Roman
  • 27/07/2026

58-NAZLI SEVDAM

Gurur benden bir cevap beklerken sessiz ve gergindi. Mahkeme salonunda söylediği o sözlerden sonra açıkçası tekrar benimle olmak isteyeceğini hiç sanmıyordum. Bir şeylere en başından başlamak en az benim kadar onu da korkuttuğunu düşünüyordum. Ancak benim aksime Gurur yeniden başlamaktan korkmuyordu. Sorun da bu ya, beni korkutan hiçbir şey onu korkutmazdı.

Sessizliğimin ona katlanılmaz dakikalar yaşattığının farkındayım ama ne diyeceğimi bilmiyordum. Uzanıp bu sefer içkimi kendim doldurdum. Rakıdan birkaç sert yudum aldığımda dudaklarımdaki uyuşmayı hissediyordum. “Hani sen Karun gibi değildin?” Mahkemedeki sözlerini ona hatırlatarak kaşlarımı yukarı kaldırdım. “Hani bitirdiğin bir kadınla yeniden başlamazdın?”

Birazcık bozulup yüzünün kızarmasını bekledim ama bu adamda utanma duygusunun zerresi olmadığı için benzer bir alaycılıkta bana baktı. “O sözün üzerinden bir buçuk yıl geçti, el kızı.” Yine zeytinyağı gibi üste çıkarak omuz silkti. “Orada söylediğim sözlerin süresi doldu.” Bu tam da ondan beklenilen bir cevaptı.

Yeniden sessizleştiğimde bu onu deli ediyor olmalı ki sabırsızca, “Bir şey söyle,” dedi. Sesi adeta yalvarır gibiydi. “Bana yeni bir şans verecek misin?”

“Dans edelim mi?” Bir anda söylediklerimle yeşil gözlerinde soru işaretleri oluşmaya başlamıştı. Duymak istediği son şey bile bu değildi. “Sarhoş musun, sen?” Elimdeki rakı bardağına tuhaf gözlerle bakarken aklımın başımda olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. “İki bardakta hemen kafayı mı buldun?”

“Seninle hiç dans etmedik, Gurur.” Ayağa kalkarak ona elimi uzattığımda bunun bir kaçış olduğunu iyi biliyordu. “Hadi, dans edelim.”

Elimi tutmadan ayağa kalkması bile ne kadar gergin olduğunu gösteriyordu. Kaşlarını hafifçe çattığında artık bu belirsizlikten kurtulup net bir cevap istiyordu. “Önce soruma bir yanıt ver.”

“Dans edelim, sonra ne düşündüğümü sana söyleyeceğim.” Onu bırakıp çalışma ve aynı zamanda dinlenme köşeme doğru yürüdüm. Kitaplığımın rafında duran küçük teybi alıp geri döndüm. “Bu teypteki tüm şarkıları özel olarak seçmiştim, bir tek babamla dinlerdik.”

Eski teybi sınır çizgisinin tam ortasına bırakarak gülümsedim. “Çalan ilk şarkıda dans edeceğiz, böylece bir gün tekrar o şarkıyı duyarsak ilk dansımızı hatırlayacağız.”

İfadesiz gözlerle önce bana, daha sonra da yerdeki teybe baktığında yüzünü buruşturmamak için kendini zor tutuyordu. “Artık bir bölge liderisin ama hâlâ can sıkıcı bir şekilde romantiksin.”

“Ve sende hâlâ çok kaba bir adamsın.” Parmağımla yerdeki sınır çizgisini gösterdim. “Dans ederken sınır çizgisinin üzerine basabiliriz ama birbirimizin tarafına geçmek yok.”

“Bir çizginin üzerinde dans edebileceğimizi mi sanıyorsun?” Bana baktığında yaşadığı şaşkınlıktan gözbebekleri büyümüştü. Tam bir şey söyleyecekti ki bakışları tekrar yerdeki beyaz çizgiye kayınca duraksadı. “Pekâlâ kabul ama bir şartla.” 

Başını kaldırdığında dudağının kıyısında küçük bir kıvrılma meydana geldi. “Şarkı bitene kadar seninle dans edeceğim fakat…” Ağır bir sesle konuşarak gözlerimin en derinine baktı. “Ayakların çizginin bu tarafına değerse korkaklığı bırakıp bana yeni bir şans vereceksin.”

Dans ederken o çizgiyi geçeceğimden emin bir şekilde bakıyordu. “Anlaştık,” diyerek onu şaşırttım. “Ben değil de sınırı sen geçersen cevabım hoşuna gitmeyecek.” Kalbimde hâlâ bir yeri olup olmadığını sormuştu, bir dansla bunun yanıtını alacaktı.

Eğilip teybin düğmesine basarak yerdeki rakı sofrasından uzaklaştım. Çizginin yanında durduğumda Gurur karşımdaki yerini almıştı. Bu gece Eylem Aktaş’ın Beni Unutma şarkısı bize eşlik ediyordu. Bana elini uzattığında şarkı bitene kadar çizgiyi geçmemeye kararlıydı çünkü bu geceyi reddedilerek kapatmak istemiyordu. 

Elimi onun avucuna bıraktığımda ayaklarımız sınır çizgisine değiyordu ama henüz bir ihlalde bulunmamıştık. Bir elim onun iri parmaklarının arasında kaybolduğunda diğer elim göğsünün tam üstünde durdu. Gurur’un boştaki eli sırtımın arkasını bulduğunda irkilmiştim. Şarkının ritmiyle dans etmeye başladığımızda gözlerimi onun yüzünden ayırmıyordum.

“Kalbinde yuva yapan.

Kimsesiz bir serçe kuşuyum.

Yapayalnız sana sığındım.

Beni bırakma.” Hayat ne garipti, değil mi? Bir zamanlar Gurur’un beni bırakmasını hiç istemezdim, şimdiyse beni bulamayacağı bir yere kaçmak istiyordum. Yeniden aynı acıları yaşamamak için ondan en uzak noktada olmayı arzuluyordum.

“Bak tek başına geldim kapına,” diyen şarkı sözleriyle Gurur beni yavaşça ileri itip kendi etrafımda dönmemi sağladı. “Hayat sanki en büyük zalim.” Bir anda beni kendisine doğru çekince onun göğsüne çarpmıştım. “Beni sakla avuçlarında, sakın bırakma.” Gurur başını biraz daha eğerek yüzümü seyrederken gördüğü en güzel manzaraya bakar gibiydi.

Şarkının hiçbir sözünde dudakları aralanmamıştı ama tam bu kısmında gözlerimin içine bakarak şarkıya eşlik etti. “Sevdalı bakışınla, yüreğimde dağlar devrilir.” Gurur’un sesi her şarkıya uyum sağlayacak kadar güzeldi. Gözlerimden ruhumu izliyormuş gibi dalıp gitmişti. “Bütün ömür feda edilir, senin uğruna.”

Onun sesinin büyüsüne kapıldığımda bir anda belimden yakalayarak beni kendi bölgesine doğru çevirdi. Son anda omuzlarını kavrayıp ayaklarının üstüne bastım. Artık onun tarafındaydım ama kaybetmiş değildim, ayaklarım zeminle buluşsaydı işte o zaman kaybederdim. Anlaşmamızın başında ayaklarımızın karşı tarafın bölgesine basmayacağını kararlaştırmıştık.

Gurur başını eğip ayaklarının üzerinde duran ayaklarımı görünce gülümsedi. “Uyanık.”

Kıkırdayarak başımı iki yana salladım. “Senin yaptığın hilenin yanında bu hiçbir şey.”

“Kan damlar yüreğime.” Şarkının bu kısmına eşlik etmedi ama bu sözler hislerini ifade ediyormuş gibi gözlerini yüzümden ayırmadı. “Gözlerine haram değerse.” Bunun olması onu öldürürmüş gibi yavaşça başını iki yana salladı. “Gül teninde günah gezerse, günün birinde.”

Tırnaklarımı omuzlarına geçirerek onu kendi bölgeme doğru çevirdim. Elini tutarak bana ait olan bölgeye atlayıp ondan uzaklaştım, hemen ardından birkaç kez kendi etrafımdan dönerek yeniden onun kollarının arasına girdim. Birbirimizin gözlerinde kaybolarak dans ederken aynı zamanda birbirimizi sınırın diğer tarafına çekmeye çalışıyorduk. Dansla taçlanan bir rekabet düşündüğümden daha keyifliydi.

Gurur bir kez daha beni kendi tarafına çekmeye kalkışınca bu sefer bir bacağımı onun bacağına doladım. Sağ ayağım ise sınır çizgisinin tam üstünde duruyordu. Sırtımı yay gibi geriye büktüğünde saçlarım zemine sarkmıştı. Yine onun bölgesindeydim ama ayaklarım bir kez daha sınır ihlalinde bulunmamıştı.

Üzerime eğilip beni biraz daha yere sarkıttığında yüzlerimiz birbirine çok yakındı. Ilık nefeslerimiz birbirine karışırken bakışları sık sık aralıklı duran dudaklarıma kayıyordu. Dudaklarıma baktıkça gözlerinin yeşili sanki biraz daha koyulaşıyordu. Aramızda cızırdayan statik elektriği hissedebiliyordum. Bu çekime daha nereye kadar direnebilirdim, hiç bilmiyordum.

Bedenim onun dokunuşlarına hasret kaldığı için beni öpmesini istiyordum ama buna direnen bir yanım da yok değildi. Omuzundaki elimi yavaşça ensesine kaydırdığımda nefes alışları düzensizleşti. Onu biraz daha kendime doğru çektiğimde dudaklarımız neredeyse birbirine değecekti. Elimin altındaki bedeni taşlaşırken sertçe yutkundu.

Gözlerimin içine bakarak hafif hırıltılı bir sesle, “Ateşle oynuyorsun güzelim,” dediğinde tebessüm ettim. “Ben değil, sen ateşten korkarsın.”

Biraz daha bu pozisyonda kalırsak dayanamayıp beni öpeceğini bildiğinden doğrulmama yardım etti. Bir süre sonra dansımız daha da kışkırtıcı olmaya başlamıştı. Ayaklarımız defalarca sınır çizgisinin üstüne bastı ama ikimizde inatla karşı tarafa geçmedik. Gurur beni kendi bölgesine çekmeye kalkıştıkça hep bir şekilde kurtuluyordum.

Bana karşı kazanamadıkça daha cüretkâr davrandı, bende öyle. Bu sefer ayaklarına basarak kurtulmayayım diye belimi yakalayarak beni havaya kaldırdı. Ayaklarımı yerden kestiğinde beni birkaç tur kendi etrafında çevirerek sınırın diğer tarafına geçirdi. Tam beni yere bırakacaktı ki bacaklarımı sımsıkı beline doladım. Bunu görünce başını arkaya atıp gür bir kahkaha kopardı. “Baş belası.”

Kollarımı boynuna, bacaklarımı da beline dolamışken kıkırdadım. Uzun zamandır böyle eğlenmemiştim, bence o da çok keyif alıyordu. “Şarkı çoktan bitti yeni bir şarkıya geçtik.” Gözlerinin içine bakarak gülümsedim. “Kazanamadın.”

“Kaybetmedim de.” Sınır çizgisini gösterdiğinde gülüşüm dudaklarımda asılı kaldı. Sınırla aramda beş adımdan daha fazla mesafe vardı. Gurur hınzır bakışlarını bana diktiğinde sırıtıyordu. “Yere basmadan oraya kadar nasıl gideceksin bakalım?” 

Kaskatı kesildiğimde dudaklarındaki sırıtış genişledi. “Daha önce de söylediğim gibi benim tarafımda olan benimdir.” Tam olarak bundan korkuyordum.

Kaçmak için tam kendimi yere atacaktım ki kalçalarımı kavrayarak kucağından inmeme izin vermedi. Kalçalarımda duran elleriyle gözlerimi belerterek ona baktım. “Sen… Ne yapıyorsun?”

Beni iyice sınırdan uzaklaştırıp yatağa doğru yürürken dudaklarında çarpık bir gülüş vardı. “Kurtuluşun yok Nemrudun Kızı, bu gece benimsin.”

“Gurur saçmalama!”

Sırtım yatakla buluştuğunda bacaklarım beline dolalı olduğu için artık üzerimdeydi. Bacaklarımı belinden çekerek onu itmeye çalıştım ama hiç kıpırdamadı. Üzerimden çekilmediği gibi bir de iyice bacaklarımın arasına girmişti. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi hızlandığında, “Gurur-” diye fısıldadım ama beni susturarak yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

“Sözleşmede her iki günde bir birlikte uyuyacağımız yazıyor, Farah.” Başımdan aşağıya buz gibi sular döküldüğünde muzırca sırıttı. “Bugün birlikte uyuyacağımız o gün.”

Çırpınmayı bırakıp nefesimi bezgince verdiğimde ona yatağın diğer ucunu gösterdim. “Madem öyle oraya geç, sözleşmede üzerimde uyuyacağınla ilgili bir madde yok.”

“Ama boynunu öpmemle ilgili bir madde var.” Gözlerim yuvalarından fırlayacakmış gibi büyüdüğünde bakışları boynuma kaymıştı. Gurur’un boynumla ilgili ayrı bir tutkusu vardı. Bu onun için bir uyuşturucuymuş gibi davranıyordu, bunu hiçbir zaman anlamayacaktım.

İtiraf etmem gerekirse boynumla ilgili olan bu tuhaf tutkusu hoşuma gidiyordu. Dudaklarını boynumda gezdirmesi tüm duyularımı uyandırıyordu. Başını yavaşça yan tarafına eğerek boynuma uzandığında nefesimi tuttuğumun farkında değildim. Bunu yapmadan önce kısa bir an gözlerime baktı, gereken onayı bakışlarımda almış olacak ki daha fazla kendini tutamamıştı.

Dudakları boynumla buluştuğu an onun altında titredim. Vücudundaki tüm ısı dudaklarından tenime nüfus ediyor olmalı ki öptüğü yerler yanmaya başlamıştı. Ciğerlerini kokumla doldurmak ister gibi büyük nefesler alarak kokumu içine çekmeye başladı. Kendini kokumla boğarken dudaklarını boynumda gezdirerek küçük öpücükler bırakıyordu.

Omuzlarında duran ellerim kaskatıydı. İnlememek için kendimle mücadele ediyordum. Önce dudaklarını boynumda hissettim daha sonra da ıslak dilini tenimde. Her hareketi o kadar kışkırtıcıydı ki artık onun altında kıvranıyordum. Kontrolüm dışı başımı yan tarafa eğdim. Boynumda ona daha çok alan açtığımda keyifli mırıltısı mantığımı köreltiyordu.

Dişlerini boynuma geçirince omuzlarını sıkıp inledim. Arzu dolu iniltim kulaklarına ulaştığında kendini bana bastırdı. Bacaklarımın arasını zorlayan sertliğini hissedince yanaklarım ısınmaya başlamıştı. “Gurur durmalısın.” Nefes nefese konuştuğumda aslında durmasını hiç istemiyordum.

Durmadı çünkü dilimin söylediklerini değil, bedenimin ona verdiği karşılıkları dinliyordu. Dişlerini geçirdiği tenimi emmeye başladığında kısık bir sesle yine inledim. Boynumda kendi izini bırakıyordu. Onu itmek için omuzlarını daha sıkı tuttum ama onu kendimden uzaklaştırmak yerine daha çok üzerime çektim. Bu istemsizce yaptığım bir şey olduğu için kendime inanamadım.

Karnımın yanında duran eli hareket edip tişörtümün altına sızınca onu durdurmadım. Bunu istedim ama daha fazlası için benimle savaşan bir yanım vardı ve ben tutkularıma yeniliyordum. Uyumaya hazırlandığım sırada bu tişörtü girmiştim, bu yüzden altında sütyen yoktu. Gurur’un nasırlı eli düz karnıma sürtünerek yukarı çıkarken o hâlâ boynumu sömürmekle meşguldü.

Emerek morarttığı yeri öptüğünde parmakları tişörtün altından göğsümle buluştu. Sütyen takmadığımı anlayınca tüm bedeni hareketsiz kaldı, nefes alışları hızlandı. Başını yavaşça boynumdan ayırıp yüzüme baktığında utançtan kıpkırmızı olduğuma eminim. Kızaran yanaklarımı görmek hep hoşuna gitmiştir.

Tepkilerimi kaçırmamak için soluksuz bir şekilde yüzümü izlerken tişörtün altındaki eli göğsümün tam üzerindeydi ama hareket etmiyordu. “Durmamı istiyorsan bunu söylemenin tam zamanı, Farah.” Boğuk bir sesle konuştuğunda kendine zor hâkim oluyormuş gibi çenesini sıkıyordu.

Tüm bedenim yoğun bir arzuyla tutuşmuşken durmasını istemiyordum ama açıkça ona devam et de diyemiyordum. “Ben…” Bir şeyler geveledim ama bacaklarımın arasındaki o sert baskı aklımı bulandırıyordu. “İstiyorum.”

Bunu itiraf ettiğim an daha fazla dayanamayıp dudaklarıma kapandı. Birleşen dudaklarımızla bir kez daha nefesimi kestiğinde kalbim artık duracak gibiydi. Kollarımı boynuna dolayarak ona karşılık vermekten kendimi alamadım. Birbirimizi öperken yılların özlemiyle sabırsız ve aceleciydik. Küçük bir dansın işleri bu noktaya nasıl getirdiğini anlamış değildim.

Oysaki danstan hemen sonra onu reddedip ikinci bir şans vermeyecektim. Gurur her şeyi tersine çevirmeyi başarmıştı! Dudaklarımı talan eden dudakları ondan başka hiçbir şeyi düşünmeme izin vermiyordu. Sanki tüm dünya içindeki dertleriyle birlikte yok olmuş, geriye sadece birbirini arzulayan bedenlerimiz kalmıştı. 

Eli hareket edip sağ göğsümü avucunun içine aldığında titredim. Dudaklarımı hiç boş bırakmazken aynı zamanda göğsümü avuçluyor, hafifçe okşuyor ve ucundaki tomurcuğu parmaklarının arasına alıp sıkıyordu. İniltilerim ikimizin dudakları arasında kaybolduğunda ensesindeki elim saçlarının arasına daldı.

Parmaklarımı onun saçlarının arasında gezdirirken Gurur’un altında kuş gibi titriyordum. Dilinin dilime temasıyla öpücüğümüzü çok üst bir boyuta taşımıştı. Artık her şey daha yakıcı, daha tutkulu ve saf şehvetten oluşuyordu. Kendini bir kez daha sertçe bana bastırınca bedenim ona doğru çekildi. Dudaklarımızın teması koptuğunda nefes nefese kalmıştım.

Nefes alışlarımı bir düzene sokmaya çalıştığımda Gurur’un parmaklarının sıcaklığını tenimde hissetmeye devam ediyordum. Tişörtün altındaki eli özgürce bana dokunmaya devam ediyordu. Onu durdurmadığımı gördükçe daha fazlası için cesaretleniyordu. Eli şortuma uzanınca nihayet aklım başıma gelmişti. Ben ne yapıyordum?

“Durmalıyız.” Bileğini tutarak daha ileriye gitmeden onu durdurdum. “Bunu istemiyorum.” Bakışları yüzüme kenetlendiğinde eli karnımın üzerinde hareketsiz kalmıştı. 

“İstediğim şey seks, sen değilsin.” Yüzü donuklaştığında sanki bir anda yere çakılmış gibi hafifçe irkilmişti. Normalde yüzüm kızarmadan seks kelimesini bile söyleyemezdim ama bazı şeyleri daha iyi anlaması için açık olmalıydım.

Başımı iki yana sallayarak tüm umutlarını yerle bir ettim. Bunu yapmaktan nefret ediyordum ama onunla yeni bir başlangıç yapmaya cesaretim yoktu. Sorduğu o soruya cevap vererek, “Artık kalbimde bir yerin yok el oğlu,” diye yalan söyledim. “Kapanmış bir defteri yeniden açmanın bir anlamı yok.” Bizimle ilgili her şey geçmişte kalmıştı ve hep öyle kalmalıydı.

Gözlerini dahi kırpmadan yüzümü izlerken bir süre hiç kıpırdamadı, nefes dahi alamadı. Az önce dudaklarında kaybolduğu kadınla bu sözleri söyleyenin aynı kadın olup olmadığını anlamak ister gibi bana bakıyordu. Aradan geçen her saniyeyle gözlerindeki o ışıltı biraz daha yok olmuştu. Gözlerini yumup bir süre öyle kaldığında yaşadığı hayal kırıklığı mimiklerine kadar yansıyordu.

Birkaç saniye sonra kirpiklerini aralayıp üzerimden çekildi. Yatağın benden en uzak köşesine uzandığında artık aramızda aşılmayacak bir mesafe vardı. “Tek bir sorunun cevabını merak ediyorum.” Tok sesi kulağıma ulaştığında tavana boş bakışlar atıyordum. “Neden benden boşandın? Seni buna itecek kadar ne yapmış olabilirim?”

Tam konuşacaktım ki beni susturdu. “Daha önce söylediğin o mazeretleri değil, gerçek nedenini söyle.”

“Kendim için bir şeyler yapmak istedim.”

“Benimle evliyken bunu yapamaz mıydın?”

“Gitmek istedim, Gurur.” Geçmişi düşününce bile içim hüzünle doluyordu. “O gün babam ölmeseydi bu ülkeden kaçacaktım.” Yatakta bir kıpırtı olduğunda bana doğru döndüğünü anladım ama bakışlarımı tavandan çekmedim. “Senden boşanmamın nedeni Leyla veya yaşadığımız sorunlar değildi, ben sadece her şeyi arkamda bırakmak istedim.”

Yutkunduğunu duyduğumda sesi kederliydi. “Beni de mi, Farah?”

“Evet.” Dolan gözlerimi görmesin diye kirpiklerimi yumdum. “Seni de arkamda bırakmak istedim.”

Odanın içine ağır bir sessizlik çöktüğünde ilk otuz saniye hiç konuşmadı, daha doğrusu konuşamadı. Sesine yeniden kavuştuğunda saklayamadığı bir serzenişle, “Neden?” diye sordu. “Hatalarım oldu, bunu biliyorum ama ben seni gözümden sakınırdım be kızım. Benden kaçacak kadar kötü biri miyim?”

“Sorun sen değildin.” Kapalı kirpiklerimin arasından bir damla gözyaşı döküldüğünde her şeyin suçunu ona yıkamazdım. “Benim sorunum babamla ikinizin karanlık dünyasıydı. O gün sadece seni değil, babam ve tüm ailemi de arkamda bırakmayı düşünüyordum.” Bu belki ona bir nebze iyi hissettirirdi.

“Şu anda içinde bulunduğum hayatı yaşamak istemiyordum.” Gözlerimi araladığımda içimdeki bu sıkıntıyı dindirmenin bir yolu yoktu. “Bir bölge liderinin kızıydım ve karanlık bir adamın da karısı. İkinizi de çok seviyordum ama sizinle olmak beni hep kaçtığım bu karanlığın içine çekiyordu.”

“Oysaki ben küçük bir ofisim olsun istiyordum.” Kaybettiğim hayata ve yaşayamadığım hayallerime birkaç damla gözyaşı dökerek, “Silah tutmayı değil, elim kalem tutsun istiyordum,” diye fısıldadım ağlamaklı bir sesle. “Bir psikolog olarak işimi yapmayı ve herkes gibi sıradan bir hayat sürmeyi istiyordum.”

“Kısacası ben ilk kez kendim için bir şey yapmak istedim.” Elimi kaldırıp gözlerimden akan yaşı sildiğimde ısrarla Gurur’a bakmayıp bakışlarımı tavanda gezdiriyordum. “Seninle evliyken bunu yapamazdım, en az babam kadar senin de tehlikeli bir dünyan vardı.” Birlikte bu ülkeden kaçıp gitseydik bile bela peşimizden gelirdi, ondan benimle gelmesini isteyemezdim.

Buradaki tüm dostlarını ve kurulu düzenini benim için bozmasını isteyecek kadar bencil değildim. “Boşanırsak hayallerimi gerçekleştirmek için bir şansımın olacağını düşünmüştüm. Uçak biletimi bile almıştım, hep istediğim hayata kavuşmama sadece saatler kalmıştı.”

O günün gecesinde olanları hatırlayınca kendimi öksüz ve yetim hissettiğim için hıçkırdım. “İlk kez kendim için bir şey yapacaktım, neredeyse başarıyordum ama babam…” Gözlerimden birbiri ardına yaşlar akarken o gecenin hatıraları ölümden farksız değildi. “Babamı öldürdüler.” Babamla birlikte her şeyimi öldürmüşlerdi.

Omzumun üzerinden ona baktığımda kolay kolay silinmeyecek bir hüzün tüm yüzünü kaplamıştı. Artık neden ondan boşandığımı ve bu ayrılığın sadece onun hatalarından kaynaklanmadığını biliyordu. Bu onu mutlu eder sanmıştım ama öyle olmadı, Gurur üzgündü ve bunun nedeni bendim. Gerçekleştiremediğim hayallerim onu hüzünlendirmişti çünkü o, beni mutlu edecek her şeyi bana vermek istiyordu.

Gurur yataktan biraz kaydı ama bana değecek kadar değil. Parmak uçlarıyla gözyaşlarımı sildiğinde gözlerinde kıyamayan bir ifade vardı. “Hayallerinin peşinden koşman için hâlâ geç değil, Farah.”

Nazikçe yanağımı okşadığında beni bu kasvetli düşüncelerden kurtarmak ister gibi sıcak bakıyordu. “Eğer yaşadığın bu hayat seni mutlu etmiyorsa koltuğunu kuzenlerinden birine bırakabilirsin. İstediğin herhangi bir yerde daha iyi bir başlangıç yapabilirsin.”

“Bunu yapmamı gerçekten ister miydin?” Gözlerinin içine bakarak ona küçük bir detayı hatırlattım. “Kendim için istediğim o hayatta sen yoktun.”

“Ama benim kendim için istediğim hayatta yalnızca sen varsın.” İçli bir tebessüm dudaklarına konduğunda artık karşımda her anlamda olgunlaşmış bir adam vardı. Henüz söyleyecekleri bitmemişti ama gözlerine bakınca bile ne söyleyeceğini ve aynı zamanda düşüncelerinin nasıl olgunlaştığını görebiliyordum.

“Sensiz bir hayat sürmek beni mahveder, Farah sen benim ömürlük sevdamsın.” Yanağımdaki eli kayarak bir tutam saçımı avucunun içine aldı.

Saçlarımın her bir telini okşarken gülümseye çalıştı ama bunu yapamadı. “Benim mutluluğum seninkinden daha önemli değil. Hayatında olmam hayallerine engelse hiç olmamayı tercih ederim.”

“Artık gidemem, Gurur. Psikolog olarak işimi yapmak benim için çok uzak bir düş.” Babamdan bana miras kalan bu hayatı kendi hayallerime tercih ettiğimin farkındaydı. Ben artık sayısız aşiretin hanımağası ve bir bölge lideriydim. Sorumluluklarımdan kaçarsam gittiğim hiçbir yerde huzur bulamayacaktım. 

Farah’ın dünyasında hayallere yer vardı ama Haraf’ın dünyası saf karanlıktan oluşuyordu. Bir şey söylemeye hazırlanıyordu ki gülümseyerek onu susturdum. “Bana masal okur musun?” Tıpkı eskisi gibi.

Derin bir nefes aldığında gözleri bir an kararsızca dalgalanmıştı. Bana herhangi bir cevap vermeden yataktan çıkınca nereye gittiğini anlamadım. Birkaç dakika içinde elinde Çirkin Ördek masalıyla geri dönünce ağlamak istedim. Masal seçimini ona bırakmamalıydım. Yatağa girdiğinde kolunu uzatıp sol göğsünü işaret etti. “Buraya gel.”

Yataktan kayarak ona yaklaştığımda hareketlerim çok ürkekti. Kollarının arasına girip çekingen bir ifadeyle başımı göğsüne yasladım. Kokusunu içime çektiğimde gözlerim kendiliğinden kapanmıştı. “Bir buçuk yıl boyunca neredeydin ve ne yaptın?” Ortada olmadığı tüm bu sürede ne yaptığını çok merak ediyordum.

“Kayboldum, Farah.” İçinde hiç kapanmayacak ve her geçen günle kanamasının devam ettiği açık bir yara varmış gibi iç çekti. “Hiç uyanmak istemeyeceğim bir rüyanın içindeydim.”

“Nasıl?”

Onu görmek için başımı kaldırdığımda çenem göğsüne yaslıydı. Gurur’un eli yavaşça saçlarımın üzerinde gezinirken bakışları artık çok uzaklardaydı. “Melek’le Fransa’daki bir evimizdeydik.” Bir an konuşacak gibi oldum ama son anda dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırmıştım. Melek’le bir evde yaşayamazdı, o ölmüştü, dilimin ucuna kadar gelen bu kelimeleri ona söyleyemedim.

“Her günümü onunla geçiriyordum.” Bana bundan bahsederken dudaklarının kıyısında küçük bir tebessüm belirmişti. Tüm o anıları hatırlamak bile onu mutlu ediyordu. “Bazen evde zaman geçiriyorduk bazense Fransa’nın herhangi bir yerinde.” Melek’in öldüğünü bildiğimden tüm bunların nasıl mümkün olduğunu sorguluyordum.

Melek’ten bahsetmek onu hüzünlendirdiği kadar mutlu da ediyordu. Birbirine zıt bu iki duyguyu yüzünde taşıyordu. “Saçları uzamaya başlamıştı, Farah.” Kısık bir sesle konuştuğunda nazikçe okşadığı saçlarımdan gözlerini ayırmıyordu. “Kızımın saçlarını ben kesmiştim.”

Saçlarımın üzerinde gezinen ellerine nefretle bakması içimi acıtmıştı. “Hatırlıyor musun, bir seferinde bana dokunduğun her şey ölüyor, demiştin.” Kaskatı kesildiğimde Gurur hisli gözlerle başını yavaşça salladı. “Haklıydın, dokunduğum her şey gerçekten ölüyor.”

“Ben o sözleri öfkeyle-”

Beni susturarak büyük bir suçlulukla konuştu. “Melek’in saçlarını katleden el benimkiydi.” Bu konuda kendini asla affetmeyecekmiş gibi derin nefeslerle iç çekti. “Saçları döküldükçe çok üzülüyor, gizli gizli ağlıyordu. Her gün birazını kaybetmektense tek seferde bitsin bu iş istemiştim.”

Bakışlarını yüzüme çıkardığında ifadesi gam ve kederden oluşuyordu. “Bir gün iyileşeceğine çok inanıyordum, o zaman çıkacaktı saçları.” Gözlerinin ardı puslandığında uzun süre bana bakamadığı için yeşil irislerini yeniden saçlarıma indirmişti. “Öyle olmasını umuyordum.” Ama hiçbir şey umduğu gibi olmamıştı.

“Melek iyileşmedi.” Onun yokluğuna duyduğu acı sesini titretiyordu. “Saçları da hiç çıkmadı.” Bir anlığına gözlerini yumup, “Saçları bile bana küsmüş olmalı ki bir daha hiç geri gelmediler,” diye fısıldadı.

Kaşlarını hafifçe çatarak burun kemerini sıktığında bu acıyla yaşayamadığını anladım. İdare ediyormuş gibi görünüyordu ama Gurur hâlâ yıkık ve viraneydi. Gerçeği herkesten gizleyip iyiymiş gibi davranıyordu fakat acısı ilk günkü gibi yoğun ve tazeydi. “Fransa’daki o evimizde sanki tüm dualarım kabul olmuştu.” 

Gözleri dolduğunda bunu görmemem için benimle göz kontağı kurmuyordu. “İyileşmişti,” diye mırıldandı hüzünlü bir sesle. “Saçları da çıkmaya başlamıştı, en önemlisi artık daha uzun yaşayacaktı.”

“Kızımla o kadar mutluydum ki geri dönmeyi hiç istemedim. Sonra bir gün kapım çalındı ve Şermin içeri girdi.” Hayatının en kötü anı bu olmalı ki göz bebekler titremişti. “Önce beni ilaçları kullanmaya zorladı, sonra da bana bir yalanı yaşadığımı, Melek’in öldüğünü söyledi.” Nihayet neler olduğunu anlayınca tüm bedenim buz kesmişti. Gurur onca zamandır bir hayal dünyasına mı hapsolmuştu?

Bakışlarımdan ne düşündüğümü anlamış olmalı ki başını ağır ağır salladı. “Her şey yalanmış, Farah.” Acı çeken ifadesini görmeye katlanamıyordum ama onu susturmak için hiçbir şey yapmadım. Tüm bunları biriyle konuşursa belki içindeki düğüm çözülürdü.

“Şermin konuştukça o evde Melek’in izleri silinmeye başladı.” Bunun onu ne denli sarstığını gizlemeden kaşlarını bükerek yine gözlerini yumdu. “Önce ayaklarının izi silindi, sonra çerçevedeki fotoğraflardan kayboldu ve bir de baktım ki yatağı bomboş...”

Gözlerini açıp bana baktığında belki bir damla gözyaşı dökmedi ama onun dökemediği tüm yaşlar benim gözlerimde süzülmüştü. “Melek o eve hiç geri dönmemiş, her şey benim hayal ürünümmüş.” Islak gözlerime kederle bakıp konuşmak için kendini zorladı. “Ben orada ikinci kez kızımı kaybettim be güzelim.”

“Çok üzgünüm.” Gözlerimden sessizce akan yaşlarla tek diyebildiğim bu olmuştu.

“Bende üzgünüm, Farah.” Kolunu kaldırdığında parmakları yüzüme değdi. “Baban öldüğünde yanında olmalıydım.” Artık ne hissettiğimi ve neler çektiğimi daha iyi anlıyormuş gibi özür dileyen gözlerle bana bakıyordu. “Aramızda ne geçerse geçsin seni öyle bir günde yalnız bırakmamalıydım.”

Parmak uçlarıyla yanaklarıma düşen gözyaşlarını silerken bakışlarında artık sadece acı değil, pişmanlık da vardı. “Bunun için çok pişman olduğumu bilmeni istiyorum.” Parmakları yüzümde nazikçe gezinirken bana olan bu bakışı hazin bir acıdan oluşuyordu. “Keşke zamanı geriye alabilseydim…”

“Beni görmeye hastaneye geldin mi?” Babam öldüğünde beni görmeye gelip gelmediğini bilmek istiyordum.

“Hayır.” Aldığım bu cevapla hüsrana uğramıştım çünkü gizli de olsa belki gelmiştir diye ümit etmiştim. Gurur beni hayal kırıklığına uğrattığını bilmesine rağmen bu konuda bana yalan söylemedi. “Gelmedim, Farah.” Bazen beni yalanlarla avutmasını isterdim, onun dürüstlüğü hep canımı yakardı.

“Peki.” Bu artık umurumda değilmiş gibi davranıp ona yeni bir soru yönelttim. “Hastaneyi arayıp nasıl olduğumu hiç sordun mu ya da beni merak ettin mi?”

Birkaç saniye yüzüme baktığında dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. “O gece kaç kez hastaneyi arayıp seni sorduğumu hiç bilmiyorum.” Bunu itiraf ederken ne kadar huzursuz olduğunu benden saklamıyordu. “Şu sikik gururum sana gelmeme engeldi ama nasıl olduğunu bilmeliydim.” Başını omzuna eğdiğinde gözlerini dahi kırpmadan beni seyrediyordu. “Daha doğrusu iyi olduğunu bilmeliydim.”

“İyi değildim.” Cılız sesim güçlükle çıktığında boğazımı tıkayan yumrudan kurtulamadım. “Babam… O benim tüm dünyamdı, onu kaybetmişken iyi olamazdım.”

Yanımda olmasa da babamın yokluğunda nasıl hissettiğimi ve neler yaşadığımı biliyor olmalı ki başını yavaşça salladı. Aradan kaç yıl geçerse geçsin sevdiğin birini kaybetmenin acısının hiç dinmeyeceğini Melek’ten biliyordu. Ben babamı, o da kızını kaybetmişti, benzer bir acıyı yüreğimizin en derinlerinde taşıyorduk.

“Babamın cenazesine geldin, değil mi?” O gün cenazede onu hiç görmemiştim ama devamında olanlar hayal ürünüm olamazdı. Beni o mezarlıktan hastaneye taşıyan Gurur’du. Başlarda bunun bir hayal ya da rüya olduğunu düşünmüştüm ama bir süre sonra rüya olamayacak kadar gerçek olduğunu anlamıştım.

Bunu anlamamı beklemiyor olmalı ki yüzü gerilip sertleşti. “Babandan doğru düzgün helallik bile alamadım.” Ona yaptığı haksızlık ve yaşattıkları için kendini hiç affetmeyeceğini gözlerindeki o suçluluk duygusundan anlıyordum. “Ümit iyi bir adamdı, cenazesinde bulunmalıydım.”

“Neden ortaya çıkmadın?”

“Bunu yapsaydım onun katili olduğumu düşünürdün.” Sadece bu cümleyle bile neden cenazede görünmediğini anlamıştım. Gurur sadece öldürdüğü insanların cenazesine katılırdı, babam ve Melek onun için bir istisnaydı.

Şimdi o bana bir soru yönelterek, “Melek’in cenazesine geldin mi?” diye sordu.

“Hayır.” Bunu itiraf etmekten nefret ediyordum ama Melek’i son yolculuğuna uğurlamak için gitmemiştim. “Bunu yapamadım.” Babamın cenazesinde kendini göstermeyerek her şeyi başlatanın o olduğunu bildiğinden beni suçlamadı.

İşleri bu noktaya getiren ben değildim, üstelik benim babam Melek’ten önce ölmüştü. Eğer Gurur yaşadığımız her şeye rağmen yanımda olsaydı, benim de onu yalnız bırakmayacağımı biliyordu. “Sen hastaneye gelmedin, cenazeye geldin. Bense seni görmeye hastaneye geldim ama cenazeye gelmedim.”

Tüm yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırmak için başımı iki yana salladım. “Melek’i çok sevmeme rağmen o cenazeye gelemezdim, Gurur. Kimse seni babamın cenazesinde görmedi, Melek’in cenazesine katılsaydım herkes ne kadar gurursuz olduğumu düşünecekti.” Hep kendinden ödün veren taraf olmamak için cenazeye katılmamıştım. Bazen gururumuz kontrolü ele alırdı.

Gözlerimin içine baktığında cevabının onu korkuttuğu bir soruyu daha fazla içinde tutamadı. “Sana gelmemi bekledin mi?”

İçtiğim o iki bardak rakı etkisini gösterip yavaş yavaş düşüncelerimi bulanıklaştırırken, “Evet,” diye fısıldadım. Alkolden mi yoksa bu ağır sohbetin etkisinden mi, bilmiyorum ama ona yalan söyleyemedim. “Artık babam yoktu ve canım çok yanıyordu.” O günü tekrar tekrar yaşıyormuşum gibi gözlerim dolmuştu. “O esnada yanımda istediğim tek kişi sendin.”

Saçlarımda gezinen eli titrediğinde bir şeyler söylemek istedi ama tek kelime edemedi. Dudaklarından çıkmayan her kelime onu zorluyordu fakat konuşsa ne diyecekti ki? Neden yanıma gelmediğini zaten biliyordum, üzgün olduğunu söylemek dışında bana söyleyeceği hiçbir şeyi yoktu. “Biliyor musun, ilk kez o gün sana sarılmak istemiştim.” 

Bu onun için çok ağır bir darbe olmalı ki tüm bedeni buz kesmişti. Gurur ona sarılmamı hep istemişti ama bunu yapmak hiç içimden gelmemişti. Bu konuda sanki beni tutan bir şeyler vardı. Ona sarılmayı istediğim tek anda ise yanımda olmamıştı. Bunu anlayınca kendine kızarak kısık bir sesle küfretti.

Gecenin devamında onunla konuşmayı hiç bırakmamıştık. Bazen Melek’ten bahsetmiştik bazense babamdan... Onların yokluğunda nasıl hissettiğimizi anlatıp saatlerce birbirimize içimizi dökmüştük. Onunla konuşmak bana gerçekten çok iyi gelmişti, babamın yokluğunda neler çektiğimi kimseye anlatamamıştım. 

Babam gidince hemen üzerime liderlik hırkasını geçirdikleri için uzun süre ağlayıp acımı bile yaşayamamıştım. Fakat Gurur’un yanında ağladım, babamdan bahsederken gözyaşlarımı hiç tutmadım, sanki bir tek onun yanında çözülüyormuşum gibi hissediyordum. Kollarının arasına sokulup ona acımdan bahsederken ne utandım ne de daha güçlü görünmek için rol yaptım.

Diğer insanların yanında hiçbir şey beni yıkamazmış gibi davranabilirdim ama Gurur’un yanında kendim olabiliyordum. Bana tüm bunların geçeceğini hiç söylemedi ama saçlarımı okşamayı hiç bırakmamıştı. Sahte teselli sözcükleri yerine dokunuşlarıyla beni rahatlatmaya çalışmıştı.

Aradan geçen her dakikayla kokusu göz kapaklarımı ağırlaştırınca Gurur eskiden olduğu gibi yine bana Çirkin Ördek masalını okumuştu. Tam uykuya dalmak üzereydim ki, “Farah,” diyen yumuşak sesini duydum. “Madem artık kaçtığın bu hayatı yaşıyorsun o zaman neden yeniden denemiyoruz?”

Uykuya teslim olmadan önce, “Korkuyorum,” diyen sesim mırıltıyla çıkmıştı. “Sana yeniden bağlanmaktan çok korkuyorum.”

“Neden?”

“Çünkü mutlu ettiğin kadar acı veriyorsun.” Zihnim uykuya çekildiğinde bu benden duyduğu son şeydi. Gurur gibi bir adamla yeniden başlamak cesaret isterdi ve bende o cesaret yoktu. Gurur bir insanın ayaklarını nasıl yerden keseceğini de biliyordu, o insanı nasıl yere düşüreceğini de.

***

Duha’yla tüm adamlarımızı iki sokak aşağıda bırakıp tek başımıza küçük bir yürüyüş yapıyorduk. Kaldırımda yürürken onu bazı mağazalara sokup biraz neşelendirmeye çalıştım ama alışverişten nefret ediyordu. “Tüm gün surat asarak Karun’u o masaya getiremezsin.” Elimdeki kâğıt helvayı ikiye bölüp yarısını ona uzattım. “Bir şeyler ye.”

Çatık kaşlarla ona uzattığım kâğıt helvayı alıp oldukça ciddi bir sesle, “Senden nefret ediyorum,” deyince kıkırdadım. “Benim de senin sirke suratına bayıldığım söylenemez.” Koluna girerek onu ilerideki antikacıya doğru çekiştirdim. “Karun’un liderlikten çekilmesiyle bir ilgim olmadığını biliyorsun.”

Geniş omuzları biraz düştüğünde kolundaki elime ters gözlerle bakıyordu. “Bana şirinlik yaparak kendini affettiremezsin.” Ona verdiğim kâğıt helvadan sinirle bir ısırık aldığında tadını sevmemiş olmalı ki yüzünü buruşturdu. Ağzındaki lokmayı tükürüp yeniden kaşlarını çattı. “Sen o Sonat piçiyle nişanlanmasaydın o tımarhane kaçkını mağarasından çıkıp geri dönmezdi!”

“Ben nereden bilecektim Gurur’un döneceğini?” Kâğıt helvamı afiyetle yerken benim neşem Tunus’u daha çok kızdırıyordu. “Bu durumdan memnun olmayan tek kişi sen değilsin, adam evime yerleşti.”

“Müstahak sana aptal ördek! Ben mi dedim git Sonat’la nişanlan diye?” Son bir saattir yaptığı gibi yine bana kızarak karşımızdaki antikacıyı gösterdi. “Burada ne işimiz var?”

“Özel olarak sipariş ettiğim bir şey var, onu alıp yemeğe geçeriz.”

Kolunu çekerek benden uzaklaştığında Gurur döndüğünden beri bana soğuk davranmayı hiç bırakmıyordu. “Seninle yemek yiyeceğimi de nereden çıkardın, hain ördek?” İnsanların yanında bana Haraf derdi ama yanız kaldığımızda hep ördek!

Yeniden koluna girerek sülük gibi ona yapıştığımda sabır dilenir gibi başını yukarı kaldırıp bir süre derin derin nefesler aldı. Yeniden bana baktığında yakışıklı suratında canından bezmiş gibi bir ifade vardı. “Şu haline bak bir çocuktan farkın yok. Seni tanımayan kimse silah kullanıp bir masada racon kestiğine inanmaz.”

“Sevdiğim insanların yanında içimden geldiği gibi davranırım.” Ona göz kırparak sevimlice gülümsedim. “Ve sende sevdiğim kişilerin içindesin.”

Yüz ifadesi gevşediğinde siyah gözlerinde bir abinin sıcaklığı belirmişti. Fakat Karun’u yerinden ettiğimizi hatırlayınca sert tutumunu sürdürüp yeniden kaşlarını çattı. “Uzak dur benden yılışık ördek!” Kahkaha attım.

Duha’yla başlarda çok mesafeli bir ilişkimiz vardı ama onu tanıdıkça aramızdaki mesafeler yıkılmıştı. Bazı anlarda bir anda şirketine gider, onunla sohbet ederek bir kahve içerdim. Bazen de içinden çıkamadığım bir konu olunca onunla buluşup tavsiye alırdım. İlk günler benden kurtulmak için çok uğraşmıştı ama peşini hiç bırakmamıştım. Zamanla olur olmadık her anda kapısını çalmama alışmıştı.

İnsan kendi çapında biriyle karşılaşınca ya onu ortadan kaldırmak isterdi ya ona saygı duyardı. Tunus’a duyduğum saygının büyüklüğünü anlatamazdım. Antikacıdan siparişimi alıp önceden rezervasyon yaptırdığım restorana geçtik. Buradaki müşterileri korkutmamak için korumalarımızı dışarıda bırakmıştık.

Bir yandan yemeğimizi yiyorduk bir yandan da iş konusunda onu ikna etmeye çalışıyordum. “O arsayı bana satmalısın. Küçücük bir arsa yüzünden hastanenin inşaatına başlayamıyoruz.” Arazimin tam ortasında bir arsası vardı, onun orada olması işimi sabote ediyordu.

Yemeğin yanında votkasını yudumlarken nihayet keyfi yerine gelmiş gibi sırıttı. “O arsaya küçük bir ev yaptıracağım.”

“Delirdin mi?” Çatalı tabağımdaki haşlanmış sebzeye sertçe batırdığımda sadece bakışlarımla onu öldürebilirdim. “Ev istiyorsan sana birkaç tane verebilirim, hastane için aldığım arazinin ortasına ev yapamazsın.”

Duha başını omzuna doğru eğdiğinde sesinde insanın içini titreten bir tehdit vardı. “Gurur’u o masadan göndermedikçe sana araziyi satmayacağım.”

“Bunu yapmak kolay mı sanıyorsun?” Gurur’dan bahsediyorduk ona istemediği hiçbir şeyi yaptıramazdık.

Tam bir şey söyleyecektim ki restorana giren üçlüyle afalladım. Gurur, Karun ve Barbaros tüm gözleri üzerlerine çekerek içeri girmişlerdi. Karun’u görünce Duha’nın ölümcül bakışları anında bana kenetlenmişti. Bu buluşmayı benim ayarladığımı düşünmeye başlamıştı.

“Bununla bir ilgim yok.” Onların burada olacağını gerçekten bilmiyordum. Gurur beni görünce adımları bir an duraksar gibi olmuştu. Yüzündeki şaşkın ifadeye bakılırsa benimle burada karşılaşmayı o da beklemiyordu.

Bu restoran bizim gibi insanların sıkça geldiği çok ünlü ve lüks bir yerdeydi. Aslında bu küçük tesadüf o kadar da şaşırtıcı değildi. Geçen haftada burada bölge liderlerinden Devrim’le karşılaşmıştım. Karun, Duha’yı görünce soğuk yüz ifadesi biraz daha katılaşmıştı. Anlaşılan Duha onun telefonlarını açmıyor diye o da ona kızgındı.

Duha’yı görmezden gelerek başıyla bana küçük bir selam verince tebessüm ettim. Hangi masaya rezervasyon oluşturduklarını merak ettiğim için gözlerimi onlardan ayırmıyordum. Yürüyüp yan masamıza geçtiklerinde onlara eşlik eden garson, “Efendim sizin masanız biraz ileride,” dedi.

Ancak Gurur, Duha’yla burada ne işim olduğunu merak ettiği için kaşlarını çatarak garsonu başından attı. “Bu masayı ayırttık koçum.” Bizim masamız iki kişilik olmasaydı eminim hiç çekinmeden buraya otururdu.

Garson onların siparişi aldıktan sonra masalarından ayrılınca Gurur’un kıskanç bakışları beni buldu. “Ne işin var senin bu herifle?”

“Sana hesap mı vereceğim?” Günlerdir çok ısrar etmeme rağmen bana Beşir’in yerini söylemediği için ona karşı tepkiliydim. Buz gibi bir sesle konuşarak önüme döndüm. “Yan masadan laf atıp keyfimi kaçırma.”

“Senin o keyfin bir tek bana gelince kaçsın zaten!” Homurtuyla karışık kızgın sesini duydum ama duymazdan geldim.

Duha bana Gurur’u göstererek onun duyabileceği bir ses tonuyla konuştu. “Bu herifle aranda bir şey mi var?”

“Ne münasebet.” Günler önce onunla öpüşmemişim gibi çenemi dikleştirdim. “Onun gibi sorunlu bir adamla aramda hiçbir şey olamaz.” Gülmemeye çalışarak ona Karun’u gösterdim. “Senin bu adamla aranda bir şey mi var?”

Beni taklit ederek çenesini kaldırdığında gülmemek için kendimi zor tutuyordum. “Ne münasebet.” Memnuniyetsiz gözlerle bir süre Karun’a bakıp önüne döndü. “Onunla artık aramda hiçbir şey yok.”

Kıkırdadım. “Yani öncesinde var mıydı?”

“Kaliteli bir düşmanlık vardı ama artık o da yok.”

“Sikeceğim senin şu inadını!” Karun daha fazla dayanamayıp yönünü bu tarafa çevirdiğinde sinirden dişlerini sıkıyordu. “Alt tarafı bir liderlikten çekildim, ölmüşüm gibi davranma!”

Duha onu görmezden gelerek çatal ve bıçağını alıp tabağındaki eti doğramaya başladı. “Benim için bir ölüsün.”

“Kalkın gidelim şuradan yoksa elimden bir kaza çıkacak!” Karun yüzünü sertçe ovuşturduğunda kızgın bakışlarını Duha’dan çekmiyordu. “Telefondaki o engeli biraz daha kaldırmazsan iş yerini kurşunlatacağım!” Duha’nın onu engellemesine ne kadar sinirlendiğini saklamıyordu.

Duha bir parça kızarmış eti ağzına atarken dönüp ona hiç bakmıyordu. “Şu köpeğe söyleyin yan masamda havlayıp durmasın.”

“Kime köpek diyor lan bu piç!” Karun’un gözü seğirdiğinde bir hışımla sandalyesinden kalktı. “Senin ecdadına sokarım, kaprisli it!” Duha’ya doğru bir adım atmıştı ki Gurur ve Barbaros gülerek onu kollarından yakalayıp yerine oturttular.

“Bu seferki depresyonunu ağır geçiriyor.” Gurur onu sakinleştirmeye çalışırken bıyık altında gülüyordu. “Aldırma yeğenim.”

“Piç kurusu ne yeğeninden bahsediyorsun!” Karun bu seferde Gurur’a kızarak onun elini sertçe itti. “Her yerde amcam olduğunu söyleyip durma, bir içgüveysi benim amcam olamaz!”

“Biz Tozlular onu içgüveysi olarak almadık.” İşaret parmağımı Gurur’a doğrultarak bıkkınca konuştum. “Bu adam zorla evimize yerleşti.”

“Kendi evim.” Gurur sigara paketini çıkartırken rahatlığıyla hepimizi sinir ediyordu. “O evde kiracıyım, parasını ödediğim sürece orası benim evim.”

Karun onun önünden yaka silkiyormuş gibi görünüyordu. Yoğun bir öfkeyle amcasına bakarken mavi gözleri buz gibi parlıyordu. “Koskoca ülkede ev mi kalmadı? Neden eski karının evini kiralıyorsun?”

Gurur sigarasını yakarak sandalyesine yaslandı. “Keyfim öyle istedi.”

“Keyfini sikeyim piç!”

“Düzgün konuş lan amcanla.”

“Amcam değilsin!”

“Şu hır gürü kesin başım ağrıyor.” Barbaros dirseklerini masaya bastırıp başını eğdi ve şakaklarını ovuşturdu. “Ne migrenmiş anamı ağlatıyor.”

Gurur sigaranın dumanını içine çekerken sırıttı. Aklına ne geldiyse yeşil gözlerinde şeytani bir ifade belirmişti. “Şu tetikçi kızın senden midesinin bulandığını öğrendiğin günden beri baş ağrın kesilmedi.” Barbaros’un gözlerinin içine bakarak dalga geçer gibi bir sesle, “Ne iş?” diye sordu.

Karun ve Duha konuya yabancı kaldıkları için aynı anda, “Hangi kız?” diye sorduklarında Gurur başıyla beni gösterdi. “Farah’ın eski astsubay kuzeni.”

“Bana ondan bahsetmeyin, bak yine baş ağrım tuttu!” Barbaros bir küfür savurup şakaklarını sertçe sıktı. Zaza’yı hatırladıkça migreni iyice azıyormuş gibi yüz ifadesi kaskatıydı. “Onun yüzünden basiretim bağlandı, o günden beri bir kadına dokunamıyorum!”

Karun tüm bu tepkilerin ne anlama geldiğini iyi biliyor olmalı ki dudaklarının kenarında ince bir gülümseme belirdi. “Kadınlara dokunamıyor musun yoksa dokunmak içinden gelmiyor mu?”

Barbaros şakaklarındaki ellerini çektiğinde yüz ifadesi işkence görüyormuş gibiydi. “Her ikisi de.”

“Hımm.” Duha düşünürcesine çenesini sıvazladığında artık tüm dikkati Barbaros’taydı. “Bu durum tam olarak ne zaman başladı?”

Her şeyin tek suçlusu benmişim gibi Barbaros sinirli bakışlarını bana çıkartarak çenesini sıktı. “Farah’ın o vahşi kuzeninin beni görünce öğürmesinden sonra oldu ne olduysa!”

Onu biraz daha konuşturmak için Gurur masadan öne eğildi. “Zaza sana öyle bakınca nasıl hissettin?”

“Bok gibi!” Uzanıp bizim masamızdaki votka şişesini alarak kafasına dikti. Birkaç sert yudumdan sonra elinin tersiyle dudaklarından taşan içkiyi sildi. “Onun iğrenen bakışlarıyla öyle bir küçüldüm ki sanki o esnada kayboldum.”

“Aşağılanmış hissettiğin için mi bu haldesin?” Duha bu soruyu sorarken gözlerini hafifçe kısmıştı.

“Onunla hep birbirimizi aşağılarız, sorun bu değil.” Barbaros başını iki yana salladığında kalbi sıkışıyormuş gibi nefes alışları hızlanmıştı. “Canım yandı lan!” 

Nihayet bunu itiraf ettiğinde Zaza’nın bakışlarının neden canını bu kadar çok yaktığını anlayamıyordu. Bunu anlamadıkça daha çok sinirlenip agresifleşiyordu. “O kız daha önce çekip beni vurduğunda bile canım bu kadar çok yanmamıştı! Benim neyim var?”

Karun onu bir konuda test eder gibi sakinliğini koruyarak, “Fazla düşünüyorsun,” dedi o ağır sesiyle. “O kız senin için bir anlam ifade etmiyorsa üzerinde çok durmana gerek yok. Hep yaptığın gibi git sevgililerinle takıl.”

“Hiçbirini istemiyorum.” Konu kadınlar olunca Barbaros’un onları geri çevirdiği görülmüş şey değildi.

Hepimizi şaşırtarak yine içki şişesine uzandı. “O günden sonra ne zaman bir kadına dokunmaya kalkışsam aklıma o tetikçinin öğüren yüzü geliyor, tüm keyfim kaçıyor.” Sızlanarak avuç içini sertçe masaya geçirdi. “Bir tek basiretimi kurutmadığı kalmıştı!” deyince gülmeye başladık. Salak herif, Zaza’ya âşık olduğunun bile farkında değildi.

Karun konuşmaya hazırlanıyordu ki Duha onun ağzından lafı aldı. “Ona âşık olduğunu anlaman için daha ne olması gerekiyor?”

Bileğindeki saati kontrol ederek ayağa kalktı. “Karşındaki şu deli de bir zamanlar senin gibiydi. Farah’ı sevdiğini anlayana kadar yemediği halt kalmamıştı.” Ceketini alarak kapıya doğru yürüdü. “Senden midesinin bulanmasını istemiyorsan kendine çekidüzen ver.”

Karun’da ayağa kalkıp ona Gurur’u gösterdi. “Aşk konusunda birinden tavsiye alacaksan şu piçten uzak dur.” Ne hatırladıysa bu onu sinirlendirmiş olmalı ki yeniden kaşları çatıldı. “Seni de Tozluların evine içgüveysi yapmasın,” dedikten sonra Duha’nın peşinden gitti. “Şu engeli kaldır lan artık!”

Barbaros bir süre giden ikilinin arkasından bakıp soru dolu bakışlarını Gurur’a çıkardı. “Sence gerçekten o vahşiye âşık olmuş olabilir miyim?”

“Öyle görünüyor.” Barbaros’un aşk hayatı zerre kadar ilgisini çekmediği için yüzündeki sıkılmış ifadeyi saklamıyordu. “Beni dinlersen yol yakınken vazgeç bu sevdadan. Zaza senin gibi birini sevecek bir kadın değil.”

“Neyim varmış benim?” Barbaros sinirlendiğinde tüm gücüyle içki şişesini sıkıyordu. “Farah’ta senin gibi bir akıl hastasını sevecek bir kız değildi ama gördüğün gibi gönül dedikleri bu şey bazen boka da konabiliyor.” Yüksek sesle güldüğümde Gurur bir küfür savurarak ters bakışlarını Barbaros’a dikmişti.

Onları kendi haline bırakıp çantamı alarak ayağa kalktım. Masadan ayrılmak için bir adım atmıştım ki Gurur’un meraklı gözleri beni buldu. “Nereye?”

“Seni ne ilgilendirir?” Mesafeli bir sesle konuşup masadan uzaklaştığımda arkamda kızgın sesini duydum. “Ya sabır!” Bir an önce Beşir’i bana teslim etmezse daha çok sabır çekecekti.

***

Asaf’la işler hakkında görüşmem gerekiyordu. Onu aradığımda şirkette olmadığını söyleyerek beni evine davet etmişti. Açıkçası Aksa’nın olduğu bir eve gidip gitmemek konusunda biraz tereddüt etmiştim ama sonsuza kadar ondan kaçamazdım. Bolatlı malikanesine geldiğimde gördüğüm trajedi neredeyse beni güldürecekti. Asaf evdeki tüm çalışanlara izin verdiği için malikanedeki işler Aksa’ya kalmıştı.

Kaçak karısını hizmetçi gibi kullanarak ondan geçmişin intikamını alıyordu. Aksa gibi birine ev işleri yaptırmak gerçekten büyük bir başarıydı. Karı koca arasında olan şeylere karışmayı doğru bulmadığım için Aksa’nın kendi evinde hizmetçilik yapmasına müdahale etmedim. Asaf’ın imzalaması gereken belgeleri ona uzatarak koltuğa yaslandım.

“Seni çok iyi gördüm.” Asaf o evrakları imzalarken gözlerimi dahi kırpmadan onu izliyordum. “Anlaşılan Aksa’yla her şey yolunda.”

“Tam bir baş belası.” Sırasıyla her belgeye göz gezdirip sayfanın altına imzasını atarken gülümsüyordu. Onu daha önce hiç bu kadar mutlu görmemiştim. “İşlerden kaytarmak için çevirmediği numara yok.” Bu durum onu çok eğlendiriyor olmalıydı.

Aksa mutfakta olduğu için rahat konuşarak, “Seni seviyor,” dedim. “Artık bunu biliyorsun, değil mi?”

“Evet ve bu hayatımdaki en iyi gelişme.” Son belgeyi de imzalayarak başını kaldırdığında kalbinde ağırlık yapan tüm o bilinmezlikler ortadan kalkmış gibiydi. “Aksa’nın bir gün beni seveceğini hayal dahi edemezdim.”

Nihayet aralarındaki buzları eritmeye başladıklarını bilmek beni mutlu etmişti. “Onu çoktan affettiğini görebiliyorum, o zaman neden hâlâ süründürüyorsun?”

Gülerek sırtını koltuğa yaslayarak bacak bacak üstüne attı. “Nereye kadar dayanacak görmek istiyorum.”

“Ona temizlik yaptırıyorsun, yani hayatta nefret ettiği tek şeyi.” Kapıyı kontrol ederek uyarı dolu bakışlarımı ona çıkardım. “Bir gece ansızın uykunda seni öldürebilir. Ayrıca ona bu kadar çok yüklenme lütfen.” Aksa’yla aramız limoni olabilirdi ama onun için endişelenmeyi hiç bırakmıyordum. “Bu işi biraz daha uzatırsan ters tepebilir, Aksa’nın ani çıkışları çok pistir.”

Asaf tam bir şey söyleyecekti ki Aksa içeri girince onun hakkında konuşmayı bıraktık. Üç fincan kahveyle geldiğinde köşede duran vazoya attığı ölümcül bakışlar Asaf’ı güldürmüştü. Bu salonda dikkat çeken tek şey garip vazoydu. O kadar büyüktü ki sadece çok yer kaplamıyor, aynı zamanda bakışları üzerine çekiyordu. “Bu şey vazo mu yoksa yeni nesil bir kolon mu?”

Asaf tam bana cevap verecekti ki küçük bir yorumda bulunarak, “Bizim oradaki küplere benziyor,” dedim. “Sadece kilden değil, bir de daha şişman, daha büyük ve daha uzun.” Kalkıp vazonun yanında durmamak için kendimi zor tutuyordum. “Acaba hangimiz daha uzunuz?” Bu şeyin içine çiçek atsan içine düşüp kaybolurdu. Çiçeği geçtim, Aksa’yı atsan o bile içinden kaybolurdu.

“Porselen ustası bir müşterimin hediyesi.” Aksa’nın kızgın suratına baktığında gözleri keyifle ışıldamıştı. “Kuzeninin en sevdiği vazo.”

“Şu dev anasına vazo deyip sinirlerimi bozma.” Onunla nasıl bir anısı varsa Aksa o vazoyu paramparça etmek istediğini saklamıyordu. “Bir gün o çirkin şeyi kıracağım.”

“Parasını maaşından keserim.”

“Umurumda değil, yine de kıracağım.”

Kocasıyla inatlaşarak yanıma gelip ilk kahveyi bana uzattı. Burada olmam bile onu çok mutlu ettiği için kahve gözlerinde gizleyemediği bir heyecanla beni izliyordu. “Kahveyi sevdiğin gibi yaptım.”

“Teşekkür ederim ama gitmem gerekiyor.” Kibar ama soğuk bir sesle kahvesini geri çevirip ayağa kalktım. Asaf’ın imzaladığı belgeleri çantama koyarak eşyalarımı topladım. Asaf’a bakıp, “Sonra görüşürüz,” dedikten sonra salondan çıktım.

Malikaneden çıktığımda arabama doğru bir adım atmıştım ki Aksa peşimden geldi. “Farah!” Adımı bağırarak beni durdurdu. Hiç kıpırdamadığımda bahçe kapısına boş bakışlar atıyordum. Aksa tam arkamda durup güçlükle duyulan bir sesle, “Özür dilerim,” diye fısıldadı. “Farah beni affedemez misin?”

“Benden özür dilemene gerek yok kuzen.” Onu gözlerime yasakladığımda bir zamanlar kardeşim dediğim insana olan kırgınlığımı saklayamaya çalışıyordum. “Bu senin hayatın ister gidersin istersen de geri dönersin, beni ilgilendirmiyor.”

“Farah n’olursun böyle yapma.” Karşımda durduğunda gözlerimde gördüğü bu yabancılık hissi bir anlığına nefesini kesmişti. Döndüğünden beri neredeyse her gün evime uğrayıp benimle görüşmek istiyordu ama onun eve geleceği saatler hep dışarı çıkıyordum.

“Özür dilerim.” Aynı kelimeleri bir kez daha tekrarlarken sesi kırılmıştı. “Seni aramalıydım hata yaptım.”

“Hata mı?” Bunu basit bir hata olarak göremezdi. “Yaptığın şey hata değildi, Aksa.” Kaşlarımı çatarak yanından geçip arabama doğru yürüdüm. “Kardeşliğimize ihanet etmenin adı hata değil.”

Peşimden gelip, “Farah-” diyerek kolumu tutunca ona doğru döndüğüm gibi göğsünden sertçe arkaya ittim. “Bir buçuk yıl boyunca neredeydin, Aksa!” 

Kırgınlığım öfkeye dönüştüğünde ikinci kez onu arkaya doğru iterek haykırırcasına bağırdım. “Nasıl beni aramazsın? Ben seni her yerde ararken nasıl bu kadar umursamaz olabilirsin!”

Bir şey söylemeye hazırlanıyordu ki yumruğumu sıkarak konuşmasına izin vermedim. “Gidebileceğin her yere adamlarımı gönderdim, olmaman gereken yerlerde bile seni aradım.” Dolan gözlerine bakıp içimdeki bu acıyı öfkemle harmanladım. “Emniyete gidip kayıp ihbarı bile verdiğimi biliyor musun?”

Sertçe yutkunduğunda bana bakacak yüzü olmadığı için başını eğmişti. “Ayağım kırıldığı için hastanedeydim.” Asaf’la bir evin ikinci katında atladığımız bir olay yaşamıştık. O günün akşamında bir hastanede yatıyordum ve ayağım üzerine basamayacağım şekilde kırılmıştı.

Aksa’nın ıslak gözlerine baktığımda zihnimde canlanan tek görüntü o gün hastanede olanlardı. “İki polis memuru içeri girip birini bulduklarını, eşkalinin sana benzediğini ama şu anda morgda olduğunu söylediklerinde nasıl hissettim, biliyor musun?” Tüm bedeni titrediğinde bana yaşattığı şeyin acısıyla gözlerinden birkaç damla yaş süzülmüştü.

“Ben o hastane odasında canımı bıraktım, Aksa!” Bir anlığına da olsa onun öldüğünü düşünüp paramparça olmuştum. “Kırık bir ayakla hastaneden nasıl çıktığımı gel bana sor! Attığım her adımla çektiğim acının bir haddi hesabı yoktu ama bu umurumda olmadı çünkü o acının daha büyüğünü kalbimde taşıyordum!” O bir yerlerde keyif çatarken ben onun öldüğünü düşünüp mahvolmuştum.

Bana böyle bir şey yaşattığı için onu asla affetmeyeceğimi gösterircesine omuzlarımı kaldırdım. “En son babamın ölüm raporunu imzaladığım bir morga senin için girdim.” Suçluluk içinde hıçkırdığında benden daha çok acı çekiyor olamazdı.

“O çarşafı kaldırırken sedyede yatan kişi sen olma diye ağlayarak dua ettim!” Tüm bunları onu bu kadar sevdiğim için yaşamıştım. Sevdiklerimin bana verdiği acının bir sonu yoktu.

“Biliyorum üzgünsün ama beni üzdüğünden daha fazla değil.” Ona sırtımı dönüp çıkış kapısına doğru yürüdüm. “Bir daha çıkma karşıma, sürekli çekip gidecek birini artık hayatımda istemiyorum.”

Arabaya binmekten vazgeçerek malikaneden çıktım. Korumalarım beni uzak bir mesafeden de takip edebilirdi, yalnız kalıp biraz yürümeye ihtiyacım vardı. Kaldırımdan inip yolun karşısına geçerken o morgda yaşadıklarımı düşündüğüm için çok dalgındım. Bu yüzden son sürat üzerime gelen arabayı çok geç gördüm. 

Aksa boğazını yırtarcasına, “Farah!” diye bağırana kadar o arabayı fark edememiştim.

Başımı çevirdiğimde Salazarlara ait bir plakayla karşılaştığımda kaçmak için çok geçti. Araba süratle üzerime gelirken bir adam camdan kolunu çıkartıp silahı bana doğrultmuştu. Silah patladığı an daha mermi bana isabet etmeden bedenim arkaya doğru savruldu. Biri üzerime atlayarak son anda beni arabanın önünden çekmişti. Yerde yuvarlanırken üst üste patlayan silahların sesini duyabiliyordum.

Sırtım sertçe zemine çarptığında üzerimde biri yatıyordu. Asaf’la ikimizin adamları giden araca ateş edip etrafımızda etten bir duvar oluşturduklarında Aksa’nın kokusu burnuma ulaştı. Kalbim öyle bir titredi ki bir an duracak sandım. Üzerimdeki bedeni yavaşça çekip yere yatırdığımda Aksa’nın yüzüyle karşılaşınca tüm dünyam başıma yıkılmıştı. Olamaz…

Yerde gözleri kapalı bir şekilde yatıyordu ve sırtının arkasında akan kanlar yan tarafına süzülüyordu. “Aksa!” Boğazımı yırtarcasına bağırıp titreyen ellerle yüzünü ellerimin arasına aldım. O kurşunun hedefinde ben vardım, nasıl kendini bana siper ederdi? “Aksa sana yalvarıyorum aç gözlerini!”

Asaf etrafımıza toplanan kalabalığı yarıp öne çıktığında yerde kanlar içinde gördüğü kızla tüm bedeni kilitlenmişti. Mavi gözleri titrerken yüzü bembeyaz kesilmişti. Ne bir şey söyleyebildi ne de nefes alabildi. Hemen sonra öne atılıp, “Aksa!” diye bağırarak karısının yanına diz çöktü. “Arabayı getirin hemen!”

Hıçkırıklarla ağlarken ellerime bulaşan kana bakıp hep aynı şeyi söylüyordum. “Ben… Benim yüzümden.” Peşimdeki tehlikeyi bilmiyormuşum gibi evden tek başıma çıkmamalıydım. Korumalarla buradan ayrılsaydım Aksa peşimden gelip kendini böyle bir tehlikenin içine atmayacaktı. Her şey benim yüzümden olmuştu!

Asaf hiç vakit kaybetmeden onu kucağına alıp arabaya bindiğinde ayağa kalkmayı akıl edebildim. Asaf’ın yanına arka koltuğa geçtiğimde hemen yola çıkmıştık. Menderes gaza basarak arabayı son hızda kullanırken Asaf tir tir titreyerek kucağındaki kıza bakıyordu. Aksa gözlerini açmadıkça yaşadığımız korku çığ gibi büyüyordu.

Asaf onun saçlarını yüzünden çektiğinde Aksa’nın solgun yüzünü görmek onu mahvediyordu. Sırtının arkasında duran eline bulaşan kan ise ikimizi birden öldürüyordu. “Menderes daha hızlı sür şu arabayı!” Gür çıkan sesindeki korku iliklerime kadar işlediğinde karısının başını göğsüne bastırarak ona sımsıkı sarıldı. “Sana yalvarıyorum bu sefer beni bırakma!”

Gözlerimden süzülen yaşlarla başımı eğip hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Tüm bunların tek suçlusu bendim. Aksa’ya bir şey olursa kendimi asla affetmezdim. Affetmek şöyle dursun, yaşayamazdım ki. O benim tüm çocukluğum, genç kızlığım ve yetişkinliğimdi. Sadece kuzenim değil, en yakın arkadaşım, sırdaşım ve kardeşimdi. Neden ona o sözleri söyledim ki!

Menderes tüm ara yollardan geçip bizi en hızlı şekilde hastaneye getirmişti. Doktorlar hemen Aksa’yı ameliyathaneye aldıklarında dua etmekten başka elimden hiçbir şey gelmiyordu. Koridordaki bankta otururken kısık bir sesle ağlayarak sık sık ameliyathanenin kapısına bakıyordum. Sırtından vurulmuştu, Aksa’nın vücudundan zaten birçok platin vardı.

Ya benim yüzümden sakat kalırsa? Gözyaşları içinde başımı iki yana salladım. Daha da kötüsü ya ölürse? Aksa hırçın ve güçlü görünebilirdi ama aslında çok narin biriydi. Ne zaman kendine biraz yüklense tüm enerjisi bitiyor, hemen bayılıyordu. Çocukluğundan beri bünyesi zayıf bir kızdı. O kurşunun üstesinden gelebilir miydi, bilmiyorum.

Asaf koridorda bir ileri bir geri dönüp dururken üzerime yürüyüp bana kızmasını bekledim. Tüm bunların benim suçum olduğunu söyleyip nefret kusmasını bekledim ama bunu yapmadı. Bu haldeyken bile Aksa’yı ne kadar çok sevdiğimi, bile isteye onu tehlikeye atmayacağımı biliyormuş gibi bana yüklenmedi.

Bu olanların benim hatam olduğunun farkındaydı ama ne hale geldiğimi de görüyordu. Belki de onu durduran buydu. Haberi alan tüm yakınlarımız hastaneye akın etmeye başlamıştı. Annem ve kuzenlerim aynı anda hastaneye geldiklerinde ağlayarak anneme sarıldım. “Benim yüzümden oldu.”

Yüzümü onun boynuna gömüp hıçkırıklarla ağlarken küçük bir çocuktan farkım yoktu. “Benim dikkatsizliğim yüzünden Aksa ölümün eşiğinde.” Keşke peşimden hiç gelmeseydi.

“O iyi olacak, Farah.” Annemin yumuşak sesi kulağıma ulaştığında yalnız olmadığımı hissettirmek istercesine bana sımsıkı sarılıyordu. “Hemen en kötüsünü düşünme, Aksa bunun üstesinden gelecek.” Böyle olması için her şeyimi feda edebilirdim.

Gözyaşlarımın sesi kesilene kadar annemin kollarının arasından çıkmamıştım. Ayakta duracak gücüm kalmadığı için bir süre sonra Zaza ve Esvet beni yeniden banka oturtmuştu. “Bu nasıl oldu?” Kılıç tepeme dikildiğinde gözleri sık sık ameliyathanenin kapısını buluyordu.

Her an kötü bir haber alırız diye o da çok korkuyordu ama bunu saklamaya çalışıyordu. “Size saldıran kimdi, Farah?”

“Şimdi bunun zamanı mı?” Esvet ona kızarak başımı tutup omzuna yasladı. “Aksa içeride canıyla uğraşıyor, Farah’ta perişan bir halde. Soruların biraz bekleyebilir!” Kolunu omzuma atarak saçlarımın tepesine küçük bir öpücük kondurdu. “Kendini yıpratma, Aksa sandığın kadar zayıf biri değil.”

“Leonard’ın işi bu!” Dişlerimin arasından hırıltıyla konuştuğumda dizimin üzerinde duran elimi tüm gücümle sıkıyordum. “Hedefte ben vardım ama Aksa kendini bana siper etti.” 1 Eylül’e yaklaştığımız için Leonard denen o piçin etekleri tutuşmuştu. Ben saldırıya geçmeden önce benden kurtulmayı planlıyordu.

Burada ne kadar bekledik, hiç bilmiyorum ama aradan geçen her saatle korkularım katlanmıştı. Ameliyathanenin kapısı açılınca herkes dışarı çıkan doktorun etrafına toplanmıştı. Kötü bir haberin korkusuyla istesem de bu banktan kalkamadım. Doktor ne söylediyse Asaf’ın gevşeyen göğüs kafesini gördüm.

İri vücudunda bir çözülme olduğunda şükreder gibi gözlerini yumdu. Kendimi zorlayarak ayağa kalktığımda Zaza iyi haberi vermek için bana doğru yürüdü. “Kurşun omuriliğini teğet geçmiş, hayati tehlikeyi atlatmış.” Kalktığım banka yığıldığımda yeniden ağlamaya başladım ama bu sefer mutluluktan.

O iyiydi, kardeşim yaşıyordu.

***

Aksa ameliyattan çıkalı üç gün olmuştu ama bir türlü odasına girmeye cesaret edemiyordum. Üç gündür hastaneden ayrılmadığım için saçım başım birbirine karışmıştı. Ne onu bırakıp gidebiliyordum ne de içeri girip yüzüne bakabiliyordum. Yaşadığım suçluluk duygusu onu görmeme engeldi. Kuzenlerim sık sık hastaneye uğruyordu, Gurur bile buraya gelip kaç kez Aksa’yı ziyaret etmişti.

Bir tek Asaf’la ikimiz bu hastaneden hiç ayrılmıyorduk. Aksa taburcu olmadıkça buradan bir yere gidemezdim. Hastanenin kafeteryasında kahvemi yudumlarken yürüyen bir ölü gibi göründüğüme eminim. Üç gündür hiç uyumadığım için sık sık halüsinasyon görüyordum. Bedenim artık alarm vermiş durumdaydı. Ne uyuyabiliyordum ne de doğru düzgün bir şeyler yiyordum. Aksa’yı kaybetme korkusu beni perişan etmişti.

Önüme konulan sandviç ve sıcak çayla başımı kaldırdım. Gurur tepemde dikilirken endişeli gözlerle beni izliyordu. Dağılan saçlarıma, kızaran gözlerime ve gözlerimin altındaki morluklara içi acıyarak bakıyordu. “Kendine bu kadar yüklenme.”

Sandalyeyi çekerek yanıma oturduğunda burnuma gelen kokusu bile beni uyumaya zorluyordu. “Kuzenin toparlıyor, Farah artık kendine bunu yapma.”

Gözlerim yeniden dolduğunda ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. “O arabanın önüne benim yüzümden atladı. Ya ona bir şey olsaydı?”

“Aynı şeyi hatta daha fazlasını sende onun için yapardın.” Elimi tuttuğunda başparmağıyla nazikçe elimin üstünü okşayıp bana baktı. Solgun yüzümü ve gözlerimden süzülen yaşları görmek bile canını yakıyordu. “Aksa kendine geldiğinden beri seni soruyor. Sen o kapıdan içeri girmedikçe o da iyi olamayacak.”

“Yapamam.”

“Yapabilirsin.” Yumuşak bir sesle konuştuğunda kafeteryadan benim için aldığı sandviçten küçük bir parça kopardı. “Onun karşısına bu halde çıkıp kuzenini üzmek istemiyorsan önce bir şeyler ye.” Aksa’yı kullanarak bana bir şeyler yedirmeye çalışması homurdanmama neden olmuştu.

Gurur’un uzattığı lokmayı yediğimde bu seferde çayı alıp dudaklarıma yaklaştırdı. “Kendim içebilirim.”

Açlık ve uykusuzluktan titreyen ellerimi görünce çay bardağını bana vermedi. “Üzerine döküp kendini yakarsın.” Hükmedici sesi bu konuda taviz vermeyeceğini gösterdiği için başımı eğip çaydan bir yudum aldım.

Gurur sandviçten küçük parçalar kopartıp kendi elleriyle beni beslemeye başlamıştı. Her lokmadan sonra bir yudum çay içirtiyordu. Hiç iştahım yoktu ama ayağa kalkacak gücü bulmak için uzattığı her şeyi yiyordum. Tüm sandviçi bitirdiğimi görünce rahat bir nefes almıştı. Çayın kalanını da bana içirdikten sonra masadaki peçeteye uzandı.

Peçeteyi alıp dudaklarımı silmeye başladığında bana nasıl hissettirdiği hakkında en küçük bir fikri yoktu. Alt dudağıma sürtünen peçeteyle nefesini tutmuş bir şekilde dudaklarıma bakmaya başlamıştı. Bu haldeyken bile beni öpmeyi düşünmüyordu, değil mi? Başımı geriye çekerek yoğun bakışlarına son verdim. Ayağa kalktığımda üzerimde üç günün uykusuzluğu olduğu için gözlerimin önü kararmıştı.

Gurur beni kucağına almak için bana yaklaşınca onu durdurdum. “Bunu yaparsan kokunla hemen uyurum.” Korkaklığı bırakıp artık Aksa’yı görmek istiyordum yoksa bunu bir daha yapamazdım. “Yürümeme yardım etsen yeter.”

Girmem için kolunu uzatınca esneyerek ondan destek aldım. Çok uykum vardı. Gurur’un yardımıyla üst kata çıkıp Aksa’nın odasının önüne geldim. Gurur benim için kapıyı açarak kenara çekilince derin bir nefes aldım. İçeri girdiğimde Aksa yatağında dikkatli bir şekilde oturuyordu ama sırtını arkaya yaslamamıştı. Yarasından dolayı bunu yapamıyordu.

Oturmak bile canını çok yakıyor olmalı ki tüm gücüyle çarşafları sıkıyordu. Saçları dağılmıştı, yüzü ise kireç gibi solgundu. Asaf onun yatağının kenarına oturmuş, tepsideki şeyleri ona yedirmeye çalışıyordu. Kaşığı çorbaya daldırıp Aksa’ya uzattığında yüzünde yalvaran bir ifade vardı. “Bir şeyler yemezsen ilaçlarını kullanamazsın.”

“Yemek istemiyorum!” Aksa yine hırçınlaştığında Asaf’ın eline vurarak kaşıktaki çorbayı döktü. “Bana Farah’ı getir!” Gözleri dolduğunda başını eğerek kısık bir sesle ağlamaya başladı. “Kardeşimi görmek istiyorum.”

Kalbim teklerken odanın içine doğru bir adım attım. “Buradayım.” Cılız çıkan sesimi duyunca hemen başını kaldırıp dağınık saçlarının arasından bana baktı. Beni görmesiyle feri sönmüş gözlerinde küçük bir kıvılcım oluşmuştu. “Farah…”

Asaf tepsiyi bir kenara bırakıp bana doğru yürüdüğünde kaşları çatıktı. “Biraz daha inat etseydin seni zorla buraya getirecektim.” Sitem eder gibi konuşup bizi yalnız bırakmak için odadan çıktı. İkisi Gurur’la dışarıda beklerken Aksa’nın yatağının kenarına oturdum.

Uzanıp elini tuttuğumda gözlerimden birbiri ardına akan yaşları durdurmanın bir yolu yoktu. “Özür dilerim.” Sırtındaki o yara ondan çok benim canımı yakıyordu. Suçluluk içinde ıslak gözlerine bakarak hıçkırdım. “Çok özür dilerim, Aksa benim yüzümden-”

“Senin yüzünden değildi.” Kendimi daha fazla suçlamamı istemediği için beni susturarak elimi sıktı. “O arabanın önüne atlamak benim seçimimdi, bunu yapmamı sen istemedin.”

“Haklısın.” Bana hatırlattıklarıyla ağlamayı bırakıp sinirlenerek kaşlarımı çattım. “Kim sana söyledi o arabanın önüne atlamanı? Aptal mısın sen!”

Gözünden akan yaşları sertçe sildiğinde avucumdaki elini çekerek dik dik bana bakmaya başlamıştı. “Asıl sen aptalsın, etrafını kontrol etmeden nasıl yola atlarsın!”

“Benim ne yaptığım seni ilgilendirmez!” Ayağa kalkarak ondan uzaklaştığımda aklını başına getirmek için ona sert bir tokat atmak istiyordum. “Küçücük boyuna bakmadan kahramanlık yapmak senin neyine!”

Gözlerini kocaman açtığında ona küfretmişim gibi yüzünde inanamayan bir ifade vardı. “Senin boyun uzun da ne oluyor, aklın olmadıktan sonra! Şuursuzca yola atlayan bir akılsızsın!” Boyu konusunda çok hassas olduğu için öfkeden küplere binerek, “Seni kurtarandan kabahat!” diye bağırdı.

“Kurtarmasaydın sanki senin yardımına ihtiyacım vardı!”

“Vardı salak, ölüyordun neredeyse!”

“Sende öyle!”

Sesimiz ta dışarıdan duyuluyor olmalı ki Gurur ve Asaf başını içeri uzattı. “Her şey yolunda mı?” diye sorduklarında Aksa’yla aynı anda, “Dışarı!” diye bağırdığımızda korkup hemen kapıyı kapatmışlardı.

Aksa’ya döndüğümde birbirimize ölümcül bakışlar atıyorduk. Tırnaklarını çarşafa geçirip sıktığında dişlerini gıcırdattı. “Beni biraz daha affetmezsen ilaçlarımı kullanmam!” Beni tehdit ederek çenesini kaldırdı. “Yaram enfeksiyon kapıp öldüğümde çok pişman olursun.”

Hayretler içinde kalarak bu sinir bozucu bacaksıza bakıyordu. “Bana duygusal şantaj mı yapıyorsun?”

“Barışmak için elimdeki tüm kozları kullanıyorum, ne var bunda?”

Sinirlerimi bozduğu için gülerek ayakkabılarımı çıkardım. “Uykum var kay kenara.” Onu neredeyse kaybediyordum, bu korku Aksa’nın hayatımdaki değerini daha iyi anlamamı sağlamıştı. Bu dargınlığı daha fazla uzatıp onunla geçireceğim günleri heba etmeyecektim.

Yanına uzandığımda yatakta yan dönerek kollarımın arasına sokuldu. Sırtındaki yara gerilip canını yaktığında kısık iniltisini duymak beni kahrediyordu. Kolumu dikkatli bir şekilde boynunun altından geçirip ona biraz daha yaklaştım. Bir buçuk yılın özlemiyle ona sarılıp yüzümü saçlarına gömdüm. “Özür dilerim, seni tehlikeye atmak istememiştim.”

Kollarımın arasında küçüldüğünde kolunu belime dolamıştı. “Bende özür dilerim, yokluğumla canını bu kadar çok yakmak istememiştim.” Aylar sonra birbirimize sarılmanın huzurunu yaşarken sesi ağlamaklıydı. “Çok kötüydüm, Farah sadece bir süre her şeyden uzaklaşmak istemiştim. Seni aramak istedim ama habersiz gittiğim için bana kızarsın diye bunu yapamadım.” Kızsam bile beni aramalıydı.

Yanlış yapmıştı ama pişman olduğunu da görebiliyordum. Yaptığı bir hatayı sürekli ona karşı kullanıp canını daha fazla yakmak istemiyordum. Ben kimleri affetmemiştim ki, Aksa da affedilmeyi hak ediyordu. “Bir daha habersiz bir şekilde gidersen bu sefer beni gerçekten kaybedersin.” Bana bunu ikinci kez yaşatmamalıydı.

“Bir daha seni bırakıp hiçbir yere gitmeyeceğim.” Aldığı ilaçların etkisiyle sesi uykulu çıkıyordu. “Söz veriyorum, Farah.” Ona sarılırken günlerin uykusuzluğuyla benim de gözlerim kapanmıştı. Kardeşimle yeniden bir arada olmanın huzuruyla ikimizde uykuya dalmıştık. O iyi olduğu sürece hiçbir şeyin bir önemi yoktu.

***

Aksa biraz daha iyiydi, kendini toparlamaya başlamıştı. Asaf’ın ona çok iyi bakacağını biliyordum. İşlerimde vakit buldukça onu görmeye gidiyordum. Bugün işten eve erken dönmemin bir nedeni vardı. Yalçın’la bahçenin bize ait olan tarafında yürüyüş yaparken güneş batmak üzereydi. “Gurur’un Beşir’i hangi depoda tuttuğunu hâlâ bulamadınız mı?”

Bu işi Yalçın, Nisan ve Ali’ye vermiştim çünkü onlardan daha iyi kimse Gurur’u tanıyamazdı. Bir zamanlar ona çalıştıkları için Gurur’un tüm gizli sığınaklarının yerini biliyor olmalılardı. Yalçın sigarasını içerek yanımda yürürken hafifçe başını iki yana salladı. “Beşir’in yerini henüz bulamadık.”

Bana yalan söylediğinin farkındaydım. Bir inat uğruna yanımda işe girmişlerdi ama Ali, Nisan ve Yalçın’ın tüm sadakati hâlâ Gurur’aydı. Onlardan Beşir’in yerini öğrenmesini istediğimde bunu kabul etmişlerdi ama kaç gündür beni oyalıyorlardı. Ne zaman sorsam üçü de Beşir’in yerini bulamadığını söylüyordu. Bunu bana söylerlerse Gurur’a ihanet edeceklerini düşünüyorlardı.

Ona yeni bir şans vermediğim sürece Gurur bana Beşir’i vermeyecekti. Sözlü bir şekilde bunu söylemese de durumun bundan ibaret olduğunu biliyordum. Bize bir şans vermemi istiyordu ve elinde bana karşı kullanacağı tek şey Beşir’di. Arka bahçeye geldiğimizde gördüklerimle adımlarım duraksadı.

“Hadi canım,” diye fısıldadığımda Yalçın’ın kısık gülüşünü duydum. “Bunu daha yeni fark ediyor olamazsın.”

Şoke olmuş bir şekilde Ali ve Nisan’a bakıyordum. Nisan’ın sırtı bir ağaca yaslıydı, ışıltılı gözlerle Ali’ye bir şeyler anlatıyordu. Ali ise onun birkaç adım uzağında durup küçük bir tebessümle Nisan’ı izliyordu. Sanki Nisan’ın anlattıkları hiç umurunda değildi, ya da onu duymuyordu. İlgilendiği tek şey Nisan’ın güzel yüzü, parıldayan gözleri ve Ali’ye attığı utangaç bakışlarıydı.

Onları duyamayacağım bir uzaklıktalardı ama Nisan kıkırdayarak ne söylediyse Ali bir anda aralarındaki mesafeyi kapattı. Nisan’ın ensesini tutup dudaklarına yumulduğunda gözlerim büyüdü. “Bu ikisi sevgili mi?”

Yalçın bıyık altında gülerek başını salladı. “Bir buçuk yıl boyunca üçümüz aynı evin içinde yaşadık.” Öpüşen çifti gösterdiğinde yüzünde eğlenen bir ifade vardı. “İlk bir yıl kedi köpek gibi didişip durdular, kavgaları bile fazla tutkuluydu. Son altı aydır da böyleler.” Yalçın omuzlarımı tutarak onlara sırtımı dönmemi sağladı. “Bilmiyormuş gibi davran, saçma bir şekilde ilişkilerini gizliyorlar.”

Geldiğimiz yolu geri dönerken işaret parmağımla onu gösterdim. “Senin bildiğini bilmiyorlar mı?”

“Hayır, benden de saklıyorlar.” Ne hatırladıysa burnunu kırıştırdı. “Altı ay boyunca yan odamda her gece sevişme seslerini duymadığımı sanıyorlar.” Dudaklarını bükerek kendine kızdı. “Evde ses yalıtımı olmadığını onlara söylemeliydim.”

“Kılıç ve Esvet’ten daha hızlı çıktıklarını kabul etmeliyim.” Bizimkiler hâlâ yerinde sayıyordu.

Bahçenin ön kısmına geldiğimizde malikanenin kapıları açıldı. Gurur ve adamları sayısız arabayla içeri girmişti. Gurur arabadan indiğinde annem koşarak onu kapıdan karşılamıştı. “Hoş geldin damat.” Karşısında öz oğlu varmış gibi davranıyordu.

“Hoş buldum kaynana.” Gurur başını omzuna eğerek annemin kıyafetlerindeki un lekelerine anlamaz bakışlar attı. “Hayırdır, mutfağa mı girdin?”

Annem gülümseyerek onun koluna girip eve doğru yürüdü. “Bu akşama özel tüm yemekleri ben yaptım.”

Gurur panikleyerek annemin kolundan çıktığında hemen telefonunu çıkarmıştı. “Yemeğimi dışarıdan söyleyelim.” Annemin iyi yemek yapabildiğine hiç inanmıyordu.

Gurur’un bu davranışı annemi kızdırdığı için kaşlarını çatarak onun elindeki telefonu aldı. “Tadına bakmadan hemen karar verme!” Gurur’un kafasına sertçe vurarak onu eve doğru itti. “Git üstünü değiştir, yemek yiyeceğiz!”

“Kaynana senin neyine yemek yapmak?” Eve girmekten vazgeçip bir anda annemi omzuna atarak arabasına doğru yürüdü. “Yemeği benim restoranlardan birinde yeriz.”

Annem onun omzundan baş aşağı sarkarken yumruklarını Gurur’un sırtına geçirip çırpınmaya başladı. “Yere indir beni hayvan! Senin için saatlerdir yemek yapıyorum, bugün hepsini yiyeceksin!”

“Sen bana yemek yapmazdın, durduk yere niye beni zehirliyorsun? Henüz o sikik avizeni bile kurşunlamadım!”

“Bugün senin doğum günün, doğum gününde anne yemeği ye diye o kadar uğraştım!” Annemin bağırarak söyledikleriyle Gurur’un adımları bir anda durmuştu. Sert yüz ifadesindeki her kas hareket ettiğinde birkaç kez üst üste yutkunmuştu. Ne kadar şaşırdığını gözbebeklerinin büyümesinden anlıyordum. Ne yani, bugünün doğum günü olduğunu bilmiyor muydu?

Yavaşça annemi yere indirdiğinde afallamış durumdaydı ama aynı zamanda duygulanmıştı da. Şu zamana kadar hiç doğum günü kutladı mı, bilmiyorum ama yüzünde hüzünle karışık anlayamadığım bir ifade vardı. Annemin onun doğum gününü hatırlaması ve onun için kendi elleriyle yemek yapması Gurur’u serseme çevirmişti.

Annemin kızgın suratına bakıp gülümsediğinde sesi duygularını açığa çıkartacak kadar boğuktu. “O yemekler artık zehir bile olsa yerim kaynana.” Kolunu annemin omzuna atıp onunla birlikte eve doğru yürüdü. “Karalahana sarması da yaptın mı?”

Annem onun kolunun altında küçücük görünürken güldü. “Bir tek onu yapmadım ama sevdiğin diğer tüm yemekler var.”

İkisi sohbet ederek malikaneye girerken tebessüm ederek onları izliyordum. “Buradan bakınca anne-oğul gibiler.” Yalçın’ın söyledikleriyle bu sefer sesli güldüm. “Zaten öyleler.” Ve böyle olması beni çok mutlu ediyordu çünkü Gurur bir anne sıcaklığını hiç tatmamıştı. Eksikliğini hissettiği her şeyi onunla paylaşabilirdim, annem de buna dahil.

Kamelyaya geçip tek başıma biraz daha oturdum. Çayımı içerek bahçedeki hazırlıkları izliyordum. Annem onların bölgesindeki kamelyayı akşam yemeği için hazırlatıyordu. Anlaşılan yemeği açık havada yiyeceklerdi. Çalışanlar kamelyanın ışıklarını yakıp masayı hazırlıyorlardı. 

Ali çardağa girip tam karşıma oturduğunda bana sınırın diğer tarafındaki tatlı telaşı gösterdi. “Gurur doğum günlerini kutlamaz, bu onun için bir ilk olacak.”

Bu sözlerle içim kıyılmıştı. “Bunun özel bir sebebi var mı?”

Ali yüz ifademdeki hüznü görünce gülümseyerek beni aklımdaki düşüncelerden uzaklaştırdı. “Doğum günüyle ilgili bir travması veya yaşadığı bir acı yok. O sadece böyle günlerin kutlanmasını gereksiz buluyor.” Göğüs kafesimde sıkışan nefes, sessizce dudaklarımdan süzülüp havaya karışmıştı. Doğum gününü kutlamama nedeninin derin acılardan kaynaklanmadığını bilmek beni mutlu etmişti.

Anlaşılan Gurur annemin mutfakta verdiği çabaları karşılıksız bırakmamak için bu akşam doğum gününün kutlanmasına izin veriyordu. “Senden küçük bir iyilik isteyebilir miyim?” Ali’nin sesini duyunca meraklı bakışlarım yeniden onu buldu.

Ceketinin iç cebinde çıkardığı bir flaşbelleği önüme bıraktı. “Bunu Gurur’a izletmenin bir yolunu bulabilir misin?” Gümüş renklerdeki flaşbelleğe attığım tuhaf bakışları görünce boynundaki kravatı biraz gevşetti. “Gurur bunun içindeki görüntüleri mutlaka izlemeli, Farah. Bana çok kızgın, bunu ona ben verirsem çöpe atar ama seni dinler.” Bir şeyler ima edercesine güldü. “O bir tek seni dinler.”

Masanın üzerinde duran flaşbelleği alıp parmaklarımın arasından çevirdim. “Bunun içinde ne var?” İçeriğini bilmediğim bir şeyi Gurur’a izletip onun gazabını üzerime çekmek istemiyordum.

“Asaf’la ilgili bilmesi gereken gerçekler.” Ali çardaktan çıkarken tek söylediği bu olmuştu. “O şeyin içinde Gurur’un hep kaçtığı şeyler var.”

Flaşbelleği çantama atıp eve girdim. Malikanedeki bu koşturmacanın bir parçası olmadığım için babamın çalışma odasına geçip yarım kalan işlerimi hallettim. İki saat sonra biraz daha yorulmuş bir şekilde çatı katındaki odama dönmüştüm. Gurur burada yoktu, bahçede annemin hazırladığı yemeklerle karnını doyuruyor olmalıydı.

Terasa çıktığımda hava kararmıştı ama bahçe ışıkları aşağıyı aydınlatıyordu. Tüm ev halkı büyük kamelyadaki masanın etrafına toplanmıştı. Gurur’un doğum günü olduğu için annem küçük bir istisna yapıp kuzenlerimi, bir de Ali, Nisan ve Yalçın’ı da yemeğe davet etmişti. Hepsi oradaydı. Yukarı çıkmadan önce annem bana da yemeğe katılmamı söylemişti ama sessizliğimi koruyarak onu yanıtsız bırakmıştım.

Annem bu sabah erkenden bana Gurur’un doğum gününden bahsetmişti. Bunu unuttuğumu düşündüğü için gün içinde sık sık arayıp hatırlatmıştı. Oysaki o söylemese de zaten biliyordum, bu unutacağım bir şey değildi. Kamelyayı izlerken Gurur’un çok durgun olduğunu gördüm. Bakışları sık sık yanındaki boş sandalyeye kayıyordu. Doğum günü olmasına rağmen henüz tek bir lokma bile almamış görünüyordu.

Gözleri beni arıyordu.

Onu böyle bir günde yalnız bırakacak değildim. Birazdan bende aşağı inecektim. Gurur başını kaldırıp çatı katına baktığında terasta olduğumu gördü. Bu uzaklıkta bile yeşil gözlerinin parıldadığını görebiliyordum. Sadece beni görmek bile tüm sıkıntılarının dağılmasını sağlamıştı.

Masadan ayrılarak terasın altına kadar yürüdü, daha sonra başını kaldırıp yeniden bana baktı. “Şşş küstüm çiçeği, insene aşağıya.”

“Bunu neden yapacakmışım?” Onu biraz kıvrandırarak onların tarafındaki büyük kamelyayı gösterdim. “Sınırın diğer tarafına geçemem.” Ona bir şeyi hatırlatarak kinayeli bir şekilde konuştum. “Çizgiyi geçersem yine benim tarafımda olan benimdir dersin.”

Dudaklarının kenarında küçük bir kıvrılma olduğunda gözlerinde sahiplenici bir duygu vardı. “Sen zaten benimsin, sınırın hangi tarafında durursan dur bu gerçek değişmeyecek.” Hiç vazgeçmeyecek kadar inatçı bir adamdı.

“Gurur lütfen siktir olup gider misin?”

Keyifli bir şekilde güldü. “Bir insan küfrederken bile nasıl bu kadar sakin ve kibar olabilir?”

“Yemekleri soğutmadan gidip bir şeyler ye.”

“Sen aşağıya inmeden hiçbir şey yemeyeceğim.”

“O zaman aç kal bana ne.”

“Çocuk!”

“Huysuz ihtiyar!”

Kaşlarını belli belirsiz çatarak kamelyayı gösterdi. “Sen şimdi buraya geliyor musun yoksa gelmiyor musun?” Sesi tehdit eder gibiydi.

İnat ederek omuzlarımı kaldırdım. “Gelmiyorum.”

Bir küfür savurarak hızlı adımlarla eve doğru yürürken, “Görelim bakalım nasıl gelmiyorsun!” dediğini duydum. Yine neyin peşindeydi bu adam?

Odaya döndüğümde kapı sertçe açılınca Gurur’un sinirli bakışlarından ne yapacağını anladım. “Aklından bile geçirme!” Kendi bölgemde dururken kaşlarımı çatarak ona sınır çizgisini gösterdim. “İznim olmadan bölgeme girersen ihlal bedeli olarak bana yirmi milyon ödersin!”

İlk kez doğum günü kutlayacaktı ve böyle bir günde onu yalnız bırakmamın siniriyle çenesini sıkarak çizgiyi geçti. “Arttırıyorum ulan kırk milyon!” Bana iki katı para bana ödemeyi sorun etmeyip üzerime yürüdü. “Şimdi buraya gel!”

“Hayır!” Daha o beni yakalamadan kendimi hemen çalışma masamın arkasına attım. “Buradan bir yere gitmeyeceğim!”

Beni yakalamak için masanın etrafını dönerken sinirden yüzü kızarmaya başlamıştı. “Nereye kaçacağını sanıyorsun!” Masanın kenarlarını tutup duvara doğru fırlattığında üzerindeki tüm eşyalarım zemine saçılmıştı. Dizüstü bilgisayarımda buna dahildi!

“Bilgisayarım!”

“Yenisini alırız bağırıp durma!” Beni yakalamak için öne atılınca hemen kapıya koştum. Fakat Gurur kolumdan yakaladığı gibi beni sertçe kendisine doğru çevirdi ve eğilip omzuna attı. Yine mi ya!

Onun omzundan baş aşağı sarkarken sıktığım elimi sırtını geçirerek çırpınmaya başladım. “İndir beni haydut!”

Hızlı adımlarla kapıya doğru yürürken elini kaldırıp kalçama sert bir şaplak attı. “Nemrudun Kızı!” Bunu küfreder gibi söylemişti.

Kalçama vurduğu için sinirlenerek ikinci kez yumruğumu kaslı sırtına geçirdim. “Laz Hödüğü!”

“Kurma Bebek!”

“Entel maganda!”

“El kızı!”

“El oğlu!”

“Babasının nazlı kızı!” dedi tükürürcesine.

Baş aşağı sallanmaktan midem bulanmaya başlamışken bir kez daha sırtına vurdum. “Ama artık senin nazlı karın değil!”

Odadan çıkıp merdiveni inerken güldüğünü duydum. “Benim de nazlı sevdam, buna ne diyeceksin, Farah Hanım?” Bir anda kalbim ısınmıştı. Karısı olmadığım için artık nazlı karım diyemediğinden şimdi de nazlı sevdam demeye başlamıştı.

Merdivenin basamaklarını indikçe sırtından daha çok sallanmaya başladığım için midem altüst olmuştu. “Ben artık senin hiçbir şeyin değilim.”

“Olmadığını sanmaya devam et.” Keyifli çıkan sesi kalbimi titretirken bir şeyi aklıma kazımak istercesine tekrar kalçama vurdu. “Sen benim her şeyimsin!”

“Orama vurup durma, çok ayıp!”

“Ulan sanki görmediğim ve dokunmadığım bir yerin kaldı. Daha neyden utanıyorsun?” Beni iyice utandırdığında elini yeniden kalçamdan hissedince irkildim. Az önce vurduğu yeri bu sefer hafifçe okşayınca tüm bedenim titredi. “Çok mu sert vurdum, acıdı mı?” Öyle de kıyamıyordu.

“Acımadı lütfen elini çeker misin?”

“Bence acıdı,” diyen sesi ne kadar eğlendiğini saklayamıyordu. İri parmakları kalçamdan gezinirken bundan aldığı hazzı değişen nefesinden anlıyordum. “Madem canını yaktım o zaman telafi etmeliyim.”

“Bana dokunmak için bahane arıyorsun!”

“Uydurma.” O erkeksi gülüşünü duymak beni deli ediyordu. “Ben hayatımdaki kadına değer veren bir adamım, seni incittiysem kendimi affettirmeliyim.”

“Bana dokunarak mı kendini affettiriyorsun?”

“Bildiğim tek affettirme yöntemi bu.” Bir kez daha güldü. “Yoksa hoşuma gittiğinden değil.”

Kalçamı kavrayıp sertçe sıkınca inlememek için kendimi zor tuttum. “Fırsatçı herif!” Ona kızıyordum ama bana dokunması içten içe çok hoşuma gidiyordu. Kapıya yaklaştığımızda elini kalçamdan çekip yukarı toplanan eteğimi aşağıya doğru çekmişti.

Gurur beni çardağa getirip yanına oturtunca masadakilerin bıyık altında gülmesi sinirlerimi bozuyordu. Benim için de servis açan hizmetçiye başımla küçük bir işaret yaptığımda kamelyadan çıkıp malikaneye doğru yürüdü. Kısa süre sonra koca bir tabak dolusu karalahana sarmasıyla geri dönmüştü.

Tabağı ondan alıp Gurur’un önüne koydum. “Afiyet olsun.”

Karalahana sarmalarına bakıp afallayarak bakışlarını bana çıkardığında ifadesi değişmeye başlamıştı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştuğunda sanki aramızdaki mesafe biraz daha küçülmüştü. “Sen mi yaptın?”

Gözlerimi devirerek önüme döndüm. “O kadar işimin arasında bir de sana yemek mi yapacaktım?” O sarmaların her birini kendi ellerimle sarmamış gibi davranıp kendime bir bardak su doldurdum. “Dışarıdan söyledim.”

Gurur tek kelime etmeden tabaktaki sarmadan bir tane ağzına attı. Damağına yayılan tatla yüzü gevşedi, bakışları yumuşadı. Dudaklarında küçük bir gülümseme belirdiğinde bir an için konuşmayı bile unutmuştu. Yemeklerimin tadını ve lezzetini hâlâ hatırlıyordu, bu yüzden o sarmaları onun için yaptığımı anlamıştı. 

Bugün şirketten erken çıkmamın nedeni buydu, doğum gününde ona en sevdiği yemeği yapmak istemiştim. “Ellerine sağlık.” Sıcak sesi kulaklarıma ulaştığında yoğun bakışlarının esiri olmamak için ona bakmadım.

“Bir de bu herife yemek mi yaptın?” Sevgilisinin yanında otururken Ali beni kınar gibi dilini damağına vurup tuhaf sesler çıkarmaya başladı. “O vefasız piç kendi yemeğini kendi yapsın.”

“Piç mi?” Gurur yerinde dikleştiğinde gazap dolu bakışları anında Ali’ye kenetlenmişti. Masanın üzerinde duran elini sıktığında çatık kaşlar altında eski korumasına ters ters bakıyordu. “Farah’ın yanında çalışman seni benden korur mu sanıyorsun? Beni ayağa kaldırma, Ali senin o vidası gevşeyen haysiyetini sikerim!”

“Artık senin adamın değilim, hiçbir şey yapamazsın.” Gurur onu affetmedikçe Ali onunla uğraşmayı hiç bırakmayacaktı. “Ayrıca bir daha küfretme, karın küfürden hoşlanmıyor.” Yanlış bir şey söylemiş gibi, “Pardon,” diyerek Gurur’un gözlerinin içine bakıp sırıttı. “Eski karın diyecektim.”

Gurur sinirlenerek tam bir şey söyleyecekti ki bakışları Ali’nin yanında oturan Nisan’a kayınca gözlerinde şeytani bir ifade belirdi. Ali ve Nisan’ın arasında bir şeyler olduğunu çoktan anlamış gibi bakışları ikisinin arasından gidip geldi. “Nisan.” Ağır bir sesle konuşarak ona sağında duran boş sandalyeyi gösterdi. “Seni geri işe alıyorum, buraya gel.”

Nisan’ın gözleri ışıldadığında hemen ayağa kalkınca Ali onun kolunu tutarak kaşlarını çattı. “Ne yapıyorsun?”

Nisan iki dakikada onu satıp oldukça resmi bir dille kolundaki eli gösterdi. “Ali Bey kolumu bırakır mısınız?” Nisan’ın bu çıkışıyla masadaki erkekler homurdanırken biz kızlar gülmeye başlamıştık.

“Bey mi?” Ali bir küfür savurduğunda inanamayan gözlerle sevgilisine bakıyordu. “Şimdi Bey mi olduk, Nisan Hanım?”

Nisan gülmemek için yanaklarının içini dişlerken yavaşça kolunu çekip onun yanından ayrıldı. Ali’yi kızdırarak Gurur’un yanındaki sandalyeye oturduğunda sevinç dolu gözlerle Gurur’a bakıyordu. “Abi beni affettin mi?”

“Bir şartla seni affederim.” Az önce Ali’nin yaptığı gibi şimdi de Gurur sırıtarak eski dostuna bakıyordu. “Bana çalıştığın sürece bu piçle görüşmeyeceksin, ona selam bile vermeyeceksin.”

Nisan hızlıca başını sallayıp heyecanlı bir sesle, “Kabul ediyorum,” dedi. Ali yüz kızartıcı bir küfür savurduğunda Gurur’un keyfine diyecek yoktu.

Gurur bir abi sıcaklığıyla kolunu Nisan’ın omzunun üzerine atıp Ali’yi tehdit etti. “Benim adamıma beş metreden fazla yaklaşırsan ecdadının amına koyarım!” Resmen onu sevgilisinden ayırmıştı.

Ali ölümcül gözlerle önce Gurur’a, daha sonra da Nisan’a bakıp kaskatı olan çenesini biraz daha sıktı. “Seninle görüşeceğiz, Nisan Hanım!”

Nisan kıkırdayarak meyve tabağından bir kiraz alıp ağzına attı. “Artık görüşemeyiz, Ali Bey.” Bunları söylerken bile sesi ve bakışları flörtözdü. “Bu yemekten sonra sınırı geçip biz Kalenderlere ait tarafa giremezsiniz.”

Gurur, Ali’nin sinirden kıpkırmızı kesilen suratına keyifle bakarak Nisan’a döndü. “Aferin.” Kolunu onun omzundan çekerek yeniden sarmalarına yumuldu. “Karşı tarafın itleriyle arandaki mesafeyi hep böyle koru.”

“Abi ben?” Ali’ye bir darbe de Yalçın’dan gelmişti. Gurur’un yanındaki rahatlığı benim yanımda bulamıyor olmalılar ki kıvranan bakışlarını Gurur’a çıkarmıştı. “Benim için de af çıkar mı?”

“Sende mi lan!” Ali tüm gücüyle elini sıkarken her an yumruğunu Yalçın’ın suratına geçirebilirdi. “Bu gece hepiniz beni sırtımdan vurmaya yemin mi ettiniz?”

“Üzerine alınma dostum.” Yalçın gülerek arkadaşının kızgın suratına baktı. “Farah’ın yanında inisiyatif kullanamıyoruz, alıştığım eski düzene dönmek istiyorum.” Yeniden bakışlarını Gurur’a çıkartıp kendini acındırmaya başladı. “Abi yeterince süründüm, beni de affeder misin?”

Gurur sırf Ali’ye iyi bir ders vermek için onu da affetti. “Sende işe geri dönebilirsin ama o piçe af yok.” İnsan en çok kimi severse en zor onu affettiği için bir tek Ali’yi affedemiyordu.

Ali ona daha fazla eğlenecek bir şey vermek istemediği için mağrur bir ifadeyle başını kaldırdı. “Tek başıma idare edebilirim, kimseye ihtiyacım yok.”

“Tek başına değilsin.” Bunları neden söyledim bilmiyorum ama sanki duymaya ihtiyacı varmış gibi hissettim. “Ben varım yanında.” Ali’nin sıkkın ifadesinde küçük bir değişim yaşandığında hafifçe tebessüm etmişti.

Gecenin ilerleyen saatlerinde yemekler yenmiş, annemin Gurur için yaptığı pastanın tadına bakılmıştı. Gurur ve Ali bazen iki çocuk gibi birbirleriyle uğraşmıştı bazense masada dönen sohbete katılmışlardı. Ne zaman başımı çevirsem hep Gurur’un bakışlarıyla karşılaşmıştım. Kalabalık bir ortamda bile gözleri sık sık üzerime kayıyor, çoğu zaman masada konuşulanları duymuyordu.

Yemekten sonra hepimiz odalarımıza çekilmiştik. Dinlenme köşemdeki minderlerin üzerinde oturup kitabımı okurken Gurur yine rakısını alıp sınırın diğer tarafına koymuştu. Yerdeki çizginin yanına oturup beni izlemeye başlayınca kitaba odaklanamadım. Bakışlarının üzerimde olduğunu bilmek tüm dikkatimi dağıtıyordu.

Gözlerim kitabın satırlarında gezinirken, “Farah,” diyen o tok sesini duydum. “Doğum günlerinden nefret ediyorum, bu boktan dünyaya doğmanın kutlanılacak bir yanı yok. Böyle bir günde bana hediye verilmesinden de hoşlanmam ama madem ki bu sikik günü kutladık bana vereceğin hediyeyi kendim seçmeliyim.” Yine neyin peşindeydi?

Başımı kitaptan kaldırıp sakince içkisini yudumlayan adama baktım. “Sana bir hediye aldığımı da nereden çıkardın?”

“Mutlaka bir şey almışsındır.” Beni çok iyi tanıdığını iddia eden bir yüz ifadesiyle güldü. Onun küçük bir gülümseyişi bile bende tarifi olmayan duyguları uyandırıyordu. “Sen böyle şeylere önem veren bir romantiksin.”

Paketinin içinden bir dal sigara çıkartırken benimle bir anlaşma yapmak ister gibi bir hali vardı. “Aldığın o hediye sende kalsın, doğum günümde bana başka bir hediye verebilir misin?”

Ne istediğini anlamadığım için kitabı kapatıp yan tarafıma bıraktım. “Benden nasıl bir hediye istiyorsun?”

“Sarıl bana.” Bir anda söyledikleriyle duvara yasladığım sırtımda soğuk bir ürperti geçti. Onun için en anlamlı hediye buymuş gibi beni izlerken Sonat’ı kastederek, “O adama sarıldığından daha içten, daha yoğun ve daha sıkı bir şekilde sarıl bana,” diye fısıldadı.

Yüzünü bana doğru çevirdiğinde yerinde hiç kıpırdamıyordu ama tüm bedeni farkında olmadan yine bana çekilmeye başlamıştı. Yeşil irislerini ele geçiren o muhtaçlık duygusuyla beni izlerken küçük bir sarılmaya hasret kalmış gibiydi. “Farah sana yalvarıyorum bir kez sarıl bana hâlâ fırsatımız varken bunu yap.” Sesinin tınısı titrerken iç çekti. “Zorunluluktan veya mecburiyetten değil, içinden gelerek sarıl bana.”

“Hayır.” Onu geri çevirerek yerimden hiç kıpırdamadım. Doğum gününde benden istediği ilk hediyeyi geri çevirerek kitabıma uzandım. “Sana sarılmak içimden gelmiyor.” Parmaklarının arasındaki sigara titrediğinde birkaç kez yutkunarak bana bakmıştı. Onun dışında herkese sarılmışken bir kez bile boynuna dolanmayan kollarımdan davacıymış gibi kırılmıştı.

“Delilerin ahı tutar derler.” Sigaranın dumanını içine çekerken yüreğindeki incinmişliği kızgın bakışlarıyla maskeledi. “Umarım öyle bir gün gelir ki en büyük pişmanlığın bana sarılmayışın olur, Farah.”

“Sen bana beddua mı ediyorsun?” Elimdeki kitabı ona doğru fırlatarak bir hışımla yerimden kalktım. “Sözlerini hemen geri al!” Ona sarılmadığım için pişman olacağım tek gün onun öldüğü gündür. Bunun düşüncesi bile beni kızdırdığı için sözlerini geri almasını istiyordum.

Küçük bir ricasını bile reddettiğim için keyifsiz bir şekilde bakışlarını önüne indirdi. “Herkese gösterdiğin şu merhametin bir tek bana gelince köreliyor, o soytarıya bile sarıldın!” Bunun üzerinden çok zaman geçmişti ama bir türlü unutmuyordu.

“İnsanlar doğum gününde hediyelerini kendileri seçmezler.” Kütüphaneme doğru yürüyüp raftaki kutuyu aldım. “Onlara ne verilirse mütevazi bir şekilde bunu kabul ederler.” Yanına gidip tam karşısına bağdaş kurarak oturdum. Onu biraz sakinleştirmek istercesine hediye kutusunu sınırın diğer tarafına ittim. “Hediyeni aç.”

Oturma şeklimi taklit ederek o da bağdaş kurarak oturdu. Kaşlarını çatarak parmağının ucuyla kutuyu çizginin bu tarafına itti. “İstemiyorum senden gelen hediyeyi.” Ona sarılmadığım için çocuk gibi bana trip atıyordu.

Siyah kutuyu yeniden onun önüne ittim. “İçinde ne olduğunu merak etmiyor musun?”

Huysuzlanarak dik dik bana bakarken hediyeyi yeniden sınırın bu tarafına geçirdi. “Bu kutunun içinde bana sarılacağın kolların yoksa hiç ilgimi çekmiyor.”

“Ama çok pahalı bir hediye.”

“Benim için en pahalı hediye senin kolların.”

“Sana sarılmayacağım, Gurur!”

“Bende bu hediyeyi almayacağım, Farah!”

“Senin için özenle yaptırdığım hediyeyi reddedemezsin!” Kutunun fiyongunu çözerek onun yerine hediyeyi ben açtım. Bakalım içindeki şeyi görünce yine huysuzluk edecek miydi?

Kutunun içinde çıkardığım müzik kutusuyla kendiliğinden gülümsedim. Bu hediyeyi bir antika ustasına özel olarak yaptırmıştım. Geçen gün Duha’yla o antikacıya uğramamın nedeni buydu. Bu sıradan bir müzik kutusu değildi, yukarıdan sarkan yeşil sarkacın bir benzerini boynumda taşıyordum. Zümrüt sarkacın kenarlarında sarkan gümüş ipler iki kukla bebeği tutuyordu.

Bu kukla bebekler porselendendi, en küçük bir dokunuşla kırılacaklarmış gibi görünüyorlardı ama aslında çok sağlamlardı. Müzik kutusu çaldıkça ipleri bir sarkaca bağlı olan bebekler dans ediyordu. İkisinin de üzerinde Viktorya dönemine ait kıyafetler vardı. Siyah saçlı porselen bebeğin uzun, siyah saçları vardı ve üzerinde kabarık eteği olan yeşil bir elbise…

O bebek beni temsil ediyordu ve elbisesinin omuzları açıktı. Gurur boynuma meftun olduğu için omuzları açık kıyafetler giymemi tercih ediyordu. Böylece boynuma daha rahat ulaşıyordu. Bebeğin kıyafetindeki bu detayı Gurur’u düşünerek yaptırmıştım. Gurur’u simgeleyen kukla bebeğin saçları sarıydı ama kulağının altına gelecek uzunluktaydı.

Üzerinde dökümlü yakası olan bir gömlek, cepken ve uzun bir ceket vardı ve siyah bir pantolon. Kadın başını hafifçe geriye atmış, saçları arkaya dökülürken bir elini adamın omzuna koymuştu ve diğer eli onun ellerindeydi. Müzik kutusunun arkasındaki küçük anahtarı çevirdiğimde insanın içini rahatlatan bir melodi çalmaya başladı. Sarkacın yeşil ışığı yandı ve onlar yavaşça dönerek dans etmeye başladılar.

Elleri birbirinden hiç ayrılmıyordu. “Nasıl?” Müzik kutusunu tutarken içimde taşan bir heyecanla başımı kaldırdım. “Beğendin mi?”

“Şimdi bunlar biz miyiz?” Gurur tuhaf gözlerle dans eden kukla bebeklere bakarken yüz ifadesi çok komikti. “Bu erkek bebeğin niye pantolonu kısa?”

“Bu Viktorya dönemi modası. O dönemin erkekleri genelde dizlerine kadar gelen uzun çizmeler giydikleri için pantolonları daha kısa olurdu.”

“Farah ben Viktorya döneminde mi, yaşıyorum?” Yine saçma sapan şeylere takılarak beni sinir etmeye başlamıştı. “Bu şerefsizin pantolonu kısa, o ben olamam. Ayrıca saçları niye benimkinden uzun?” Gözlerini kısarak bana baktığında bir şeyi anlamak ister gibiydi. “Uzun saçlı erkeklerden mi hoşlanıyorsun?”

“Özellikle bir saç kriterim yok, dediğim gibi bu Orta Çağ teması.”

“Bu çirkin bebek çok tipsiz, ben daha yakışıklıyım.”

“Gurur beni delirtme, bunlar porselenden. Birebir sana benzeyen bir şey yaptıramazdım.”

“Yaptıramazsın da hiçbir zanaatkâr benim yakışıklı yüzümü ve karizmamı yansıtacak yetenekte olamaz.”

“Tamam, sen eşsizsin, tek başına bir ulussun, anladık! Hediyeni beğendin mi, onu söyle?”

“Beğenmedim,” diyerek dudak büktü. “Senin bebeğin benimkinden daha güzel.” 

Beni çıldırtma noktasına getirerek iki bebeği tutan ipleri gösterdi. “Burada sadece sen değil, bende bir sarkaca bağlıyım ve o sarkacın aynısı senin boynunda. Bundan ne anlamalıyım?” Başını omzuna doğru yatırıp bana yandan bir bakış attığında gözleri fazla anlamlı bakıyordu. “İkimizin iplerini de sen mi, elinde tutuyorsun?”

Gülüşümle bu sefer ben onu kızdırmaya başladım. “Bunu daha yeni mi, anlıyorsun?”

Bir şey söyleyip bunu inkâr etmesini bekledim ama tek kelime etmedi. Dudaklarımdaki gülüşü izlerken bakışları iç ısıtan bir boyuta ulaşmıştı. Dünyanın en güzel manzarasına bakar gibi gözlerini kıvrılan dudaklarımdan ayırmıyordu. “Sana daha önce de söylediğim gibi, Farah,” diye mırıldandı. “Sen benimsin ama sahibin değilim. Bense seninim ve tek efendim sensin.” Gülüşüm genişledi.

Sadece bu sözleriyle bile tüm iplerini benim elime bıraktığını doğrulamıştı. Uzanıp hediyesini aldığında beğenmediğini söylemişti ama müzik kutusuna bakarken dudaklarında küçük bir gülümseme vardı. Açıkça itiraf etmiyordu ama ilk dansımızı temsilen yaptırdığım bu küçük hediyeyi sevmişti. Müzik kutusunun anahtarını çevirerek onu zemine bırakıp dans eden ikiliyi izlemeye başladı.

“Gurur.” Dikkatini çekmek için yumuşak bir sesle konuştum. “O deri bilekliğin altında ne var?” Bunu uzun zamandır merak ediyordum.

Bakışlarını müzik kutusundan ayırıp sol bileğine çevirdi. O bilekliğin altında ne saklıyorsa bunu görmemi istemediği için ilgisiz görünmeye çalışarak elini yan tarafına indirdi. “Bilekliğin altında hiçbir şey yok.”

“Yalancı.” Ani bir hareketle eline yapışıp kendime doğru çektim. Elini benden kurtarmak için bir harekette bulunduğunda, “Lütfen…” diyerek gözlerimi birkaç kez kırpıştırarak dudaklarımı büktüm. “Çok merak ediyorum, görmeme izin ver.”

Bunu yapıp yapmamak konusunda yaşadığı tereddüdü görebiliyordum. Ona olan bakışlarımı görünce beni geri çevirmeye kıyamadığı için elini çekmedi. Gülümseyerek başımı eğip deri bilekliği çıkardım. Bilekliğin altında çıkan şeyle bir anda kalbim teklemişti. Nefes alışlarım hızlandığında irice açtığım gözlerle Gurur’un dövmesine bakıyordum.

Bileğinde bir dövme olduğunu bile bilmiyordum. Kalın bileğini çevreleyen dikenli tel dövmesi çok tanıdıktı. Nabzım hızlandığında ayağımı sınır çizgisine doğru uzatarak sol ayak bileğime baktım. Kurt kapanına yakalandığımda bileğimdeki dikiş izlerini saklamak için bu dikenli tel dövmesini yaptırmıştım. Dövmenin aynısını Gurur’un da sol elinin bileğine yaptıracağı aklıma bile gelmezdi.

“Bunu neden yaptın?” Parmaklarım dövmenin üzerinde gezinirken kalbime bile sığmayan yoğun bir duyguyla dolmuştum. “Senin bileğinde saklayacağın bir yara izi yok ki.”

“Olması da gerekmiyor.” Sakince yüzümü izlerken bileğinde gezinen parmaklarım hoşuna gidiyor olmalı ki tüm sinirlerinden arınmış görünüyordu. “Bileğimdeki bu dövme benim yüzümden aldığın yarayı bana hatırlatıyor.” Kendini cezalandırmak için mi böyle bir şey yapmıştı?

“Yalancı.” Bu sefer gerçekleri söylediğini biliyordum ama işi muzurluğa vurarak ona dövmelerimizi gösterdim. “Bu yaptığınla herkes bir çift olduğumuzu düşünecek.”

Dövmeyi saklamasını istemiyordum, hep görmek isteyeceğim kadar güzel ve anlamlıydı. Dövmenin asıl güzelliği bir benzerinin bende de olması ve bizi uyumlu kılmasıydı. Sanki bu iki dövme bizi birbirimize bağlayan bir mühürdü.

Hissettiğim şeylerin tam tersini yansıtarak yerdeki bilekliği aldım. “Bu deri bilekliği hiç çıkarma, insanlar bir çift olduğumuzu sanmasınlar.”

Bilekliği geri takacaktım ki aklına soktuğum şeyle elini hemen çekti. Bilekliği takmama izin vermeyerek kaşlarını yavaşça çattı. “Adının benimle anılmasını istemiyor musun?”

Yine ne hatırladıysa bilekliği alıp odanın diğer ucuna fırlattı. “Tabii sen Sonat’la anılmayı istersin!” Bir küfür savurarak, “Takmayacağım o boktan şeyi!” deyince neredeyse gülecektim. Bilekliği takmasını isteyen de yoktu. Kıskançlığını biraz tetikleyince istediğim her şeyi ona yaptırabiliyordum.

Dudaklarımdaki gülümsemeyle bu kaçık adama baktığımda içim içime sığmıyordu. “İyi ki doğdun, Gurur Kalender.” Şükreder gibi çıkan sesimle sert yüz ifadesi yeniden yumuşamaya başlamıştı. Onu kızdırmakta sakinleştirmek de benim için çok kolaydı. “Doğum günün kutlu olsun.”

Dudakları kıvrılır gibi olduğunda bir an gülümseyeceğini sandım ama hatırladıklarıyla yine tüm keyfi kaçmıştı. “Bize bir sarılmayı bile çok gör, anca kuru bir lafla iyi ki doğdun de. Şu anda kendimi hiç de iyi ki doğmuşum gibi hissetmiyorum.”

Onun bu huysuzlukları bana hep çok sempatik geldiği için gülerek başımı iki yana salladım. “Nankörlük etme, sana kendi ellerimle sarma sardım.” Müzik kutusunu göstererek çenemi hafifçe kaldırdım. “Ayrıca güzel bir hediye de yaptırdım.”

“Bu hediye bana sarılmıyor!” Bazı konularda çocuk gibiydi.

***

Üzerimdeki koyu yeşil elbiseyle arabadan indiğimde nihayet beklenen büyük gün gelmişti. Bugün 1 Eylül’dü yani Leonard’ı öldüreceğim gün. Mukaddes Hanım açık arttırmayı bir otelde düzenlemişti. Müzakerenin otelde yapılması benim için daha da iyiydi çünkü kimse içeri giren çıkanın hesabını yapamazdı. 1 Eylül’de otelde olacağımızın bilgisini önceden aldığım için gereken tüm hazırlıkları yapmıştım.

Başımı çevirip bana eşlik eden ekibe baktım. “Her şey hazır, değil mi?”

Kılıç yanımda ağır adımlarla yürürken küçük bir baş işaretiyle her şeyin yolunda olduğunu bana düşündürdü. “Kulaklığını çıkarmadığın sürece bu gece bir sorun yaşamayız.”

“Az önce içerideki adamlarımızla görüştüm.” Hepimiz otele doğru yürürken Ali solumda hareket ediyordu. “Leonard’ın yakın olduğu bir emniyet müdürü ve polislerde davetlilerin arasındaymış.” 

Ali karşımızdaki görkemli otele küçümseyen gözlerle baktı. “İçeriye hiçbir liderin adamlarının alınmaması Leonard için kötü haber. Kendini korumak için emniyettekileri kullanacak.”

“Bu ne demek şimdi?” Önce kuzenlerime sonra da Ali’ye baktım. “Sizi bile içeri almayacaklar mı?”

“Maalesef hayır.” Zaza bu sıkı güvenlik önlemlerinden nefret ettiğini saklamayarak otel kapısının önünde dikilen adamları gösterdi. “Bakıldığında sıradan güvenlik çalışanları gibi görünüyorlar ama aslında onlar emniyetten. Oteli kapattılar, odalarda kalan müşteriler civardaki otellere gönderildi.” Gereken tüm araştırmaları önceden yaptıkları için tüm bunları biliyordu.

“Herhangi bir saldırıya karşı tüm tedbirleri aldılar.” Esvet sözü devralarak güvenlik kılığındaki polisleri gösterdi. “Bölge liderleri ve cemiyette gördüğün insanlar dışında içerideki her yabancı yüz polis olabilir.” Rehavete kapılıp bir aptallık yapmayayım diye beni uyardı. “İçerde çok dikkatli olmalısın.”

“Kapıda ve içerde bu kadar çok güvenlik varken Leonard’a ulaşmak kolay olmayacak.” Ama imkansızda değildi.

Bunun için gereken tüm ayarlamaları yaptıkları için Nihat sırıttı. “Mukaddes Hanım müzakereyi otelde yapacağının bilgisini sana geçen ay sızdırdı. Bizde o bilgiyi en iyi şekilde kullandık.” Ortaya çıkardıkları işten memnun bir şekilde saçlarının yan tarafını düzeltti. “Adamlarımızdan bazılarını günler öncesinde otele bir çalışan olarak girdi. Daha önce kimsenin görmediği o adamların sicili temiz.” Bundan haberim vardı.

“Emniyettekiler tüm otel çalışanlarını araştırmış olmalı ama o altı kişinin bize çalıştığını onlar bile anlayamamıştır.” Kılıç sırıttığında bu geceyle ilgili her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamıştık. “Onlar bugün işe girselerdi çok dikkat çekerlerdi ama geçen aydan beri farklı aralıklarla otelde işe girdiler. Üstelik onlarla birlikte on yedi çalışan daha işe alınmış, bizimkiler aralarına kaynadı.”

Esvet omzuma dokunarak bana göz kırptı. “Biz içeri giremesek de dışarıda senin için işleri halledeceğiz. Bugün Aksa’ya da çok iş düşüyor, o da kulaklık üzerinden sana yardımcı olacak.”

Aksa henüz tamamen iyileşmediği için bu geceki davete katılamazdı. Evindeki odasında ne gerekiyorsa onu yapacaktı. Kapıya yaklaştığımızda tam da beklediğimiz gibi listede adı olmayan kimseyi içeri almamışlardı. Kuzenlerimin bile içeri alınmaması biraz can sıkıcıydı. Kapıdaki adamlar üzerimi aradıktan sonra geçmeme izin vermişlerdi.

Bana attıkları bakışları bile fazla anlamlıydı. Leonard’ı öldüreceğimin haberini aldıkları için beni özellikle göz hepsinden tutacaklarını biliyordum. İçeri girip çantamdaki kulaklıklardan birini çıkartıp taktım. Kulaklık ölümcül bir silah olmadığı için bunu taktım diye kimse bana bir şey diyemezdi. Dışarıdaki adamlarıyla iletişim halinde olmak için her liderin bir kulağında mutlaka kulaklık olurdu. 

Bana eşlik eden iki adamı takip ederken aynı zamanda Aksa’yla konuşuyordum. “Dışarıdan müdahale edeceksen bunu kendini yormadan yap lütfen.”

“Bizimkiler içeri giremediği için bu gece senin gözün kulağın ben olacağım kardeşim.” Çoktan bilgisayar başındaki yerini almış olmalı ki, “O iki piçi takip etme,” diyerek beni afallattı. Bizi görebiliyordu.

Gözlerim duvardaki kameralara kaydığında Aksa’nın sesini duymaya devam ediyordum. “Onlar Leonard’ın içeri soktuğu adamları. Görüntüyü biraz yaklaştırınca sağdaki sıska adamın gömleğinin yakasında dövmenin ucunu görebiliyorum. O dövmenin devamında bir akrep olduğunu anlamamak zor değil.” Salazarlara çalışan herkesin dövmeleri hep boyunlarında olurdu.

Anlaşılan tıpkı benim gibi Leonard’da içeriye bazı adamlarını sokmuştu ve ben saldırmadan benden kurtulmak istiyordu. “Leonard’ı kendi silahıyla vurmalıyız.” Sadece Aksa’yla değil, tüm ekiple irtibatta olduğum için kulaklıktan Ali’nin sesini duydum. “Bu gece davete katılan Emniyet müdürü Gündüz Bey’i biraz araştırdım. Para için kimseye tapacak bir adam değil.”

Önümdeki adamların beni ölüme götürdüğünü bilmeme rağmen onları takip ederken kısık bir sesle konuştum. “Madem satılmış bir adam değil, burada ne işi var?”

“Leonard’la iş birliği yapıyormuş gibi davranıp bu geceki davetin nerede olduğunu bizzat ondan öğrendi.” Ali emniyet müdürünün zekasını takdir eder gibi güldü. “Leonard onu kullandığını sanıyor ama aslında o, Salazar’ı kullanıyor. Böyle yapmasaydı içimize nasıl girebilirdi? Gündüz denen ihtiyarın tek derdi bu düzeni bozup tüm bölge liderlerini kodese tıkmak.”

“Kısacası kuzen…” diyen Kılıç’ın derin bir nefes aldığını duydum. “Emniyettekiler sadece Leonard’ı senden değil, seni de ondan koruyacaktır. Polislerin önceliği hayat kurtarmaktır. Leonard’ın adamlarından kurtulmak istiyorsan emniyettekilere yakın ol.”

Önümde yürüyen adamlar arada arkaya dönüp beni kontrol ettiği için onların duyamayacağı bir sesle konuştum. “Hangilerinin polis olduğunu nasıl anlayacağım?”

“Bu noktada iş Aksa’ya düşüyor.” Bu konuşan Esvet’ti. “Davete seni bir saat geç getirmemizin nedeni Aksa’nın kameralara sızıp içerideki herkesi göz hapsine almasıydı. Bir saattir oteldeki herkesi izliyor, eminim kimlerin polis olduğunu kimlerin Leonard’a çalıştığını az çok anlamıştır. Bu gece o seni yönlendirecek.”

“Birazdan yerimi almış olurum ama bu gece özellikle camlardan uzak dur.” Zaza beni uyardığında sessizlik içinde onu dinliyordum. “Leonard’ın tetikçileri de burada olabilir.”

“Pekâlâ, gerisi bende.” Aksa yeniden devreye girip diğer herkesi susturdu. “Farah hiçbir şey çaktırmadan düz devam edip sağdaki koridora gir. Gündüz Kaşeli denen ihtiyar şu anda sağ koridordan geliyor. Dediklerimi yaparsan doğrudan ona rastlayacaksın. O varken Leonard’ın adamları yanına yaklaşamaz.”

Garson kılığında bana eşlik eden bu iki adama bakıp onları küçümsercesine güldüm. Aramızdaki beş adımlık mesafeye rağmen konuşurken sesimi kısıyordum. “Bu ikisinden kurtulmam için Gündüz denen o adamın yardımına ihtiyacım yok.”

“Bunu bizde biliyoruz!” Onların talimatlarının dışına çıkma isteğim Ali’yi kızdırmıştı. “Her yer polis kaynıyor, onları etkisiz hale getirirken ya birilerine yakalanırsan? Daha sen Leonard’dan kurtulmadan seni tutuklarlar.” Haklı olduğu için onaylayan mırıltılar çıkardım.

Öndeki adamlardan biri fazla yavaş yürüdüğümü düşünmüş olmalı ki arkaya baktı. “Geç kaldınız, Farah Hanım biraz acele edin.” Beni tenha bir yere götürüp işimi bitirmeyecekmiş gibi nasıl da kibar konuşuyordu.

“Bu topuklu ayakkabılarla yürümek kolay mı sanıyorsun?” Onların gerçek niyetini bilmiyormuşum gibi davrandığımda Aksa’nın, “Sağa dön,” diyen sesini duydum. 

Bir anda yönümü değiştirip sağ koridora saptığımda peşimdeki adamlar, “Farah Hanım bu taraftan,” dediler ama tam karşımda gelen adamı görünce hemen tüymüşlerdi.

Elbisemin uzun eteği zemine sürtünürken Gündüz Bey’e doğru yürümeyi sürdürdüm. Beni gördüğü an ihtiyar yüzündeki değişimi görmüştüm. Benim fotoğrafımda suç panosunda asılı olmalı ki beni hemen tanımıştı. Ela gözlerindeki o keskin bakıştan bunu anlayabiliyordum. Ellili yaşların ortasında olmalıydı, yüzündeki çizgiler ve saçlarındaki aklar bana böyle düşündürüyordu.

Kısa boylu, hafif kilolu bir adamdı ama onun hakkında duyduklarım bu işlerin piri olduğu yönündeydi. Bizim gibi karanlık insanları bulup demir parmaklıkların arkasına atmak hayattaki tek felsefesiydi. Karşı karşıya durduğumuzda arkamı kontrol ederek korkmuş gibi davrandım. “Şey… Merhaba.”

O adamlar her an peşimden gelecekmiş gibi davranıp etrafıma ürkek bakışlar attım. “Acaba açık arttırmanın hangi salonda olduğunu biliyor musunuz? Buradaki insanlar çok tekinsiz görünüyor.”

Sesim dışarıdaki çocuklara gittiği için Ali’nin kafa karışıklığıyla, “Ne yapıyor?” diyen sesini duydum ve Kılıç’ın gülüşünü. “Biraz eğleniyor.”

“Aptal ve ürkek kız ayaklarına bayılıyor ama karşısındaki bir emniyet müdürü.” Bu sitemli sesin sahibi Aksa’ydı. “O adam karşısındaki masum yüzün altında nasıl bir tehlike yattığını biliyor olmalı.”

Bilmesi neyi değiştirirdi ki, bu onunla uğraşmayacağım anlamına gelmiyordu. Gündüz Bey bir elini cebine koyup baştan ayağa beni izlerken alaycı bakışları bırak bu oyunları, der gibiydi. “Farah Tozlu.” Adımı ağır bir sesle söyleyerek ihtiyatlı bakan gözlerini yüzüme dikti. “Hakkında duyduğum şeylerden biri de rol yapma kabiliyetindi.”

Gülümseyerek içimdeki Haraf’ı dışarı çıkartıp oynadığım oyuna bir son verdim. “Gündüz Kaşeli.” Onun ses tonunu taklit ederken boyumdan dolayı ona üstten bakışlar atıyordum. “Namınız sizden önce geldi amirim,” diyerek göz kırptım. “Bu gece karşılaşmamız ne hoş bir tesadüf.”

Hakkımda duyduğu şeylerin arasında her konudaki kibarlığımda olmalı ki tam bir centilmen gibi davranarak bana kolunu uzattı. “Madem etrafta sizi ürkütecek tekinsiz adamlar var.” İğneleyici bir sesle konuşup bana yolu gösterdi. “Salona kadar size eşlik etmeme izin verin.”

“Çok sevinirim.” Koluna girerek onunla yürüdüğümde bizim çocuklar sadece buradaki sesleri duyuyordu ama olanları görmüyordu. Kılıç meraklanarak, “Ne yapıyor?” diye sorduğunda Aksa bezgince konuştu. “Bir emniyet müdürünün koluna girdi, çıldırmış olmalı.” Tüm bölge liderlerinin, özellikle Leonard’ın karşısına bir emniyet müdürüyle çıkmak çok eğlenceli olacaktı.

Gündüz Bey’le yürürken küçük bir sohbet başlatmıştı ama asıl amacı hakkımda daha fazla bilgi edinmekti. “Bu gece neden burada olduğumu merak etmiyor musunuz? Eminim kuşlarınız bununla ilgili size ötmüştür.”

“Evimde hiç kuş beslemiyorum.” Onun kolunda ilerlerken hafifçe gülümsedim. “Etrafımda istemediğim kadar hayvan var, evcil bir hayvana gerek duymuyorum.” Masadaki tüm liderlerin sembolünün hayvan olmasına değinmiştim.

Neyi ima ettiğimi çok iyi anladığı için yapmacık bir şekilde güldü. “O kadar çok hayvanla iç içe bir hayat yaşamanın tehlikeleri sizi korkutmuyor mu?”

“Havlıyorlar ama ısırmıyorlar.”

Bakışlarını kulağıma çıkardığında saçlarımın arasından görünen kulaklığa baktı. “Belki de bekçi köpekleriniz sizi iyi koruduğundan henüz bir zarar görmediniz.”

“Onların işi beni korumak, tıpkı sizin işinizin de halkı korumak olduğu gibi.” Kinayeli bir şekilde ona bakarak küçük bir hatırlatmada bulundum. “İşini iyi yapan insanlara saygı duymalıyız amirim, onları köpek diye adlandırmak çok yanlış değil mi?”

“Kelimelerle iyi oynadığınız kabul etmeliyim.”

“Bu konuda beni iyi buluyorsanız henüz eski kocamla tanışmamışsınızdır.”

“Az önce onunla da tanıştım.”

“Öyle mi?” Gurur’un nasıl bir karakterde olduğu aklıma gelince gülmemek için yanaklarımın içini dişledim. “Çok tatlı bir adam, değil mi?”

O küçük tanışmalarında aralarında ne geçtiyse kaşlarını çatarak yüzünü buruşturdu. “Küfürbaz piçin teki.” Doğru kişiyle tanışmış.

Küçük bir sessizliğin ardından bir konudaki tepkimi görmek için keskin bakışlarını yeniden yüzüme çıkarmıştı. “Bu gece bir cinayet işleneceğinin ihbarını aldık.” Ve o cinayeti işleyecek kişiye baktığını çok iyi biliyordu.

“Olamaz, bu çok korkunç.” Ürkmüş gibi davranarak gözlerimi belerttiğimde yüzümde gördüğü tek şey sürekli rol yapan bir kadının yapmacık ifadesiydi. “Bu gece beni korumanıza ihtiyacım var amirim, umarım o katilin hedefinde ben yokumdur.”

Kolumu koluna dolayarak etrafıma korku dolu bakışlar attığımda sabrını zorladığımın farkındaydım. “Açık arttırma başladığında yanınızda oturabilir miyim, aksi takdirde kendimi güvende hissetmeyeceğim.”

Elinde hiçbir kanıt olmadan kolay kolay ağzımdan laf alamayacağını anlamıştı. Bir kapıdan içeri girdiğimizde tüm bölge liderlerini ve cemiyetten tanıdığım ünlü isimleri burada gördüm. Bir emniyet müdürünün kolunda içeri girmemle liderler birbirleriyle göz göze gelmişti. Polisler hepimizin ortak sorunuydu, bu yüzden önce birbirlerine daha sonra da bana bakmaya başladılar.

Asaf bile bana tuhaf bakışlar atıp, ne yapıyorsun sen, der gibiydi. Gurur ise yanımdaki emniyet müdürünü hiç görmüyordu. Elinde bir kadeh içki tutarak pencerenin önünde dikilirken baştan ayağa beni süzmekle meşguldü. Üzerimdeki bu elbiseyi odama bırakanın o olduğunu biliyordum çünkü elbisenin rengi yeşildi. Elbisem boynumdaki zümrüt sarkaçla uyum içindeydi.

Asıl heyecan verici olansa bu elbisenin ona aldığım müzik kutusundaki bebeğin elbisesiyle tıpatıp aynı olmasıydı. Gurur bu geceye özel bana bu elbiseyi diktirmişti. O porselen bebeğin elbisesi gibi omuzları açıktı, belimi sıkıca sarıyordu ve kabarık bir eteği vardı. Ona verdiğim hediyeyi görünce beni böyle bir elbisenin içinde hayal etmiş olmalı ki aynısından yaptırmıştı.

Uzun zaman sonra ilk kez siyah dışında bir renk giymemle Gurur gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Bana daha iyi hissettirmek için ezberden konuşmasına gerek yoktu, bakışları tüm iltifatların üstündeydi. O bana ne zaman bu gözlerle baksa kendimi dünyanın en güzel kadını gibi hissediyordum. Soluksuz bir şekilde beni izlediği için Barbaros gülerek koluyla onu dürttü.

Bu hareketi Gurur’u gerçek dünyaya döndürmüştü. Üzerindeki etkimden çıkmak için silkelenerek başını iki yana salladı. Yanımdaki yaşlı adamı görünce kıskançlık damarı tutmuştu. Daldığı o güzel rüyadan çıkıp çatık kaşlarla Gündüz Bey’in kolundaki elime baktı. Pencerenin önünde dikilmeyi bırakıp bize doğru yürüdüğünde başka bir adamın koluna dolanan elimden nefret etmiş gibi dişlerini sıkmıştı.

Yanımıza geldiğinde herhangi bir mazeret sunmadan elimi nazikçe tutup Gündüz Bey’in kolundan çekti ve kendi kolunun üstüne koydu. “Topuklu ayakkabılarla yürümekten zorlanıyorsan yaşlı insanlara yük olma,” dediğinde laf arasında bana Gündüz Bey’in yaşını hatırlatması çok komikti. “Beni arasan seni karşılamaya gelirdim.”

Beni Gündüz Bey’den uzaklaştırdığında benim tek derdim Leonard’dı. Harper ve Sonat’la bir köşede dururken nefret dolu gözlerle bana bakmayı bırakmıyordu. Gündüz Bey’i kullanarak adamlarından kurtulmam hiç hoşuna gitmediği için kadehini sıkıyordu. Bu gece buradaki herkese benden korkmadığını göstermek için gelmişti. Hayatının hatasını yaptığını bilmeden orada duruyordu.

Sonat’a baktığımda onun da bakışları Leonard’dan farklı değildi. Bileğindeki alçıyı daha bugün çıkardığını bir elinin diğerine göre daha soluk renkte olmasından anlıyordum. Kırdığım o bileğinin bu kadar hızlı iyileştiğini hiç sanmıyordum. Elini göstermelik bir şekilde yan tarafında tutuyordu ama hiç kıpırdatmıyordu. En küçük bir hareketinde bile canının yandığına çok emindim.

Buradan çıkar çıkmaz yeniden bileğini sargıya aldıracağını tahmin etmek zor değildi. Boynumdaki sarkaca, üzerimdeki elbisenin rengine ve Gurur’un kolunda olmama yoğun bir nefretle bakıyordu. Onunla olduğum günlerde hep üzerimde yas kıyafetleri vardı, ancak Gurur geldikten sonra siyahları çıkartıp onun gözlerinin renginde bir elbise giymiştim. Bu bile Sonat’ı delirtmeye yeterdi.

Yasım henüz bitmemişti ama Leonard’ın öleceği günün şerefiyle bugün siyah giymemiştim. Barbaros’un yanında durduğumuzda Asaf ve Duha’da yanımıza gelmişti. Duha bana Leonard’ı göstererek güldü. “Salazar’ı bu kadar çok korkutmana gerek var mıydı? Her yerde onu 1 Eylül’de öldüreceğini söylediğin için burayı polislerle doldurdu.”

“Polislerin Mukaddes Hanım’ın işi olduğunu söylüyor ama hepimiz gerçeği biliyoruz.” Leonard’ın korkaklığı Asaf’ı da çok eğlendiriyordu. “İşin içine polisleri katarak daha şimdiden kendini herkesin madarası etti.”

Gurur, Leonard’ı öldüreceğime hiç ihtimal vermiyor olmalı ki tavsiye verir gibi bakışlarını yüzüme çıkardı. “Yapamayacağın hiçbir şeyi sesli dile getirme, aksi takdirde kimse tehditlerini ciddiye almaz.”

“Haklısın.” Elimi yavaşça kolundan çekerek üzgün bir ifadeyle dudaklarımı büzdüm. “Leonard bu kadar tedbir almışken onu nasıl öldürebilirim ki? Zaten ben birini öldüremem de.” Herkesin bildiği bir gerçeği dile dökerek omuzlarımı düşürdüm. “Leonard bu geceyi sağ atlattığında yarın tüm bölge liderlerine rezil olacağım.”

“Kimse sana büyük lokma yiyip büyük konuşma demedi mi, aptal ördek.” Duha beni azarlama fırsatını kaçırmayarak içkisinden bir yudum aldı. “Madem Leonard’ı öldürecek kabiliyetin yoktu, bana söyleseydin bir şeyler düşünürdüm.”

“Kızın üzerine gitmeyin.” Barbaros omzunun üzerinden Leonard’ı izlerken gözlerini kıstığı için yüzündeki yara izi hafifçe kırıştı. “Bu gece bitmeden bir fırsatını bulup onun işini bitiririm, Farah yapmış gibi gösteririz.” Etrafta bu kadar çok polis varken itibarımı kurtarmak için kendini riske atmayı hiç sorun etmiyordu.

“Sen şimdi eline yüzüne bulaştırırsın.” Duha bu işi üstlenerek sırıttı. “Ben temiz çalışırım, polisler bile kanıt bulamaz.”

“Siz hiç karışmayın bu işi ben hallederim.” Asaf ortaya kusursuz bir cinayet çıkartacağından emin bir şekilde üzerindeki ceketi düzeltti. “Salondan ayrıldığı an peşinden gidip işini bitiririm.”

“Ben varken size mi kalmış onu öldürmek?” Gurur sırasıyla üçüne bakıp onları tersledikten sonra tebessüm ederek bana baktı. Bakışlarıyla bana güven verip tüm kaygılarımı dindiriyordu.

“Sen o güzel canını sıkma, ben her şeyi ayarladım. Salazar bu gece ölecek ve yarın herkes bunu senin yaptığını düşünecek. Emniyettekiler bile böyle düşünecek ama hiç kanıt bulamayacak.” Ayartıcı bakışlarla beni izlerken kolunu omzuma atarak çapkınca göz kırptı. “Böylece sözünü tutmuş olacaksın.”

“Lütfen bana asılma, seninle aramda hiçbir şey yok.” Gurur’un kolunu omzumdan çektiğimde bu dört adama bakarken gülümsememek için kendimi zor tutuyordum. Her yerde konuşup Leonard’ı öldüreceğimi söyleyen bendim ama bunu yapamayacağımı düşündüklerinden benim için bir cinayet işlemeye isteklilerdi.

Hayatımda her anlamda dört güzel adam vardı. “Sırf bir şey söyledim diye sözümü tutmak zorunda değilim. Lütfen siz buna karışmayın.” Gerçek niyetimi onlardan bile gizleyerek Gündüz Bey’in bulunduğu yönü gösterdim. “Leonard’ı başka bir zaman öldürürüm, etrafta polisler cirit atıyor başınızı belaya sokmayın.”

Gurur tam itiraz edecekti ki elini tutarak yalvaran bakışlarımı ona çıkardım. “Lütfen.” Onunla bu ses tonunda konuştuğumda kolay kolay bana hayır diyemiyordu. “Her ne planladıysan ara adamlarını dursunlar, Leonard benim elimde ölmeli.”

Parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdiğinde dışarıda iki sevgili gibi göründüğümüze emindim ama sevgili değildik. Elimi hafifçe sıkarak bu işin sonuçlarını düşünmem için beni zorladı. “Eğer Leonard bu gece ölmezse bundan sonra masadaki kimse tehditlerini ciddiye almaz.”

“Onların ne düşündüğü umurumda değil.” Kirpiklerimi süzerek boynumu yavaşça eğdim. “Leonard’ı benden başka biri öldürürse çok üzülürüm.”

“Yavrum sen kimseyi öldüremiyorsun ki, biz burada neyi tartışıyoruz?”

“Eğer adamlarını geri çekmeyeceksen bana yavrum deme!”

Elimi elinden çekmeye çalıştığımda kısık bir sesle küfrederek elimi daha sıkı tuttu. “Tamam ulan!” Elimi biraz daha tutmak için isteksiz bir şekilde kabul etti. “Her şey senin dediğin gibi olsun.” Telefonunu çıkartıp ondan haber bekleyen adamlarını geri çekerek telefonu kapatmıştı.

Asaf, Duha ve Barbaros kinayeli gözlerle birleşen ellerimize bakıyordu. “Siz ikiniz çıkıyor musunuz?”

“Hayır!” Duha’nın söyledikleriyle panikleyip hemen elimi Gurur’un elinden çektim. Aceleyle ondan uzaklaştığımda kızaran yanaklarımı gizlemenin bir yolu yoktu. “Onunla aramda bir şey yok, olamaz da.”

Barbaros kafası karışmış gibi tuhaf gözlerle bana bakıyordu. “Madem aranızda bir şey yok, niye flörtleşiyorsunuz?”

“Öyle bir şey yapmadım.”

Asaf gözlerini devirerek bana baygın bakışlarını atmaya başladı. “Farah içeri girdiğinden beri yanındaki şu piçe kur yapıyorsun.”

“Yalan söyleme.” Homurdanarak bakışlarımı kaçırıp onlar dışında her yere bakmaya başladım. “Ben sadece adamlarını geri çekmesi için onu ikna etmeye çalışıyordum.”

“Bunu niye flörtüz bir şekilde yapıyorsun?” Duha’yı öldürebilirdim!

Kendimi haklı çıkarmak için Gurur’a dönüp onun şahitliğini alma gereği hissettim. “Seninle flörtleşmiyordum, değil mi?”

“Farah sen hiçbir şey yapmadan bir kenarda dursan bile ben sana yükseliyorum, küfredişini dahi çok ayartıcı ve flörtüz buluyorum.” Beni utançtan yerin dibine soktuğunda kızaran yanaklarıma bakarak güldü. “Bence bu soruyu bana sorma.” Asaf, Duha ve Barbaros gülmeye başladığında saklanacak yer arıyordum. Bu soruyu Gurur gibi birine sormak büyük hataydı.

Bu dördünün beni daha fazla utandırmasına izin vermeden yanlarından ayrıldım. Kendime içecek bir şeyler alacaktım ki Harper yolumu kesti. Beyaz bir elbisenin içinde süzülerek yolumu kapatmıştı. “Bakıyorum da yas kıyafetlerini çıkarmışsın.” Boynumdaki yeşil sarkaç ve elbisenin uyumuna bakıp Gurur’u gösterdi. “Eski neşene kavuşmanın onunla bir ilgisi var mı?”

“Yapacak daha iyi bir işin yok mu, Salazar?” Tüm ağırlığımı bir ayağımın üzerine vererek sıkılmışım gibi bir tavır takındım. “Neden gidip babanla daha çok vakit geçirmiyorsun?”

Leonard’ın bulunduğu tarafa kısa bir an bakıp bakışlarımı yeniden Harper’a çıkardım. “Birlikte geçireceğiniz son saatleriniz hâlâ fırsatın varken babanla kalan zamanını iyi değerlendir.”

“Hâlâ aynı zırvalık mı?” Etrafta bu kadar çok polis varken Leonard’ın beş adım yakınına bile yaklaşmayacağıma emindi. “Senin aksine ben boş sözler vermem, Tozlu.”

Daha önceki sözlerini bana hatırlatarak sırıttı. “Yerinde olsam bu gece babamla vakit kaybetmek yerine sevdiklerimi gözlerimin önünden ayırmazdım.”

Sevdiklerimin hepsi şu anda dışarıda sayısız korumayla birlikteydi. Polisler hem içeride hem de dışarıda devriye gezerken Harper’ın adamları kuzenlerime yaklaşamazdı. Polisleri geçtim, dışarıda Gurur, Asaf, Duha ve Barbaros’un da adamları vardı. Bizimkilere bir saldırı yapıldığında onların adamları da boş durmazdı.

Annem için malikanenin etrafındaki adam sayısını arttırmıştım. İskender’i bu gece evde bırakıp tembellik yapmasına izin vermiştim, yani o da güvendeydi. Aksa ise kocasının korunaklı evinde tehlikeden uzaktı. Harper’ın aksine onun tehditlerini ciddiye aldığım için bu gece gereken tüm tedbirleri almıştım. Harper beni kıskandırıp canımı sıkmak için Gurur’un yanına gidince kaşlarımı çattım.

O bir erkeği sevecek kadınlardan değildi ama beni sinirlendirmek için her defasında Gurur’a yaklaşıyordu. Yanlarına gidip Gurur’u ondan uzak tutmak istedim ama bunu yapmadım. Leonard’ın telefonla konuşarak salondan çıktığını görünce sırıttım. Aradığım fırsat ayağıma gelmişti. Harper, Gurur’la vakit kaybederken babasının dışarı çıktığını görmemişti.

Umarım işim bitene kadar Gurur bir şekilde onu oyalardı. Bir garson yanıma gelip tepsideki içkiyi üzerime döktü. “Biraz dikkat eder misin?” Gurur’un hediyesi olan bir elbiseyi mahvettiği için kaşlarımı çatarak ona baktım. “Umarım bu leke çıkar yoksa başın büyük belada.”

“Çok özür dilerim efendim.” Başını eğerek masanın üzerindeki peçeteyi alıp elbisemi silmeye başladı. Bunu yapan bir kadın garson olduğu için bana dokunmasını sorun etmedim. Paniklemiş bir şekilde elbisemi silerken kısık bir sesle, “Altıncı kat, oda 1852,” diye fısıldadı. “Leonard oraya gidiyor. Birazdan çıkartacağım mendilin içinde oda kartı var.”

Önlüğünün cebinden çıkardığı bir mendille tekrar elbisemin önünü sildi. Gündüz Bey’in beni izlediğini görünce dişlerimi sıkarak garsonun elindeki mendili aldım. “Bırak ben hallederim beceriksiz!” Mendilin içindeki kartı hissedince avucumda sıkarak göğsümdeki içki lekelerini silmeye başladım. “Bu elbise senin bir yıllık maşından daha pahalı!”

Tam bir şımarık gibi davranarak bir hışımla garsonun yanından geçip kapıya yürüdüm. “Alt tarafı bir servis yapacaklar bunu bile beceremiyorlar!” Elimdeki mendille üzerimi silerken söylene söylene dışarı çıkmıştım.

Asansöre doğru yürüdüğümde koridorda dikilen insanlar beni görünce kendi aralarında konuşuyormuş gibi yaptılar ama kaçamak bakışları benim üzerimdeydi. “O beceriksiz garson kendine yeni bir iş arasa iyi eder!”

Burnumdan soluyarak asansörün önünde durup düğmeye bastım. Sırtımdaki bakışları hissetmiyormuşum gibi davranarak elbisemdeki içki lekelerini çıkartmaya çalıştım. Asansöre bindiğimde kapanan kapılarla tam rol yapmayı bırakacaktım ki kulaklıktan Aksa’nın, “Sakın gevşeme,” diyen sesini duydum.

“Benim ulaştığım bu kamera görüntülerine polisler ulaşamaz mı, sanıyorsun? Şu anda izleniyor olabilirsin, rol yapmayı bırakma.” Anlaşılan bu gece bitmeyecekti.

Altıncı katın düğmesine basarak asansörün aynasının önünde durdum. Sıkkın bir ifadeyle elbisemi kontrol edip çantamdaki telefonu çıkardım. Ne yazdığım asansörün kamerasında gözükmesin diye başımı telefonun üzerine eğerek Aksa’ya bir mesaj gönderdim. “Kameraları izliyorlarsa Leonard’ın bulunduğu odaya girdiğimi göreceklerdir. Altıncı katın düğmesine bastım ve Leonard altıncı kata çıktı.”

Asansörün bir yerlerine mikrofon yerleştirme ihtimallerine karşı konuşmak yerine mesaj atmıştım. Aksa mesajımı okumuş olmalı ki güldü. “Onlar Leonard’ın dördüncü kata çıktığını sanıyor. Leonard dördüncü katta inip koridordaki polislerin dikkatsizliğinden faydalandı. Merdiveni kullanarak altıncı kata çıktı.” Leonard asansöre bindiğinde dördüncü kata basmıştı ama ben altıncı kata çıkıyordum. Gündüz Bey onun peşinden gidip onu öldürdüğümü iddia edemezdi.

Leonard’ın herkesten gizlediği bir metresi ve altı yaşında bir çocuğu olduğunu öğrenmiştik. Adamlarımız metresinin evine bir baskın yapıp çocuğu kaçırmıştı. İşin içine çocukları katmaktan nefret ediyordum ama Leonard’ı salondan çıkarmak için bunu yapmaya mecbur kalmıştım. Çocuk güvenli bir yerdeydi ve zarar görmeyecekti.

Her şeyi önceden ayarladığımız için bizimkiler sıradan soyguncular gibi davranıp Leonard’a oğlunun bir fotoğrafını atmışlardı. Fidyede anlaşmak için onu oteldeki odaya çağırmışlardı. Leonard’ın yaşayan hiç oğlu yok, tüm oğulları ölmüştü. Onun gibi ataerkil biri kızına her şeyini bırakmazdı. Tek mirasçısı Harper’mış gibi davranıp aslında kızını hedef haline getiriyordu.

Böylece değerli oğlunu büyütecek zamanı kazanıyordu. Bence Harper’ın bile o çocuktan haberi yoktu. Çocuğun varlığından kimsenin haberinin olmaması için polisleri atlatıp ona söylediğimiz odaya gelecekti. Aylardır bu plana kafa yoruyordum, bu gece istediğimi alacaktım.

Asansörden çıktığımda bu koridorda kimseyi bulamadım. “Acele et,” diyen Aksa’nın sesi bu sefer biraz telaşlıydı. “İçerideki adamlarımız bir şekilde polisleri bu koridordan çekti ama her an geri dönebilirler.” O zaman polisler Leonard’ın bu kata çıktığını ve hangi odaya girdiğini de görmemişlerdi. Bu iyi bir gelişmeydi.

Oda numaralarına bakarak hızlı adımlarla yürürken, “Aksa kameralar?” diye sordum. “Koridor temiz olabilir ama bir ekip tüm bu kameraları izliyorsa beni şu anda görüyor olmalılar.”

“Bunun farkındayım, sana söylenen odaya gir. İçeri girdiğinde otuz saniye bekleyip senden önceki görüntüyü onlara vereceğim. Baktıklarında koridora gelip etrafı kontrol eden polisleri görecekler ama aslında o görüntü yarım saat öncesine ait. Aynı anda oteldeki tüm koridorları ve salonları izledikleri için aradaki farkı anlamaları biraz zaman alır.” Onlar gerçeği anlayana kadar ben çoktan işimi bitirmiş olurdum.

Garsonun bana söylediği odaya girip beklemeye başladım. Leonard burada değildi, anlaşılan bu bir aldatmacaydı. Aksa görüntülerle oynarken aynı zamanda bana yeni talimatlar veriyordu. “Masanın üzerinde başka bir oda kartı olacak, onu da alıp dışarı çık.”

Masanın üzerindeki diğer kartı alıp hemen odadan çıktım. Kartın üzerinde oda numarası yazmadığı için daha ben sormadan Aksa, “1901,” deyince adımlarımı hızlandırdım.

“Daha önce söylediğim gibi odaya bir silah koydunuz, değil mi?” Otele girerken üzerimi aradıkları için silahımı arabada bırakmıştım.

“Yastığın altında.” Ali’nin söyledikleriyle 1901 numaralı odaya girdim.

Kapıyı arkamdan kapattığımda Aksa, “Şimdi koridordaki görüntüyü normale çeviriyorum,” dedi. “Bana haber vermeden sakın o odadan çıkma.”

Başımı sallayarak odanın içine yürüdüğümde burnundan soluyan Leonard’la karşılaştım. Beni görünce yumruklarını sıkarak üzerime yürüdü. “Oğlumu kaçırtanın sen olduğunu anlamalıydım!”

“Geri bas, Salazar!” Sert bir sesle konuşarak çantamı yatağın üstüne attım. “O yaşlı kemiklerinde yeteri kadar güç yoksa bana yaklaşmanı tavsiye etmem.” Teke tek bir dövüşte onu mahvederdim.

Bunu bildiği için adımları durmuştu. Odadaki loş ışık onun yüzündeki keskin hatları vurgularken tüm gücüyle yumruğunu sıktı. “Oğlumun tırnağına bile zarar gelirse yedi sülaleni dünya üzerinden silerim!”

“Yerinde olsam kendim için endişelenirdim.” Göz ucuyla onu izlerken adım adım ona yaklaşıyordum. “Sana kendim hakkında küçük bir sır vereyim mi?”

Tam karşısında durarak delici bir ifadeyle kor gibi yanan gözlerinin içine baktım. “Soy una persona muy vengativa.” Bir anda onun ana diliyle konuştuğumda yüzündeki afallamayı saklayamadı. “No olvido nada de lo que me han hecho.”

Sadece bu sözümle bile ona geçmişi hatırlatmıştım. Beni tuttukları o hücrede sirk hayvanı gibi izlemelerini, elektrik sandalyeden acı çekerken tiksinerek bana bakmaları ve kendi atıklarını bana yedirmelerini… “Es hora de pagar, Salazar.”

Şu zamana kadar yanımda konuştukları her şeyi anladığımı fark edince sağ gözünün altı seğirdi. “Beşir’in yaptıkları için beni suçlayamazsın!”

“Beşir’in yaptıkları ve senin de keyifle izlediklerin için seni suçlayamaz mıyım?” Kahkaha atarak gülüşümle kafasını karıştırdım. “Ben değil ama dokuz yaşındaki o kız çocuğu seni suçlar çünkü onun yardıma ihtiyacı vardı ve sen onun acısından keyif alıyordun!”

Sırıtarak ona biraz daha yaklaştım. “Aynısını hatta daha fazlasını oğluna yaşatacağım.” Duyduklarıyla nevri döndüğünde bir vampir gibi öfkesini emerek sırıttım. “Onu bir hücreye atıp evcil hayvanım yapacağım.”

Dudaklarımı büzerek sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi omuz silktim. “Canımı sıkarsa onu elektrikli bir sandalyeye bağlarım artık.”

Bir çocuğa bunu asla yapmazdım ama ölürken bile oğlunu düşünüp gözü açık gitmeliydi. Bana yapılan her şeyin oğluna yapma ihtimalim onu delirttiği için panik halinde bana vurmaya kalkıştı. “Buna cesaret edemezsin!”

Yüzüme doğru savurduğu elini bileğinden yakalamıştım. “Cesaretimi mi sorguluyorsun?” Suratına yumruk atarak onu arkasındaki cam masanın üstüne düşürdüm. “Oğlunun boynuna bir tasma takıp zincirini hep elimde tutacağım!”

“Bu biraz fazla acımasız değil mi?” Ali işkence yöntemlerimi henüz bilmediği için duyduklarıyla şoke olmalıydı. “Burada küçük bir çocuktan bahsediyoruz.”

“Onun yöntemlerini sorgulama,” diyen Nihat’ın sesini duydum. “Çocuklar söz konusu olduğunda senden daha korumacı. Leonard’ın huzur içinde ölmesini istemiyor.”

Leonard düştüğü yerden kalkıp silahını çıkardığı gibi bana doğrulttu. Her söylediğimle kan beynine sıçradığı için yüzü kızarıp şişmeye başlamıştı. “Oğlum nerede!” Anlaşılan o da içeriye silah sokmayı başarmıştı.

“Nerede mi?” Bana doğrulttuğu silahtan hiç korkmadan düşünürcesine elimi çeneme koydum. “Acaba şu anda o küçük Salazar nerede? Parmaklıkların arkasında mı yoksa…” Başımı yan tarafa yatırarak güldüm. “Elektrikli bir sandalyede işkence mi, görüyor?”

“Sabrımı zorlama, Tozlu!” Boğazını yırtarcasına bağırdığında odalarda ses yalıtımı olmasına sevindim. Bu oteli günler öncesinde araştırmıştım. “Eğer ona bir şey yaptıysan annenin ölümünü sana yaşatırım!”

“Öldü.” Gözlerinin içine baktığımda dudaklarım kıvrılmıştı. “Birkaç voltluk elektriğin üstesinden gelemeyecek kadar zayıf bir çocuk.” Anlamsız mırıltılar çıkartarak kıkırdadım. “Belki de daha altı yaşında olduğu içindir.”

Gözlerinin önünde bir anda oğlunun kanlı görüntüsü belirmiş olmalı ki kalbi sıkışıyormuş gibi yüzü kasılmıştı. Hemen ardından hiddetlenerek silahı daha sıkı tutarak, “Seni öldürdüğümde sıra o sürtük annene gelecek!” diye haykırıp tetiğe basmaya yeltendi.

Daha o bunu yapmadan eline tekme atarak silahı yere düşürdüm. Onu almasına izin vermeden ayakkabımın ucuyla silaha vurup odanın diğer ucuna gönderdim. Başımı kaldırdığım an yüzüme gelen yumruğu gördüm. Son anda başımı eğerek Leonard’ın darbesinden kurtulmuştum. Bacağına tekme atarak onu dizlerinin üstüne düşürdüğümde suratına yumruğumu geçirdim.

Sırtüstü yere düşünce kendini toparlamasına izin vermeden kaburgalarına sert bir tekme attım. Yerde acıyla kıvrandığında yanına diz çökerek üst üste o iğrenç suratına yumruk atmaya başladım. Attığım her yumrukla çocukluğum gözlerimin önüne geliyordu. Beni tuttukları o hücreyi hatırladıkça elimi daha sert sıkıp yüzünü biraz daha kan içinde bırakıyordum.

Çocuk yaşta bana yaşattıkları aşağılanmayı, üzerimde denedikleri işkenceleri, sürünerek yediğim yemek atıklarını düşündükçe kontrolümü biraz daha kaybediyordum. Attığım her yumrukla öfkem büyüyordu. Geçmişin hesabını sorarken acımasız ve hiç olmadığı kadar ruhsuzdum. Leonard’ın çene kemiğini kırdığımda bile yumruklarımın şiddeti azalmamıştı.

“Farah acele etmelisin!” Aksa’nın sesini duyduğumda yeni bir yumrukla Leonard’ın burnunu kırıp yüzünü tanınmaz bir hale getirdim. “Leonard ile ikinizin olmaması çok dikkat çekiyor. Gündüz amir her an tüm adamlarını o koridora gönderebilir.”

Saatlerce Leonard’a işkence yapmayı istesem de ne yazık ki buna hiç vaktim yoktu. Yüzü kan içinde kalan adamı yerde bırakarak yatağa doğru yürüdüm. Yastığın altındaki silahı aldığımda Leonard’ın elime bulaşan kanı yere akıyordu. Bu silahın ucunda susturucu olduğu için onun silahını almamıştım. Tepesinde dikilip silahı ona doğrulttum.

“Merak etme oğlundan çok ayrı kalmayacaksın.” Acıdan güçlükle araladığı gözlerine bakarak sırıttım. “Güzel haber onu henüz öldürmedim, kötü haber bu gece onu da peşinden göndereceğim.”

“Yap… Yapma.” Ağzına doluşan kanı öksürerek kustuğunda her nefesle göğüs kafesindeki hırıltı artıyordu. “O daha…” Tekrar öksürmeye başladığında çenesi yamulduğu için konuşmak bile canını çok yakıyordu. “Çocuk.” Güçlükle bu kelimeyi söyleyip yalvaran gözlerle bana baktı. “O daha çocuk.”

“Bir zamanlar bende öyleydim!” Namluyu iki kaşının ortasına doğrultup zerre kadar merhamet duymadan tetiğe bastım. “Bende bir babanın çocuğuydum ama bana işkence ederken hiç acımadınız!” Üst üste tetiğe basıp her kurşunla suratının kemiğini dağıttım. Yüzünün şeklini bozduğumda artık onu bu halde kızı bile tanıyamazdı.

“Farah daha fazla oyalanamazsın!” Ekipteki herkes bana bunu söylemeye başladığında Leonard’ın korkunç yüzüne son kez bakıp banyoya girdim. Bu gece ilk cinayetimi işlemiştim.

Düşmanlarından biri ortadan kalktı baba, sıra diğerlerinde.

Lavabonun önünde durup suyu açtığımda aynada gördüğüm kadının bakışlarında en küçük bir pişmanlık yoktu. Az önce bir cinayet işlemişti ama vicdanı bile sızlamıyordu. Artık her anlamda karanlığa teslim olmuş bir kadına bakıyordum. Gördüğüm bu kadından nefret ettiğim için başımı eğdiğimde gözlerimden süzülen tek bir damla yaşa engel olamadım.

Kanlı ellerimi sabunla yıkarken bu kanın hiç çıkmayacağını biliyordum. Ellerimi yıkadıktan sonra suyu kapatıp saçlarımı düzelttim. Banyodan çıktığımda ilk cinayetim olmasına rağmen bu kadar soğukkanlı olmam beni endişelendiriyordu.

Aksa odasında dört dönüyor olmalı ki korku içinde bağırdı. “O katı kollayan polisler yukarı çıkıyor, Farah onlar gelmeden odadan çıkıp diğer odaya geçmelisin!”

“Çıkıyorum.”

“Koridordaki görüntüyü ayarladım, acele et kuzen. Diğer odaya dönmen için otuz saniyeden daha az zamanın var. Polisler asansörde her an gelebilirler.”

Hiç vakit kaybetmeden dışarı çıkıp diğer odaya doğru koştum. Leonard’ı öldürdüğüm odanın kartını onun cesedinin üzerine atmıştım. Çantamdan çıkarttığım katla kapıyı açtığımda asansörün kapıları açılmış olmalı Aksa, “Farah çabuk!” diye bağırınca hemen kendimi içeri attım.

Odaya girince elimi hızlanan kalbime bastırıp sırtımı kapıya yasladım. Aksa rahatlamış gibi nefesini verdiğinde, “Orada neler oluyor?” diyen Nihat’ın endişeli sesini duydum. “Odaya geçti mi?”

“Evet.” Yaşadığım adrenalin yüzünden gülmeye başladım. Deliriyor olmalıydım. “Benim için kiraladığınız odadayım.” İşin en eğlenceli kısmı iki gün önce Leonard’ın öldüğü odayı da kiralayıp orada birkaç saat kalmıştım.

Bu gece bıraktığım parmak izlerime rastladıklarında polisler hiçbir şeyi kanıtlayamayacaktı. O izleri iki gün önce de bırakmış olabilirdim. Leonard’ın daha önce kaldığım bir odada bulunması benim suçum olamazdı. Etrafta bu kadar çok polis varken onu sırtımda taşıyarak o odaya götürmedim ya.

Bir yandan herkese onu öldürdüğümü gösteriyordum bir yanda da tüm kanıtları ortadan kaldırıyordum. Bu bile onlara göründüğümden daha tehlikeli biri olduğumu düşündürecekti. “Leonard öldü mü?” Ali bunu benden duymadıkça inanmayacaktı.

Başımı sallayarak nefes alışlarımı düzene sokmaya çalıştım. “O öldü.” Bunun için Harper bana teşekkür etmeliydi. Babası onu hiçbir zaman tahtına geçirmeyecekti, metresinden olan oğlu büyüyene kadar Harper’ı oyalıyordu.

“Çocuğu annesine gönderin.” Leonard’dan kurtulduğumuza göre o çocuğu daha fazla annesinden ayırmanın gereği yoktu. “Güvendiğimiz bir adam onu annesine teslim etsin, saçının teline zarar gelmesin.”

“Merak etme, Polat onunla ilgileniyor.” Kılıç içimi rahatlattığında kendime çekidüzen vererek, “Aksa çıkıyorum,” dedim. Daha fazla dikkat çekmeden aşağıya inmeliydim.

“Harika bir iş çıkardın, Farah.” Birini öldürmüşken ben böyle düşünmüyordum ama er veya geç bu olacaktı. Bir bölge lideriyken uzun süre ellerimi temiz tutamazdım.

Koridora çıktığımda rahat görünmek için elimden geleni yapıyordum. Bedenimdeki titremeleri kontrol altına almaya çalışarak kendimden emin adımlar attım. Buradaki birkaç insanın yanında sakince geçtiğimde onların sivil polis olduğunu iyi biliyordum. Hangi odadan çıktığımı görmeleri iyi olmuştu, bu gece Leonard’ın öldüğü odada bulunduğumu kolay kolay kanıtlayamazlardı.

“Seni görebiliyorum, sakinliğini koru.” Aksa’nın sesini kulaklıktan duymak yalnız olmadığımı hissettiriyordu.

“Koridordaki o mavi gömlekli adam polis olmalı, seni izliyor sakın şüpheli bir harekette bulunma. Farah dümdüz devam et.” Aksa’nın bahsettiği o adamın yanından otuz saniye önce geçmiştim. Arkamı dönüp dikkatini çekmeyi düşünmüyorum.

“Aşağıya inmeden önce silahtan kurtulmalı.” Kılıç’ın sesini duyduğumda hâlâ koridorda düz bir şekilde ilerliyordum. “Açık arttırma başlamak üzere, Farah o suç aletinden kurtularak aşağıya inmelisin.”

“Hallediyorum.” Aksa bu gecenin kahramanıydı. Bilgisayar başında harikalar yarattığı için sorunsuz bir şekilde Leonard’ın odasına girmiştim.

“Farah sana doğru gelen garsonu görüyor musun? Sesli bir şekilde cevap verme, onu görüyorsan saçını düzelt.” Koridorun her yerinde emniyetten birileri olduğu için ona gereken cevabı bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırarak verdim. Servis arabasıyla bana doğru ilerleyen garsonu görebiliyordum.

“O adam bizden biri.” Aksa kameradan beni izlerken yumuşak sesi tüm gerginliğimi alıyordu. “Yanına geldiği an kısa süreliğine elektrikleri keseceğim. Silahtan kurtulman için sadece birkaç saniyen olacak.”

Derin bir nefesle göğüs kafesimi şişirerek kendimden emin adımlar atmaya devam ettim. Servis arabasını iterek bana doğru gelen garsonla sadece bir anlığına göz göze gelmiştik. Bir saniye süren bu bakışmadan çok şey çıkartmıştım. Bakışlarını benden çekip arabayı itmeye devam etti.

Garson kılığındaki adamımla birbirimize yaklaştığımızda bir anda elektrikler kesildi. Hemen çantamdaki silahı çıkartıp servis arabasının içindeki küçük kutuya attım. Yanından geçtiğimde elektrikler geri gelmişti. Koridoru dönüp asansörün önünde durduğumda Aksa’nın endişeli sesini duydum. “Silahtan kurtuldun mu? Cevabın evetse tekrar saçına dokun.”

Kapılar açıldığında benimle birlikte bir kadında asansöre binmişti. Bu geceki açık arttırmaya sadece özel davetiyesi olanlar katılabilirdi. Ekibimdekileri bile içeri almamışlardı. Kadının giyimi şıktı ama onu daha önce gördüğümü hatırlamıyorum. Cemiyetten biri olmadığı için ister istemez emniyetten olup olmadığını düşünüyordum.

Kapılar kapandığında asansörün düğmesine basarak ikinci kez saçlarımı düzelttim. Bu Aksa için yeterli bir cevaptı. Aşağıya inerken telefonum çalınca açıp kulağıma yasladım. Arayan annemdi. “Farah içimde bir sıkıntı var, sen iyi misin?” Ben iyiydim ama Leonard için aynı şeyleri söyleyemezdim.

Yanımdaki kadınla bakışlarımız kapıdayken birbirimize hiç bakmıyorduk. “Geç kaldığımın farkındayım, Asaf.” Kadının duyabileceği şekilde konuşup yanaklarımın içini havayla doldurdum. “Bu berbat yerde üzerimi değiştirecek bir oda bulmak ne kadar zordu, biliyor musun? O aptal garsonun dikkatsizliği yüzünden elbisem mahvoldu!”

“Farah sen neyden bahsediyorsun? Benim annen, Asaf nereden çıktı?” Arayanın annem olduğunu bende biliyordum ama asansördeki bu kadın eğer polisse neden üst kata çıktığımı bilmeliydi. Daha sonra ifadem alınırsa arkamdan hiçbir açık bırakmamalıydım.

“Merak etme her şey yolunda, birazdan geliyorum,” dedikten sonra telefonu kapattım. 

Kapılar açılınca dışarı çıkıp kısa sürede açık arttırmanın olduğu salona geldim. Köşkün satışı başlamıştı, herkes şu anda teklif veriyordu. Tüm para babaları rahat koltuğunda oturup köşkü almak için birbirleriyle yarışıyorlardı. İçeri girdiğimde tüm gözler bana kenetlenmişti. Gurur bile neredeydin, der gibi bakıyordu. Hiçbiri gerçekten Leonard’ı öldüreceğime ihtimal vermiyordu.

Birazdan bunun haberini aldıklarında surat ifadelerini görmek istiyordum. Benim için ayrılan koltuğa oturduğumda sağımda emniyet müdürü vardı, onun solunda ise Leonard olmalıydı ama koltuğu boştu. Leonard artık istese de geri dönemezdi. Gündüz Bey’in tek istediği bize karşı kullanacağı bir şey bulmaktı. Masadaki on bir güçlü isimden birinin bu gece ölmesi emniyettekiler için çok büyük bir olay olacaktı.

Onlar hem cinayeti durdurmak istiyorlardı hem de buna kalkışan kişiyi yakalayıp onu konuşturmak. Yıllardır peşimizdelerdi eğer bölge liderlerinden birini konuştururlarsa diğerlerinin de tüm pis işlerini açığa çıkartacaklarını düşünüyorlardı. Leonard’ın geri dönmemesiyle Gündüz Bey’in bakışları beni buldu. Bir şeylerden şüphelenmeye başladığını görebiliyordum.

Üzerime sinen kan kokusunu bastırmak için parfümümü çıkartıp gözlerine bakarak boynuma ve kıyafetime sıktım. “Sanırım biraz terledim.” Üst katta bir cinayet işlememiş gibi bir amirin yanında soğukkanlı bir şekilde oturuyordum.

Köşk Gurur’a satılmak üzereydi ki sandalyemin yanında duran sayıyı alıp kaldırdım. “Arttırıyorum.” Gurur’un ne teklif verdiğini kaçırdığım için, “O ne verdiyse iki katı,” diyerek rahatça koltuğa yaslandım.

Gurur omzunun üzerinden bana bakıp tek kaşını yukarı kaldırdığında bakışları alaycıydı. “Para konusunda benimle yarışamazsın güzelim.” Ona verilen sayıyı yukarı kaldırdığında meydan okuyan bakışlarını yüzümden çekmiyordu. “Beş yüz milyon!” Bekle, ne?

En fazla yüz milyonluk değeri olan eski bir köşke beş yüz milyon teklif mi vermişti? Bir şeye değerinin beş katı teklif vermeyi aptallık olarak gördüğüm için geri çekilecektim ki bunu yapmaktan vazgeçtim. O köşkü almayı her şeyden çok istiyordum. Gurur’un meydan okumasını kabul ederek, “Altı yüz milyon!” diyerek arttırdım. Bu kadar parayı çıkartabilirdim hatta daha fazlasına sahiptim.

Gurur dışında buradaki kimse bir köşke bu kadar çok parayı vermeyi istemediği için hiçbiri arttırmadı. Bölge liderleri bile bunu bir aptallık olarak görüyordu, bir köşk için neden birbirimizle yarıştığımızı anlamıyorlardı. Hepsi merakla bize bakıp köşkü kimin alacağını görmek istiyordu. Gurur’da o köşkü almayı çok istediği için teklifimin altından kalmayarak beni sinir etti.

“Yedi yüz milyon!” Teklifini arttırırken özellikle bana bakıp geri çekilmemi ister gibi davranıyordu. Dudaklarındaki o küçük kıvrılma bu oyunu en üst noktaya taşıyacağını gösteriyordu.

Onun bu küstah bakışları canımı sıktığı için ona iyi bir ders vermek istiyordum. Gözlerimi Gurur’un yeşillerine kenetleyip elimdeki sayıyı yukarı kaldırdım. “Bir milyar!”

Salondaki uğultular yükseldiğinde Asaf ve Duha aynı anda bir küfür savurmuştu. Gurur ise sesli bir şekilde gülerek, “Arttırıyorum!” deyince onu parçalamak istedim.

Köşkü ona kaptırmayacağım!

Yorumlar