“Her yaranın bir mazisi, anlatacağı bir hikâyesi vardır. Bazıları öylece silinip gider bazılarıysa zamanla unutulur ama tende izi kalır.”
Gözlerimi açtığımda hissettiğim ilk şey acı veya yoğun bir gürültü değildi, aksine rahatsız edici bir sessizlik vardı burada. Tavandaki beyaz ışıkla bakışırken göğsümün üzerindeki ağırlık nefesimi kesiyordu. Bir hastane odasında olmalıydım ki dudaklarımı kapatan oksijen maskesinin varlığını hissediyordum. Fakat içime çektiğim her nefeste ciğerlerim yanıyor, boğazımın içi külle dolmuş gibi kuruyordu.
Hafif aralıklı gözlerimi açmaya çalıştıkça tavandaki beyaz ışık biraz daha gözlerimi yakıyordu. Neden buradaydım? Bir hastane odasında ne işim vardı? Beynim durmuş gibi bir an hiçbir şey hatırlayamadım ama hemen sonra zihnimin içine bir ateş düştü. Alevler çok yoğundu, dumansa her yeri kaplamıştı. Yanan duvarlar, tutuşan eşyalar ve çatırdayan ahşap tavan…
Ve bir de Gurur…
İrkildim.
Gurur da o evdeydi. Yatakta doğrulmaya çalıştığımda kaburgalarımın arasına saplanan ağrıyla inledim. “Gurur…” Boğuk bir nefesle ismi dudaklarımda döküldüğünde başımı yavaşça çevirip odaya baktım. O burada değildi, odada yalnızdım. Gurur neredeydi ve ona ne olmuştu?
Beni o ateşin içinde çıkaran oydu. Kalbim bir anda sertçe çarpmaya başladı. Gurur benim için en büyük korkusu olan yangının içine girmişti. Zihnimdeki karmaşa dağıldığında olanları daha net hatırlamaya başladım. “Farah!” diyen sesini turuncu alevlerin içinde duymuştum. Kulağımdaki sesi hala çok canlıydı.
Alevlerin içinde bana doğru koştuğunu hayal meyal hatırlıyordum. Beni kucağına alıp yerden kaldırması, kollarının arasında taşıyıp o evden çıkarmaya çalışması ve dumandan etkilenip sık sık öksürmesi… Alevlerden çok korkmasına rağmen beni göğsüne bastırıp ateşten nasıl koruduğunu hatırlıyordum. Bedenini bana siper etmişti, oysaki o çok korkardı yanmaktan ve yanma hissinden.
O esnada kendimde değildim ama bilincim tam olarak kapanmamıştı. Uyku ve uyanıklık arasında görmüştüm tüm bunları. Bir seferinde, “Peşinden cehenneme bile gelirim,” demişti. Hemen ardından, “Ve orada korktuğum her şey var,” diye eklemişti. Gurur bana yalan söylememiş veya beni kandırmamıştı, o gerçekten peşimden cehenneme gelmişti. O evin onun için cehennemden bir farkı yoktu.
Odamın kapısı açıldığında annem yanında doktor olduğunu düşündüğüm kişiyle içeri girdi. Uyandığımı görünce ıslak gözleri parlamıştı. Buraya gelmeden önce ağladığını anladım. Sürekli hayatımı tehlikeye atmam onu çok üzüyordu. Hemen yatağımın kenarına oturup serum iğnesinin takılı olduğu elimi tuttu.
“Dünden beri bana neler yaşattığını hayal bile edemezsin.” Gözleri yeniden dolduğunda bir an elimi sıkmaya kalkıştı ama elimdeki serum iğnesini görünce bunu yapamadı. Sanki o iğne daha derine batabilirmiş gibi elimi daha sert tutmaya bile korkmuştu. “Tek başına o eve nasıl gidersin, Farah?” Bana kızarken bile gözlerinden sessiz gözyaşları akıyordu. “Ya sana bir şey olsaydı?”
Kendimi zorlayarak kolumu kaldırıp dudaklarımı kapatan oksijen maskesini çıkarmaya çalıştım ama doktor buna izin vermedi. “Dumanın ciğerlerinizde yarattığı yara şu an için normal yollardan nefes almanıza engel teşkil ediyor.” Onu anlayabileceğim şekilde konuşup önlüğünün cebinde kalem gibi ince, küçük bir şey çıkardı. “Bir süre oksijen maskesini takmalısınız.”
Göz kapağımı yukarı çekip ışığı gözlerime tuttuğunda bundan rahatsız oldum. Boynundaki stetoskopu alıp göğüs kafesimi dinlediğinde derin derin nefesler almaya çalıştım. Tüm bu testlerin bir an önce bitmesini istiyordum çünkü bu odada daha fazla kalmayı düşünmüyordum. Henüz Gurur’a ne olduğunu bilmiyordum, üstelik kuzenlerimin akıbeti tam bir muammaydı.
Doktorum testlerini bitirdikten sonra göğsümdeki hırıltı dikkatinden kaçmadı. Bu konuda bir şey söylemedi ama yüz ifadesinden beni hemen taburcu etmeyeceğini anladım. Serumumun içine bir şeyler enjekte ettikten sonra annemle yalnız konuşmak için dışarı çıktı. Yalnız kalınca hiç vakit kaybetmeden yataktan çıkmak istedim ama yapamadım.
Serumun içine ne sıktıysa vücudum bir anda ağırlaşmıştı. Kollarımdaki uyuşma yüzünden ne oksijen maskesini çıkarabildim ne de kolumdaki serumu. Saniyeler içinde gözlerim kapandığında aklımda olan tek şey Gurur ve kuzenlerimdi. Hiç olmazsa bana onların nasıl ve ne durumda olduklarını söyleyebilirlerdi.
***
Yeniden gözlerimi açtığımda havanın karardığını gördüm. Saat gecenin kaçıydı, bilmiyordum ama odamdaki gece ışıkları yanıyordu. Başımı çevirdiğimde annemin yatağımın yanındaki koltukta uyukladığını gördüm. Aksa ise yanıma kıvrılmış, bana sarılarak derin bir uykuya dalmıştı. Kılıç, Esvet ve Nihat neredeydi? Hemşirelerin tüm kuzenlerimi odama almayacağını tahmin edebiliyorum ama benim asıl merak ettiğim şu anda neyle meşgullerdi.
Kapının önünde uyanmamı mı bekliyorlardı yoksa Zaza ve İskender’i bulmak için bir şeyler yapıyorlar mıydı? Umarım benimle vakit kaybetmek yerine kuzenlerimin peşine düşmüşlerdi. Kaç saattir veya kaç gündür hastanede olduğuma dair hiçbir fikrim yoktu, bilmek istediğim tek şey Gurur ve kuzenlerime ne olduğuydu.
Önce oksijen maskesini çıkardım, sonra da Aksa’nın karnımdaki kolunu yavaşça çektim. Elimin üstüne bir bantla yapıştırdıkları serum iğnesini çıkarırken sık sık Aksa’yı kontrol ediyordum. Onu uyandırmadan yataktan çıkıp anneme baktım. Şükürler olsun ki o da uyanmamıştı. Beni zorla bu odada tutacaklarını bildiğimden onlara haber vermeden dışarı çıktım.
Üzerimdeki hasta önlüğüyle odadan çıktığımda ayağımda ayakkabılarım yoktu. Geri dönüp onları alacak zamanım da yoktu. Koridorda nöbet tutan adamlarım beni görünce hemen kendilerine çekidüzen verip yanıma geldi.
Onların bir şey söylemesine izin vermeden, “Gurur nerede?” diye sordum. Yangının yaydığı dumandan ses tellerim de nasibini aldığı için sesim kalın ve pütürlü çıkıyordu. “O nerede?”
Erkan bir adım öne çıkıp başını hafifçe eğerek ellerini karnının altında birleştirdi. “Üst katta yoğun bakım odasında tutuluyor, Farah Hanım.” Omuzlarımda başlayan gerginlik parmak uçlarıma nüfuz ettiğinde ona neden diye soramadım. Belki de alacağım cevaptan korktum.
Erkan ve Polat’ı seçip, “Siz ikiniz benimle gelin,” dedim hızlıca. “Diğerleri burada kalsın.” Annem ve Aksa odadaydı, Harper’ın yeni bir saldırısına karşı burada kalıp bizimkileri korumalıydılar. İki yakın adamımla asansöre doğru yürürken aklımı kurcalayan bir diğer soruyu daha fazla erteleyemedim. “Kılıç hangi cehennemde?”
“Kuzenleriniz dünden beri Zahide ve İskender’i aramakla meşgul.” Erkan’ın söyledikleriyle içim bir nebze olsun rahatlamıştı. En azından bir köşeye çekilip boş boş beklemiyorlardı.
“Bir şey bulmuşlar mı?” Bunu sorarken Polat’a baktım çünkü Kılıç’tan sonra yetki ondaydı. Kendime geldiğimde tüm bunları soracağımı bildiğinden Kılıç’ı arayıp son gelişmeleri almış olmalıydı.
Polat bana iyi bir haber verememenin sıkıntısıyla başını iki yana salladı. “Dünden beri Salazarlara ait birçok mekâna baskın yaptılar, aynı şekilde bölge liderlerinden Asaf ve Barbaros da şüphelendikleri yerlere ani baskınlar yaptı. Ancak Zahide ve İskender’i hiçbir yerde bulamıyorlar.” Harper’ın elinde bana karşı kullanacağı en güçlü kozu kuzenlerimdi. Zahide ve İskender’i aklımıza gelmeyecek bir yerde tutuyor olmalıydı.
“Onları öldürmeyecek, daha doğrusu bunu hemen yapmayacak.” Asansörün düğmesine bastım, Harper’ın aklında neler geçtiğini tahmin edebiliyordum. “Zaza ve İskender’i öldürmek isteseydi o eve gittiğimde bana cesetlerini bırakırdı. Evet, onları öldürecek.”
İçim daralırken yumruğumu sıkarak başımı salladım. “Ama öncesinde kıvrandığımı, kuzenlerim için ona yalvardığımı görmek isteyecektir.” Harper’ı az çok tanımıştım, kibrini ve egosunu iyi biliyordum. Zaza ve İskender için alçaldığımı görmeden ne onları bana verirdi ne de ikisini öldürürdü.
Üst kata çıktığımızda Gurur burada kaldığı için koridor hep Kalenderlere çalışan adamlarla doluydu. Gurur’un bana olan ilgisini bildikleri için adamları karşımda saygısını bozmadan kenara çekilmişti. Bir odadan çıkan Ali beni görünce bir an duraksadı. Üzerimdeki hasta önlüğüne huzursuz gözlerle baktıktan sonra bakışları çıplak ayaklarıma kaymıştı.
Kısık bir sesle bir şeyler söyleyip hemen yanıma gelerek ceketini çıkarmaya kalkıştı. “Henüz iyileşmeden bu hâlde nasıl dışarı çıkarsın?” Kaşlarını çatarak ayaklarımı gösterdi. “Ayakkabıların nerede senin?”
Ceketini çıkarmadan kolunu tutup ona engel oldum. “Ben iyiyim.”
“Kapı gıcırtısı gibi çıkan sesin öyle demiyor ama.” Zedelenen ses tellerimden dolayı sesimin kötü çıktığının ben de farkındaydım ama yakında toparlardım. Sadece biraz başım dönüyordu ama bu da normal bir durumdu.
“Gurur’un nesi var?” diye sorduğumda Ali’nin gözlerinde gizleyemediği bir keder belirdi. Yanımda yürürken bunu nasıl söyleyeceğini bilmez bir hâlde göğüs kafesini havayla doldurdu. “Gurur yandı, Farah.” Adımlarım soğuk zeminde hareketsiz kaldığında bir an ne duyduğumu anlayamadım.
Gurur yandı…
Ateşten korkan bir adam için ne acı bir kelimeydi.
Gurur yandı…
Ama bu sefer onu yakan abisi değil, bendim.
Kaşlarımı büküp Ali’ye baktığımda bu perişan hâlim içine dokunmuş olmalı ki aceleyle, “Zamanla toparlayacak,” dedi. Bana bundan bahsetmek istemiyordu ama birazdan her şeyi kendi gözlerimle göreceğim için saklamasının bir anlamı yoktu. “Seni o evden çıkarmaya çalışırken çatıdan kopan bir sütun üzerine düşmüş.”
Midem kasılırken nefes alışlarım düzensizleştiğinden boğazımdaki hırıltı artmıştı. Henüz yeterince toparlamadan odadan çıktığım için dengemi korumakta güçlük çektim ama canımı asıl yakan şey Gurur’a olanlardı. Ali’nin son söyledikleriyle gözlerimden süzülen bir damla yaşa engel olamadım. “Benim yüzümden.”
“Hayır.” Ali tam aksini savunurken içimi rahatlatmaya çalıştığını biliyorum. Her an yere düşecekmişim gibi görünüyor olmalıyım ki bana yakın durarak kolumu tuttu. “Gurur’un sırtındaki ateş ilk kez abisinin gücünü değil, kendi iradesini temsil ediyor. Yanacağını bilmesine rağmen senin için o yangının içine girdi, Farah.”
Bir şeyi anlamamı ister gibi yumuşak bir sesle konuşup gözlerimin içine baktı. “Bu onun için korkularına karşı başlattığı bir devrimdi ve sen de…” Elini omzumda hafifçe gezdirerek gülümsedi. “Onun devrim gülüsün.”
“Ben kendimi daha çok onu yakan bir volkan gibi görüyorum.” Müstehcen bir imayla dudakları kıvrılınca bir şey söylemesine izin vermeden koluna sertçe vurdum. “Gerçek anlamda onu yakan volkandan bahsediyorum, benim yüzümden sırtı yandı ya, ondan bahsediyordum.”
Hınzır bakışları bir süre boynumda gezindi, hemen sonra da önlüğün açıkta bıraktığı bacaklarıma baktı. Gülmemeye çalışarak dudaklarını birbirine bastırdığında gözlerindeki ima sinirlerimi bozuyordu. “Anlaşılan yaktığın tek şey onun sırtı değilmiş.”
Neyden bahsettiğini anlamadığım için başımı eğerek boynuma bakmaya çalıştım. Gördüğüm morluklar ve diş izleriyle kaskatı kesilmiştim. Aceleyle bacaklarıma baktım, teknedeyken Gurur’un sıktığı bacaklarımdaki parmak izleri hâlâ gitmemişti. Üzerimdeki hastane önlüğü kalçalarımın bir karış altına gelecek kısalıktaydı. Bu yüzden baldırlarımın iç tarafındaki parmak ve diş izleri görünüyordu.
Olamaz!
Dışarıya bu hâlde mi çıkmıştım? Annem ve Aksa da tüm bu izleri görmüş olmalıydı. Aklım hep yangın ve kuzenlerimde olduğu için öncesinde tekne gezisinde yaşananları unutmuştum. Yanaklarım ısınmaya başladığında Ali pis pis sırıttı. “Doğum gününde Gurur’la ikinizin ortada kaybolması sır değildi.” Hınzır gözlerle boynumdaki izleri gösterdi. “Anlaşılan iyi vakit geçirmişsiniz.”
“Saçmalama be!” Ondan kurtulmak için adımlarımı hızlandırıp saçlarımı önüme çekerek boynumdaki izleri saklamaya çalıştım. “Bunlar yangında oldu.”
Ali gülerek bana yetişti. “Bir yangın başlattığınıza artık inanıyorum.”
“İnanıp inanmaman umurumda değil, alevler yüzünden bu hâle geldim.”
“O alevler boynunu ve bacaklarını mı ısırdı?”
“Gurur’a söyleyeceğim, Nisan’ı birkaç yıllığına yurt dışına göndersin!”
“Alevler yüzünden bu hâle geldin, aksini söyleyeni kurşuna dizerim!”
“Şöyle yola gel.”
“Bu Gurur’un repliği değil mi?”
“Onun olan her şey benimdir, o bile.”
Az önce çıktığı kapının önüne durduğumuzda Ali kolumu tutarak beni durdurdu. Bakışları şimdi daha ciddi ve endişeliydi. “Az önce kendine geldi, son yaşadıkları onun için gerçekten çok ağırdı, Farah. Hep kaçtığı bir ateşin içine koşmak onun için hem sarsıcı hem de trajikti.” Bir konuda ricacı olarak gözlerimin içine baktı. “Ona kendini daha da kötü hissettirme, sırtını görürsen korkma veya yüzünü buruşturma.” Bunu asla yapmazdım.
Gurur’dan korktuğum anlar oluyordu ama sırtındaki izlerden değil, öfkesinden ve kriz anlarından. Sırtında taşıdığı o izler beni korkutmuyordu, tam aksine canımı yakıyordu. Tiksinme ifadesine gelirsek… Bu asla ama asla yapmayacağım bir şeydi. Gurur daha önce bana geçmişini anlatmıştı. Anladığım kadarıyla hep o tiksinti dolu bakışlara maruz kalmıştı.
Bu konuda daha önce iki kez beni uyarmıştı. Üçüncü kez yüzümü buruşturarak ona bakarsam beni hayatından çıkaracağını söylerken çok ciddiydi. Herkeste gördüğü bir yüz ifadesini bende görmek istemiyordu. Görmeyecekti de. O ne yaparsa yapsın yüzümü buruşturarak ona bakacağım bir an hiç gelmeyecekti. Ondan tiksinmiyor veya iğrenmiyordum.
Belki uyumuştur diye yavaşça odasının kapısını araladığımda ilk gördüğüm şey yatağın üzerine atılan kanlı sargı bezleriydi. Doktorun izni olmadan Gurur’un onları çıkardığını anladım. Gurur yatakta olmadığı için başımı küçük bir açıyla çevirince onu gördüm. Odanın ortasında duruyordu ve üzerinde pantolon dışında hiçbir şey yoktu.
Sırtına bakmak için başını çevirmişti ama bir ayna yardımı olmadan benim gördüklerimi göremezdi. Elimi dudaklarıma bastırdığımda hıçkırmamak için kendimi zor tutuyordum. Eski izler hâlâ orada duruyordu. Çocukluğunun hazin öyküsünü anlatan yara izleri, abisinin sırtında bıraktığı sigara izleri ve kızgın demirin bıraktığı yanıklar…
Hepsini daha önce görmüştüm. Tüm o izlere tek tek dokunup parmaklarımın altında kabaran deriyi hissetmiştim. Fakat şimdi tüm o izlere yenisi eklenmişti ve bunun sorumlusu bendim. Gurur’un sırtı yanmıştı ama bu sefer onu yakan abisi değildi. Benim yüzümden bu hâle gelmişti.
Kürek kemiklerinin üstündeki yanıklar hiç kapanmayacak izlerin başlangıcıydı. Sırtındaki deri öyle bir yanmış ki Şeref’in açtığı izleri bile silecek kadar derindi. Yanan derinin altındaki pembe dokuyu görebiliyordum. İki kürek kemiğini tamamen kaplayan büyük bir yaraydı bu. Gurur sırtını görmek için kıpırdadıkça yarası gerilip kanıyordu.
Şeref bile onun sırtında bu kadar büyük bir yara açamamıştı. Tüm bunların sebebi olduğumu bilmek beni kahrediyordu. Sırtına sürdükleri kremler sadece ağrısını hafifletirdi ama o izleri oradan silemezdi. Abisinin bıraktığı izler bile benim yüzümden aldığı yaranın yanında bir hiçti. Gözlerimden birbiri ardına yaşlar akarken dudaklarımdan çıkan hıçkırıkla beni fark etti.
Aceleyle bana doğru döndü, artık daha fazla sırtından utanıyor olmalı ki görmemi istememişti. Islak gözlerime bakınca her şeyi gördüğümü anladı. Yüzünde anlam veremediğim bir ifade belirdiğinde belki de ilk kez gözlerime bakamadı. Gurur kolay kolay hiçbir şeyden utanmazdı, utandığı tek şey sırtıydı.
Bakışları koltuğun üzerinde duran gömleğine kayınca canım öyle bir yandı ki bir an bu acının beni öldüreceğini düşündüm. Daha önce bana sırtını gösterdiği için yanımda üzerini çıkarmayı artık sorun etmiyordu. Fakat bu yeni yaranın beni korkutacağını ya da ondan uzaklaştıracağını düşünüyor olmalı ki yine kendini gizleme çabasına girmişti.
“O yaraları da seveceğim.” Titreyen bir sesle konuşurken arkamdaki kapıyı yavaşça kapattım ama hâlâ kapının önünde duruyordum. Ona yaklaşmaya cesaretim yoktu ama bu korktuğumdan değil, suçluluktandı. Gözlerinin içine baktığımda kirpiklerimin arasından birkaç damla yaş daha süzülmüştü. “Seni sevdiğim gibi sendeki her yarayı ve izi de seveceğim.” Tüm bedeni hareketsiz kaldığında nefes alışları bir anda hızlanmaya başlamıştı.
“Kendini benden saklama.” Dudaklarım titrediğinde bir kez daha hıçkırarak başımı iki yana salladım. “Korkunç değilsin, sen her şeyinle çok güzel bir adamsın, Gurur.” Ona güzel dediğim için kaşları çatılır gibi olunca gülmek istedim ama ağlayan gözlerim buna izin vermedi.
Gözyaşlarım sırtındaki yaradan daha çok canını yakıyor olmalı ki iç çekerek bana doğru bir adım attı. “Ağlamazsan olmaz mı?”
Yeşil gözlerinde sitemli bir ifade belirdi, bu hâldeyken bile tek düşündüğü bendim. Bir konuda yanılmışım, mahkemede onu suçlarken onun da kendini her konuda geri plana attığını, önceliği hep bana verdiğini hiç fark etmemiştim.
Sırtının arkasında onu kıvrandıran büyük bir yara yokmuş gibi beni biraz neşelendirmek için muzırca konuştu. “Ağlamazsan sana şeker alırım.” Geçmişe dem vurarak alaycı bir ifadeyle tek kaşını yukarı kaldırdı. “Sen seversin şekerleri.”
“Yalancı.” Burnumu çekerek bu sefer sesli bir şekilde ağlamaya başladım. “Hep alırım diyorsun ama hiç şeker aldığını görmedim.”
Kafası karışmış bir şekilde bana bakarken gözlerini hafifçe kıstı. “Sana şeker almadığım için mi ağlıyorsun?” Bunu sorma şekli bile komik ve fazla tuhaftı.
Onun karşısında küçük bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlarken bir kez daha burnumu çektim. “Hayır, şeker için ağlamıyorum.”
“O zaman niçin ağlıyorsun?”
“Canım yanıyor.”
Adım atmayı bıraktığında tüm bedeni taş kesilmişti. Gözleri sabırsız bir şekilde üzerimde gezinirken baştan ayağa beni kontrol ediyordu. “Yaralandın mı?”
“Hayır.”
“Bir yerin mi ağrıyor?”
“Hayır.”
“Canının yandığını söyledin.”
“Senin canın yandığı için benimki yanıyor.”
Odanın içi bir anda sessizleştiğinde yüzündeki endişe dağıldı. Yüz ifadesi gevşediğinde gözlerinin içi parlamıştı. Tüm bu gözyaşların onun içi olduğunu anlayınca dudakları yavaşça kıvrıldı.
“Az önce beni sevdiğini söylerken ciddi miydin?”
Konumuz gerçekten bu muydu?
Daha fazla dayanamayıp ona doğru koştum ve boynuna atlayıp Gurur’a sımsıkı sarıldım. Bunu yaptığım an nefes almayı bırakmıştı. Bugünün geleceğini hiç hayal etmemiş olmalı ki sarsılmıştı. Kolları iki yanında öylece dururken donmuş gibi hiç kıpırdayamıyordu. Yıllar sonra ilk kez ona sarılıyordum ve bu sefer bunu benden isteyen o değildi.
Daha önce ona hiç sarılmamıştım çünkü kalbim ona kırgın ve dargındı. Onunla birlikteyken bile bir yanım ona küskün olduğu için aramıza hep biraz mesafe koyuyordum. Boynuna dolanmayan kollarım aslında ikimizin arasındaki mesafeyi gösteriyordu. Bunu bildiği için sürekli ona sarılmamı istemişti.
Gurur geri döndüğünden beri gerçekten çok değişmişti ve beni geri kazanmak için çaba gösteriyordu. Bu konuda elinden gelenin fazlasını yaptığını artık biliyordum. Hepsi şöyle dursun, Gurur benim için bir yangının içine dalmıştı. Ateşten bu kadar çok korkarken beni kurtarmak için korkularının üzerine gitmişti. O ev onun için bir cehennemdi ve o, peşimden bir cehennemin içine girmişti. Tıpkı bir zamanlar söylediği gibi… Kalbim artık Gurur’la barışmıştı, ikinci bir şansı hak ediyordu.
“Farah…” diyen sesi şaşkın ve hafif şoke olmuş gibiydi. “Sen bana sarılıyor musun?”
“Sana değil.” Yüzümü boynuna gömüp ona sımsıkı sarılıp homurdandım. “Sevgilime sarılıyorum ben.” Bu sözlerle bize ikinci bir şans verdiğimi anladığı için sertçe yutkundu. Göğüs kafesi yükseldiğinde boğazındaki düğüm çözülmeye başlamış gibi birkaç kez daha yutkunmuştu.
Nihayet şoku üzerinden atınca yanında duran kolları havalandı ve belime dolanıp beni göğsüne hapsetti. Kalbinin hızını ve bedenindeki heyecanı hissedebiliyordum. Başını omzuna doğru eğip saçlarımın kokusunu ciğerlerine çekti. “Farah…” diyen boğuk sesi içimi titretiyordu. “Bana sarılacağını bilseydim yemin ederim ki daha önce o ateşin içine atlardım!”
“Anlamadım?”
“İşe yarayacağını bilseydim evi kendim yakar, gözüm kapalı içine atlardım.”
“Bunu duymamış gibi yapacağım!”
“Bana daha sıkı sarılır mısın?”
“Hayır.”
“Sırtım çok ağrıyor.”
“Tamam!” Ona daha sıkı sarıldığımda keyifli gülüşünü duydum.
“Şöyle yola gel.” Beni delirtiyordu.
Gurur uzun süre beni kollarının arasında tuttu. Yıllar sonra ona sarılmışken hemen ondan ayrılmama izin vermemişti. Burnunu saçlarımın arasına gömüp kokumu solurken artık her anlamda onu kabul ettiğimi ve bu aşka tüm kalbimle teslim olduğumu biliyordu. Bir süre sonra yavaşça kollarının arasından çıkıp bir adım geriye çekildiğimde bu hoşuna gitmemişti.
Kaşlarını hafifçe çatmasından biraz daha bana sarılmak istediğini anladım ama bu bekleyebilirdi. “Yatağına geçip dinlenmen lazım.” Çıkardığı kanlı bandajları gösterip uyarı dolu bakışlarımı ona diktim. “Yaralarının enfeksiyon kapmaması için doktorlarını dinlemelisin.”
“Neden doktorum olup beni iyileştirmiyorsun?” Küçük bir çocuk gibi huysuzluk yaparak inatçı bir tutumla çenesini kaldırdı. “Her an gidecekmişsin gibi duruyorsun ama yaralıyım ve benimle ilgilenmelisin.”
“Pek de nazlıymış el oğlu.” Homurdanarak yatağı işaret ettim. “Sırtüstü uzan.”
Yeşil irislerinde beni utandıran bir parıltı geçtiğinde dudaklarında çarpık bir gülüş meydana geldi. “Sen de yanıma uzanırsan olur tabii.”
“Gurur kuzenlerimi bulmalıyım.”
İskender ve Zaza’ya olanları hatırlayınca tüm keyfi kaçtığı için gardıroba doğru yürüdü. “Yine tek başına gitmene izin vermeyeceğim, birlikte onları buluruz.”
Gömleğini almak için bana arkasını dönünce sırtının iç yakan hâliyle hemen önüne geçip onu durdurdum. “Sen burada kalıyorsun.” Beni tek başına göndermek istemediği için sinirlenerek kaşlarını çatmıştı ki elini tuttum. “Lütfen…” Bu hâldeyken benimle gelmesi yaralarının daha geç iyileşmesine neden olurdu.
“Özür dilerim.” Bir anda ondan özür dilediğimde bundan hoşlanmadığı için yüzündeki kan çekildi. Bir şey söylemesine izin vermeyip kuruyan dudaklarımı araladım. “Sorumsuzca davranıp seni de peşimden bir yangının içine çektim.” Alevlerin içine girmesinin hiç kolay olmadığına emindim, bunun onun için zorluğunu hayal bile edemiyordum.
Onu mecbur bıraktığım şeyin acısıyla gözlerim bir kez daha dolmuştu. İki elimle elini sıkıca tutup nemli bakışlarımı onun yeşillerine kenetledim. “Çok özür dilerim ve teşekkür ederim, hayatımı kurtardın.” Bu tür konularda ondan özür dilememden veya teşekkür etmemden nefret ediyordu. Sanki tüm bunlar yapması gereken şeylermiş gibi ona minnet duymamdan hoşlanmıyordu. Sertleşen yüz ifadesinden bunu anlayabiliyordum.
“Farah ben orada sana değil, kendime bir iyilik yaptım.” Çenemi hafifçe tutup başımı kaldırdığında ıslak gözlerimi görünce kederle iç çekti. “Sen benim her şeyimsin, sana bir şey olursa geriye hiçbir şeyim kalmaz.” Gözlerimden akan bir damla yaşı parmak uçlarıyla nazikçe silip belli belirsiz tebessüm ettim. “Seni kurtararak kendime bir iyilik yapıyordum, bunun için hâlâ bana teşekkür edecek misin?”
“Evet.”
Baş ve işaret parmağını birleştirip burnumun ucuna küçük bir fiske vurdu. “Aptal.”
Elini tutarak onu yatağa çektiğimde koluna biraz sert asılmış olmalıyım ki yüzü acıyla kasılınca hemen durdum. “Bir yerin mi ağrıyor?”
“Hayır.” Bana yalan söyleyerek içimi rahatlatmaya çalıştı, bedenindeki acıyı benden saklıyordu. “O sikik sütun yüzünden omuzlarımda biraz sızı var, hepsi bu.” Gurur küçük bir sızı için kaskatı kesilmezdi. Omuzlarında düşündüğümden daha şiddetli bir ağrı olmalıydı.
Hemşire içeri girip başka bir hastayı kendi hastasının odasında bulunca bunu hoş karşılamadı. Üstelik Gurur onu hiç dinlemeyip daha şimdiden yataktan çıkmıştı ve daha da kötüsü sırtındaki sargıları çıkarmıştı. Hemşire ikimizi de azarlayıp Gurur’un sırtüstü uzanmasını sağlamıştı. Kadın işini yaptığı için Gurur ona fazla zorluk çıkarmadan ondan istenilen şeyi yapmıştı.
Başımı belaya sokmayacağıma ve odama dönüp uslu uslu dinleneceğime dair ona söz vermeden beni bırakmamıştı. Tutamayacağım bir sözü verip odasından çıktım. İskender ve Zaza’ya ne olduğunu bilmeden burada duramazdım. Polat ve Erkan’la asansöre bindiğimizde, “Dışarıdaki adamlarımızı arayın, araçları hazırlasınlar,” dedim. “Harper’ı görmeye gideceğiz.”
***
“O kadını bir elime geçirirsem ona yapacağım şeyi iyi biliyorum!” Evine gittiğimde Harper’ı orada bulamamıştım, İspanya’ya gitmişti. Kuzenlerim burada mı yoksa onları da yanında götürdü mü, henüz bilmiyordum.
Telefonum çalınca yine annemin aradığını görüp sessize aldım. Aksa’yla birlikte hastaneden gizlice çıkmam hiç hoşuna gitmemişti. Hastaneden kaçarken annemi atlatmıştım ama Aksa’ya yakalanmıştım. Bir türlü ondan kurtulamayınca mecburen benimle gelmesine izin vermiştim. Yol üstünde bir butiğe uğrayıp yakası kapalı bir bluz, rahat bir pantolon ve spor ayakkabı almıştım. Bedenimdeki izleri gizlemenin tek yolu buydu.
Kabinde üzerimi değiştirdikten sonra Harper’ın evine gitmiştim. Babasının ölümünden sonra tüm işler ona kaldığı için İspanya’ya gidip önce oradaki düzeni korumaya çalışacaktı.
Babam öldüğünde ilk yaptığım şey memlekete gidip aşiret ağalarının nabzını düşürmek olmuştu, Harper’ın da kendi ülkesinde yapması gereken çok şey vardı. Bu kadarını anlayabiliyordum ama kuzenlerim onun elindeyken ortada kaybolması için çok yanlış bir zamandı. Eğer Zaza ve İskender’e bir şey yaparsa yemin ederim ki Harper’ın liderlik masasına oturmasına asla izin vermezdim. O masaya oturması için önce yaşaması gerekiyordu. Kuzenlerimi öldürürse o da ölürdü.
Barbaros masanın üzerinde duran fotoğraflara bakarken burnundan soluyordu. Bir türlü Zaza’nın yerini bulamamak onu çıldırtıyordu. Kaçırılma anına ait kamera görüntülerini bulmuştuk. Elde ettiğimiz görüntülerin fotoğraflarını çıkarmıştık.
Aksa’nın bilgisayarında hem olay anına ait görüntüleri izliyorduk hem de fotoğraflara bakıyorduk. Küçük bir ipucu bulmak için aynı görüntüleri defalarca izlemiştik. Barbaros masanın yanında ayakta dururken uzanıp masanın üstündeki fotoğraflardan birini aldı. O fotoğrafta, Zaza zorla bir arabaya bindirilmeden önceki son görüntüsü vardı.
Barbaros’un çenesi kasıldığında kaşlarını çatıp olanlara akıl sır erdiremedi. “Onlara hiç direnmemiş, Zahide’yi ele geçirmek bu kadar kolay değildi!” Yıllardır Zaza’yla savaş hâlinde olduğu için o istemediğinde kimsenin ona yaklaşamayacağını iyi biliyordu.
“İskender için teslim oldu.” Asaf yüzünü ovuşturarak eski bir benzincide bulduğumuz kamera kaydını gösterdi. “Kuzeni tehdit altındaydı, onun için silahını bıraktı.”
Görüntüleri baştan sona defalarca izlediğim için bu kadarını hepimiz biliyorduk. Zaza ve İskender yakıt almak için bir benzinliğe uğramış, Zaza içeri girmiş ama İskender arabada kalmıştı. Videonun ikinci dakikasında birçok siyah araba benzinliğe yanaşıp İskender’i hazırlıksız yakalıyordu. İskender uyuşuk ve tembel bir adam olabilirdi ama onlara öylece teslim olmamıştı.
İzlediğim kamera kaydında o adamlara karşı koyduğunu hatta üç kişiyi yaraladığını görmüştüm. Ne yazık ki yirmi kişiye karşı tek başına hiç şansı yoktu. Onu bayıltıp zorla bir arabaya bindirdiklerinde kısa süre sonra Zaza dışarı çıkıyordu. Adamlar ona yaklaşıp bir şeyler söylüyordu ve Zaza hiç direnmeden onların arabasına biniyordu. Onu İskender’in hayatıyla tehdit etmişlerdi, kuzeninin arabada olduğunu ve karşı koyarsa onu öldüreceklerini biliyordu.
Şu ana kadar kaç mekâna baskın yapmıştık, şüphelendiğimiz her yere adamlarımızı göndermiştik ama onları hiçbir yerde bulamıyorduk. Nihat araçların plakasını gösterip şakaklarını sertçe ovuşturdu. “Plakayı araştırdınız mı?”
“Evet.” Aksa kamera kaydını durdurup sıkıntıyla başını salladı. “Hepsi sahte plaka kullanmış, kimseye ait değil.”
Kılıç yerinden kalkıp bilgisayarın ekranına yaklaştı. “O civarda başka kamera var mıydı?”
“Üç farklı açı var ama ikisi kör nokta ve üçüncü kameranın görüntüleri bunlar işte.” Bir ipucu elde etmek için aynı görüntüleri başa sarıp izlediği için Aksa’nın gözlerinde yorgunluk akıyordu. “Benzinciden çıktıktan sonra araçların izini kısa sürede kaybettim. O güzergâhta başka kamera yok.”
“Benzincide çalışan insanları da soruşturdum.” Esvet stres içinde bir ileri bir geri yürürken yanaklarını havayla doldurdu. “Hiçbirinden işe yarar bir şey çıkmadı.”
“Onları alan adamların kimliğini tespit ettiniz mi?” Asaf bunu sağkoluna sorduğunda Menderes başını hafifçe salladı.
“Hepsi susturulmuş, peşlerine düştüğümüzde bulduğumuz tek şey onların cesetleriydi.”
“Harper izlerini iyi gizliyor.” Asaf bunu söylerken onu takdir etme ve küfretme arasında bir yerdeydi. “O kadının İspanya’da nerede olduğunu bulmalıyız.”
“Adamlarıma gereken talimatı çoktan verdim. Hepsi şu anda İspanya’ya doğru yola çıktı.” Barbaros masanın üzerindeki kadehi alıp içindeki tüm içkiyi tek bir dikişte bitirdi. “O kadını bulduğumda beynini dağıtacağım!”
“Abi.” Barbaros’un sağkolu Demir koşarak içeri girdiğinde nefes nefese kalmıştı. “Bir gelişme var.”
Hepimiz ayağa kalktığımızda Barbaros’un omuzları dikleşti. “İki gündür bana verdiğin haberlerin hiçbiri iyi değil piç! Eğer bu sefer de canımı sıkacak bir şey söylersen…” Belindeki silahı çıkarıp Demir’e doğrulttu. “Seni Allah’ına kavuştururum!”
Demir silahı görünce korkuyla yutkunarak iki adım geriledi. “Bu haber yengeyle ilgili.”
“O nereden senin yengen oluyor lan!”
“Değil mi?”
“Değil.” Barbaros boğazını temizleyerek öksürdü ve ekledi. “Henüz değil.”
Henüz derken? Zaza’nın bundan haberi var mıydı?
Bu adamlar sağkollarından çok çekiyor olmalı ki Barbaros’un Demir’e attığı bakışlar ölümcüldü. Silahını yeniden beline takarak, “Ne buldun?” diye sordu.
Hepimiz iyi bir haber duyma umuduyla Demir’e baktığımızda elindeki belgelerle birlikte masaya yaklaştı. “Harper’ın susturduğu o adamlardan birinin telefonunu cesedinin beş kilometre yakınında bulduk.” Telefon dokümanlarını çıkardığı listeyi masaya bıraktı.
“Ölmeden önce aradığı numaralar bunlar.” Sarı fosforlu kalemle işaretlediği isimlerin olduğu kâğıdı da masaya bıraktı. Listenin en başındaki numarayı kırmızıyla işaretlenmişti. “Bir saat içinde bu numarayı tam dört kez aramış. Ona bu işi veren kişi bu olmalı ki ona ulaşmaya çalışmış.”
“Bu numaraların kime ait olduğunu tespit ettiniz mi?” diye sorduğumda Demir başını sallayarak isimlerin olduğu listeyi bana uzattı.
“Hepsi burada.”
Barbaros ve Asaf yanıma gelip listedeki isimlere göz atarken Barbaros, “Dört kez aradığı o herif kimmiş?” diye sordu sabırsızca.
“Boris Lopez.” Demir çoktan onun yerini bulmuş olmalı ki sırıttı. “Adamlarımızdan iki kişiyi onun peşine taktım. Gizlice onu takip ediyorlar, az önce aradılar. Boris bir ilaç deposunda şu anda.”
“Gidelim!” Asaf’la aynı anda konuştuğumuzda Barbaros belindeki silahın şarjörünü kontrol etti. Gideceğimiz yerde bizi iyi ağırlamayacaklarını tahmin etmek zor değildi.
Hepimiz kapıya doğru yürüdüğümüzde Aksa peşimize takılınca Asaf kaşlarını çatarak onun karşısına dikildi. “Sen gelmiyorsun.”
“Neden?” Aksa hiçbir koşulda evde kalmayacağını gösterircesine kararlı bir şekilde başını kaldırdı. Asaf’ı görmek için başını bir hayli kaldırmak zorunda kalmıştı. “Onlar benim kuzenim, burada durup bekleyemem.”
“Henüz yaran iyileşmedi, üstelik bedenindeki platinler hareketlerini kısıtlıyor.” Buz gibi bir sesle konuşarak inatçı karısını daha sağduyulu olmaya zorladı. “Orada bizi neyin beklediğini bilmiyoruz, seni riske atamam.”
“Sana yük olmam, kendimi koruyabilirim.” Aksa’nın bu savunması karşısında hepimiz alaycı gözlerle ona baktığımızda sinirlendi. “Dövüş yeteneklerim size kıyasla daha zayıf diye bu beni işe yaramaz biri yapmaz.”
“Keşke sadece zayıf olsa.” Asaf burun bükerken ona ne kadar çok kızdırdığının hiç farkında değildi. “Bu konuda hiç yeteneğin yok, bedenin de buna elverişli değil.”
“Ama iyi silah kullanırım.”
“Aksa on mermi sıksan sadece biri hedefi buluyor, o da tesadüfen.” Bizimkisi dişlerini sıkarak tam yeni bir savunma yapacaktı ki Asaf ona olan bakışlarını yumuşatarak, “Söyleyeceğin hiçbir şey fikrimi değiştirmez,” dedi kısık bir sesle. “Karımı tehlikeye atmayacağım.” Ona yaklaşıp Aksa’nın üzerine eğilerek yüzünü ellerinin arasına aldı. “Kuzenlerin için endişelendiğini biliyorum, onları bulacağız ama sen bizimle gelemezsin.”
Aksa daha fazla bizi yavaşlatmak istemediği için gönülsüz bir şekilde başını salladı. “Dikkatli ol.” Korku dolu gözlerle Asaf’a bakarken onun için endişelendiğini saklamıyordu. “Gittiğin şekilde eve geri dönmezsen o dev anasını kırarım.”
Asaf bıyık altından gülerek başını hafifçe salladı. “Vazoma bir şey olursa hayatının kalanını bir hizmetçi olarak geçirirsin.”
“Bana geri dönmezsen onu gerçekten kırarım.”
“Döneceğim.” Asaf ellerini onun yüzünden çektiğinde dudaklarında küçük bir gülümseme vardı. “Ama vazo kırılmasın diye değil, sen kırılma diye.” Karısına göz kırparak kapıya doğru yürüdüğünde Aksa tebessüm etmişti.
Hiç vakit kaybetmeden dışarı çıkıp üç farklı konvoy şeklinde yola çıktık ama gittiğimiz yer aynıydı. Şoförüm arabayı kullanırken silah çantamdan çıkardığım fırlatma bıçaklarını özel bir kemerle ayak bileğime tutturdum. Silahımın şarjörünü kontrol edip onu da belime takmıştım. Yedek şarjörleri de sırtımın arkasına, pantolonumun kemerine sıkıştırmıştım. Oraya hazırlıksız gitmek aptallık olurdu.
Telefonumu çıkarıp Ali’yi aradım. Daha ilk çalışta telefonu açıp, “Karun ve Bige her an olaya uyanabilir,” dedi hızlıca. “Tüm gün hastaneye gelip durdular ve her gelişlerinde Gurur uyuyordu. Eğer uyku ilaçlarını kesmezsem onu benim uyuttuğumu anlayacaklar!”
“Ali lütfen sakin ol.” Gurur’un arkasından iş çevirmekten nefret ettiğini biliyordum, özellikle de Gurur henüz onu affetmemişken. Fakat onun iyiliği için bunu yapmalıydı. Gurur eğer uyanırsa kuzenlerimin peşine düştüğümü öğrenip hemen o hastaneden çıkardı.
Sırtı korkunç bir durumdaydı, yaraları iyileşmeden bir çatışmanın içine giremezdi. Onu orada tutmanın tek yolu uyutmaktan geçiyordu. “Karun ve Bige’yi bir şekilde oyala, buradaki işim bitene kadar Gurur uyanmamalı.”
“Farah, beni çok zor bir durumda bırakıyorsun. Gurur bu yaptığımı öğrenirse bu sefer beni kesin öldürür!”
“Seninle bir anlaşmamız var, Ali Akdağ.” Bunu sadece benim için yapmıyordu. “Sen Gurur’u hastanede tutacaksın, karşılığında ben de ikinizi barıştıracağım.”
“Ona uyku ilacı verdiğimi öğrenirse benimle barışacağı varsa da barışmaz. Gurur kendine geldiğinde bu kadar uzun süre uyumasının nedenini anlayacaktır.”
“Sağ salim geri döndüğüm sürece ne işler çevirdiğimizi anlasa bile onu sakinleştirebilirim.”
“Sana bir şey olursa yanında olamadığı için gözünü bile kırpmadan beni öldürür! Her ne planlıyorsan önceliğin hayatın olsun, bu konuda bana söz vermeni istiyorum.”
“Ali…”
“Ölürsen Gurur da beni öldürür, hayatım sana bağlıyken ölemezsin!” dediğinde bu durumda bile beni güldürmüştü.
“Ölmeyeceğim, sen lütfen yarın sabaha kadar onu uyut.” Telefonu kapatıp koltuğa yaslanarak gözlerimi yumdum. Benim de biraz uykuya ihtiyacım vardı. O yangının üzerimde bıraktığı hasar henüz tam olarak geçmemişti ama şimdi uyuyamazdım. “İskender…” diye mırıldandığımda içim öyle bir acıdı ki yanımda olmadığı için o serseriyi boğabilirdim. “Seninle bir çay sözümüz vardı, amcam oğlu.”
“Uçurtma da uçuracaktık, amcam kızı,” diyen sesi zihnimde canlanınca gözlerimin ardı sızlamıştı. O kadar çok zamanımız varken birlikte bir çay içip uçurtma uçurmayı neden hep ertelemiştik ki... Eğer İskender’e bir şey olursa bu hep içimde bir ukde olarak kalacaktı.
İlaç fabrikasına gelince biz arabalarda kaldık ama adamlarımız aşağıya inmişti. Fabrikanın etrafını sardılar, tetikçilerimiz yerlerini aldı ve bizden gelen emirle saldırıya geçtiler. Bizim için yolu temizlemek için Menderes, Demir ve Kılıç, yani sağkollarımız en iyi adamlarıyla fabrikaya baskın yaptı. Fabrikanın etrafındaki adamları indirip içeri girdiklerinde kurşun sesleri hiç kesilmedi.
Onlardan haber gelmeden zırhlı araçlarımızdan inemezdik ama Barbaros daha fazla dayanamadı. Bir an önce Zahide’yi görmek istediği için adamlarımız içerideki güvenliği sağlamadan arabasından inmişti. Depoya doğru koştuğunu görünce, “Barbaros dur!” diye bağırıp onun peşinden ben de arabadan indim.
Bu sabırsız herifi korumak için silahımı çıkarıp onun arkasından koştuğumda Asaf’ın, “Farah!” diyen kızgın sesini duydum. “Ne halt ediyorsunuz!” Asaf da beni korumak için arabadan inmişti. Plana sadık kalmak konusunda pek iyi olduğumuz söylenemezdi.
Daha kapıya ulaşmadan silah sesleri artmıştı. Başımı eğerek ateş hattında ilerleyip içeri girdim. Bunu yaparken mermilerin hedefi olmamak için koşuyordum. Aceleyle kendimi bir duvarın arkasına attığımda Barbaros’un bir adamı vurarak merdiven boşluğuna saklandığını gördüm. Asaf ise ikimize küfrederek tam zamanında bir kolonun arkasına sığınmıştı ama bunu yaparken az kalsın vuruluyordu.
Kulağımızdaki kulaklıklar birbiriyle bağlantılı olduğu için Asaf’ın, “Sorumsuzluğu bırakın!” diyen kızgın sesini duydum. “Karıma eve döneceğime söz verdim, sizi kurtarmaya çalışırken ölmeyeceğim!”
Asaf ateş etmek için kafasını kolunun arkasından çıkardığı an karşıdaki duvarın arkasına saklanan adam onu vurmaya kalkıştı. Tam zamanında ateş ederek silahı tutan elinin bileğini kan içinde bıraktım. Ben gerekmedikçe öldürmezdim, bu yüzden ilk tercihim hep etkisiz hâle getirmek olurdu. Ancak Barbaros onu alnından vurarak Asaf’a kızdı.
“Sen sadece kendini korusan yeter!”
“Herkes önce kendini korusun, sonra diğerini,” dedikten sonra duvarın arkasından çıkıp gördüğüm bir adamı dizinden vurdum. Hemen sonra hızlıca yeniden duvarın arkasına saklandım.
Kurşun sesleri o kadar yoğundu ki kulaklarımı kanatabilirdi. Tüm bu yaygaranın içinde bir de Asaf’ın sinirli sesini kulaklıktan işitiyordum. “Farah şu piçleri yaralama, mümkünse öldür!”
“Leonard’ı öldürdüğün gibi onları da öldürebilirsin,” diyen kişi Barbaros’tu.
“Kapatın çenenizi, bu tartışmaya açık bir konu değil.” İkisini azarlayıp, “Kılıç,” dedim. “Beni duyuyor musun? Neredesiniz?”
Bir dakika içinde Kılıç’ın sesini duydum. “Tozlular üst katı aldı kuzen, biz burayı temizlemeye çalışıyoruz.”
“Giriş katı Kahharlarda, yani Demir ve emrindeki adamlarda.” Bu Esvet’ti.
“Bodrum katı da Bolatlılarda, Menderes ekibiyle orada olmalı,” diyen Nihat’ın sesini de duydum.
“Giriş katı Demir’de mi?” Barbaros’un bir küfür savurduğunu duydum çünkü hazırlıksız bir şekilde içeri daldığımız için biz liderler burada ateş hattındaydık. Her yerden ateş ettikleri için saklandığımız yerden çıkamıyorduk. “Demir senin yapacağın işin amına koyayım! Nerede lan adamlarımız?”
“Abi biz giriş katın kuzeyindeyiz.” Demir’in söyledikleriyle kısık bir sesle inledim. Biz girişin güneyindeydik ve burada sadece üçümüz vardık.
“Güneyi kim koruyacak it!” Barbaros’un öfkeli sesini sadece kulaklıktan duymuyordum, bağırarak konuştuğu için buradaki herkes onu duyuyordu. “Bir işi de becersen dişimi kıracağım! Adamlarımız toplayıp buraya gel hemen!”
“Abi nasıl geleyim, burada sürüsüyle adam var, kurşunlar üzerimize yağıyor.”
“Oğlum bak beni deli etme! Farah ve Asaf’a karşı beni utandırıyorsun, bu kat sizdeyse işinizi düzgün yapın!”
“Bizsiz de biraz idare edebilirsiniz.”
“Lan üç kişi sürüsüyle adamın içinde kaldık diyorum!”
Kılıç’ın o küçümseyici gülüşünü duydum. “Giriş katını biz alalım demiştim.”
Menderes de sohbete dâhil oldu. “Demir, takviye gönderelim mi?”
“Siktirin gidin lan, hallediyoruz!” dedi Demir.
“Halledemiyorsun şerefsiz!” Barbaros onu bir eline geçirse paramparça ederdi. “Sana yetki veren kafamı sikeyim, senin neyine benim sağkolum olmak. Bir diğerlerininkine bak, bir de kendine!”
“Herkesin içinde fazla kırıcı oluyorsun abi.”
“Siktir git lan!”
“O zaman senin olduğun tarafa gelmiyorum, götünde bir kurşun daha patlasın.”
Hepimiz gülmeye başladığımızda Barbaros’un hiddetli sesi kulağımızda yankı bırakmıştı. “Bu piçin amına koyacağım!” Anlaşılan Ali’den daha beterleri de varmış. Neyse ki bu konuda Asaf ile ikimiz şanslıydık, Kılıç ve Menderes onlar gibi bizi çileden çıkarmıyordu.
Üç liderden aynı anda kurtulma şansını kaybetmemek için Salazarların adamları bizim bulunduğumuz yere yığılmıştı. Üzerimize kurşun yağmuru yağdırdıklarından ateş etmek için bile kafamızı dışarı çıkaramıyorduk. Bulunduğumuz yere aralıksız ateş ediyorlardı. “Zaza olsaydı şimdi hepsini kuş gibi indirirdi,” diye iç çektim.
“Birazdan onu bulduğumda bunun için de canına okuyacağım.” Barbaros homurdanır gibi konuştuğunda sesindeki özlem hissediliyordu. “Daha bana olan borcunu ödemedi. Bir hafta korumalığımı yapacaktı.”
“Polat emrindeki adamları alt kata gönder.” Kılıç’ın sesini duyduğumda rahat bir nefes aldım. “Farah’ı ateş hattından çıkarın.”
“Abi biraz daha dayan.” Bu Menderes’ti ve bunları Asaf’a söylüyordu. “Bizimkiler bulunduğun yere gelmek üzere.”
“Duydun mu, Demir?” Barbaros her fırsatta kendi adamına sataşmayı bırakmıyordu. “Bu duyduklarından sonra umarım kendinden utanıyorsundur.”
“Niye utanacakmışım? Ben de burada bir savaş veriyorum, sanki boş duruyorum.” Demir’in söyledikleriyle kulaklıktan aynı anda birçok kişinin gülme sesi gelince Barbaros yeniden hiddetlendi.
“Bu gerzeği kovacağım!” Demir’in Ali’yle tanışması gereken konular vardı.
Kılıç ve Menderes’in gönderdiği takviye birlikler, bir anda bizim bulunduğumuz yere dağıldı. Buldukları güvenli bölgelere saklanıp karşı saldırıda bulunduklarında nihayet rahat bir nefes alabilmiştik. Bir adam aniden arkamda belirince tek yapabildiğim ona dönmekti. Kolumu kaldırıp ateş edecek fırsatı bulamadım çünkü tetiğe basmasına ramak kalmıştı.
Fakat tam zamanında biri onu kafasından vurup beni kurtarmıştı. Başımı çevirip Asaf’la göz göze gelince belli belirsiz tebessüm ettim. “Teşekkürler ortak.”
“Çok orta bir yerde duruyoruz.” Asaf iri bedenini o kolonun arkasına sığdırmaya çalışırken kaşlarını çatarak kendini açık eden bir adamı vurdu. “Bodruma inelim, birini rehin tutacağın tek yer orasıdır.”
“Aşağıya iniyoruz.” Kısık bir sesle konuştum ama buradaki adamlarımız kulaklıktan bizi duyuyordu. “Birazdan çıkacağız, bizi koruyun.”
“Zaten başka bir iş yaptığınız yok ki.” Bu homurdanan ses Demir’e aitti. “Anca biz sizi koruyalım, bizi kim korusun?”
Kurşunların içinde kalmamıza rağmen Asaf’ın gülen sesini duydum. “Barbaros sen bu çocuğu çok aradın mı?”
“Dilinin hiç kemiği yok, sikeceğim bir gün piçin belasını,” diye söylendi Barbaros. “Bir de öyle yüzsüz, ne zaman kovsam ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi kapımda bitiyor!”
“Götünü kollamak için yanında olmalıyım abi.”
“Şu kelimeyi yanımda kullanıp siktirtme ecdadını! Biri şu salağı hattan alsın lan, sesini bile duymak istemiyorum!”
“Aranızda konuşmayı kesin, çıkıyoruz,” diyerek ikisinin kavgasına son verdim. “Menderes bodrumun kapısı hangi yönde?”
“Girişteki sağ koridorun merdiven altında, Farah Hanım.”
“Barbaros’un arkasında mı?” diye sordu Asaf şaşkınca.
“Daha götünün arkasında olandan haberi yok, bir de bana kızıyor.” Demir’in söyledikleriyle Asaf gür bir kahkaha kopardığında Barbaros çıldırdı.
“Mahsun o köpeği vurursan onun tüm yetkileri sana devrederim!”
“Ya ben önce Mahsun’u vurursam?” diye sordu Demir sakince. “Şu anda görüş menzilimde.”
“Bunu yaparsan ben sana ne yaparım?”
“Yapmamı istemiyorsan emrini geri çek abi.”
“Şu piçi hattan alın dedim size!”
“Birbirinize değil, karşı tarafa ateş edeceksiniz.” Sıkkın bir sesle konuşarak bu kavgaya son vermeye çalıştım. “Demir sen de lütfen iki dakika sus artık.”
Buradaki adamlarımızdan komut gelince Asaf ile aynı anda saklandığımız yerden çıkıp Barbaros’a doğru koştuk. Sadece adamlarımız değil, Barbaros’ta üst üste ateş ederek bizi korumuştu. Onun yanına sığınıp merdiven boşluğuna saklandığımızda şimdilik güvendeydik. Hemen ahşap kapıyı açıp bodrum kata indik. Burası sadece barut kokmuyordu, bir de insana nefes aldırmayan bir koku daha vardı.
Burası bir ilaç deposu olduğu için kimyasalların yaydığı koku çok boğucuydu. Merdiveni daha yeni inmiştik ki bir anda karşımıza çıkan yedi adamla hazırlıksız yakalanmıştık. Tam zamanında birinin eline tekme atarak silahını yere düşürmüştüm. Bir adam Asaf’ı vurmaya kalkıştı ama Barbaros yakın mesafeden ateş ederek onun boynunu kan içinde bıraktı.
Diğer adamların şarjöründeki mermiler bitmiş olmalı ki silahlarına davranmadılar. Bunun yerine bizim de ateş etmemize izin vermediler. Barbaros’un ikinci kez ateş etmesine müsaade etmeden bir adam onun karnına yumruğunu geçirmişti. Asaf’ın bir adamın burnunu kırdığını gördüm. Bir anda kendimizi fiziksel bir kavganın içinde bulmuştuk. Yüzüme doğru gelen yumruğu son anda tutup başımı geriye çekerek önümdeki adama kafa attım.
Sırtımın arkasına sert bir darbe alınca iki adım öne tökezledim ama dengemi koruyup tam zamanında arkamı döndüm. Karşımdaki adam elindeki sopayı ikinci kez kullanmadan suratının tam ortasına sert bir yumruk attım. Arkaya doğru gerileyince hızımı düşürmeden bu sefer çenesinin tam altına yumruğumu geçirdim. O sopayla bana vurmaya nasıl cüret ederdi!
Dişleri birbirine çarptığında, “Farah dikkat et!” diyen Barbaros’un sesiyle aceleyle arkamı döndüm. Yüzüme gelen bir bıçakla gözlerim irice açıldığında Barbaros son anda adamın bileğini yakaladı ve sertçe bükerek o bıçağı onun karnına geçirdi.
Barbaros o adamın icabına baktığı için hemen arkamı dönüp az önce yumruklarımla sersemlettiğim adama odaklandım. Ağzındaki kanı tükürüp başını kaldırdığı an karın boşluğuna attığım tekmeyle onu dizlerinin üzerine düşürdüm. Tam altın vuruşu yapacaktım ki bir kurşun gözlerimin önünde onun beynini dağıtınca yüzümü buruşturdum.
Homurdanarak arkadan Asaf’a saldırmak üzere olan adamı bacağından vurdum. “Etrafı kirletmeden de bu işi bitirebiliriz.” Asaf’ın az önce vurduğu o adamın beyni zemine dağılmıştı. “Ayrıca ben hallediyordum.”
Asaf ensesini yakaladığı adamın suratını sertçe duvara geçirirken güldü. “Çok oyalanıyorsun, hamlelerin sonuç odaklı olmalı.” Yüzünü kan içinde bıraktığı adamı yere fırlatarak onun da kafasına sıktı. Bana baktığında gözlerinde alaycı bir ifade vardı. “Bu iş böyle yapılır ortak.” Hep öldürme odaklı düşünüyorlardı ve bu hiç hoşuma gitmiyordu.
Önümüze çıkan bu adamlardan kurtulup koşarak depodaki paletlerin arasına daldık. Burada saklanacak daha çok alan vardı. Paletlerin üstü ilaç kolileriyle dolu olduğu için bizi iyi gizliyordu ama aynı şekilde rakiplerimizi de saklıyordu. Ciğerlerimdeki zedelenme henüz iyileşmediğinden kimyasal ilaçların yaydığı koku öksürüklerimi tetikliyordu.
Üstelik iki taraf da ateş ettikçe koliler patlıyor, içindeki katı ve sıvı tüm ilaçlar zemine saçılıyordu. Bu da kokunun daha çok yayılmasına neden oluyordu. Uzun bir kolinin arkasında saklanırken başımı kısa bir an dışarı çıkarıp etrafımı kontrol ettim. Kurşun sesi her yerde olduğu için tam olarak hangi yönden ateş edildiğini kestiremiyordum.
Daha da kötüsü yanlışlıkla bizim adamlarımızdan birini öldürmek istemiyordum. Sonuçta hepsi takım elbise giyiyordu, bu curcunada hangilerinin bizim adamlarımız olduğunu anlamak kolay değildi. Bana çalışan tüm adamları tanıyordum ama Barbaros ve Asaf’ın adamlarının yüzleri ezberimde değildi. Sadece bir kısmını tanıyordum.
Tüm bunları düşündüğüm için sadece dövmeli olanlara ateş ediyordum. Şükürler olsun ki Salazarlara çalışan adamların akrep dövmesi boyunlarındaydı, gömleğin yakasından bile dövmenin bir kısmı görünüyordu. Etrafımı kontrol edip başımı dışarı çıkardığım gibi bir adamı karnından vurdum. Tetiğe basmadan önce dövmesini görmüştüm.
Geriye çekildiğim an başka bir adam burada olduğumu görmeyip kolunun diğer tarafından kendini buraya attı. Saklanmak için sığındığı bu yer zaten alınmıştı. Benimle karşılaştığında aynı anda birbirimize silah doğrulttuk ama ben tetiğe daha hızlı bastım. Silahı tutan eline ateş ettikten sonra ikinci kurşunum sol elini bulmuştu. Artık istese de silah kullanamazdı.
Üçüncü kurşunu da bacağına sıkarak onu burada bırakıp başka bir paletin arkasına koştum. On dakika daha bir yandan saklanıp bir yandan da bulduğum her boşlukta ateş ederek karşıma çıkanları etkisiz hâle getirdim. Burada sadece Boris’in adamları vardı, üç bölge liderinin sayısız adamıyla mücadele edemezlerdi. Aradan geçen her saniyeyle silah sesleri biraz daha azaldı ve avantaj bize geçmeye başladı.
Asaf’ın adamlarının büyük bir bölümü buradaydı. Asaf onları ustaca koordine etmişti ve Barbaros ile ikimizin yardımlarıyla bodrum katını ele geçirmiştik. Artık burada Salazarların tek bir adamı bile kalmamıştı, hepsini etkisiz hâle getirmiştik. Saklandığımız yerden yavaş yavaş dışarı çıkmaya başladığımızda Asaf, Menderes’e merdiveni gösterdi.
“Orayı kollayın, aşağıya inen kimseyi sağ bırakmayın.” Menderes yanına kalabalık bir grup alıp merdiveni görebilecekleri yerlere saklandı. Biz burayı arayana kadar onlar da bodrum katının güvenliğini sağlamalıydı.
Dağılıp Zaza ve İskender’e ait küçük bir iz aradık ama daha önce burada tutulduklarını gösteren hiçbir şey yoktu. Belki de üst katlara bakmalıydık. “Burada bi’ sikim yok!” Barbaros yanındaki kolilere tekme atarak ellerini ensesinde birleştirdi ve başını yukarı kaldırıp derin derin nefesler aldı. “Neredesin, Zahide!”
“Boris’i yakaladık.” Esvet’in sesiyle hepimiz hemen kapıya doğru yürüdük. “Sen mafya lideri misin lan? Bu kadar çok adamın ne işi var burada?” Anlaşılan Esvet, Boris’le konuşuyordu. Boris’in etrafında bu kadar adam olmasını biz de beklemiyorduk ama bizim korumalarımızdan daha fazla değildi.
Bodrum kattan çıktığımızda bizimkiler üst kattan iniyordu. Kılıç ve Nihat, Boris’i kollarından sürükleyerek merdivenden indirdi. Boris omzundan yaralandığı için Kılıç onun kolunu çektikçe kısık bir sesle inliyordu. Ellili yaşların ortasında sıska bir adamdı. Saçının protez olduğuna emindim ve bu adamın bir gözü olmadığı için göz bandı takıyordu.
Kılıç onu aşağıya indirip ayaklarımın önüne fırlattı. Elimde silahımı tutarak Boris’in tepesinde dikilirken şarjörümdeki tüm mermileri kafasına sıkmamak için kendimi zor tutuyordum. Daha ben ona bir soru soru sormadan Barbaros tez canlılığını bir kez daha gösterdi. Eğilip onun yakasını sertçe kavrayıp Boris’i kaldırdığında ayakları neredeyse yere değmiyordu.
Barbaros onun yakasını yumruğuna dolayarak yoğun bir öfkeyle kaşlarını çattı. “Zahide nerede!” Onu bulamadığı her saniye şuurunu biraz daha yitiriyordu. Dalağını patlatırcasına konuşup Boris’i sertçe sarstı. “Onu nerede tutuyorsunuz!”
Karşısında üç öfkeli bölge lideri bulmak Boris’in korkudan tir tir titremesine neden oldu çünkü vereceği tek yanlış bir cevapla hayatının burada sonlanacağını iyi biliyordu. “Konuşmazsan seni konuşturmak için farklı yöntemlerim var!” dediğimde işkenceden bahsettiğimi anlayıp yutkundu.
Barbaros onun yakasını kavradığı için nefes almakta güçlük çekiyordu. Önce onu sarsan adamın hiddetli yüzüne baktı, hemen sonra da Asaf ile ikimizin kızgın suratına. “Bilmiyorum.” Bu cevapla birlikte Barbaros yumruğunu onun karın boşluğuna geçirerek Boris’in iki büklüm kesilmesine neden olmuştu.
“Yalan söylemeyi kes!”
Boris karnını tutarak bir süre yere eğilmiş bir şekilde derin derin nefesler aldı. Sığ nefeslerinin arasında başını kaldırıp acı çeken bir suratla Barbaros’a baktı. “Gerçekten bilmiyorum, Harper onların yerini benden de gizliyor.”
Bu cevap bizim için tatmin edici değildi. Bu sefer Barbaros’un bir atakta bulunmasına izin vermeden Boris’e tekme atarak onu dizlerinin üzerine düşürdüm. “Sen onun yardımcısısın!” Suratına tekme attığımda sırtüstü zemine yapışmıştı. “Harper’ın her adımından haberin vardır!”
Ayağımı kaldırıp sertçe omzundaki yaraya bastırdığımda gırtlağından çıkan acı dolu sesle ayağımın altında kıvrandı. “Kuzenlerimin yerini bilmiyorsan bile nerede tutulduklarına dair bir tahminin olmalı!” Bugün bana işe yarar bir cevap vermezse yaşamasının da bir anlamı kalmazdı.
Ayağımla omzundaki yarayı deştikçe yüzü balon gibi şişti ve daha çok çırpındı ama her defasında aynı cevabı veriyordu. Hiçbir şey bilmediğini söyledikçe bizi nasıl çileden çıkardığını hiç bilmiyordu. Barbaros daha fazla dayanamayıp silahını çıkardığı gibi onun yüzüne nişan aldı.
“Seninle harcayacak vaktim yok!”
Barbaros tam tetiğe basacaktı ki Boris güçlükle çıkan bir sesle, “Çiftlik…” diye fısıldadı. Barbaros’un ondan kurtulmak için ne kadar kararlı olduğunu görünce nihayet konuşmaya başlamıştı. Kanayan omzuna baskı yapan ayağımı çekmemi her şeyden çok isteyerek titredi. “Gerçekten onların yerini bilmiyorum ama Harper onları çiftlik evinde tutuyor olabilir.”
“Hangi çiftlik evinden bahsediyorsun?” Ayağımı Boris’in omzundan çektim ama Barbaros ona silah doğrultmayı bırakmadı. Sorularını üst üste sıralarken tetiğe basmamak için kendini zor tutuyordu. “Bakmadığım ev veya bir çiftlik evi kalmadı, sen hangisinden bahsediyorsun? Konuş lan artık!”
“Victoria Fernandez adına bir çiftlik evi var, Beykoz civarında. Salazar ismine kayıtlı olmadığı için evden kimsenin haberi yok.” Üzerine doğrultulmuş silaha endişeyle bakarken kanayan omzuna tutarak başını hızlıca salladı. “Leonard ve Harper orayı bu tür işler için kullanıyor. Onları belki orada tutuyor…” Daha cümlesini tamamlamadan suratında patlayan kurşun yüzünün şeklini bozmuştu.
Kaşlarımı çatarak Barbaros’a döndüm, bugün tanık olduğum cinayetlerden sonra midem bulanmaya başlamıştı. “O zaten bilmememiz gereken her şeyi söylüyordu, onu öldürmen gerekmiyordu!”
“Gerekiyordu.” Silahını beline takarak Boris’in cesedine sert gözlerle baktı. “Daha biz bu evden çıkmadan Harper’ı arayıp çiftliği bildiğimizi söyleyecekti.” Böyle olunca da daha biz oraya gitmeden Harper bizimkileri başka bir yere taşırdı.
“Toparlanın gidiyoruz,” diyerek kapıya doğru yürüdüm. “Burayı ateşe verin.” Emniyetin gözü zaten üzerimdeydi, arkamdaki delillerden kurtulmanın tek yolu onları yakmaktı. Hiç vakit kaybetmeden çiftliğe gitmeliydik.
***
Barbaros haykırır gibi bir ses çıkarıp buradaki eşyaları yere sererken bana en yakın olan koltuğa yığıldım. Bir baskın da çiftliğe düzenlemiştik ama buraya geldiğimizde ev bomboştu. Bizi karşılayıp karşı koyan adamlar bile yoktu. Evin her yerini aramıştık ama kuzenlerim burada değildi. Hastaneden çıktığımdan beri kaç yere baskın yapmıştım, kaç mekâna bakmıştım ama onları bulamıyordum.
Esvet koşarak içeri girdiğinde çok telaşlı bir hâli vardı. “Bunu görmelisiniz!” Neden bahsettiğini anlamak için Asaf ve Barbaros’la hemen onun peşine takıldık.
Esvet’in peşinden çatı katına geldiğimizde Kılıç, Nihat, Menderes ve Demir aynı noktaya baktığını gördük. Bakışlarımız zemine kaydığında ahşap zemine damlayan kan lekeleriyle yutkundum. Diz çökerek parmağımı yerdeki kanın üzerinden gezdirdim. “Henüz kurumamış, bu da yeni olduğunu gösterir.” Çiftlik evinde kimse olmadığı için bir çatışma çıkmamıştı, biz kimsenin kanını dökmediysek bu kan kime aitti?
Kan izlerini takip ederek Kılıç ve diğerlerinin baktığı yere yaklaştık. Duvarın dibinde daha çok kan vardı ama dikkatimizi çeken bu değildi. Biri kendi kanıyla zeminde küçük bir çiçek çizmişti. Asaf yerdeki bu işaretin ne anlama geldiğini merak ederek ben ve Barbaros’a baktı. “Bu neyin sembolü?”
Bilmediğimi gösteren bir hareket yaptım ama Barbaros’un gözlerinin ardı sızlamış gibi tüm bedeni hafifçe titremişti. “Bu bir sembol değil, karanfil çiçeği.” Bakışlarında yoğun bir özlem belirdiğinde kıvranır gibi bir sesle, “Zahide…” diye fısıldadı. Yığılırcasına bir dizinin üzerinde çöküp parmak uçlarıyla birinin kanıyla yapılan çiçeğe dokundu.
“Zahide’yle her konuda birbirimize tersiz ama ikimizin tek ortak noktası aynı çiçeği sevmemiz.” Gözlerimden bir damla yaş süzüldüğünde arkaya doğru sendeledim. Tam düşmek üzereydim ki Asaf tam zamanında beni tutmuştu. Zaza’nın kanı mıydı?
Barbaros parmaklarına bulaşan kana baktığında içli bir nefesle gözlerini yummuştu. “Buradalarmış, bunu anlamamız için Zahide arkasından bu işareti bırakmış.” Gözlerini araladığında sevdiği kadının kanı bulaşan elini yumruk yaptı. “Onun dökülen her damla kanı için Harper denen o kadına kan kusturacağım!”
Geç kalmıştık.
İlaç deposundaki saldırıdan Harper’ın haberi olmuştu. Boris’in bize çiftlik evinden bahsedeceğini öngörmüş olmalı ki daha biz buraya gelmeden kuzenlerimi bu evden çıkartmıştı. En kötüsü de Zaza yaralıydı, artık bundan emindim. Teypten sesinin duyduğum o kurşun Zaza’ya sıkılmıştı. Sesi bile acı çeker gibiydi. Kendi kanıyla burada bize bir mesaj bırakması bile bunu doğruluyordu.
“Bundan sonra saldırılar yok, araştırmalarımızı gizlice yürüteceğiz.” Gözlerimden akan yaşı silerek kendimi toparlamaya çalıştım. “Biz sürekli baskın yapıp gürültü çıkardıkça Harper’ın bundan haberi oluyor ve bizimkilerin yerini değiştiriyor.” Zaza’nın yarasının ne boyutta olduğunu bilmiyorduk, ona ve İskender’e zarar verecek her şeyden kaçınmalıydık.
***
Bu şehirdeki bütün bağlantılarımızı harekete geçirmiştik, Salazarlara çalışan herkesi takibe almıştık. Önemli bir mevkisi olsun veya olmasın, hepsini izliyorduk. Zaza ve İskender’in olabileceği her yere adamlarımız bakıyordu ama bunu gürültücü bir şekilde yapmıyorduk. Harper yine onları kaçırmasın diye sessizce ilerliyorduk fakat o da çok tedbirliydi.
Tüm bunları en ince ayrıntısına kadar düşünmüş olmalı ki Zaza ve İskender’i alıkoymak için ayarladığı ekip arkasında hiç iz bırakmıyordu. Şu ana kadar kaç eve bakmış, kaç depoya girmiştik ve sayamayacağım kadar çok aracı yakın takibe almıştık. Ancak her defasında başladığımız yere geri dönüyorduk, Harper bizden bir adım öndeydi. Bu kadın beni gerçekten çok uğraştırıyordu.
Harper’ın peşinden İspanya’ya gitmeye hazırlandığım esnada Karun’un düğünü için bu sabah döndüğünü öğrendim. Yakında masada onun için de bir oylama yapılacaktı, daha çok kişiyi yanına çekip elini güçlendirmek için düğüne katılacaktı. Tüm liderlere aynı anda ulaşacağı tek yer Karun ve Bige’nin düğünüydü.
Kuzenlerime ne olduğunu bilmeden bir düğüne katılmak hiç içimden gelmiyordu ama Harper’la konuşmak için oraya gitmeliydim. Zaza ve İskender’in yerini öğrenmek için ağzından laf almaya çalışacaktım ya da onunla bir anlaşma yapabilirdim. Artık sabrımın sonuna gelmiştim, kuzenlerimi biraz daha bana vermezse ikimizden biri ölmek zorundaydı.
Gurur’u 11 Eylül’e kadar hep uyutmuştum. Yaraları enfeksiyon kapsın istemediğimden bu hastane odasından çıkmasına izin vermemiştim. Uyanıp kendine geldiğinde genelde uyku ilaçlarının etkisinde olduğundan yarı sersemlemiş durumdaydı. Daha ona neler olduğunu anlamadan Ali ya ona su içiyordu ya da yemesi için yemeğini veriyordu. Ona verdiği her şeyin içinde uyku ilacı vardı.
Gurur daha kafasını toparlayamadan yeniden uykuya dalıyordu. Karun ondaki bu tuhaflığın farkına varınca Ali’yi konuşturmuş ve tüm bunları benim yaptırdığımı anlamıştı. Ona bunun neden gerekli olduğunu anlatınca işime karışmayı bırakmıştı. İkimiz Gurur’un yatağının kenarında dikilip yüzüstü uyuyan adamı izliyorduk.
“İşine karışmak istemem ama bugün düğünüm var, Farah.” Benim yüzümden Karun fenalık geçirecekmiş gibi davranıp boynundaki kravatını gevşetti. “Her ne kadar benden beş ay küçük olsa da bu piç aile büyüğümüz olarak düğünümde olmalı.” Amcasını düğününde görmek istemesinin tek nedeni bu değildi, Gurur o düğüne gitmezse Karun en mutlu gününü buruk bir şekilde geçirirdi. İkisi birbirlerinin iyi ve kötü gününde hep birlikte olmuştu. Onun için bu kadar özel bir günde amcasını yanında istiyordu. “Ona artık uyku ilacı vermeyi bırak.” Gurur’un sırtına baktığında rahatlayarak nefesini verdi. “Yaraları da iyileşiyor, doktoru taburcu olabileceğini söyledi.”
Karun’un düğününü kaçırırsa Gurur canıma okurdu. Ona bu kadarını yapamazdım, bu acımasızlık olurdu. “Uyanmasını bekliyorum, sonra taburcu olacak.”
Bu konuda Karun’un içini rahatlattığımda sıkkın ve biraz da mahcup bakışlarını bana kenetledi. “Kuzenlerinin başına gelenlerden sonra düğünü farklı bir tarihe ertelemeyi düşündüm ama Bige’yi bu evliliğe zor ikna ettim.” Karun’un iyi niyetini zaten biliyordum, bu konuda bana bir açıklama yapmasına gerek yoktu.
Kuzenlerimle bir yakınlığı yoktu, düğününü ertelemediği için ona kırgın veya kızgın değildim. O buna kalkışsaydı bile ben izin vermezdim, ilk kez damatlık giyip bir düğünle evlenecekti. Onun için çok özel olan bir günü ondan alamazdım. Kendini bana karşı suçlu hissettiği için üzgün bir ifadeyle beni izliyordu.
“Düğünü farklı bir tarihe alırsam yine bir aksilik çıkar ve Bige’yle evlenemem diye korkuyorum.” Ne hatırladıysa kaşları belli belirsiz çatıldı. “O manyak karıya evet dedirtmek için tam on üç kez evlilik teklifinde bulundum!” Bige’nin on üç sayısına takıntılı olduğunu bilmeyen mi vardı?
Hafifçe tebessüm ederek kaygılarını dindirmeye çalıştım. “Bugün senin en mutlu günün, diğer her şeyi unutup tadını çıkar lütfen.” Karun bunu bana söylemese bile kuzenlerimi bulmak için Duha’yla gereken araştırmayı başlattıklarını biliyordum. Bir saat önce Bige’yle telefonda konuştuğumuzda o söylemişti.
Gurur uyanmaya başladığını gösteren mırıltılar çıkarınca Karun sabır dileyen gözlerle bana baktı. “Bu deliyle sana bol şans.” Gurur ona ne yaptığımı öğrenince delirecekti. Karun ikimizin arasında olan şeylere karışmak istemediği için gitmişti.
Hemşirenin verdiği yanık kremini alarak yatağın kenarına oturdum. Parmaklarımı kreme daldırıp yavaşça Gurur’un sırtına sürmeye başladığımda kısık iniltiler çıkardı. Sırtında ikinci dereceden yanıklar vardı, yarasına iyi bakılmalıydı. Parmaklarımın değdiği her yara bana kendimi berbat hissettiriyordu. Beni kurtarmak için yanan bir eve girmesine hâlâ inanamıyordum.
Bilinci açılmaya başladığı için yatakta dönmeye kalkışınca, “Kıpırdama,” diye ona engel oldum. “Bir süre sırtüstü yatamazsın.”
Sesim kulağına gidince, “Farah…” diye mırıldanıp gözlerini araladı. Başı omzuna dönük bir şekilde yatarken yeşil gözleri uykuluydu. “Hangi cehennemdeydin ve bana ne oldu?”
“Kuzenlerimi aramakla meşguldüm.” Ona gerçeği söyleyip nazikçe sırtına krem sürmeye devam ettim. Bunu yaparken canını çok yakmamaya çalışıyordum. “Seni de bir süredir uyku ilaçlarıyla uyutuyordum.” Sırt kasları gerildiğinde yataktan doğrulmaya kalkıştı ama buna izin vermedim. “Kremini sürmeliyim lütfen kıpırdama.”
“Bırak o sikik kremi!” Bir hışımla yataktan çıktığında uyku sersemi olduğundan yerinde sendeledi. Bir an düşecek gibi olmuştu ama son anda dengesini korudu. Henüz ona verdiğim ilaçların etkisinden çıkamadığından gözleri uykulu bakıyordu ama ifadesi sertti. “Beni uyuttun mu?” Yeni uyandığı için sesi kalın çıkarken kaşlarını çatmıştı. “Bunu neden yaptın!”
“Gurur yaraların çok derin ve ciddi.” Yatağın diğer tarafında dururken sakinleşmesi için en yumuşak ifademi takındım. “Kendine geldiğinde rahat durmayıp hastaneden çıkacağını bilecek kadar seni tanıyorum. Bunu yapmaktan başka çarem yoktu.”
“Bana yalan söylemeyi kes!” Bir anda sesini yükseltince istemsizce arkaya doğru bir adım atmıştım. Bunu görünce ondan korktuğumu düşünüp daha çok sinirlendi. Omuzları kaskatı kesildiğinde çenesini sıkıyordu. “Kendini tehlikeye atmana izin vermeyeceğimi bildiğinden beni uyuttun!”
“Evet, bu da var ama gördüğün gibi ben iyiyim.”
Sert çehresinden bir değişiklik olmadı. Yanıma gelmek için hızlı adımlarla yatağın etrafından dönünce hemen yatağın üstüne çıktım ve diğer tarafa atladım. Aramıza yeniden yatağı soktuğumu görünce dişlerini sıkarak çatık kaşlar altında ters ters bana baktı. “Benden niye kaçıyorsun?”
“Kaçmıyorum,” dedim sakince.
“Demek kaçmıyorsun?” Sinirli bir şekilde başını sallayıp yanıma gelmeye kalkıştı ama yine yatağın üstüne çıkıp kendimi diğer tarafa attım. “Farah!” Artık gözleri uykulu değil, kızgın bakıyordu. “Kaçıp durma!”
“Kaçmıyorum.”
“Kaçmıyorsan niye yanına yaklaşmama izin vermiyorsun?”
“Şu anda sinirlisin.”
“Haklı olarak!”
“Belki biraz sakinleşmeyi deneyebilirsin.”
“Tamam, bunu yapacağım.” Karşı karşıya dururken aramızda bir yatağın olmasından nefret ederek derin derin nefesler aldı. Sakinleşmek için gerçekten çok uğraşıp sert bakışlarını daha insancıl bir ifadeye getirmeye çalıştı. “Gördüğün gibi artık sakinim, benden kaçman için bir neden yok.” Sıktığı dişlerinin arasından konuşup gözlerini hafifçe kıstı. “Tam olarak kaç saattir uyuyorum?”
“Bugün 11 Eylül.”
“Seni gebertirim!”
Bir hışımla bana doğru koştuğunda hemen odadaki masanın arkasına kaçtım. “Hani sakindin?”
“İnsanın başında senin gibi bir bela varken nasıl sakin kalabilir!”
Masanın etrafını turlarken ona yakalanmamak için elimden geleni yapıyordum. “Sence de biraz abartmıyor musun?”
“Kaç gündür beni uyutuyorsun ve abartan ben miyim?” Bir küfür savurup gür bir sesle, “Gel ulan buraya!” diyerek kolumdan yakaladı beni. Olamaz.
Beni sertçe kendisine doğru çekince onun çıplak göğsüne çarpmıştım. İri elleri belimi sıkıca kavrayıp hareketlerimi kısıtladığında yutkunarak başımı kaldırmıştım. Boğum boğum olan kasları bu kadar yakınımdayken düşüncelerimin kaydığı yer beni deli ediyordu. Gurur kaşlarını çattığında tam konuşacaktı ki ayak parmaklarımın ucundan yükseldim ve dudaklarına kapandım.
Birleşen dudaklarımızla birkaç saniye hiç kıpırdayamadı, sonra bedeni gevşemeye başladı ve belimdeki elleri hafifçe hareket etti. Elleri sırtımın arkasına uzanırken başını eğdi ve beni öpmek için dudaklarını araladı. Onu sakinleştirmek işte bu kadar kolaydı. Her defasında sanki beni ilk kez öpüyormuş gibi büyük bir heyecan ve yoğun bir arzuyla öpüyordu.
Kollarının arasında kuş gibi titreyerek kendimi onun şehvet dolu öpücüklerine bırakmıştım. Göğüs kafesinin üzerinde duran ellerim yukarı kayarak boynuna dolandı. Ona sarılmamla artık öpücükleri sadece saf arzudan oluşmuyordu, aynı zamanda sevecendi. Bir süre sonra yavaşça başımı geriye çektim ama kollarım hâlâ boynuna sarılıydı.
Yüzlerimiz arasında çok az mesafe varken gördüğüm en güzel yeşillere bakarak, “Özür dilerim,” diye fısıldadım. “Ama bunu yapmak zorundaydım, hem daha rahat hareket etmek için hem de sağlığın için.” Onu uyutup kendimi tehlikeli olayların içine attığımı hatırlayınca kaşları yeniden çatılmıştı. Ters bir şey söylemesine izin vermeden burnumu onun burnuna sürterek gülümsemek için kendimi zorladım. “Söz veriyorum, bir daha böyle bir şey yapmayacağım. Hem bak, Karun’un düğün gününde seni uyandırdım.”
“Lütfetmişsiniz, Farah Hanım.” Sesi homurdanır gibi çıkarken kızgın bakışları fazla katı bakıyordu. “Bir daha böyle bir şey yaparsan…”
“Yapmayacağım.”
“Umarım.”
Annem ve Aksa içeri girince hemen Gurur’dan ayrıldım ama az önceki sarmaş dolaş hâlimizi görmüşlerdi. Çoktan barıştığımızı anladıkları için kinayeyle bakan gözleri beni utandırıyordu. Annem bu konuda herhangi bir yorumda bulunmayıp Gurur’a döndü. “Sonunda uyanabildin uyuyan güzel.”
Annemin onunla dalga geçmesiyle Gurur’un ölümcül bakışları tekrar bana kenetlenmişti. “Sanki keyfimizden uyuduk, kızına sor bakalım, belki yediği haltları sana anlatır.”
Annem onu ilaçlarla uyuttuğumu bilmediği için meraklı bir ifadeyle bana döndü. Masumca omuz silktim. “Onun neden bahsettiğini bilmiyorum.”
“Ulan yalan söylerken yüzün bile kızarmıyor!” Gurur bana ateş püskürdüğünde onu daha fazla kızdırmamak için hemen kapıya doğru yürüdüm.
“Annem eşyalarını toplar, ben de taburcu işlemlerini yapacağım.”
***
Odamdaki boy aynasının karşısında kendime bakarken bakışlarım durgundu. Zaza ve İskender’in olmadığı bir ev bana fazla boş geliyordu. Az önce düğündeki bir adamım aramıştı, Harper tam da tahmin ettiğim gibi Karun’un düğününe katılmıştı. Kuzenlerim elindeyken orada benimle yüzleşmekten ya da ona bir şey yapmamdan korkmuyordu.
Düğün için seçtiğim kıyafet yine siyahtı. Kendi kanımdan olan iki kişinin akıbeti belli değilken farklı bir renk giymek içimden gelmemişti. Üzerimde yarım kollu mini bir elbise vardı. Elbisenin yakası ve karın kısmı siyah tüldendi. Uzun topuklu ayakkabılarla hoş görünüyordu. Saçlarımı açık bırakıp sade bir makyaj yapmıştım.
Bir an önce Harper’ı görmek istediğim için evden çıkmaya sabırsızlanıyordum fakat Gurur henüz hazır değildi. Tam ona seslenecektim ki bir havluyla ellerini kurutarak banyodan çıktı. “Neden giyinmedin?” diye sorduğumda başını eğip üzerindeki beyaz gömleğe ve siyah pantolona baktı.
“Beni çıplak mı görüyorsun?” Bunu sorma şekli bile tuhaftı.
“Demek istediğim bu yeğeninin düğünü, şık bir takım elbise giyebilirdin.”
Saatini taktıktan sonra üzerinde GK, yani kendi markası olan parfüm şişesine uzandı. “Ben rahat bir adamım, Karun evleniyor diye niye içinde gerileceğim bir takım elbise giyeyim?” Ceket giyme fikrinden bile nefret ettiği için parfümünü sıkarak bana döndü. Tam bir şey söyleyecekti ki mini elbisemi görünce donup kalmıştı.
Baştan ayağa beni izlerken annemin seçimi olan bu elbiseden hiç hoşlanmamıştı. Bedenimi ikinci deri gibi saran elbise uzun bacaklarımı ortaya çıkarmıştı. Uzunluğu sadece kalçalarımın yarım karış altındaydı. Gurur’un kaşları çatıldığında parçalamak ister gibi üzerimdeki elbiseye bakıyordu.
“Dönüşte hatırlat, kaynananın o sikik avizesini kurşuna dizeyim!” Neredeyse gülecektim. Bu elbiseyi annemin seçtiğini anlamıştı. Bana çıkarmamı ya da yakışmadığını söylemedi, tek söylediği, “Orada sakın eğilme,” olmuştu.
“Geç kalıyoruz, artık gidelim.” Çantamı alıp kapıya doğru yürürken ne kadar sabırsızlandığımı gizleyemiyordum. “Bu gece neye mal olursa olsun Harper’dan kuzenlerimin yerini öğrenmeliyim.”
“Sen rahatına bak hatta mümkünse düğünde eğlenmeye çalış.” Yanıma geldiğinde sadece güven veren bakışlarıyla bile içimi rahatlatıyordu. “Ülkenin en iyi dedektifleri benim ekibimde, sabaha kalmadan kuzenlerinin yerini bulmuş olurlar.” Aklına gelenlerle kaşları hafifçe çatıldığında yine o hoşnutsuz gözlerle baktı. “Beni uyutmak yerine kendime gelmemi bekleseydin şimdiye onları bulmuştuk.” Bizim aramadığımız yer kalmamıştı, onları bu kadar kolay bulacağını hiç sanmıyordum.
Kapıdan çıkmak üzereydik ki onu durdurdum. “Senden bir şey isteyebilir miyim?” Ricacı gözlerle ona baktığımda hafifçe tebessüm ederek bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Bunu yaparken parmakları tüy gibi yanağıma sürtünmüştü.
“Benden her şeyi isteyebilirsin, Farah.”
“Ali’yi affedebilir misin?” Dudaklarındaki gülümseme kaybolduğunda yüzündeki tüm kan çekilmeye başlamıştı. “Lütfen…” Uzanıp elini tuttuğumda gözlerimi sevdiğim yeşillerden çekmiyordum. “Herkes ikinci bir şansı hak eder, Gurur.” Ona verdiğim şansı hatırlatıp aynı şeyi Ali için yapması konusunda onu zorladım. “Ali gerçekten çok pişman ve hatalarından ders almış durumda.”
“Ders mi almış?” Alayla güldüğünde öfkeli bakışları mutlu olmanın yakınında bile değildi. “O piç senin tek bir lafınla yine arkamdan iş çevirip beni ilaçlarla uyuttu! Ders almış hâli bu mu?”
“Ama bunu yaparken sana değil, bana çalışıyordu.” Bu detayı özellikle ona hatırlatıp parmaklarımı onun parmaklarının arasından geçirdim. “Sana çalışsaydı bunu asla yapmazdı, üstelik onu ben kandırdım. Bana yardım ederse onu affedeceğini söyledim. Üzgünüm, senin adına söz verdim.”
“Benim adıma söz verirken bana mı sordun?” Laz inadını konuşturarak elini elimden çekip benden uzaklaştığında çatık kaşlarının arasında derin çizgiler oluşmuştu. “Senin verdiğin bir sözü tutmak zorunda değilim.”
“Lütfen sevgilim.” Ona sırnaşıp kollarımı boynuna doladığımda yüzlerimiz arasında çok az mesafe kalmıştı. Gurur’un nefes alışları sıklaştı, onu benden sevgilim sözünü duymaktan daha çok etkileyen bir şey varsa o da boynunda duran kollarımdı. Ona ne zaman sarılsam bedeni hep aynı heyecanla tepki veriyordu.
“Ali’nin sendeki değerini iyi biliyorum, sen de ona yakın olmayı özledin.” Konuşurken ılık nefesim dudaklarına değdiği için kollarımın altındaki omuzları kaskatı kesilmişti. Gittikçe koyulaşan bakışları dudaklarıma kaydığında beni öpmemek için kendini zor tutuyordu. “Şu inadı bırakıp artık onu affedemez misin?”
Yakınlığımızdan dolayı söylediklerimi hiç duymuyormuş gibi yanında duran elleri havalandı. İri elleri kalçalarımı kavrayarak beni kendine yapıştırdı. “O piçi affedersem bunun karşılığında ben ne alacağım?”
Boğuk bir sesle konuşurken yeşilin en koyu tonuna bürünen gözlerini güçlükle dudaklarımdan çekip gözlerime baktı. Bakışları âdeta kor gibi yanıyordu. “Benim adıma verdiğin bir sözü tutmamı istiyorsan bana tatmin edici bir şeyler vadetmelisin.” Kalçalarımı sertçe sıktığında inlememek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Ne istediği çok açıktı.
“Ali’yi affedersen ve kuzenlerimi sağ salim eve getirirsem…” Alt dudağımı dişleyerek cilveli bakışlarımla onu kışkırtmaya başladım. “Bana istediğin her şeyi yapmana izin vereceğim.” Bakışları değiştiğinde sertçe yutkundu. Aklından neler geçiyorsa bedenindeki ısı artmıştı.
“Her şeyi mi?”
“Evet.”
Dudağının köşesi yavaşça kıvrıldığında bakışlarında geçen o karanlık parıltı bir an beni ürkütmüştü. “Sana neler yapmak istediğimi bilseydin arkana bile bakmadan kaçardın.”
İşte şimdi beni korkutmaya başlamıştı.
Birlikte malikâneden çıktığımızda adamlarımız araçların yanında bizi bekliyordu. Oraya farklı arabalarla gidecektik, bu yüzden Gurur’un arabasına binmedim, o da bu konuda beni zorlamadı. Arabasına doğru yürürken kısa bir an durup Ali’ye dik dik baktı. Ona yeni bir şans verip vermemek konusunda hâlâ kararsızdı ama derin bir nefes alarak kendiyle olan savaşına son verdi.
Çatık kaşlarla arabasını gösterip, “Direksiyona geç,” deyince Ali’nin gözlerinin içi ışıldamıştı çünkü bunun tek bir anlamı vardı, Gurur onu affetmişti. Eğer öyle olmasaydı onu arabasına almazdı. Ali hemen sürücü koltuğuna geçtiğinde Nisan gülümsedi. Sevgilisi adına mutlu olmuştu.
Ben de şoförün açtığı kapıdan arka koltuğa geçtiğimde kısa sürede yola çıkmıştık. Annem çoktan kuzenlerimle düğüne gitmişti, bu tür şeyleri çok severdi. Başımı koltuğa yaslayıp şakaklarıma baskı uygulayarak kısık bir sesle inledim. Zaza ve İskender’i bulamadıkça sinir ve stresten başıma ağrılar giriyordu.
Telefonum çalınca kayıtlı olmayan bir numaranın aradığını gördüm. Arayan belki Zaza veya İskender’dir diye hemen telefonu açtığımda, “Uzun zaman oldu, Farah,” diyen bir erkek sesi duydum. “Seninle hesaplaşmanın zamanı geldi.”
“Sen de kimsin?”
“Beni bu kadar çabuk mu unuttun?” Güldüğünde gülüşü bile beni tedirgin ediyordu. “Oysaki bir zamanlar hücrende beni adım seslerimden tanırdın.” Başımdan aşağıya buz gibi sular döküldüğünde neredeyse telefon elimden düşecekti. Bu oydu!
Beşir…
“Demek Gurur’un adamlarından kaçtın?” Öyle olmasaydı beni arayıp bu kadar rahat konuşamazdı. “Korkak.”
“Korkak mı?” Bunu sorarken sesi hafif şaşkın çıkmıştı. “Korkak olduğumu düşündüğüne göre demek ki sana yaptıklarımı çok çabuk unuttun?”
“Sen bana hiçbir şey yapamazsın! Dokuz yaşındaki bir çocuğa yaptıkların seni cesur biri yapmaz, aksine ne kadar zavallı ve aşağılık biri olduğunu gösterir. Ve evet, korkaksın.” Buna tüm kalbimle inanarak başımı salladım. “Gurur seni iki yıl boyunca rehin tutup işkence etti. Peki, sen kurtulur kurtulmaz kimin peşine düştün?”
Öfkemi alaycı bir tutumla maskeleyip güldüm. “Gurur’u değil, beni aradın çünkü ona kafa tutacak cesaretin yok. Ve ne var biliyor musun? Benden de korkuyorsun, öyle olmasaydı karşıma çıkardın!” Dizimin üstünde duran elimi tüm gücümle sıktım, beni ne kadar gerdiğini ondan saklamaya çalışıyordum.
Ona kafa tutmam onu kızdırmıştı, hâlâ eskiden sindirdiği o küçük çocuk olduğumu düşünmüş olmalıydı. “İki yıl boyunca işkence görmemin nedeni sensin! Gurur bunu sadece senin için yaptı! Senden kurtulduğumda ondan da intikamımı almış olacağım, sevdiği kadının ölümü onun için en büyük işkence olacak!” Beni tehdit ederken öfkesi iliklerime kadar işliyordu. “Seninle işim bittiğinde Demet’i kölem yapacağım, böylece baban yattığı yerde bile huzur bulamayacak!”
“Buna izin verir miyim sanıyorsun? Kimse değil, Ümit’in kızı senin sonun olacak!” dedikten sonra telefonu suratına kapattım.
O herif anneme saplantılıydı, babam şu zamana kadar bir şekilde annemi ondan korumuştu. Artık babam olmadığına göre anneme daha kolay ulaşacağını sanıyordu ama yanılıyordu. Buna izin vermeyecektim.
Kılıç’ı aradığımda telefonu açınca bir şey söylemesine izin vermeden, “Annem şu anda nerede?” diye sordum aceleyle.
“Burada arkadaşlarıyla sohbet ediyor.”
“Şimdi beni iyi dinle, Kılıç. Gözünü annemin üzerinden ayırma, oradaki adamlarımıza söyle, annemi rahatsız etmeyecek bir şekilde hep izlesinler.”
“Farah neler oluyor?”
“Beşir kaçmış!” Bunu söylerken Gurur’a duyduğum öfke azımsanamazdı. Hâlâ fırsatımız varken o adamı bana teslim etseydi şimdiye Beşir belasından kurtulmuştum. “Az önce beni aradı, annemin peşine düşeceğini biliyorum. Gereken tüm tedbirleri alın ama sakın anneme bundan bahsetmeyin.” Beşir’den çok korkuyordu, onun kaçtığını duyarsa psikolojik açıdan mahvolurdu.
Telefonu kapattıktan sonra yolun kalanını büyük bir öfkeyle geçirdim. Zaza ve İskender’in kaçırılması yetmezmiş gibi bir de Beşir çıkmıştı. Her şey üst üste gelmişti. Daha bir sorunu çözmeden yenisi patlak veriyordu. Düğünün yapılacağı yere geldiğimizde arabadan indim. Gurur ve adamları da bizimle aynı aralıklarla gelmişlerdi.
Gurur arabadan indiğinde yüz ifadesi sıkkındı, muhtemelen yolda Beşir’in kaçtığı haberini almıştı. Henüz bunu bilmediğimi düşünüyor olmalı ki bana doğru yürürken kıvranır gibi bir hâli vardı. Bana karşı çok mahcuptu çünkü fırsatı varken Beşir’i bana vermemişti. Onun yüzünden benden kurtulmak isteyen biri daha dışarıda özgürdü.
Yanıma geldiğinde, “Farah…” demişti ki elimi kaldırdığım gibi yüzüne sert bir tokat attım. Attığım tokadın sesi kulaklarımızda tok bir yankı bıraktığında ikimizin adamları şaşkınca birbirlerine bakmıştı.
Gurur’un başı omzuna düştüğünde yanağında parmaklarımın izi çıkmıştı. Bu tokadı neden attığımı bildiğinden gözlerini yumarak omuzlarını düşürdü. Başını yavaşça bana doğru çevirdiğinde bunun telafisini yapmak için her şeyi yapacağını gizlemiyordu. “Uzun süre adamlarımdan kaçamaz, onu bulacağım.”
“Gerek yok, kendi işimi kendim halledebilirim!” Buz gibi bir sesle konuştuğumda aramıza aşılmayacak mesafeler koyarak üç adım geriye çekildim. “Senin ihmalkârlığın yüzünden Beşir anneme zarar verirse bunun tek suçlusu sen olursun.”
Aceleyle bana doğru bir adım atıp oldukça kararlı bir şekilde, “Size zarar vermesine müsaade etmem,” demişti ki elimi kaldırarak onu durdurdum.
“Bir süre seni görmek istemiyorum, bana yaklaşma!” dedikten sonra onu arkamda bırakıp adamlarıma doğru yürüdüm. Şu anda ona çok kızgındım, öfke anında kalbini kırmak istemiyordum. Bir süre birbirimizden uzak dursak iyi olacaktı.
***
Bige ve Karun kır düğünü yapmak istedikleri için bugün tüm gün açık havada olacaktık. İstanbul’un en güzel tepsinde, yemyeşil bir alanda nikâhları kıyılmıştı. Yerdeki çimenler bile önceden düzgün bir şekilde biçilmişti. Bige gibi her şeyi uçlarda yaşayan bir kadının bir uçurumun tepesinde evlenmesi beni hiç şaşırtmamıştı.
Buradaki tüm konuklar bu uçurumun hikâyesini iyi biliyordu. Bige tüm düşmanlarını bu uçurumun tepesinde bombayla patlatıp onları öldürmüştü. Burası Saka’nın düşmanlarının mezarıydı ama bir mezarlık olamayacak kadar güzeldi. Güneş tepede parlıyordu, etrafta yemyeşil ağaçlar vardı ve rüzgârın tatlı esintisi insana huzur veriyordu.
Düğün alanına kadar uzanan yolu, iki yanına dizdikleri içinde mumlar olan cam fanuslarla süslemişlerdi. Tabii sadece mum yoktu, fanusların içinde aynı zamanda beyaz ortancalar ve lüks aranjmanlar vardı. Düğünün olduğu alansa o kadar güzel süslenmişti ki etraftaki ağaçlara bile led ışıklar asmışlardı. Hava karardığında tüm o ışıkların yanacağını biliyordum.
Ülkenin en iyi orkestrası buradaydı, herkesin zevkine uygun şeyleri sırasıyla çalıyorlardı. Yuvarlak uzun masaların üzerinde mor menekşelerin yaprakları ve kristal vazolar vardı. Ellerinde içki kadehlerini tutan insanlar gruplar hâlinde bir masanın etrafında durup düğünün keyfini çıkarıyordu.
Harika atıştırmalıkların olduğu bir açık büfe standı kurmuşlardı ve garsonlar cemiyetteki insanları memnun etmek için bir an olsun boş durmuyordu. Beni en çok etkileyen Bige’ydi, düşündüğümden daha güzel bir gelin olmuştu. Gelinliğinin göğüs kısmı ince dantellerle bezenmişti. Omuzları açıktı, ince belini sıkıca saran gelinlik belden aşağıya hafifçe genişliyordu.
Zarif ve uzun bir gelinlikti, arkasında hafif bir kuyruğu vardı ve Bige yürüdükçe gelinliğin arkası çimleri okşuyordu. Bige kahve saçlarını dağınık topuz yaptırmıştı, kâkülüyse hep olduğu gibi yine kaşlarının üstüne geliyordu. Yuvarlak bir yüzü, ışıldayan kahve gözleriyle gördüğüm en güzel gelinlerden biriydi.
Karun’la ikisi çok şey yaşamıştı, bugün nihayet yeniden evlenmeleri beni çok mutlu etmişti. Bige az önce yanımdaydı, elinden geldiğince benimle de ilgilenmeye çalışıyordu ama uzun süre bir masada duramıyordu. Cemiyetteki herkesle kısa sohbetler gerçekleştirmeliydi, ne de olsa tüm bu insanlar onun için buradaydı.
Karun ise Duha’yla barışmış olmalı ki ikisi bir masanın yanında duruyordu. Karun’un kucağında kızı Defne vardı, Duha ise oğlu Cesur’un elini tutuyordu. Bir yandan Karun’la sohbet ederken bir yandan da masadaki yiyeceklerden oğluna yediriyordu. Aynı şekilde Karun da peçeteyle Defne’nin dudaklarına bulaşan çikolatayı siliyordu.
Bu ikisinden bu kadar iyi baba olacağını hiç beklemiyordum. Gurur da onların yanındaydı ve her fırsatta ölümcül gözlerle benim olduğum tarafa bakıyordu. Bu kadar sinirlenmesinin nedeni buraya geldiğimden beri Sonat’ın yanından hiç ayrılmamamdı. Aslında bu bile Gurur’un yüzündendi.
Eğer o Beşir’i elinden kaçırmasaydı ben de Sonat’ın ağzından laf almak için bugün onun yanında olmazdım. Gurur’un ters bakışlarını görmezden gelerek yeniden Sonat’a odaklandım. “Beşir’in gidebileceği yerleri mutlaka biliyor olmalısın.”
İçkisini yudumlarken bileğini kırdığımı bana hatırlatarak dalga geçercesine kaşlarını yukarı kaldırdı. “Sana neden yardım edeyim?” Gurur’la yakınlaştığımızı bir şekilde öğrenmiş olmalı ki parmaklarının arasındaki kadehi sıktı. “Kimin yatağına girdiysen ondan yardım iste.”
“Sen gerçekten iğrenç birisin, hem de her anlamda.” Birbirimize ağır sözler söylerken yüz ifademizin sakinliğinden bizi izleyen kimse şu anda tartıştığımızı anlayamazdı. “Eski kocam ve aynı zamanda sevgilim olan biriyle yaptığım şeyler ne seni ne de bir başkasını ilgilendirir.”
Bana baktıkça o hastalıklı beyninde Gurur’la nasıl seviştiğimi hayal ediyor olmalı ki öfkeden çıldırıyordu. Şakaklarında belirginleşen damarlar nabız gibi attığında kahve gözlerinde hem saplantılı bir sevgi vardı hem de insanın kanını donduran bir düşmanlık. “Yanlış kararlar vermenin ağır sonuçları olur.”
Üstü kapalı bir şekilde beni tehdit ederken çenesindeki bir kas seğiriyordu. “Seçimlerinin sonuçlarıyla yüzleştiğinde kimseyi suçlama.”
“Sonat, ciddi anlamda midemi bulandırıyorsun.” Ondan ne kadar çok iğrendiğimi görmüyor olamazdı. “O kırmızı odada olanlar senin doğru seçimlerin miydi? Senin gerçekten yardıma ihtiyacın var, git tedavi ol, sapık herif!” Kendi yaptıklarına bakmadan başkalarını suçlaması beni sinir ediyordu.
Bir süre hiçbir şey söylemeden buz gibi gözlerle beni izlemekle yetindi. Başını hafifçe omzuna doğru eğip bedenimi baştan ayağa süzdüğünde gözlerindeki o değişimi gördüm. Bakışlarının üzerimde olması bile beni rahatsız ediyordu. “Beşir’in yerini sana bulabilirim ama bunun bir karşılığı olur.”
Midem kasıldığında istemsizce bir adım arkaya çekilmiştim. “Ne istiyorsun, Sonat?”
“Seni.” Bir anda söyledikleriyle midemdeki fokurdama ve yanma hissi boğazıma kadar yükselmişti. Bana çok basit bir şey teklif ediyormuş gibi bunu sıradanlaştırıp dibime kadar girdi. “Benimle bir gece geçirmeni istiyorum.” Kısık ve aynı zamanda boğuk bir sesle konuşurken gözleri sık sık vücudumun kıvrımlarına kayıyordu.
Düşündüğüm şeyi söylemiyordu, değil mi?
Yanımda duran ellerim yumruk olduğunda suratını kana bulamamak için resmen kendimle cebelleşiyordum. “Anlamadım?” Belki onu yanlış anlamışımdır diye daha açıklayıcı olmasını istedim. “Bir geceden kastın nedir?”
Eskiden bu karanlık ve iğrenç yanını iyi gizlerdi ama son olanlardan sonra ikimiz de birbirimizin gerçek yüzünü görmüştük. Bu yüzden iyi biriymiş gibi rol yapmayı bırakıp en çirkin yüzünü bana göstermeyi sorun etmedi. “Benimle sevişmeni istiyorum, Farah.” Kolumu kaldırdığımda neredeyse suratına yumruk atacaktım ama burada onunla yalnız olmadığımı hatırlayınca kendime hâkim oldum.
Bige ve Karun’un en mutlu gününde bir skandala imza atmak istemiyordum. Bana teklif ettiği iğrenç şey yüzünden tam şu anda Sonat’ın birkaç kemiğini kırabilirdim. Açıkçası bunu yapmak için çıldırıyordum fakat ona vurursam Gurur nedenini bilmek isteyecekti. Daha da kötüsü Sonat’a zarar verip yeğeninin düğününde büyük bir kavga başlatabilirdi.
Bige ve Karun’a bunu yapamazdım. Ben tüm bunları düşünüp kendimi sakinleştirmeye çalışırken Sonat suskunluğumu yanlış anlayıp omzunun üzerinden Gurur’a baktı. Yanındaki insanların ne dediğini hiç duymuyormuş gibi Gurur gözlerini dikmiş, gazap dolu bir ifadeyle bizi izliyordu.
Onu görmek istemediğimi söyledikten sonra Sonat’a yaklaşmam onu çok kızdırmıştı. O da kendi tepkisini gösterip hiç umurunda değilmişim gibi davranıyordu ama aslında kıskançlıktan çıldırıyordu. Her fırsatta bizim olduğumuz tarafa bakması bile onu ele veriyordu.
“Eğer ondan çekiniyorsan sevgilinin bunu bilmesi gerekmiyor.” Sonat benden faydalanmak için elinden geleni yapıyordu ve bu ciddi anlamda sinirlerimi bozuyordu. Bu aşağılık teklifi kabul etmem için beni ikna etmeye çalışıp gülümsedi. “Birlikte sadece bir gece geçireceğiz ve bunu ikimiz dışında kimse bilmeyecek.”
“Biraz daha konuşmaya devam edersen seni hadım ederim ve evet, geceyi biriyle geçirirsin ama bu bir kadın olmaz!” Sert bir sesle konuşup burnunun dibine kadar girerek başımı kaldırdım. “Kendine saygısı olan hiçbir kadın senin gibi ezik psikolojisi olan bir sapıkla birlikte olmaz!”
Daha fazla canımı sıkmasını istemediğim için onun yanından ayrıldım. Kuzenlerimin masasına geçtiğimde annemi kontrol etmeyi ihmal etmedim. Yakın dostlarıyla bir köşede eğleniyordu. En azından onun keyfi yerindeydi. Aksa koluma girerek başıyla Sonat’ın olduğu tarafı işaret etti. “Ondan bir şeyler öğrenebildin mi? Zaza ve İskender’in yerini biliyor mu?”
“Bir şey biliyorsa bile bana söylemeyecek.” Birini arar gibi etrafıma bakıp davetteki insanları kontrol ettim. “Harper hangi cehennemde? Burada olduğunu söylemiştiniz.”
“Buradaydı.” Esvet de onun nereye kaybolduğunu merak ederek etrafına baktı. “Telefonla konuşurken müzik sesinden rahatsız olup ağaçların arasına girdiğini gördüm, gelir birazdan.”
Kılıç aklımdan geçenleri anladığı için endişelerimi dağıtmaya çalıştı. “İki adamımız onu gizlice izliyor, buradan ayrılsaydı haberim olurdu.” Harper’ı elimden kaçıramazdım, bugün mutlaka onunla görüşmeliydim.
İnsanlar dans edip eğlenirken düğüne yeni katılan Barbaros’u gördüm. Yanında güzel bir kadınla buraya gelmesini beklemiyordum. Aksa sabır dilenir gibi bir harekette bulunup içki kadehine uzandı. “Bu herif hani Zaza’dan hoşlanıyordu? O ortadan kaybolur kaybolmaz hemen yeni birini bulmuş.” Yüzünü buruşturarak içkiden birkaç sert yudum aldı. “Erkeklerin sevgisine hiç güvenilmez.”
“Katılıyorum.” Esvet bunu söylerken ters gözlerle Kılıç’a baktığı için Kılıç homurdanmakla yetinmişti.
“Tüm erkekler aynı değil.” Asaf, uzanıp Aksa’nın elindeki içki kadehini alarak buradan geçen bir garsonun tepsisine bıraktı. “Yeterince içtin, daha fazla içmiyorsun.”
Barbaros yanındaki o manken gibi kadınla masamıza gelince ortam bir anda gerildi. Aksa, Esvet ve ben kızgın gözlerle ona bakıyorduk. Üçümüzün sinirli bakışlarını görünce neler olduğunu anlamak için Asaf’a döndü. “Bu üçünün sorunu ne?”
Esvet tükürür gibi bir yüz ifadesiyle konuşup kollarını göğsünde birleştirdi. “Sorun sensin.”
Aksa tüm ağırlığını bir ayağının üzerine verirken ezici bakışlarını ondan çekmedi. “Bir Tozlu kızına layık değilsin.”
“Ve hiçbir zaman olamayacaksın,” diye ekledim.
Barbaros gözlerini hafifçe kısarak sırasıyla üçümüze baktı, neye uğradığını anlamamıştı. “Durduk yere beni niye ateş hattında tuttuğunuzu öğrenebilir miyim?”
“Hayır!” dedim sertçe.
“Bir açıklamaya bile layık değilsin,” diyen kişi Esvet’ti.
Aksa çenesini dikleştirerek ekledi. “Ve hiçbir zaman olamayacaksın.”
Barbaros bir küfür savurarak ikinci kez Asaf’a döndü. “Bunların benimle derdi ne?”
Asaf hiçbir şey söylemedi ama gözleriyle onun yanında duran kadını işaret etti. Barbaros bir şey anlamayarak ona eşlik eden güzel kadına baktı, daha sonra kafası iyice karışarak bakışlarını bize çıkardı. Tam bir şey söyleyecekti ki bir aydınlanma yaşamış gibi yeniden küfretti. “Hassiktir!” Paniklemiş bir hâlde kadından uzaklaşması çok komikti. “Bir arkadaşımın nişanlısı.”
Aksa’nın aklına ne geldiyse kısa bir anlığına kızgın gözlerle Asaf’a baktı. Sadece bakışlarıyla kocasını yerden yere vurarak yeniden Barbaros’a odaklandı. “Anlaşılan sizin camiada çok yaygın arkadaşlarınızın nişanlısıyla samimiyet kurmak.”
Aksa ona Leyla’yı hatırlattığı için Asaf çenesini sıkarak sinirli bakışlarını Barbaros’a çıkardı. “Senin yüzünden ben niye karımdan fırça yiyorum lan!”
“Oğlum gerçekten arkadaşımın nişanlısı.” Barbaros ondan beklenilmeyecek bir masumlukta konuşup bize kadını gösterdi. “İrem’le çocukluğumuz birlikte geçti, kardeşim gibi. Onu Birol’la tanıştıran benim. İrem’i Leyla’yla karıştırmayın, o öyle biri değil.” Böyle düşündüğümüz için bize kızamazdı, şu zamana kadar Barbaros’un yanında gördüğümüz tüm kadınlar genelde onun yatak arkadaşıydı. Bu konuda kötü bir ünü vardı.
İrem denen kadın ortadaki yanlış anlaşılmayı gidermek için hafifçe gülümsedi. “Birol bir süredir iş seyahatinde olduğu için onsuz çok sıkıldım. Barbaros düğüne katılacağını söyleyince onunla gelmek için ısrar ettim.” Daha cümlesini yeni bitirmişti ki açık büfede gördüğü yiyeceklerle gözlerini belertti. “En sevdiğim turtalar.”
İrem hızlı adımlarla turtaların yanına gidince Barbaros tuhaf sesler çıkararak başını iki yana salladı. “Bırakın İrem’i de Harper nerede, onu söyleyin?”
“Birazdan gelir.” Aksa bizi bir konuda uyararak bir anda ciddileşti. “Harper geldiğinde Zaza ve İskender konusundaki çaresizliğinizi hem ona hem de buradaki insanlara çok yansıtmayın.”
Söylediklerinden hiçbir şey anlamadığımızı görünce derin bir nefes alarak bakışlarını sırasıyla her birimizin üzerinde gezdirdi. “Farah herkesin olduğu bir yerde Leonard’ı öldürüp bir açık artırmaya katıldı. Harper da onun bu hareketine karşılık Farah’ın kuzenlerini kaçırıp bir düğüne katıldı, üstelik tüm Tozluların burada olacağını bile bile.” Gözden kaçırdığımız bir detay konusunda bizi uyandırırken çok sabırlı görünüyordu.
“Bu sadece bir misilleme değil, aynı zamanda bir güç gösterisi. Harper başta bölge liderleri olmak üzere buradaki herkese senin yapabildiğin her şeyi yapabileceğini gösteriyor. Liderlik için potansiyeli olduğunu insanlara kanıtlıyor.” Aksa haklı olabilirdi ama eğer kuzenlerime zarar verirse yaptığı bu gösterinin bir anlamı kalmayacaktı, o masaya oturmadan işini bitirirdim.
“Sadece rahat görünmeye çalışın.” Konuşurken sürekli başını kaldırıp bize bakmaktan boynu ağrımış olmalı ki ensesini ovuşturdu. “Harper’ın bu hamlesinin sizi hiç sarsmadığını göstermek için bugün her zamankinden daha rahat görünün.” Bölge liderleri başta olmak üzere cemiyetteki herkesin gözleri üzerimizdeyken onlara daha fazla konuşacak bir şeyler vermemeliydik.
Harper nihayet ağaçların arasından çıkıp düğünün olduğu alana gelince öfkemi dizginlemeye çalıştım. “Siz burada bekleyin, onunla ben konuşurum.” Kalabalığın arasından geçip hiç vakit kaybetmeden ona doğru yürüdüm. Bakalım benden ne gibi talepleri olacaktı.
Babası daha yeni öldüğü için o da siyahlar içindeydi ama onun elbisesi daha uzundu. Saçlarını yukarıdan sıkıca bağladığı için boynundaki akrep dövmesi çok göze batıyordu. Masasına geldiğimde başıyla küçük bir hareket yaparak yanındaki adamlarını gönderdi. Daha sonra kin dolu bakışlarını bana dikip yapmacık bir şekilde gülümsedi.
“Yokluğumda beni çok mu özledin, Tozlu? Duyduğuma göre yollarımı gözlemişsin.”
Lafı hiç uzatmadan doğrudan konuya girdim. “Kuzenlerim nerede?”
“Oradalar.” Benimle dalga geçerek Kılıç, Esvet, Aksa ve Nihat’ın bulunduğu yönü gösterdi. “Yoksa sen onları göremiyor musun?”
“Sabrımı zorlama, Salazar!” Elimi masaya sertçe vurduğumda kristal bardaklar sallanmıştı. “Amacın onları öldürmek olsaydı cesetlerini çoktan bana gönderirdin. Kuzenlerimin karşılığında ne istiyorsun?”
“Karşılığında bana babamı verebilir misin?” Alay etmeyi bırakıp bir anda ciddileştiğinde babasına duyduğu yoğun özlem ve acı gözlerindeki yerini almıştı. Bunu saklamaya çalışıyordu ama yüzünde gördüğüm bu öfkenin arkasında hazin bir keder yattığını iyi biliyordum.
“Babanın cenazesinde gülmüşsem ne olmuş? Sendeki nasıl bir kincilik?” Nasıl bu kadar ileri gidebildiğime akıl sır erdiremediği için gözlerini üzerimden ayırmıyordu. “Bana iyi bir ders vermenin birçok yolu vardı, bunun için babamı öldürmene gerek var mıydı? Özellikle de senden daha iyi kimse baba acısını bilmezken!”
“Leonard’ı öldürmeseydim er veya geç o beni öldürecekti! Kendi hayatınla babamın hayatı arasında bir seçim yapsaydın sen de kendini seçerdin.” Babam yaşasaydı ve her fırsatta ondan kurtulmaya çalışsaydı o da aynı şeyi yapardı. “Liderlik masasına geçtiğimden beri babanın kaç kez bana suikast düzenlediğini çok çabuk unutmuşsun.”
“Bu işler böyle yürür.” Babasının ölümü konusunda kendini haklı çıkaramayacağını anlayınca garsondan bir kadeh içki aldı. “O masanın kuralı bu, güçlüler her zaman zayıfları ezer.”
Dalga geçercesine gülerken iğneleyici gözlerimi onun yüzünden ayırmadım. “Bu masanın bir kuralıysa kendimden daha zayıf birinden kurtulduğum için beni suçlayabilir misin?”
“Babam zayıf biri değildi!” Sinirlenerek yumruğunu masaya geçirdiğinde gürültülü müzikten dolayı kimsenin dikkatini çekmedik.
“Küçümsediği bir kadının elinden öldüğüne göre demek ki sandığın kadar güçlü biri değildi.”
“Onu o otel odasına çekmek için ne tür bir oyun çevirdin?” Günlerdir bu sorunun içini kemirdiğini gizleme çabasına girmedi. Leonard o gün onu öldüreceğimi bilmesine rağmen neden tek başına otel odasına çıkmıştı? Elimde ona karşı kullanacağım ne vardı? Harper tüm bu sorulara bir cevap almak için çıldırıyordu.
“Kuzenlerimin durumu nasıl?” Benden bir cevap istiyorsa önce o da benim sorduğum bir soruya cevap vermeliydi.
Bana bir yanıt vermezse beni konuşturamayacağını bildiğinden içkisinden biraz içip derin derin nefesler aldı. “Hâlâ yaşıyorlar.” Onların hayatının ona bağlı olduğunu gösterircesine sırıttı. “Ama bu her an değişebilir.”
Yaşadıklarını duyunca günlerdir kalbime çöreklenen korku biraz dağılmaya başlamıştı. “Baban o otel odasına birini kurtarmak için gitmişti.”
Bunun onunla bir ilgisi olduğunu düşünüp yutkundu. Leonard’ı kızının hayatıyla tehdit ettiğimi düşünmüş olmalı ki gözlerine akın eden yaşları kontrol edemedi. “Salondan ayrılmasının nedeni ben miydim?”
“Zaza’nın yarası ne boyutta?” Önce benim sorularım, sonra onunkilerdi.
Bir an önce konuşmamı istediği için kaşlarını çatarak bana istediğim şeyi verdi. “Onu kolundan vurdum! Ölümcül bir yara değil, postallarının içine bir bıçak saklamış. Kurşunu kendi çıkardı, yarasını da İskender sarmış.” Bir konuda Zaza’ya hayran kalmışçasına onu takdir eder gibi bir hâli vardı. “İtiraf etmeliyim, çok çetin bir ceviz. Şu ana kadar beş adamımı yaraladı ve üçünü öldürdü. Daha fazla kaçmaya yeltenmesin diye ona ters kelepçe taktırdım.” Şükürler olsun ki yarası ölümcül bir yerde değildi ve bir şekilde hayatta kalmayı başarmıştı.
“Şimdi sıra sende.” Çenesi titredi, onun da merak ettiği çok fazla şey vardı. “Babam kimi kurtarmak için o odaya çıktı.”
“Seni değil.”
“Bu bir cevap değil!”
“Hayır, öyle.” Sakinliğimi koruyarak gözlerinin içine baktığımda onu kızdırdığımın farkındaydım. “Babanın o odaya çıkmasının nedeni sen değildin, senden daha değerli gördüğü biri için öldü.”
“Yalan söylüyorsun!” Bana zerre kadar inanmayıp başını iki yana salladı, yıllardır kendini bir yalanla avuttuğunun farkında değildi. “O sinir bozucu akrabalarımızı saymazsak babamın benden başka hiç vârisi yok. Konu ben değilsem benim dışımda kim için hayatını tehlikeye atabilir?”
Masadaki minik keklerden birine uzanıp küçük bir ısırık aldım. “İskender nasıl?”
Her sorusuna karşılık ona yeni bir soru yöneltmem onu deli ediyordu. Sinirden yüzü kızardığında yanaklarındaki çiller bile belirginleşmişti. “O uyuşuk herif çok iyi! İnan bana onun en büyük sorunu rehin tutulmak değil, her boka sıkılan can sıkıntısı!” Sanırım İskender’in en iyi özelliğiyle tanışmıştı.
“Babanın bir çocuğu daha olduğunu biliyor muydun?” Bir anda söylediklerimle Harper’ın parmakları gevşedi ve kristal kadeh yere düşüp parçalandı. İçki etrafa saçılıp ikimizin ayakkabısına sıçradığında bile yerinden hiç kıpırdayamadı.
“A-anlamadım?” Kelimenin tam anlamıyla bocalamıştı.
“Bir erkek.” Başımı ağır ağır sallarken nihayet ben de elimdeki en güçlü kartı öne sürdüm. “Henüz küçük bir çocuk ama babanın planı onu gizlice büyütüp senin sandığın koltuğa oturtmaktı.” Harper’ın yüzü bembeyaz kesildiğinde bu aşamada acısıyla alay etmedim, bir kadın olarak bu konuda ne hissettiğini anlayabiliyordum.
“Şu zamana kadar bunu nasıl fark etmedin? Leonard’ın hayatta kalan tek çocuğu olmana rağmen seni veliahdı olarak hiç duyurmadı. İnsanlar senden Leonard’ın kızı diye bahsediyordu, neden kimse sana Salazarların veliahdı demiyordu?”
Bunu demiyorlardı çünkü Leonard resmî bir şekilde Harper’ı hiç veliahdı yapmamıştı. Harper’ın yanında öyleymiş gibi davranıyordu ama o masada bir zamanlar babamın yaptığı gibi benden sonra kızım bu koltuğa oturacak şeklinde söylemlerde bulunmuyordu.
“Baban başından beri seni oğluna karşı bir kalkan olarak kullanıyordu, Harper.” Onu yıllar süren bir gaflet uykusundan uyandırırken soğuk ve hissizdim. “Düşmanları onun canını yakmak için kızını hedef alırken oğlu güvende oluyordu.” Leonard da tıpkı o masadaki birçok lider gibi ataerkil bir zihniyetteydi, koskoca bir saltanatı bir kız çocuğuna bırakmazdı. O bunu yapacak biri değildi.
“Babanın son sözleri bile oğluyla ilgiliydi.” Onu kandırmıyordum, bunları duymak canını yakıyordu ama hepsi gerçekti. “Ölürken bile tek düşündüğü oğluydu, sen onun aklına bile gelmedin.”
Uzun süre hiç kıpırdamadığında ne düşündüğünü bilmeyi isterdim. Zaman onun için tam bu noktada donmuş gibi hiç hareket etmiyordu. Sanki tüm bedeni donmuştu. Harper’da yaşam belirtisi gösteren tek şey sık sık dolan gözleriydi ama benim karşımda ağlamayı kendine yakıştıramadığı için gözlerinden bir damla yaş akmadı.
Babasını kafasında hep farklı bir yere koymuştu, onun hakkında öğrendiği gerçekler kaldıramayacağı kadar ağırdı. Yaşadığı hayal kırıklığının büyüklüğünü tahmin bile edemiyordum. Nefes alışları sıklaştıkça yüzünün rengi biraz daha değişiyordu. Belki yalnız olsaydı haykırırcasına öfkesini kusup etrafındaki her şeyi dağıtarak bu trajediyi en ağır şekilde yaşayabilirdi. Ancak yalnız değildi, karşısında babasının katili vardı. Benim karşımda zayıflık gösterecek bir kadın değildi.
Çok zor olsa da kendini toparlamayı başardı. Sürpriz bir kardeşin varlığını kafasında bir yere oturtmaya çalışırken sesini yeniden bulması hiç kolay olmadı. “O çocuk şu anda nerede ve adı ne?”
“Sence bunu sana söyler miyim?” Bunu yaparsam onu yolundan çekmek için küçücük bir çocuğu öldürebilirdi. Kuzenlerim için bile olsa çocuğun yerini ona söylemeyeceğimi belirterek kararlı duruşumu korudum. “Onun kim olduğunu ve nerede yaşadığını asla bilemeyeceksin.”
Kendine gelmek için garsonlardan birini çağırıp yeni bir içki aldı ve bana elimdeki bilgilerin önemsiz olduğunu düşündürmeye çalıştı. “Onu kendim bulabilirim.”
“Öyle mi dersin?” Ona bir şeyi hatırlatarak soğukça güldüm. “Ben de aynı şeyi kuzenlerim için söylüyordum ama bak, kaç gündür onları bulamıyorum. Bir şeyi iyi saklarsan karşındaki sahip olduğu güce rağmen onu bulamayabilir.” İstese de o çocukla ilgili bir bilgiye ulaşamazdı çünkü onunla ilgili her şeyi en ince ayrıntısına kadar saklayan Leonard’dı.
Benim bile o çocuğun varlığından tesadüfen haberim olmuştu. Eğer Leonard’ı öldürmeyi kafaya koymasaydım eylül ayına girmeden birkaç ay öncesinde onu yakın takibe almazdım. Böylece gayrimeşru oğlunun varlığını öğrenemezdim. Artık o anne oğlu ziyaret eden biri olmadığından Harper izleri takip edip kolay kolay onu bulamazdı.
O kaçırılma olayından sonra kadın oğlunu buradaki tehlikelerden korumak için ülkeden ayrılmıştı. Oğluyla birlikte buradan kaçıp gitmişti ama elimde onların isimleri ve kimlik bilgileri vardı. Nereye giderlerse gitsinler onların izini sürebilirdim ama Harper’ın elinde bu kadarı bile yoktu.
O çocuğu öldürmek için mi istiyordu yoksa korumak için mi, henüz bunu bilmiyordum ama öğrenmek üzereydim. “Eğer kuzenlerim ölürse kardeşin de ölür!” dediğimde Harper’ın bedenindeki gerilim arttı ve sadece bir saniyeliğine dudakları titredi. Afalladım, Harper o çocuğun varlığından nefret etmişti ama ondan kurtulmak aklına bile gelmemişti.
Bir kardeşi olduğunu öğrendiğinde ilk düşündüğü tahtını tehdit eden birini öldürmek olsaydı bu kadar gerilmezdi. Tam tersi onun yerine bu işi benim yapmam onu mutlu bile ederdi, böylece elini kardeş kanıyla kirletmek zorunda kalmazdı. Hayır, Harper onu öldürme fikrinden mutlu değildi. Babasını kaybettikten sonra her anlamda yalnız kalmıştı, belki de babasından kalan boşluğu o çocukla doldurmak istiyordu.
İşte şimdi elime çok güçlü bir koz vermişti.
Dudaklarımdaki kıvrılmayı görünce az önce blöf yaparak onu test ettiğimi anladı. Sanki oyunu buradan çevirebilirmiş gibi umursamaz görünmeye çalışarak omuz silkti. “O piçe istediğini yapabilirsin, beni büyük bir dertten kurtarırsın.”
“Emin ol yaparım da.” Bileğimdeki saati kontrol ettikten sonra tehditkâr bakışlarımı ona kenetledim. “Bu gece on ikiden önce kuzenlerim eve dönmezse…” Bu konuda blöf yaptığımı anlamasın diye dudaklarımdan çıkan her kelimeyi inanarak ve büyük bir kararlılıkla söylüyordum. “Kardeşinin cesedini görmek için babanın mezarının yanına bak.”
Gereken her şeyi söylediğim için onu öfkesiyle baş başa bırakıp yanından ayrıldım. Yalnız kalıp önce kardeşinin varlığını kabullenmeliydi, daha sonra da onu hayatında isteyip istemediğini düşünmeliydi. Bir karara vardığında bu gece bitmeden Harper’ın benimle iletişime geçeceğinden emindim.
***
Artık Harper’a karşı kullanacağım bir şeye sahip olduğumu bilmek nihayet keyfimi yerine getirmişti. Şu saate kadar onu göz hapsine almıştım. Etrafındaki insanlarla sohbet ederken bile bakışlarının sık sık uzaklara daldığını görmüştüm. Kardeşinin yerini öğrenmek için kuzenlerimi bana verecekti. Bundan neredeyse emindim. Saat on ikiden önce onları bana gönderecekti. Bunu bildiğim için nihayet biraz rahatlamıştım.
Gurur’a gelirsek… Gerçek anlamda aramızda soğuk rüzgârlar esiyordu. Onunla ne zaman göz göze gelsek ikimizin de bakışları fazla tersti. Bize bakan kimse sevgili olduğumuzu anlamazdı, iki düşman gibi göründüğümüze emindim.
Gerçi sevgili olduğumuzu bile henüz çok kişi bilmiyordu. Beşir’i elinden kaçırdığı için ona kızgındım, o da onunla arama mesafe koyup Sonat’a yaklaştığım için öfkeliydi. Neyse ki aramızdaki sorunlara rağmen yeğeninin düğününde eğlenmeyi bırakmamıştı. Aramızdaki tartışma yüzünden tüm günü surat asarak geçirmesi beni çok üzerdi çünkü bu onların düğünüydü.
Takı töreni bitmek üzere olduğu için masadan ayrılıp Karun ve Bige’ye doğru yürüdüm. Gurur, Duha ve Barbaros onların yanında duruyordu. Bige’ye o kadar çok altın takılmıştı ki kolları dirseklerine kadar bilezikle doluydu. Boynundaki altın ve gerdanlıklar yüzünden başını kaldırmakta zorlanıyordu. İnce belindeyse Duha’nın taktığı altın bir kemer vardı.
Ona ağırlık yapan tüm o altınlardan kurtulup biraz hafiflemek istediğini saklamıyordu. Yanlarında durduğumda Gurur’un yoğun bakışlarının esiri oldum ama elimden geldiğince ona bakmamaya çalışıyordum. Elimdeki kadife kutunun kapağını açıp saf elmaslardan oluşan setin gerdanlığını çıkardım. Setin bir parçası olan küpe ve bilekliği daha sonra kendi de takabilirdi.
Boynunda hiç yer kalmamıştı ama âdetten olduğu için diğer takıların üstüne gerdanlığı taktım. Bir adım geriye çekildiğimde Bige gülümseyerek beni izliyordu. “Teşekkür ederim, Farah.”
“Allah mutluluğunu daim etsin, canım.” Tebessüm ederek ona iyi dileklerimde bulundum. “Sevdiğin adamla her günün mutlu ve huzurlu geçsin.”
Sadece Bige’ye iyi dileklerde bulunduğumdan Karun bana sataşmak için hiç vakit kaybetmedi. “Benim hediyem ve güzel dileklerim nerede?”
“Karına taktım ya, sana da mı hediye takacaktık?” Şaşkınca bunu ona sormamla gülmemek için yanaklarının içini dişliyordu.
“Sendeki bu cimriliği ne yapacağız biz?” Kinayeli bakışlarının tek nedeni kızına doğum hediyesi olarak bir zıbın almamdı.
“Sana hediye yok.” Dadısının kucağında etrafına gülücükler saçan Defne’yi gösterdim. “Ama ona güzel bir hediye ayarladım.” Düğünlerini kızlarının doğduğu tarihte yaptıkları için düğün ve çocukların doğum günü kutlamasını bir arada yapmışlardı.
Bugün aynı zamanda Cesur’un da doğum gününü kutlayacağımız için Duha bir elini cebine koyarak alayla tek kaşını yukarı kaldırdı. “Oğluma yine bir zıbın aldıysan sakın gözüme görünme.”
“Bu sefer şapka aldım ama gerçekten çok sevimli.”
Karun ve Bige gülerken Duha benim karşımda yaka silkiyormuş gibi bezgin bakıyordu. “Kızım senin paran var, anla artık şunu, sen zenginsin. Neden fakirmiş gibi davranıp para konusunda bu kadar cimrisin?”
“Cimri değil, tutumluyum.”
“Benim oğluma gelince mi tutumlu oluyorsun?” Bige’nin boynundaki milyon dolarlık elmas gerdanlığı gösterdi. “Bunu alırken niye tutumlu değildin?”
“Cesur’a da iyi bir hediye aldım.” Bunu itiraf etmedikçe çenesinden kurtulamazdım. “Oğluna içinde harika midillilerinin olduğu güzel bir çiftlik evi aldım. Bu hoşuna gider mi?”
Hiçbir şeyden memnun olmayan bir adam olduğu için yine hakarete uğramış gibi davranmaya başlamıştı. “Duha Tunus’un oğlu küçük bir midilliye mi binecek? O bücür şeylere Karun’un kızı binsin, benim oğlum en güzel yağız atlara biner.” Onun bu çıkışıyla hepimiz başımızı çevirip sandalyeye ters oturan iki yaşındaki çocuğa baktık.
“Şu anda oğlunun bindiği tek şey bir sandalye.” Karun gülerek başını iki yana salladı. “Ona da ters biniyor.”
“Sandalyeye ters oturması daha rahat yoksa Cesur düz oturmayı da biliyor.” Hemen oğlunu savunmasıyla kıkırdadım.
Karun abiye yaklaşıp ona sarıldığımda tebessüm ederek beni kollarının arasına çekmişti. “Allah ayırmasın abi.” Ona güzel dileklerde bulunduğumda Karun teşekkür ederken Gurur sinirli homurtular çıkarmakla meşguldü. Karun’a sarılmamı bile kıskanan değişik bir adamdı.
Onları yalnız bırakıp yeniden bizimkilerin yanına döndüm. Orkestra çaldığı müziklerle herkesin eğlenmesini sağlıyordu. Biz Tozlular dışında herkes gönlünce düğünün tadını çıkarıyordu. Kuzenlerimiz burada olmadığı için ne çıkıp dans ettik ne de kahkahalarla gülüp bir düğünde olduğumuzu anladık. Sürekli surat asıp kimsenin keyfini kaçırmak istemediğimiz için bazen etrafımıza sahte gülümsemeler gösterdik bazense dans eden insanları izledik.
Etrafımızdaki insanlara her şeyin yolunda olduğunu göstermek için tüm gün rol yapıp durduk. Barbaros ve Asaf diğer liderlerle bir köşede sohbet ederken biz kuzenlerimle bir masanın etrafında toplanmıştık. Nihat esnememek için kendini zor tutarak saçlarını karıştırdı.
“Zaza ve İskender olmayınca bir düğünde bile sıkılacağımı hiç düşünmezdim.” Bir küfür savurup kadehteki tüm içkiyi tek dikişte içti. “Sürekli sıkılan İskender piçini bile özledim, buna inanabiliyor musunuz?”
“Zaza daha o vazoyu vuracaktı, nasıl ortadan kaybolur?” Aksa onu özlediğini açıkça itiraf edemediği için bakışlarını kaçırarak iç çekti. “İskender de kırdığı o camın parasını daha bana ödemedi!”
“Umarım Harper’ın kardeş sevgisi daha ağır basar ve bizimle uzlaşmaya yanaşır.” Harper’la olan konuşmamızı bizimkilere anlattığım için hepsi benimle aynı umuda sıkıca tutunmak istiyordu. Esvet’in sadece bakışlarında değil, titreyen sesinde bile özlem vardı. “Burada olsalardı bugün İskender’in nöbeti bendeydi, o salağın canı sıkıldığında bir süre ona hiç kızmayacağım.”
Üzgünce dudaklarını sarkıttığında bir zamanlar nefret kustuğu insanları sevmeye başladığını görebiliyordum. “Zaza kolundaki kurşunu nasıl kendi çıkarır? Kesin iz kalacak, bu kızın hiç estetik anlayışı yok.”
“Daha şimdiden karalar bağlamayı bırakın.” Kılıç içimizdeki en soğukkanlı kişi olduğu için kendimize gelmemiz için bizi azarladı. “İster öldürmek için olsun isterse de bağrına basmak için, Harper o çocuğun yerini bilmek istiyor ve bunun karşılığında bizimle anlaşmak zorunda. İskender ve Zaza’yı geri alacağız.” Umarım bu konuda yanılmazdık.
Şu ana kadar hep elit müzikler, danslar ve halaylara tanık olmuştuk ama bir anda müzik değişmişti. Kemençe sesinin o ince çığlığını duyunca hemen başımı kaldırdım. Tulum ve kemençe sesiyle tüm konukların tıpkı benim gibi nefesini tutarak gözlerini piste diktiğini gördüm. Buradaki tüm gözler Kalender erkeklerine kenetlenmişti.
Kemençe sesiyle Çağıl’ın ne kadar sabırsızlandığını görebiliyordum. Levent heyecanla ayağa kalktı, Karun hafifçe gülümsemiş ve Gurur’un dudakları kıvrılmıştı. Nefes alışlarım bir anda değişmişti, horon tepeceklerdi, değil mi? Bu bir Karadeniz düğünüydü ve artık bunu görmemizin zamanı gelmişti.
Karun yürüyüp meydana çıktığında ve Gurur ağır adımlarla onun yanında durduğunda heyecanım arttı. Çağıl ve Levent hiç vakit kaybetmeden onların yanında durduğunda Ali ve Kenan da kalabalıktan sıyrılmıştı. Hepsi birbiriyle omuz hizasında durduğunda ortaya çıkan görüntü nefes kesiciydi. Onlar horona başladığında insanlar artık sohbet etmeyi bırakmış, tüm ilgileri horon tepen erkeklere kaymıştı.
İnsanların onlara attığı büyüleyici bakışların bir benzeri benim de gözlerimde vardı. Bu her anlamda insanın aklını başından alan bir görüntüydü. Kalender erkekleri âdeta sahnede devleşmişti, onlar her anlamda çok yakışıklı ve güçlüydü ama horon oynarken gerçek anlamda karşı konulmazlardı. Her şeye rağmen bir aradaydılar ve horonla bastıkları yeri inletiyorlardı.
Gözlerimi dahi kırpmadan Gurur’u izliyordum. Adımları kusursuzdu, ayakları yere sert bastıkça insan onun gücü ve heybeti karşısında iç çekmeden duramıyordu. Geniş omuzları dimdikti, dizlerini arada hafifçe kırıyordu. Kemençenin ritmine uyan omuzları titriyordu. Yeşil gözleriyse daima ileriye bakıyordu. Onunla göz göze geldiğimizde nabzım yine hızlanmıştı.
Buradaki birçok kadın büyük bir hayranlıkla onu izliyordu, onun bakışlarıysa yalnızca beni görüyordu. Ona hâlâ çok sinirli olduğumdan gözlerimi kaçırarak onun göz hapsinden kurtuldum. Sadece beş saniyeliğine başımı eğmiştim ama hemen sonra yeniden kafamı kaldırıp onu izledim. Gurur horon oynarken bir saniyesini bile kaçırmak istemiyordum çünkü bu gerçek anlamda müthiş bir göz ziyafetiydi.
Oyun oynarken Kalender erkeklerin uyumu buradaki tüm kadınların soluğunu kesiyordu. Hepsinin hayatında sevdiği bir kadının olması çoğu hanım konuklar için büyük bir hayal kırıklığıydı. Karun’un Bige’den bir kızı vardı ve bugün evleniyordu. Çağıl ise evliydi ve karısı hamileydi. Gurur’a gelirsek… Buradaki herkes onun benden başka kimseye bakmadığını bilirdi.
İçlerinde bir tek Levent bekârdı ama bence bu da uzun sürmezdi. Cemiyetteki anneler daha şimdiden Levent’i gözlerine kestirmişti, kızlarını dürterek onlara Levent’i gösteriyordu. Uzun süre horon oynayarak gözlerimizi şenlendirmişlerdi, daha sonra Gurur ve Karun zeybek oynayarak biz kadınları mest etmişti. Amca-yeğen kollarını açarak zeybeğin ağır adımlarıyla tüm dikkatleri üzerlerine çekmişti.
Daha sonra Duha, Kenan, Kadem ve Ali de onlara katılmıştı. Akşama kadar her fırsatta alana çıkıp horon veya zeybekle doyasıya eğlenmişlerdi. Hava çoktan kararmıştı ama düğün hâlâ devam ediyordu. Etraftaki ışıklandırma o kadar güzeldi ki buraya mistik bir hava katıyordu. Alana yerleştirdikleri mikro led ışıklar yanmaya başladığında sanki gökyüzündeki tüm yıldızlar yerde parlıyordu.
Defne ve Cesur için harika bir pasta hazırlamışlardı. Mumları üflerken ikisi yine birbirine girmişti. Tıpkı babaları gibi onlar da birbirleriyle hiç anlaşamıyordu. Doğum günlerini kutladığımda çocuklara verdiğim hediyeler bence bu sefer Karun ve Duha’yı memnun etmişti. Şehrin rağbet gören bir yerindeki o büyük çiftlik Cesur için iyi bir hediyeydi.
Karun’un kızına da bir alışveriş merkezi hediye etmiştim. Aklıma bundan daha iyi bir şey gelmemişti. Aksa ve Esvet’le sohbet ederken müziğin değişmesiyle yavaşça başımı kaldırdım. Bizim oraların müziğiyle tüm bakışlar bana çevrilmişti. Karun hınzır gözlerle beni izlerken bunun onun işi olduğunu anlamam uzun sürmedi.
Karısının yanında dimdik dururken herkesin içinde beni köşeye sıkıştırmaya başladı. “Düğünümde Tozluların hanımağasını da pistte görecek miyiz?” Bana bunu yapması için ona nasıl bir kötülük yapmış olabilirdim? Sadece Bige’ye değil, ona da bir şeyler takmalıydım!
Orkestranın çaldığı bizim yöremize ait çok hareketli bir müzikti. Ben bu müziklerde oynamaya aşinaydım, bakalım aynı şey Karun için de geçerli miydi? Herkesin içinde bana baskı uygulamasını yanına bırakacak değildim. Doğrudan ona baktığımda alaycı bakışlarımda bir meydan okuma vardı. “Kalenderler de bana eşlik edecekse neden olmasın?”
Karun bir an bunu kabul edecekti ama aklına nasıl bir muzırlık geldiyse duraksadı. Mavi irislerinde anlam veremediğim bir parıltı geçtiğinde dudaklarının köşesi yavaşça kıvrılmıştı. “Tabii ki Kalenderlerden biri Tozluların liderine eşlik edecek ve bu kişi de…” Başını omzuna doğru çevirdi ve kendi hâlinde takılıp içkisini yudumlayan amcasına bakıp sırıttı. “Kalenderlerin lideri olacak.”
Gurur bir yudum aldığı içkiyi püskürterek çıkartınca yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Karun’un yaptığı emrivaki yüzünden elinin tersiyle dudaklarını silip kaşlarını çattı. Bu durumdan en az onun kadar rahatsızdım, onunla piste çıkmak istemiyordum. Bugün ikimizde birbirimizi çok kızdırmıştık.
“Ne oldu?” Karun sinsice sırıttığında herkesin içinde bizi kışkırtmaya başladı. “Yoksa birlikte oynamayacak kadar çok mu birbirinizden nefret ediyorsunuz?”
“Basbayağı korkuyorlar.” Duha’da ona ayak uydurup herkesin duyabileceği şekilde yüksek sesle güldü. “Kalender Beyciğim herkes biz mi, çıkıp düşmanıyla oynasın.” Bunlarda düşman mı yoksa dost mu, hiç belli değildi ki. Ayrıca onlar bilmiyordu ama Gurur’la düşman değildik, sevişecek kadar yakındık.
Karun onun sözlerini destekleyerek başını ağır ağır salladı. “Kimse bizim gibi olamaz, Tunus.”
“Siktiğim piçleri!” Onu zorladıkları şey için Gurur ikisine küfrederek piste doğru yürüdü. İnsanların onu görebileceği bir alanda durup bakışlarını bana dikince ne yapacağımı bilemedim. Gurur’un oraya çıkmasıyla artık herkes bana bakmaya başlamıştı.
Buradaki insanlar oraya çıkmayacağıma neredeyse emindi hatta Gurur bile. Herkesin içinde onu pistte tek başına bırakamazdım. Bu yüzden hiç istemesem de öne doğru adımlar attım. Bunu görünce Gurur bir an şaşkın ifadesini saklayamamıştı. Ona bu kadar çok kızgınken yanına gitmeyeceğimi düşünmüş olmalıydı.
Piste çıkarken açıkçası halay falan çekeceğimizi düşünmüştüm ama müzik bir anda değişince bozguna uğramıştım. Orkestra reyhani çalmaya başlamıştı, yani aşıkların dans müziğini. Gurur’la aynı anda ters gözlerle Karun ve Duha’ya baktığımızda ikisinin sırıttıklarını gördüm. Bu müzikte dans etmemiz onların işiydi!
Herkes bizi izlerken artık bundan kaçamazdık. Reyhani benim çok sevdiğim ve çoğunlukla babamla ettiğim bir danstı. Hatta bu dansı en son Gurur’un nişanında babamla etmiştik. Kaderin işine bak ki bir zamanlar nişanına katıldığım bir adamla bu akşam reyhani oynayacaktım.
Karşı karşıya durup yerlerimizi aldığımızda Gurur’un bu dansın üstesinden gelip gelemeyeceğini bilmiyordum. Onu horon teperken, zeybek oynarken ve halay çekerken daha önce görmüştüm ama reyhani konusunda bilgim yoktu. Müziğin ritmiyle Gurur kollarını açtığında ona uyum sağlayarak oynamaya başladım.
Bunu gerçekten yaptığımıza inanamıyordum. Gurur’un her hareketi ölçülü ve kendinden emindi. Heybetli kollarını açıp erkeklere has bir şekilde oynarken etkilenmemek elde değildi. Bu adamın yapamadığı bir şey var mıydı? Her konuda bu kadar iyi olması düşüncelerimi tepetaklak ediyordu.
Gözlerimizi bir an olsun birbirinden çekmeden ağır hareketlerle oynarken yavaşça ilerledim ve Gurur’un iki yana açtığı kollarının arasına girdim. Ona sırtımı dönüp göğüs hizasında oynamayı sürdürdüm. Raks eder gibi omuzlarımı hafifçe kıpırdatıp ellerimi bileklerinden büktüğümde Gurur’un hızlanan nefes seslerini duydum.
“O soytarıya koşmak için bahane mi arıyordun?” Arkamda kısık çıkan kıskanç sesini duyduğumda ona doğru döndüm ve ritmimi koruyarak arkaya doğru küçük adımlar attım. Bunu yaparken onunla olan göz kontağını koruyordum.
Yerimde süzülürken hemen ona bir cevap vermedim. Kalçalarımı hafifçe salladığımda her hareketim kollarım ve bileklerimle uyumluydu. “Sen Beşir’i elinden kaçırmasaydın bende onun yerini öğrenmek için Sonat’a yaklaşmazdım.” Sadece bizim duyacağımız bir ses tonuyla konuşuyorduk.
Gurur nefes dahi almadan müzikle uyumlu bir şekilde kıvrılan bedenimin hatlarını izlerken bir adım geriye çekildi. “O herifi bulmam bir günümü almaz, Farah.” Kaşlarını çattığında sıktığı dişlerinin arasından adeta tıslarcasına konuştu. “Beni cezalandırmak için Sonat itine yaklaşamazsın!”
“Madem öyle bir daha seni cezalandıracağım şeyler yapma.”
Canımı sıkarsa Sonat’la hemen bir nikah masasına oturacağımı düşünüyor olmalı ki yüzündeki her kas seğiriyordu. “Şu düğün bir bitsin o puştun amına koyacağım!”
“Gurur yeğeninin düğününde olay çıkartamazsın, bu onların en mutlu günü.”
“Bende bu yüzden düğünün bitmesini bekliyorum!”
“Biraz sakin olabilir misin?”
“O ecdadını siktiğim itiyle ne konuştuğunu bilmeden sakinleşemem.”
Aramızdaki konuşma gergin olsa da bedenlerimiz müzikle uyumlu bir şekilde hareket ediyordu. Şaşırtıcı bir şekilde Gurur reyhani oynamayı biliyordu hem de kusursuz bir şekilde. “Ona Beşir ve kuzenlerimin yerini bilip bilmediğini sordum ama bana hiçbir şey söylemedi.”
Sonat’ın o iğrenç teklifinden hiç bahsetmedim, bunu ona söylemeyi de düşünmüyordum. “Ona sevgili olduğumuzu söyledim,” dediğimde nihayet Gurur’un keyfi az da olsun yerine gelmişti.
Aramızdaki ilişkiyi herkesten gizlemek istediğimi düşünmüş olmalı ki duyduklarıyla rahatlamıştı. Özellikle Sonat’a sevgili olduğumuzdan bahsetmem sinirlerini yatıştırmıştı. Bana olan bakışları yumuşadığında bacaklarını hafifçe kırarak önümde bir dizini yere vurdu. Bunu yaptığı an etrafımızdaki kadınların iç çekişleri artmıştı.
Gurur elini yere bastırdığında parmakları toprağa değmişti. Sanki bastığım yeri bile öpecekmiş gibi davranıp avuç içini hafifçe yere sürttü ve başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Avucunu önce dudaklarına, sonra da alnına götürünce kalbim duracakmış gibi hızlanmıştı. Bu hareketiyle bastığım toprağı bile sahiplenmişti.
Müziğin ritmiyle yavaşça ayağa kalktığında nefes alışlarım sıklaşmıştı. Ağır adımlarla önce birbirimize yaklaştık sonra da yavaşça birbirimizden uzaklaştık. Karanlık gökyüzünün altında onunla dans ederken Gurur’un her hareketi beni mest ediyordu. “Reyhani oynayabildiğini bilmiyordum.”
“Bilmiyordum da.” Dudakları yavaşça kıvrıldığında ilk kez reyhani oynadığım o anı bir türlü unutamıyormuş gibi bakışları değişti. “Bu dansı bir gün benimle etmeni düşlemediğim bir anım hiç olmadı.” Omurgamdan aşağıya ılık bir his yayıldığında her hücrem onun adını haykırmaya başlamıştı.
“Öğrenmem çok zamanımı aldı ama buna değdi.” Onun bu sözleriyle dansımız artık her anlamda tutkulu ve ihtiras doluydu. Benim için reyhani öğrenmesi ona olan öfkemi bitirmeye yetmişti. Benim sorunumda buydu işte, hiçbir konuda Gurur’a uzun süre kızgın kalamıyordum. Her defasında bir şekilde kalbimi fethediyordu.
Bir anda havai fişekler patladığında birbirine ilk günkü gibi âşık olan iki liderin dansı buradaki herkesi büyülemişti. Yeniden Gurur’a yaklaşıp açık kollarının arasına girerek ona sırtımı döndüğümde, “Farah…” diyen boğuk sesini duydum. “Yalnız kalacağımız bir yere gidelim mi?” Neden?
Ondan biraz uzaklaşıp yeniden ona doğru döndüğümde pantolonunun önündeki şişkinliği gördüm. Yanaklarım cayır cayır yanarken ifadesizliğimi korumaya çalıştım ve dizlerimi hafifçe bükerek oynamaya devam ettim. “Gurur ne yapıyorsun?”
Eğildiğim yerde doğrularak onun koyu bakışlarının altında dans ettim. “Herkesin içinde bu yaptığın hiç oldu mu?” İnsanların gözleri üzerimizdeyken ereksiyon olamazdı.
“Farah ben senin her hareketine azıyorum.” Bunu itiraf ederken dudaklarının kıyısında küçük bir kıvrılma meydana geldi. “Bu elimde olan bir şey değil.”
“Pantolonun önünde bir şişkinlik var hayvan herif.”
“Ve bunu dindirmenin bir yolu var.” Onun etrafında süzülerek dans etmemi izlerken ağaçların olduğu yönü işaret etti. “Sana biraz etrafı göstermeme ne dersin?” Amacının bana etrafı göstermek olduğunu hiç sanmıyordum.
“Lütfen kendine gelir misin?”
“Yavrum kollarını ve kalçalarını sallayarak kuğu gibi etrafımda süzülüyorsun. Burnuma gelen o baştan çıkarıcı kokundan bahsetmiyorum bile. Çok acil yalnız kalacağımız bir yere gitmeliyiz.”
“Hayır!”
“Ulan zor durumdayım diyorum, nesini anlamıyorsun?”
“Bunu Beşir’i elinden kaçırmadan önce düşünecektin.”
“Sikeceğim o herifi de senin şu inadını da! Bulacağız dedik ya.”
Müzik tam zamanında durunca dans etmeyi bırakıp kaçarcasına pistten çıktım. Gurur’un arkamdan kısık bir sesle ettiği küfürleri duydum ama hiçbiri bana değildi, Beşir’i elinden kaçıran beceriksiz adamlarına kızıyordu.
***
Bige ve Karun’un düğünü gerçekten çok güzel geçmişti. Masal gibi bir düğündü ve açıkçası biraz imrenmiştim. Hayallerimdeki gibi bir düğünle evlenmeyi bende çok isterdim. Eve yalnız gelmiştim, Gurur adamlarını toplayıp gitmişti ama nereye gittiğini bana söylememişti. Kuzenlerimle salonda oturup sabırsız gözlerle saate bakıyorduk. Saat on ikiyi bulmak üzereydi ama Harper’dan hâlâ ses soluk yoktu.
Telefonum çaldığında buradaki herkesin bakışları hemen beni bulmuştu. Ekranda Harper’ın ismini görmeyi beklerken arayan Gurur’du. Bu saatte önemli bir şey olmasaydı beni aramazdı. Telefonu açıp kulağıma yasladığımda, “Onları buldum,” diyen sesiyle nabzım bir anda tavan yaptı.
“Salazarların adamlarının içinde çok fazla casusum var. Daha düne kadar Ali’nin bana çalışmadığını düşündükleri için ben hastanede uyurken onun talimatlarını dinlememişler. Bu yüzden kuzenlerinin yerini bulmak için harekete geçmediler. Onlar sadece benden ve yetki verdiğim insanlardan emir alır.” Konuyu yine onu ilaçla uyutmama getirmişti ama bu sefer haklıydı.
Eğer onu etkisiz hale getirmeseydim Gurur daha erken casuslarına ulaşıp kuzenlerimin yerini bulurdu. “İçlerinden biri hayatını tehlikeye atarak kuzenlerinin nerede tutulduğunu öğrenebildi.” Duyduklarımla mutluluktan ağlayabilirdim günler sonra ihtiyacım olan tek haber buydu.
“Barbaros’la ikimiz onları almaya gidiyoruz, sen evde kalıp bekle.” Gurur itiraz bile etmeme izin vermeden, “Onları sana getireceğim, Farah,” dedi hızlıca. “Senden tek istediğim evde kalman. Şimdi kapatmalıyım.”
Telefonu kapatınca tam onu aramak üzereydim ki bu seferde Harper aradı. Çağrısını kabul ettiğimde o sıkkın sesini duymam uzun sürmedi. “Takasa varım!” Saatler sürse de nihayet kararını vermişti.
Gurur’un ihtiyacım olan bilgiyi çoktan bulduğunda habersiz isteksiz bir sesle konuştu. “Sana kuzenlerinin yerini söyleyeceğim, bunun karşılığında sende bana o çocuğun nerede olduğunu söyleyeceksin.”
“Anlaştık.” Belki Gurur’un elindeki yanlış bilgidir diye Harper’ın teklifini kabul ettim. “Kuzenlerimi aldığımda kardeşinle ilgili bilmek istediğin her şeyi öğreneceksin.”
O çocuğa zarar vereceğini düşünseydim onun kim olduğunu Harper’a asla söylemezdim ama kardeşini incitmeyecekti. Onu istemesinin nedeni zarar vermek değildi, artık bundan emindim.
“Sen beni aptal mı sanıyorsun?” Kızgın sesini duyduğumda tepkisizliğimi korudum. “Kuzenlerini aldıktan sonra sözünü tutup tutmayacağından nasıl emin olacağım?”
“Ben verdiğim tüm sözleri tutarım, Salazar.” Sadece bu cümleyle bile ona babasının ölümünü hatırlatmıştım. “Sözlerime ne kadar sadık olduğumu en iyi sen biliyorsun.” Leonard’ı öldüreceğimi söylemiştim ve sözümün arkasında durmuştum.
“Umarım beni kandırmaya kalkışmazsın yoksa bu sefer tüm aileni katlederim. Benim artık kaybedeceğim hiçbir şeyim yok!” Beni tehdit ettikten sonra duymak istediğim o sihirli cümleyi söyledi. “Adresi atıyorum gidip kuzenlerini alabilirsin. Endişen olmasın adamlarım sana zorluk çıkarmayacak.”
Telefonu kapattığımda sabırsızca bizimkilere döndüm. “Zaza ve İskender’i almaya gidiyoruz.” Hepsinin dudaklarında küçük bir gülümseme belirdiğinde Esvet neşeyle, “Sonunda!” diyerek ellerini çırptı. “Nihayet onları eve geri getireceğiz.”
Hiç oyalanmadan malikaneden çıkıp araçlarımıza atladık. Orada bizi neyin beklediğini bilmediğimden tüm adamlarımı yanıma almıştım. Harper’ın attığı adrese giderken arabayı ben kullanıyordum. Bir an önce oraya gitmek istediğim için sürekli gaza basıyordum. Zaza ve İskender’i yeniden görmek için sabırsızlanıyordum.
Yarım saatlik bir yolculuktan sonra telefonum çaldı. Kulaklığa dokunarak telefonu açtığımda bu gece ikinci kez Harper’ın sesini duydum. “Bu baskın senin işin mi? Sana onları vereceğimi söyledim ama sen sözünden dönerek adamlarımı öldürttün!”
“Neyden bahsediyorsun sen?”
“Az önce saldırıya uğrayan adamlarımdan biri aradı. Ölmeden önce son söylediği şey Tozluların saldırısına uğradıklarıydı! Sana güvenilmeyeceğini bilmeliydim!” Öfkeyle bağırdığında bir şeylerin kırılma sesini duydum. “Sorun çıkarmadan kuzenlerini sana teslim edeceklerdi ama sen hepsini en savunmasız anlarında yakaladın!”
“Bekle, bir dakika!” Söyledikleriyle beni şaşkına çevirmişti. “Attığın adrese gitmeme henüz beş dakika var, üstelik tüm adamlarım benimle. Diğer adamlarıma da herhangi bir saldırı emri vermedim.” Burada bir işler dönüyordu. “Onlara ateş edenler Tozlular değil.”
Aklıma gelenlerle kafamdaki tüm sorular bir açıklığa kavuştu. “Gurur kuzenlerimin yerini bulmuştu, adamlarına saldıranlar Barbaros’la ikisinin korumaları olabilir.”
“Eğer onlar olsaydı bunu öğrenirdim, saldıranlar Kalenderler ve Kahharlardan değilmiş.”
“Tozlularda değil!”
“Sen değilsen kim o zaman?”
“Bunu bilmiyorum ama kuzenlerimin başına bir iş gelirse kardeşini görmeyi unut!” dedikten sonra telefonu suratına kapattım. O baskını yapan her kimse bundan kurtulamazdı, Gurur ve Barbaros çoktan oraya gitmiş olmalıydı. Daha onlar oradan çıkmadan bizimkiler hepsini kıskıvrak yakalardı. Böyle olmasını ummaktan başka çarem yoktu.
“Gurur lütfen…” Dua eder gibi bir sesle konuştum. “Ben oraya gelene kadar o adamların kuzenlerimi dışarı çıkarmasına izin verme.” Onları bulmaya bu kadar yaklaşmışken tekrar elimden kaçıramazdım.
Yolun kalanını süratle geçip Harper’ın bahsettiği demir fabrikasına gelmiştik. Bu gibi anlarda seçtikleri mekânın yerleşim yerlerinden uzak olması bir bakıma iyiydi. Böylece birileri kurşun seslerini duyup emniyeti aramıyordu. Araçlardan indiğimizde karşımızdaki fabrikada gelen silah sesleri bir an olsun susmuyordu. İçeride hararetli bir çatışma vardı.
Etrafa bakınca Gurur ve Barbaros’a ait araçların burada olduğunu gördüm. Onlar buradaysa o zaman Zaza ve İskender’de buralarda bir yerdeydi. Tam da düşündüğüm gibi Harper’ın adamlarını öldüren o saldırganlar zamanında buradan ayrılamamıştı. Eğer öyle olmasaydı tüm bu silah sesleri olmazdı.
Belimdeki silahı çıkartıp sabırsız bir ifadeyle arkamdaki adamlara döndüm. “Gidelim!”
Kuzenlerimi geri alma zamanı gelmişti.
Yorumlar