Mukaddes Hanım’ın köşkünü bu kadar çok istememin nedeni o köşkte hayatımın aşkını bulmamdı. Gurur’la ilk kez orada tanışmış ve annesinden kalan yüzüğü o köşkte parmağıma takmıştım. O köşkün benim için manevi değeri çok yüksekti, ederinin çok üstünde bir fiyat vermem umurumda bile değildi. O köşk evim diyeceğim ve ileride olursa çocuklarımı büyüteceğim yerdi.
Benim olmasını çok istiyordum, hatta daha önce hiçbir şeyi bu kadar çok istememiştim. Para konusunda çok tutumlu bir kadındım, kolay kolay bir eve bir milyar teklif vermezdim. Ancak söz konusu Mukaddes Hanım’ın köşkü olunca harcayacağım parayı gözüm görmüyordu. İstediğim bir evi almama tek engel Gurur’du.
O benim gibi duygusal bir adam değildi, evlere veya eşyalara pek değer vermezdi. Neden köşkü bu kadar çok istediğini anlayamıyordum. Sırf ben çok istiyorum diye mi almak istiyordu yoksa bir inat uğruna mı? Benim aksime ilk tanıştığımız ev olduğundan köşkü satın almak istediğini düşünmüyordum, Gurur böyle şeylere önem veren bir adam değildi.
Bir milyar teklif vermemi hiç umursamadan, “Artırıyorum!” diyerek gözlerimin içine baktı ve teklifimin üstüne çıkarak, “Bir milyar, yüz milyon,” dedi.
“Yüz elli.” Elimdeki sayıyı kaldırıp artırdığımda Gurur yerinden kalkıp yanımdaki koltuğa oturdu. Parfümünün hoş kokusu burnuma geldiğinde derdimin ne olduğunu anlamak ister gibi bakışlarını yüzüme dikti.
“Köşkü neden bu kadar çok istiyorsun?”
“Çünkü çok güzel.” Köşk gerçekten güzeldi ama onu bu kadar çok istememin nedeni başkaydı. “Geri çekil lütfen, bu evi almak istiyorum.”
En son ben teklif verdiğimden sahnedeki takım elbiseli adam, “Farah Tozlu’dan bir milyar, yüz elli milyon teklif geldi!” diyerek insanları gaza getiriyordu. “Başka artıran yoksa satıyorum!” Sat artık Allah’ın cezası.
“Bir milyar, iki yüz milyon!” Gurur bir anda yeni teklif verince içimde yeşeren tüm umutlar yeniden boynunu bükmüştü. Kaşlarımı çatarak ona baktığımda derin bir nefes alarak, “Bunun için bana kızma,” dedi yumuşak bir sesle. “O köşkü istiyorum.”
“Neden?” Uzun zaman sonra ilk kez bu kadar çok istediğim bir şey karşıma çıkmıştı, onu benden almaya çalışmasının kırgınlığıyla ona bakıyordum. “Gücünü göstermek için almak istiyorsun, değil mi?”
“Hayır.” Onu yanlış anlamamdan mustarip bir şekilde elime uzandı ama bana dokunmasına izin vermedim. Ondan kaçırdığım elimi görünce sıkıntı içinde derin bir nefes aldı. “Mukaddes’i köşkü satmaya ikna eden bendim, bu köşkü senden çok daha önce istiyordum.”
“Neden? Senin için evlerin değeri bile yok, nerede olsa yaşayan birisin.”
“Haklısın, evlere ve içindeki eşyalara pek değer vermem.” Dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi, kızgın yüzüme bakarak başını iki yana salladı. “Ama o köşk benim için değerli.” İnsanın kalbini eriten yeşillerini gözlerime dikerek bir şeyleri ima edercesine gülümsedi. “O köşkte karımla yaşayıp çocuklarımı büyüteceğim.”
“Allah aşkına, senin gibi bir deliyi kim alsın?” Homurdanarak önüme dönüp sahnedeki adam köşkü Gurur’a satmadan, “Bir milyar, üç yüz milyon!” diyerek yine arttırdım.
“İki milyar!” Gurur bir anda teklifi en üst noktaya çıkardığında salondaki uğultular ve fısıltılar daha da arttı. Tüm gözler yanımdaki adama kenetlendiğinde tıpkı benim gibi herkes bunun bir delilik olduğunu düşünüyordu.
“İnanamıyorum!” Sahnedeki sunucu bile şoke olmuş bir hâlde Gurur’a bakıyordu. “Gurur Kalender’den iki milyar teklif geldi!”
Bunun üstüne çıkamazdım, bu beni sıkıntıya sokacak bir meblağdı. Para konusunda Gurur’la yarışamayacağımı bir kez daha anlamıştım. Açık artırmayı yöneten sunucu da kimsenin Gurur’un son teklifini geçemeyeceğini biliyordu. Birkaç kez bilindik o sözleri söyledi, daha sonra da tokmağı kürsüye vurarak, “Sattım!” dedi. Omuzlarım düşerken o tokmak benim suratıma değmiş gibi canım yanmıştı.
Çantamı alarak ayağa kalktığımda Gurur beni durdurmak için, “Farah…” demişti ki arkaya çekilerek bana yaklaşmasına izin vermedim.
“Hayırlı olsun.” Sesim buz gibi çıkarken bakışlarımla aramıza aşamayacağı bir mesafe koyuyordum. “Umarım düğününü görmek de nasip olur, karın ve çocuklarınla o köşkte yaşadığını da.” Kendim için istediğim her şeyi elimden almıştı.
Son söylediklerim kırgınlığımı yansıtıyordu ama sanki ona hayır duasında bulunmuşum gibi dudakları kıvrıldı. “Âmin, inşallah.” Etrafımızda bu kadar çok insan olmasaydı suratına sıkı bir yumruk atardım.
Gündüz Bey’in telefonunun çaldığını duyunca dikkatim dağıldı, işte şimdi biraz eğlenmeye başlayacaktım. Telefonu açıp kulağına yasladığında oteldeki adamları ona ne söylediyse bakışları hızla beni buldu. İhtiyar yüzünde inanamayan bir ifade oluşurken göz bebekleri büyümüştü. Leonard’ın ölüm haberini almış olmalı ki hayrete düşmüştü.
Otele yığınla polis getirmişti, bu kadar çok adamı geçip Leonard’a ulaşmamı beklemiyordu. Kaşlarını çatarak telefonu kapattı. Belindeki kelepçeyi çıkarıp yanıma geldiğinde buradaki herkesi şoke eden o sözleri söyledi. “Leonard Salazar cinayetinin başşüphelisi olduğun için seni tutukluyorum, Farah Tozlu!”
Salondaki fısıltılar bir anda arttı, Gurur başta olmak üzere tüm liderlerin afallayan bakışları bana kenetlendi. “Nasıl lan?” Barbaros gözlerini belerterek hayatının şokunu yaşıyormuş gibi bembeyaz bir suratla bana bakıyordu. “Onu öldürdün mü?”
“Hangi ara?” Bu Duha’ydı. O kontrolcü sesi titremişti, daha önce hiçbir şey onu bu kadar şaşırtmamış olmalı ki birkaç kez yutkundu. “Sağ gösterip sol vuran katil ördek,” derken karşısında sıra dışı bir yaratık varmış gibi irkildi. “Hangi ara Leonard’ı öldürdün?” Cinayet esnasında yanımda olmadıklarından şaşkınlıktan söyledikleri delil niteliği taşımıyordu.
“Kuzu postuna bürünmüş kurt.” Asaf gözlerini belertirken yakışıklı yüzünde dehşete kapılmış bir ifade vardı. “Hiç de çaktırmadı, bu kız insanı suya götürüp susuz getirir!”
Gurur’a baktığımda onun tepkisi en iyisiydi. İki adımlık mesafede dururken gözleri masum görünen yüzüme, narin bedenime ve küçük bir gülümsemenin olduğu dudaklarıma bakıyordu. Gördüğü bu kadın hiç de bir bölge liderini öldürmüş gibi değildi. Bir gün ilk cinayetimi işleyeceğimi biliyordu ama bu olduğunda kendimden geçip uzun süre ağlayacağımı düşünmüş olmalıydı.
Vücudumun titreyeceğini, başımın döneceğini, yere diz çöküp kusacağımı falan sanmıştı. İlk cinayetin tüm o sarsıcı belirtilerini yaşamadan bu kapıdan içeri girip köşk için onunla yarışacağımı hayal dahi etmemişti. Gurur’un gözlerinde sadece şaşkınlık yoktu, aynı zamanda gittikçe artan bir hayranlık vardı.
“Hepimizi ayakta uyuttun, sen gerçekten çok tehlikeli bir kadınsın, Farah Tozlu.” Böyle olmam tuhaf bir şekilde ilgisini cezbediyordu.
Gündüz Bey kelepçeyi bileklerime taktığında hissizce güldüm. Sabaha kalmadan beni serbest bırakmak zorunda kalacaklardı, arkamda hiçbir delil bırakmamıştım. Üzerimdeki elbiseye bile kan sıçramaması için özen göstermiştim. Gündüz Bey kolumu tutarak beni salondan çıkardığında bileklerimi saran soğuk metale rağmen başım dimdik bir şekilde yürüyordum.
Harper babasının öldüğünü görmüş olmalı ki bir anda koridorda belirdiğinde benimle karşılaştı. İki yanımda duran polisleri ve kelepçeli ellerimi görünce babasının katilinin kim olduğunu bir kez daha anladı. Üst katta gördüğü o korkunç ceset ve babasının kaybına duyduğu acıdan dolayı ağlıyordu. Canının nasıl yandığını benden daha iyi kimse bilemezdi, aynı acıyı ben de yaşamıştım.
Acı ve öfke birbirine karıştığında göğüs kafesi şişti ve bana doğru koşup, “Seni öldüreceğim!” diye haykırdı. “O benim her şeyimdi!” Hayat ne garipti, değil mi? Bir zamanlar ben de her şeyim dediğim birini kaybetmiştim ve o, acıma aldırmadan babamın cenazesinde gülmüştü.
Kaybıma bile saygı duymamıştı, şimdiyse babasını kaybeden oydu, gülense ben… Polisler Harper’ı tutarak bana yaklaştırmadı, elleri kelepçeli birine zarar vermesine izin vermediler. Tüm bölge liderleri arkamızdan gelirken iki polis memuru kolumu tutarak tekrar yürümemi sağladı. Leonard’ın ölmesi çok büyük bir mesele olduğundan Gündüz Bey telsizini çıkarıp oteldeki tüm adamlarına ulaştı.
“Hepiniz otelin arka kapısına toplanın, birazdan şüpheliyi dışarı çıkartacağız. Emniyete gidene kadar bir sorun çıkmamalı!”
Leonard’ın dışarıdaki adamları haberi aldıysa muhtemelen beni kurşun yağmuruna tutacaklardı. Bunu bildiklerinden beni korumak için arka kapıdan çıkartacaklardı.
Başımı çevirdiğimde Gurur, Asaf, Barbaros ve Duha’nın telefonlarını çıkardıklarını gördüm. Beni korumak için tüm adamlarını arka kapıya yığacaklarını anlamıştım. Harper tehditlerini sıralayarak onu tutan polislerden kurtulmaya çalışıyordu. Onu benden uzaklaştırarak buradan götürdüklerinde cırtlak sesini duymaktan kurtulmuştum. Her an bir yerlerden saldırı gelir diye tüm polisler bulunduğum yere akın etmişti.
Etrafıma etten bir duvar örerek koridordan geçmemi sağladılar. Beni en alt kata indirdiklerinde Gündüz Bey bir kez daha telsizini eline aldı. “Çıkıyoruz, hazır olun!” Dışarıdaki adamlarına gereken talimatları verdikten sonra kapıyı açtı.
Beni kapıya doğru çektiklerinde durup arkaya baktım. Gurur hemen arkamdaydı, bileklerimdeki kelepçeyi görmek bile onu kahrediyordu. İnce bileklerime yakıştırmadığı kelepçeye attığı bakışları görmemek elde değildi.
Korktuğumu düşünmüş olmalı ki, “Sana hiçbir şey olmayacak,” dedi bundan emin bir şekilde. Güven veren bakışlarıyla endişelerimi dağıtmaya çalıştı. “İçerde çok kalmayacaksın, seni oradan çıkaracağım.” Bunu biliyordum.
Gurur’a baktığımda kendim için korkmadığımı görebiliyordu. “Ben dönene kadar annem ve kuzenlerim size emanet.” Kolumu çekiştiren memurlara daha fazla direnmeden dışarı çıktım.
Dışarıda büyük bir hengâme vardı. Polisler ve beni destekleyen liderlerin adamları buraya toplanmıştı. Genetik Karma üyeleri ve adamlarım en ön safta durup beni korumak için etrafı kolaçan ediyordu. Bineceğim arabayı kapının hemen önüne çektiklerinden silahlar patlamadan başımı eğdiler ve beni bir polis aracına bindirdiler.
Polisler yolu açıp beni hızlıca otelden çıkarmıştı. Yolda bir saldırıya uğrama ihtimaline karşı tüm polis araçları bize eşlik ediyordu. Sadece onlar değil, adamlarım ve Gurur’un adamları da yolu boş bırakmıyordu.
Polisler için ben önemli biriydim, onların koruması altındayken bir bölge liderinin ölmesini onlara büyük sorun yaratırdı. Bu hepsinin başını ağrıtacak bir olay olurdu. Beni korumak için tüm tedbirleri alıyorlardı. İstanbul trafiğini kapatan sayısız araçla ilerlerken sirenler bir an olsun susmuyordu. Civardaki arabalar merakla yavaşlamıştı, böylesine büyük bir konvoyla kimi götürdüklerini merak ediyor olmalıydılar.
Hiçbir sorun çıkmadan beni emniyet müdürlüğüne getirmeyi başardılar. Ne yazık ki haberi alan gazeteciler buraya yığılmıştı. Polisler bulunduğum arabanın etrafını sarıp kapıyı açtıklarında dışarı çıktım. Bir sürü kameranın flaşı yüzümde patladığında iki kadın memur koluma girdi ve biri ensemden bastırarak başımı eğdi.
Sinirlenerek başımı kaldırdım. “Çek şu elini!” Utanacağım bir şey yapmamıştım, Leonard gibi birini öldürmek bir utanç değildi.
Kadın memur kısa bir an amirine bakınca Gündüz Bey sessiz bir onayla başımı dik tutmama izin verdi. Ellerim kelepçeliydi, kollarımda da polis memurlarıyla ilerlerken kendimden emin adımlar atıyordum. Gazeteciler onlara engel olan polislerden kurtulmaya çalışarak mikrofonları bana uzatıyordu. Burada baş ağrıtan bir hengâme ve yığılma olduğundan hepsinin sesi birbirine karışmıştı.
“Farah Hanım, Leonard Salazar’ın öldürüldüğü bilgisine ulaştık. Bunu siz mi yaptınız?”
“Leonard Salazar’ın ölümüyle bir ilginiz var mı, Farah Hanım?”
“Bu cinayetin başşüphelisisiniz, bu konuda bir şey diyecek misiniz?”
“Daha önce Leonard’ı 1 Eylül’de öldüreceğinizi söylemişsiniz, bu doğru mu?”
“Salazarlarla aranızdaki husumet yüzünden mi onu öldürdünüz?”
“Farah Hanım, lütfen bir şey söyleyin, onu gerçekten siz mi öldürdünüz?”
Muhabirlerin sorduğu hiçbir soruya cevap vermeden omuzlarım dik, başım yukarıda bir şekilde aralarından geçtim. Ne bana uzatılan mikrofonları gördüm ne de birbiri ardına gelen soruları umursadım. Tüm kameralar beni çekerken adımlarım bir an duraksadı. Polisler geçeceğim yolu açıp bu kalabalığı dağıtmaya çalışırken ortalık mahşer yerine dönmüştü.
Beni çeken kameralara baktığımda dudaklarım yavaşça kıvrıldı. Sadece bu hareketim bile cinayeti benim işlediğimi bas bas bağırarak insanlara duyuruyordu. Bir gülüş bana sorulan tüm soruların yanıtıydı.
“Salazarların başı sağ olsun.” Alaycı bir sesle konuşurken yüzümde patlayan flaşlar gözlerimi kamaştırıyordu. “Cenazeye bizzat katılacağım.” Bu sözlerimle beni içeride uzun süre tutamayacaklarının imasını yapmıştım. Önüme dönüp korkusuz bir şekilde bu kalabalığın içinden geçip içeri girdim.
Leonard ölmüştü.
Şimdi sırada Beşir vardı.
***
Beni emniyete getirdiklerinde üzerimde bazı testler yapmışlardı. Elbisem ve ayakkabılarım da dâhil tüm eşyalarımı almışlardı. Üzerimde onların verdiği bir tişört, pantolon ve spor ayakkabılar vardı. Gereken testleri yaptıktan sonra beni bir sorgu odasına götürdüler. Bu odanın içinde iki sandalye ve küçük bir masa dışında hiçbir şey yoktu. Duvardaki kameralardan ve karşımdaki çift görüşlü camdan beni izlediklerini biliyordum.
Olay yerini araştırdıklarından gece boyunca beni bu odada tutmuşlardı. Olay yeri incelemeden bir sonuç gelmeden sorguma başlayamazlardı. Önce bana karşı kullanacakları tüm bilgileri toplamalıydılar. Henüz avukatlarımla görüşmeme izin vermemişlerdi, Gündüz Bey yetki alanının dışına çıkıp bu hakkımı elimden almıştı. Fakat uzun süre bunu sürdüremezdi, Veysel amcanın şu anda onun tepesine çöktüğüne emindim.
Bu rahatsız edici sandalyede otururken tüm gece uyumadığım için esnedim. Annem tutuklandığımı duyunca kim bilir ne hâle gelmişti. Annem ve İskender o malikâneden çıkmadıkça güvendeydi. Gurur’un gereken tüm tedbirleri alacağına emindim. Beni asıl endişelendiren Zaza’ydı.
Otele girdiğimde Zaza bana dışardan güvenlik sağlamak için yerini alacağını söylemişti. Bir binanın çatısına çıkmak için bizimkilerden ayrılmış olmalıydı. Ya Harper’ın adamları onu bulduysa? Kalbim sıkıştığında derin derin nefesler aldım. Korkularımın yersiz olmasını umuyordum.
Beni bu sandalyede saatlerce bekletmelerinin siniriyle, “Hey!” diye bağırarak karşımdaki siyah cama baktım. Buradan bakılınca duvarın diğer tarafındakileri göremiyordum ama onların beni izlediklerine emindim. “Artık şu işi bitirecek miyiz? Bu sandalyede oturmaktan daha önemli işlerim var!”
Bir saat daha ne gelen oldu ne de giden. Burada tek başıma olmaktan fenalık geçirecektim ki nihayet kapı açıldı. Gündüz Bey ve yanında bir polis memuru içeri girip kapıyı arkalarından kapatmıştı. Ellerindeki dosya ve belgeleri masaya bırakmış, bir de ses kayıt cihazı getirmişlerdi. Onu da masaya bırakıp Gündüz Bey tam karşıma oturdu.
“Evet, Farah Tozlu.” Tüm gece benim olayımla uğraştığınsan uykusuz ve yorgun görünüyordu. “Nereden başlayalım?”
“Bana bir çay söyleyerek başlayabilirsiniz.” Tek sorunum aç karnım ve kuruyan boğazımmış gibi davranıp dudaklarımı büktüm. “Darılmayın ama ev sahipliğiniz berbat, amirim.”
Başıyla yanındaki adama küçük bir işaret yaptığında emri altındaki polis dışarı çıktı. Gündüz Bey ses kayıt cihazını açarak sorgulayan bakışlarını bana dikti. “Leonard Salazar’ı neden öldürdün?”
“Onu ben öldürmedim.” Bunu itiraf edecek kadar aptal değildim. “Katıldığım bir açık artırmada yaşanan bu cinayet yeterince korkunç değilmiş gibi bir de suçlu duruma düştüm.” Hayıflanarak nefesimi sesli bir şekilde verdim. “Annemi dinleyip dün gece evde kalmalıydım.”
“Anlaşılan bu masum kız rolünü sürdürmeye kararlısın.” Kaşlarını hafifçe çatarak ellerini masanın üstünde birleştirdi. “Her yerde Leonard’ı öldüreceğini söylemişsin, bunu duyan tanıklar var!”
“Ne var bunda?” Gözlerimi hafifçe büyüttüm, bana yönelttiği suçlamayı kabul etmeyecektim. “İnsanlar öfke anında bazen yapmayacağı şeyler söyleyebilir. Daha dün gece elbisemi mahveden bir garsonu öldürmekle tehdit ettim. Bu onu öldüreceğim anlamına mı geliyor? Bir elbise için onu öldürür müyüm sizce?” Keyiften uzak bir şekilde gülerek soğukkanlılığımı korudum. “Sözlerim eylemlere dönüşmediği sürece beni suçlayamazsınız.”
Dosyayı açıp içinden çıkardığı bir belgeyi önüme atarken yüzü ifadesizdi. “Parmaklarında barut izi bulundu!”
“Rica ederim, şu ses tonunuzu biraz kısar mısınız?” Önümde duran belgeye hiç bakmadan sırtımı bu sert ve rahatsız edici sandalyeye yasladım. “Bana belgelerle geliyorsanız üzerime ruhsatlı silahlarımın olduğunu biliyorsunuzdur. Evden çıkmadan önce biraz atış talimi yapmıştım.” Gözlerinin içine bakarak rahat hareketlerimi sürdürdüm. “Malikânedekiler buna tanıklık edebilir.”
Onu aptal yerine koyduğumu düşündüğünden sinirlenmeye başlamıştı. Çenesini sıkarken buradan tutuklu bir şekilde çıkmam için her şeyi yapacağını saklamıyordu. “Suç aletini saklamış olabilirsin ama Leonard’ın cesedinden çıkan kurşunlar, üzerine zimmetli bir silahla uyuşuyor. Silah nerede?”
“Tüm bunları biliyorsanız yakın zamanda bir silahımın kaybolduğunu, bunun bilgisini emniyete verdiğimi de biliyor olmalısınız.” Tüm bunların bir saçmalıktan ibaret olduğunu göstererek yanaklarımın içini havayla doldurdum. “Bunun bana kurulan bir komplo olduğunu göremiyor musunuz?”
Burada ne işim olduğunu sorgularcasına etrafıma baktım. “Aptallık edip herkesin içinde Leonard’ı 1 Eylül’de öldüreceğimi söyledim. Bunu duymayan kalmadı, belli ki birileri her şeyi önceden planlayıp bu cinayeti üzerime yıkmaya çalışıyor.” Konuşmasına izin vermeden masada hafifçe öne doğru eğildim. “Leonard’ı öldürmek gibi bir düşüncem olsaydı bunu insanların yanında söylemezdim, o kadar salak değilim.”
Kaşlarını çatarak tam bir şey söyleyecekti ki konuşmasına müsaade etmeden, “Suç aleti üzerime zimmetli olabilir ama bir hafta önce onu benden çaldılar,” dedim. “Şüphelerinizi haklı çıkarmak için işlemediğim bir cinayeti üstlenmeyeceğim!”
Boynunda belirginleşen bir damar seğirdi, sabrını zorlamaya başladığımı görebiliyordum. “Leonard’ın öldürüldüğü odada parmak izlerin bulundu! Hâlâ bu cinayeti işlemediğini mi savunacaksın?”
“Bu mümkün değil!” Tepkilerimin doğal durması için bilerek sesimi yükseltip kaşlarımı çattım. “Tüm bunlar zırvalık ve siz gerçeği göremiyorsunuz. Leonard’ın nerede ve hangi odada öldüğünü bile bilmiyorum!”
Hem öfke hem de elindeki büyük balığı kaçırmama kararlılığıyla çene çizgisi gerginleşti. “Yalan söylemeyi bırak, bu gece 1.901 numaralı odadaydın!”
“O odaya girdiğimi gören var mı?” Üzerime ne kadar gelirse gelsin bu konuda benden hiçbir şey öğrenemeyecekti. “Bu konuda bir tanığınız veya kanıtınız yoksa beni suçlayamazsınız.”
“Leonard’ı öldürmek için onun peşinden gittiğini inkâr mı ediyorsun?”
“Onun peşinden gitmedim, aptal bir garson elbisemi mahvettiği için yukarı çıktım. 1.852 numaralı odada bulundum, 1.901’de değil.”
“Demek 1.901 numaralı odada hiç bulunmadın?” Dosyanın içinden çıkardığı parmak izi test sonuçlarını önüme attı. Başımı eğdiğimde olay yeri fotoğraflarını da gördüm ama hepsi cinayet sonrasına ait görüntülerdi. Bu fotoğraflarda ben yoktum ama arkamda bıraktığım izler vardı. “Buna ne diyeceksin? Odanın her yerinde parmak izlerine rastlandı, Salazar’ın üzerine attığın oda kartında da!”
“Ama bu mümkün değil, dün gece o odada değildim.” Hayrete düşmüşüm gibi bir tutum sergileyerek bunun nasıl olduğunu düşünmeye başladım. Aklıma bir şey gelmiş gibi bir anda gözlerimi büyüterek başımı kaldırdım. “O odada bulundum ama dün gece değil, iki gün önce!”
Nihayet tüm taşlar yerine oturmuş gibi aceleyle başımı salladım, anlaşılan Gündüz Bey’i kızdırmakta oldukça başarılıydım. “İki gün önce, pardon,” diyerek dilimi ısırdım. “Dünü de sayarsak üç gün önce Çarşamba günü işlerin yoğunluğundan eve uğramayacak kadar yorgundum. Şirketten çıktıktan sonra otele uğrayıp biraz uyumak için 1.901 numaralı odayı kiraladım.” Yüzümü buruşturarak masanın üzerinde duran su şişesine uzandım.
Pet şişesinin kapağını açarken, “Otel odasında aradığım rahatlığı bulamadım,” diyerek yalanlarımı sıralamaya devam ettim. “Çok kalmadım, birkaç saat sonra malikâneye döndüm.” Sudan birkaç yudum alarak nefesimi sertçe verdim. “Leonard’ın daha önce kaldığım bir odada öldürülmesi bile bana kurulan bir komplo! Burada beni sorgulayacağınıza gerçek katilleri bulmalısınız.”
Vücudu kasılırken birbirine bastırdığı dudakları düz bir çizgide buluşmuştu. “Onun katili sensin, elimde yeteri kadar delil var.” Beni korkutmaya çalışarak sağlam bir itiraf almak istiyordu. “Bu işten yakayı kurtaramayacaksın!”
“Odada parmak izlerimin bulunması hiçbir şeyi kanıtlamaz.” Çenemi kaldırarak sandalyeye yaslandım. “O odada ve kartta benim dışımda kaç kişinin daha parmak izi vardı? Neden bundan bahsetmiyorsunuz? Bir otel odasına giren çıkanın sayısı belli değildir, resepsiyonistin bile parmak izi vardır o kartta! Bana yaptığınız gibi hepsini tutukladınız mı?” Kahkaha atarak başımı hafifçe omzuma doğru eğdim. “Bu saçmalıklarla beni içeride tutamazsınız.”
Dışarıdan göründüğüm kadar kolay lokma olmadığımı anlayınca taktik değiştirdi. Kendinden emin bir duruş sergileyerek gözlerimin içine baktı. “Kıyafetinde ve ayakkabında Leonard’ın kanı bulundu, buna ne diyeceksin?” Gerildim.
Baştan ayağa ürperdim ama bunu ondan saklamak için tepkilerimi kontrol altında tutmayı başardım. Blöf yapıyor olabilirdi, sonuna kadar inkâr etmeliydim. “Eşyalarımın üzerinde Leonard’ın kanının bulunması imkânsız.” Bedenimdeki gerilimi bastırarak soğukkanlılığımı korudum. “Dün gece Leonard’la hiç yalnız kalmadım, üzerimde kanının bulunması mümkün değil.”
Kanı ellerime bulaşmıştı ama ayakkabılarıma ve elbiseme sıçramamıştı. Tüm bunları önceden düşündüğüm için banyoda ellerimi yıkadıktan sonra üzerimi kontrol etmiştim. Bu konuda bir hata yapmış olamazdım, hiçbir şeyi gözden kaçırmadığıma emindim. Önüme attığı belgeleri ona göstererek onun önünde duran kalın dosyaya baktım.
“Eşyalarımda onun kanının çıktığına dair bir kanıtınız varsa görmek istiyorum, aksi takdirde sözleriniz boş bir ithamdan ibaret kalır.” O dosyayı açıp yine önüme bazı kanıtlar atacak diye korkudan nefesimi tutmuştum. Şükürler olsun ki bunu yapmadı, bu da yanılmadığımı, eşyalarımda kan çıkmadığını gösteriyordu.
Dudaklarımı yavaşça aralayıp tuttuğum nefesi sessizce verdiğimi gördü ama bu bir şeyi kanıtlamazdı. Leonard’ın katili olduğumu zaten biliyordu fakat bunu kanıtlayacak güçlü delilleri yoktu. Gözleri sağ elimi bulduğunda beni bu kadar kolay bırakmayacağını anladım.
“Otopsi raporu bu sabah elime ulaştı. Salazar’ın yüzünün şeklini bozan senin silahından çıkan kurşunlar ama çenesindeki ezilme ve kırılma insan gücüyle yapılmış.” Daha açık konuşarak sert bakışlarını yüzüme çıkardı. “Birinin attığı yumruklar sonucu çenesi yerinden çıkıp burnu dağılmış.” Bakışlarını yeniden elime indirdi. “Parmak boğumlarındaki bu yaralar yeni ve dün geceye ait.”
“Haklısınız, bu izler dün geceye ait.” Sakince konuşarak elimi kaldırıp parmaklarımın üstündeki zedelenmeye baktım. “Otele gelmeden hemen önce malikânemin spor salonunda biraz kum torbasını yumrukladım.” Bu önemsiz bir detaymış gibi omuzlarımı silktim. “Annemi dinleyip sargı bezi kullanmalıydım.”
“Sen beni aptal mı sanıyorsun!” Elini sertçe masaya vurarak direncimi kırıp beni sindirmeye çalışıyordu. “Elindeki bu yaralar otele gelmeden önce oluşsaydı dün gece bunu anlardım!”
“Sizin kolunuza girdiğim o esnada elimdeki yaraları kapatıcıyla gizlemiştim.” Bir tutam saçımı parmağıma dolayarak güldüm. “Biz kadınlar nasıl göründüğümüze önem veririz. Seçkin bir davete elimdeki yaralarla gidemezdim.”
“Evden çıkmadan önce atış talimi yaptın, daha sonra kum torbasını yumrukladın ve sonra da hazırlanıp davete mi geldin?” Alay ederek kaşlarını yukarı kaldırdı. “Buna kim inanır?”
“Bunlar benim her gün yaptığım şeyler, inanıp inanmamanız umurumda bile değil.” Gözlerinin içine bakarak sıkılmışım gibi yanaklarımın içini havayla şişirdim. “Yapacak daha önemli işlerim var, artık avukatımla görüşmek istiyorum.” Ona gereken her şeyi zaten söylemiştim, bu yüzden inatçı bir tutumla kollarımı göğsümde birleştirdim. “Avukatımla görüşmeden tek kelime etmeyeceğim.” Bulduğu o küçük deliller beni parmaklıkların ardına göndermek için yeterli bir kanıt değildi.
***
İki gün boyunca beni gözaltında tutmuş, bu süreçte avukatlarım dışında kimseyle görüşmeme izin vermemişlerdi. Veysel amca başta olmak üzere tüm avukatlarım serbest kalmam için elinden geleni yapmıştı. Otelde parmak izimin bulunması tutuklanmam için yeterli değildi çünkü o odada sayısız müşterinin parmak izi vardı. Bunun bana kurulan bir komplo olduğunu savunup durmuştum.
Savcılığa sevk edilmiştim ve davama bakan savcı beni suçsuz bulmuştu. Tutuksuz yargılanmıştım. Nihayet kelepçeyi çıkardıklarında bileklerimi ovuşturdum. Bizimkilere ne zaman serbest kalacağımı söylemediklerinden beni karşılamaya gelmemişlerdi. Gazetecilerin baskınına uğramamak için kimseye bugün çıkacağımı söylememişlerdi.
Bunu bir tek Veysel amca ve avukatlarım biliyordu. Veysel amcanın arabasına geçtiğimde hiç vakit kaybetmeden yola çıktık. Eşyalarımı geri verdiklerinden çantamdan kapalı telefonumu çıkarıp açtım.
“Zaza iyi mi?” Ön koltukta oturup kayıp giden yolu izlerken ilgilendiğim tek şey kuzenimin nasıl olduğuydu. “İki gündür beni geçiştiriyorsun, artık Zaza’nın nasıl olduğunu bana söyleyecek misin?”
Gözlerini yoldan ayırmazken ihtiyar elleri direksiyonu sıkıca tutuyordu. “O iyi.”
“Ama?”
Sesli bir şekilde nefesini vererek nihayet ağzındaki baklayı çıkardı. “Yanılmadın, Leonard’ı öldürdüğün gece Harper kuzenlerinin içinde Zahide’yi gözüne kestirdi.” Yerimden kıpırdanıp aceleyle ona döndüğümde beni sakinleştirmek için, “O gerçekten iyi, Farah,” dedi hızlıca. “O gece Zahide’nin peşine birilerini takmış ama kuzenin hepsinin icabına bakarak sabaha karşı eve döndü.” Rahat bir nefes aldığımda Veysel amca güldü. “O kız bir ölüm makinesi gibi, hangi aklı başında insan eski bir astsubaya suikast düzenlemeye kalkışır ki?”
Bu konudaki düşüncelerini açıkça ifade ederek beni kızdırdı. “Harper’ın yerinde olsaydım İskender’i seçerdim. İçinizden tek zayıf halka o.”
“Veysel amca şimdi yaşına başına bakmayacağım, o olacak! İskender rahmetli amcamdan bize kalan tek şey, parmağına diken batsa içim gider.” Harper salağı iyi ki de İskender’i seçmemişti, bunu yapsaydı planlarında başarılı olurdu. O Zaza gibi değildi, Harper’ın ölüm tuzaklarından kurtulamazdı.
“Leonard’ın cenazesi bugün.” Duyduklarımla dudaklarım yavaşça kıvrılmıştı.
“Cenazeye gidelim, Veysel amca. Başsağlığı dilememek çok ayıp olur.”
Kılıç’ı arayıp telefonu kulağıma yasladım. Arayanın ben olduğumu görünce dışarı çıktığımı anlamış olmalı ki, “Seni bıraktılar mı?” diyerek telefonu açmıştı.
“Evet.”
“Ortalık çok karışık, güvenliğin için emniyetten çıkma, Farah. Seni almaya geliyorum.”
“Gerek yok. Leonard’ın cenazesine gidiyorum, oraya gelin.” Telefonu kapattıktan sonra bakışlarımı Veysel amcaya çıkardım. “Önce bir güzellik salonuna uğrayalım, sonra da bir mağazaya.” Düğüne katılır gibi o cenazeye en güzel hâlimle gidecektim.
Veysel amca o cenazeye katılıp Harper’ı kışkırtmamı istemediğinden başını iki yana salladı. “Bu iyi bir fikir değil, Farah. Akrebin yuvasına çomak sokarsan zehrini tadarsın, bu kadarını bildiğini umuyordum.”
“Ben şampiyonluğa oynuyorum, Harper benim ligimde olamaz.” Sırtımı koltuğa yaslayarak keyifli gözlerle kayıp giden yolu izledim. “Akrebin yuvasına dokuz yaşında girdim, seni temin ederim ki zehrine müptelayım.”
“Farah…”
“Bugün güzel bir gün, Veysel amca. Sence kırmızı ruj mu süreyim yoksa favorim olan bordoyu mu?”
Bu konudaki kararımı değiştiremeyeceğini anlayınca yola odaklandı. “Siyaha ne dersin?”
“Marjinal takılalım diyorsun ama oraya siyah bir elbiseyle gitmem. Leonard piçinin yasını ben tutacak değilim ya.”
“Kırmızı elbise nasıl? Harper’ın en sevdiği renk.”
Kahkaha atarak başımı salladım. “Zevkine bayılıyorum.”
***
Araba mezarlığın önünde durduğunda adamlarım yanıma gelip benim için arabanın kapısını açtı. Dışarı çıktığımda ayağımda tabanı kırmızı, siyah stiletto ayakkabılar vardı. Üzerimdeyse kalın askılı kan kırmızı bir elbise. Belimi ve kalçamı zarifçe saran elbise uzundu, üstelik oldukça cüretkâr bir yırtmacı vardı. Dirseklerime kadar gelen siyah, dantel eldiven takmıştım ve parmağımda oldukça gösterişli bir yüzük vardı.
Açık bıraktığım saçlarım her adımımla omuzlarımdan süzülüp dalgalanıyordu. Makyajlı yüzüm ve siyah rujumla cenazeye değil de sanki bir galaya hazırlanmış gibiydim. Mezarlığa doğru yürürken adamlarım güvenliğimi sağlamak için hemen etrafımdan etten bir duvar ördü ama onları durdurdum.
“Arkamda kalın.” Mezarlığın kapısının önünde beni bekleyen Genetik Karma’yı görünce sırıttım. “Yanımda sadece onlar yürüyebilir.” Bizim çocukların yanına geldiğimde İskender girmem için kolunu uzattı. Hep birlikte mezarlığa doğru yürürken İskender’e gülümsedim. “Bir çay sözümüz vardı, amcam oğlu?”
Tebessüm ederek elini, kolundaki elimin üstüne koydu. “Uçurtma da uçuracaktık, amcam kızı.”
“Buradan çıkınca ikisini de yapmaya ne dersin?”
Ağzını bir karış açarak esnerken üşengeç bir ifadeyle omuzlarını düşürdü. “Bugün çok uykum var, başka zamana artık.”
Mezarlığa girdiğimizde buradaki tüm gözler ve kameralar bana dönmüştü. Muhabirler korumalara zorluk çıkarıp her bir ağızdan, “Farah Hanım!” demeye başladıklarında bir anda Leonard’ın cenazesi bile anlamını yitirmişti. Artık tüm basın bir tek benimle ilgilenip benden birkaç cümle duymak istiyordu. Cenazede bile ilginin Leonard’da olmasına izin vermemiştim.
Adamlarım gazetecilerin önüne etten bir duvar örerek bana ulaşmalarını engelledi. Yüzümde patlayan flaşlar ve her kafadan çıkan soruları es geçerek ilerledim. Yarın tüm ülke öldürdüğüm adamın cenazesine şık bir elbiseyle katılmamı konuşacaktı.
Bölge liderlerinin bakışları beni bulduğunda hepsi kaskatı kesilmişti. Devrim bu kadar hızlı dışarı çıkmamı beklemediğinden bana ve üzerimdeki elbiseye tuhaf bakışlar atıyordu. Ragıp gözlerini irileştirerek beni izlerken boynundaki kravatı hafifçe gevşetti. Emin ve Korkut ise neyin peşinde olduğumu anlamak ister gibi soluksuz bir şekilde bana bakıyordu. Sonat, müttefikinin cenazesinde çok ileri gittiğimi düşünüyor olmalı ki kaşlarını çatmıştı.
Asaf ise tek kaşını yukarı kaldırıp ne yapıyorsun sen dercesine beni sorgulamaya başlamıştı. Duha’nın kısık bir sesle küfrettiğini, Barbaros’un ise burnunun kemerini sıkıp hiç rahat durmadığım için homurdandığını gördüm.
İçlerinde en iyisi Karun’un tepkisiydi. Beni izlerken öksürüyormuş gibi yapıp eliyle ağzını kapatmış ve kısık bir sesle gülmüştü. Kameralara yakalanmak istemediğinden gülüşünü saklamıştı ama kısılan gözlerinden ne kadar eğlendiği anlaşılıyordu. “Delinin karısı da kendi gibi deli,” dediğini duydum. Karun çoğu zaman artık boşanmış bir kadın olduğumu unutuyordu.
Gurur sadece öldürdüğü insanların cenazesine katıldığından burada yoktu ama onu temsilen Karun buradaydı. Leonard’ın mezarı kazılırken Harper beni görünce delirdi. Siyah kıyafetlerin içindeyken ağlamaktan kızaran gözlerini bana dikip yumruklarını sıktı.
“Katil!” Tüm gazetecilerin duyabileceği bir yükseklikte bağırıp onu tutan insanları itti. “Babamı sen öldürdün!”
Bir hışımla bana doğru yürüdüğünde mezarlıkta büyük bir uğultu yükselmişti. Kameramanlar iki kadının yüzleşmesini kaçırmak istemediklerinden tüm kameraları ikimize çevirdi. Her nefesle Harper’ın göğüs kafesi balon gibi şişerken kendini kasmaktan tüm bedeni titriyordu. Adamlarım ona engel olmak için yolunu kesecekti ki elimi kaldırarak hepsini durdurdum.
Harper delici gözlerini bir an olsun benden çekmeyip aramızdaki mesafeyi hızla kapattı. “Bunu yanına bırakmayacağım!” diye haykırıp bana vurmaya yeltendi. “Yapacağım son şey bile olsa sana da büyük bir acı yaşatacağım!”
Kaldırdığı eli yüzüme değmeden bileğini havada yakaladım. Bunu yaptığım an patlayan flaşlar gözlerimi kamaştırmıştı. “Acını anlıyorum, Salazar.” Kameraların her saniyesini çektiğini bilmeme rağmen Harper’ın gözlerinin içine bakıp güldüm. Tıpkı onun da babamın cenazesinde güldüğü gibi. “Ama bu acıyı kendine yaşatan sen değil misin?”
Bileğini sıkarak belinin arkasına büktüm ve onu sertçe kendime çektim. Göğsüme çarptığında ona doğru uzandım ve dudaklarımı kulağının yakınına getirdim. “Siz İspanyollarda işler nasıl yürür, bilmem ama biz Türkler kimsenin cenazesinde gülünmeyeceğini biliriz.” Sinirden nefes alışları hızlandığında kulağına doğru fısıldadım. “Aynı şekilde biri cenazemizde gülerse onu ağlatmasını da iyi biliriz!” Onu iterek kendimden uzaklaştırdığımda her anlamıyla dağılan hâline bakıp sırıttım. “Başın sağ olsun, Salazar.”
İçine çektiği sert nefeslerle omuzları aşağı ve yukarı doğru hareket ederken dişlerini kırmak istercesine sıktı. “Eylül ayı sana da gözyaşı getirecek. Bekle de gör, Tozlu!” Yemin edercesine konuşup yanımdan ayrılmıştı.
Omzumun üzerinden kuzenlerime bakıp kaşlarımı belli belirsiz çattım. “Bu ay bitene kadar hiçbiriniz evden dışarı çıkmayacaksınız.” Harper’ın acısı bu kadar tazeyken benden bir can almadan durmayacaktı. Bunun olmaması için ondan önce davranıp bu kadını da ortadan kaldırmalıydım.
Bölge liderlerinin yanında durduğumda Emin bir konuda yaşadığı şaşkınlığı saklamadan bana Leonard için açılan mezarı gösterdi. “Onu gerçekten öldürdüğüne inanamıyorum.” Bu yaptığım şeyin bir aptallık olduğunu düşündüğünden beni korkutmaya çalıştı. “Masadan birini öldürmenin ağır sonuçları olur, bunu bilmiyor olamazsın.”
“Salazarları karşıma almaktan bahsediyorsan…” Dudaklarımı büzerek omuz silktim. “Asaf’ı kaçırdıklarında onları zaten karşıma almıştım, değişen bir şey yok.”
“Bu yaptığınla Harper’a yol açtın.” Korkut’u rahatsız eden tek şey o masaya artık bir kadının daha oturacak olmasıydı. “Tüm gücüyle sana saldırmasından korkmuyor musun?”
“Korksaydım neden babasını öldüreyim?”
“Aptal cesaretine sahipsin, Tozlu.” Devrim cık cıklayarak başını iki yana salladı, son yaptığım şeyi zerre kadar onaylamıyordu. “Anlaşılan yakında masada bir isim daha eksilecek.” Salazarların işimi bitireceğinden neredeyse emindi.
“Korkarım ki seni hayal kırıklığına uğratacağım.” Bakışlarımı onun yüzünden çekmeden kinayeyle konuştum. “Benden kurtulmak bu kadar kolay değil, bunu en iyi siz bilirsiniz.” O masaya oturmayayım diye yapmadıkları kalmamıştı ama hâlâ yaşıyordum ve hâlâ o masada söz sahibiydim.
Son görüşmemizde onu kolundan vurduğum için Ragıp çatık kaşlarla bana bakmak dışında tek kelime etmedi. Asaf baştan ayağa beni izliyor, makyajlı yüzüme ve üzerimdeki kırmızı elbiseye garip bakışlar atıyordu. “Cenaze için sence de yanlış kıyafet seçimi değil mi?”
“Bence yakışmış.” Karun’un dudakları kıvrılır gibi olduğunda gülmemeye çalışarak boğazını temizledi. “Bir ara Leonard’ı nasıl öldürdüğünü bana anlatmalısın.” Mavi gözlerindeki o parıltı benimle gurur duyduğunu gösteriyordu.
“Lan oğlum nesini anlatacak.” Açık artırmanın olduğu gece hepsini aptal yerine koyduğum için Duha dik dik bana bakıyordu. “Tüm gece korkak ayakları yaptı, daha sonra kaşla göz arasından Leonard’ın fişini çekti.”
“Bir de emniyetten birinin yanına oturup açık artırmaya katıldı.” Barbaros, bunun şaşkınlığından hiç kurtulamayacakmış gibi inanamayan gözlerle bana bakıyordu. “Nesin sen? Soğukkanlı bir seri katil mi?”
“Çok incindim lan.” Duha, o gece yaşanan her şey onun için büyük bir hakaretmiş gibi davranıp kaprisli bir ifadeyle çenesini kaldırdı. “Siz piçlerden saklamasını anlarım ama ne planladığını benden nasıl saklar? Bu saman altından su yürüten ördekle bir samimiyetimiz var sanıyordum.” Bu herif cenazede bile aynıydı.
Leonard’ın tabutunu getirdiklerinde Karun kafası karışmış bir şekilde mezarın yanında duran hocayı gösterdi. “Hristiyan birinin cenazesine imam getirmek kimin işiydi?”
“Ben getirttim.” Kameralardan dolayı Duha rahat rahat gülemediğinden başını eğip kısık gülüşünü gizledi. “Cenazeye rahip çağıracak değiliz ya, bizim imam iki okuyup üflesin işte.”
“Cin mi çıkartıyoruz?” Salazarların imama attığı tuhaf bakışları gören Asaf bir küfür savurdu. “Şunlara bak, far görmüş tavşan gibiler. Bari bir rahip falan çağırsaydın.”
“Rahibi nereden bulayım lan?” Duha yaptığı şeyle övünürcesine omuzlarını silkti. “O puşt ölürken günah çıkarmayacak ya, imam halleder.”
“Peki, imamın bundan haberi var mı?” Barbaros bıyık altından gülerek akrep dövmeli insanlara tuhaf bakışlar atan imamı gösterdi. “Tabuttakinin Hristiyan olduğunu biliyor mu?”
“Prensip sahibi biri olma ihtimaline karşı bunu ona söylemedim.” Duha cenazede bile kendine eğlenecek bir şeyler çıkarıyordu. “Ama bence çoktan anlamıştır.” Bu adam yüzünden bir gün çok pis çarpılacaktık.
Harper’ın adamlarından biri imamın yanına gidip ona durumu izah etti. Sadece birkaç dakika içinde Duha’nın bulduğu imam buradan ayrılmıştı. Leonard’ı tabuttan çıkarıp gömmeye başladıklarında Tunus koluyla yavaşça kolumu dürttü. “Tüm kameralar seni çekiyor.” Bana bunları söylerken gözlerini karşısından ayırmıyordu. “Üzerindeki şüpheleri dağıtmak için yalandan biraz ağla.”
“Yanında soğan getirdiysen belki birkaç gözyaşı dökebilirim.”
“Düşünme kapasitesi minimum dozda aptal ördek,” diye bana çıkışarak üzerindeki şık takım elbiseyi gösterdi. “Bu ceketin cebi küçücük, sen yalandan ağla diye soğanı götümde mi saklayıp getirecektim?”
Kahkaha attığımda bu sefer Asaf da gülüşüne engel olamadı. “Barbaros yine kızardı.”
Hepimizin bakışları Barbaros’a kenetlendiğinde sinirden şalgam gibi kızarıp yumruklarını sıktığını gördüm. “Bir daha birinizden bile göt kelimesini duyarsam ecdadınıza sokarım!” Gurur onu götünden vurduğundan beri bu kelimeye hassasiyet kazanmıştı.
Küçük bir öneride bulunarak, “Arkası diyebilirsiniz,” dedim.
Hepimiz bizi çeken kameraları unuttuğumuzdan Karun sesli bir şekilde güldü. “Barbaros’un götünden…” Pot kırmış gibi dilini ısırsa da ne kadar çok eğlendiğini saklamıyordu. “Yani Barbaros arkasından vuruldu diye artık göte göt demeyecek miyiz?”
Sinirden Barbaros’un yüzündeki kılcal damarlar bile belirginleştiğinde Tunus haklı davasından dönmeyen bir direnişçi gibi omuzlarını dikleştirdi. “Tam olarak anlamadım, herkesin götüne mi göt demeyeceğiz yoksa bir tek Barbaros’un götüne mi göt demiyoruz?” Barbaros her an belindeki silahı çıkarıp bir çılgınlık yapabilirdi.
Asaf onun kızgın suratına bakıp diğerlerini uyarırken bıyık altından gülüyordu. “Adamın çok üzerine gitmeyin lan, baksanıza götü seğiriyor.” Karun’u taklit ederek dilini ısırdı. “Yani gözü.”
Barbaros’un yüz ifadesi sertleştiğinde daha fazla dayanamayıp belindeki silahı çıkarınca hepimiz gülerek hemen ondan uzaklaştık. Duha ondan en uzak köşeye kaçarken bu sahnenin bir benzeri daha önce başına gelmiş gibi, “Dejavu yaşıyor gibiyim,” diye homurdandı.
“Şu piç hâlâ senden vazgeçmedi mi?” Karun bir anda ciddileştiğinde hepimizin bakışları onun baktığı yere kaydı. Sonat’ı görünce bile tüm keyfim kaçmıştı.
Dört adamla gülüp eğlenmem onu delirttiği için gözlerini dikmiş, çatık kaşlar altında ters ters bana bakıyordu. “İşini bitirmek için tek bir yanlış hareketini bekliyorum.” Bunları söylerken iğrenircesine yüzümü buruşturdum. “O gereksizi boş verin, karnım acıktı. Cenazeden sonra yemek yiyelim mi?”
Hepsi başını sallayarak beni onayladığında Duha tripli bir şekilde yana doğru birkaç adım atarak Karun’dan uzaklaştı. “Liderlik masasından çekilen bir piçle bundan sonra hiçbir masaya oturmam.” Karun kaşlarını çatarak yüz kızartıcı bir küfür savurmuştu. Duha’dan yediği tripleri karısından bile görmediğine emindim.
***
“Sadri’yi bulun bana!” diye sesimi yükselterek masanın üzerindeki her şeyi yere serdim. “Bu ay içinde bölgeme üçüncü saldırı, o ihtiyarın ipini çekme vakti geldi!”
Sadri liderlik masasındaki yerini kaptırdığından beri biz bölge liderlerine saldırmayı bırakmıyordu. Düzenli olarak her bölgeye saldırı yapıyordu ve dün gece bana ait bir mekâna yeni bir saldırı daha yapılmıştı. “Hangi deliğe girdiyse o herifi bulup bana getirin.”
Zaza ofisimdeki şeylere kabaca bakarken sıkılmış gibi yanaklarının içini havayla şişirdi. “Sadri’den kurtulmak kolay iş ama saklandığı yeri bulmak biraz uğraştırıcı.”
Şu anda tüm liderler Sadri’nin peşinde olduğundan Kılıç meraklı bakışlarını Ali’ye çıkardı. “Gurur onun yerini bulabildi mi?”
“Bulduysa bile ben bunu nereden bileyim?” Ali koltuğa yayılarak otururken canının sıkkın olduğunu saklamıyordu. “Yalçın bu konuda bana bir şey söylemiyor.”
Esvet sırıtarak yönünü ona doğru çevirdi. “Belki Nisan’dan bir şeyler öğrenirsin.”
Asıl canını sıkan şey Nisan olmalı ki kaşlarını çattı. “Gurur’u kızdırmamak için telefonlarıma bile bakmıyor! Evde ne zaman ona yaklaşsam sınırı geçmememi söylüyor.” Sevgilisine yakın olmayı özlemişti ki bir küfür savurdu. “Sikeceğim o sınırı da! Aynı evin içinde farklı hayatlar yaşıyoruz!”
“En azından sevgili olduğunuz belli, Nisan’a bir belirsizlik yaşatmıyorsun.” Esvet’in imalı bakışları Kılıç’ı bulduğunda kaşları belli belirsiz çatılmıştı. “Bazıları bunu bile yapamayacak kadar korkak.”
Kılıç yaslı olduğu duvardan sırtını ayırarak öne doğru bir adım attı. “Korkak olduğumu mu düşünüyorsun?”
“Düşünmüyorum canım, öyle olduğunu biliyorum.” Esvet bıkkın bir sesle konuşup ayağa kalktı. “Her neyse, Nihat’la buluşacağım, siz keyfinize bakın.”
“Ben buradayım kız, neden seni dışarıda bekliyormuşum gibi davranıyorsun?” Nihat ensesini kaşıyarak Esvet’e bakınca bizimki hiç bozuntuya vermeden gözlerini devirdi.
“Bu dünyadaki tek Nihat sen misin? Yeni flörtümün adı da Nihat.”
Kılıç yerinde dikleştiğinde ofisin havası bir anda ağırlamıştı. “Yeni flörtün mü?” Sesi gırtlaktan çıkarken siyah gözlerinden ürkütücü bir ifade geçmişti. “Biriyle mi görüşüyorsun?”
“Evet.” Esvet onun canını yakmak ister gibi konuşmuştu, artık aralarındaki şeyin bir açıklığa kavuşmasını istiyordu. “Onunla yeni tanışmama rağmen ne istediğini bilen biri.” Hepimize sırtını dönüp kapıya doğru yürüdü. “Kafası karışık erkeklerden nefret ederim, şükürler olsun ki o öyle değil.”
Esvet gittiğinde Kılıç kaşlarını çatarak uzun süre onun çıktığı kapıya baktı. Hemen sonra kimseye en küçük açıklama yapmadan Esvet’in peşinden gitti. Umarım bu sefer aklını başına alıp ona duygularından bahsederdi. “Nihat adında biriyle mi görüşüyor?” Nihat kendini ihanete uğramış gibi hissederek bembeyaz bir suratla Zaza’ya döndü. “Esvet yerimi başka Nihatlarla mı dolduruyor?”
“Sakin ol, birader.” Zaza kolunu onun omzuna yaslayarak güldü. “Tüm dünyayı gezse bile senin gibi üçkâğıtçı bir Nihat bulamaz.”
Zaza ona iltifat etmiş gibi Nihat rahatlayarak nefesini verdi. “CV’imde uluslararası dolandırıcılık da var, bir dahaki sefere bundan da bahset.”
“Bunu nasıl unutabilirim ki?” Zaza sakinliğini hiç bozmadan sıktığı elini Nihat’ın karnına geçirdi. “Benden aldığın şu borcu biraz daha ödemezsen seni uluslararası pataklarım, herkes bundan bahseder!”
Yediği yumruk yüzünden Nihat iki büklüm olarak acıyla inledi. “Oğlum ödeyeceğiz dedik ya, tefeciden farkın yok!”
Zaza tam bir şey söyleyecekti ki, “Ailenin yüz karası!” diye bağıran Aksa kapıyı sertçe açarak ofisime girdi. “Sana insan gibi vazoyu kır dedik, camı niye kırıyorsun!”
Neyden bahsettiğini anlamamıştık ki İskender de içeri girdi. Doğru ya, bugün onun nöbeti Aksa’daydı. Aksa evinde hizmetçilik yaptığından her istediğinde dışarı çıkamıyordu. İskender’i eve çağırıp tüm gün ona göz kulak olacağını söylemişti. İskender, Bolatlı malikânesinde Aksa’yı çıldırtacak ne yaptı, bilmiyordum ama yanındaki bücürün aksine çok rahat görünüyordu.
Elinde bir bardak süt mısırı tutuyordu ve bu Aksa’nın en sevdiği atıştırmalıktı. Rahat durması için yolda bunu İskender’e o almış olmalıydı. Onu kaşıklayıp afiyetle yerken bir yandan bizim kıza laf yetiştiriyordu. “Benden istediğin gibi vazoya şut çektim ama top duvardan sekip camı kırdı. Bunun için beni niye suçluyorsun?”
“Bir topa vurmayı bile beceremiyorsun!”
“O vazodan o kadar çok nefret ediyorsan onu kendin niye kırmıyorsun?”
“Kendini vazo sanan o dev anası ne kadar pahalı, senin haberin var mı? Onu kırmayayım diye Asaf salona kamera yerleştirdi.” Son zamanlarda Aksa’nın en büyük sorunu salonundaki o kocaman vazoydu. “Onu benim kırdığımı anlarsa parasını bana ödetir ama bir başkası kırarsa bana hiçbir şey yapamaz.”
“Ne vazosundan bahsediyorsun?” Kuzenlerim olayı bilmediğinden hep bir ağızdan konuştuklarında Aksa ağlamaklı bir ifadeyle ofisin ortasına doğru yürüdü. Bunu yaparken ayaklarını pat pat yere vuruyordu.
“Evimde vazo adında kocaman bir kolon var ve Asaf her gün eksiksiz bir şekilde bana onu sildiriyor.” Aklına ne geldiyse bir anda gözleri heyecanla ışıldadı. Zaza’ya doğru koşup hemen onun koluna yapıştı. “Kuzen, bugün bizim evin oralara bir uğrasana.”
Zaza’yı koltuğa oturtup ona yeni bulduğu dâhiyane planından bahsetmeye başladı. “Perdeleri açık bırakırım, sen dışarıya bir yere saklan. Tüfeğinle ateş edip önce vazoyu parçala, daha sonra dikkat çekmemek için ikinci kurşunla beni yarala. Böylece Asaf saldırıya uğradığımı düşünüp hiçbir şeyden şüphelenmez.” Bir vazo uğruna yaralanmayı bile göze alan manyağa uzaylı görmüş gibi bakıyorduk. En kötüsü de o son derece ciddiydi.
“Anlamadım?” Zaza daha önce hiç böyle bir teklifle karşılaşmamış olmalı ki yüz ifadesi çok komikti. “Bir vazoya suikast düzenlememi mi istiyorsun?”
“Sen bir tetikçi değil misin?” Aksa cüzdanındaki tüm parayı çıkarıp Zaza’ya uzattı. “Fiyatın ne, onu söyle?”
Hepimiz gülmeye başladığımızda Zaza kocaman açtığı gözleriyle önce Aksa’ya, sonra da uzattığı paraya baktı. “Bu muameleyi hak etmek için kimin ahını almış olabilirim?” Aksa’dan uzaklaşarak ayağa kalktığında yüzünde hâlâ o aynı inanamayan ifade vardı. “Beni parayla satın alamazsın.” Sinirleri bozulmuş gibi güldü. “Ayrıca bana uzattığın para sadece sekiz lira.”
Sorun paranın az olması değildi ama Aksa bunu anlamayarak bakışlarını bana çıkardı. “Yanımda fazla nakit para yok, bana biraz borç verebilir misin?”
Gülümseyerek başımı salladım. “Ne kadar lazım?”
Bu sorunun cevabını ona Zaza verecekmiş gibi başını kaldırıp tepesinde dikilen kıza baktı. “Ne kadar istiyorsun?”
“Bazen sizin konuştuğunuz dili hiç anlamıyorum.”
“Bende biraz var.” Nihat cüzdanından bir avuç bozukluk çıkarıp Zaza’ya uzatırken sırıtıyordu. “Vazoyu öldürmen için bu yeter mi?”
“Üstünü ben tamamlarım.” Ali de onlara ayak uydurup cüzdanındaki tüm kâğıt paraları çıkardığında gülüyordu. “Ortaya kusursuz bir cinayet çıkarmalısın.”
Zaza sinirlenerek kaşlarını çattığında çek defterimi çıkardım. “Bize ne kadar istediğini söyle.” Sesli bir şekilde gülerek çeki yazmak için kaleme uzandım. “Vazodan kurtulurken temiz çalışmalısın, arkanda hiç delil bırakmamaya dikkat et.”
“Pekâlâ.” Zaza buradaki herkesin parasını alarak masamın önünde durdu. “Normalde bu kadar ucuza çalışmam ama kuzenim olduğunuz için size indirim yapacağım.” Diğerlerinden aldığı parayı çantasına koyarken çek defterini gösterdi. “Beş milyona bu işi alırım.”
“Beş milyon mu?” Nihat küfrederek ayağa kalktığında gözleri kocaman açılmıştı. “O parayla kırk tane vazo kırarım, bir de bana dolandırıcı derler.” Yumruk yaptığı elini kalbinin üstüne bastırarak Zaza’nın karşısında eğildi. “Önünde saygıyla eğiliyorum, üstat.”
Aksa’dan daha fazla vazoyla ilgili bir şey duymak istemediğimden beş milyonluk bir çek yazıp Zaza’ya uzattım. “Aksa’yı vurmak yok, sadece vazodan kurtul.” Bir vazo için o bacaksızın yaralanmasını istemiyordum.
Zaza çenesini kaldırırken inatçı bir tutumla kollarını göğsünde birleştirdi. “O bacaksızı vurmayacaksam fiyat artar, on milyon.” Beni dehşete düşürerek Aksa’yı gösterdi. “Anlaşmamızda önce vazodan kurtulup daha sonra onu yaralamak vardı. Onu vurmanın hazzını yaşayacağım için bu işi aldım.”
Aksa ürkmüş gibi İskender’in arkasına saklanırken ne kadar komik göründüğünün farkında değildi. “Benden nefret mi ediyorsun?”
Zaza omuz silkerek, “Üzerine alınma,” dedi sakince. “Hepinizden nefret ediyorum.”
“Bu işe beş milyon daha yatırmayacağım.” Çek defterimi çantama koyarak başımı salladım. “Pekâlâ, vazodan kurtulduktan sonra Aksa’yı da vurabilirsin.”
“Farah, ben daha iyileşmedim!” İskender’in arkasından çıkarak asık bir suratla küskün bakışlarını bana dikti. “Beni vurmasına izin mi vereceksin?”
“Bunu ona ilk teklif eden sensin, aptallığının cezasını çek bakalım.”
İş ciddiye binince korkmaya başlamıştı, Zaza’nın bazı konularda hiç şakası olmadığını biliyordu. Ona kolunu göstererek dudaklarını üzgünce sarkıttı. “Kolumu sıyıracak şekilde ateş et, olur mu? Kan görmeye dayanamıyorum.”
Zaza gülmemeye çalışarak kapıya doğru yürüdü. “Şapşal.”
Bir süre sonra hepsi ofisimden çıkıp nihayet beni rahat bırakmıştı. Asistanımın hatırlattığı bir toplantıya daha girdikten sonra eşyalarımı toplamaya başladım. Saate baktığımda mesai saatini geçtiğimi gördüm. Kuzenlerim çoktan eve gitmişti, şirketten yine en son ben çıkmıştım. Evde de halletmem gereken işler olduğundan bilgisayarımı yanıma almıştım.
Şirketten çıktığımda tüm adamlarım beni bekliyordu ama beni bekleyen sadece onlar değildi. Gurur ve adamları da buradaydı. Gurur kalçasını lüks arabasının kaportasına yaslamış, sigarasını içerek beni izliyordu. Geçirdiği o kazadan sonra açıkçası tekrar arabaya binmesi beni hayrette bırakıyordu. Ben öyle bir kaza geçirseydim büyük ihtimalle uzun süre arabaya binmeye korkardım.
Ona doğru yürürken bakışlarım alaycıydı. “Kalender Holding’in ceo’sunu buraya getiren sebep nedir? İş hakkında konuşacaksan önce sekterimden randevu almalısın.”
Bitirdiği sigarasını yere atıp ayakkabısının ucuyla söndürdü. Yerinden hareket edip binmem için arabasının kapısını açtı. “Benimle bir akşam yemeğine ne dersin?”
“Hayır derim.” Ona sırtımı dönüp beni bekleyen adamlarıma doğru yürüdüm. “Yemeğimi evde yiyeceğim ve mümkünse yalnız.”
Bir anda kolumdan arkaya çekilmemle bilgisayar çantam yere düştü. Daha ben ne olduğunu anlamadan kendimi Gurur’un omzundan baş aşağı sarkarken buldum. Yine beni sırtına atmıştı! “İndir beni eşkıya!” Bağırarak ondan kurtulmak için çırpınmaya başladım. “Kafan her estiğinde beni bir çuval gibi sırtına atamazsın!”
“Ulan insan gibi teklif ettiğimizde kabul etseydin!” Beni ön koltuğa savururcasına attığında onu parçalayabilirdim. Yerdeki çantamı alıp onu da arka koltuğa atmıştı. Direksiyon başındaki yerini aldığında öfkeli bakışlarımı zerre kadar umursamadan arabayı çalıştırdı.
Yola çıktığımızda emniyet kemerimi takarak kollarımı göğsümde birleştirdim. “Beni nereye götürüyorsun?”
“Gittiğimizde görürsün.”
“Bu bir cevap değil.”
Hız yapmayı sevdiği için yine gaz ibresine yüklenerek bir kolunu açık cama yasladı. “Gün içinde beni niye hiç aramıyorsun?” Bunu sorarken yakışıklı yüzünde yoğun bir öfke vardı. “Hiç mi aklına gelmiyorum?”
“Hayır,” diye yalan söylediğimde elinin altındaki direksiyonu sıktı. “İnsanlar boşandığında genelde eski eşlerini arayıp sormaz.”
“Açmasaydın ulan o siktiğim davayı!” Onu boşamamın siniri yeniden tüm bedenini istila ettiğinde kaşlarını çattı. “Benden boşandığın yetmezmiş gibi bir de beni görmezden geliyorsun.” Derdi neydi bunun?
“Beşir’i ne zaman bana teslim edeceksin?”
Çocuk gibi inat ederek omuz silkerken gözlerini yoldan ayırmadı. “Bana bir kez sarılsan sadece Beşir’i değil, istediğin her şeyi sana veririm.” Gülmemek için başımı cama doğru çevirdim. Bana çocuk diyordu ama aslında çoğu konuda o da öyleydi. İstediği şey olana kadar çocuk gibi direten bir adamdı. Biz birbirimizin yanında hep çocuklaşıyorduk.
Yolun kalanı sessizlik içinde geçmişti. İskeleye gelene kadar Gurur’un beni nereye getirdiğini anlamamıştım. Denizin tuzlu kokusunu içime çekerek etrafıma baktım. “Balık ekmek mi yiyeceğiz?”
Gurur arabadan inip yanıma geldiğinde yeşil gözleri muzırca bakıyordu. “Lüks bir restoran mı bekliyordun? Hayal kırıklığına uğramış gibisin.”
“Böyle şeylere takılmadığımı bilmiyormuş gibi konuşma lütfen.” Onu bırakıp yürümeye başladığımda bir adım gerimde beni takip ediyordu. “Balık yiyeceksek iyi pişirsinler.”
Yanımda yürürken sessizliğini koruyarak bana eşlik etti. Biraz ilerleyince gördüğüm tekneyle adımlarım durmuştu. Işıkları yanan o tekneyi ilk ve son kez Ordu’da görmüştüm. Üzerinde Haraf yazan bu tekne Gurur’un bana doğum günü hediyesiydi. Onu Ordu’dan ta buralara kadar getirtmesini beklemediğimden neye uğradığımı anlamamıştım. Teknedeki anılarımız gözlerimin önünde canlanınca kalbim hızlandı.
Gurur tek kelime etmeme izin vermeden beni tekneye bindirdi, burada aşçı üniformasıyla üç kişi vardı. Gurur’un bir işaretiyle hepsi tekneden inmişti. Kaptan köşküne geçmeden önce bana bakıp hafifçe gülümsedi. “Kamarada senin için bir elbise var, onu giyer misin?”
“Neden?” Kafam karışmış bir şekilde ona bakıyordum. “Bir şeyi mi kutluyoruz?”
Bana cevap vermeden teknenin motorunu çalıştırınca daha fazla soru sormadım. Nasıl olsa birazdan her şeyi öğrenecektim. Kamaraya indiğimde yatağın üzerindeki beyaz elbiseyi görüp gülümsedim. Bu elbise Gurur’un zevkine göreydi çünkü omuzları açıktı. Yakası büzgülü elbisenin yumuşak saten kumaşı çok hoşuma gitmişti.
Ne yazık ki çok kısaydı, eğildiğimde kıçımı gösterecek bir kısalıktaydı. “Piç herif.” Normalde bana asla bu kadar kısa bir elbise almazdı ama burada onunla yalnızken özellikle bu elbiseyi seçmişti. Anlaşılan gözlerine iyi bir ziyafet çektirmek istiyordu.
Üzerimdeki kıyafetleri çıkarmaya başladım. Evet, bu elbiseyi giyecektim. Gurur bana böyle cüretkâr bir elbise alarak kendi topuğuna sıkmıştı. Bakalım bana dokunmadan kaç dakika durabilecekti? İç çamaşırlarıyla kalınca uzanıp yatağın üstündeki elbiseyi aldım. Elbiseyi giyip eteğini aşağıya çektim ama istesem de bu elbiseyi uzatamazdım. Kalçamı zor kapatıyordu.
Yatağın üzerinde iki kutu daha vardı. Büyük olan kutuyu açtığımda içinde gördüğüm sandaletlerle tebessüm ettim. Gurur ayakkabı numaramı bildiğinden yanlış bir seçim yapmamıştı. Eğilip ayakkabıyı giydiğimde boyum on santim daha uzamıştı. Kadife kutuyu açtığımdaysa gördüğüm inci gerdanlıkla kalbim hızlandı. Tüm bu hediyelerin bir nedeni var mıydı?
Elmas, pırlanta ve incilerle bezenmiş gerdanlığı boynuma takarak kamaradan çıktım. Güneş yeni yeni batıyordu, bulutlarda yarattığı kızıllık çok hoştu. Güvertenin her yerine siyah gül yaprakları serpiştirilmişti. En sevdiğim gülün kadife yapraklarına basmak içimi acıtsa da güvertenin tam ortasındaki masaya doğru yürümeye başladım.
Masanın üzerinde birbirinden leziz yemekler vardı, bir de buz kovası. Yaklaşıp yakından baktığımda buzların içine gömülü beyaz şarap şişesini gördüm. Gurur hep rakı içerdi ama bugün farklı tatlara da bir şans vermiş görünüyordu. Başımı çevirdiğimde dümeni ustaca çevirirken kaptan köşkünden beni izlediğini gördüm.
Elbisenin üzerimde nasıl durduğunu görmek için baştan ayağa beni süzüyordu. Elbisenin kısalığını görünce bu uzaklıktan bile yutkunduğunu anladım. Rüzgâr tenime çarptıkça elbisenin eteği biraz daha yukarı uçuşuyordu. Gurur bunu görünce kaşlarını hafifçe çattı ve birine kızar gibi dudaklarını hareket ettirdi. Bu elbise onun işi değildi, değil mi?
Biraz düşününce bir mağazaya girip elbise seçmeyecek kadar tembel biriydi. Büyük ihtimalle bu iş için adamlarından birilerini görevlendirmişti. Evet, artık işinin hiç kolay olmadığını anlamıştı, gözlerini bacaklarımdan ayıramıyordu. Ona sırtımı dönerek teknenin uç kısmına yaklaştım. Birazdan tüm bu hazırlığın nedenini anlayacağım için yanına gidip sorularımla onu bunaltmadım.
Tekne denizi yararak ilerledikçe martıların çığlıkları artıyor, denizin ferahlatıcı kokusunu daha çok soluyordum. Ellerimi demirlere bastırarak gözlerimi yumdum ve kendimi denizin sağladığı huzura bıraktım. Bu çok güzel bir histi, insana yeniden yaşadığını düşündürüyordu. Babam öldüğünden beri denize hiç açılmamıştım. Aslına bakarsanız babam öldükten sonra kendim için bir şeyleri yapmayı tamamen bırakmıştım.
Tüm hayatım kaostan oluştuğundan bu küçük kaçamak daha şimdiden bana iyi gelmeye başlamıştı. Gözlerimi açıp güneşin batışını izledim. Keşke tüm hayatım bu teknede geçse ve hiç geri dönmesek… Arkamda kalan hayattan nefret ediyordum. Sürekli ölümle iç içe bir hayat sürüp Azrail’in nefesini ensemde hissetmek berbat bir şeydi.
Güneş battığında hava kısa sürede kararmıştı ama teknedeki tüm ışıklar yandığından burası aydınlıktı. Diğer tüm gemilerden uzaklaşıp onlarla aramızdaki mesafeyi açana kadar Gurur demir atmamıştı. Açık denizde bizden başka kimse kalmayınca tekneyi durdurup yanıma geldi. Elini belime koyunca titreyerek omzumun üzerinden ona baktım.
“Artık bana tüm bunların ne anlama geldiğini söyleyecek misin?”
İri parmakları belime hafifçe bir baskı uyguladığında beni masaya doğru yürüttü. “Bugün 5 Eylül, Farah.” Kaskatı kesildiğimde sandalyemi çekerek oturmamı bekledi. “Hiçbir doğum gününde yanında olamadım, bu sefer farklı olsun istiyorum.” O söyleyene kadar işlerin yoğunluğundan bugünün doğum günüm olduğunu bile unutmuştum.
İlk kez bir doğum günümde yanımda olmasının heyecanıyla, “Teşekkür ederim,” diye fısıldadım. Bunun benim için anlamı gerçekten çok büyüktü. Sandalyeye oturup hatırladıklarımla endişelenmeye başladım. “Annem ve kuzenlerim doğum günümü unutacak insanlar değil. Eminim bu gece için bir sürpriz hazırlamışlardır ama ben buradayım.” Üstelik çantam arabada kaldığından telefonum da yanımda değildi. Arayıp geç kalacağımı söyleyemiyordum.
“Her doğum gününde yanındalar, onların sürprizi bekleyebilir.” Buz kovasının içindeki şişeyi çıkardığında bir anlığına yüzüme baktı. Bakışları hiç olmadığı kadar sahipleniciydi. “Bu gece benimsin.” Nabzım hızlandı. Hangi anlamda bunu söylemiş olabilirdi?
Kadehime biraz şarap koyduktan sonra kendi kadehini doldurdu. Karşımdaki yerini aldığında, “Bu gece eve gitmezsem annem çok merak eder,” dedim. Başıma bir şey geldiğini düşünüp üzülmesini istemiyordum.
Gurur içkisinden bir yudum aldığında yemeğe başlamam için başıyla küçük bir işaret yaptı. “Anneni merak etme, az önce onu arayıp bu gece benimle olacağını söyledim.” Olamaz, annem kim bilir neler düşünecekti?
Peynirli ve ıstakozlu makarnadan tabağıma biraz koyup küçük bir lokma aldım. Tadı gerçekten harikaydı. “Dün Leonard’ın cenazesinde yoktun.”
“Olmam da gerekmiyordu.” Leonard’ı öldürenin ben olduğumu hatırlayınca dudağının köşesi yavaşça kıvrıldı. “Etrafta o kadar polis varken birini öldürdüğüne hâlâ inanamıyorum ve bu kişinin Leonard olması…” Gülerek başını iki yana salladı. “Gerçek anlamda harikasın.”
Aklıma gelenlerle ağzımdaki lokmayı yutup sevimlice ona baktım. “Doğum günü hediyesi olarak bana Beşir’i vermeye ne dersin?”
O hep fazla kaba bir adamdı ama çatal ve bıçağı zarifçe tutarak tabağındaki eti keserken bir beyefendi gibi görünüyordu. “Doğum gününde sana güzel bir şeyler vermek istiyorum.” Yüzünü buruşturarak yine beni geri çevirdi. “Beşir kimse için bir hediye olmayacak kadar çirkin biri.”
“Gurur artık onu bana vermelisin.”
“Onu istiyorsan tek şartım bana sarılman.” İnadıyla beni bezdirerek çatalındaki bir parça eti ağzına attı. “O herifi almak için Sonat’la evlenmeye bile kalkıştın, Farah.” Gözlerimin içine bakarken yeşil irislerinde gizleyemediği bir kırgınlık vardı. “Ama benim küçük bir isteğimi kabul etmiyorsun.” Sessiz kalıp bakışlarımı kaçırdığımda nefesini sertçe vererek, “Sadece bir kez, Farah,” dedi kıvranan bir sesle. “Bana bir kez sarılsan değil Beşir, tüm dünyayı ayaklarının altına sererim.” Bu onun için neden bu kadar önemliydi, anlamıyordum.
Tek kelime etmeyip yemeğimle ilgilendiğimde onu ne denli kırdığımın farkındaydım. Bir süre hiç konuşmadı fakat daha sonra söyledikleriyle kalbimi paramparça etti. “Öldüğümde mi bana sarılacaksın, Farah?” Hızla başımı kaldırdığımda dudaklarında acı bir tebessüm vardı. “Yaşarken boynuma dolanmayan kolların, cesedime mi sarılacak?”
“Allah korusun!” Böyle uğursuz şeyler söylediği için kaşlarımı çatarak onu susturmaya çalıştım. “Böyle sözler söyleyip kötüyü çağırma.”
O her zaman alaycı biriydi, kolay kolay bir şeyleri ciddiye almazdı ama bu sefer tüm ciddiyetiyle beni izliyordu. Onda yarattığım depremin hasarını gözlerinde toplayarak derin bir nefes aldı. Sözlerime karşılık olarak hiçbir şey söylemedi, içkisini yudumlarken bakışlarını benden çekip denizin hırçın dalgalarını izlemeye başlamıştı. O dalgaların daha büyüğünü içinde taşıyormuş gibi sessizleşmişti.
“Haftaya Karun ve Bige’nin düğünü var.” Bir sohbet konusu açarak onu konuşturmaya çalıştım. “Acaba Bige heyecanlı mıdır?”
Aramızdaki gerilim dayanılmaz bir noktaya ulaştığında katı gözlerle bana baktı. “Neyine heyecanlanacak, zaten Karun’la hiç ayrılmadılar. İkisinin bir çocuğu bile var, bir düğün onları şimdi olduğundan daha fazla yakınlaştırmayacak.” Haklıydı.
“Acaba Bige’nin gelinliği nasıl?” Dudaklarımdaki buruk tebessümle iç çektim. “Bige zevkli bir kadın, kendi için harika bir gelinlik yaptırmış olmalı.”
Gurur’un gözleri bende tutuklu kaldığında bir iç çekiş de onun dudaklarından dökülmüştü. Ben hiç giymediğim bir gelinliğin burukluğunu yaşıyordum, o ise beni bir gelinliğin içinde görmemiş olmasının.
“Farah…” Sesi fısıltıyla çıkarken kadehi masaya bırakarak hafifçe öne eğildi. “Sana evlilik teklifi etsem cevabın ne olurdu?” Derimin altı ısınmaya başladı. Bu konuda ne düşündüğümü anlamak için ağzımı arıyordu.
“Cevabım hayır olurdu.” Bu konudaki tüm hevesimi yitirdiğimi ondan saklamayarak omuz silktim. “Hiç evlenmeyeceğim ama bir veliahdım olsun diye çocuk yapacağım.”
Çocuk lafını duyunca gözlerinde beliren o parıltı insanın içini titretiyordu. Gurur daha önce yeğenine babalık yapmıştı ama kendi çocuğuna sahip olmaya büyük bir özlem duyuyordu. “İstediğin çocuksa…” Müstehcen bir imayla bana bakarken dudağının kıyısı yavaşça kıvrıldı. “Çalışmalara neden bu akşamdan başlamıyoruz?”
“Gurur, ben hiç tanımadığım birinden çocuk yapacağım.”
Tüm bedeni bir anda buz keserken bakışlarındaki o muzırlık kaybolmuştu. Kaşlarının kavisi yavaşça çatıldığında yüz ifadesi sertleşti. Masanın üzerinde duran elini sıktığında doğru duyup duymadığını anlamaya çalışıyordu. “Ne sikimden bahsediyorsun?”
Çatalımı tabaktaki salataya batırdığımda rahatlığımla onu deli ediyordum. “İstediğim şey bir aile kurmak değil, bir veliaht doğurmak. Onlar sadece bana ait olmalı, biri çıkıp da onların babası olduğunu söyleyip çocuklarımın üzerinde hak iddia etmemeli.” Bunları söylerken çok ciddi göründüğüm için alay ettiğimi anlaması mümkün değildi.
“Bir amaç uğruna çocuk mu yapacaksın?” Gurur’un sesi sert çıktığında boynundaki damarlar belirginleşmişti. Yavaş yavaş sinirlenmeye başladığını bakışlarındaki ölümcül ifadeden anlayabiliyordum. “Hem de hiç tanımadığın birinden?” Sesi sakindi ama insanın kemiklerini titretecek bir ağırlıktaydı.
“Bir amaç uğruna çocuk yapmam onu çok seveceğim gerçeğini değiştirmiyor.” Sinirleriyle oynarken yüzümde sevimli olduğunu düşündüğüm bir ifade vardı. “İstediğim çocuğa sahip olmak için yurt dışında iyi bir sperm bankası bulabilirim.”
“Sen çıldırmışsın!” Bir hışımla ayağa kalktığında kan beynine sıçramış gibi yeşilleri gölgelendi. Göğüs kafesi daraldığında bir delilik yapmamak için derin derin nefesler aldı ama yeterince sakinleşemiyordu. Bir başkasının çocuğunu taşıma ihtimalim bile onu delirtiyordu.
Ellerini sertçe masaya bastırarak bana doğru eğildiğinde gırtlağından çıkan sesi hırıltılıydı. “Çocuklarının babası sadece ben olabilirim, siktirtme sperm bankasını!”
“Sence senden çocuk yapar mıyım?” Dalga geçer gibi gülerek başımı iki yana salladım. “Boşanmamıza rağmen peşimi bırakmıyorsun, bir de çocuğumuz olsa senden hiç kurtulamam.”
“Sana ne zararım var?” diye sorarken ne kadar şaşkın göründüğünün farkında değildi. “Döndüğümden beri kendi hâlimde takılıyorum.”
“Gurur, evime yerleştin.”
“Kiraladığım bir evde oturuyorum.”
“İkimizi birbirine bağlayacak bir çocuk istemiyorum.”
“Farah bak, yine sağdan soldan geliyorlar bana, sus ulan!”
“Peki.”
“Şu siktiğim kelimeyi söyleme!”
Sakince önüme dönüp çatalımı uzatarak onun tabağındaki doğranmış etlerden küçük bir parça aldım. “Peki, söylemem.”
Bir küfür savurduğunda sandalyesini sertçe çekerek yeniden karşıma oturdu. Tabağını alıp önüme koyduğunda çatık kaşlar altında ters ters bana bakıyordu. “Kimin nesi olduğunu bilmediğin bir piçin spermlerimi kendine aşılatamazsın!”
“Çocuk için tek gecelik ilişkiler mi yaşayayım istiyorsun?”
“Sikerim!”
“Ona yok buna yok, başka nereden bulacağım ben çocuğu?”
“Niye tüm seçeneklerin birbirinden boktan?” Sinirden duvarları yumruklayacak raddeye gelmişken kendisini gösterdi. “Beni değerlendirmek aklına hiç gelmiyor mu?”
“Hayır.”
“Farah, sikeceğim artık belanı!”
“Düzgün konuş benimle!” Üzümlerden birini koparıp kafasına fırlattım. “Senden olan çocuk da senin gibi deli olur, onunla mı uğraşacağım?”
Gülümsemek için kendini zorladı ve yumuşak bakışlarıyla bu konudaki kararımı değiştirmeye çalıştı. “Sen sadece doğur, ben bakarım ona.”
“Olmaz.”
“Yavrum, hemen kestirip atma, önce bir düşün, sonra karar ver.” Uzanıp elimi tutarak başparmağıyla elimin üstünü yavaşça okşadı. Aklımdaki çılgın düşünceleri bana unutturmaya çalışırken sesi bir kadife yumuşaklığındaydı. “Sperm bankası veya tek gecelik ilişkiler yok, buraya kadar tamam mı?”
“Hayır.”
“Gebertirim!” Bir anda ayağa kalkınca hemen sandalyemden fırlayıp kaçmaya başladım. Güvertede koşarken Gurur yine peşimdeydi. “Denizin ortasında nereye kaçacaksın bakalım!”
On santim topuğu olan sandaletlerle iyi koşamadığım için kolumdan yakaladığı gibi beni kendine doğru sertçe çekti. Yüzüm onun kaslı göğsüne çarptığında, “Burnum,” diye sızlanarak elimi burnuma bastırdım. “Kesin kırıldı.”
“Uydurma,” diyen sesi eğlenir gibiydi. “O kadar sert çarpmadın.”
“Kırıldı dediysem kırıldı.” Sesimi ağlamaklı çıkararak elimi biraz daha burnuma bastırdım. “Bak gözümden yaş bile geldi.”
Çenemi tutarak başımı kaldırıp gözlerime baktığında bıyık altından gülüyordu. “Ağlamıyorsun.”
“Ağlamam da.”
Çenemi hafifçe okşarken tek kaşını yukarı kaldırdı. “Ağlatırım.”
Bir anda suratım asıldı. “Ağlatır mısın?”
Bunun düşüncesinden bile nefret etmiş gibi, “Ağlatmam,” dedi hızlıca. Annem haklıydı, dünyanın en boş yapan çifti bizdik. İşin garip yanı Gurur’la saçma şeyler hakkında konuşurken bile hiç sıkılmıyordum. Parmağıyla burnumun ucuna küçük bir fiske vurduğunda dudaklarında küçük bir gülümseme vardı. “Burnunun bir şeyi yok.”
Küçük bir fiske vurmuştu ama bunu abartarak kısık bir sesle inledim. “Acıdı.”
Beni izlerken bir an eski günlere dönmüş gibi gözlerinin yeşili ışıldadı, dudaklarında kalbimi hızlandıran bir gülümseme belirdi. “O mahkemede çıkan karar sikimde bile değil, sen hâlâ benim nazlı karımsın.”
Küçük bir fiskesiyle sızlanıp ona şımarmam çok hoşuna gidiyordu çünkü bir tek onun yanında böyle bir kadına dönüştüğümü biliyordu. Nazım sadece ona geçiyordu ve insan bir şımartanı olduğu sürece şımarırdı. Gurur yalnızca beni şımartmıyordu, aynı zamanda nazımla da oynuyordu. Kıyamayan gözlerle yüzümü seyrederken üzerime eğilip burnumun ucuna küçük bir öpücük kondurdu.
“Şimdi acısı geçti mi, el kızı?”
“Önce vurup sonra öpüyor musun, el oğlu?” Alaycı bir tutumla kaşlarımı yukarı kaldırdığımda gözlerimi yakışıklı yüzünden ayıramıyordum. “Acısı geçmedi desem bir daha mı öpeceksin?”
“Evet.” Elleri belimin iki yanında durduğunda sıcaklığını saten kumaşın altında bile hissediyordum. “Ama bu sefer burnundan değil.” Bakışları dudaklarıma kaydığında nefes almakta güçlük çektim.
Beni bir kez öperse ona karşı koyamayacağımı bildiğimden ondan uzaklaştım. Siyah gül yapraklarının arasına oturup yakamozu izlemeye başladığımda rüzgâr saçlarımı hafifçe uçuşturuyordu. Gurur içkisini ve sigarasını alıp yanıma oturduğunda bakışları yine üzerimdeydi. Oturunca bu elbise biraz daha yukarı toplandığından bakışlarını bacaklarımdan çekemiyordu.
Kendine gelmek için başını iki yana sallayıp hafifçe silkelendi. Kadehini şarapla doldurup yanımda otururken bedeninde nükseden şehvetin sıcaklığı beni yakıyordu. “Farah yeniden denemekten korktuğunu biliyorum.” Kısık bir sesle konuştuğunda bakışlarını yüzüme sabitledi. “Bana evet dersen düşündüğün gibi hemen seni nikâh masasına oturtmayacağım.”
Yumuşak ama kararlı bir sesle konuşmaya devam ederken kadehi tutan parmakları artık hiç kıpırdamıyordu. “Kız arkadaşım ol, benimle tüm bu sevgililik sürecini yaşa. Eğer yine seni üzersem benden ayrılırsın. Kaybedeceğin hiçbir şey yok, güzelim.” Tam ona bir cevap verecektim ki söyledikleri beni düşünmeye zorladı.
Biriyle sevgili olmak onunla evli olmakla aynı değildi. Bu ilişkide canımı yakan bir şey olduğunda ondan ayrılmak için mahkemeye başvurmam gerekmezdi. Her şeyi bitirmek için tek bir sözüm yeterdi, tıpkı Sonat’ta da olduğu gibi. Ben Gurur’u kocam olarak görmüştüm ama nasıl bir sevgili olduğunu hiç bilmiyordum. Bir yanım bunu görmeyi çok istiyordu.
Onun da dediği gibi kabul edersem hemen evlenmeyecektik. Beni kaybetmemek için bu sefer her şeyi ağırdan alacağını biliyordum. Onu gerçekten çok seviyordum, belki de artık kaçmayı bırakıp bir kez daha denemeliydik. Eğer yine olmazsa iş evlilik sürecine uzamadan ayrılırdık. Bakıldığında ona bir şans daha vererek kaybedeceğim hiçbir şey yoktu ama bir yanım denemekten bile çok korkuyordu.
Gurur bu konudaki tereddütlerimi ve yaşadığım kararsızlığı görünce tebessüm etti. “Hemen karar verme, bunu biraz düşün olur mu?” Bu konuyu düşüneceğimi göstermek için başımı salladım. Ne istediğimi düşünüp en doğru kararı vermek istiyordum.
Sandaletler ayağımı rahatsız ettiği için bacaklarımı kendime doğru çekerek onları çıkardım. Başımı çevirdiğimde Gurur’un gözlerini dahi kırpmadan bana baktığını gördüm, daha doğrusu kalçalarıma. Ayakkabıları çıkarırken elbisenin eteği iyice yukarı toplanmış, bu yüzden kalçalarımın bir kısmı açılmıştı. Aceleyle elbiseyi aşağıya çektiğimde Gurur’un kısık gülüşünü duydum.
Kadehini yere bırakıp ayağa kalkarken bana herhangi bir şey söylememişti. Yanımdan ayrılıp gittiğinde arkasından bakmakla yetindim. Birkaç dakika içinde elinde siyah ciltli bir dosyayla gelip yanıma oturdu. Yüzümü izlerken yoğun bakışlarıyla bana kendimi eşsiz ve özel hissettiriyordu.
“İyi ki doğdun güzelim.” İyi ki kısmını şükreder gibi söylemişti. Dosyayı bana uzattığında yüzünde huzur verici bir ifade vardı. Burada benimle olmak bile onu tüm sinirlerinden arındırıyordu. “Doğum günün kutlu olsun, Farah.” Almam için dosyayı işaret ederek muzır bir sesle konuştu. “Bakalım hediyeni beğenecek misin?” Hediyem siyah ciltli bir dosya mıydı?
Dosyayı alıp kapağını açtığımda içinde sadece tek bir sayfa vardı. Noter imzalı sayfanın üzerine eğildiğimde okuduklarımla kalbim rotasından çıkmıştı. Bu Mukaddes Hanım’ın köşkünün tapusuydu. Karnımda kelebekler uçuşmaya başladığında nabzım hızlandı. Gurur köşkü benim üzerime yapmıştı, doğum günü hediyesi o köşktü. Almak için bir servet harcadığı köşkü bana mı hediye ediyordu?
Yüzüm ne hâldeydi, hiç bilmiyordum ama şaşkın gözlerle ona bakıyordum. “Bu…” Bir anda kelimeler anlamını yitirdiğinde ne diyeceğimi bilemedim. “Ama bunu almak için çok para harcadın.”
Paranın onun için hiçbir önemi olmadığını gösterircesine dudaklarını büktü. Eli hareketlenerek ikimizin arasında duran elimi tuttu. Parmaklarının sıcaklığı tenime nüfuz ederken asıl sıcaklık yeşil irislerindeydi. “Daha önceki birlikteliğimizde sana bir ev veremedim çünkü benim için senin olduğun her yer sıcak bir yuvaya dönüşüyordu.” Nefesimi kesen sözlerinin etkisine girdiğimde iri parmakları elimi nazikçe sardı. “Seninle yaşamak istediğim ve evim diyebileceğim tek yer o köşk.”
Heyecandan kuruyan dudaklarımı güçlükle aralayıp, “Neden?” diye sorduğumda sesimin fısıltıdan farkı yoktu. “O köşk senin için neden bu kadar değerli?”
“Seninle aynı sebeplerden.” Elimi hafifçe sıktığında bunun canımı yakacağını düşünmüş olmalı ki hemen tutuşunu gevşetmişti. O hâlâ elimi tutmaya bile kıyamayan o adamdı. “Seni ilk kez o köşkte gördüm, o ana kadar senden habersiz yaşıyordum. Hayatımda olmadığın tüm o yıllarda aşkın varlığından bihaberdim.”
Başını eğerek avucumun içini öptüğünde dudaklarının sıcaklığı tüm bedenimi titretmişti. Başını yavaşça kaldırarak yoğun bir aşkla bakan gözlerini yeniden yüzüme kenetledi. “O köşk seni bana getirdi, aynı şekilde hayatımı daha anlamlı kıldı.” Dudakları belli belirsiz titrerken bedenindeki kaslar seğirmişti. Bu konuşmayı yaparken aslında çok gergindi.
“Farah…” diye fısıldadığında adım dudaklarından taparcasına çıkmıştı. “Benim nazlı sevdam.” Eli elimden çekildiğinde uzanıp rüzgârın yüzüme düşürdüğü bir tutam saçımı nazikçe çekti. Saçımı önce okşadı, daha sonra da kulağımın arkasına sıkıştırdı. “O köşk evimiz olsun istiyorum, hep arzuladığım gibi birlikte çocuklarımızı büyüteceğimiz sıcak bir yuva.”
Kaburgalarım birbirine geçmiş gibi kesik kesik nefesler alıyordum. Benim de köşkü bu kadar çok istememin nedeni buydu, o köşk bana Gurur’u getirmişti. Köşkü bana hediye etmesiyle o kadar duygulanmıştım ki mutluluktan içim içime sığmıyordu. “Teşekkür ederim.” Uzanıp dudaklarımı yanağına bastırdım. Bu küçük öpücüğüm bile bedenini harekete geçirmek için yeterliydi.
Bir konuda kendini zor tutuyormuş gibi çenesini sıkarak başını geriye çekti. “Üzerinde kıçını zor kapatan bir elbise varken ve en önemlisi burada benimle yalnızken mesafeni koru.” Üzerime atlamamak için kendini zor tuttuğunu saklamıyordu. “Kendi iyiliğin için bana fazla yaklaşma.”
“Peki.” Benden duymaktan nefret ettiği tek kelimeyi söyleyerek yüzümü yeniden mehtaba çevirdim. “Bugün tüm gün topuklu ayakkabıların üzerindeydim, ayaklarıma biraz masaj yapar mısın?”
Kısık bir sesle küfrettiğinde neredeyse gülecektim. “Az önce söylediklerimi hiç duymadın mı?”
Kalçamı yere sürterek yana doğru kayıp ondan biraz uzaklaştım. Daha sonra yönümü ona doğru çevirip bir bacağımı ona doğru uzattım. Gözlerinin içine bakarak bacağımı kaldırdım ve ayağımı göğsüne bastırdım. Bu hareketimle Gurur’un tüm bedeni kasılırken sertçe yutkunmuştu. Ellerimi yere bastırıp sırtımı biraz arkaya verdim.
Başımı omzuma doğru yatırıp ayartıcı gözlerle ona baktığımda ayağım hâlâ göğüs kafesinin üstünde duruyordu. Nefes alışları düzensizleştiğinde bakışlarını göğsüne baskı uygulayan ayağıma indirdi. Vücut ısısı bir anda artmıştı. Gittikçe koyulaşan gözleri ayağımdan başlayıp bacağımdan yukarı çıkmaya başladı. Gözlerinin değdiği her yer alev alev yanarken terlemeye başlamıştım.
Gurur’un yoğun bakışları bacaklarımın arasına kaydığında alnında ter damlacıkları birikmeye başlamıştı. Elbisem kalçamdan yukarı toplandığından iç çamaşırım görünüyordu. Normalde bu beni çok utandırırdı ama ona duyduğum arzu, utançtan daha büyüktü. Kendimi ona sergilerken yanaklarım bile kızarmamıştı çünkü uzun zamandır Gurur’u istiyordum.
Bunu bir tek Gurur’la deneyimlemek istiyordum, bunun olması için aramızdaki şeye bir isim koymamıza gerek yoktu. İkimiz de yetişkin insanlardık. Gurur daha fazla bana karşı koyamadığından parmakları ayak bileğimi sardı. Göğsünde duran ayağıma hafifçe masaj yapmaya başladığında parmaklarının sert baskısıyla inledim. Dudaklarımdan çıkan iniltiyle bir ter damlası alnından yüzüne doğru süzülmüştü.
Bir süre ayağıma ilgi gösterip ondan beklemediğim bir naziklikte ayağıma masaj yaptı. Bunu yaparken gözleri sık sık bacaklarımın arasına kayıyordu. Elini cebine uzatıp bir şey çıkardığında onun ne olduğunu göremedim. Başını eğdi ve sağ ayağımın bileğine bir şey taktı. Dikkatli bakınca o gümüş halhalı hemen tanımıştım. Midem kasıldı.
Diyarbakır’da çarşıyı gezerken beğendiğim o gümüş halhalı nereden biliyordu? O esnada beni mi izliyordu? Ördek şeklinde zilleri olan halhala dokunup tebessüm etti. “Çok yakıştı.” Böyle bir adama nasıl karşı koyabilirdim ki?
Ona ayağımdaki halhalı gösterip bir zamanlar aklımı kurcalayan o soruyu sordum. “O gün Sonat’la restoranda buluştuğumda arka masamdaki kişi senin adamın mıydı?” Bu halhalı aldığına göre o gün beni Diyarbakır sokaklarında beni izliyordu. Sonat’la buluştuğumu da mutlaka görmüş olmalıydı.
Ona hatırlattıklarımla keyfi kaçtığında, “Ali’ydi,” diyerek sorumu yanıtladı. Sonat’ı hatırlamak bile onu kızdırıyordu. “O piçle ne konuştuğunu merak ettiğim için Ali’yi restorana göndermiştim.” Kaşlarım istemsizce çatıldı. Sonat, Ali’nin hemen arka masamda olduğunu gördüğü için Gurur hakkında beni konuşturmuştu. Orada söylediğim her şeyin Gurur’un kulağına ulaşacağını iyi biliyordu.
Sonat her fırsatı değerlendiren, içten pazarlıklı bir pislikti. “O gün söylediklerim öfkeden kaynaklı şeylerdi.” Ona küçük bir açıklama yaptığımda hafifçe tebessüm ederek başını salladı. “Artık bunu biliyorum.”
Biraz daha eğilip ayak bileğimin iç kısmını öptüğünde dudaklarımı dişlememek için kendimi zor tutuyordum. Güçlü bir iradesi olmalı ki sadece bunu yapmakla yetindi, daha fazlasını yapmadı. Belki de onu biraz teşvik etmeliydim. Ayağım sert göğsüne sürtünerek aşağıya kaydığında istese de kıpırdayamadı. Parmaklarım gömleğin kumaşına sürtünürken gözlerinin içine bakarak onu kışkırtmaya başladım.
Ayağımın tabanı pantolonunun kemerine sürtünerek biraz daha aşağıya indi. Gurur’un yüz ifadesi değişirken burnundan hızlı hızlı nefesler alıyordu. Pantolonunun ön kısmını zorlayan o şişkinliğin üzerine ayağımı getirip bastırdığımda dişlerini sıkarak inledi. Kontrolünü kaybetmek üzereydi, tüm bunları yapanın ben olması da onu şoke ediyordu. Bu konularda ne kadar ürkek ve çekingen olduğumu bildiğinden hazırlıksız yakalanmıştı.
Ayağımı oynatarak ileri geri hareketlerle hep aynı noktanın üzerinde gezindim. Bunu yaptıkça ayağımın altındaki o şişkinlik sanki daha da büyüyüp sertleşiyordu. Gurur soğuk terler dökmeye başladığında kendine kızarak küfretti, sadece bu hareketimle bile boşalacak gibiydi. Yıllardır hiçbir kadınla yakınlaşmadığını düşünürsek sınıra ulaşması çok kolaydı.
Ayağımı tutarak beni durdurduğunda hâlâ bana karşı koymaya çalışıyordu. Hızlanan nefeslerinin arasından güçlükle konuşup beni uyardı. “Eğer yanmaya hazır değilsen bir yangın başlatma!”
Dudaklarım kıvrıldığında ne istediğimi bilen gözlerle ona bakıyordum. “Bir yangın başlatmak için küçük bir kıvılcım yeter, Gurur.” Gözlerimi süzerek kirpiklerimin altından cilveli bir ifadeyle gülümsedim. “Asıl mesele alevler seni sardığında kaçmamayı bilmektir.”
Son söylediklerimle yeşil gözleri ateş gibi parlamaya başladı. Gece ve gökyüzündeki yıldızlar siyah bir örtü gibi bizi tüm gözlerden gizlerken Gurur daha fazla direnemedi. Bacağının arasına baskı uygulayan ayağımı tutup hafifçe kaldırdı. Başını eğip dudaklarını bileğimin iç kısmına bastırınca bir kez daha irkilmiştim. Bu sefer dudaklarını çekmedi. Yerinde kıpırdanarak her öpücükle biraz daha yukarı çıkmaya başlamıştı.
Dudakları bacağımın iç kısmında gezinip gittikçe daha yukarı tırmanırken dişlerimi alt dudağıma geçirdim. Bacaklarımın arasındaki duruşu çok tahrik ediciydi. Elleri bacaklarımda gezinirken dudakları da buna eşlik ediyordu. Dişlerini baldırıma geçirdiğinde inleyerek bacaklarımı biraz daha araladım. Yüzü bacaklarımın arasına ulaştığında kadınlığımın en hassas noktası artık zonkluyordu.
Ona doğru uzanıp ellerimi omuzlarına bastırdım. Cesaretimde küçük bir çatlak oluştu ama geri çekilmedim. Onu üzerime çektiğimde bir an göz göze geldik. Bakışları sert ama ateş gibi yakıcıydı. Beni öpmesini beklemeden yüzümü ona yaklaştırıp dudaklarına yumuldum. Bu küçük öpücük bedenimi ateşe vermişti.
Zihnimdeki tüm kaygılar son bulduğunda içimdeki her şey eridi ve ona direnen yanım geri çekildi. Kalbim patlayacakmış gibi hızlanıyordu ama durmak istemiyordum. Dudaklarım onun dudaklarının üzerinde gezindikçe sanki içimde bir volkan patlıyordu. İlk on saniye bu öpücüğü ağırdan alıp ona hükmetmeme izin verdi fakat daha sonra kontrolü ele aldı.
Dudaklarını hareket ettirdiğinde artık beni öpmüyor, talan ediyordu. Öpücüğü talepkâr, hoyrat ve nefes kesiciydi. Boynuma sürtünen eli yavaşça enseme kaydığında beni yavaşça yere eğdi. Sırtım yerdeki siyah gül yapraklarıyla buluştuğunda Gurur üzerimdeki yerini almıştı. Soluksuz bir şekilde beni öperken bacaklarımı aralayıp üstüme daha rahat yerleşmişti.
Dili ağzımın içine kıvrılıp öpücüğümüzü daha kışkırtıcı bir boyuta taşıdığında hafifçe bacaklarımın arasına sürtündü. Birbirine sürtünen dudaklarımız ve dillerimizin yakıcı dansı geceyi daha anlamlı kılıyordu. Hafif ritimlerle en hassas olduğum noktaya sürtündükçe daha fazlasını arzulayan bir kadınla karşılaşıyordu. Ellerinden biri belimin yan tarafını okşayıp göğsümü kavradığında beklentiyle titredim.
Gurur bana biraz nefes aldırmak için başını geriye çektiğinde yanaklarımın ısındığını hissettim. İşte şimdi utanmaya başlamıştım. “Bakışların ürkek ve utangaç.” Kısık bir sesle fısıldadığında iri eli sağ göğsümü avucunun içine alıp sertçe sıktı. Sırtımı büküp sesli inlediğimde dudakları yavaşça kıvrıldı. “Ama bedenin ateşten bir parça, istekli ve ayartıcı.” Gözlerimin içine bakıp belini hareket ettirerek bir kez daha bana sürtündüğünde göğüs kafesim şiddetle hareket ediyordu. “Bana ne istediğini söyle, Farah.” Ne istediğimi çok iyi biliyordu ama bunu benden duymak ona daha çok haz veriyordu.
Çekimser davranmak yerine omuzlarını kavrayıp onu yan tarafa düşürdüm. Üzerine çıkıp karnının üstüne oturduğumda yeşil hareleri hafifçe büyümüştü. Benden böyle bir atak beklemediğini görebiliyordum. “Ne istediğim çok açık değil mi?” Elbisemin eteklerini tuttuğumda Gurur nefes almayı bırakmıştı. Sabırsız gözlerle beni izleyip bu elbiseden bir an önce kurtulmamı bekliyordu.
Bunu hemen yapmak yerine beklentisini biraz artırdım. Aşağıya kayarak sertliğinin üzerine oturduğumda çenesini sıkmıştı. Elbisenin eteklerini kalçalarımdan yukarı çekip üzerimden çıkardığımda Gurur sertçe yutkunmuştu. Elbiseyi yan tarafa atıp ona baktığımda gözlerini dahi kırpmadan beyaz iç çamaşırlarından görünen bedenimi izliyordu.
Elini uzatıp saçlarımdaki kalemi çıkarınca saçlarım ahenkle omuzlarımdan dökülmüştü. Kalçamı hafif bir ritimle hareket ettirip üzerinde bir ritim tuttururken eğilip onu öptüm. Bu sefer benim öpücüklerim sabırsız, hoyrat ve aceleciydi. Parmaklarım gömleğinin düğmelerine uzanıp her birini sırasıyla açtı. Bana engel olmadı.
Gömleğin tüm düğmelerini açtığımda sırtını yerden ayırarak oturdu. Kalçamı kavrayıp beni kucağına çektiğinde bacaklarım iki yanında duruyordu. Gömleği omuzlarından sıyırıp çıkarmama izin verdi. Sırtımın arkasına uzanan elleri hem tenimi tanıyordu hem de güven veriyordu. Parmakları sütyenimin kopçasına uzandığında bir an gerildim ama derin derin nefesler alarak bedenimi buna hazırlamaya çalıştım.
Gurur sütyenin kopçasını açarak askılarını omuzlarımdan düşürdü. Sütyenimi çıkardığında çıplak göğüslerime değen rüzgâr irkilmeme neden olmuştu. Gurur’un bakışları bir an yüzümde asılı kaldı, sonra gözleri ağır ağır göğüslerime indi. Nefes alışları fark edilir şekilde değiştiğinde aralanan dudaklarını gördüm. Sanki nefesiyle beni içine çekiyordu.
Bakışları öylesine sahiplenici ve yoğundu ki gözlerini dahi kırpmadan göğüslerimi izlediği için çıplaklığım beni utandırmıştı. Başımı eğip gözlerimi kaçırmak istedim ama bunu yapamadım. Gurur’un koyulaşan yeşillerindeki arzu ve hayranlık bana gizli bir haz yaşatıyordu. Kendimi onun gözlerine sunarken yanaklarıma yayılan ısıyı hissedebiliyordum.
Ellerimi Gurur’un demir gibi sert görünen göğüs kafesine bastırıp üzerinde hareket ettim. Parmaklarımın altındaki kaslara dokunup yavaşça ona sürtünmeye başlamıştım. Her hareketimle altımdaki sertlik sanki biraz daha büyüyordu. Gurur’un belimdeki elleri sıkılaştığında nefes alışları artık kontrol edemeyeceği bir düzeydeydi.
Eli havalanıp göğsümün kenarına dokunduğunda dudaklarını sımsıkı birbirine bastırdı. Parmakları göğsümün yumuşak dokusunda gezinirken bir saniyeliğine yüzüme baktı. “Büyüleyicisin.” Boğuk çıkan sesi her anlamda bana teslim olmuş gibiydi.
Göğüslerime değen ellerin sıcaklığıyla omuzlarım titredi, bedenime dalga dalga bir ısı yayıldı. Üzerindeki hareketlerim yavaşladığında avuçlarımı karın kaslarına kaydırdım. Boğum boğum olan sert kaslarına dokunurken alt dudağımı dişlediğimin farkında değildim. Eğilip ellerimin değdiği her noktayı öpmeye başladığımda Gurur’un gırtlağından çıkan hırıltı artmıştı.
“Bu gerçekten sen misin?” Aldığı hızlı nefeslerin ardından güçlükle konuşmasıyla dudaklarıma dilim de eşlik etti. Islak dilim onun kaslarının üzerinde gezindiğinde, “Siktir!” diyen sesi hayranlık ve şaşkınlık arası bir yerdeydi. “Sen tüm bunları nereden biliyorsun?”
Kıkırdayarak boynuna uzandım. “Bilmiyorum, içgüdüsel olarak hareket ediyorum.” Dudaklarımı boynuna sürtüp dilimi teninde gezdirirken bir anda onu ısırdım. Dişlerimi boynuna geçirdiğimde sesli inledi ama acıdan değil, zevkten. Dudaklarımı kulağının yakınına getirip kulak memesini dişlerimin arasına alarak hafifçe ısırdığımda bir küfür savurdu. Onu çıldırtmaya başlamıştım. Kalçalarımı kavradığında ılık nefesimi kulağına üfleyerek, “Hoşuna gitmiyorsa durabilirim,” diye fısıldadım.
“Sakın durma!” Kalçalarımı sıkarak beni aletinin üzerinde ileri geri hareket ettirirken sesi hükmediciydi ama aslında ona hükmeden bendim. Tırnaklarımı göğüs kaslarına geçirip kulak memesini emdiğimde, “Sikeyim, Farah!” dedi nefes nefese. “Beni öldürmeye niyetlisin.”
Bir anda beni altına aldığında neye uğradığımı anlamamıştım. Sırtım güvertenin ahşap zeminiyle buluştuğunda gözlerimi kırpıştırdım. Gurur vahşi bir dürtüyle dudaklarıma yumulurken kendini sertçe bana bastırdı. İçime girip derinlere gömülmeyi her şeyden çok istiyordu. Beni soluksuz bir şekilde öperken sert göğüs kafesiyle göğüslerimi eziyordu.
Dudaklarımdan kayıp bedenimde en sevdiği yere, yani boynuma ulaştı. Boynuma küçük öpücükler bırakmaya başladığında eli bacaklarıma sürtünüp iç çamaşırıma ulaştı. Onun omuzlarına tutunarak beni darmadağın etmesine izin verdim. Eli iç çamaşırımın içine sızdığında iri parmakları beni kavradı. Aynı anda dişlerini de boynuma geçirince sırtımı yay gibi bükmüştüm.
Ter içinde kalmıştım, o da öyleydi. Bedenlerimiz ay ışığının altında parıldarken parmakları klitorisimde hareket edip beni çıldırtıyordu. Vahşi bir hayvanın açlığıyla boynumun her yerini ısırıp morartmıştı. Acı ve zevk birleştiğinde ortaya müthiş bir duygu çıkıyordu. Dudakları aşağıya doğru kayarken iç çamaşırımın içindeki eli beni delirtiyordu.
Dudakları köprücük kemiğime sürtünüp göğsüme ulaştığında beklenti içinde nefesimi tuttum. Çok tahrik olduğumdan diri göğüslerimin tomurcukları hassaslaşmıştı. Gurur dilini göğsümün ucunda gezdirdiğinde başımı geriye atarak inledim. Dili daireler çizerek beni kıvrandırırken parmaklarından birini içime itti. Küçük çaplı bir çığlık dudaklarımdan döküldüğünde bacaklarımın arası titremişti.
Her an orgazm olabilirdim. Bunun olmasına çok yaklaşmıştım. Parmaklarını yavaşça içimde hareket ettirip göğsüme yumuldu. Bazen emiyordu bazense dil darbeleriyle beni kıvrandırıyordu. Sol göğsümdeki sızıyla çok utansam da kafasını tutup onu yönlendirdim. Sol göğsümün de biraz ilgiye ihtiyacı vardı. Dudakları kıvrıldığında bu sefer aynı şeyi bu göğsüme de yapmaya başlamıştı.
Göğsümün tomurcuğunu dişlerinin arasına alıp hafifçe ısırınca bir kez daha sırtım büküldü. Bu müthiş bir hazdı. Parmakları kadınlığımın katmanlarında gezinirken içimde olan o parmağı harika bir ritim yakalamıştı. Kendimi onun parmağına doğru ittiğimde gözlerimin önünde küçük noktalar yanıp sönmeye başlamıştı. Bir anda nefesim iki katı hızlandı, bedenimi tatlı bir titreme ele geçirdi.
Vücudum kasıldığında ayak parmaklarım bükülmüştü. Tırnaklarımı zemine geçirip sırtımı yay gibi büktüğümde Gurur bir parmağını daha da içime soktu. Omurgamdan aşağıya ılık bir şey aktığında titreyerek haykırdım. Bedenim öyle bir sarsılıyordu ki sanki büyük bir patlama yaşamıştım. Henüz içime girmeden orgazm olmamı sağlamıştı.
Bedenim gevşerken nefes nefese kalmıştım. Gurur başını kaldırıp yüzüme baktığında yarı kapalı gözlerim ve aralıklı dudaklarım onu büyülemiş gibiydi. Bir kadının en şehvetli hâli buydu ve tüm bunları bana yaşatanın o olması onun için hazların en büyüğüydü. Yavaşça hareket edip iç çamaşırımın kenarlarını kavradığında boğazımdan istemsizce ince bir nefes yükseldi.
Bunu yapmadan önce Gurur bakışlarını yeniden yüzüme çıkardı. Bunu gerçekten isteyip istemediğimden emin olmadan bir şey yapmazdı. Onu bu noktaya getirmişken hayır dersem diye ne kadar gerildiğini görebiliyordum. Yüz ifadesi değişirken bakışları sabırsızdı. “Devam et,” diye fısıldadım. “Durma.”
Omuzları gevşediğinde rahatlayarak nefesini verdi. Eğer tam tersi şeyler söyleseydim bu onu öldürebilirdi. İç çamaşırımı yavaşça sıyırıp bacaklarımdan çıkardığında utanç duygusu yine tüm bedenimi esir almıştı. Bir an ellerimi kaldırıp kendimi ondan gizlemeye yeltendim ama Gurur ellerimi tuttu. Gözlerini gözlerime kenetledi ve sinirlerimi yatıştıran bir fısıltıyla konuştu.
“Kendini benden gizleme, Farah.” Ellerimi yavaşça çekerek iki yanıma bıraktı, boynundan süzülen ter damlacıkları göğüs kafesinde ince bir yol çiziyordu. Ağır bakışlarla baştan ayağa çıplak vücudumu izlerken yeşillerindeki ifade değişmişti. “Kâinatın en güzel tablosu gibisin, bunu benden saklaman acımasızlık.”
Yavaşça üzerime eğildiğinde artık başı bacaklarımın arasındaydı. Bu öylesine tahrik edici bir manzaraydı ki sadece bu görüntü bile ikinci kez orgazm olmama yeterdi. Ilık nefesini kadınlığımın üzerinde hissettiğimde dudaklarımı ısırarak devam etmesini bekledim. Önce bir öpücük kondurdu, hemen sonra da dilini kadınlığımın katmanlarında gezdirdi. Bu işte gerçekten çok iyiydi.
Dili en mahrem yerlerimi talan ederken başımı geriye atıp kendimi tamamen onun dokunuşlarına bıraktım. Yanımda duran ellerim yerdeki kadife gül yapraklarına değerken Gurur’un dudakları ve dili beni çıldırtıyordu. Sırtımı hafifçe yerden kaldırıp istemsizce başını tuttum ve onu biraz daha kendime bastırdım. Bunu yapan gerçekten ben miydim? Bu gece kendime inanamıyordum.
Parmaklarım onun yumuşak saçlarına daldığında Gurur’un dili kıvrılarak içime girmişti. Refleksle dizlerimi birbirine bastırmak istedim ama buna izin vermedi. Sağ bacağımı tutup omzuna koyarken baldırımı hafifçe sıkmıştı. Beni emip dilini içime sokması sırılsıklam olmama neden olmuştu. Karın kaslarım gerildiğinde nefesim boğazımda düğümlendi.
Kıvranışlarım ve iniltilerim artık hiç kesilmiyordu. Dudaklarımdan rahatlamayla karışık çıkan sesler onu daha çok cesaretlendiriyordu. Gurur’un her dokunuşuyla bedenim daha çok açılıyor, zihnimin kuytularıysa kendimi ifşa etmenin utancıyla doluyordu. İçimdeki o ürkek kadın onu durdurmak istiyordu ama her şeyin fazlasını arzulayan yanım ona engel oluyordu.
Tekrar orgazm olmanın eşiğine geldiğimi bedenimin verdiği hareketlerden anladı. Gurur başını geriye çekerek al al olmuş yanaklarıma baktı. Tadımı sevmiş gibi gözlerimin içine bakarak dudaklarını emdi. Elleri pantolonunun kemerine uzandığında bacaklarımı kendime doğru çektim. Kemerini açmasıyla nefes alışlarım hızlanmıştı.
Ayağa kalkıp fermuarı aşağıya sıyırdığında ellerimi yere bastırarak sırtımı yerden kaldırdım. Pantolonunu ve boxer’ını çıkarana kadar beni neyin beklediğini bilmiyordum. İlk kez çıplak gözlerle böyle bir şey görüyordum, bu beni biraz korkutmuştu. Gurur’un erkekliği de en az onun kadar heybetli ve iriydi. Açıkçası ürkmüştüm ve bunu saklamanın bir yolu yoktu.
Hepsini nasıl içime alacaktım?
Bu mümkün değildi.
Gözlerimi o bölgeden ayırmazken korkudan bembeyaz kesildiğime emindim. Ağzım bir karış açılmış bir şekilde nefes bile almadan o şeye bakıp durduğum için Gurur’un dudaklarında pis bir sırıtış belirdi. “İyi misin?”
“Ben…” Konuşmak için sesimi bulmaya çalışırken gözlerimi onun iri ve büyük aletinden ayıramıyordum. “Ben yapamam.” Panikleyerek başımı iki yana salladım. “Bu çok fazla.”
İlk kez böyle bir tepkiyle karşılaşıyor olmalı ki kısık bir sesle güldü. “Korkuyor musun?”
“Beni korkutan şeyle şu anda bakışıyorum.” Hadi ama bu gerçekten çok fazlaydı!
Gülerek bacaklarımın arasında diz çöküp üzerime eğildi ve korkularımı dindirmek için dudaklarıma küçük bir öpücük bıraktı. Başını geriye çektiğinde dudaklarımızın arasında milimlik bir mesafe vardı. Gözlerimin içine bakıp âdeta kıvranırcasına, “Beni bu hâlde bırakamazsın,” diye konuşurken dudakları dudaklarıma sürtünüyordu.
“Seni farklı şekilde rahatlatabilirim.” Bir yanım delicesine onu istiyordu ama bir yanım da çok korkuyordu. “Bana böyle bir şeyden bahsetmemiştin, bu ne ya,” demiştim ki dudaklarıma yumularak beni daha fazla konuşturmadı.
Elleri sırtımda gezinip sinir uçlarımı yatıştırırken ayartıcı dudakları bir an olsun dudaklarımdan çekilmedi. Alt dudağımı dişlediğinde inleyerek omuzlarına tutundum. Sırtımı yavaşça yere bıraktığında bir eli bacak arama kayıp yavaşça beni okşamaya başlamıştı. Parmaklarının arsız hareketi yeniden ıslanmamı sağlamıştı. Bacaklarımı biraz daha aralayarak kendine alan açtığını biliyordum.
Dudaklarım öpülmekten artık şişmeye başladığında yavaşça başını ve elini geriye çekti. Bacaklarımın arasından elinin çekilmesiyle yerini çok daha iri ve sert bir şey aldı. Gurur kendini girişime yasladığında içime gömülmemek için iradesinin son kırıntılarına tutunuyordu. Gözlerimin içine baktığında ikimiz de nefes nefeseydik.
“İstemiyorsan hemen şimdi durabilirim.” Onun için zor olsa da bunu gerçekten yapacakmış gibi bakıyordu. “Pişman olacağın bir şeye seni zorlamak istemiyorum, Farah.”
Sorun da buydu ya, korkmam onu istediğim gerçeğini değiştirmiyordu. Bugünün hayalini yıllardır kuruyordum. Arzu dolu bakışlarımla onu istediğimi belli edip, “Nazik ol lütfen,” diye fısıldadım. İlk deneyimimin benim için korkunç bir şekilde sonlanmasını istemiyordum.
Kendini yavaşça içime itmeye başladığında titreyişlerim arttı. Gurur’un yüz ifadesi değiştiğinde alnındaki damar belirginleşti. Dudaklarını sıktığında yeşil gözleri yine sadece gözlerime kenetlenmişti. Yeşil hareleri bambaşka bakıyordu, hem minnet hem de yakıcı bir tutku gözlerindeki yerini almıştı. Santim santim içimi dolduran şeyin heyecanıyla yerdeki gül yapraklarını avuçlayıp sıktım.
Gurur’un yüzü gerilip çenesinde bir kas seğirirken kendini nasıl zorladığını görebiliyordum. Bir anda içime girmek için çıldırıyordu ama canımı yakmak istemediğinden bunu yapamıyordu. Ağırdan almak bu aşamada onu çok zorluyordu. Terli avuçlarıma yapışan gül yapraklarıyla ona uzandım. Omuzlarını kavrayıp başımı kaldırdım ve dudaklarına kapandım.
Onu öptüğüm an Gurur kontrolünü yitirmişti. Bir anda içime sertçe gömüldüğünde tırnaklarımı omuzlarına geçirerek çığlık attım. Dudaklarımız birbirinden koptuğunda kulaklarımdaki tek ses çığlığımın bıraktığı yankı ve nefes alışlarımın boğuk sesiydi. Kendimi çok dolu hissediyordum. Gurur ne yaptığını fark edince üzerimde hiç kıpırdamadı. Dolan gözlerimi görmek kendini berbat hissetmesine neden olmuştu.
“Farah ben…” Kontrolü nasıl kaybettiğini düşünürken sesi suçluluk içinde çıkmıştı. “Özür dilerim, daha yavaş olmalıydım.”
“Bu hiç de düşündüğüm gibi değilmiş.” Sesim ağlamaklı çıkarken üzerimden çekilmesini istiyordum çünkü canım çok yanıyordu. İçimi dolduran aleti sanki beni parçalamıştı. Bunu hiç böyle hayal etmemiştim. Herkesi zevkin doruklarına taşıyan seks bu muydu? Hayır, canımın yanması ve o iri şeyin içimde olması hiç de zevkli değildi.
Gözlerimden bir damla yaşın süzülmesiyle Gurur üzerimde kaskatı kesilip, “Sikeyim!” dedi sertçe. Bence bu kelimeyi şu anda üzerimdeyken ve içime gömülmüşken söylememeliydi. “Burada bırakıyoruz.” Canımı daha fazla yakmamak için geri çekilmeye kalkıştı.
“Hayır.” Tırnaklarımı omuzlarına sertçe geçirerek ona engel oldum. “Bu geceyi böyle hatırlamayacağım, devamını getir.” İlk seferimde canımın acıyacağını zaten biliyordum ama bir süre sonra acının geçtiğiyle ilgili şeyler duymuştum.
Harekete geçmeden önce uzanıp gözlerimden öptü. Yanaklarımdan süzülen yaşları dudaklarıyla silerken içimde hareket etmeye başladı ama bunu çok yavaş yapıyordu. Canım yandıkça tırnaklarımı daha sert omuzlarına geçiriyordum. Her hareketiyle içime biraz daha gömülüp beni darmadağın ediyordu. Şaşırtıcı olansa bir süre sonra acının gerçekten hafiflemesiydi.
Haz ve zevk usulca acıya karıştığında tutku dolu iniltilerim geri dönmüştü. Vay canına, iyi ki burada bitirmeyip devam etmişti. Yeniden tahrik olmaya başlamıştım. Gurur’un elleri bedenimde gezinmeye başladığında çıkardığım seslerle artık canımın eskisi kadar yanmadığını anlamıştı. Elleri bazen göğüslerimi avuçluyor bazense kalçamı sertçe sıkıyordu.
Tüm bunlar olurken dudakları boynumda gezinip her nefesle kendini biraz daha içime itiyordu. Acı tamamen geçtiğinde bedenime beni afallatan bir haz yayılmıştı. Az önceki olay onu endişelendirdiği için Gurur’un hareketleri çok yavaştı ama ben daha sert ve daha hızlı olmasını istiyordum. Omuzlarından iterek onu sırtüstü düşürdüğümde ham bir şehvetle üzerine çıktım.
Az önce acıyla çığlık atarken şimdi üzerine atlamam onu afallattığı kadar gülümsetmişti. “Bir konuda yanılmışım.” Parmakları terli yüzümden boynuma kayarken bakışları yoğun, sesiyse boğuktu. “Sen kesinlikle sekste pasif değilsin.” Ne kadar utangaç olduğumu düşünürsek bu kadar atılgan ve cüretkâr olmam onu serseme çevirmişti.
Tırnaklarımı göğüs kafesine geçirerek yavaşça üzerine oturup onu içime aldığımda, hırıltıyla karışık bir ses çıkarıp küfretti. “Tam aksine, fazla yırtıcısın ve böyle olman beni deli ediyor!” Üzerinde yavaşça hareket ederek tamamını içime aldığımda zihnimde sanki havai fişekler patlıyordu. Bu hissi anlatamıyordum, daha önce hiç tatmadığım bir hazla kuşatılmıştım.
Gurur sırtını yerden ayırarak göğüslerimden birini ağzına aldı ve kalçalarımı sıkarak beni ileri geri hareket ettirip üzerinde bir ritim tutturmamı sağladı. Onun kucağında oturuyordum, bacaklarımı beline dolayarak omuzlarına baskı uyguladım. Hafif yükselip sonra daha sert şekilde onu içime almaya başlamıştım. O kadar terlemiştim ki ter damlacıkları vücudumda süzülürken bedenimin parıldamasını sağlıyordu.
Her hareketimle içimi dolduran aleti soluğumu kesiyordu. Derim karıncalandığında vücudumdaki titremeler yine artmaya başlamıştı. Gurur doruğa ulaşmaya yaklaştığımı anlayınca bir anda beni altına alıp derinlerime gömüldü. Bir bacağımı tutup omzuna koyarak diğer bacağımı biraz daha ayırdı. Yüzü terden sırılsıklamken dizginlenemez bir vahşilikle içime daha sert girip çıkmaya başlamıştı.
Uzun zamandır bir kadının kuytularında kaybolmadığından o da kendini daha fazla tutamadı. Benimle aynı esnada gelirken yüzü kaskatıydı, nefes alışları çok hızlıydı ve çenesini sıkıyordu. “Farah, yanımda prezervatif yok.” Dışarıya boşalmak için içimden çıkacaktı ki ona engel oldum.
“Bu umurumda bile değil.” Prezervatif olsa bile onu kullanmasına izin vermezdim.
Gırtlağından çıkan hırıltılı seslerle üzerimdeki titreyişleri ve aletinin içimde seğirmesini hissettim. Spermleriyle içimi doldururken başım arkaya düşmüştü, yeni bir orgazm dalgası tüm enerjimi tüketmişti. Buna bayıldım. Daha önce niye yapmamıştık ki? Neyi kaçırdığımı bilseydim çok daha önce üzerine atlardım.
Gurur’un hareketleri yavaşladığında içimden çıkarak yan tarafıma yığıldı. Kolunu belimin altından geçirip beni göğsüne yasladığında ikimiz de tükenmiş hâldeydik. Başımı iyice göğsüne yaslayıp kollarının arasına sokuldum. Burnunu saçlarımın arasına gömüp derin nefeslerle kokumu içine çekti. “İyi misin güzelim?”
“Evet,” diye fısıldadım, siyah gül yaprakları içinde onunla sarmaş dolaş, çıplak bir şekilde yatmak çok hoşuma gitmişti. “Her yerim sızlıyor, uykum geldi.” Sesim sarhoş gibi çıkmış, kokusunu solumak uykumu getirmişti.
“Uyuyamazsın.”
“Neden?”
“Daha seninle işim bitmedi.”
“Anlamadım?” Bir anda onu tekrar üzerimde ve bacaklarımın arasında bulunca neye uğradığımı anlayamadım. Kadınlığımı zorlayan sertlikle gözlerimi belerttim. “Yok artık.” Bu adam daha yeni boşalmamış mıydı? Yılların birikimiyle mi bu kadar hızlı gücünü toplamıştı? Anlaşılan bu gece bize sabah olmayacaktı.
Bir seferle doymayacak biriydi.
***
Burnuma güzel kokular geldiğinde gözlerimi açmak için kendimi zorladım. Zihnim yavaş yavaş açılırken inleyerek uyanmaya başladım. Kirpiklerimi aralamak için kendimi zorladığımda bedenimde yoğun bir acı vardı. Nihayet gözlerimi açınca yumuşak bir yatakta olduğumu gördüm. Yatakta oturduğumda çırılçıplaktım. Etrafıma şaşkın bakışlar atarken buraya nasıl geldiğimi sorguluyordum.
Dün geceyi güvertede geçirmiştim. Sabaha karşı artık daha fazla dayanamadığımdan sızıp kalmıştım. Gurur beni kamaradaki yatağa taşımış olmalıydı. Dün gecenin detayları aklıma doluşunca utanç içinde inledim. Dün gece tüm o şeyleri yapan kadın gerçekten ben miydim? Hatırladığım her detayla bedenim ısınıp yanaklarım kızarmaya başlamıştı. Bunu gerçekten yapmıştım.
Başımı eğip ağrıdan sızlayan vücuduma baktığımda gördüklerim beni dehşete düşürmüştü. Bir canavarla ilişkiye girmişim gibi bedenimde sayısız morluk vardı. Boynumdaki kızarıklıklar ve diş izleri kanımı dondurmuştu. Baldırlarımın iç kısmında bile diş izleri ve morluklar vardı. Sertçe sıkıp ısırdığı her yerim morarmaya başlamıştı. Dayak yemiş gibi hissetmem normal miydi?
Bacaklarımın arasındaki ağrıysa hiç geçmeyecekmiş gibiydi. Dün gece olayın sıcaklığıyla durmamız gerektiğini anlamamıştım ama şimdi kendime çok yüklendiğimi fark ediyordum. Çarşafı bedenime sarıp yataktan çıktığımda dizlerim titredi. Bacaklarımın arasında öylesine müthiş bir acı vardı ki ayakta zor duruyordum. Yürürken bile çok zorlanıyordum.
Bu adam bana ne yaptı?
Adım seslerini duyunca vücuduma doladığım çarşafı sıkıca göğüslerimin üzerinde tuttum. Gurur kamaraya indiğinde üzerinde sadece bir pantolon vardı. Boynundaki diş izlerimi görünce ağzım bir karış açıldı. Omuzlarında ve sert göğüs kaslarındaysa tırnaklarımın çizdiği izler vardı. Bende bıraktığı izlere bakınca ondakiler hiçbir şeydi.
“Uyanmışsın.” Tebessüm ettiğinde sesi de bakışları gibi sıcacıktı. “Kendini nasıl hissediyorsun?”
“Üzerimden kamyon geçmiş gibi.” Başımı kaldırarak boynumdaki morlukları daha iyi görmesini sağladım. “Bu hâlde nasıl dışarı çıkacağım?”
Haylaz bakışlarını boynuma indirdiğinde eseriyle gurur duyuyormuş gibi dudakları belli belirsiz kıvrılmıştı. Çarşafı çekip bedenimdeki diğer izleri de görmeye can attığını saklamıyordu. “İlk deneyimin diye dün gece nazik olmaya çalıştım.” Nazik olmuş hâli buysa diğer türlüsünü düşünemiyordum bile. Tüm gece beni uyutmamıştı, doymak bilmeyen bir adamdı.
Banyoya gitmek için bir adım atmıştım ki bacaklarımın arasındaki yanma hissiyle dişlerimi sıktım. Kaşlarımı çattığımda öldürmek ister gibi beni bu hâle getiren hayvana bakıyordum. “Sen nasıl adamlardansın, biliyor musun?” Yürüyebilsem yanına gidip suratına sert bir yumruk atabilirdim. “Bebeği gibi sevip düşmanı gibi si…” demiştim ki ne söylediğimi idrak edince dilimi ısırarak kendimi susturdum.
Gurur o cümlenin devamını çok iyi bildiğinden gülmemeye çalışarak başını eğdi. Hemen ardından eğlenen bakışlarını bana dikip, “Devam et,” diyerek beni utandırdı. “Düşmanı gibi ne?”
“Hiçbir şey, konuşmuyorum ben seninle!”
Gülerek ağır adımlarla bana doğru gelmeye başladı, onun her adımıyla ben de yavaşça arkaya gidiyordum. “Dün gece gerçekten sana karşı kontrollü olmaya çalıştım. Eğer kendimi rahat bıraksaydım şimdi bu yataktan kalkamazdın.” Asık suratım onu gülümsetti. “Çok nazlısın, bundan sonraki gecelerde nasıl dayanacaksın?” Anlamadım? Yani bunun devamı mı gelecekti?
“Asla olmaz!” Korku içinde bağırdığımda yanıma gelip beni kucağına aldı. Başını eğip yüzümü seyrederken dudaklarında pis bir sırıtış vardı.
“Bir kere tadını aldım, bundan sonra durabilir miyim sanıyorsun?” Başım gerçekten büyük beladaydı.
Beni kucağında taşıyarak kamaradan çıkardığında güvertedeki masayı bizim için hazırladığını gördüm. Ben uyurken kahvaltıyı hazırlamıştı. Dün geceki o tutkulu kadının aksine kollarının arasında çok utangaç ve ürkek duruyordum. Bunu görünce yüzü gevşedi ve bakışlarında kıyamayan bir ifade belirdi. “Önce karnını doyuralım, sonra iyi bir duş almanı sağlarız.” Şu anda bebeği gibi seven o adamdı ama dün gece bambaşka biriydi.
Hatırladığım her detay nefesimi kesiyordu.
***
Gurur’la teknede harika saatler yaşamıştım. Bedenimdeki ağrılara rağmen her dakikasından büyük keyif almıştım. Elleriyle bana kahvaltı yaptırmıştı, o esnada o kadar ilgili ve şefkatliydi ki uzun süre ona surat asamamıştım. Beni duşa koyup bedenimin her noktasını yıkaması ve tüm morlukları tek tek öpmesi aklımı başımdan almıştı.
Neyse ki banyoda rahat durmuştu ama çıplak vücudumu görüp bir şey yapamamak onu delirtmişti. İlk gece bana biraz fazla yüklendiğinden bu sefer kendini tutmuştu. Küçük tekne gezimizden sonra bir mağazaya uğrayıp siyah bir gömlek, kumaş pantolon ve boynumu kapatmak için fular almıştım. Bedenimdeki morlukları anca bu şekilde gizleyebilmiştim. Bizimkiler beni bu hâlde görseydi dillerinden kurtulamazdım.
Bugün çok önemli bir toplantım olduğundan eve geçmek yerine Gurur’dan beni şirkete bırakmasını istemiştim. Annemi arayıp her şeyin yolunda olduğunu, şu anda şirkette olduğumu söylemiştim. Beni merak edip endişelenmesini istemiyordum.
Birazdan toplantım başlayacaktı, toplantıdan önce Veysel amcayla bazı belgelerin üzerinden geçiyorduk. Bir yatırımcımızın bize sunduğu sözleşmenin maddeleri çok katı olduğundan bu konuda tam bir şey söyleyecektim ki telefonum çaldı. Ekranda Harper yazısını görünce yüzümü buruşturdum. “Bir sen eksiktin.” Telefonu açıp kulağıma yasladım. “Ne istiyorsun, Salazar?”
“Sana bir şey gönderdim, önce ona bak, sonra konuşalım.” Neyden bahsettiğini anlamadığım için WhatsApp mesajlarına girdim. Bir fotoğraf göndermişti. Yaklaştırıp baktığımda gördüğüm şeyle beynimden vurulmuşa dönmüştüm.
“Zaza, İskender,” diyen sesim korku içinde çıktığında Veysel amca yanıma gelip fotoğrafa baktı. Kuzenlerimin sandalyeye bağlı görüntüsü gözlerimin ardını sızlatmıştı. Yaralı değillerdi, işkence de görmemişlerdi, sanki Harper’ın henüz buna vakti olmamıştı. Onları yeni ele geçirmiş olmalıydı.
Eğer dün kaybolsalardı sabah annemi aradığımda bana bundan bahsederdi. Üstelik şirkette Kılıç’a görmüştüm ve her şey yolundaymış gibi gayet rahattı. Tüm gücümle telefonu sıktığımda sinirden kaskatıydım. “Eğer onlara dokunursan seni babanın gittiği cehenneme gönderirim!”
“Uzatma, Tozlu,” diyen sesinde büyük bir öç alma duygusu vardı. “Ben açgözlü biri değilim.” Benimle alay ederken istediği tek şey babasının intikamını almaktı. “Bir cana karşılık bir can istiyorum!” Kinayeli bir sesle konuşurken beni köşeye sıkıştırmanın hazzını yaşıyordu. “Bu ikisi bir sen eder mi, emin değilim. Ya sen ya onlar, seçim senin.”
“Bana adres ver!” Bir an bile düşünmeden onları seçip kendi hayatımı hiçe saydım. Aynı şeyi onlar da benim için yapardı. Tırnaklarımı masaya geçirdiğimde öfkeden sesim hırıltılı çıkmaya başlamıştı. “İkisini de bırak gitsin, senin istediğin benim!”
Cevabımın bu olacağını zaten tahmin ettiğinden soğuk gülüşünü duydum. “Birazdan sana atacağım konuma tek başına gel yoksa kuzenlerin ölür!” Telefonu suratıma kapattığında bağırarak yumruğumu masaya geçirdim.
“Onu öldüreceğim!”
Tüm konuşmaları dinleyen Veysel amca endişeli gözlerle bana bakıp başını iki yana salladı. “Oraya gidemezsin, seni yaşatmazlar.”
“Gitmekten başka çarem yok!” Onun tüm itirazlarına yüz çevirip kapıya doğru yürüdüğümde Veysel amca hemen telefonunu çıkarmıştı. Kimi aradığı umurumda bile değildi, kimse beni durduramazdı.
Şirketten nasıl çıktığımı hiç bilmiyordum. Arabaya atlayıp otoparktan çıkarken yanıma hiç adam almamıştım. Bunun aptallık olduğunu ve kendi ayaklarımla bir tuzağa gittiğimi biliyordum fakat risk alamazdım. Oraya adamlarımla gidersem ve Harper bunu öğrenip kuzenlerime zarar verirse kendimi asla affetmezdim.
“Onlara dokunursan seni yaşatmam!” Bana attığı konumu girip arabayı son sürat kullanırken sinirden direksiyonu sıkıyordum. Kuzenlerimin kılına bile zarar gelirse ahtım olsun ki Harper’ı delik deşik ederdim. “Allah cezanı vermesin, İskender!” Ona kızarak direksiyona sertçe vurdum. Bugün onun nöbeti Zaza’daydı. Büyük ihtimalle İskender’in yine canı sıkılmış, Zaza da onu dışarı çıkarmıştı. Sonrasını tahmin etmek zor değildi. Eylül ayını atlatana kadar yalnız başlarına dışarı çıkmamalarını söylemiştim!
Yarım saatlik yolculuğum Harper’a kızmakla geçmişti. Yol boyunca telefonum hiç susmamıştı. Gurur, Asaf ve Barbaros başta olmak üzere aramayan kalmamıştı. Veysel amca panik hâlinde olmalı ki tüm yakınlarımı arayıp olanları anlatmış olmalıydı. Hiçbirinin telefonuna bakmadım, beni vazgeçirmeye çalışacaklarını biliyordum.
Harper’ın istediği bendim, beni ele geçirirse belki onların yaşamasına izin verirdi. Arabadan indiğimde karşımdaki eski eve anlaşılmaz gözlerle baktım. Harper’ın bana attığı konum burayı gösteriyordu ama etrafta adamları yoktu. “İşte bu tuhaf.” Bu evi koruması için yığınla insanın olması gerekmiyor muydu?
Hızlı adımlarla eve doğru yürürken aslında korkuyordum ama kendim için değil, İskender’i kaybetmekten ve Zaza’ya geç kalmaktan. Evin önünde durduğumda kapının aralıklı olduğunu gördüm. Sanki her şey benim gelişim için hazırlanmıştı. Tereddüt etsem de kapıyı itip içeri girdim.
Soluduğum kokularla kolumla burnumu kapattım. Burası leş gibi kokuyordu. Uzun zamandır kimse burada yaşamamış olmalı ki tavandan örümcek ağları sarkıyordu. Duvarların boyası dökülmüştü, rutubet ve nemden çok kötü kokuyordu.
Yerdeki toz katmanına baktığımda birden fazla ayak izi gördüm. Birilerinin yakın zamanda buraya uğradığını gösteren tek şey bu ayak izleri değildi. Her yere su dökülmüş gibi zemin yer yer ıslaktı. Dikkatli bakınca duvarların da ıslak olduğunu gördüm. Kolumu yavaşça burnumdan çektiğimde sadece nem ve rutubet değil, farklı bir koku daha soludum.
Benzin.
“Hassiktir!” Harper beni canlı canlı yakmayı planlıyordu!
Hemen arkamı dönüp kapıya doğru koşmuştum ki, “Hayır, dur! Sana dur diyorum, dokunma ona!” diye haykıran Zaza’nın sesiyle adımlarım durdu. Kapı sadece iki adım uzağımdaydı ama benzinle yıkanan bu evden çıkamadım çünkü Zaza buradaydı.
“Zaza!” diye bağırdım ve kapıya sırtımı dönüp koşarak holü geçtim.
“Beni vur orospu!” Zaza yoğun bir öfkeyle bağırırken sanki birini korumaya çalışıyordu. “İskender o gece orada bile değildi! Farah’ı babanın kaldığı odaya yönlendiren, Leonard’ı öldürmesi için onu cesaretlendiren bendim! Yüreğin yetiyorsa çöz şu kollarımı!”
Üst katta patlayan silah sesiyle, “Zaza!” diye haykırarak merdivenleri tırmandım. İskender’i korumak için kendini hedef hâline getiriyordu. Nefes nefese merdiveni çıkıp etrafıma baktığımda hangi odada olduklarını anlayamadım. “Zaza, İskender!” Bağırarak her odanın kapısını açıp onları bulmaya çalıştım. Neden artık hiç sesi çıkmıyordu? Yoksa onu öldürdüler mi?
Gözlerim dolarak buradaki son kapıyı açıp içeri girdiğimde kimseyi göremedim. “Zaza!” Boğazımı yırtarcasına bağırıp eski eşyaların olduğu bu odaya baktım. “Neredesin!” Hıçkıra hıçkıra ağlarken onları bulamamak beni delirtecekti. Burada sadece çürümeye yüz tutmuş eski eşyalar vardı.
“Kuzenin bir süre daha uyanmayacak ama Farah sizin için gelecek. Ona söylemek istediğin bir şey var mı?” Harper’ın kahkahasını duyduğumda aceleyle yan tarafa döndüm ve sehpanın üzerindeki teybi gördüm. Onlar burada değildi, tüm bu sesler önceden kaydedilmişti. “Belki ölmeden önce ona son kez bir şey söylemek istersin?”
Sendeleyen adımlarla teybe yaklaştığımda kaset çalıyordu ama bir süre kimse konuşmadı. Otuz saniye sonra Zaza’nın, “Farah…” diyen acı dolu iniltisini duydum. “Eğer bunu dinliyorsan bir şeyi bilmeni istiyorum.”
Gözyaşlarım birbiri ardına akarken omuzlarım sarsıla sarsıla ağlıyordum çünkü acı çekiyordu. Sesini daha güçlü çıkarmaya çalışıyordu ama kısık iniltilerini kontrol edemiyordu. Vurulmuştu, az önce duyduğum kurşun sesi bunu gösteriyordu. “Bana ne olur, bilmiyorum ama kendini suçlamanı istemiyorum. Bu olanlar senin yüzünden değildi.”
Sanki biri kanayan yarasına baskı uyguluyormuş gibi acıdan haykırdığında dizlerimin üzerine düştüm. “Yapmayın, dokunmayın ona!” Tüm bunların önceden yaşandığını bilmeme rağmen içgüdüsel olarak tepki gösterip bağırmaya başlamıştım.
“Ben…” Onu göremesem de ses tonundan dişlerini sıkarak konuşmaya çalıştığını anlayabiliyordum. “Ben bilmem veda etmeyi… Ve güzel sözler söylemeyi... K-kısa keseceğim.” Aldığı hızlı nefesleri ucuz bir teypten dinlerken kaybetme korkusu tüm uzuvlarımı ele geçirmişti. “Kendine…” diye fısıldadı titreyen bir sesle. “İyi bak, Farah. Hoşça kal kuzen.”
Teypten gelen tık sesiyle gözyaşları içinde başımı iki yana salladım. “Sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim!” Nerede olduklarını bulup onları kurtaracaktım. Çok geç olmadan bunu yapmalıydım.
Burnumu çekerek ayağa kalktığımda yerler benzinle ıslandığı için tökezledim. Bu hayatımı kurtarmıştı çünkü ayağa kalktığım an bir kurşun camı dağıtıp beni hedef almıştı. Ancak ayağım kayınca kurşun beni teğet geçip duvara isabet etmişti. Odanın köşesine doğru kaçtığımda burada çıkan yangınla dehşete kapılmıştım. O kurşun duvara çarpıp bir kıvılcım çıkardığından duvardaki benzin alev almıştı.
Yangın bir anda her yeri kapladığında çığlık attım. Duvardan yayılan alev zemine ve oradan da buradaki tüm eşyalara ulaşmıştı. Gözlerim camı buldu ama ateş eden kişi dışarıdaydı, cama yaklaştığım an beni vururdu. Camdan atlayarak yangından kurtulamazdım. Köşedeki kütüphanenin önünde benzinin dökülmediği bir yer vardı, orada diz çökerek hiç kıpırdamadan durdum.
Arkamdaki kütüphane bile yanmaya başlamıştı. “Ruh hastası!” Harper’a kızarak kolumla burnumu kapattım. Yangının çıkardığı dumanlar bana nefes aldırmıyordu. O kadın bu evde beni vurup cesedimin cayır cayır yanmasını istiyordu. Dışarıdaki o silahlı adam ve tüm bu yangın bunun içindi.
Burada ölecektim, değil mi?
Kızıl alevlerin ele geçirdiği bir odada küçük bir alanın içinde kapana kısılmıştım. Alevler daha bana ulaşmadan beni yakmaya başlamıştı, burası çok sıcaktı. Derim ısıyı en uç noktada hissetmeye başlayınca dizlerimi karnıma çekerek yerimde küçüldüm. Etrafımdaki her şey yanıyordu, üzerinde durduğum zemin bile ısınmaya başlamıştı. Ateşin bana sıçraması an meselesiydi.
Alevler her yere ulaştığında artık soluduğum hava bile zehirliydi. İçerideki duman o kadar yoğundu ki gözlerimi yaşartıp ciğerlerimi sıkıştırıyordu. Burası cayır cayır yanıyordu. İçerideki dumandan zehirlenmeye başlamış olmalıyım ki istesem de ayağa kalkamadım. Ellerimi zemine bastırıp şiddetli bir şekilde öksürmeye başlarken başım dönüyordu.
Baktığım her yerde kızıl alevler daha da büyüyordu. Sanırım yolun sonuna gelmiştim, burada ölecektim. Tüm bedenim tir tir titriyor, öksürüklerim hiç kesilmiyordu. Alevlere teslim olan ahşap tavandan bile çıtırtılar gelmeye başlamıştı. Tavan her an üzerime yıkılabilirdi.
“Farah!” Duyduğum bu sesle hızla başımı kaldırdım.
Gurur?
Evet, bu Gurur’un sesine benziyordu ama o olamazdı, Gurur ateşten korkardı. Küçük bir çakmağın alevine bile bakamazken yanan bir evin içine girmez, giremezdi. Belki de gerçekten ölmek üzereydim ve bu olmadan önce onun sesini duyduğumu sanıyordum. Yanlış duyduğuma kendimi inandırmaya başlamıştım ki Gurur’un ikinci kez, “Farah!” diyen gür sesiyle sertçe yutkundum.
Hayal veya rüya değildi, Gurur gerçekten buradaydı.
Benim için bir yangının içine mi girmişti?
Bu hâldeyken bile bedenimde başlayan heyecana engel olamadım. “Bu… Buradayım.” Öksürmekten sesim istediğim yükseklikte çıkmayınca tırnaklarımı zemine geçirip kalan son gücümle, “Gurur!” diye haykırdım. “Buradayım!” Onun burada olmasına hâlâ inanamıyordum.
Birinin attığı tekmeyle kirişlerinden yanan kapının gürültüyle yere düştüğünü gördüm. Dağınık saçlarımın arasından baktığımda alevlerin ve gri dumanların içine karışıp bana doğru koşan birinin silüetini görebilmiştim. Her şeyi bulanık gören gözlerim onu net görmüyordu ama yardımıma koşan kişinin Gurur’dan başkası olmadığını biliyordum.
Burada olması hayatımı kurtarmasından daha anlamlıydı çünkü Gurur benim için korkularının içine dalmıştı. Ateşin onun için ne anlam ifade ettiğini benden daha iyi kimse bilemezdi. Geçmişteki bir konuşmamızı hatırlayınca gözlerimden birkaç damla yaş süzülmüştü. Bir konuda bana yalan söylemediğini artık daha iyi anlıyordum.
“Belki seni kurtaramadım ama seninle yandım, Farah.”
“İnanması güç.”
“Neden?”
“Çünkü sen ateşten korkarsın, Gurur. Korktuğun ateşin içine benim için atlamazsın.”
“Hiç anlamıyorsun değil mi?”
“Neyi?”
“Peşinden cehenneme bile geleceğimi ve orada korktuğum her şey var.”
Eğer ikimiz de buradan sağ çıkabilirsek Gurur’un istediği o şansı ona verecektim. Ateşten korkmasına rağmen benim için yangının içine atlayan bu adam ikinci bir şansı hak ediyordu. Ne yazık ki buradan çıkmamız hiç kolay değildi, bu ateş ikimizi de yakacaktı. Keşke peşimden hiç gelmeseydi.
***
Gurur Kalender
“Aç şu telefonu, Farah!” Arabayı son sürat kullanıyorken Farah telefonu açmadıkça çıldırmanın eşiğine geliyordum. Kendi ayaklarıyla ölüme gidiyordu.
Veysel arayıp Farah’ın kuzenlerinin kaçırıldığını ve kendi ayaklarıyla ölüme gittiğini söylediğinde çılgına dönmüştüm. Şanslıydım ki Farah’ın arabasına takip cihazı takılıydı. Onunla aramda on dakikalık bir mesafe vardı, bindiği araç hâlâ hareket hâlinde görünüyordu. Gaz ibresini sona getirip, “Dur!” diye bağırarak onunla aramdaki mesafeyi azaltmaya çalıştım. “Ölüme gidiyorsun, dur güzelim.”
Olanlardan Barbaros ve Asaf’ın da haberi olmuştu. Veysel, Farah’a ulaşamadıkça hepimizi aramıştı. Onlar Zaza ve İskender’in yerini bulmaya çalışırken Farah’ı durdurma işi bendeydi. Harper bu kadar aptal bir kadın olamazdı; Farah’ın kuzenlerini, yani ona karşı kullanacağı en büyük kozu bu kadar erken açığa çıkarmazdı. Farah’a verdiği o adreste kuzenlerinin olmadığına, onları çok gizli bir yerde tuttuğuna emindim.
Telefonlarımı açsa ona yanlış yere gittiğinden, Zaza ve İskender’in orada olmama ihtimalinden bahsedecektim ama telefonu açmıyordu. Adamlarım arkamda beni takip ederek bana yetişmeye çalışıyordu. Biraz yavaş gitmem için Nisan ve Yalçın birkaç kez kornaya basmıştı ama onları duymazdan geldim. Farah’ın başına ne geleceğini bilmeden duramazdım.
Yoldaki tüm araçların yanından süratle geçerken bir kez daha arabanın ekranına baktım. Farah’ın arabası artık ilerlemiyordu, bu beni daha çok endişelendirdi. Oraya benden önce varmıştı. Direksiyonu sağa kırarak küçük bir mahalleye girdim. Yol üstünde oynayan çocuklar olduğundan mecburen hızımı düşürdüm. Bu çocuklardan birine bile zarar verme ihtimalini kaldıramazdım.
Bu mahalleden çıkmak beni biraz oyalamıştı. Kaybettiğim her saniyeyle kalbim kan pompalamayı bırakıyormuş gibi nefes alışlarım biraz daha yavaşlamıştı. Mahallenin çıkışında diğer tüm evlerden uzakta eski bir ev gördüm. Farah’ın aracı bu evin önündeydi, o da orada olmalıydı. Arabadan indiğimde bizimkiler bana yetişmişti.
Arkamda duran araçların kapıları birbiri ardına açılıyor, bana çalışan adamlarım dışarı çıkıyordu. Herkes silahını çıkarıp buradaki güvenliği oluşturmak için evin etrafına dağıldığında bir kurşun sesi havayı yardı. Evin camını tuzla buz eden kurşunun yankısı kulaklarımdan silinmeden bu ahşap ev bir anda alev almıştı. Kaburgalarımın arasındaki kalp ağırlaştığında refleksle başımı eğmiştim.
Nisan ve Yalçın’ın bağırıp adamlarımıza emir verdiğini, ateş eden kişiyi bulmak için onları harekete geçirdiklerini duyuyordum. Ancak başımı kaldırıp yanan eve bakacak cesareti kendimde bulamıyordum. Korkularımın duvarında küçük bir çatlak açılırken gözlerimin önünde bir kadının güzel silüeti belirince, “Farah!” diye bağırdım ama yanan evden sesime bir karşılık alamadım.
Farah hâlâ o evdeydi.
Başımı kaldırıp öne doğru bir adım attığımda gördüklerim karşısında adımlarım yere mıhlandı. Alevler pencereden dışarı taşıyor, evin içi göz kamaştıran turuncu bir ışıktan ibaret görünüyordu. Perdeler yanıyor, çürümeye yüz tutan ahşap parçaları çatırdayarak yere düşüyordu. Yıllar sonra ilk kez ateşe bu kadar uzun bakıyordum.
Bedenim titremeye başladığında yanımda duran ellerim yumruk olmuştu. Ateşin bana ulaşamayacağı bir mesafedeydim fakat yanmaya başlamışım gibi tüm vücudum ısınmıştı. Nefes alışlarım sıklaştı. Bir anda on yaşında bir çocuğa dönüşmüşüm gibi tedirginlikle etrafıma baktım. Şeref’in benzinle etrafımda yaktığı ateş çemberinin içinde değildim.
Rahatlayamadım, hâlâ çemberin içindeymişim gibi tüm bedenim kilitlenmişti. Kafamın içindeki tüm o sesler geri döndüğünde üzerime sinen o benzin kokusunu yeniden solumaya başlamıştım. Göğüs kafesim öyle bir sıkıştı ki öne bükülerek elimi sol göğsümün üzerine bastırdım. Bir anda nefes alışlarım hızlanmıştı. Bu belirtileri tanıyordum, birazdan ne yapacağımı hatırlamayacak kadar kontrolümü kaybedecektim.
Geçirdiğim o cinnetlerin korkunç sonuçlarını biliyordum ama şu anda bu sikimde bile değildi. Kriz geçirirsem ateşe hiç yaklaşamazdım, Farah’a ne olacaktı? Alevlerin büyüklüğünden adamlarım onu kurtarmak için içeri giremiyordu. Vücudumu ele geçirmek isteyen ölümcül krize direnerek başımı kaldırıp yeniden yanan eve baktım. Bu sikik korkunun üstesinden gelemezsem Farah’ı kaybedecektim!
İrademe bir savaş açarak daha fazlası için kendimi zorladım. Yanan evin etrafına yaydığı sıcaklığı hissettiğimde irkildim. Bedenim bu ısıyı tanıyordu. Bir kez daha çocukluğum gözlerimin önünde canlandı. Kapalı kapılar ardından yaşananlar, Şeref’in öfkesi, kendi çığlıklarım ve “Hiç boş yer kalmamış mı, abi?” diyen sesim… Kızgın şişlerin kavurucu sıcaklığını sırtımda hissettiğimde dişlerimi sıktım.
Şimdi olmaz, bunun hiç zamanı değildi. Dudaklarımdan kısık bir inilti dökülürken etrafımdaki adamların telaşları ve yüksek sesle birbirlerine bir şeyler söylemeleri uğultuya dönüşmüştü. Kulaklarımın duyduğu tek şey sıcak demirin deriyle temas ettiğinde çıkardığı o hışırtılı sesti. Sırtım yanıyordu, yanan derinin kokusu burnuma ulaştıkça korkularıma biraz daha teslim oluyordum.
Bir adım geriledim, bunu yapamam.
Korkuyorum.
Yanmaktan çok korkuyordum.
“Farah…” Adı dudaklarımdan döküldüğünde kendimi zorlayarak bir kez daha cayır cayır yanan eve baktım. İçerideydi, belki yaralıydı belki de bilinci kapalıydı ya da belki… Aklıma gelen ihtimali düşünmek bile istemiyordum. “Sikeyim, Farah!” Bir an daha düşünmeden eve doğru koştum. Beni nasıl bir şeyle sınadığı hakkında en küçük bir fikri yoktu!
Benim asıl cehennemim onu kaybetmekti.
Adamlarım önüme geçip beni durdurdu. Kollarıma asılıp eve girmeyeyim diye beni geriye çekerken hep aynı şeyi söylüyorlardı. “Abi ev yanıyor!”
“Çekilin!” diye bağırarak kollarımı tutan piçleri itmeye çalıştım. “Farah içerde!”
“Abi çok eski bir ev, fazla dayanmaz, çökecek!”
“Farah içerde lan, sevdam içerde!”
“Abi dur, yanacaksın!”
“Siktir etsene, yandığım kadar yanmışım ben!” dedikten sonra hepsini iterek yeniden eve koştum. Farah, ömürlük sevdam içerideyken ben nasıl burada durabilirdim.
Nisan ve Yalçın arkamdan, “İtfaiyeyi beklemeliyiz!” diye bağırdı ama hiçbirini umursamadan evin içine daldım. Farah’ı bulamadıkça göğsümün içinde açılan bu boşluk dolmayacaktı.
“Farah!” Adını seslenerek etrafıma baktığımda gördüğüm tek şey kızıl alevlerdi. Ateşin turuncu rengi göz bebeklerime yansıdığında bedenim buna anında tepki vermişti.
Önce nefes alışlarım hızlandı, hemen sonra omuzlarım kasılıp çenem titredi. Geçmişte kalan bir yara yeniden açıldığında sırtımda hayalî bir acının pençelerini hissettim. “Farah!” Ateşin ulaşmadığı yerlerde koşarak evin alt katını kontrol ettim ama burada yoktu!
Kolumu yüzüme siper ederken alev ve dumanların arasına karışarak merdiveni çıktım. Koşarak çıktığım her basamak beni ürkütüyordu ama aynı zamanda korkularıma bir meydan okumaydı. “Farah!” Üst katın holünde durup etrafıma baktığımda gözlerimin değdiği her yerde büyük bir yangın vardı. “Neredesin be kızım!”
Yanan evden yükselerek siyaha dönüşen duman bana nefes aldırmazken bir odaya doğru yürüyüp, “Farah!” diye bağırdığımda ilk birkaç saniye bir şey duyamadım ama daha sonra, “Buradayım!” diyen sesini arkamdaki bir odada duydum. “Gurur, buradayım!”
Onun sesini duymamla kalbim göğsüme öyle sert çarptı ki bir an canım yandı. Sesinin geldiği odaya koşup yanan kapıya tekme atarak onu düşürdüm. İçeri girdiğimde her yer ateş ve duman altında kaldığından Farah’ı göremedim. İçimde filizlenen korkunun çığlığını duyduğumda, “Bu kez olmaz!” diye fısıldayıp çenemi sıktım.
Korkularımı değil, Farah’ı seçmiştim. Cayır cayır yanma pahasına da olsa onu almadan buradan gitmeyecektim. Ateşin sıcaklığı yüzüme çarptığında Farah’ın öksürükleri pusulam olmuştu. Ateşin henüz ulaşmadığı yerlerden geçerek onu bulduğumda hemen yanına diz çöktüm. Yere yığılmıştı, boğazını tutup öksürerek nefes almaya çalışıyordu.
Evden çıkan dumanlar zehirli bir illete dönüşüp ikimizi de nefessiz bırakmaya başlamıştı. Hiç vakit kaybetmeden onu kucağıma alıp hızlı adımlarla kapıya doğru yürüdüm. Şükürler olsun ki şu an için iyiydi ve hâlâ nefes alıyordu. Onu odadan çıkardığımda kollarımın arasında küçülerek yüzünü göğsüme saklamıştı. Etrafımızdaki ateşten korkarak kollarımın arasına sığınmıştı.
Merdivenin basamakları bile alev almıştı. Aceleyle aşağıya inerken bastığım her basamakla alevler üzerime sıçrayıp pantolonumun paçalarını biraz daha tutuşturdu. Yanıyordum ama belki de ilk kez ateşten korkmuyordum. Artık beni korkutan yanmak değildi, Farah’ı zamanında bu evden çıkaramamak korkuların en büyüğü olmaya başlamıştı.
Hole indiğimde kapıyla aramda çok az mesafe kalmıştı fakat yanarak tavandan kopan ahşap bir sütun üzerime düştü. Son anda sütunun gelişini gördüğüm için ondan kaçamadım ama tam zamanında üzerine eğilip sırtımı ona siper etmiştim. Tavanı tutan o büyük sütunlardan biri sırtıma düştüğünde acıdan vücudumdaki her kas seğirdi. Gömleğimin sırt kısmı eridi ve oradaki deforme olmuş deri yandı.
Sütun o kadar ağırdı ki sadece sırtımı yakmakla kalmamıştı, aynı zamanda omurgamı büküp beni sertçe dizlerimin üzerine düşürmüştü. Dizlerim zemine çarptığında bile Farah’a daha sıkı sarılıp onu yere düşürmemiştim. Sırtımın derisi yanmış, eti kavruluyordu. Acı o kadar yoğundu ki neredeyse gözlerimden yaş gelecekti.
Alnımda biriken ter damlacıkları yüzüme süzülürken dişlerimi sıkarak acıyı bastırdım ve benim için önemli olan tek şeye sıkıca sarıldım. Tüm bunlara değer miydi, diye sorsalar cevabım evet olurdu. Farah’a değerdi, onun için cehennemin içine bile girerdim.
Sırtıma çarparak arkama düşen sütunun yaydığı ısıyı çok yoğun hissediyordum. Kendimi zorlayarak ayağa kalkmaya çalıştığımda ilk birkaç denememde bunu yapamadım. O sütunun bedenimde yarattığı hasar düşündüğümden daha büyüktü. Sırt kaslarım titrerken bende uyandırdıkları acıyı tarif edemezdim. Başımı eğip Farah’a baktığımda bayıldığını gördüm belki de… Hayır!
Kapalı gözleri içimde büyük bir korku yarattığından bir adrenalin patlaması yaşayarak ayağa kalkmayı başardım. Kendim için değil ama onun için bu evden çıkmalıydım. Ben düşersem o yanardı. Farah yanmamalıydı, ateşin nasıl yaktığını o hiç bilmemeliydi. Bana yaşatılan şeylerin birini bile yaşamasına katlanamazdım.
Dişlerimi sıkarak bedenimdeki acıya direnip alevlerin içinden geçtim. Farah’ı kollarımın arasına hapsedip onu ateşten korumaya çalıştım. Saçının tek bir teline bile zarar gelmemeliydi. Soluduğum dumanlar ciğerlerimi tıkayıp nefes almak gibi küçük bir eylemi elimden aldığında dışarı çıkabildim. Adamlarım beni görünce rahat bir nefes alıp bana doğru koştu.
Arabalarının bagajından çıkardıkları küçük yangın tüpleriyle yangını söndürmeye çalışmışlardı ama işe yaramamıştı. Evin eşiğinden çıkıp birkaç adım atmıştım ki vücudumda daha fazla güç kalmadı. Yığılırcasına dizlerimin üzerine düştüğümde yine tek düşündüğüm Farah’ı yere düşürmemekti. Nisan elindeki küçük yangın tüpünü önce üzerime, daha sonra da arkama geçip sırtıma püskürmüştü.
O bunu yapana kadar kıyafetlerimin yandığını ve beni de yaktığını anlamamıştım. Farah’ı yavaşça yere bıraktığımda bedenimin her yerinde nükseden yoğun bir acı vardı. Her öksürükle zehirlenen ciğerlerimden gelen kan ağzıma doluşurken gözlerimi daha fazla açık tutamadım. Farah’ı o evden çıkardım ya, artık hiçbir şeyin önemi yoktu.
Bilincimi kaybetmeden önce son gördüğüm Farah’ın baygın yüzüydü ve son söylediğim şey, “Onu… Onu hastaneye götürün!” olmuştu.
Yorumlar