Bir sandalyeye bağlı olan adamın suratına yumruk atarak yüzünü biraz daha kan içinde bıraktım. Bana verdiği zararı hatırladıkça yumruklarımın şiddeti biraz daha artıyordu. Kutsi yüzünden en sadık adamlarım benim yerime hapis yatıyordu, öylece gitmesine izin verir miyim, sanıyordu? Sahte bir pasaportla yurtdışına çıkmaya çalışırken adamlarım onu kıskıvrak yakalamıştı.
Tüm gücümle elimi sıkıp çene kemiğine bir yumruk daha attığımda ağzının içi kanla dolmuştu. Başını öne eğdiğinde yere tükürdüğü şey sadece kan değil, bir de kırık dişiydi. “Seni kim gönderdi?” Sesim sakindi fakat attığım yumrukların her biri fazla şiddetli. “Kime çalıştığını bana söylersen cesedini bütün halinde bırakmayı düşünebilirim.” Ona yapacağım tek iyilik bu olabilirdi.
Her şekilde öleceğini anlayınca siyah gözleri ölümün yarattığı korkuyla dolmuştu. Buna rağmen kanlı dudaklarını sımsıkı birbirine bastırarak tek kelime etmedi. Zaza sıkılmış gibi bir ses çıkartıp Kutsi’nin kanlı suratına baktı. “Bu hainle vakit kaybediyoruz, sıkalım kafasına.”
“Konuşmadığından değil, konuşamaz.” Depodaki raflara doğru yürüdüğümde ekibimdekiler merakla beni izliyordu. “Onu bana gönderenler belli ki bu köpeğin tasmasını sıkı tutuyor. Ellerinde Kutsi’ye karşı kullanacakları büyük bir koz olmalı ki gerçekleri anlatmaktan korkuyor.”
Raflarda çeşitli silahlar ve kesici aletler vardı, her biri kurbanlarımıza işkence etmeye yarıyordu. Nihat’ın favorisi olan Samuray kılıcını alıp Kutsi’ye döndüğümde kan revan içinde bıraktığım yüzü gerildi. “Az önce sana teklif ettiğim son iyilik şansını da kaybettin.”
Bedenini tek parça halinde bırakacağımla ilgili sözlerimi ona hatırlatıp sırıttım. “Ben tek tek uzuvlarını kopartırken çığlıklarını kısma sakın.”
Topuklu ayakkabılarımın üzerinde ağır adımlar atarken dudağımın köşesi yavaşça kıvrıldı. “Attığın çığlıkları duymak hoşuma gider.” Bir psikopatın sesiyle konuştuğumda elimdeki kılıcın ucu zemine sürtünüp tiz bir ses çıkartıyordu.
Kutsi’nin tam karşısında durduğumda birazdan yapacağım şeyi iyi bildiğinden sandalyede çırpınmaya başlamıştı. “Ne bu telaş?” Parmağımı kılıcın keskin tarafında gezdirerek güldüm. “Eğlenmeye daha yeni başlıyoruz.”
Omzumun üzerinden çocuklara bakıp küçük bir işarette bulunduğumda Kılıç ve Nihat öne çıktı. Buraya gelip Kutsi’nin iplerini çözdükten sonra kollarını tutarak onu ayağa kaldırdılar. “Dur… Durun! Yapmayın, ben suçsuzum!” Bağırarak kendini Kılıç ve Nihat’tan kurtarmaya çalıştı ama yediği sayısız yumruktan sonra ayakta bile zor duruyordu.
“Suçsuz musun?” Nihat güldü. “Bu depoya sadece suçlu insanlar girebilir.”
Esvet köşedeki koltuklardan birinde rahatına bakarken dudaklarını büzdü. “Bizde farklı dalların suçlularıyız ama suç dosyamızın içinde ihanet yer almaz.”
“Önce kollarda başlayalım,” dediğimde Kılıç ve Nihat onun bileklerini sıkarak kollarını iki yanından çekiştirerek açtılar. Elimdeki kılıcı sıkıca tutarken kararsız gözlerle Kutsi’nin kollarına bakıp anlaşılmaz mırıltılar çıkardım. “İlk sağ kol mu yoksa sol mu, açıkçası karar veremedim.”
“İkisini de keseceğine göre değişen bir şey olmayacak.” Zaza bunu görmek ister gibi sabırsızlanmaya başlamıştı. “O kılıcı denemeyi hep istemişimdir, onun kollarının icabına baktıktan sonra bacaklarını bana bırak.” Kutsi’nin dizleri titredi ama Kılıç ve Nihat kollarını iki yanından çekiştirdiği için yere bile düşemiyordu.
“O kılıç tek seferde onun kolunu kesmek için yeterli değil.” Esvet küçük yudumlarla kadehindeki içkiyi içerken her söylediğiyle Kutsi’ye biraz daha dehşet dolu anlar yaşatıyordu. “Acaba balta mı kullansan?” Bana küçük bir öneride bulunarak elimde tuttuğum kılıca baktı. “Bununla birinin uzuvlarından birini kesmek için en az beş güçlü vuruş ister.”
Nihat, Kutsi’nin sol kolunu yana doğru açarken sırıttı. “O kılıç ilk seferde eti keser ama kemiği kırmak için bence de dört güçlü vuruş ister.” Bu sözleriyle Kutsi’nin aklına vahşet dolu görüntüler sokuyordu. Çocuklar ona tüm o kılıç darbelerinin nasıl acı vereceğini hayal ettiriyordu.
“Bence üç vuruşta onun kolunu kesebilirim.” Kutsi’nin korkudan fıldır fıldır dönen gözlerine bakarak gülümsedim. “Bahse girelim mi, eğer üç vuruşta kolunu kopartamazsam uzuvlarından birine dokunmayacağım.”
İskender üçlü koltukta uzanıp tavanı izlerken esnedi. “Ama diğer uzuvları her şekilde gidecek.”
Kılıç abartıyla yüzünü buruşturdu. “Bir de o parçaları yerde toplayacağız.”
“Bunun için siyah bir torba hazırladım.” Esvet ona göz kırparak Kutsi’nin görmesi için hazırladığı naylon torbayı gösterdi. “Tüm parçalarını içine koyup deponun arkasına gömeriz.” Kutsi’nin yüzü bembeyaz kesildiğinde her an kalbi duracakmış gibi nabzı hızlanmıştı.
“Gömecek miyiz?” Zaza bu fikirden hoşlanmamış gibi tüm ağırlığını bir ayağının üzerine verirken başını iki yana salladı. “Bekçi köpeklerimize iyi bir ziyafet çektirmek varken neden onu gömelim ki?”
“Her neyse.” Öne doğru adımlar attım. “Kaç vuruşta bu kolu kopardığımı görmek istiyorum.” Kılıç’a dönüp sabırsız bir sesle konuştum. “Onu sıkı tut, eğlencem bölünsün istemem.”
Kılıç ve Nihat her an onu ikiye bölecekmiş gibi kollarına sertçe asıldılar. İki yanından kolları gerildiğinde Kılıç Aslan’ın tuttuğu sağ kola yaklaştım. Kararlı bir şekilde kılıcı kaldırıp Kutsi’nin koluna geçirecekmişim gibi bir harekette bulunduğumda, “Sonat!” diye haykırdı. “Beni gönderen Sonat Sungur’du!”
Bu işin arkasından Sonat’ın çıkmasına şaşırdım mı, o kırmızı odada gördüklerimden sonra hayır, hiç şaşırmamıştım. Kılıcın ucunu Kutsi’nin çenesinin altına bastırarak başını kaldırdım. “Her şeyi eksiksiz anlatman için sadece bir dakikan var.” Sandığı gibi onu parçalarına ayırmayacaktım, az önce blöf yapıyorduk. Ben böyle canice yöntemler kullanmazdım ama onların psikolojisiyle nasıl oynayacağımı iyi bilirdim.
Kılıcın ucu gırtlağına baskı uyguladığı için birkaç kez yutkunup bildiği her şeyi anlatmaya başladı. “Onun tüm mekanlarına eş zamanlı baskın yapman Sonat için çok aşağılayıcıydı. Sana bir ders vermek için beni buldu.” Her yutkunduğunda kılıcın keskin ucunu boğazında hissetmesiyle daha çok titriyordu.
“Ben… benden seni bir süre hapiste tutacak belgeleri bulup emniyete sızdırmamı istedi.”
“Bir süre içeride kalmak bana zarar vermezdi.”
“Bende ona aynı şeyi söyledim.” Bir şeyi anlamıyormuş gibi gözlerime baktığında benden yediği yumruklar yüzünden sağ gözünü doğru düzgün açamıyordu. “Parmaklıkların arkasında kalmak onun için en büyük ceza, dedi.” Midem kasılmıştı.
Düşmanın seni nereden vuracağını bilmezdi ama bir zamanlar dostum dediğin birinin attığı hiçbir kurşun ıskalamazdı. Demir parmaklıkların benim için neyi ifade ettiğini Sonat’tan daha iyi kimse bilemezdi. Kılıç’a baktığımda bakışlarımda ne istediğimi anlamıştı. Belindeki silahı çıkartıp Kutsi’nin kafasına sıktığında kanlar yüzüme sıçramıştı.
Ben kimseyi öldürmezdim ama babamın koltuğuna geçtiğimden beri sayısız insanı öldürtmüştüm. Ellerimi kirletmemem tüm o insanların katili olduğum gerçeğini değiştirmiyordu. Bu dünyanın içine giren kimse uzun süre masum kalmazdı. Kutsi’nin dağılmış cesedine sırtımı dönerek kapıya doğru yürüdüm. “Kimliğini ve kanlı gömleğini Sonat’a gönderin.”
Dışarı çıktığımda bulutlu gökyüzünü görmek bile kalbimi sıkıştırıyordu. Yağmur başlamadan buradan gitmeliydim. Liderlerin buluşmasına çok az kaldığı için eve uğrayıp hazırlanmam gerekiyordu. Telefonum çalınca kulağımdaki kulaklıktan gelen aramayı cevapladım. “Patron bilmen gereken bir şey var.” Bu Polat’ın sesiydi. Bazen bana patron derdi bazense hanımağam.
“Seni dinliyorum, Polat.”
“Dalyan’ı içerde öldürdüler.” Boştaki elimi sıktığımda kara bulutlar belki yağmur yağdırmamıştı ama etkisini kafamın içinde duymaya başlamıştım. Benim yerime cezaevinde yatan en sadık adamlarımdan birini infaz etmişlerdi.
“Nasıl?” Dudaklarımdan dökülen bu tek kelimelik sorunun cevabını aslında bilmek istemiyordum ama intikamını almam için bilmem gerekiyordu.
“Koğuşun tuvaletinde boynu kesilmiş bir şekilde bulunmuş.”
“Sonat’ın sağkolu Çelik’in peşine düşün.” Kaşlarımı çattığımda sesim buz gibiydi. “Boynunu kesip erkekler tuvaletine atın!”
“Emrin olur, patron.”
“Diğer iki adamımızın kaldığı koğuştaki suçluları araştır, Polat. İçlerinde en tehlikeli ve en güvenilir olanları satın al. İçeride Cenap ve Gürol’u korusunlar.” Onları oradan çıkartana kadar güvende olmalılardı. Bana çalışan her adamım benim için değerliydi.
Şoförü daha fazla bekletmeden arabanın arka koltuğuna geçtim. Yarım saatlik yolculuğumda yağmurun yağmaması içimi rahatlatmıştı ama yol boyunca her an yağmur bastıracak diye çok gerilmiştim. Geçtiğimiz aylarda birçok korkumun üstesinden gelmiştim ama bir türlü aşamadığım üç korkum vardı. Bunlar yağmur, köpekler ve demir parmaklıklardı. Beşir’i bulup bizzat öldürmedikçe travmam haline gelen bu üç korkudan kurtulamayacaktım.
Peşimdeki araçlarla birlikte malikanenin bahçesine girdiğimde Gurur ve adamlarının da daha yeni eve geldiğini gördüm. Onunla aynı anda arabadan inmiştik. Eve doğru yürürken bakışlarımız birbirimizin üzerindeydi. Şu anda onda gördüğüm her şeyin bir benzeri bende de mevcuttu. Gurur’un yüzüne sıçrayan o kanlar benim de yüzümde vardı. Kutsi’nin iğrenç kanı yüzümde kurumaya başlamıştı.
Beyaz gömleğindeki kanlara aldırmadan kıyafetlerimdeki kanlara baktı. Bakışlarını biraz aşağıya indirip parmak boğumlarımdaki zedelenmeyi göz hapsine aldı. Onun ellerinin üstü daha korkunç bir haldeydi, yumruk atmaktan eklemleri kanıyordu. İkimizde cehennemden fırlamış gibi görünüyorduk.
Eve giden çakıl yolda buluşup yan yana yürürken omzunun üzerinden bana baktı. Yaralı değildim, bu kanların bana ait olmadığını bildiğinden bir nebze olsun içi rahatlamıştı. “Zor bir gün müydü?”
“Benim için değildi ama karşı taraf için aynı şeyleri söyleyemem.” Tüm bunlar artık rutinim haline geldiğinden alışmıştım. Bu sefer ben onun üzerindeki kanları gösterdim. “Zor bir gün müydü?”
“Benim için değil.” Sözlerimi birebir taklit ederek keyifli bir şekilde güldü. “Ama karşı taraf için aynı şeyleri söyleyemem.”
“Size ne oldu?” Annem bizi karşılamak için dışarı çıktığında bakışları Gurur ile ikimizin arasında gidip geliyordu. Sabah evden tertemiz bir şekilde çıkmıştık ama şimdi biraz dağılmıştık, üstelik her yerimizde kan vardı. Annem bizimle ne yapacağını bilmez bir halde kaşlarını çattı. “Yine kimlerle dalaştınız?”
“Bende hiç hasar yok anne.” İçini rahatlatmak için kendi etrafımda dönerek hiç yara almadığımı ona gösterdim. “Sadece ellerimin üstü biraz tahriş oldu, o da iki güne geçer.”
Annem ellerimin üstündeki kızarıklıklara bakınca açık bir yara göremeyince rahatladı. Bakışları Gurur’a kaydığında yeniden endişelenmeye başlamıştı. “Sakin ol kaynana.” Boşanmamıza rağmen Gurur inatla ona kaynana diyerek üzerindeki kanları gösterdi. “Bunlar benim kanım değil.”
Annem sessiz bir kabullenişle başını salladıktan sonra ona evi gösterdi. “Bir misafirin var.”
Gurur bir şey söylemek üzereydi ki annem, “Aslında senin de bir misafirin vardı,” diyerek bakışlarını bana çıkardı. “Aksa buradaydı ama çok kalamadı, onun telefonlarını açmıyormuşsun.” Bunun için haklı sebeplerim vardı.
Gurur kendi misafirinin kim olduğunu soracaktı ki, Ali dışarı çıktı. Bir buçuk yılın ardından ikisi birbirini yeniden görünce hiç kıpırdayamadılar. Ali kapının önünde hareketsiz kalmıştı, Gurur’da bir adımlık uzağımda taş kesilmişti. Kanların lekelediği yüzü kaskatıydı ama yeşil gözlerinde saklayamadığı gizli bir özlem vardı. Ali’ye bakarken onu hoş karşılamak ve bu evden kovmak arasında gidip geliyor gibiydi.
Ali onun karşısında olmaktan hiç rahat değildi, tedirginliğini görebiliyordum. Siyah takım elbisenin içinde gergince dururken suçlu çocuklar gibi ellerini önünde birleştirmişti. Gurur’a karşı işlediği suçun büyüklüğünü bildiğinde mahcubiyeti yüzüne yansıyordu. Melek’in gerçek babasının kim olduğunu Gurur’dan saklamak basit bir şey değildi ama bunun üzerinden çok zaman geçmişti.
“Abi…” diye fısıldayarak öne doğru küçük adımlar attı. “Bir buçuk yıl oldu.” Ondan ayrı kaldığı zamanı suçunun cezası olarak gördüğü için boynunu hafifçe bükerek, “Daha bitmedi mi cezam?” diye sordu.
“Bitmedi.” Gurur soğuk bir sesle konuştuğunda kırgınlığını öfkesiyle maskeleyerek ona bahçe kapısını gösterdi. “Git bir buçuk yıl sonra gel, bakarız duruma.”
“Bir buçuk yıl daha mı?” Ali panikleyerek onunla arasındaki mesafeyi kapatıp Gurur’un ellerine yapıştı. “Abi gözünü seveyim yapma, bir buçuk yıl daha bekleyemem.”
“Dokunma lan bana piç!” Gurur ellerini çekerek bir adım geriye çekildiğinde sinirden çenesini sıkıyordu. “Benden bir şeyler saklayan birine ihtiyacım yok benim!”
“Sana yemin ederim ki bir daha olmayacak.” Ali’nin sesi titrediğinde yalvaran bakışlarını Gurur’dan çekmiyordu. “Tek bir hatamda bana sırtını dönemezsin, benim senden başka kimsem yok, bunu biliyorsun.” Gurur sertçe yutkunduğunda Ali’nin doğru yolda olduğunu anladım.
Gurur çok vicdanlı bir adamdı, eğer Ali onun vicdanına oynarsa bugün bu kapıdan boş dönmezdi. Benim bu düşündüklerimi Ali zaten biliyor gibiydi, ne de olsa ondan daha iyi kimse Gurur’u tanıyamazdı. Dramatik bir ifadeyle kaşlarını büktüğünde derin bir nefes aldı. “Ne gidecek bir kapım var ne de senden başka bir yakınım.”
Bakışlarını kaçırdığında bu konuşmayı yapmak onu gerçekten çok zorluyordu. “Eğer sende beni bırakırsan artık kimsem kalmaz.” Başını kaldırıp Gurur’a baktığında Ali’nin bu hali bir çocuktan farkı yoktu. “Beni affet, tekrarı olmayacak.”
Gurur bir şey söylememek için dudaklarını birbirine bastırıp inadını sürdürdü. Omuzlarını hafifçe dikleştirerek ikinci kez ona çıkış kapısını gösterdi. “Git, Ali.”
Ali’nin bakışları kısa bir an kapıya kaydı, sonra o da inat ederek yere daha sağlam bastı. “Gitmiyorum!”
“Ne demek gitmiyorum lan!” Gurur tam sakinleşir gibi olmuştu ki yeniden sinirlendi. “Bu evde sana yer yok!”
“Senin alanında yer yok.” Bu ayrılık canına tak etmiş olmalı ki Ali’nin de ona karşı birikmiş bir öfkesi vardı. Gurur’u es geçip tam karşımda durdu. “Beni yanında işe alır mısın?”
Gurur hiddetlenerek, “Gebertirim!” dediğinde sırıttım. “Hiçbir şey yapamazsın.” Kimi işe alıp almayacağıma o karışmazdı. “Sen benim evimde yaşıyorsan bende eskiden sana çalışan birini işe alabilirim.” Tam bir şey söyleyecekti ki kaşlarımı çatarak ayakkabımın uzuyla dizine vurdum. “Ayrıca sen kimi gebertiyorsun be, düzgün konuş!”
Dizine çok sert vurduğum için öne eğilip bir küfür savurduğunda Ali’ye döndüm. “Yarın gel iş şartlarını ve maaşını konuşalım.”
“Nisan ve Yalçın’da gelebilir mi?” diye sorduğunda tebessüm ederek başımı salladım. “Onları da işe alıyorum, yarın gelin.” Üçü bu evde kalırsa er veya geç kendilerini Gurur’a affettirirlerdi. Ali zaten bu yüzden yanımda işe girmek istemişti.
Gurur inanamayan gözlerle Ali’ye baktığında sinirden boynundaki damarlar belirginleşmişti. “Eski karımın yanında çalışacak kadar yüzsüz müsün?”
Ali hiç alınganlık yapmadan onun gözlerinin içine bakarak sırıttı. “Dedi, eski karısının evinde yaşayan yüzsüz kişi.” Kahkaha attım.
“Ali senin ecdadına sokarım!”
“Hiçbir şey yapamazsın, artık sana çalışmıyorum.”
Onları kendi haline bırakıp gülerek eve girdim. Ali, Nisan ve Yalçın çok yetenekliydi, onların ekibimde olmasının bana bir zararı olmazdı. Çatı katına çıkmak yerine Seçil’in odasına girdim. Banyo etmem gerekiyordu ama çatı katındaki banyo Gurur’un tarafındaydı. Seçil artık bu evde yaşamadığı için onun banyosunu kullanmamın mahsuru yoktu.
Doğrudan banyoya girip kapıyı kilitledim. Biri içeri destursuzca dalarsa diye tüm tedbirleri alıyordum. Kıyafetlerimi çıkardıktan sonra ılık suyun altına girerek bedenimdeki ter ve kandan arınmaya başladım. Banyo süngerini köpürtüp kendimi yıkarken biraz acele ediyordum çünkü toplantıya çok az kalmıştı. Gurur için olan bir toplantı ondan çok beni geriyordu.
O masada yeterli oy alamazsa o zaman Karun yeniden masadaki yerini almak zorunda kalacaktı. Karun abinin o masada olması beni hep mutlu etmiştir, bununla bir sorunum yoktu. Ancak o artık tüm bu pis işlerin dışında bir hayat sürmek istiyordu, en önemlisi Gurur’u hep burada tutacak tek şey liderlikti. Eğer sorumluluk almazsa yine kaçıp bir yerlere gidebilirdi.
Artık gitmesini istemiyordum. Banyodan çıkıp bedenime bir havlu sardım. Aynanın önünde durup elimle aynadaki buğuyu sildiğimde boynumdaki kolye dikkatimi çekmişti. Bu sarkaç kolyeyi yıllarca takmıştım çünkü bana o çocuğu hatırlatıyordu. Sonat’ın evindeki kırmızı odayı gördükten sonra artık bu kolyeyi takmak istemiyordum.
Bir zamanlar tanıdığım o çocuğun iğrenç bir sapığa dönüştüğünü gördükten sonra bu yakut kolye bendeki değerini yitirmişti. Sarkacı boynumdan çıkartıp klozetin içine attım. Sifonu çektiğimde böylece Sonat defteri benim için gerçek anlamda kapanmıştı.
Seçil artık bu evde yaşamadığı için bu odayı İskender’e vermeyi düşünüyordum. Odayı şu anda kimse kullanmadığı için banyolarımı burada yapıyordum ama İskender taşınırsa banyo için diğer boş odaları kullanacaktım. İskender burayı sever mi, diye etrafıma baktım. Önceki odasından daha büyüktü, üstelik manzarası da güzeldi. Bence o uykucu kısa sürede bu odaya alışırdı.
Seçil’in makyaj masasının önündeki kutuları görünce duraksadım. Mücevher kutusuna benzemiyordu, daha küçüklerdi. Üstelik Seçil, Diyarbakır’a giderken tüm mücevherlerini yanına almıştı. O kutuların dikkatimi çekme nedeni siyah gül deseniydi. Bunlar hep burada mıydı? Daha önce hiç fark etmemiştim. Yüzük kutusu küçüklüğündeki porselen kutunun kapağında siyah gül oymasından gözlerimi alamıyordum.
Seçil’i siyah gülle bağdaştıramadığım için makyaj masasına doğru yürüdüm. Bu evde siyah gül denince herkesin aklına ben gelirdim, bu benim en sevdiğim çiçekti. Masaya yaklaşıp zarif kutuyu elime aldım. Sadece bu kutu bile çok pahalı ve özel üretimmiş gibiydi. Porselen kutunun kapağını açtığımda içindeki siyah kadifeyi gördüm ve tam ortasında duran elmas charmı.
Kolumdaki gümüş bilekliğe bakınca kalbim bir anda hızlanmıştı. Bu bileklik bana Gurur’un hediyesiydi, ondan boşandığımızda bile bunu hiç çıkarmamıştım. Gurur bana bu bilekliği hediye ettiğinde sadece bir charm takılıydı ve o da siyah güldü. Bilekliğime başka charmlar takabileceğimi söylemişti ama buna hiç vaktim olmamıştı. Bu kutunun içinde ise ördek şeklinde elmas bir charm vardı.
Bu charm Gurur’un bana gönderdiği ama Seçil’in çaldığı hediyelerden biriydi. Ali daha önce her özel günümüzde Gurur’un bana bir hediye gönderdiğini ve içlerinde ördek şeklinde elmas bir charm olduğundan bahsetmişti. Nihayet Seçil’in çaldığı hediyeleri bulmuştum. Seçil bu hediyeleri böyle açık bir yere bırakacak biri değildi.
Büyük ihtimalle odası arandığında adamlarım buldukları şeylerin bana ait olduğunu bilmeden buraya bırakmışlardı. Sonat’ın eve kamera yerleştirdiğini öğrenince malikanedeki her odayı arattırmıştım. O olay sayesinde sadece evdeki kameralardan kurtulmamıştım, aynı zamanda hediyelerim de bulunmuştu.
Elmas charmı kutusundan çıkardığımda tebessüm ediyordum. Bilekliğim için Gurur’un seçtiği ikinci charmın bir ördek olması çok ironikti. Diğer cam kutuyu elime aldığımda şeffaf bir kutu olduğu için içindeki kırmızı kadife kumaşı görünüyordu. Kapağını açınca bunda da bir charm olduğunu gördüm ama bu, küçük bir alev şeklindeydi.
Bir yangından kopan küçük bir kıvılcımı andırıyordu. Ördek şeklindeki charm elmastandı, bu da yakuttan. Her ikisi de çok güzel ve eşsizdi. Üçüncü kutu bir kalem kutusunu andırıyordu. İnce ve uzun kutu ahşaptandı fakat siyah gül tasarımına sahipti. Kutuyu açtığımda içinde çıkan sarkaç kolyeyle kıkırdadım. Gurur’un bu zümrüt yeşili kolyeyi kıskançlıktan aldığına çok emindim.
Sonat’ın çocukken verdiği bir kolyeyi takmamdan nefret ediyordu. Bu yüzden bana kendi gözlerinin renginde zümrüt bir sarkaç kolye yaptırmıştı. Kolyeyi kutusundan çıkartıp boynuma taktım. Aynadan kendime baktığımda gümüş zincirin ucunda sarkan yeşil sarkaç boynumda çok güzel duruyordu.
Parmaklarım sarkacın zümrüt taşında gezinirken sık sık gülümsüyordum. Gurur’dan gelen hediyelerin bendeki değeri çok büyük olduğu için bir kez takınca bir daha hiç çıkartamıyordum. İki yıldır taktığım bileklik bunun en büyük kanıtıydı. Ördek ve ateş şeklindeki charmları da bilekliğime takıp bileğimdeki duruşuna baktım. Çok güzellerdi.
Seçil’in tüm bu hediyeleri benden çaldığını düşündükçe sinirleniyordum. O çıyanın bir daha bu eve gelmesine asla izin vermeyecektim. Kurutma makinesiyle saçlarımı kuruttuktan sonra Seçil’in odasından çıktım. Üzerimde bir havlu dışında hiçbir şey olmadığı için kimseye görünmeden hemen çatı katına çıktım.
Odama girdiğimde Gurur’u bulamayınca aradığım fırsatı yakalamıştım. Su seslerine bakılırsa o da banyo yapıyordu. Banyodaki işi bitmeden gardıroptan iç çamaşırlarımı ve bu gece giyeceğim elbiseyi almalıydım. Gardırobum sınırın diğer tarafındaydı, mecburen sınır ihlali yapacaktım. Gurur’a yakalanmadığım sürece sorun olacağını sanmıyordum.
Sınırın diğer tarafına geçip yatak odasına girdim. Bunu yaparken ses çıkarmamak için parmak uçlarımda yürüyordum. Gardırobun kapısını açtığımda çıkan gıcırtıyla nefesimi tuttum. Gardırobumun kapılarındaki menteşeleri yağlatmalıydım. Askıdaki kıyafetlerimi karıştırıp ne giyeceğimi seçmeye çalışırken çok gerilmiştim. Ne zaman gizli saklı bir işe kalkışsam hep böyle oluyordum.
Bir elbise alıp dolabın kapısını kapattım. Tam iç çamaşırlarımın olduğu kapıyı açacaktım ki biri kolumdan tuttuğu gibi beni kendisine çevirdi ve sırtımı dolabın kapısına yasladı. İrkilerek başımı kaldırdığımda Gurur’un hınzır bakışlarıyla karşılaşınca serçe yutkundum. “Benim bölgemde ne işin var, küçük hırsız?”
Islak saçlarından damlayan su tanecikleri nemli yüzünden süzülürken istesem de ona bir cevap veremedim. Bakışlarımı yavaşça aşağıya kaydırdığımda çıplak göğüs kafesiyle karşılaşınca donup kaldım. Belini saran havlu dışında üzerinde hiçbir şey yoktu. Aslında bakarsanız benim de üzerimde bir havlu dışında bir şey yoktu.
“Ben…” Sert göğüs kaslarına bu yakınlıktan bakmak aklımı bulandırdığı için bakışlarımı yüzüne çıkardım. “Hırsızlık yapmıyordum.” Elimde sıkıca tuttuğum elbiseyi ona gösterdim. “Akşamki toplantı için dolaptan bunu aldım.”
Gitmeye yeltendiğimde buna izin vermeyerek elini yan tarafıma bastırarak beni kendi ve dolap arasında sıkıştırdı. “Nereye gittiğini sanıyorsun?” Üzerime eğildiğinde bakışları değişmeye başlamıştı. Yeşil gözlerindeki ifade artık daha yoğun ve daha ilgiliydi.
“Daha önce de söylediğim gibi güzelim.” Boğuk fısıltısı içimi titretirken başını eğip yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Dudağının köşesi büküldüğünde sahiplenircesine gözlerimin içine bakıyordu. “Benim tarafımda olan benimdir.” Gözlerimi belerttiğimde dudaklarında pis bir sırıtış belirdi. “Benim bölgemdeysen sende artık benimsin.” Anlamadım?
“Gurur saçmalama!” Onu iterek hemen kendi bölgeme koştuğumda gülen sesini duymak bana hiç yardımcı olmuyordu. Beni ne kadar çok korkuttuğunu gördüğü için gülüşü bile çok keyifliydi. “Bu ilk uyarıydı ve aynı zamanda son. Bir daha seni kendi bölgemde görürsem bu kadar kolay kurtulamazsın.” Bir daha ölsem bile onun tarafına geçmeyecektim!
Kendi bölgeme geçip kısa sürede hazırlanmıştım. Tüm hazırlığım bitmişti ama Gurur görünürlerde yoktu. Mutfakta telefonla konuşuyor olmalı ki sesi geliyordu. Boy aynasının karşısına geçip bir bütün olarak kendime baktığımda gördüklerimi beğenmiştim. “Farah hazırsan çıkalım.”
Gurur’un sesini duyduğumda yavaşça arkamı döndüm. Telefonu cebine koyarak sınır çizgisine doğru yürürken, “Geç kalı-” demişti ki beni görünce cümlesinin devamını getiremedi.
Adımları yerdeki beyaz çizgiye üç adım kala durduğunda gözlerini benden alamıyordu. Üzerimdeki saten elbisenin kumaşı siyahtan çok, gece yarısı gibi parlıyordu. İncecik askıları olan elbisenin dökümlü yakası köprücük kemiklerimi ortaya çıkartıyordu. Gurur’un gözleri ince boynumdan köprücük kemiklerime kaydığında aklında neler canlanıyorsa dudaklarını sımsıkı birbirine bastırmıştı.
Gözlerindeki o hayranlık duygusuyla bakışlarını biraz aşağıya indirdi. İnce belimi sıkıca kavrayan kumaş, kalçalarımın kıvrımını takip ederek aşağıya doğru zarif pilelerle akıyordu. Attığım her adımla elbisenin yumuşak kumaşı dalgalanıp bacaklarıma serinlik katıyordu. Sol bacağımda başlayan yırtmacı çok cesurdu.
Yırtmacın derinliğiyle Gurur’un kaşları çatılmıştı ama bu konuda tek kelime etmedi. Bir şeyler söylemek istediyse bile artık bana karışmaya hakkı olmadığını anlayıp susmuştu. Dilinin ucuna kadar gelen kelimeleri daha fazla içinde tutamayıp tam konuşacaktı ki bileğimdeki bilekliği gördü. Bilekliğime taktığım charmları görmesiyle çatık kaşları düzelmişti.
Boşanmamıza rağmen onun hediyesi olan charmları bilekliğime takmam çok hoşuna gitmişti. Değişen yüz ifadesinde bunu anlayabiliyordum. Bakışlarını yüzüme kaydırıp bir şey söylemek için dudaklarını aralamıştı ki, bu seferde boynumdaki sarkaç kolyeyi fark etti. Az önce elbisemi incelerken kolyeyi gözden kaçırdığını saklayamıyordu.
Şimdi ise gizleyemediği bir tebessümle gözleriyle aynı renkte olan zümrüt sarkaca bakıyordu. Sadece bu bile ona Sonat’ın devrinin kapandığını ve yeniden onun zamanının başladığını düşündürüyor olmalıydı. “Farah...” Nihayet sesini bulup bir şeyler söyleyebildi ama söylediği tek şey adım olmuştu.
Devamında bir şey söylemesini bekledim ama nutku tutulmuş gibi soluksuz bir şekilde beni izlerken konuşamıyordu. “Nasıl olmuşum?” diyerek ona üzerimdeki elbiseyi gösterdim. “Sence bu elbiseyle gecenin en güzel kadını ben olur muydum?”
Dudaklarında firar eden gülüşüne engel olamadığında gözlerinin içi ışıldıyordu. “O masadaki tek kadının sen olduğunu düşünürsek her şekilde oradaki en güzel kadın sen olacaksın.”
“Ya orada birçok kadın olsaydı?”
“Ama yok.”
“Bir kadına iltifat etmeyi hiç bilmiyorsun, değil mi?”
Derdimin ne olduğunu anlamadığı için şaşkınca bana bakıyordu. “Yavrum sen zaten en güzelisin, bunun bir üstü yok ki daha ne diyeyim ben sana?” Nabzım bir anda hızlanmıştı.
Gülümsedim. “İşte bu iyi bir iltifattı.”
Göz devirir gibi bir hareket yaptığında alaycı bakışları beni aptal olmakla suçlar gibiydi. “İltifat değildi, gerçekler.” Sözcükler dudaklarında basitçe dökülebilirdi ama anlamı derindi. “Ben iltifat etmekten anlamam el kızı, ne görürsem onu söylerim.”
Başımı hafifçe omzuma doğru eğdiğimde ona olan cilveli bakışlarım ve gülümseyişimde gizli bir flört vardı. “Sen o zaman hep gördüklerini söyle el oğlu.” Adeta süzülürcesine kapıya doğru yürüdüğümde arkamda oflar gibi bir ses çıkardı. “Ölünür ulan, cilvene nazına ayrı ayrı ölünür!” Bunu duymayacağımı düşündüğü kısık bir sesle söylemişti ama duymuştum.
Yine merdiveni kendi sınırımız içinde inip malikaneden birlikte çıkmıştık. Tüm adamlarımız bizi hazır bir şekilde bizi beklediği için hiç vakit kaybetmeden araçlarımıza geçtik. İki farklı konvoy şeklinde malikaneden ayrılmıştık. Bu akşam arabayı kendim kullanmak istediğim için şoförü saf dışı bırakmıştım. Önde bana eskortluk eden araçları takip ederken yan koltukta Zaza oturuyordu.
Arabadaki sessizliği çok sıkıcı bulduğum için bir sohbet konusu açtım. “Barbaros’a gerçekten tüm o şeyleri yaptın mı?” Neyden bahsettiğimi anlamadı ama Barbaros’un adını duymak bile yüzünde küfür gibi bir ifadenin oluşmasına neden olmuştu. “Askeriyede görevini kötüye kullanıp ona eziyet ettin mi?”
“Sen o piçin söylediklerine ne bakıyorsun?” Yolu kontrol edip kısa bir anlığına ona baktığımda tüm keyfi kaçmış olmalı ki artık bakışları daha sertti. “Oradaki her asker bana emanet edilen bir vatan evladıydı, kimseyi kayırmaksızın emrim altındaki herkese eşit davrandım.”
“Onu sürekli karargâhın etrafında koşturduğunu söyledi.”
“Karakolda yatmaktan çok hantallaşmıştı, o egzersizler operasyonlarda daha çevik ve hızlı olmasını sağlamak içindi.” Barbaros konusunda görevini kötüye kullanmadığına emin bir şekilde omuz silkti. “Onu çalıştırarak aslında ona iyilik yapıyordum.”
“Rehin alındığında keyfi bir şekilde onu kurtarmaya geç geldiğini düşünüyor.”
“Keyfi değildi!” Barbaros’a böyle düşündürmüş olsa da sıkkın bir ifadeyle başını iki yana salladı. “Bir askerin keyfi şekilde hareket etmesi mümkün değil, orada herkesin uyması gereken ciddi bir disiplin var. Barbaros’un tutulduğu yeri bulmamız zaman aldı. O güzergahın haritasını çıkartıp tehlikeli ve güvenli bölgeleri tespit etmemiz ve saldırı planını oluşturmamız hemen olacak şeyler değildi.”
Nefesini sesli bir şekilde verdiğinde dizinin üzerinde duran elini sıktığını gördüm. “Barbaros benmerkezci piçin tekiydi, bende dahil olmak üzere ekibimdeki kimse ondan hoşlanmazdı. Ancak hepimiz duygularımızı işimize katmayacak profesyonel askerlerdik, o piçi kurtarmak için gecemizi gündüzümüze katmıştık.” Demek işin iç yüzü buydu ama Barbaros’a farklı şekilde lanse ettirmişti.
“Ona hücre cezası verip aç bıraktığınla ilgili şeylere ne diyorsun?”
“Farah o herif hiç akıllanmıyordu. Parasına güvenip herkesi satın alabileceğini düşünüyordu.” O günleri hatırlamak bile onu sinirlendirdiği için konuşurken sık sık çenesini sıkıyordu. “Benden kurtulmak için üstlerime rüşvet teklif edip duruyormuş. Cezayı veren onlardı, ben sadece bana verilen emri yerine getiriyordum.”
“Onu kurtardığınızda yaralı bir şekilde revirdeymiş ve sen tedavisi bile bitmeden onu revirden çıkartıp postallarını sildirmişsin.”
“Çünkü oradaki sağlıkçılara kölesiymiş gibi davranıyordu! Oradaki herkes işini yapıyor, kimse Barbaros’un özel uşağı değil. O gün oraya sağlık durumunun nasıl olduğuna bakmak için gitmiştim.” O güne dair anıları hatırlarken kaşları hep çatıktı. “Serumunu değiştiren hemşireye olan tavrı çok aşağılayıcıydı. Bunu görünce çok sinirlendim.”
“Aşağılamanın nasıl hissettirdiğini ona da tattırmak için postallarımı ona sildirmiştim.” Barbaros’un o anki tepkisini ve yüz ifadesi zihninde canlanmış olmalı ki güldü. “Yaptığım şey ders niteliğinde olduğu için buna görevi kötüye kullanmak diyemeyiz.”
“Sonra ne oldu?”
“O erkek orospusu her şeyi ona duyduğum nefretten yaptığıma çok emin olduğu için beni işimden etti. Böylece askeriyede başlayan bir çekişme sürüp gitti.” Yüzünü buruşturarak başını koltuğun başlığına yasladı. “Herif dokuz canlı, ölmek bilmiyor.”
Kahkaha attığımda bunun onu kızdırdığını biliyordum ama gülmeden duramadım. “Eminim ona sorsak o da aynı şeyleri senin için söyler.” Birbirlerine yapmadıkları şey kalmamıştı ama ikisi de hâlâ hayattaydı.
Zaza’yla konuşurken yol nasıl bitti, hiç anlamamıştım. Gurur’la aynı anda buraya gelmiştik. Arabalardan indiğimizde Barbaros’a ait araçlarda yolun diğer ucunda görülmüştü. Sadece birkaç dakika içinde onun adamları da tüm araçları yolun bir tarafına çekmişlerdi. Barbaros arabasından inip bize doğru yürüdüğünde Zaza’nın eli yine refleksle beline gitmişti.
Hemen elini tutup ikaz dolu bakışlarımı ona çıkardım. “Bu adamı görünce şu öldürme refleksinden kurtulmanın bir yolunu bul.”
Dik dik Barbaros’a bakarken dişlerini sıktı. “Onu öldürürsem ona duyduğum öldürme refleksinden de kurtulacağıma söz veriyorum.”
Barbaros yanımıza geldiğinde Zaza’nın ona attığı düşmanca bakışları görünce dudağının kenarı yavaşça yana doğru kıvrıldı. “Beni her gördüğünde böyle aşkla bakmana bayılıyorum, Zahide.”
Zaza elini sıktığında o yumruğu Barbaros’un suratına geçirmemek için adeta kendiyle mücadele ediyordu. “Belki o masada Farah’a bir yararın dokunur diye son zamanlarda seni görmezden geliyorum ama sen yine de fazla rahatlama.”
Ayartıcı gözlerle baştan ayağa Zaza’yı süzerken sadece bu bakışlarıyla bile onu ne denli kızdırdığını iyi biliyordu. “Beni bilirsin sevgilim, hep rahatıma düşkün bir adamımdır.”
“Adam derken? Bundan emin miyiz?” Zaza artık Barbaros’un sürekli ona sevgilim demesini umursamıyordu bile. Ezici bir ifadeyle Barbaros’un gözlerinin içine baktığında sadece bakışlarıyla onu aşağılıyordu. “Sen kendinde bir gram adamlık buluyorsan sorun yok, deliye her gün bayram.”
Barbaros onun sözlerini hiç üstüne almadan Gurur’a bakıp güldü. “Deli dedi, sanırım son söyledikleri sanaydı.”
“Siktir git lan.” Gurur ikisinin tartışmasında yer almamak için sırtını dönüp gökdelene doğru yürüdü. “Sandıkları gibi deliye her gün bayram değil, ayrıca o lafı sana söyledi! Gönül meselene beni karıştırma.”
“Gönül meselesi mi?” Barbaros onun arkasında şaşkınca bakarken işaret parmağıyla Zaza’yı gösteriyordu. “Kadınlıkla alakası olmayan bu ölüm makinesiyle bir gönül meselem olamaz!”
“Mümkünse olmasın.” Her an eğilip yere kusacakmış gibi Zaza’nın yüzünde tiksintiyi andıran bir ifade vardı. “Senin gibi biri tarafından sevilmekten daha iğrenç bir şey olmazdı.” Bunun düşüncesiyle bile midesinin gerçekten bulanmasıyla hayrete düşmüştüm.
Yediği her şey ağzına gelmiş olmalı ki öğürerek hemen elini dudaklarına kapattı. Bunu görmek Barbaros’u hiç etkilemez hatta her zamanki gibi birkaç alaycı sözle gülüp geçer, diye düşünmüştüm. Ancak hiç de öyle olmadı. Zaza’nın yalansız bir şekilde ondan midesinin bulandığını görünce kaskatı kesilmişti. Bu onun için hayatının en ağır darbesiymiş gibi değişen yüzünü ve sararan tenini gördüm.
Gözlerini dahi kırpmadan Zaza’nın ağzını kapatan eline bakıyordu. Boğazı düğümlenmiş gibi birkaç kez yutkunduğunda nefes almakta güçlük çektiği anlaşılıyordu. “Benden…” Sesi neredeyse fısıldar gibi çıktığında omuzları hafifçe düşmüştü. “Miden mi bulanıyor?”
Zaza elini ağzından çektiğinde boğazına kadar gelen kusma hissini bastırmak için birkaç kez derin derin nefesler aldı. Barbaros’un bu tepkisine bir anlam veremediği için gözlerini devirdi. “Bunu daha yeni mi, anlıyorsun?”
Barbaros onu izlerken tek kelime edememişti. Belki de ilk kez onu bu kadar hüzünlü görüyordum. O şen şakrak mizacından eser kalmamıştı. Bir süre daha Zaza’yı izledi ama daha sonra bakışlarını ondan çekerek gökdelene doğru yürüdü. Kuzenim anlamaz gözlerle onun arkasından bakarken, “Neyi var bunun?” diye sordu. Fakat fazla üzerinde durmadan diğer kuzenlerimin yanına gitti.
Barbaros, Zaza’dan hoşlanıyor olabilir miydi?
Bu tür toplantılarda hiçbir lider içeriye adamlarını almadığı için tek başıma Barbaros’un peşinden gittim. Bugünkü toplantı için seçtiğimiz tarafsız bölge bir gökdelenin en üst katındaki bir restorandı. Barbaros’la birlikte içeri girdiğimizde Gurur asansörün yanında bizi bekliyordu. Hepimiz asansöre binip buradaki en yüksek kata bastığımızda sırtımı asansörün duvarına yasladım.
Gurur omzunun üzerinden Barbaros’un durgun ve düşüncelere dalmış yüzüne baktı. “Neyin var senin?”
“Hiçbir şey.” Barbaros iç çektiğinde dudaklarında beliren sahte gülüşü bile fazla hüzünlüydü. “Benim hiçbir şeyim yok ve hiç olmuyor.” Bu sözler birinin sahip olamadığı şeylere duyduğu özlemi çağrıştırıyordu.
Gurur onun bu sözlerini anlamadığı için bakışlarını bana çıkartıp bir yanıt bekledi. “Zaza’nın ondan midesinin bulandığını öğrenince bu hale geldi.”
Gözlerini hafifçe büyüttüğünde şaşkınca bana bakıyordu. “Bunu zaten bilmiyor muydu?”
“Belki de biliyordu ama gerçekliğine inanmak istememiş olabilir.”
“Ne bekliyordu ki?” Barbaros’un karakterini düşününce bir an Gurur bile yüzünü buruşturacak gibi olmuştu ama bunu yapmadı. “Sen kalk kızın gözünün önünde her gün biriyle seviş, sonra senden midesi bulanıyor diye triplere gir. Salak mı, bu herif?”
Gülmemeye çalışarak başımı salladım. “Bence evet.”
Barbaros’un küfreden sesini duyduğumuzda onun buradaki varlığını hatırlayıp ona döndük. Kızgın gözlerle ikimize bakarken gözlerinde adeta kıvılcımlar çıkıyordu. “Ben burada yokmuşum gibi konuşmayı bırakın!”
Asansörün kapıları açılınca üçümüz indik. Canlı ışıkların aydınlattığı koridordan geçip terasa çıktığımızda gökdelenin bu tarafını dışarıdaki herkese kapatmışlardı. Üstü kapalı bir terastı, küçük sarı neon ışıkları da bir ateşböceği güzelliğindeydi. Terasın tam ortasında on bir kişilik yuvarlak bir masa vardı.
Masada bir tek Sonat eksikti, eminim o da birazdan gelirdi. Tüm gözler üzerimize döndüğünde artık bu bakışlara alışık olduğumdan eskisi gibi gerilmiyordum. Asaf’ın yanındaki boş koltuğuma geçtiğimde Gurur diğer tarafımdaki koltuğa oturmuştu. Barbaros’ta keyifsiz bir şekilde onun yanına…
Bizim gelişimizle masamıza yaklaşan garsonlar bizimde içecek siparişlerimizi almıştı. Gurur’la henüz akşam yemeğini yememiştik ama ikimizde yemekle ilgili herhangi bir şey sipariş etmemiştik. “Geç kaldın.” Duha bileğindeki saati bana gösterdiğinde siyah gözlerindeki o öfke az kalsın beni güldürecekti. “Her toplantıda seni mi bekleyeceğiz?”
“Gurur ve Barbaros’ta geç kaldı, üstelik Sonat daha gelmedi bile.” Bıyık altında gülerek Tunus’un gergin ama yakışıklı suratına bakıyordum. “Özellikle beni suçlamanın bir nedeni var mı?” O nedeni çok iyi biliyordum, Kalender beyciği bu masada olmadığı için sinirliydi.
Duha başını çevirip ölümcül gözlerle Gurur’a baktığında onun bu bakışları Gurur’u güldürdü. “Evleriniz, şirketleriniz hatta her bir bokunuz karşı karşıya lan. Karun’u her yerde görüyorsun, bu masada da olmayıversin.”
Duha kaşlarını çattığında elindeki kadehi kıracakmış gibi sıkıyordu. “Karun olmayınca bu siktiğim toplantılar nasıl geçecek!” Yüzünü buruşturarak başta biz olmak üzere masadaki her lidere sırasıyla baktı. “Sizler çok sıkıcısınız, daha şimdiden daraldım.”
“Sakinleş, Tunus yoksa yine kalp krizi geçireceksin.” Duha’nın bu hali herkesin komiğine gittiği için Asaf bile sesli gülerek bakışlarını ona çıkardı. “Karın bu sefer sana uyan bir kalbi nerede bulsun?”
Gurur o kalbin nasıl bulunduğunu ve kimden alındığını tam söyleyecekti ki Duha, “Zürriyetini sikerim!” diyerek onu susturdu. “Karun’un yerini aldığın için sana zaten ayar oldum, sakın bu gece canımı sıkacak bir şey söyleme!”
Gurur yüksek sesle güldüğünde ne kadar eğlendiğini saklayamıyordu. “Şu enerjini ortağının düğününe saklamaya ne dersin?” Karun’un yaklaşan düğününü ona hatırlatıp Duha’yı biraz sakinleştirmeye çalıştı. “Düğünde birikmiş tüm hararetini atarsın.”
“Gitmeyeceğim o itin düğününe.” Duha kararlı bir şekilde çenesini dikleştirdiğinde Karun’a da çok kızgın olduğunu saklamıyordu. “Liderlikten çekilip beni sizin gibi piçlerle bu masada tek başına bıraktı, bir de onun düğününe mi, gideceğim? Siktirsin oradan!” Masadaki herkes gülmeye başladı. Duha ve Karun birbirinden hiç ayrılmadığı için onun bu tepkisi bizi hiç şaşırtmıyordu.
“O düğüne gideceğini biliyoruz,” dedi Emin. “Sağdıcı sensin.”
“Kendine başka bir sağdıç bulsun.” Duha tripli bir sesle konuşarak viskisinden sert yudumlar aldı. “Tabii benim gibi iyi bir sağdıç bulamaz o ayrı bir konu.” Telefonu çaldığında çıkartıp ekrana baktı. Kim aradıysa yine sinirlenerek bir küfür savurdu. “Bir de arıyor piç!” Anlaşılan onu arayan Karun’du.
Karun liderlikten çekildiğinden beri Duha onun telefonlarını açmıyor olmalı ki Gurur gülmemek için yanaklarının içini ısırdı. “Daha nereye kadar onun telefonlarını açmayacaksın?”
“Seni siktir edip bu masaya geri dönene kadar.” Yani hiçbir zaman. Karun üst üste arayınca Duha gözlerimizin önünde onu engelledi. Masada kahkahalar havada uçuşuyordu. Duha sevgilisine trip atar gibi davrandığının farkında değildi.
Korkut bakışlarını bana diktiğinde canımı sıkmak için fazla beklememişti. “Duyduğuma göre Sonat’tan ayrılmışsın, hemen sonra da onun mekanlarını taratmışsın.”
Özel hayatımı sohbet konusu yaparak beni gereceğini düşünüp güldü. “Aşıkların kavgası için sence de ölçüyü biraz kaçırmadın mı?”
“Şimdi böyle mi, oynuyoruz?” Görmek istediği tepkilerin birini bile vermeden sakinliğimi korudum. “Özel hayatımızda yaptıklarımızı bu masaya yatırıyorsak…” Gözlerinin en derinine bakıp sırıttım. “O zaman biraz da senin yaptıklarını konuşalım.”
“Özel hayatımda saklayacağım veya utanacağım bir şey yok.” Bunları söylerken rahat görünmeye çalışıyordu ama sesindeki o ince tını stresli olduğunu ele veriyordu.
“Herkesin sadece kendine sakladığı bir şeyleri vardır, Hanzede.” Ona soyadıyla hitap ettiğimde sesim sakin ve ölçülüydü. “Utanç ise olaylara bakış açına göre değişir. Mesela ben bir otel odasında grup seks yaparken polis baskınına uğrasaydım çok utanırdım.” Bir anda onu ifşalayarak göz kırptım. “Ama sen utanmazsın.”
Korkut’un yüzünün aldığı şekli görünce Gurur’un dudakları yavaşça kıvrılmıştı. Korkut kadehini sıkıp bana ölümcül bakışlarını atmak dışında hiçbir şey söylemedi. Terasın kapısı yeniden açıldığında Sonat’ı görünce tüm keyfim kaçmıştı ama bunu masadakilerden gizledim. O kapıdan girdiği andan itibaren gözleri bir tek beni görmeye başlamıştı.
Her adımla aramızdaki mesafeyi biraz daha kapatırken bize dair hâlâ bir umut varmış gibi bakışlarını dost canlısı çıkarmaya çalışıyordu. Bu adamın kafası farklı çalıştığı için biz diye bir şeyin kalmadığını anlamıyordu. Onu son görmemin üzerinde bayağı zaman geçtiği için kolundaki alçı çıkmıştı. Arsızca bana bakıp durması canımı çok sıkıyordu.
Ben ne yaptıysam bunu açık bir şekilde yapmıştım. Onun mekanlarını taratanın ben olduğumu kimseden saklamamıştım. Ancak Sonat öfkesini dindirmek için beni parmaklıkların ardına göndermeye çalışırken çok sinsice davranmıştı. Boynumdaki yeşil sarkacı görünce kaşları çatıldı, adımları bir an duraksar gibi olmuştu.
Yıllardır boynumda görmeye alışık olduğu o yakut sarkacın yerini başka bir sarkaca bıraktığını görmek onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Sarkacın yeşil rengine bakınca ölümcül bakışları Gurur’da durdu. Artık onun değil, Gurur’un sarkacını taktığımı anlamıştı. Sonat’ın yaşadığı hayal kırıklığı ve öfke Gurur’u çok eğlendiriyordu.
Sonat kendini toparlamaya çalışarak derin derin nefesler aldı. Masadakilere küçük bir selam vererek Leonard’ın yanındaki yerine oturmuştu. Garsonlar içeceklerimizi getirdikten sonra masadan ayrıldılar. Oylamaya başlamadan önce gündemimizde olan sorunları halletmeliydik.
Ragıp bardağındaki suyla boğazını ıslattıktan sonra açılışı yaptı. “Son iki haftadır bölgelerimizde düzenimizi bozmaya çalışan grupların ortaya çıktığını biliyorsunuz.” İhtiyatlı gözlerini sırasıyla masadakilerin üzerinde gezdirerek, “Hepiniz bunun farkındasınız, değil mi?” diye sordu.
Terastaki hava ağırlaşırken Leonard’ın başını hafifçe salladığını gördüm. “O küçük gruplar ilk benim bölgemde görülmeye başladı.”
“Benimkinde de,” diyen Devrim’in yüz ifadesi sıkkındı. Sinek küçük olabilirdi ama mide bulandırırdı.
“İki gün önce benim bölgemde de göründüler.” Aynı sorunu Asaf’ta yaşamış olmalı ki son zamanlarda yaşananlardan hiç memnun olmadığını saklamadı. “Profesyonel eğitim almamış basit sokak serserileri ama her bölgeye dadanıp can sıkmayı iyi biliyorlar.”
Bu haydutlar benim bölgemde de ortaya çıktıkları için bunun masadakilerin işi olduğunu düşünmüştüm. Ancak iki hafta içinde diğer liderlerde aynı sorunu yaşamaya başlamıştı. “Onların kim olduğunu biliyor musunuz?” diye sordum.
O çete belli bir sayıda oluşmuyordu, aynı anda birkaç bölgede görünecek kadar sayıları fazlaydı. Tek yaptıkları sorun çıkarmaktı, bunu yaparken masum insanlara verdikleri zararlar hiç umurlarında olmuyordu. Ansızın bize ait olan bir mekânda ortaya çıkıp sağa sola ateş ediyorlardı. Hepsi kılık değiştirmekte ve içeriye gizlice bir şey sokmakta çok iyiydi.
Mekândaki uygun yerleri tespit edip bazen patlayıcı yerleştiriyorlardı bazense içeri girer girmez doğrudan ateş ederek emniyetin tüm dikkatini üzerimize çekiyorlardı. Aslına bakarsak bir avuç korkaklardı çünkü saldırdıkları mekanların hepsi güvenliğin en az olduğu küçük işletmelerdi. Küçük bir butiğe girip oradaki müşterilere kurşun sıkmak kimseyi daha korkulan yapmazdı.
İki yüz metre karelik bir lokantada yemek yiyen insanlara ateş etmek onları daha cesur yapmıyordu. Hiçbir zaman adamlarımızın olduğu mekanlara uğramazlardı çünkü başlarına gelecekleri iyi biliyorlardı. Bir meydan okuma vardı ama doğrudan karşımıza çıkacak yürekleri yoktu.
“Bu işin arkasındaki isim, Sadri.” Gurur gereken bilgiye hepimizden önce ulaştığını açık ederek viskiden bir yudum aldı ama tadını sevmemiş olmalı ki onu masaya bıraktı. Onun en sevdiği alkol türü rakıydı.
Leonard’a baktığında tüm bunların onun yüzünden yaşandığını herkese düşündürmeye başladı. “Masadaki yerini sana devretmesi için Sadri’yi zorladın, o ihtiyarın parayı alıp sessizce köşesinde oturacağını mı sandın?”
Leonard’ın kaşları çatıldığında tüm dikkati Gurur’a yönelmişti. “Bunun Sadri’nin işi olduğuna emin misin?”
“Adamlarım bana yanlış bilgi getirmez, Salazar.” Gurur aldığı istihbaratın doğruluğundan hiç şüphe duymadan koltuğuna yaslandı. “Sadri masadaki yerinden olunca tüm düzeni bozmayı kafasına koydu. Şu zamana kadarki sessizliği bile aslında bir hazırlık içinde olduğunun kanıtıydı.”
Gurur’la daha önce bu konu hakkında istişare etmiş olmalılar ki Barbaros’ta onu destekleyen şeyler söyledi. “Sadri uzun zamandır adam topluyor.”
Leonard küçümseyici bir sesle konuştuğunda Sadri’yi bir tehdit olarak görmüyordu. “Topladığı o sokak serserileriyle bu düzeni bozacağını düşünmesi çok komik.”
“Komik veya değil.” Gurur bir anda masanın yargıcı görevini üstlenerek ikaz dolu bakışlarını Leonard’a kenetledi. “Küçümsediğin o sokak serserilerinin her saldırısında masum insanlar ölüyor. Sadri’nin düzene kafa kaldırmasının nedeni sensin, onu bulup ortadan kaldırmak sana düşüyor.”
Gurur henüz liderliğini bile tescillendirmemişti ama herkesten onaylayan mırıltılar çıkmıştı. Masada işler böyle yürürdü, sorunun zemininde kim varsa tüm sorumluluğu o almalıydı. Tüm bunların sebebi Leonard olduğu için düzeni korumak için gereken her şeyi yapmalıydı.
“Şimdi gelelim bir diğer soruna.” Leonard tüm okları bana yönlendirerek gözlerimin içine bakıp ağır bir sesle konuştu. “Geçen ay bölge ihlali yapıldı.”
Bunları söylerken bana bakmasıyla masadaki gözler üzerime kenetlenmişti. Alkolsüz kokteylimden biraz içtikten sonra sakince Leonard’a bakıyordum. “Devrilerim çizgiyi geçmedi.”
Saldırgan bir tutumla, “Benimkiler geçtiğini gördü,” dediğinde tek istediği bana karşı kullanacak güçlü bir kozdu.
“Senin adamların şizofren olmalı, sana tavsiyem hepsini tedavi ettirmen.” Soğukkanlılığımı koruyarak rahat tavrımdan ödün vermedim. “Adamların çok şey görüyorlar ama çoğu bir hayalden ibaret.”
“Adamlarım devriyedeyken gözlerini açık tutarlar.”
“Bölge ihlali tartışmaya açık bir konu değil.” Ragıp ona arka çıkarak eliyle masaya birkaç kez vurdu. “İlkine aşıkların kavgası veya hata diyebiliriz.” Bunları söylerken bana Sonat’ı göstererek onun mekanlarını taratmama değinmişti. “Ancak ikinci ihlal tercihtir ve bunun ağır sonuçları olur.”
“Peki, o sonuçlar nedir, Ragıp?” Beni aydınlatmasını ister gibi gülümsedim. “Bölge ihlali yapıldığında sence cezası ne olmalı?”
“Ölüm!” derken gözlerini dahi kırpmıyordu, üstelik elini masaya vurmuştu. “Bunun tek cezası ölüm, bunu herkes bilir.”
“Şu eline sahip çık!” Koltuğumda dikleştiğimde terasa çöken gergin hava, bakışlarımla Ragıp’a yaşattığım gerginlikten daha fazla değildi.
“Yemek diye önüne yürek mi indirdiler? Karşıma geçip elini masaya vuracak cesareti kendinden nerede buluyorsun?” Kaşlarımı çatıp yumruğumu masaya sertçe geçirdiğimde herkesin önünde duran kadehler hafifçe titremişti. “Bir top kefen hoşuna gitmiyorsa haddini bileceksin!”
Nihayet aradığı fırsat Leonard’ın ayağına gelmiş gibi, “Bu masada bir bölge liderini tehdit etme cüretinde mi, bulunuyorsun?” diye sordu. Bu sözleri söyleme şekli diğerlerini dolduruşa getirmek ister gibi kışkırtıcıydı.
“Bu masada olsun veya olmasın.” Dudaklarımdan çıkan her sözcük içimde taşan cesareti vurgularken burada korkan değil, korkulan isimlerden biriydim. “Birinin tek taraflı sözleriyle beni yargılamaya kalkışan herkese gereğini yapmaktan çekinmem.”
İşaret parmağımı kokteyl kadehimin geniş ağzında gezdirirken sert bakışlarımı yeniden Ragıp’a çıkardım. “Adamlarımın Leonard’ın bölgesini ihlal ettiğine dair bir kanıtın var mı?” Konuşmak için tam ağzını açmıştı ki, “Onun altı boş sözleri dışında?” diyerek buz gibi bakışlarımı ona kenetledim.
Bir süre düşündü ama Leonard’ın sözleri dışında elinde hiçbir kanıt olmadığını anlayınca, “Hayır,” dedi. Parmağım kadehin üzerinde durdu. Demek hayır?
“Yeter.” Leonard kanıtsız hiçbir şey yapamayacağını anlayınca konuyu kapatmaya çalışarak beni susturmak istedi. “Sıradaki şeye geçelim.”
“Tabii.” Gülümseyerek başımı sallayıp, “Ama öncesinde…” dedim ve çevik bir hareketle Gurur’un belindeki silahı alıp emniyetini açtım. Silahı Ragıp’a doğrultup kimsenin müdahale etmesine izin vermeden tetiğe bastım. “Önce küçük bir hesabı kapatmalıyım!”
Ragıp’ı kolunda vurmamla diğer liderler bir hışımla ayağa kalkmıştı. Hep bir ağızdan, “Burası tarafsız bölge!” dediklerinde kükrer gibi çıkan sesleri birbirine karışıyordu. “Masada silahlar patlamaz, bunu daha önce hiçbir lider yapmaya cüret etmedi!”
“Demek ki her şeyin bir ilki varmış.” Hemen sağımda çıkan keyifli sesle başımı çevirdiğimde Gurur’u gördüm. Masaya oturduğundan beri çok az konuşması dikkatimden kaçmamıştı. Sanki bu geceki amacı öne çıkmak değildi, benim bu masadaki duruşumu, tavrımı ve söylemlerimi görmekti.
Şu ana kadar gözlemlediği her şey çok hoşuna gitmiş olmalı ki dudaklarının kıyısında can alıcı bir gülümseme vardı. Çatı katında gördüğü ve bu masada oturan kadının birbirinden çok farklı olduğunu artık anlamıştı. Her iki ruh halimi de fazla büyüleyici bulmuş olmalı ki yeşil gözlerindeki o tutkulu ifade derimin altını ısıtıyordu.
Ne zaman acımasız birine dönüşsem Gurur’un aklında müstehcen şeyler belirirdi. Öyle anlarda bana attığı şehvet dolu bakışlardan bunu anlardım, tıpkı şu anda da olduğu gibi. Acımasız tarafımı ortaya çıkartmam tuhaf bir şekilde onu tahrik ediyordu.
Leonard hiddetlenerek, “Hadsiz!” diye bağırdığında oturduğum yerde laubali gözlerle onu izliyordum. Bu masada ayağa kalkmayan tek kişi Gurur, Asaf, Barbaros ve Duha’ydı. Diğerleri Ragıp’ı vurduğum an celallenerek yerlerinden fırlamışlardı.
Devran’ın yüzü şalgam gibi kızardığında sinirden sıktığı dişlerini gıcırdatıp duruyordu. “Yanındaki şu akıl hastası bile daha önce tarafsız bir bölgede bizden birine kurşun sıkmadı!”
“Canın çektiyse…” Gurur elimdeki silahı alıp sırıtarak Devran’a doğrulttu. “Bunu hemen şimdi yapabilirim.”
“İkinizde kesin şunu!” Emin’in delici bakışları Gurur’dan kayıp bende durduğunda yumruklarını sıkmaktan parmak boğumları beyazlaşmıştı. “Çiğnenmemesi gereken en önemli kuralı çiğnedin, bu masada men edileceksin!”
“Zırvalık!” dediğimde Gurur’un güldüğünü duydum ama dikkatim dağılmasın diye onun olduğu tarafa bakmadım. “Beni masadan çıkartmaya senin yüreğin yetmez, Kıratlı.”
“Herkes bir sakin olsun.” Asaf her birine bakarak oturmaları için onlara koltuklarını gösterdi. “Haraf sebepsiz yere böyle önemli bir kuralı çiğneyecek biri değil.”
“Ben aslında bu masada bilirkişi olduğunu iddia eden Ragıp’ın tavsiyelerini dinledim,” diyerek onları şaşırttım. “En son bölge ihlalinden bahsetmiyor muyduk?” Çantamdaki telefonu çıkarttım.
Farklı tarihlerde çekilen iki fotoğrafı açıp telefonu masaya bıraktım. Hemen ardından telefonu masanın diğer ucuna iterek Ragıp’ın acı çeken suratına baktım. “Kendin gör.”
Yan yana duran o fotoğrafların saati ve tarihleri orada görünüyordu. İki fotoğrafta da Ragıp’ın benim bölgemdeki görüntüleri vardı. Liderler telefonun üzerine eğilip baktığında yüz ifadelerindeki değişim görülmeye değerdi. Ragıp kanayan koluna baskı uyguladıkça kanı parmaklarının arasından akıyordu.
“Bölge ihlali tartışmaya açık bir konu değildir.” Leonard’ı savunmak için bana söylediği o sözleri harfi harfine ona ilettim. “İlkine hata diyebiliriz ancak ikinci ihlal tercihtir.” Vurduğum kolunu göstererek kaşlarımı yavaşça çattım. “Ve bunun ağır sonuçları olur!”
Gurur’un elindeki silahı alıp yeniden Ragıp’a doğrulttum. “Ne demiştin sen? Bunun cezası ölüm müydü?” Sertçe yutkunduğunda her an ikinci kez tetiğe basarım diye ecel terleri dökmeye başlamıştı.
Gördükleri o fotoğraflardan sonra liderler bile onu savunmak için hiçbir şey diyemediler. Her biri Ragıp’ın aptallığına kısık bir sesle küfrederek yerine oturduğunda Ragıp beni sakinleştirmeye çalıştı. “Bölgene bir borcu tahsis etmek için girmiştim.”
“Farklı tarihlerde iki kez bölgeme borç tahsis etmek için girdiğini mi söylüyorsun?”
“Evet!” dediğinde çektiği yoğun acı yüzünden her an bayılacakmış gibi görünüyordu. “Oraya sadece eski bir ortağımın bana olan borcunu tahsis etmek için geldim.”
“Peki, bunun için kimden izin aldın?” Sert duruşumu bozmadan önce ona sonra da masadaki tüm adamlara tek tek baktım. “Destursuz bölgeme girildiğinde buna kayıtsız kalmayacağımı açıkça belirtmiştim!”
Bakışlarım yeniden Ragıp’ta durduğunda bu tetiğe basmamak için kendimi zor tutuyordum. “Kolundaki o yara senin için bir uyarı, eğer seni veya adamlarını bir kez daha bölgemde görürsem bu sefer canından olursun!” Silahı Gurur’un önüne bırakarak yumruğumu sıktım. “İki yüzlü ihtiyar! Kendin bölgemi ihlal etmişken karşıma geçip bana martaval okuman çok komik!”
“Herif kan kaybından gidecek.” Gurur, Ragıp’a ne olacağını zerre kadar umursamadığını gösterircesine sırıttı. “Oyunu kullan, sonra git tedavi ol.”
“Şu kızın sağı solu hiç belli olmuyor.” Barbaros bunu söylerken böyle olmamdan memnun olduğunu saklamıyordu. “Yine bir delilik yapmadan şu oylamayı yapıp dağılalım.”
Emin suçlarcasına konuştu. “Ona çok yüz veriyorsunuz.”
Asaf gülerek mavi gözlerini ona diktiğinde dalga geçer gibiydi. “Sana mı yüz verelim istersin?”
Gurur başını omzuna doğru eğip gelişigüzel bir şekilde Emin’i süzdü. “Şımartmak isteyeceğim kadar güzel değilsin.”
“Belki birkaç estetik ve iyi bir makyajla ilgini çekecek kadar güzelleşir.” Bunu diyen Barbaros’tu.
Gurur, Emin’i o şekilde kafasında hayal etmiş olmalı ki burnunu kırıştırınca Barbaros neredeyse gülecekti. “Hiçbir şekilde gideri yok, değil mi?”
“Şu boktan muhabbetinizi kesin!” Bu ikisinin olduğu bir ortamda Emin daha fazla kalmak istemediği için, “Oylamayı başlatıyorum!” dedi sert bir sesle.
“Benim için yapılan bir oylamayı sen neden başlatıyorsun?” Gurur hiç olmayacak şeye takarak omuzlarını dikleştirdi. “Bu oylamanın konusu bensem bir tek ben başlatabilirim.”
“Katılıyorum.” Barbaros nihayet biraz eğlenmeye başlamış olmalı ki eleştiren bakışlarını Emin’e çıkardı. “Müttefikim için yapılan oylamayı sen neden başlatıyorsun?”
“Ben bu ikisine katlanamıyorum.” Asaf bezgince konuşarak burun kemerini sıktı. “Kim başlatacaksa başlatsın oylamayı, sıkılmaya başladım.”
Her geçen saniyeyle Ragıp daha çok kan kaybettiği için daha fazla dayanamayıp ayağa kalktı. “Benim oyum Kalender’in kalmasından yana!” Oyunu kullanıp hastaneye gitmek için hemen masadan ayrılmıştı.
“Ben onu bu masada istemiyorum.” İkinci oy Leonard’dan gelmişti.
“Bende öyle,” diyen Emin’in sözleriyle Gurur iki olumsuz oy almıştı. “Bir delinin bu masada işi yok.”
Barbaros durumu eşitleyerek sırtını koltuğuna yasladı. “Oyum Gurur’un kalmasından yana.”
Korkut, Gurur’a hoşnutsuz bakışlar atıp, “On yedi raporlu bir hastayı bu masada istemiyorum,” dediğinde onun bu çıkışı Gurur’u sadece güldürmüştü.
Duha isteksiz bir şekilde konuştuğunda Gurur’a attığı bakışlar bile ölümcüldü. “Bu piçin liderliğini onaylıyorum.” Kalenderlerle müttefik olduğu için bundan nefret etse de Gurur’u desteklemeliydi. Duha’nın kullandığı oyla durum 3-3 olmuştu.
Sonat omzunun üzerinden Gurur’a kin dolu gözlerle bakarak, “Oyum olumsuz,” dediğinde Gurur’un dudakları yavaşça kıvrılmıştı. Sonat’a verdiği rahatsızlık onu çok eğlendiriyordu.
“Oyum Kalender’in kalmasından yana.” Asaf’ın bu çıkışıyla Gurur hızla ona dönmüştü. Asaf’ın ona geçerli bir oy vereceğine hiç ihtimal vermemiş olmalı ki ne kadar çok şaşırdığını saklayamıyordu. Bunu neden yaptığını anlamak ister gibi Asaf’a baktı ama Asaf’ın bakışları onun olduğu yöne hiç kaymadı.
Tekrar bir eşitlik yaşandığında Devrim’in oyu bunu bozdu. “Kontrolü olmayan bir canavara bölge emanet edilmez.” Onun bu sözleri Gurur’u etkiledi mi, bilmiyorum ama beni kızdırmıştı. “Oyum olumsuz.”
“Beşe karşı dört oy.” Barbaros tok bir sesle konuşarak masadakilere Gurur’u gösterdi. “Onun oyunun kendisine olduğunu düşünürsek beşe karşı beş, yani eşitlik var.” Tüm dikkatleri bana yönelterek alaycı bir sesle konuştu. “Gurur’un gidip gitmeyeceğine Haraf’ın oyu karar verecek.”
Şu zamana kadar gösterdiğim faaliyetler, bölgemi savunmam ve yönetme şeklim zamanla yeraltındaki herkesin bana Haraf demesine neden olmuştu. Başlarda bu ismi duyunca yadırgardım ama zamanla bana böyle seslenmelerine alışmıştım. Son oy benimki olduğu için masadaki herkes gözlerini dikmiş, bana bakıyordu.
Özellikle Sonat’ın bakışlarında hem uyarı vardı hem de gizli bir yakarış. Gurur’dan kurtulma şansını benim yüzümden kaybetmek istemiyordu. Eğer bu masada Gurur geçerli oyu alamazsa onu bir lider olarak görmeyeceklerdi. Ona geçersiz oy verenler bunu bildiğinden Deli Kral’ın geri dönmesine engel olmak istiyorlardı. Sonat başını hafifçe iki yana salladığında tüm yaptıklarından sonra hâlâ kararımı etkilemeye çalışıyordu.
Gurur’a baktığımda belki de ilk kez onun da gerildiğini gördüm. Oyumun ona kazandıracaklarını ve kaybettireceklerini iyi bildiğinden alnında ter damlacıkları oluşmaya başlamıştı. Konu ben olunca Gurur bile vereceğim oyu kestiremiyordu. Farah’ı tanıyordu ve onun davranış şeklini ezbere biliyordu. Ancak Haraf hakkında en küçük bir fikri bile yoktu.
Henüz yeni yeni insan içine çıktığından bu masadaki kadının gerçekte nasıl biri olduğunu o bile bilmiyordu. Bu yüzden oyumun onun lehine mi yoksa aleyhine mi, olacağını bir türlü anlamıyordu. Ona yeteri kadar gergin dakikalar yaşattıktan sonra masadakilere döndüm. “Biz Tozlular, Gurur Kalender’in liderliğini destekliyoruz.”
Gurur tuttuğu nefesini yavaşça verdiğinde, Sonat çatık kaşlarının altında ters ters bana bakıp durmuştu ama umurumda olmadı. “Oy çoğunluğuyla Gurur masadaki yerini yeniden aldı.” Onun liderliğini bizzat ben duyurduktan sonra çantamı alıp ayağa kalktım. “Adil bir seçim olduğu için kimsenin bir itirazı olmadığını varsayıyorum.”
Buradaki işim bittiği için herkesi kendi haline bırakıp masadan ayrıldım. Terastan çıkıp koridor boyunca ilerlediğimde, “Farah!” diyen Sonat’ın sesiyle durmak zorunda kaldım. Ona döndüğümde kızgın bir suratla bana doğru hızlı adımlar attığını gördüm. Gurur’u masada tutacak oyun bana ait olması onu çıldırtmıştı.
Yanıma geldiğinde o kadar sinirliydi ki yüzündeki kılcal damarlar bile belirginleşmişti. “Ne yaptığını sanıyorsun!” Benden hesap sormaya hakkı varmış gibi karşıma dikilmişti. “O piçten kurtulma şansımız varken onu nasıl masada tutarsın!”
“Senin vardı, benim değil!” Midem bulanmadan yüzüne bile bakamıyordum. “Sen benim ne eşimsin ne de dostum, öyle olsa bile işimi nasıl yapacağımı sana soracak değilim.”
“Farah-”
Daha fazla konuşmasına izin vermeden elimi kaldırdığım gibi yüzüne çok sert bir tokat attım. Parmak izlerim yanağında çıktığında daha fazlasını yapmamak için kendimi zor tutuyordum. “Sen ne pişkin, arsız ve yüzsüz bir adamsın! O odada gördüklerimden sonra yüzün bile kızarmadan karşıma geçmiş, bana neyin hesabını soruyorsun!”
Burnundan nefes aldıkça omuzlarının hareketi arttığında artık o kadar da rahat değildi. “Bunun için senden nasıl özür dileyeceğimi bilmiyorum.” Özrü bile o kadar samimiyetten uzaktı ki yapmacık üzüntüsü çok anlaşılıyordu. “O odada olanları görmeni hiç istemezdim, oradaki her şey olmaması gereken şeylerdi.”
“O zaman neden oradalardı?” Kendimden hiç taviz vermeyerek karşısında dimdik bir şekilde durdum. “Bu yaptığın çok sapkınca!”
Hâlâ buna hakkı varmış gibi ellerimi tutmak için uzanmasına inanamadım. İki adım geriye çekilerek bana dokunmasına izin vermedim. Bunu görünce bu sefer gerçekten üzüldü. “Farah ben seni yıllardır bekliyorum, tüm o şeyler sana olan özlemimi dindirmek içindi.” Bu nasıl saçma bir mazeretti? Gerçekten böyle bir şeyi kabullenip onu affedeceğimi mi düşünüyordu?
Sonat’ın yaptığı şey birinin tüm kişisel haklarını ihlal etmekti. Sadece sapkınlık değil, aynı zamanda büyük bir suçtu. “Senden iğreniyorum!” Yüzüne karşı haykırdığımda sesimin ne kadar yüksek çıktığının farkında değildim. “Senin gibi aşağılık bir sapıkla burada konuşmak bile midemi bulandırıyor!”
“Ne kadar pişman olduğumu görmüyor musun?” Kaşlarını büktüğünde sesi ve bakışları kıvranır gibiydi. “Bana bir şans daha verirsen her şeyi düzelteceğime söz veriyorum.”
“Defol git şuradan!” Onun ezbere çıkan sözlerine karnım toktu artık. “Ben o kırmızı odadakileri görmeden önce neden yaptıklarına pişman olmadın? Eğer yakalanmasaydın o odadaki rezilliği sürdürecektin.” Daha fazla onu görmek istemediğim için son bir uyarıda bulunarak, “Bundan sonra sakın karşıma çıkma,” dedim. “Yoksa sonuçları senin için çok ağır olur!”
Ona sırtımı dönüp asansöre doğru bir adım atmıştım ki arkamda söyledikleriyle durdum. “Beni bu kadar hızlı silemezsin, ben olmasaydım o hücrede ölmüş olurdun.” Üzerimde psikolojik baskı uygulamaya çalışıyordu. Vicdanımla oynayıp beni kendine bağlamanın peşinde düşmüştü. “Senin için yaptıklarımı nasıl unutursun?”
Yavaşça ona doğru döndüğümde şu zamana kadar onun bu yüzünü göremediğim için kendime kızıyordum. “Geçmişteki o çocuğa hep saygı duyacağım ama sana değil, sen o çocuk değilsin!”
Başımı iki yana salladığımda şu anda baktığım kişi benim için bir yabancıdan ibaretmiş gibi davranıyordum. “Geçmiş canlanıp karşımıza dikilseydi o çocuk bile senden, yani şu anda olduğun kişiden iğrenirdi.”
Ne kadar değiştiğinin ve tüm bu değişimin hep kötülükten yana olduğunun farkında değildi. Onun gibi insanların düşünceleri bile sağlıksız olurdu, her konuda kendilerine bir mazeret sunup haklı çıkarmayı iyi bilirlerdi. “Çocukken hayatımı kurtardığın için hâlâ yaşıyorsun.” Ona atladığı küçük bir detayı hatırlatıp buz gibi bir sesle konuştum.
“Ragıp sadece bölge ihlalinde bulundu diye herkesin gözleri önünde onu vurdum.” Bir adım ileriye atarak tam karşısında durduğumda göz kontağını kesmiyordum. “Sen ise o kırmızı odayla yıllarca özel hayatımı ihlal ettin. Senin yaptıklarının yanında Ragıp’ın iki kez bölgeme girmesi çok masum kalır. Peki, onu bile vurmuşken sana neden hiçbir şey yapmadığımı hiç düşündün mü?”
Tam konuşacaktı ki işaret parmağımı ona doğrultarak tek kelime etmesine izin vermedim. “Neden adamlarımı mekanlarına göndermek yerine doğrudan evine göndermediğimi hiç düşündün mü?”
Her kelimeyle ses tonum ağırlaşıp gergin havayı bir bıçak gibi keserken gözlerinin en derinine baktım. “O kırmızı odadaki her şey seni öldürmem için yeterli bir sebepti. Bunu yapmadım çünkü hayatını bağışlayarak seninle ödeştim!”
Başımı ağır ağır sallayarak artık ona hiçbir borcumun kalmadığını açıkça belirttim. “Çocukken hayatımı kurtarma karşılığında bende hayatını bağışladım. Ödeştiğimize göre bundan sonra ayağını denk alsan iyi olur!”
Gitmeye hazırlandığım esnada telaşa kapılarak kolumu tutmaya yeltendi. “Böyle gidemezsin.” Daha parmakları koluma değmeden iki elimle bileğini yakaladım ve bir an bile düşünmeden sertçe bükerek onu acıdan bağırttım. Tüm gücümü kullanarak bileğini ters bir açıdan bükerek kırmıştım. “Sakın bana dokunma!” diye haykırıp hayalarına sert bir tekme atarak onu dizlerinin üstüne düşürdüm.
Kırılan bileğinin acısına yenisi eklendiğinde kıpkırmızı olan suratı balon gibi şişmişti. Bazen kısık bazense yüksek sesle acıdan kıvranırken gözlerindeki değişimi gördüm. İşte şimdi gerçek anlamda maskesi yere düşmüştü. Bu son yaptığımla yüzündeki her kas nabız gibi seğirirken gözlerinin kahvesinde yoğun bir kin belirdi. “Bu yaptığını yanına bırakmayacağım!”
Küfredercesine bağırdığında bakışları yemin eder gibi kararlıydı. Bileğini kastederek öç duygusuyla çenesini sıktı. “Kırılan bu kemiğin hesabını en ağır şekilde vereceksin!” Sapkın bir hastanın sevgisine asla güvenilmezdi çünkü tam şu anda olduğu gibi o sevgi yerini yoğun bir nefrete bırakabilirdi. Sonat’ın intikam arzusuyla tutuşan gözlerinde sadece öfke değil, aynı zamanda nefrette vardı.
Böyle insanlar elde edemedikleri her şeyden ya nefret ederlerdi ya da onu ortadan kaldırırlardı. “Demek bu yaptığımı yanıma bırakmayacaksın?” Ondan zerre kadar korkmayarak sağ elimin parmaklarını sıktım. “O zaman bunu da yaz listeye!” Ona yaklaşıp yumruğumu suratına geçirerek burnunu dağıttım.
Ayağa kalkmasına bile müsaade etmeden yeni bir yumrukla onu sırtüstü düşürdüm. Ettiği küfürler ve savurduğu tehditleri zerre kadar umursamadan karın boşluğuna sert bir tekme attım. “Orospu evladı, sen kimsin ki senden korkacağım!”
Az önce gitmek istediğimde beni durdurmayacaktı çünkü tam olarak bundan korkuyordum. Kalırsam daha fazla öfkeme hâkim olamayacağım için gitmeye çalışmıştım ama bu sapık, beni durdurarak hayatının hatasını yapmıştı. Kaburgalarına üst üste tekme atarak onu ayaklarımın altında kıvrandırdım.
En mahrem anlarımda çıplak görüntülerimi izleyerek kendini defalarca tatmin ettiğini düşündükçe ona daha sert vuruyordum. “Siktir! Seni tam şu anda öpebilirim!” Birinin boğuk sesini duyduğumda başımı kaldırdım. Gurur koridorun diğer ucunda dururken bakışları kararmıştı. Ne zamandır oradaydı?
Bir an gizli kameralarla ilgili bir şeyi duyup duymadığını merak edip endişelendim. Fakat biraz düşününce Sonat’la olan konuşmalarımızda olanlardan üstü kapalı bir şekilde bahsetmiştik. Kırmızı odadan bahsetmiştik ama o odada olanları açık bir şekilde söylememiştik. Bunu yapmadığımıza memnundum yoksa Gurur her şeyi öğrenirdi.
Uzun zamandır orada durup bizi dinlediğini tahmin edebiliyordum. Masadan ayrıldığımda Sonat’ın peşimden geldiğini görünce, Gurur’da masadan kalkmış olmalıydı. Bana doğru yürürken az önce gördükleri, yani Sonat’a attığım her yumruk ve tekme çok hoşuna gitmişti. Parıldayan gözlerinden bunu anlayabiliyordum.
“Kırmızı oda denen o şeyde nedir?” Bizi dinlediğini saklamayarak yanıma gelip tekmelerimle bayılttığım adamın kanlı suratına baktı. “Bu piçin bir kırmızı odası mı, var?” Benden bir cevap bekleyerek meraklı bakışlarını yüzüme çıkardı. “O odanın içinde ne gördün, Farah?”
“Çok yorgunum, Gurur.” Omuzlarımı düşürerek yüzüme gelen bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. “Daha fazla konuşmak istemiyorum, eve gidelim.”
“Sen söylemesen de cevapları kendim bulurum,” dedikten sonra Sonat’ın karnına çok sert bir tekme attı. Bunu neden yaptığını sorar gibi ona baktığımda sakince omuz silkti. “İçimden bir ses o kırmızı odayla ilgili gerçeği öğrendiğimde ona bundan daha fazlasını yapacağımı söylüyor. Bunu bir avans olarak saysın.”
“Az önce baygın bir adama tekme attığının farkında mısın?”
Kınayan bakışlarım onu güldürdü. “Ayık olsaydı sanki ondan korkup vurmayacakmışım gibi konuşma.” Elini sırtımın arkasına koyarak beni asansöre doğru yürüttü. “İster ayık olsun ister baygın, bu herifi gördüğüm an ona vurmak geliyor içimden.”
Asansöre bindiğimizde kapılar kapanınca sırtımdaki elini çekip bana döndü. “O soytarı seni bu kadar kızdıracak ne yaptı, bilmiyorum ama az önce çok iyiydin.” Koridorda olanları hatırlayınca bile nabzı hızlanıyor, gözlerinin yeşili daha da koyulaşıyordu. “Masada da öyle, olağanüstüydün.”
Dibime kadar girip çenemi iki parmağının arasına alarak başımı kaldırdı. Üzerime eğildiğinde bedenimde yarattığı heyecanı kontrol etmek çok zordu. “Farah tatlı bir esintiyse, Harah hoyrat bir kasırga.” Her an dudaklarıma kapanacakmış gibi yoğun bir arzuyla yüzünü yüzüme yaklaştırdı. “Ve ben her ikisine de bayılıyorum.” Her an üzerine atlayabilirdim.
“Gurur lütfen kendine gelir misin?” Çenemdeki elini iterek hemen ondan uzaklaştım yoksa o yapmadan ben onu öpecektim. “Rica ederim mesafemizi koruyalım.” Sözlerime karşılık olarak tek yaptığı şey gülmekti. Evde de böyle davranırsa işim çok zordu.
***
Malikaneye geldiğimizde saat çok geç olduğu için evdeki herkes uyumuştu. Fazla ses çıkarmadan Gurur’la çatı katındaki odamıza geçtik. Bu sefer daha ben söylemeden dolaptaki pijamalarımı bana vermişti. Sanki bu gece yaptıklarıma karşılık olarak beni şımartıyordu. Ben karavanın arkasına geçip üzerimi değiştirirken o da mutfağa girmişti.
Pijama olarak Gurur’un bana verdiği tek şeyin yakası düşük bir tişört ve kısa bir şort olmasını neye yormalıydım? Gardırobumda o kadar şey varken bunları vermişti. Kendi göz zevkini düşündüğü çok anlaşılıyordu. Neyse ki renk seçimini siyahtan yana kullanmıştı. Henüz renkli bir şeyler giyecek psikolojide değildim. Babamın katillerini bulmadıkça bu değişmeyecekti.
Yüzümdeki makyajı temizlediğimde Gurur’un sınır çizgisine bir şeyler taşıdığını gördüm. Sonat’a yaptıklarım benim için büyük bir olaymış gibi davranmasına gerek var mıydı? Çizginin tam ortasına rakı sofrası kurup beni çağırdı. Bu sefer mutfaktaki masayı buraya taşımakla uğraşmamış, rakı ve mezeleri zemine dizmişti. Bugün olanlardan sonra bir kadeh bir şeyler içmeyi sorun etmiyordum.
İkimizde sınırın kendi tarafımızda bağdaş kurarak oturduğumuzda rakı şişesinin kapağını açtı. Benim bardağımın yarısından fazlasını suyla doldurup biraz rakı kattı. Kendi bardağını ise hep rakıyla doldurmuştu. Bardağımı aldığımda bir yudum içinde yüzümü buruşturdum. “Bunun tadı gerçekten çok kötü.”
“Alkole alışık olmadığın için sana öyle geliyor.” Benimle konuşurken sesinin o yumuşak tınısı kalbimi sıcacık ediyordu. “Farah…”
Tadından nefret ettiğim rakıyı içmek için kendimi zorlarken ona baktım. Gözlerini dahi kırpmadan beni izliyordu. “Artık herkesin neden sana Haraf dediğini daha iyi anlıyorum.” Bu gece başından beri görmek istediği o kadını nihayet görmüş gibi mutluluğuna diyecek yoktu. “Orada büyüleyiciydin, seni izlerken gerçek anlamda nefesim kesildi.”
“Ne bu şimdi?” Bana olan bu yoğun bakışlarından kurtulmak için ona sataşmadan duramadım. “Yoksa bana kur mu yapıyorsun?”
Yüksek sesle gülerek başını hafifçe iki yana salladığında gülüşünün erkeksi tınısı çok hoşuma gidiyordu. “Gerçekleri söylemek kur veya flört girişimi olarak algılanmamalı.”
“Peki.”
“Önce Sonat’tan ayrıldın, hemen sonra da bu gece yaptıklarınla ona savaş açtın.” Bunun nedenini çok merak ettiği için içkisini içerken cevaplar konusundaki ısrarını sürdürdü. “O it seni bu kadar kızdıracak ne yaptı?”
“Sence bunu pişkince evime yerleşen bir bölge liderine söyler miyim?” Sesim dalga geçercesine çıktığında içinde bulunduğumuz durum trajikomikti.
Bardağımdaki tüm rakıyı içmiştim, Gurur’un yanında içmeyi sorun etmiyordum. Boş bardağımı yere koyup parmağımın ucuyla sınırın dışına ittiğimde bu onu güldürdü. Sınırı geçmek hiç kolay değildi. Yine bardağıma çok az rakı koyup kalanını suyla doldurmuştu.
Ona olan ters bakışlarımı hiç umursamadan doldurduğu bardağı bana doğru itti. “Alkole karşı direncin çok zayıf.” Aklına ne geldiyse bu hatırlamak istemediği bir anı olmalı ki kaşlarını belli belirsiz çattı. “Sarhoş olup yine bir ağaca sarılmanı istemiyorum.” Sorsam hiç kıskanmadığını söylerdi ama beni bir ağaçtan bile kıskanacak kadar değişik bir adamdı.
Rakı bardağını alıp birkaç yudum içtiğimde Gurur her hareketimi izliyordu. Sorduğu sorulara bir türlü cevap alamadığı için aynı anda birçok şey düşündüğünü biliyordum. “Sonat ne yaptı da orada kontrolünü kaybettin?”
İçtiği sigaranın külünü kül tablasına çırparak sorgulayan bakışlarını tekrar yüzüme çıkardı. “Onu hiç sevmedin, onunla nişanlanmanın altında başka bir sebep vardı, değil mi?” Sesi sakindi ama aynı zamanda kıvranır gibi bir yüz ifadesine sahipti. Bu soruya bir cevap almak için adeta yanıp tutuşuyordu.
“Beşir’i almak için Sonat’ın evlilik teklifini kabul etmiştim.” Sonat’la olan tüm bağımı kopardığıma göre bunu daha fazla Gurur’dan saklamanın bir gereği yoktu. “Beşir, annem için bir tehdit, tekrar harekete geçmeden önce onu bulmalıyım.”
Nihayet gerçeği öğrendiği için Gurur’un yüz ifadesi donuklaştı. Ne sinirliydi ne de rahatlamıştı, onun bu bakışları insanı düşündürüyordu. İlk otuz saniye hiç kıpırdamadı, mimikleri bile oynamadı ancak daha sonra çenesindeki bir kas seğirdi. “Beşir’in annen için bir tehdit olduğunu da nereden çıkardın?” Sesi bile ağır ve soğuktu.
“Annem bir saldırıya uğradı.” Bunun tekrar yaşanma ihtimali bile beni deli ediyordu. “Ona saldıran adamların Beşir’den bahsettiklerini duymuş.”
“Bir dakika,” diyerek yerinde hafifçe dikleşti. Çok tuhaf davranıyordu, bunun bir sebebi olmalıydı. “Bu saldırı Sonat’ın evlilik teklifinden önce mi oldu yoksa sonra mı?”
“Onun teklifinden birkaç gün sonra annem saldırıya uğradı.”
“Ecdadını siktiğim piçi!” Sonat’a küfrettiğinde sesi hırıltılıydı. Çatık kaşlarının altında bana baktı ama öfkelenmesinin nedeni ben değildim.
Boynundaki nabzı şiddetle atmaya başladığında dişlerini sıkmaktan dudağının kenarı seğirmeye başlamıştı. “Onun teklifini kabul etmen için o adamları annene gönderen Sonat’tı!”
Parmaklarımın arasındaki rakı bardağı neredeyse yere düşecekti. Son anda bardağı daha sıkı kavrayıp Gurur’a baktığımda yaşadığım kafa karışıklığı gözlerimden okunuyor olmalıydı. “Bu saldırının Beşir’in işi olmadığına nasıl bu kadar eminsin?”
“Beşir uzun zamandır benim elimde, Farah.” Kendimi böyle bir durumun içine düşürdüğüm için bana da kızarak nefesini sertçe verdi. “Ordu’dayken sarhoş olup o piçin sana neler yaptıklarını anlatmıştın. İstanbul’a döner dönmez Beşir’i bulup onu bir yere hapsettim.” Bir anda nefes alışlarım düzensizleşmeye başlamıştı. Bu duyduklarım gerçek olamazdı.
“Beşir benim depolarımdan birinde ve her gün işkence görüyor.” Bedenimdeki titremeye ve bembeyaz olan yüzüme bakıp sigarasından bir nefes daha aldı. “Bunu sana söylemeyi planlıyordum ama Leyla’nın sebep olduğu sorunlar, Melek’in ağır hastalığı ve benden boşanmaya kalkışman…” Bitirdiği sigaranın izmaritini kül tablasına bastırarak başını iki yana salladı. “Her şey üst üste gelmişti.”
Rakı şişesini alıp bardağını doldururken öfkesini bastırmaya çalışıyordu ama şakaklarındaki damarlar bile belirgin bir hale gelmişti. “Beşir neredeyse iki yıla yakındır benim tutsağım.” Ve ben bunu daha şimdi öğreniyordum.
Gurur şişeyi sertçe yere bırakıp sek doldurduğu bardaktan büyük yudumlar alarak kaşlarını çattı. “O haysiyetsiz itin bunu sana karşı kullanacağını bilseydim tüm bunları sana en başında söylerdim.” Sonat gerçekten düzenbaz adamın tekiydi!
Beşir’in yerini o bile bilmezken beni tuzağa düşürmeye kalkışmıştı. Onunla evlenseydim bile bana Beşir’i veremezdi çünkü onun yerini bilen tek kişi Gurur’du. O kırmızı odada gördüklerimden sonra Sonat’ın yaptıkları artık beni hiç şaşırtmıyordu. Bir zamanlar tanıdığım o masum çocuk, korkunç ve saplantılı bir canavara dönüşmüştü.
Ona iyi bir ders vermiştim ama bunun onu son görüşüm olmadığını biliyordum. Sonat gibi insanların zihin yapısını iyi biliyordum. Peşime düşecekti ve beni elde edemedikçe onun için kurtulması gereken bir soruna dönüşecektim. O hastaydı, belki Gurur gibi raporları yoktu ama Gurur’dan daha hasta biriydi. Gurur on yedi raporlu bir deli olabilirdi ama Sonat gibi sapkın biri değildi.
Canımı sıkmaya kalkışırsa bu sefer sadece bileğini kırmakla yetinmem, ona kendi mezarını kazdırırdım. “Beşir’i bana verir misin?” diye sorduğumda Gurur alay edercesine tek kaşını yukarı kaldırdı. “Bunu neden yapayım?”
Bu kadar kolay kabul etmeyeceğini tahmin etmeliydim. Beşir onun elinde olabilirdi ama o adam yaşadıkça rahat bir nefes alamayacaktım. Sessizliğimi koruyarak Gurur’a baktığımda bakışlarında geçen o karanlık ifade tüm umutlarımı tüketmeye başlamıştı. Beşir kimin eline geçerse avantaj onda oluyordu, Gurur bunun farkındaydı.
“Onu almak için o soytarının evlilik teklifini bile kabul etmiştin.” Elinde bana karşı kullanacağı büyük bir koz olduğu için nihayet biraz eğlenmeye başlamıştı. Gözlerimin içine bakarak ağır bir sesle konuştu. “Bana ne teklif ediyorsun?”
Birinden kurtuluyordum diğeri başlıyordu, çıldırmamak elde değildi. “Ne istiyorsun, Gurur?” Alayla konuşup başımı hafifçe omzuma eğerek göz ucuyla onu izledim. “Yoksa sende mi, benimle evlenmek istiyorsun?”
“Hayır.” Bir anda ciddileştiğinde gözlerinde beliren pişmanlığı saklama gereğinde bulunmadı. “Buraya hatalarımı tekrarlamak için dönmedim, Farah.” İç çekerek bardağını bıraktı ama bu seferde paketin içinden yeni bir sigara çıkarttı. “İkinci kez seni bir evliliğe zorlamayacağım.”
Gurur gerçekten çok değişmişti, ona bakınca bile bunu görebiliyordum. “Peki, ne istiyorsun? Para, mal, mülk, sana teklif edeceğim her şeye zaten sahipsin.”
Yaktığı sigaranın dumanı dudaklarının arasından süzülürken gözlerini dahi kırpmadan beni izliyordu. “Sahip olmadığım, hayatımda eksikliğini hissettiğim bir şey var, daha doğrusu biri...” Yoğun bakışları kelimelere dökemediği her şeyi onun yerine söylüyordu. “Tüm o saydıklarını onun tek bir saç teline değişmem.”
Derimin altı ısınmaya başladığında benden bahsettiğini biliyordum ama anlamazlıktan geldim. Önüme dönüp içkimle ilgilendiğimde, “Farah,” diyen etkileyici sesiyle başımı yeniden kaldırdım. Nefes dahi almadan yüzümü seyrederken bir şey söylemek istiyordu ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu.
Söylemek istediği sözcükleri kafasında tartarken bile çok gerilmişti. Onu geren konuşmak değildi, nasıl bir karşılık alacağını bilmemekti. Rakı bardağını kafasına dikip tüm içkiyi tek dikişte içmişti. Sanki konuşmak için alkolün de yardımına ihtiyacı vardı. Boş bardağı yere bırakıp birkaç kez dudaklarını aralayıp kapattı.
Gurur gibi rahatlığıyla tanınan bir adamı bu kadar strese sokan şeyin ne olduğunu merak etmeye başlamıştım. Artık ne olacaksa olsun der gibi derin derin nefesler alıp yeşil gözlerini bana kenetledi. “Söylesene el kızı, kalbinde hâlâ bir yerim var mı, yoksa artık hiç şansım kalmadı mı?”
Tüm bedenim irkildi.
Gurur benden yeni bir şans mı, istiyordu?
Yorumlar