk ve öç alma duygusuyla bükülmüştü. “Bu yüzden o odaya girmesine müsaade ettim.” Başını ağır ağır salladığında artık gülmüyordu. “Bir adam onun evine gelip nişanını bozuyor, sevgilisiyle aynı yatağa giriyor ve o, nefret ettiği bir adamın hemen yanında uyumak dışında hiçbir şey yapamıyor.” Son derece ciddi bir ifadeyle hiddetli bakışlarını gözlerime dikti. “Bir erkek için bundan daha büyük bir aşağılanma var mı?”

Küçük hesapların bile peşinde olduğunu benden saklamadan geniş omuzlarını silkti. “Onun evindeyken bile sana sadece benim yakın olabileceğimi, bir tek bana sarılıp uyuyabileceğini görsün istedim. Bu ona kendini sadece aşağılanmış hissettirmedi, aynı zamanda onur kırıcıydı.” Yüzünü buruşturmamaya çalışarak beni gösterdi. “Sahte sevgilisinin gözündeki tüm itibarını yerle bir etmek istedim.” Son söyledikleriyle Sonat’la olan ilişkimin gerçek olmadığına bir kez daha değinmişti.

“Yani Sonat’ı aşağılamak için beni kullandın?”

“Bu açıdan baktığımızda sen o gece hem beni hem de o puştu kullandın.” Ne demek istediğini anlamadığımı görünce sıkıntıyla nefesini verdi. “O eve gelmeseydim Sonat’la aynı odada uyumazdın, Farah. Bu kadarını bilecek kadar seni tanıyorum.” 

Çorba kasesini bir kenara itip servis tabağındaki balığı önüne çekti. “O gece beni kıskandırmak için Sonat’ı odaya çağırdın, böylelikle onu bana karşı kullandın.” Balığın kılçıklarını ayıklarken gözleri artık tabağındaydı. “Onu sana yaklaştırmayacağımdan emin olduğun için bunu yaptın, bu da beni kullandığın kısım oluyor.”

“O puştta seni kullanıp canımı sıktı.” Küçük bir durum değerlendirmesi yapınca ortaya çıkan sonuçtan memnun kalmamış olmalı ki bir küfür savurdu. “Sikeyim, herkes birbirini kullanmış!” Bunu yeni fark etmesiyle güldüm.

“Ya gece sen uyduğunda yanıma gelseydi?” diyerek tepkisini merak ettim.

Yüz ifadesi sertleşmeye başladığında limonu parmaklarının arasında ezerek balığa sıktı. “Onu uzun süre o yatakta tutmayacağımı iyi biliyordun. Benim istediğim sabah kalktığında seni kollarımın arasında görmesiydi.” Şimdi ne hatırladıysa kısık bir sesle küfretti. “Nerden bileyim o ayının uykusunun bu kadar ağır olacağını.” 

“Gece kollarının arasında uyuyacağımdan nasıl bu kadar emindin?”

Dudaklarında pis bir sırıtış belirdi. “Uyurken yatağın diğer ucunda olsan bile fark etmiyor, kokumu takip edip kedi gibi kollarımın arasına sokuluyorsun.”

Durduk yere beni utandırmasıyla kaşlarımı çatmak için kendimi zorladım. “Yapmam ben öyle şeyler.”

“Hadi oradan.” Ayıklayıp limon sıktığı balık tabağını önüme koymasıyla kalbim hızlanmıştı. Bunu yaptığının farkında değilmiş gibi davranıp bu seferde kendi için balığın kılçıklarını ayıklamaya başlamıştı. “Bu sefer sadece kollarımın arasına girmedin, üzerime çıkıp yattın.”

“Belki de sen beni üzerine çektin, bundan nasıl emin olacağım?”

“Olayın tek görgü tanığı benim çünkü sabaha kadar uyumadım,” diyerek beni şoke etti. “Güneşin doğmasına yakın bir saatte uyudum.”

“Neden sabaha kadar hiç uyumadın?”

“Sen o itle aynı odadayken uyuyamazdım!” Bir anda söyledikleriyle ikimizin arasında bir sessizlik oluşmuştu. Sabaha kadar nöbetimi tuttuğunu bilmiyordum.

Gülümsememeye çalışarak ona sataşmaya başladım. “Hani artık umurunda değildim?”

“Değilsin zaten.” Tabağındaki balıkla meşgulmüş gibi davranarak gözlerini benden kaçırmıştı. “Güvende olacağına dair annene söz vermiştim, orada yaptığım şey kaynanaya verdiğim sözü tutmaktı.” Bu seferde annemin arkasına saklanarak bu işten sıyrılmıştı.

Çatalı balığa batırarak küçük bir lokma aldım. Tadı çok güzeldi, Gurur’un yaptığı yemekleri yemeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki. “Bir sevkiyat için gemilerini bana kiralar mısın?” Kalenderlerin bölge lideri artık o olduğuna göre bu konuyu onunla konuşmalıydım.

“Bu artık bir iş yemeği mi?” Yüzündeki o küçük çaplı afallama onu çok sempatik gösteriyordu. “Eğer öyleyse önce sekreterimden randevu alman gerekmiyor mu?”

“Aynı evin içinde yaşamasaydık bunu yapardım.” Balığın tuzu biraz az geldiği için önce kendi tabağıma daha sonra da onun tabağına tuz ekledim. “İki hafta sonraki sevkiyat için bir düzine yük gemisine ihtiyacım var.”

“Senin gemilerinin nesi var?” Bu sevkiyatı neden kendi gemilerimle yapmadığımı merak ederek çatalını doğradığı yeşilliklere batırdı. “Neden kendi gemilerini kullanmıyorsun?”

“Son zamanlarda Leonard’ın adamları malları taşıyan tüm araçlarımı ihbar ediyor.” O herif işlerimi sabote etmek için elinden geleni yapıyordu. “Yasadışı ürünlerin sevkiyatını yapmıyorum ama polis baskınında tüm o tırlar ve gemiler tek tek aranıyor. O kadar şeyi aramaları çok zaman alıyor, üstelik bunu yaparken ürünlere verdikleri zararların da haddi hesabı yok.” Bu da bana hem mal hem de zaman kaybı olarak dönüyordu.

Ona roka tabağını gösterdiğimde onu alıp bana uzattı. Tabağıma biraz roka koyarken sesim sakindi ama Leonard’ı hatırlamak bile sinirlerimi bozuyordu. “Hepsi bu da değil, anlaştığım firmalar zamanında ürünlerini teslim alamadıkları için onlara da çok mahcup oluyorum.” Sadece itibarım zedelenmiyordu, bir de o mallardan alacağım paradan düşüyordum. Alıcı firmanın zararını ödemek de üreticinin sorumluluğundaydı.

Gurur sessizliğini koruyarak dalgın gözlerle beni izlediğinde ne düşündüğünü bilmeyi isterdim. “Bana herhangi bir ayrıcalık göstermeni istemiyorum, bu konuşmayı iki iş insanı olarak yapıyoruz.” Karnımı doyururken bir yandan da benimle anlaşması için onu ikna etmeye çalışıyordum. “Diğerlerine kiraladığın fiyattan o gemileri bana kiralayabilirsin.”

“Siktir et parayı.” Uzanıp rakısından küçük bir yudum aldığında dudakları düz bir çizgide buluşmuştu. Göz çevresinde kasılmalar meydana geldiğinde bedenindeki gerilimi hissedeceğim bir soğuklukta konuştu. “O İspanyol piçi benim yüzümden kafayı sana taktı, senden para istemiyorum. Sen sadece sana kaç gemi lazım olduğunu söyle.”

Tepkisizliğimi koruduğumda bakışlarımda merak vardı. “Neden böyle düşünüyorsun?” Bir şey bilip bilmediğini anlamak için ağzını aramaya başlamıştım. “Leonard’la olan husumetimin seninle bir ilgisi yok.”

“Yok mu dersin?” Rakı bardağını dudaklarından uzaklaştırarak gözlerimin en derinine baktığında sesi kısık ve hafiften kalındı. “Hayatımı kurtarmak için Leonard’ı karşına aldığını biliyorum, Farah.”

Gerildiğimde Gurur’un bakışlarında gördüğüm şeyin ne olduğunu anlayamadım. Aynı anda gözlerinde birçok duygu geçiyordu ve hepsi de insanın içini ısıtıyordu. “Dışarıdaki insanları sustururken anneni unutmuş olmalısın.” Annem onun casusu olmalıydı. Geçmişte kalan bir olayı Gurur’a söylemek zorunda değildi.

“Annem sana her şeyi anlattıysa o zaman seni tek başına kurtarmadığımı da söylemiş olmalı. Sana kanını veren Asaf’tı.” Yakın zamanda tüm bunları öğrenmiş olmalı ki içten içe hâlâ bunun şaşkınlığını yaşıyor gibiydi. “Ona da borçlandım,” dediğinde bundan hiç memnun değildi.

“Bana borçlu değilsin, herhangi bir beklentiye girerek hayatını kurtarmadım.” İnsanları kendime borçlandırmak için onlara yardım etmezdim. “Gemiler için de bir ödeme yapmayacaksam onları da istemiyorum.” İş ve özel hayatı birbirine katmamalıydık.

“Neden beni kurtarmak için başını derde soktun?” Gerçeği öğrendiğinden beri bilmek istediği tek şey buymuş gibi gözlerini yüzümden ayırmıyordu. “Baban öldüğünde bile yanında olmadım ne hastaneye geldim ne de onun mezarına.” Bana bunu hatırlatarak ne elde etmeye çalıştığını bilmiyorum ama bunları söylerken hiç rahat değildi. “Seni en acılı gününde yalnız bırakmışken neden beni kurtardın, Farah?”

“Birine kırılmak ve onu ölüme terk etmek aynı şey değil, Gurur.” İkisi arasında çok ince bir çizgi vardı. “Melek öldüğünde bende senin yanında olmadım.” Bunu itiraf etmekten nefret ediyordum ama gerçek buydu, onunla ödeşmiştik. “Hastanedeki kişi ben olsaydım benim için o kanı bulmaz mıydın?”

“Hayır.”

“Yalancı.”

“Ben senin gibi aptal mıyım?” Duygularını ustaca benden saklarken omuzları kalkıktı. “Boşandığım birini kurtarmak için neden bir bölge liderini karşıma alayım?”

Ellerimi masaya bastırarak öne eğildiğimde yalanları karşısında gülmemek elde değildi. “Gerçekten benim için bir bölge liderini karşına almaz mıydın?”

“Hayır.”

“Benim için bir bölge liderini karşına almaz mıydın?”

“Geç bunları güzelim,” dediğinde yakışıklı yüzünde muzır bir ifade vardı. “Bu sefer benden istediğin şeyi duyamayacaksın. Hayır,” diyerek rakı bardağına uzandı. “Senin için kimseyi karşıma almazdım.”

“Benim için bir bölge liderini karşına almaz mıydın?”

“Bunu bilerek yapıyorsun, değil mi?”

“Benim için bir bölge liderini karşına almaz mıydın?”

“Şu bozuk kaset olayına ne zaman girsen sinirleniyorum, hayır dedim ya!”

“Benim için bir bölge liderini karşına almaz mıydın?”

“Hayır, kırk defa sorsan bile hayır!”

“Benim için bir bölge liderini karşına almaz mıydın?”

“Farah bak yine sağdan soldan geliyorlar bana, kes şunu!”

“Benim için bir bölge liderini karşına almaz mıydın?”

“Alırdım ulan!” Rakı bardağını sertçe masaya bıraktığında bir öfke patlamasıyla kaşlarını çattı. “Siktir et bölge liderini, senin için tüm cihanı karşıma alırdım!” İşte şimdi gerçekleri söylemişti.

Bir kez daha ona karşı kazanmanın sevinciyle kıkırdadığımda homurdanarak kendi kendine konuştu. “Bir de şöyle gülmesi yok mu…” diyerek kendi kendine konuştu. “İnsanı deli eder.”

Başımı eğip tabağıma baktığımda tüm balığı yediğimi görünce hayret ettim. Ağustos ayına girince buruklaşıyor, üzgün hissediyor ve hep depresif bir ruh halinde oluyordum. Bu da bende iştahsızlık yaratıyordu. Bu masaya otururken bile aç hissetmiyordum ama Gurur’la konuşmaya başlayınca farkında bile olmadan tabağımdaki o koca balığı bitirmiştim.

Başımı kaldırdığımda Gurur’un boş tabağıma bakıp hafifçe tebessüm ettiğini gördüm. Bu boş tabağa olan bakışları sanki amacına ulaşmış gibiydi. Annem ona her şeyi anlatıyordu. Belki de bu aylarda doğru düzgün yemek yiyemediğimi de söylemiştir. Gurur’un bir anda mutfağa girmesinin sebebi bu olabilirdi. Gözlerini tabaktan çekip gözlerime kenetlediğinde dudaklarındaki o küçük tebessümü koruyordu.

“Teşekkür ederim, Farah.” Bakışları sıcacıktı, sesi ise kalbime dokunacak kadar yumuşak ve ilgili. “Benim için yaptığın her şey için teşekkürler.” Bu yemek sadece iştahsızlığım için değildi, değil mi? Hayatını kurtardığım için bir yemekle bana teşekkür etmek istemişti.

Gecenin devamında Gurur masayı ve mutfağı toplarken bende dinlenme köşemde biraz kitap okudum. Daha doğrusu okumaya çalıştım, Gurur yine mutfaktaki eşyalarla kavga etmeye başladığı için onun küfreden sesinden kitaba odaklanamamıştım. Ne zaman mutfağa girse mutlaka küfredecek bir şeyler buluyordu. Bu huyundan hiçbir şey kaybetmemişti.

“Bulaşık makinesi diye seni yapan teknisyenin, motorunu takan mühendisin, reklamını yapan ajansın, seri üretime çıkartan firmanın amına koyayım! Bu tepsiyi ben mi yıkayacağım lan!” Bir şeyi bulaşık makinesine sığdıramayınca böyle bir adama dönüşüyordu. “Orospu çocuğu ne dert çektin ki hemen doluyorsun, şu tepsiyi almazsan belanı sikerim!”

“Gurur!” Kitabı kapatarak ona bağırdım. “Bir kitap okutturmadın, bulaşık makinesine küfredip durma!”

“O burada keyif çatarken onun işini ben mi yapacağım!” diyen kızgın sesini duydum ve birkaç dakika içinde büyük bir gürültü koptu. “Farah artık bir bulaşık makinen yok.”

Oturduğum yerden ayağa fırladım. “Bozdun mu yoksa?”

“Hayır, söküp balkondan aşağı attım.” Dehşete düştüğümde bir kez daha küfreden sesini duymam uzun sürmedi. “Çaydanlığım o sikik makinenin içindeydi!”

“Gurur Allah aşkına çık o mutfaktan!” Biraz daha orada kalırsa mutfak diye bir şey kalmayacaktı. Sınır çizgisinin yanında durarak gırtlağımı patlatırcasına bağırdım. “Hemen çık mutfağımdan! Ayrıca bulaşık makinesini nasıl kaldırıp balkondan attın?”

“Ne demek nasıl kaldırdım? Bu kasları bir tek sana göz zevki sunmak için yapmadık herhalde,” demişti ki bir şeylerin kırılma sesini duydum ve tabii ki Gurur’un küfredişini. “Bu bardakların da ecdadına koyacağım!”

“N’olursun mutfaktan çık.” Mutfaktaki eşyalarım için artık ona yalvarıyordum. “Evde bir sürü çalışan var, sabah hizmetçiler halleder.”

“Burada yedek bir çaydanlık yoksa asıl o zaman mutfağın için korkmalısın, Farah.”

“Var!” dedim panikle. “Üstteki iki dolabın içinde bir düzine çaydanlık olacaktı.”

“Burada bir sürü dolap var, hangisinden bahsediyorsun?”

“Kolay bulman için üstüne çaydanlık stickerları yapıştırdığım o iki dolaba bak.” Bir zamanlar onunla evliyken yine böyleydi. Mutfağımın içinden geçip bulaşıkları yıkamamak için hepsini camdan aşağı atıyordu.

Attığı bulaşıkların içinde genelde kirli çaydanlıklarda olurdu. Önce çaydanlığı atardı ama daha sonra çay sevdası nüksedince çaydanlık arardı. Bu seferde çaydanlığı ararken mutfağı dağıtırdı. Bende tedbir olsun diye iki dolabı boşaltıp hep çaydanlık doldurmuştum. Kolay bulması için de üstüne çaydanlık şeklindeki stickerları yapıştırmıştım.

İnsan Gurur gibi biriyle yaşayınca böyle küçük tedbirler alıyordu. Çaydanlığı bulmuş olmalı ki nihayet sesi kesilmişti yine ne olduysa, “Farah!” diye bağırınca artık ağlamak istedim. Kendi bölgesindeyken bile bana rahat vermiyordu.

Onunla aynı evde yaşamak ceza mıydı yoksa bir ödül mü, bilmiyorum.

Yorumlar