Roman
  • 06/09/2026

61-KARANFİLLER ÖLÜM ÇİÇEKLERİDİR

Silahların patladığı bir fabrikaya girdiğimizde burnuma gelen barut ve demir kokusu bana nefes aldırmıyordu. Bir duvarın arkasına saklanıp ilk birkaç dakika nefes alışlarımı düzene koymaya çalıştım. Fabrikanın içi geceden daha karanlıktı ama bazı yerlerde tavanda asılı duran sarı lambalar burayı aydınlatıyordu. Kalın bir kir tabası oluşturan camlar her kurşunla paramparça oluyordu. 

Paslı makinelere çarpan mermilerin çıkardığı tiz ses ölümü çağrıştırıyordu. Tavandan sarkan zincirlerin arasında geçen bedenlerin çıkardığı sesi duyabiliyordum. Havadaki ağır metal kokusu ruhumu kasvete boğuyordu. Demir, pas ve kan kokusu burada çok yoğundu. 

Etrafı kontrol edip sol tarafımdaki koridora koştuğumda bir anda önüme çıkan iki adamın vurularak yere düştüğünü gördüm. “Devam et.” Esvet’in sesini duyunca daha hızlı koştum. “Zaza dönene kadar seni korurum.” Esvet’i küçümsemiyordum ama bu konuda kimse Zaza’nın yerini tutamazdı.

“Önce kendini koru lütfen, sonra beni.” Koridordan dönüp karşıma çıkan ilk kapıdan içeri girdiğimde hemen bir demir kazanının arkasına saklandım. Başımı hafifçe öne uzatıp etrafımı kontrol ederken kulaklıktan Nihat’ın, “Esvet,” diyen sesini duydum. “Saat üç yönündeki şu piç görüş menzilinde mi? Kafamı çıkarmama izin vermiyor, indir şu herifi.”

“Onu tam göremiyorum, bekle arkasından döneceğim.”

“Zaza olsaydı tek bir kurşunla onu indirmişti.”

“Geber, Nihat!” Esvet’in kızgın sesini duyduğumda sol taraftaki adım seslerini işittim ama bunlar Esvet’in ayak izleri değildi. “Beni Zaza’yla nasıl kıyaslarsın? O keskin nişancıydı, bize dışarıdan güvenlik sağlıyordu. Bense sahadayım ve senin gibi ölümle iç içeyim!”

Adım sesleri yaklaştığında bir anda ortaya çıkıp gördüğüm adamın suratına yumruğumu geçirdim. Burnu kanadığında sinirlenerek geriye çekildi. Hemen sonra öne atıldı ve omzuma sert bir darbe geçirdi. İki adım gerilediğimde Nihat’ın sesini hâlâ kulaklıkta duymaya devam ediyordum. “Senin yapacağın işi sikeyim, Esvet! Yerinde kal bu piçi ben hallederim.”

“Çık lan ortaya, onun işini çoktan bitirdim ve rica ederim, ne demek!”

Omzumdaki sızının geçmesini beklemeden adamın ikinci yumruğunu yakaladım ve onu kendime doğru çekip dizimi karnına geçirdim. İnleyerek öne bükülünce saçlarını kavrayıp suratını üst üste demir teknesine vurdum. O bayılana kadar bunu yapmaya devam etmiştim. Onu yere fırlattığımda kendine gelip bize ayak bağı olmasın diye bacağına bir kurşun sıkmıştım.

Diz çöküp hemen demir teknesinin arkasına saklandığımda metal yüzeye çarpan kurşunlar, kıvılcımlar çıkartarak sekmeye başlamıştı. “Kız burada!” diye bir adamın bağırdığını duydum. “Buraya gelin, Tozluların lideri burada!” Harika, birazdan hepsi çil yavrusu gibi buraya doluşacaktı. Anlaşılan onların asıl istediği bendim.

Diz çöktüğüm yerde emekleyerek demir kolonun arkasına ilerledim. Onlardan saklandığımda tavandaki lambalardan birine ateş ederek bulunduğum yeri gölgede bırakmıştım. Başımı kaldırıp yerimi gösterecek iki lambaya daha ateş etmiştim. Şimdi bulunduğum yerin etrafı karanlıktı ama diğer her yerde loş bir ışık vardı.

Karanlıkta gizlenip saldırıya geçmek hep daha avantajlı olmuştu. Başımı yavaşça uzattığımda benden beş kilometre uzaklıktaki paletlerin arkasındaki adamı gördüm. Onun olduğu yerdeki ışıklar hâlâ yandığı için başını hafifçe dışarı uzatınca onu görmüştüm. Daha o kafasını içeri çekmeden alnının tam ortasına ateş etmiştim. Keşke vücudunun farklı bir yerine ateş edebilseydim ama dışarı çıkardığı tek yeri kafasıydı.

Kulaklıkla Kılıç’ın, “Farah hangi cehenneme kayboldun?” diyen kızgın sesini duydum. “Gerektiğinde takviye göndermem için yerini bilmeliyim!”

“Burası labirent gibi bir yer, nerede olduğumu bilmiyorum ama başımın çaresine bakabilirim.” Kısık bir sesle konuşup mermilerin hangi yönde geldiğini tespit etmeye çalıştım. Biri aradığı için kuzenlerimle olan bağlantım kopmuştu.

Telefonum sessizde olduğu için buradakiler müzik sesini duyup yerimi bulamazdı. Kulaklığa dokunup karanlığın içinde yaklaşan adım seslerine doğru yürüdüm. Işığın çoğunlukta olduğu bölgelere şimdilik girmeyi düşünmüyordum. Kulaklıkta Beşir’in, “Sana hazırladığım sürprizi nasıl buldun?” diyen sesini duyduğumda yine sinirlenmeye başlamıştım. Her taşın altında bu adam çıkıyordu.

Parmak uçlarımdan yürüyüp adım seslerimi minimuma düşürüyordum. Bu saldırının onun işi olduğunu tahmin etmeliydim. Gurur’un elinden kurtulur kurtulmaz bana saldırmaya başlamıştı. Gittikçe yaklaşan adım sesleriyle önümde birden fazla kişinin olduğunu anladım. Karanlık bölgede olduğumu bildiklerinden beni yakalamak için onlarda bu karanlığın içine girmişti.

Adamlardan biriyle çarpıştığımızda tereddüt bile etmeden silahıma davranıp onu vurdum ama kurşun neresine isabet etti, hiç bilmiyordum. Umarım acı dolu iniltisini duyduğum bu kişi bizimkilerden biri değildir. “Sürprizine bayıldım, bende tam sıkılmak üzereydim.” Beşir’e cevap verdiğimde biri bu karanlıkta bile ensemdeki saçlarımı yakalayıp başımı sertçe geriye çekti.

Kolumu kaldırıp dirseğimi karın boşluğuna geçirdiğimde saçlarımdaki eli gevşemişti. Hemen ona doğru döndüm ve iniltilerini takip ederek yüzüne sert bir yumruk attım. Sağımda bir hareketlenme hissedince içgüdüsel olarak yana çekildim ve sağ tarafa ateş ettim. Çıkardığı seslere bakılırsa onu da vurmuştum. Yumruk attığım diğer adamı karanlıkta aramakla uğraşmayıp bana en yakın duvara doğru koştum.

“Oradan canlı çıkmayı başarsan bile sana hazırladığım sürprizi görünce yaşadığın her an ölmeyi isteyeceksin.” Beşir’e cevap vermeden başka bir kurşun yüzümü sıyırarak kulağımın yakınında geçmiş ve sırtımın yaslı olduğu demir kolona çarpmıştı.

O adam ikinci kez tetiğe basmadan kendimi yere attım. Zeminde yuvarlanarak üst üste dizilen kasaların arkasına geçtiğimde güldüm. “Saklanmaya devam et, Beşir hatta aklın varsa seni bulamayacağım en uzak yere kaç.” Silahımın şarjörünü kontrol ettikten sonra saklandığım yerden çıktığım gibi üst üste ateş ettim.

Onun iki adamını yere serip hemen yeniden diz çökmüştüm. “Seninle ikinci kez karşılaştığımızda bu sefer sen benim evcil hayvanım olacaksın.” Ona bunun sözünü verir gibi mırıldanırken kendimden emin tavrım onu çıldırtıyor olmalıydı. “Babamın bir şeytana benzettiği o suratını ayaklarımın altında ezeceğim!”

Daha fazla bir şey söylemesine izin vermeden telefonu suratına kapattım ama bahsettiği o sürpriz beni düşündürmeye başlamıştı. Bu gecenin sonunda ölmeyi isteyecek kadar beni ne bekliyordu? Bulduğum her boşlukta bir yerlere koşup sık sık yer değiştiriyordum. Yerimi tespit etmesinler diye uzun süre bir yerde kalamıyordum.

Her defasında güvenli bulduğum bir yere sığınıp birkaç kişiyi ya yaralıyordum ya da öldürüyordum. Bu gece öldürmemekle ilgili o katı kuralımı yıkmak zorunda kalmıştım çünkü bunlar Beşir’in adamlarıydı ve hiçbirinin yaşamasını istemiyordum. Ne yazık ki silahımdaki tüm mermileri bitirmiştim hatta yedek şarjördekileri de.

Bir süre sadece kurşunlardan kaçmakla yetindim, bunu yaparken hiç ateş etmemem buradaki adamların dikkatini çekmişti. “Mermileri bitti, etrafını sarın!” Bağıran bir adam diğerlerini de harekete geçirmişti. Eğer adamlarımla olan bağlantım kopmasaydı belki yerimi tarif edip yardım isteyebilirdim.

Etrafımdaki adım sesleri artmıştı. Hepsi koşup saklandığım yerin çevresine yerleşiyordu. Birkaç dakikanın ardında az önce duyduğum ses, “Daha fazla saklanmanın anlamı yok, Tozlu!” dedi tükürürcesine. “Ellerini başının üstünde tutarak dışarı çık!” Pekâlâ, bunu yapacaktım. 

Avantaj onlarda olduğu için yavaşça ayağa kalkıp hepsinin beni görebileceği bir alana çıktım. Bunu yaparken içimde zerre kadar korku yoktu, bu işlerin içindeysen her an öleceğini kabulleniyordun. Ellerimi yukarıda tutmama rağmen adamların her biri silahlarını üzerime doğrultarak saklandıkları yerden çıktılar.

Her an tetiğe basacaklarmış gibi pozisyon alırken etrafımı sarmışlardı. Ellerimi yukarıda tutup hiç kıpırdamadan dururken kaç kişi olduklarını saydım. Sanırım on bir kişilerdi ve daha şimdiden beni çembere almışlardı. Üst dudağında korkunç bir et beni olan adam kaşlarını çatarak, “Diz çök!” diye bağırdı.

Ellerim yukarıdaydı, üstelik silahımda yoktu ama bu savunmasız halimle bile onlar için bir tehditmişim gibi davranıyorlardı. Bana diz çöktürmeden yanıma yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı. “Sen bana diz çöktürecek adam mısın?” Ellerimi yukarıda tutmaktan sıkıldığım için kollarımı iki yanıma indirdim. “Neden buraya gelip bana nasıl diz çöküleceğini göstermiyorsun?” Sırıttım. “Bence senin en iyi yaptığın şey bu.”

Önce birkaç saniyelik bir sessizlik yaşandı fakat hemen sonra kulağımın yakınında geçen bir kurşun saçlarımı hafifçe dalgalandırmıştı. Kurşunun kulağımda yarattığı basınç ve çınlamayla bir an sağ kulağımda işitme kaybı yaşadım. Neyse ki bu çok kısa sürmüştü. Karşımdaki adam uyarı ateşinde bulunduktan sonra çatık kaşlarla bana zemini gösterdi.

“Sana diz çök dedim!”

Tam ona bunun hiç ilgimi çekmediğini söyleyecektim ki adam bir anda gözlerimin önünde yere yığıldı. Diğer adamlar paniğe kapılarak etraflarına baktıkları an patlayan kurşunlarla hepsi sırasıyla yere düşmüştü. Bu ateş eden kimse hiç ıskalamadan her birini vurmuştu. Patlayan mermilerden sonra duyduğum adım sesleriyle arkamı döndüm.

Gurur karanlığın içinden çıktığında nabzım şiddetle hızlanmıştı. Kendinden emin adımlar atarken elinde iki silah tutuyordu. Silahlardan birini sırtının arkasına taktı ve diğer silahının şarjörünü değiştirdi. Bakışları beni bulduğunda kaşları kendiliğinden çatılmıştı. Kızgın gözlerle beni izlerken attığı her adımla sanki bastığı yere hükmediyordu.

“Sana evde kalmanı söylemiştim.”

“İki etti.” Neyden bahsettiğimi anlamadığı için soru soran gözlerle bana bakınca tebessüm ettim. “Bununla ikinci kez hayatımı kurtarıyorsun, buna ödeştik diyebilir miyiz?”

“Kimseye borçlu kalmayı sevmem ama seni bunun için kurtarmadım.” Başıyla geldiği yönü gösterince ona doğru yürüdüm. Ben onun yanına giderken Gurur etrafı kontrol edip gözden kaçırdığı bir tehlike kalmış mı, diye burayı gözlerinin radarından geçiriyordu. “Hayatımda olmadığın her saniye kafayı yiyorum, yani evet, seni kendi akıl sağlığım için kurtardım.”

Yanına gittiğimde yolu gösterip adımlarını hızlandırdı. Ben ona yetiştikçe hep üç adım öne geçmesi dikkatimden kaçmamıştı. Tebessüm ederek önde yürümesine izin verdim. Önümüze çıkabilecek tüm tehlikelere karşı kendini bana siper edip beni arkasında tutuyordu. Tamamen beni korumaya yönelik hareket ettiği için o kadar dalmıştı ki arkadan omzuna dokunanın kişinin ben olduğumu anlamadı. 

Savunma refleksiyle bileğimi tuttu ve bana doğru döndüğü gibi yumruğunu yüzüme savurdu. Olamaz, arkasında olduğumu gerçekten unutmuştu. Son anda başımı omzuma doğru eğip yumruğunun beni teğet geçmesini sağladım. Onu durdurmaya çalışmadım çünkü Gurur’un yumruğunu tutarak durduramayacağımı biliyordum. 

Beni görünce daldığı rüyadan irkilerek uyanmış gibi yeşil gözleri irileşmişti. Yüzümü es geçen o yumruğun varlığını yeni fark ettiği için bir küfür savurdu. “Ne halt ediyorsun?” 

Bir çatışmanın ortasındayken omzuna dokunarak dikkatini dağıtmam çok riskli bir hareketti. Bunun kızgınlığıyla ters gözlerle bana bakıyordu. “Derdin ne senin? Ya sana vursaydım?”

“Buna izin vermezdim, vermedim de.” Yanından geçerek onu arkada bıraktım. “Tehlike anında tam konsantre olman her zaman iyi bir şey değil, etrafındaki insanlar dost kurşununa kurban gidebilir.”

Adımlarını hızlandırarak bana yetişip yanımda yürüdüğünde sol tarafı işaret etti. “Böyle anlarda dost kurşunu sık görülen bir şey, etrafımdayken mümkünse gelişini belli et.”

Tavandan sarkan zincirlerin arasında yürürken ona cevap verecek zamanım olmadı. Şıngırdayan zincirlerin içinde çıkan adamlarla son anda birinin bileğine tekme atarak elindeki silahı yere düşürmüştüm. Eğer bir saniye geç kalsaydım Gurur’u vurabilirdi. Adamın suratına kafa attığımda Gurur yerdeki silaha ayakkabısının ucuyla vurarak onu bana doğru gönderdi. 

Üzerime yürüyen iki adamla o silahı almak için zamanım olmadı. Sağımda ve solumda duran zincirleri ellerime dolayarak yukarı doğru zıpladım. Bir salıncakta sallanır gibi öne doğru savrularak bana en yakın adamın yüzüne sert bir tekme attım. Yere atlayarak diğer adamın tam karşısında durduğumda yakın mesafeden ateş etmeye kalkıştı. 

Ancak daha o bunu yapmadan bileğini yakalayıp son anda havaya kaldırdım. Kurşun tavana isabet ettiğinde sol yumruğunu sıkarak bana vurmaya yeltendi. Başımı omzuma doğru eğerek onun yumruğundan kurtuldum, daha sonra karın boşluğuna sert bir yumruk attım. Adam hafifçe öne bükülünce bu fırsattan yararlandım.

Aşağıya sarkan zincirlerden birini yakalayıp çevik bir hareketle birkaç kez onun boynuna doladım. Kaburgalarına attığım tekmeyle adam arkaya doğru savrulunca zincir boynunu gerip kırmıştı. Cansız bedeni havada sallanırken başı önüne doğru düşmüştü. Arkamda hissettiğim adım sesleriyle hızla yana çekildiğimde omzumun üzerinden geçen yumruğu gördüm. 

Daha adam elini çekmeden bileğini yakaladım ve koluna asılarak dirseğimi karnına gömdüm. Hızla ona doğru döndüğümde saçlarım yüzüme savrulmuştu. Fiziksel olarak iri bir adam olduğu için az önceki darbem ona sinek ısırığı gibi gelmişti. Burnundan nefes alarak pazılarını sergileyecek bir şekilde gövdesini şişirdi. 

Kaşlarını çatarak üzerime yürüyünce hemen hızlı adımlarla geriye çekildim. Striptiz yapar gibi yine iki yanımda duran zincirleri yakalayıp yukarı zıpladım. Ayaklarım yerden kesildikten sadece iki saniye sonra adamın üzerine atlayıp onu sırtüstü yere düşürdüm. İri elleri sertçe belimi kavradı ama daha o beni üzerinden atamadan boynunu kırdım. 

Adamın üstünden çekilip nefes nefese ayağa kalktığımda bir ıslık sesi duydum. Yavaşça arkamı döndüğümde Gurur büyülenmiş gözlerle beni izleyip ıslık çaldı. Bunu yaparken baştan ayağa bedenimin kıvrımlarını izliyordu. Yakın dövüşte iyi olduğumu biliyordu ama ilk kez beni bu yakınlıkta izlediği için nutku tutulmuş gibiydi. Bana baktıkça yüz ifadesi değişimi uğruyor, nefes alışları hızlanıyordu.

Ben tek başıma bu adamları etkisiz hale getirirken orada durup beni mi izlemişti? “Yardımların için sağ ol ya,” dedim iğneleyici bir sesle.

“Farah sen neymişsin öyle?” Şoke olmuş bir sesle konuştuğunda yanaklarım ısınmaya başlamıştı. Yüzüme dağılan saçlarıma, her nefesle alçalıp yükselen göğüs kafesime ve göğüslerimin çatalına koyulaşmış gözlerle bakıyordu.

Korktuğum şey başıma gelmek üzereydi. Bu adam hırçın davranışlarıma ölüp bitiyor hatta her defasında şaşırtıcı bir şekilde azıyordu. Pantolonun önündeki o kabarıklık bile yine hormonlarının uçuşta olduğunu gösteriyordu. Ölümle iç içeyken bile bunu yapmayı nasıl başarıyordu, aklım almıyordu!

Şehvet dolu gözlerle beni izlerken dudağının köşesi kıvrıldı. Etrafımızda sarkan zincirlere baktıkça aklına neler geliyorsa nefes alışları değişti. “Yatak odamızın tavanına bu zincirlerden yaptıracağım.”

Ürkerek arkaya doğru bir adım attım. “Neden?”

Az önce bu zincirlerle nasıl oynadığımı gördüğü için fantezi dünyasında bir ışık yanmıştı. Gözlerindeki arzu dolu ifade ve dudaklarındaki kıvrılma aklından geçenleri anlamamı sağladığı için, “Unut bunu!” dedim hızlıca. “Sana striptiz yapmayacağım!”

“Bana her şeyi yapabilirsin güzelim.” Yanıma gelip elini bel boşluğuma koyduğunda sırtımın o noktası yanmaya başlamıştı. Gurur saf bir şehvetle tutuşan bakışlarını bir an olsun üzerimden çekmiyordu. “Striptiz olayına gelirsek…” Sesi boğuk çıktığında her an beni bir duvara yapıştıracakmış gibi sabırsızdı. “Bunu yaptığını görmek istiyorum!”

Gözlerimi kırpıştırarak şaşkınca ona baktım. “İnsanlara striptiz yapmamı mı istiyorsun?” 

Dudaklarımdan çıkan tek bir cümleyle sadece keyfi kaçmadı, aynı zamanda beyninden vurulmuşa dönmüştü. Kaşlarını çattığında her dediğini yanlış anladığım için dişlerini gıcırdatarak sıktı. “Siktiğim insanlarını karıştırma, sadece bana dans edebilirsin!”

“Sadece sana dans edersem hiç eğlenceli olmaz ki.”

Kızgın bakışları bir kurşun hızıyla yüzüme kenetlenmişti. “Benim dışımda kime dans etmeyi düşünüyorsun?”

“Seni ne ilgilendirir?”

“Ne dedin sen?”

Gülerek yerdeki adamların silahlarını aldığımda birini sırtımın arkasına taktım, diğerini de elimde tutuyordum. “Her dediğimi bu kadar ciddiye alma, bazen sana şaka yaptığımı hiç anlamıyorsun.” Tavandan sarkan zincirlerin arasından çıkıp etrafımızı kontrol ederek ilerlemeye başladık. “Çok kıskançsın.”

Bunu inkâr ederek başını kaldırdı ve dimdik bir şekilde önüne bakarak yürümeye başladı. “Ben kıskançlığın K’sini bile bilmem.”

“Az önce boynunu kırdığım o adam çok yakışıklıydı.”

“Sen devam et, o amına koyduğum itin suratının derisini yüzüp geliyorum!” Bir anda arkasını döndü ve hızlı adımlarla öldürdüğüm o adama doğru yürüyünce hemen onu durdurdum. Kolunu sıkıca tutarken kıkırdayarak başımı salladım. “Sen gerçekten kıskançlığın K’sini bile bilmiyorsun.” Bir cesede bile sataşacak kadar manyak biriydi.

Kızgın bakışları sık sık ben ve arkamızdaki ölü beden arasında gidip geldi. “Bu piçi gerçekten yakışıklı mı buldun?” Şakayla söylediğim şeyleri bile çok ciddiye aldığı için yine sinirlenmişti. “O herifin burnu eğri, saçları da seyrek, bir dişi de yok! Nesi yakışıklı ulan?”

Başımı çevirip arkaya baktığımda adamın burnu düzgündü, saçları da gürdü ve onu öldürmeden önce görmüştüm, dişlerinde de bir sorun yoktu. Gurur kendini onunla yarıştırdığı için adamda kusur arıyordu ama yoktu. “Haklısın.” Gülmemeye çalışarak başımı salladım. “O kadar da yakışıklı değilmiş.”

“İnanarak söyle şunu!”

“Gurur Allah aşkına yürü, gidelim şuradan.”

“O mu daha yakışıklı yoksa ben mi?”

Bilerek bu soruya cevap vermediğimde iyice delirdi. Sinirden yüzü kıpkırmızı kesildiğinde duymak istediği şeyi bir türlü duyamadığı için çıldırıyordu. “Bir de düşünüyor musun?”

Kıkırdayarak elini tutup onu peşimden çektim. “Çocuk gibisin.”

Ali arayınca kısa bir an duvarın arkasına gizlenip telefonu açtım. Bana söylediği tek şey, “Seni bizimkilere bağlıyorum, çağrıyı kabul et,” demek olmuştu. Daha sonra tekrar arayınca benden istediği gibi gelen çağrıyı kabul ettim.

Ali beni herkesin olduğu bir görüşmeye bağladığı için kulaklıkta Barbaros’un kızgın sesini duydum. “Bu Demir yine hangi cehennemde!”

Gurur’la bir koridora girdiğimizde patlayan silahlarla ikimizde bize en yakın duvarın arkasına saklandık. Gurur tam karşımdaki duvarın arkasında olduğu için birbirimizi görebiliyorduk. Başımı çıkartıp koridoru gözetleyeceğim esnada kaşlarını çatarak, “Bekle!” dedi sert bir sesle. Bu kadar tez canlı olmam onu sinirlendiriyordu. “Silah sesleri susmadan başını dışarı çıkarma.”

“Dört kişiler.” Bunu söylerken sesim kısıktı ama kulağındaki kulaklıktan beni duyduğunu biliyordum. “Üstesinden gelebilirim.”

Sırtı bir duvara yaslıyken sadece bir anlığına sert bakışlarını bana dikti ve onun bu bakışında bile beklemem gerektiğini söyleyen bir şeyler vardı. Kurşun sesleri kesildiğinde başını dışarı çıkartıp koridoru kontrol etti ve hemen geriye çekildi. Yeniden bana baktığında sert yüz ifadesinde değişen bir şey olmamıştı. “Birazdan çıkacağım sen orada kal.”

“Bir sorun var.” Onu durdurarak etraftaki seslere kulak kesildim. Koridorun diğer ucunda artık hiç silah sesi duymamam çok tuhaftı. “Nereye gittiler?”

Gurur tam neyden bahsettiğimi soracaktı ki tam arkamızda, “İndirin silahları!” diyen seslerle küfretti. Bende bundan korkuyordum. Adamlar etrafımızdan dönüp arkamıza geçmişlerdi.

Gurur’la saklandığımız yerden çıkıp koridorda durduğumuzda karşımızdaki dört adama bakıyordum. Üstünlük onlara geçtiği için bize silah doğrulturken ikisinin dudaklarında pis bir sırıtış vardı. Elimdeki silahı yere attığımda Gurur bunu yapmadı. Ölümcül gözlerle bizi kıskıvrak yakalayan adamlara bakarken egosundan ödün vermemeye kararlıydı.

“Gurur.” Gözlerimi üzerimize doğrultulan silahlardan çekmezken derin derin nefesler aldım. “Silahını bırak.” Avantaj karşı taraftayken onları kızdırmak akıl işi değildi.

Gurur silahının namlusunu içlerinden birine doğrulturken rahatlığıyla beni sinir ediyordu. “Bir kez silahımı çıkardığımda birini vurmadan bu silahı indirmem güzelim.” Aklına gelenlerle hafifçe yüzünü buruşturdu. “Bazı istisnalar dışında.” Daha önce ona silahını indirttiğim o olayı hatırlamıştı.

Bana silah çeken sadece bir adam vardı, diğer üçünün hedefinde Gurur vardı. Onlara karşı koyması hepsini kızdırdığı için bronz tenli adam sinirlenerek tetiğe baskı uyguladı. “Sana şu silahı indir dedim!”

Gurur rahat tavırlarıyla onlarla alay ederken yüzünde korkunun emaresi bile yoktu. “Kapımda köpek bile olamayacak bir piçin söylediklerini neden dinleyeyim?”

“Şu adamı vurabilir misiniz?” Sinirlenerek öne çıktığımda onlara Gurur’u gösterip kaşlarımı çattım. “Şu inatçı adamı vurun da işimize bakalım.”

Gurur göz devirir gibi bir harekette bulunduğunda kendinden taviz vermemeye kararlıydı. “Onlarda beni vuracak yürek yok.”

“Şu özgüvenine hayranım ama sence de bunun için çok yanlış bir zaman değil mi?” Silahlı adamları gösterip yanaklarımı havayla doldurduğumda öne doğru bir adım daha attım. “Tetiğe bassalar işin bitecek, neyin havası bu?”

“Buna yeltendikleri an onlardan da iki kişi ölür.” Dudakları kıvrıldığında iki elinde duran silahları ve namlunun ucundaki iki adamı gösterdi. “Denediklerini görmek istiyorum.” Gerçek anlamda insanı deli ederdi.

“Ne var biliyor musun, bu iş çok uzadı!” Belimdeki yedek silahı çıkardığımda adamlar bir an gerilip beni vurmaya kalkıştı ama namluyu Gurur’a çevirdiğimi görünce durdular. “Sürekli bana sorun çıkartıyorsun ya şu silahları indir ya da tetiğe basarım!”

Bunu yapmayacağımdan emin bir şekilde güldüğünde gözlerini karşısındaki adamlardan ayırmıyordu. “Sen beni vuramazsın, Farah.”

“Emin misin?” Ortam bir anda gerildiğinde parmağımı tetikten çekmiyordum. “Üçe kadar sayacağım ve hâlâ o silahını indirmezsen tetiğe basarım!”

Bana meydan okuyarak korkusuz bir şekilde, “Bir,” dediğinde bakışları yoğun bir şekilde karşısındaki adamların üzerinde geziniyordu.

“İki,” dediğimde Gurur bir anda, “Üç!” deyince arkamı döndüğüm gibi ateş ettim ve aynı anda Gurur’un silahları da patladı.

Gurur gerçekten de iki kişiyi vurmayı başarmıştı. İki eliyle bu kadar iyi silah kullanabildiğini bilmiyordum. Geriye kalan adam beni vurmaya kalkıştığında yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Fakat adam yüzüstü yere yığılınca kafasının arkasındaki kanı gördüm. Gurur’la aynı anda başımızı kaldırdığımızda Nisan’ı görünce gülümsedim. Zamanlaması bundan daha iyi olamazdı.

Gurur teşekkür etme amaçlı Nisan’a tebessüm edip, “Eyvallah,” dediğinde Nisan endişeyle etrafına bakıyordu. “Ali’yi bulamıyorum.”

“İyi olduğuna eminim.” Kulağındaki kulaklığı işaret ettim. “Ona seslendiğinde cevap vermiyor mu?”

“Veriyor.” Nisan kendini bir labirentin içinde hissediyor olmalı ki sıkkın gözlerle etrafına bakıp duruyordu. “Burası çok büyük olduğu için tam olarak nerede olduğunu anlayamıyorum.”

“Boş ver o piçi.” Yeni birileri gelmeden Gurur bize demir tozunun kirlettiği merdiveni gösterdi. “Yukarı çıkalım.”

Alt katta birçok cesetle karşılaşmak hiç hoşuma gitmemişti çünkü ölenler sadece karşı taraftan değildi. Hiç vakit kaybetmeden koşarak üst kata çıktık. Burası büyük bir fabrika olduğu için hangi yöne gideceğimizi bilmiyorduk. Dağılıp silah seslerini takip ettik. Tüm adamlarımız ve Beşir’in adamları bu katta savaşıyordu ama üstünlük her an bize geçebilirdi.

Beşir’in gönderdiği adamlar sayıca bizden azdı. Nereye gidersem gideyim Gurur’u hep yanımda buluyordum. Başımın çaresine bakacağımı bilmesine rağmen bir an olsun yanımdan ayrılmıyordu. Silah sesleri gittikçe azalırken bir anda karşımıza çıkan adamlarla durmak zorunda kaldık. İki tarafta aynı anda silahlarına davranıp ateş etti ama vurulan kimse olmadı.

Silahlarımızdan çıkan tık sesiyle yüzümü buruşturdum. İyi olan tek şey sadece bizim değil, onların da kurşunu bitmişti. Kötü haber ise biz iki kişiydik ve onlar dokuz. “Acaba…” diye mırıldanıp sadece Gurur’un duyacağı bir ses tonuyla konuştum. “Yardım mı çağırsak?”

Gurur bileğindeki saati çıkartıp cebine koyarken gözlerini karşımızdaki dokuz adamdan ayırmıyordu. Gömleğinin kollarını bir kat daha topladığında her zamanki gibi rahatlığıyla beni çıldırtıyordu. “Biz hallederiz.”

“Sevgilim onlar dokuz kişi.” Ona bu küçük detayı hatırlattığımda bir anlığına tehdit altında olduğumuzu unuttu. Omzunun üzerinde bana baktığında yeşil gözlerinin içi ışıldıyordu, dudaklarında ise kalbimi hızlandıran bir gülümseme vardı.

Ona sevgilim demem aklını başından almış gibi nefes dahi almadan beni izliyordu. “Senin bu sevgilin kırk kişiye bedel güzelim.” Bunları söylerken çapkınca bana göz kırpmasıyla omurgamdan aşağıya ılık bir his aktı. “Ben hallederim, sen geride dur.”

“Beşini ben alırım, dördü senin.”

“Arttırıyorum, hepsini sen al, ben seni izleyeceğim. Seni izlemek daha keyifli.”

“Piçlik yapma lütfen.”

“Sevgilim değil misin? Benim payımı da alsan ne olacak?” Arkama geçmesiyle şoke olmuştum. Beni omuzlarımdan hafifçe öne iterek tüm ihaleyi bana yıktı. “Hepsi senindir güzelim, bitir işlerini.”

“Arkama mı saklanacaksın?” Şaşkınlıktan aptala dönmüş bir şekilde ona bakıyordum. “Seni ben mi koruyacağım?”

“Ne var bunda?” Bir elini cebine koyarak kenara çekilip sırtını duvara yasladı. Sadece ben değil, karşımdaki dokuz adam da böyle bir şey beklemedikleri için şaşkınca bu ruh hastasına bakıyordu. “Ben kadın erkek eşitliğine inanan biriyim. Bazen sen benim arkama saklanırsın, bazen de ben senin.” Ciddi miydi?

Düpedüz benimle alay ederken bana yardım etmek için kılını bile kıpırdatmayacağını gösterircesine omuz silkti. “Biraz dinleneceğim hepsi senindir.”

“Ama bunlar dokuz kişi.”

“Şanslısın, sayıca azlarmış.”

“Konuşmuyorum ben seninle!”

Gurur’un bana yardım etmeyeceğini anlayınca önüme dönüp bıkkın gözlerle karşımdaki adamlara baktım. “Sırasıyla gelin bari.” Sesimdeki çaresizlik Gurur’u güldürdü. “Neden bu kadar tatlısın?”

“Konuşma benimle!”

Adamlar bir anda etrafımı sarınca kaybettiğim özgüvenimi geri topladım. İlk darbe hemen yanımdaki bir adamdan gelmişti ama bana dokunmasına izin vermeden attığım tekmeyle onu arkaya savurdum. Aynı anda yüzüme doğru gelen iki yumruğu son anda gördüğüm için belimi geriye doğru büktüm. Onların hamlelerinden kurtulur kurtulmaz doğruldum ve bana en yakın olan adamın suratına yumruk attım.

Biri omzumu sertçe tutup beni kendisine doğru çevirince bileğini yakaladım. Eğer bunu yapmasaydım elindeki o bıçakla boynumu deşebilirdi. Üst üste yüzüne iki yumruk atarak elindeki bıçağı almayı başardım. Bıçağı göğsüne geçirdiğimde biri arkadan kolunu boynuma doladı. Daha o beni boğmadan bıçağı karnının yan tarafına sapladım.

Adamın boynumdaki kolu gevşeyince öne atılıp bana vurmaya kalkışan adamın bacak arasına tekme attım. Hemen ardından arkamı döndüğüm gibi az önce karnından yaraladığım adamın kalbine bıçağı sapladım. Tüm bunları yaparken çok efor harcadığım için nefes nefese kalmıştım. 

Adamın göğsündeki bıçağı sertçe çekerek onu yere savurduğumda Gurur’un, “Farah,” diyen sinir bozucu sesini duydum. “Yardımına ihtiyacım var.” Neyden bahsediyordu?

Arkamı döndüğümde sevgilim olacak piç, sırtını duvara yaslamış bir şekilde sigarasını içiyordu. Adamlardan biri elindeki demir sopayla onun üzerine yürüyordu ama o, kendini savunmak yerine sigara dumanını içine çekti. Duman dudaklarının arasından süzülürken başıyla adamı gösterdi. “Bu konuda bir şey yapmayı düşünüyor musun?”

“Aman senin bileğin incinmesin, ben hallederim.” Elimdeki bıçağı adama fırlattığımda bıçak boğazına saplanmıştı. Adam kanayan boynunu tutarak dizlerinin üzerine düştüğünde önüme döndüm. Gurur’la uğraşacağım diye dikkatim dağılmıştı. Bu yüzden dudağımı patlatan yumruğunu görememiştim.

“Senin dalağını sikerim, amına koyduğum puştu!” Gurur’un kükremeyi andıran kızgın sesini duyduğumda iri gövdesi bir anda yanımda belirmişti. Az önce bana yumruk atan adamın üzerine yürüyüp ona öyle bir yumruk attı ki adamın çenesini kırdığına yemin edebilirdim. Anlaşılan bu tembel herif nihayet oyuna dahil olmaya karar vermişti.

Dövüşürken beni izlemek ona inanılmaz bir haz veriyordu ama biri canımı yakmadığı sürece. Yediğim tek bir yumrukla daha fazla dayanamayıp bana yardıma gelmişti. Sayıca biraz az olsalardı onların üstesinden gelebilirdim, bence Gurur’da bunu çok iyi biliyordu. Fakat buradakiler sayıca benden fazlalardı, üstelik hepsi erkek olduğu için fiziksel olarak eşit değildik.

Gurur bana vuran o adamın çenesini dağıtarak bana az önce durduğu yeri gösterdi. “Sen orada bekle, gerisini bende.” Baştan ayağa beni süzdüğünde hınzır bakışları ayartıcıydı. “Bu gece nefes kesiyorsun.” Bence onun nefesini kesen şey benim dövüş becerilerimi izlemekti.

“Anladığım kadarıyla birçok kişiye karşı sadece iki kişiler.” Demir’in sesini kulaklıkta duyduğumda hiç duymamayı yeğlerdim. “Birazdan adamakıllı dayak yiyecekler, endişelenmek yerine bunlar niye cilveleşiyor?”

“Barbaros şu adamını sustur!” Gurur sesini yükselttiğinde bu seferde kulaklıktan Ali’nin sesini duyduk. “Sen başkalarının adamlarına laf edeceğine kendi adamının nerede ve ne halde olduğunu düşün.”

Şimdi duyduğum ses Barbaros’a aitti. “Ortak bence sen kendi adamını sustur.”

“Abi şu götünü önümden çeker misin?” diye sızlandı Demir. “Geçeceğim ama yol vermiyorsun.”

“Sikeceğim göt diyen o ağzını! Sana şu kelimeyi yanımda söyleme diyorum!”

“Mabadını çek abi, sıkıştım burada.”

“Kafatasının içinde beyin diye bir avuç et parçası taşıyan angut! Yanımda üç kişilik yer var, geçsene lan!”

“Pardon abi götüne odaklanmaktan görmemişim.” Demir bilerek göt deyip Barbaros’un şu zamana kadar ona yaptığı her şeyin intikamını almıyorsa bende hiçbir şey bilmiyordum.

“Bu sefer amına koyacağım, gel lan buraya! Nereye kaçıyorsun piç!” Üst üste kurşun sesi duyduğumuzda Barbaros’un Demir’i vurmaya kalkıştığını anladık. 

Onların sesine odaklandığımız için buradaki adamların etrafımızı sardığını daha yeni gördüm. Etrafımızda daire şeklinde durduklarında sırtım Gurur’un sırtına değene kadar gerilemiştim. Omzumuzun üzerinde kısa bir an birbirimize baktığımızda Gurur’un yeşil irislerinin kölesi oldum.

“Dikkatli ol,” diyen sesini bile çok uzaklarda duyar gibiydim. 

“Ben hep dikkatliyim, sen kendine bak.” Önüme dönüp ellerimi açıp kapatarak esnettim. Umarım bu işin sonunda ikinci kez burun estetiği olmazdım.

Adamlar gittikçe çemberi daraltıp üzerimize gelince daha fazla dayanamayıp atakta bulundum. Öne doğru bir adım attığımda darbenin yönü bir anda değişmişti. Yan tarafımda hissettiğim bir hareketlilikle sadece yarım tur dönerek bir adamın bileğini yakaladım. O daha ne olduğunu anlamadan dizimi karnına geçirmiştim. 

“Güzel hareket.” Arkamda Gurur’un sesini duyduğumda ona doğru dönmedim çünkü ilgilenmem gereken çok kişi vardı. 

Sağımda biri bir anda omzumu tutarak beni kendisine doğru çevirdiğinde bana savunma şansı tanımadan yumruğunu karnıma geçirmişti. Arkaya doğru savrulduğumda başka bir adam kollarımı tutarak sertçe sırtımın arkasında birleştirdi. Çırpınsam da kollarımı bırakmayıp hareketlerimi kısıtlamıştı. Az önce bana yumruk atan adam sırıtarak bana doğru koştu.

Daha o bana yaklaşmadan sırtımı büküp kollarımı tutan adama yaslandım. Kendimi geriye atıp bacaklarımı kaldırdım ve öndeki adamın karnına tekme atarak onu geri püskürttüm. Kollarımı tutan adam bir anda arkamdan çekildiğinde Gurur’u gördüm. “Sen belanı mı arıyorsun it!” Adamın boynunu kırarak onu yere fırlatmıştı. Dövüşürken bile gözü hep üstümdeydi.

Bir adamın burnuna çok sağlam bir darbe vurduğum için hırıltılı bir sesle inledi. Kanattığım burnuna kafa atarak ona nefes aldırmadım. Dizine attığım tekmeyle yere düştüğünde arkadan bir el saçlarımı kavradı. Fakat saçımı tutması ve elinin saçımdan çekilmesi aynı aralıklarla olmuştu. 

Arkamda kemiğin kırılma sesini duyduğumda Gurur’un, “Onun saçları benim kutsalım, tek bir saç teli için yedi sülaleni bitiririm puşt!” diyen kızgın sesini duydum ve hemen ardından bir adamın acıyla haykıran sesi… Arkamda Gurur varken hiçbir şeyden korkmam gerekmiyordu.

Dizlerinin üzerine düşürdüğüm adamın suratına sert bir tekme attığımda başı yerdeki demire çarptı. Kalkmaya çalıştı ama kafasından kanlar akarken önce gözleri kapandı hemen sonra da bilincini kaybetti. Duyduğum adım sesleriyle önüme dönüp hemen sırtımı arkaya büktüm. Gözlerimin önünden geçen kalın bir sopayla doğruldum ve karşımdaki adamın sol göğsüne yumruk attım.

O sopayı ikinci kez kullanmadan bacaklarının arasına tekme atarak onu acıdan kıvrandırdım. Henüz zaferimi kutlamadan biri arkadan dizlerimin arkasına sert bir cisimle vurmuştu. Bacaklarım titrediğinde kısık iniltiler çıkartarak yere düştüm. Neler olduğunu anlamadan biri saçlarımı yumruğuna dolayarak başımı kaldırdı ve bıçağı boynuma yasladı.

Saçlarıma asılarak başımı sertçe arkaya çektiği için bir an boynum kırılacak sandım. Hiç tereddüt etmeden boynumu kesmeye kalkıştığında alnıma fışkırıp yüzüme akan kanlarla irkildim. Başım geride olduğu için adamın kesilen boynundan akan kanlar yüzümü akıyordu. İri cüssesi yan tarafa düştüğünde adamın arkasında beliren kişiyi gördüm.

Gurur…

Elinde kanlı bir bıçak tutarken kaşları çatıktı. O adamın bana yapmak istediği şeyi ona yaparak beni kurtarmıştı. Bıçağı belinin arkasına, kemerine sıkıştırdıktan sonra eğilip beni yerden kaldırdı. Dizlerime aldığım o güçlü darbe yüzünden bacaklarımdaki her kas titriyordu ama bir şekilde dengemi korudum. 

Gurur omuzlarımı kavrayarak üzerime eğildiğinde gözlerinde korku vardı ama o korkunun biri bile kendi için değildi. “İyi misin?” diye sormuştu ki Gurur’un ensesini yakalayıp başını eğdim ve arkadan ona sinsice yaklaşan herifin suratına yumruk attım. 

“Benim adamımdan uzak dur!” Kaşlarımı çatarak üzerine atlayıp kendimle birlikte onu da yere düşürdüm. Karnının üstüne oturup üst üste suratına yumruklarımı geçirdiğimde Gurur’un gülen sesini duydum. “Ölürüm ulan sana.” Onu korumam çok hoşuna gidiyordu.

Yerdeki adamın suratını kan içinde bırakıp ayağa kalktığımda nefes nefeseydim. Yüzümde akan kanları silmeyecek kadar yorgundum. “O adamın boynunu kafamın üstünde kesmek zorunda mıydın?” Sızlandığımda Gurur bir adamın suratını duvara geçirmekle meşguldü. Bunlar sanki gittikçe çoğalıyordu. Dokuz kişiden fazlasını etkisiz hale getirmiştik.

Gurur onu yere fırlatıp bana döndüğünde yüzümde süzülen kan damlacıklarına sırıtarak baktı. “Bir ölüm meleğini andırıyorsun.” En kötüsü de bunu söylerken gerçekten etkilenmiş görünüyordu.

Geriye sadece üç kişi kalmıştı. Bunlardan ikisi normal bir cüssedeydi fakat üçüncüsü… Böyle bir şey yok. Onu görmek için başımı yukarı kaldırdığımda bir an kendimi Aksa gibi hissetmiştim. Karşımdaki adamın boyu Asaf’tan bile daha uzundu. Kalın bir boynu, gömleğin düğmelerini geren göğüs kasları ve baldırlarımla eşdeğer kol kasları vardı.

Ağzım bir karış açık bir şekilde onu izlerken Gurur diğer iki adamla yakın temastaydı. Kanın ıslattığı kirpiklerimi kırpıştırarak bana düşen rakibe yutkunarak baktım. “Sanırım devler gerçekmiş.” Şoke olmuş bir sesle konuştuğumda merak ettiğim tek bir şey vardı. “Acaba yürüdüğünde filmlerdeki gibi her yer sallanıyor mu?”

Adam yumruğunu avuç içine geçirerek kafam kadar olan pazılarını gözüme soktu. “Birazdan bunu daha iyi anlayacaksın!” Bana doğru yürüdüğünde zeminde bir sarsıntı olmadı ama olmasını beklediğimi itiraf ediyorum.

Onunla aramdaki mesafeyi koruyup savunma pozisyonu alarak bana yaklaşmasını bekledim. Aramızda iki adım kalınca bir hışımla öne atılıp karın boşluğuna yumruğumu geçirdim. Darbelerimin hızını kesmeden ikinci hatta üçüncü yumruğu da kaburgalarına attım. Tüm gücümle üç yumruk atmama rağmen onda yaprak bile kıpırdamamıştı.

Bu adam gerçekten bir insan mı?

Karşımda öylece duruyordu. Ona yumruk atarken parmak boğumlarım acımıştı fakat onda en küçük bir inilti çıkmadı. Nefesimi tutarak başımı yukarı kaldırdım, ona baktığımda küçük bir karıncayı izler gibi alaycıydı. “En azından şansımı denedim.” Allah aşkına bu adam demirden miydi? Ayrıca böyle insan mı olur, bu ne ya dev gibi.

Sıra ona geçtiği için yumruğunu sıkarak karnıma vurdu. Karnıma geçirdiği yumrukla acıyla haykırmamak için kendimi zor tuttum. Geriye sendelediğimde karşımdaki adamın sırıttığını gördüm. Benim iki katım bir cüssedeyken darbelerimin onda pek bir etkisi yoktu.

Üzerime yürümesiyle arkaya doğru küçük adımlar atmaya başladım. Bu çam yarmasıyla kozlarımızı paylaşmadan önce biraz soluklanmaya ihtiyacım vardı. Ne yazık ki her adımla aramızdaki mesafeyi azalttığı için bana nefes aldırmamaya kararlıydı. Gözümü rakibimden ayırmadan nefes alışlarımı düzene sokmaya çalışırken bir anda kolumda bir el hissettim. 

Biri beni arkasına çektiğinde Gurur’un kaslı sırtıyla bakıştım. “Sen biraz dinlen güzelim.” 

İnsanın içini ısıtan sesi henüz kulağıma ulaşmıştı ki öne atıldı ve benim üç yumrukla sersemletemediğim adamı tek bir yumrukla geriye püskürttü. Sevkiyat gecesinde Gurur’un yumruklarının şiddetiyle bizzat tanıştığım için o adama acımaya başlamıştım. Onun hakkından bir tek Gurur gelirdi.

Gurur’un yumruğu o büyüklükteki bir adamı sersemletmişti. Hemen devamında bir yumruk daha atarak onu alt etmişti. Adam gürültüyle yere düştüğünde işte şimdi zemindeki hafif sarsıntıyı hissetmiştim. “Vay canına.” Fısıltım havaya karışırken büyük bir hayranlıkla Gurur’u izliyordum. Bu üşengeç adam istediğinde herkesi nakavt edebilirdi.

Adam kendini çok hızlı toparlayıp ayağa kalktığında kaşları çatılmıştı. Tüm gücüyle elini sıkıp Gurur’un yüzüne vurmaya kalkıştı. Gurur tam zamanında başını omzuna doğru eğerek onun ilk saldırısından kurtulmuştu. Hemen sonra adamın çenesinin altına yumruğunu geçirerek dişlerinin birbirine çarpmasına neden oldu.

O kadar çevik ve hızlıydı ki rakibinin kendini toparlamasına izin vermeden şiddetli yumruklarıyla onu acıdan kıvrandırmaya başlamıştı. Adamın suratına attığı yeni bir yumrukla burnunu kırmıştı. Omuzlarını kavrayıp onu kendine doğru çekti ve dizini onun karın boşluğuna geçirdi. Adamın gırtlağında hırıltılı bir ses çıktığında Gurur onunla oynamaktan sıkılmış gibi kemerindeki bıçağı çıkardı. 

O bıçağı çıkarması ve adamın boynunu kesmesi aynı saniyeler içinde gerçekleşmişti. Bunu yaparken onun hızını takip edememiştim. Sadece bir saniye önce o bıçağı çıkardığını görmüştüm. Hemen sonra adamın boğazından fışkıran kanlarla irkilmiştim. Sanırım insanların korktuğu Deli Kral tam olarak böyle biriydi.

Gurur bana döndüğünde her nefesle göğüs kafesi alçalıp iniyor, heybetli omuzları hareket ediyordu. Elinde kanlı bir bıçak tutarken ve bakışlarını delici bir karanlık esir almışken ondan korkmalıydım. Fakat şu anda hissettiklerimin korkuyla yakından uzaktan alakası yoktu. Damarlarımda gezinen kanın kaynadığını, nefes alışlarımın arttığını ve kalbimin şiddetle çarptığını hissediyordum.

Tam bir şey söyleyecekti ki bakışları arkamdan bir yere kaydı. Kaşlarının kavisi çatıldığında daha ben arkama dönmeden elindeki bıçağı fırlattı. Başımın üstünden geçen bıçakla arkamda bir inilti duydum ve hemen ardından bir gürültü… Dönüp bakmadım ama o bıçağın birini daha öldürdüğünü biliyordum.

Gurur yanıma gelmek için bir adım atmıştı ki yüzümdeki değişimi ve bedenimdeki gerilimi gördü. Adımları durduğunda neyim olduğunu anlamak ister gibi gözlerini kıstı. “İyi misin?” Bunu sorma şekli endişeliydi. 

Bu gece yaptıklarıyla beni korkuttuğunu düşünüyor olmalıydı. Ondan korkup uzaklaşmamdan nefret ettiği için nabzımı yoklar gibi, “Sorun ne, Farah?” diye sordu ama bana yaklaşmadı. Ondan korktuğumu düşünüyordu, beni daha fazla korkutmamak için yaklaşmaya cesaret edemedi.

“Seni öpmek istiyorum.” Bir anda söylediklerimle afallayarak gözlerimi büyüttüm. Aklımdan geçenleri sesli bir şekilde söylemek planlarımın arasında yoktu.

Gurur ilk birkaç saniye hareketsiz kaldı, duymayı beklediği son şey bile bu değildi. Bendeki değişimin korkudan kaynaklanmadığını anlayınca önce rahatlayarak nefesini verdi, sonra da dudakları yavaşça kıvrıldı. 

Daha o bir şey söylemeden kulaklıktan Barbaros’un küfreden sesini duydum. “Piç kurusu, kızı da kendine benzetti! Bunlar her kaosta birbirine azarsa işimiz var.”

Barbaros’un sözleri beni utandırdığı için Gurur’a hiç bakmadan hızla yanından geçtim. “Öyle bir şey yok!”

Gurur adımlarını hızlandırıp yanımda yürüdüğünde beni daha fazla utandırmamak için gülmemeye çalışıyordu. Fakat dudaklarının çevresindeki o kıvrılma ne kadar eğlendiğini gösteriyordu. “Bana istediğin her şeyi yapabilirsin.” Önünden geçtiğimiz bir odayı işaret ettiğinde gözleri sık sık bedenimin kıvrımlarına kayıyordu. “Neden biraz mola vermiyoruz?”

“Gurur saçmalama.”

“Beni öpmek istediğini söyleyen sendin, sözünün arkasında durmalısın.”

“Şu anda herkes bizi dinliyor!”

“Rahat durun lan!” Barbaros, Zaza’ya kavuşamadıkça hırsını bizden çıkartıyordu. “Sevişmek için buradan çıkmayı bekleyebilirsiniz!”

“Kıskandı piç.” Demir’in sesini duyduğumda aynı anda birçok kişinin gülen sesini işittim. Bu çocuk ne zaman konuşsa hep birilerini güldürüyordu. “Abi sen başkalarına salça olacağına kendi işine bakar mısın? Arkanı kollamaktan burada geberdim.”

“Zürriyetini siktiğim salağı, şu anda ben seni koruyorum, arkama saklanan sensin!” Barbaros, Demir’den çektiğini kimseden çekmiyordu. “Ayrıca sen kime piç diyorsun? Geç ulan öne!”

Gurur birini arar gibi etrafına baktı. “Ali nereye kayboldu?”

Gördüğümüz cesetlerin yanından geçmeden önce onların silahlarını aldık. “Sanki çok umurunda.” Ali’nin homurtusunu duyduğumda patlayan silahlarla son anda Gurur’u bir duvarın arkasına çektim.

Kurşunlar etrafımızda vızır vızır geçerken Ali’nin kızgın sesini kulaklıkta duymaya devam ediyordum. “İşin düşmedikçe Ali demiyorsun, az önce yedi kişiye karşı tek başıma beni bırakıp gittin!”

Gurur sırıttığında elindeki silahın şarjörünü çıkartıp kaç kurşunu olduğunu kontrol etti. “Yedi kişinin bile hakkından gelemiyorsan ne diye sağ kolumsun?”

“Abi siktir git!”

“Düzgün konuş lan benimle!”

“Abi sol köşedeki şu herifi indirmek için neyi bekliyorsun?” Bu sabırsız ses Demir’e aitti.

“Arkamdan saklanmak yerine çık ortaya kendin vur!”

“Yaralıyım, biraz da sen beni korumalısın. Hatırlatırım seni korumaya çalışırken yaralandım.”

“Ali sana burada ihtiyaç olabilir,” dedi Gurur sabırsızca. “Aşağı in koçum.”

“Az önce benim de senin yardımına ihtiyacım vardı, o zaman neredeydin? Başının çaresine bak, gelmiyorum!” Ali’nin bu çıkışıyla kıkırdadığımda Gurur’un küfredişini duydum. “Senin şu prenses ruhunun amına koyayım, eskiden bu kadar alıngan değildin!”

“Şu anda ne hissettiğini o kadar iyi anlıyorum ki ortak.” Barbaros ona destek olduğunda Demir’in sitem eden sesini duymam uzun sürmedi. “Senin yüzünden burada kan kaybediyorum ama sen hâlâ benden şikâyet et.”

“Demir sus yoksa sikeceğim ecdadını!”

Gurur’la aynı anda duvarın arkasından çıkıp ateş ettiğimizde bu kattaki son adamları da vurmuştuk. Hızlıca koridoru geçtiğimizde her ihtimale karşı sık sık etrafımızı kontrol ediyorduk. Üstünlük bize geçtiği için fabrikadaki silah sesleri azalmaya başlamıştı. Merdivenleri inen Barbaros, Demir, Ali ve Nisan’da kısa sürede bize katıldı. “Üst katta yoklar.”

Barbaros etrafına bakarak sabırsız adımlarla en önde yürümeye başladı. Gurur ise beni korumak için hep bir adım önümde yürüyordu. Kulaklığıma dokunarak, “Kılıç,” dedim. “Onları buldunuz mu?”

“Hayır,” diyen sıkkın sesini duyduğumda kalbim sıkışmaya başlamıştı. Zaza ve İskender’i yine elimden kaçırmış olamazdım. “Burada da yoklar, Farah.”

Tam karşımızdaki çift kanatlı kapının ardında silah sesleri duyduğumuzda hemen oraya yöneldik. Barbaros koşarak kapıları sertçe itince içeri girdik. Hemen silahıma davrandığımda gördüklerimle sertçe yutkundum. İçeride tam dört ceset vardı, onları öldüren kişinin Zaza olduğu çok açıktı. İskender yerde kendi kanının içinde yatıyordu. 

Gözlerimin ardı sızladığında kaybetme korkusunu tüm uzuvlarımda hissetmeye başlamıştım. İskender yaşıyor muydu? Yoksa ona geç mi kaldım? O hiç kıpırdamıyordu. Belki de uyuyordu. Kirpiklerimin arasından bir damla yaş süzülmüştü. İskender uyumayı severdi, belki yine uyuyordur.

Ve Zaza… Bir namlunun hedefindeydi.

Bir adam onu boğmak ister gibi kolunu boynuna dolamış, Zaza’nın arkasında durup kafasına silah dayamıştı. Barbaros kaşlarını çatıp silahını çıkardığı gibi adama doğrulttu. “Bırak onu!”

İskender yerde kanlar içindeydi ama kurşun yarası dışında yüzünde herhangi bir iz yoktu ama Zaza… Berbat bir haldeydi. Sanki direndikçe daha çok canını yakıp ona işkence etmişlerdi. Üzerinde koyu renkte bir ceket olduğu için bedenindeki hasarın ne boyutta olduğunu bilmiyordum. Gördüğüm tek şey kısa saçlarının arasında kuruyan kanlar ve patlayan dudağıydı.

Koluyla onun boynunu sıkan adama ölümcül gözlerle bakıp silahımı ona doğrulttum. “Seni tekrar uyarmayacağım, bırak kardeşimi!”

“Farah… Git.” Adam boğazını sıktıkça Zaza nefes almaktan zorlandığı için güçlükle konuşmuştu. Bu pek Zaza’lık bir şey değildi, o adama direnmiyordu.

Kuzenimin ela gözlerinde gördüğüm o vazgeçiş beni öldürüyordu. Sanki ölümü çoktan kabullenmiş ve buna teslim olmuştu. Yalvaran gözlerle bana bakıp, “Git,” dedi bir kez daha. “Hepiniz hemen gidin buradan.”

“Sizi almadan hiçbir yere gitmeyeceğim!” Bakışlarım İskender’e kaydığında yanına koşmamak için kendimi zor tutuyordum. 

“Üzgünüm.” Zaza’nın ağlamaklı sesiyle ona döndüğümde gözlerinden süzülen bir damla yaşı gördüm. Onun bir damla gözyaşı benim için kıyameti görmekle aynı şeydi çünkü Zaza kolay kolay ağlamazdı. “Onu koruyamadım, Farah.”

“Yaşıyor mu?” Hıçkırmamak için kendimi zor tuttuğumda alacağım cevaptan çok korkuyordum. Zaza’nın gözlerinden ikinci bir gözyaşı daha süzüldüğünde boynunu sıkan kola hiç direnmiyordu. “Bil… Bilmiyorum.”

“Ağlamayı kes, birazdan kurtulacaksın!” Barbaros onun gözünden akan yaşları ilk kez görüyor olmalı ki bundan nefret etmiş gibi kaşlarını çattı. Namlunun ucunu Zaza’nın arkasındaki adamın yüzüne ayarlayıp çenesini sıktı. “Hayatını sikeceğim! Sadece senin değil, seninle kan bağı olan herkesin bu dünyadan sileceğim!”

Adam sinirlenerek Barbaros’a odaklandığı için tam tetiğe basacaktım ki hemen yanımda bir silah patladı. Gurur benden önce davranıp onu iki kaşının arasında vurunca Zaza nihayet özgür kalmıştı. Adamın kolu boynundan çekilince öksürerek yerinde sendeledi. Barbaros ona doğru koşarken bende hemen İskender’in yanına gittim.

Kılıç, Nihat ve Esvet’te buraya geldiğinde korku dolu gözlerle İskender’in yaralarına baktım. Tam üç yarası vardı, üç kurşun izi. Bunlardan biri omzundaydı, diğeri karnında ama üçüncü kurşun… İki göğsünün tam ortasında. “İskender!” Adı dudaklarımdan bir çığlıkla dökülmüştü.

Ellerimi göğsündeki yaranın üstüne bastırıp kanamayı durdurmaya çalıştım. “Geldim, İskender. Geldim amcam oğlu.” Hıçkırarak parmaklarımın arasında akan kanı orada tutmaya çalıştım. “Sana yalvarıyorum aç gözlerini!”

Kılıç önce onun nabzını kontrol etti, sonra da İskender’in üzerine eğilip nefesini dinledi. Başını kaldırıp bize baktığında yüzü kaskatıydı. “Ne oldu?” Esvet bembeyaz bir suratla Kılıç’ın kolunu sıktı. “Yaşıyor mu?” Bir diğer ihtimalle sinirlenerek Kılıç’ı sertçe sarstı. “Bir şey söyle, o yaşıyor mu!”

Kılıç başını eğdiğinde dolan gözlerini saklamaya çalıştığını anladım. Yanında duran ellerini sıkarak yenilgi içinde omuzlarını düşürmüştü. Tam konuşacaktı ki sesli bir şekilde ağlayarak başımı iki yana salladım. “Hayır, söyleme.” Gözyaşları içinde İskender’in solmuş yüzüne baktım. “O yaşıyor, bir şey söyleme!”

“Farah-”

“Kılıç sus, sana yalvarırım sus!” Ellerimi daha güçlü bir şekilde İskender’in yarasına bastırdığımda söyleyeceği hiçbir şeyi dinlemek istemiyordum. “Uyuyor.” Buna tüm kalbimle inanarak başımı salladığımda saçlarım yüzüme savrulmuştu. “İskender sever uyumayı, yine uyuyor olmalı.”

Kılıç’ın dudağının kenarı titrediğinde çektiği acıyı benden saklamadan derin derin nefesler aldı. “O uyumuyor, Farah.”

“Hayır, sus!” Boğazımı yırtarcasına bağırıp, “Ambulansı arayın!” diye feryat ettim. “İskender yaralı ama iyi olacak.” Göğüs kafesimin içindeki kalbim sanki tek bir darbeyle parçalanmıştı. “O sadece uyuyor, size yalvarıyorum ambulansı arayın!”

“Farah o öldü, nabzı yok!” Kılıç beni gerçeklere uyandırmak ister gibi bağırdığında Nihat sertçe yutkundu, Esvet ise ağlamaya başladı. Bense buna inanmayarak gözyaşları içinde, “Hayır!” diye haykırdım. “O yaşıyor, daha birbirimize verdiğimiz sözü tutmadık.” 

Islak bakışlarımı İskender’in yüzüne indirip omuzlarım sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. “Çay içecektik.” Tutulmamış bir sözün ağırlığı yüreğime çöktüğünde ellerimi kanlı göğsünden çektim. Başımı onun kalbinin üzerine yasladığımda yanağıma sıcak kanı bulaşmıştı. Onun kanı bir aside dönüşmüş gibi yüzümü yakıyordu.

Küçük bir kalp çarpıntısı duymayı her şeyden çok isterken tir tir titriyordum. “Birlikte uçurtma da uçuracaktık.” Hâlâ vaktimiz varken tüm bunları neden yapmadık? Sürekli başka zamana diyerek onunla geçireceğim günleri hep yarınlara ertelemiştim. Oysaki yarınlar kimsenin değildi ve yarınlar kimseyi beklemezdi.

Birlikte geçireceğimiz tüm yarınlar öldü.

Tutulmayan tüm sözler öldü.

Ve İskender… Öldü.

Hayatıma bir şey katmasına gerek yoktu veya bir yeteneğinin olmasına… O yaşarken ve yanımdayken mutluydum. Tüm gün uyuması veya her fırsatta kendini demir parmaklıkların ardına attırması bir şeyi değiştirmiyordu, hayatımda olması bana yetiyordu. Ondan hiçbir beklentim yoktu, hiç olmamıştı. Tek istediğim babalarımızdan daha uzun yaşamasıydı.

Sarsıcı hıçkırıklarımın arasında duyduğum küçük bir ritimle soluğum kesilmişti. Nefesimi tutarak kulağımı biraz daha onun sol göğsüne yasladım. Allah’ım n’olursun yanılmış olmayayım. Tüm kalbimle dua ederek onun göğüs kafesinden gelen seslere odaklandım. Önce hiçbir şey duymadım ama daha sonra kalbinin cılız ritimlerini güçlükle duydum. 

“Çabuk onu arabaya taşıyın!” Bağırarak başımı kaldırıp kuzenlerime baktığımda elim ayağım birbirine girmişti. “Kalbi atıyor ama fazla dayanamaz.” Ambulansı bekleyecek zamanımız yoktu, onu en yakın hastaneye yetiştirmeliydik. Kılıç az önce onun kalp atışlarını duymamış olmalıydı ama İskender hâlâ yaşıyordu.

Kılıç ve Nihat başta olmak üzere birkaç adamım dikkatli bir şekilde İskender’i yerden kaldırıp buradan çıkardılar. Onların peşinden gidecektim ki Barbaros’un, “Zahide senin neyin var?” diyen endişeli sesi beni durdurmuştu.

Başımı çevirip Zaza’ya baktığımda buradaki herkesle arasına mesafe koyduğunu gördüm. Barbaros’u kendine yaklaştırmayarak arkaya doğru adımlar atıyordu. Çok tuhaf davranıyordu. “Hemen çık buradan!” Tehlike henüz geçmemiş gibi davranıp bana ve buradaki diğer insanlara bakıp kaşlarını çattı. “Hepiniz gitmelisiniz!”

“Zaza-” Ona doğru bir adım atmıştım ki benden uzaklaşmak için kapıya doğru koştu. “Zaza!” Hepimiz bağırarak onun peşine takıldık. Bir şeyler yanlıştı, Zaza’nın bu tepkisi insanı dehşete düşürüyordu. Midem kasıldı. Asıl dehşete kapılan sanki oydu.

Merdiveni çıkmaya başladığında Barbaros hiddetlenerek, “Zahide dur!” diye gürledi. “Derdin ne senin!”

Biz peşinden koştukça Zaza aramızdaki mesafeyi açmak için daha da hızlanıyordu. Tetal kapıyı sertçe iterek çatıya çıkınca onu takip ettik. Zaza koşarak çatının en kenarında durduğunda tam atlamak üzereydi ki Barbaros, “Dur!” diye haykırdı. “Zahide yapma!”

Her an atlayacakmış gibi kenarda dururken yavaşça bize doğru döndü. Ne kadar çok korktuğunu görebiliyordum ama kendi için korkmuyordu. Barbaros ona doğru bir adım atınca, “Yaklaşma!” diye bağırıp demir korkulukların diğer tarafına geçti. Ona ne olmuştu?

Atlamaya kararlıydı, Barbaros bunu görünce hemen durmuştu. “Zahide ne yapıyorsun?” Delirmenin eşiğine gelerek yüzünü sertçe ovuşturdu. “Seni korkutan her neyse söyle bana, yardım edebilirim!”

Zaza’yı korkutan şey biz değildik veya göremediğimiz bir tehlike değildi. Onun düşmanı sanki kendisiydi ve bizi kendinden korumaya çalışıyor gibiydi. “Zaza buraya gel, artık evimize gidelim.” Esvet ona yalvardığında hepimiz gibi o da bu kâbusun son bulmasını istiyordu. “Sen iyisin, İskender’de iyi olacak, tüm bunlar geçecek.”

“Gidin!” Gözleri dolduğunda sabırsız bakışları her birimizin üzerinde geziniyordu. “Bunu görmenizi istemiyorum.” Gurur’a baktığında dudaklarından kaçan hıçkırığa engel olamadı. “Farah’ı götür buradan.”

“Zahide ne oldu sana?” Barbaros bir adım öne çıktığında bakışları sık sık Zaza’nın durduğu yere kayıyordu. Tek bir adım sonrası büyük bir boşluktu, Zaza’yı bizden alacak ölümcül bir boşluk… 

“Bana bak.” Barbaros’un sesi ikna edici bir yumuşaklıkta çıktığında ona bir şey olacak diye çok korkuyordu. “Buradayım, kimsenin sana daha fazla zarar vermesine izin vermeyeceğim.”

Zaza dudaklarını birbirine bastırdığında yaşların akın ettiği gözleri titriyordu. “Burada hiç olmamalıydın, neden geldin?”

Barbaros’un kaşının üzerinden başlayıp elmacık kemiğinin altına kadar uzanan bıçak yarası, gerilip daha belirgin bir hale geldi. “Sana söylemem gereken bir şey var.”

“Söyle, şimdi tam zamanı.”

“Hayır.” Kaşları çatıldığında ona olan duygularını böyle bir yerde ve o bu haldeyken itiraf etmek istemiyordu. “Bugün değil ama yarın belki…”

“Yarınlar yok.” Zaza korkulukların diğer tarafında dururken demir trabzanları tutan ellerinden birini çekince Barbaros’un yüzündeki ifade dondu. “Benim için artık yarınlar yok.”

“Zırvalık bunlar!” Barbaros ona doğru bir adım daha atmaya yeltendi fakat Zaza elini kaldırarak onu durdurdu. “Yaklaşma.”

“Seni bırakmayacağım!”

“Barbaros-”

“Neler olduğunu söyle bana!” Zaza’nın bu tuhaf halleri onu çıldırttığı için parmaklarını saçlarına daldırıp her bir tutamını sertçe dağıttı. “Sana bir şey mi yaptılar?” Aklına gelenlerle yumruğunu sıktığında şakaklarındaki damarlar belirginleşip seğirmeye başlamıştı. “Söyle bana, hepsini bulup cesetlerini yoluna sererim!”

“Öyle bir şey değil.”

“O zaman ne, Zahide?”

Zaza daha önce onda hiç görmediğimiz bir kırılganlıkla ağlamaya başladığında psikolojik açıdan tamamen çökmüş görünüyordu. Oysaki o bir askerdi, hiçbir şey onu yıkamazdı fakat şimdi çok zayıf ve tükenmiş görünüyordu. Gözlerinden akan her damla yaş, Barbaros’un ömründen alıyormuş gibi kaşlarını büktü. “Bunu yapma,” diye fısıldadı adeta yalvararak. “Ağlama, sorun neyse halledeceğim.”

“Bu senin halledebileceğin bir şey değil.” Gözlerini yumduğunda başını eğerek kendini toparlamaya çalıştı. Gözlerini tekrar açtığında ela irislerinde bir vedayı taşıyordu. Sanki birazdan aramızdan ayrılacaktı ve onu böyle dağılmış görmemizi istemiyordu. 

Ne de olsa o eski bir askerdi, zayıflığı kendine yakıştırmıyordu. Bu yüzden gözyaşlarını silerek, “Bir dakika daha,” diye fısıldadı. “Bana sadece bir dakika daha ver, sonra istediğin şeyi yap.” Bizimle konuşmuyordu, peki konuştuğu kişi kimdi? 

Kulaklarına baktığımda sol kulağındaki siyah bluetooth kulaklığı gördüm. Birinden talimat mı alıyordu? “Zaza o kim?” Biri onu atlamaya zorluyorsa bunu bilmeliydim. “Biri seni tehdit mi ediyor kardeşim?”

Bana baktığında artık ağlamıyordu ama gözleri ıslaktı. “Bendim, Farah.” Bir itirafta bulunarak iç çekti. “İskender değil, bu sefer canı sıkılan bendim. Onu suçlama, o evde kalmamız gerektiğini söylemişti. Üzgünüm…” Kıvranan gözlerle bana baktığında sesi titriyordu. “Böyle olacağını bilemezdim.”

“Sorun değil.” Tüm endişelerini yatıştırmak için yumuşak bir sesle konuştuğumda ne zaman ağlamaya başladığımı bile bilmiyordum. “İskender iyi olacak, eskisi gibi yine hep birlikte olacağız.” Yanıma gelmesi için ona elimi uzattım. “Gidelim buradan.”

“Bize geç kalmadın, sen elinden geleni yaptın.” Yanıma gelmek yerine çatının kenarında dururken tek düşündüğü beni rahatlatmaktı. “Ölümümden sorumlu değilsin, kendini suçlamanı istemiyorum.”

“Zaza n’olursun benimle vedalaşma.” Gözyaşları içinde başımı iki yana salladığımda burada neler döndüğünü bilmemek beni delirtiyordu. “Sen ölmeyeceksin!”

“Herkes bir gün ölür, Farah.” Buruk bir şekilde gülümsediğinde öleceğine çok emindi ama buna rağmen fazla güçlüydü. “Kimisi zamanında kimisi de zamanından önce ama herkes bir gün ölür.”

“Seni anlamıyorum.” Ve anlamadığım tüm bu şeyler canımı çok yakıyordu. “Buraya gel kardeşim.” Bir kez daha ona elimi uzattım. “Sana yalvarıyorum buraya gel.”

“Uzun süre bana olanları düşünüp hayatı kendine zehretme.” Hıçkıra hıçkıra ağlarken ona doğru temkinli bir adım attım. Zaza gerçekten benimle vedalaşıyordu. “Böyle konuşma, sana hiçbir şey olmayacak.”

“Senin ekibinde olmak son zamanlarda başıma gelen en iyi şeydi. Yıllar sonra yeniden aile olduğumuzu hissettim.” Tebessüm ettiğinde gülümseyişi bile canımdan can alıyordu. “Artık seni korumak için yanında olamayacağım.” Dudaklarındaki tebessüm solduğunda ağlamamak için gücünün son kırıntılarına tutunuyordu. “Arkanı hep kolla.”

“Zaza yapma!” Dayanamayıp ona doğru yürüdüğümde elini kaldırarak beni durdurdu. Hemen sonra bakışlarını Esvet’e çıkartıp onun ıslak gözlerine baktı. “Bu halin nedir?” 

Esvet kendini toparlasın diye onunla dalga geçip gülmeye çalıştı ama yapamadı. Esvet’i bile çok özlemiş gibi bakıyordu. “Seni tanımasam benim için üzüldüğünü düşünürdüm.”

“Kapat çeneni.” Esvet çenesini dikleştirdiğinde dudaklarından firar eden hıçkırığa engel olamadı. “Üzülmemin nedeni günlerdir seni bulmak için uykusuz kalmam ve bunun karşılığında senin yaptığın bu saçmalıklar.” 

Zaza’nın bulunduğu tehlikeli yere bakınca burnunu çekti. “Artık bırak bu oyunu ve buraya gel. Bak Farah üzülüyor.” Kendisi de en az benim kadar üzülüyordu ama bunu itiraf edemiyordu.

Zaza bir süre onu izlemekle yetindi. Esvet’e bakarken acı dolu gözlerinde sıcak bir ifade belirmişti. “Sen iyi bir insansın, kimsenin seni üzmesine izin verme.”

“Zaza bize neler olduğunu anlat.” Ona yalvardığımda fazla vakti kalmamış gibi konuşmak için acele etti. “İskender eğer yaşarsa ona söyle, son günlerimi onunla geçirmekten mutluyum.” 

Gözleri tekrar dolduğunda elinin altındaki demiri sıktı. “Bana olanlar için kendini suçlamasın.” Kirpiklerinin arasından süzülen gözyaşıyla başını eğdi. “O beni korumaya çalışırken vuruldu.”

“Ama iyi olacak.” Her adımla ona biraz daha yaklaşmaya çalışıyordum. “Sende iyi olacaksın.”

Kulaklıktan ona ne söylüyorlarsa, “Sadece otuz saniye daha,” diye fısıldadı. “Otuz saniye daha beklemek sana bir şey kaybettirmez.”

“Zahide kim o!” Barbaros hiddetlenerek tıpkı benim gibi çaktırmadan ona yaklaşmaya çalışıyordu. “Kimin seni tehdit ettiğini söyle bana!”

“Beşir’in bir adamı.” Kaskatı kesildiğimde Zaza üzerindeki siyah ceketin fermuarını aşağıya çekti. “O bir keskin nişancı ve şu anda beni izliyor.” 

Ceketin önünü açtığında arkaya doğru sendelemiştim. Zaza’nın bedenine yerleştirilmiş bir patlayıcı düzeneği vardı. Bombayı sıkıca karnına sarmışlardı. Bu yüzden bizden kaçıyordu çünkü kulaklıktaki o adam her an bombayı patlatabilirdi.

“Sadece üzerime patlayıcı yerleştirmediler.” Başını eğip karnına baktığında patlayıcıların altında sızan kanları gördüm. Dehşete düştüğümde Zaza titreyen dudaklarını birbirine bastırarak duymaktan korktuğum o cümleyi kurdu. “Karnımın içine de yerleştirdiler.” Tüm dünyam başıma yıkıldığında hissettiğim çaresizlik beni kuşatmıştı. Onu canlı bir bombaya çevirmişlerdi. Kim bilir bunu yaparken canını ne kadar çok yakmışlardı. 

Gurur nefesini tuttuğunda Barbaros’un gözleri büyümüştü. Titreyen ellerle hemen cebimdeki telefonu çıkardım. “Ekibimin içinde bomba uzmanları var, bunu halledeceğiz!” Gurur ve Barbaros’ta şoku üzerinden atıp aceleyle telefonlarını çıkardılar. Bu işte uzman kim varsa buraya yığacaktık.

“Zaman yok.” Zaza bizi durdurarak başını iki yana salladığında artık onun neden bu kadar tuhaf davrandığını anlamıştım. Bundan kurtuluşu olmadığını çoktan kabullenmişti. “Bombanın sayacı yok, uzaktan kumandayla kontrol ediliyor.” Bombanın yanıp sönen ışığı dışında şu anda aktif olduğunu gösteren hiçbir şey yoktu.

En berbat ölüm şekli bu olduğu için Zaza güçlü görünmek için gülümsemeye çalıştı ama dudakları bile kıvrılmadı. “Benim…” Sesi titrediğinde konuşmadan önce bakışlarını her birimizin üzerinde gezdirdi. “Bir mezarım bile olmayacak.”

“Hayır, böyle konuşma.” Parmaklarım aceleyle tuşların üzerinde gezindiğinde daha ben dışarıdaki adamlarımı aramadan Barbaros telefonunu kulağına yasladı. “Burada bir tetikçi var, hemen bulun onu bana!” diye bağırdığında Gurur başıyla küçük bir işaret yapıp, “Ali gerekeni yap!” diyerek o da kendi adamlarını harekete geçirdi.

Bende adamlarıma tetikçiyi bulmalarının talimatını verdikten sonra Zaza’ya yaklaşmaya çalıştım ama Gurur kolumu tuttu. Beni kuzenime yaklaştırmayarak geriye çekmesine hayret ettim. Ona direndim ama Gurur kolumu sıkıca tutarak yerimden kıpırdamama izin vermedi. 

“O tetikçinin bombayı ne zaman patlatacağını bilmiyoruz!” Kaşlarını çatarak bana engel olmaya kalkıştı. “Seni riske atamam, adamlarımız onu bulana kadar buradan uzaklaşmalısın.”

“Hiçbir yere gitmiyorum!” Kolumu kurtarmaya çalışırken gözyaşları içinde tırnaklarımı elinin üstüne geçirdim. “Bırak beni, o benim kardeşim!”

“Farah ne olursun gelme.” Zaza yalvararak beni durdurmaya çalıştığında bana nasıl hissettirdiği hakkında en küçük bir fikri yoktu. “Gurur’u dinle, git buradan. Bu bombanın patlama şiddetini bilmiyorum, hepiniz gitmelisiniz.”

“Zaza…” Sesim çaresizlik içinde çıktığında tekrar, “Yaklaşma, Farah,” diyerek bana yalvardı. Ona ne olacağını zerre kadar umursamıyordu, tek düşündüğü tehlikeyi bizden uzak tutmaktı. 

Sanki bunun zamanıymış gibi iç çekerek ricacı bakışlarını bana dikti. “Aksa’ya üzgün olduğumu söyler misin?” Mutluluktan çok uzak bir şekilde gülümsedi. “O vazoyu kıracak zamanım olmadı.”

“Aksa bunu sorun etmeyecektir.” Kolumu Gurur’dan kurtararak ona doğru yürüdüğümde Gurur beni tekrar durdurmuştu. Bu aşamada Zaza’yla ölmek umurumda bile değildi. “Sakın atlayayım deme, adamlarımız birazdan o tetikçiyi bulacak.”

“Artık çok geç, Farah bir tetikçinin saklandığı yeri bulmak sandığın kadar kolay değil. Esvet’i de alıp git,” dedi kıvranan bir sesle. “Bunu görmenizi istemiyorum.”

“Yanında kalacağım.” Barbaros kararlı bir şekilde ona biraz daha yaklaştığında kendi hayatı hiç umurunda değildi. “Sen dağların kızısın, nasıl böyle vazgeçersin?” Sevdiği kadının bedenindeki bomba düzeneğine bakınca burnunun direği sızlamış gibi kaşları büküldü. “Daha benim korumalığımı yapmadın, sözünü tutmadan nasıl gitmeyi düşünürsün?”

Zaza ona baktığında bir süre hiçbir şey söylemedi fakat hemen sonra gözyaşları sessizce yanaklarından süzüldü. Gözyaşları içinde Barbaros’a gülümsedi. “Bilmen gereken bir şey var.” İki eski düşmanın bir vedasıydı bu ve bunu bilmek ikisini de öldürüyordu. “Artık senden midem bulanmıyor.”

“Böyle konuşmayı kes artık!” Barbaros acılar içinde kıvranarak ellerini sıktığında yüzü yaşanmamış günlerin gerginliğini taşıyordu. “Zahide bana her baktığında miden bulansın, artık umurumda değil ama sakın benimle vedalaşma!”

“Bana verilen emirleri yerine getiriyordum.” Zaza onunla olan tüm hesabını kapatmaya çalışarak eski defterleri yeniden açtı. “Askeriyede sana verdiğim hiçbir ceza kişisel değildi, üstlerimden gelen emirleri uyguluyordum. Sadece biri dışında.” Barbaros’un gözlerinin içine baktığında dudaklarında hüzünlü ve kırık bir tebessüm belirdi. “Sana postallarımı sildirmem emirlerin dışındaydı.”

“Kızım ben artık senin bastığın yola kul köle olurum, bir postal silmişim çok mu sikimde?” O sevdiği kadını hep güçlü görmeye alışmıştı, Zaza’nın bu kırılgan hali onu kahrediyordu. “Zahide…” diye fısıldadı korku dolu bir sesle ve bir o kadar da onun adını sahiplenircesine. “Seni mutlu edecekse her gün silerim ayakkabılarını, gururum umurumda bile değil.”

Duydukları karşısında Zaza donup kalmıştı. Barbaros’u izlemek dışında onun sözlerine karşılık olarak hiçbir şey söylemedi. Üzerinde bir bomba düzeneği varken sessizliğini korumuştu. Barbaros kulaklığına dokunup kaşlarını çatarak, “Daha bulmadınız mı lan o herifi!” diye bağırdı feryat edercesine. “Bana o piçin leşini getirin!”

“Çok yorduk birbirimizi.” Zaza her şeyin farkındaydı, şu zamana kadar hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranmıştı ama Barbaros’un ona âşık olduğunu bence hep biliyordu. Ona olan bakışından bile bunu anlıyordum. “Yorduk birbirimizi belki de tam buraa bitmesi iyi bir şeydir.”

“Hayır!” Barbaros bunun böyle bitmesini kabullenmeyerek kaşlarını çattığında çenesi seğiriyordu. “Senden vazgeçmeyeceğim.”

“Karanfilleri sevme, Barbaros.” Zaza özlem giderir gibi uzun uzun onun yüzünü izlediğinde son kez ona baktı, son kez ona gülümsedi ve son kez onunla konuştu. Tüm sonlarını bir tek Barbaros’a ayırmıştı. “Onlar ölüm çiçekleridir ve karanfilleri seven herkes, onu ilk sevdiğinin mezarına bırakır.”

Zaza’nın demirleri tutan parmakları gevşediğinde Barbaros’la aynı anda ona doğru koştuk. “Zahide!” İkimizde onun gerçek adını haykırıp tutmaya çalıştık ama tam biz ona yetişmişken kendini boşluğa bıraktı. “Zahide!” Atlamıştı.

Gözlerimizin önünde çatıdan düştüğünde daha bedeni yerle buluşmadan bir patlama meydana geldi. Karanlığın içinde bir ışık yandı ama bu bir fener değil, insanların gözlerini kör eden bir alevdi. Alevlerle birlikte kulaklarımızı sağır eden bir gürültü koptu, bu öylesine şiddetli bir sesti ki yaydığı basıncı beynimde hissettim. 

Barbaros’un haykırışı, benimde çığlığım geceyi yardığında sadece bu bina değil, sanki tüm dünya sarsıldı ama paramparça olan bir tek Zaza oldu. Bomba havada patlamıştı, kuzenimin her bir parçasını bir yere savurarak havada patlamıştı. Çok kısa sürmüştü ama etkisini tüm hayatımda hissedeceğim kadar uzundu aslında. Zaza’nın bedeni de hayatı gibi bir anda darmadağın olmuştu.

“Hayır, Zaza! Kardeşim gitti!” Tanık olduğum şeylerin dehşetiyle aklımı kaçıracak raddeye gelmiştim. Sanki onu tutabilirmişim gibi peşinden atlamaya kalkıştığımda Gurur belimi yakalamıştı. O beni geriye çekmeye çalıştıkça daha çok çıldırıp saldırganlaşıyordum. “Bırak beni! O ölemez, bu yaşanmış olamaz!”

Gurur beni göğsüne çekip sımsıkı sarıldığında onun kollarının arasında içim çıkarcasına ağlamaya başladım. Barbaros’un dizlerinin üzerine düştüğünü gördüm. Göğsünde bir ses çıktığında ne bağırdı ne de ağladı. İki insanın arasında bir şeylerin koptuğunu gösteren o korkunç sessizliğe boyun eğmişti. Belki de şoktaydı, henüz olanları anlayamamıştı veya bunu inkâr eden bir yanı vardı.

Beşir dediğini yapmış ve bu geceden sonra bana unutamayacağım bir acı bırakmıştı. Zaza… Onu benden almıştı hem de en korkunç şekilde.

Astsubay Zahide Tozlu artık hayatta değildi.


***

                                                                                                         Diyarbakır

“Onu koruyamadım baba.” Gözlerimden yaşlar süzülürken günlerdir bu mezarlıktan ayrılmamıştım. Zaza’nın gidişinden sonra sığamamıştım hiçbir yere, cenazesinden hemen sonra kimseye tek kelime etmeden ortadan kaybolmuştum.

Anneme bir mesaj atıp yakında döneceğimi ama bir süre yalnız kalmaya ihtiyacım olduğunu söylemiştim. Tüm adamlarımı annemi koruması için İstanbul’da bırakmıştım. Beşir durmayacaktı, sıradaki hedefi annemdi. Geri dönüp annemin yanında olmalıydım ama öncesinde her şeyden biraz uzaklaşmalıydım. Tekrar savaşacak gücü kendimden bulana kadar babamın yanında kalmak istiyordum.

Mezarlığa yürüme mesafesinde küçük bir pansiyonda oda kiralamıştım. Diyarbakır’a geldiğimi buradakilere bile söylememiştim. Uçağa binmeden önce telefonumu kapatmıştım, bir süre daha açmayı düşünmüyordum. Kimsenin bana ulaşıp yalandan teselli etmesini istemiyordum. 

Zaza’nın ölümünü kaldıramıyordum, artık hayatımda olmayacağını bilmek beni mahvediyordu. “Beşir yeniden benden her şeyimi almaya başladı.” Titreyen parmaklarımı babamın toprağından gezdirirken gözlerimden birbiri ardına yaşlar akıyordu. 

“İskender…” Bunu babama nasıl itiraf edeceğimi bilmez bir halde başımı eğdim. “Onu da koruyamadım.”

Zaza ölmüştü.

Ve İskender… Komaya girmişti.

Kuzenlerimden ikisi benden alınmıştı, evet, İskender’i de kaybettim sayılırdı çünkü komadaki bir hastanın hiç uyanmama ihtimali çok yüksekti. “O uykucuydu.” Babamın toprağını sıkarken daha fazla kendimi tutamadım, öne eğilip omuzlarım sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. “İstediği oldu artık hep uyuyacak.” Ya bir daha hiç uyanmazsa?

“Baba ben yapamıyorum.” Her hıçkırıkla omuzlarım sarsılıp göğüs kafesim şiddetle hareket ediyordu. “Senin gibi değilim ne sevdiklerimi koruyabiliyorum ne de onların bana bıraktığı acıyla yaşayabiliyorum. Çok yoruldum.” Babamın tüm hayatında katlandığı bu yaşam şekli birkaç yılda beni tüketmişti. “Bana bıraktığın bu kanlı miras beni öldürüyor.”

“Seni hayatıma geri getiremiyorum, Zaza’yı yaşatamıyorum ve İskender’i uyandırmanın bir yolunu bilmiyorum. Ne işe yarıyorum ki ben!” Olanlar için kendimi suçlamadığım tek bir anım yoktu. Kuzenlerim benim himayem altındaydı, onları daha erken bulmalıydım.

Uzun süre babama içimi döküp gözlerim şişene kadar ağladım. Bazen kendimi suçladım bazen intikam yeminleri ettim ve bazen de içim çıkana kadar kaybıma ağladım. Tıpkı babam gibi Zaza’nın da gidişi bende hiç kapanmayacak yaralar açmıştı. İkisinin de ölümü gözlerimin önünde olmuştu ve ben her iki olayda da onları koruyacak hiçbir şey yapamamıştım.

Gece geç saatlere kadar mezarlıkta babamın yanında kalmıştım. Omuzlarım düşük, adımlarım sarsak bir şekilde pansiyona geri dönmüştüm. Kiraladığım oda leş gibi bir yerdi, umurumda da değildi. Lüks otellerde mutlaka beni tanıyan birileri çıkardı, kimse böyle bir yerde kalacağımı düşünmezdi. Bu pansiyonda oda kiralarken kimlik bilgilerimi vermemiştim. 

Bunun yerine resepsiyondaki adama yüklü miktarda ödeme yapmam yeterli olmuştu. Duvar kâğıdı aşınmış, perdeleri sararmış ve duvar diplerinde rutubet olan bu oda içimdeki enkazdan daha kötü değildi. Günlerdir üzerimde hep aynı siyah elbise vardı. Zaza’nın cenazesinde giydiğim bu elbiseyi bir daha hiç çıkartamamıştım. O günden sonra banyo yapmak bile içimden gelmemişti.

Gerçek anlamda pespaye bir haldeydim ama bunu hiç sorun etmiyordum. Duvarlar üzerime gelince bu odada da duramadım. Saat gecenin üçüydü fakat bunu hiç sorun etmedim, çantamı alıp odadan çıktım. Baktığım her yerde Zaza’yı gördüğüm için uzun süre hiçbir yerde barınamıyordum. Pansiyondan çıktığımda uyuşuk adımlarla kaldırımda yürüdüm. Nereye gittiğimi bile bilmiyordum.

Bir meyhane bulana kadar yürümeyi hiç bırakmadım. Günlerdir burada tek başımaydım ama Beşir’in adamları bu fırsattan yararlanıp hâlâ peşime düşmemişlerdi. Yanımda adamlarım yokken Beşir için kolay hedeftim, beni bulmaması iyi bir şey miydi yoksa kötü mü, emin değildim.

Bir yanım ben hâlâ ölmeyi isterken beni bulmasını ve bu acıya bir son vermesini istiyordu. Fakat intikam isteyen yanım bir süre daha beni bulmasın istiyordu, ta ki ben kendimi toparlayana kadar. Hemen sonra o aşağılık adamın peşine düşecektim. Bundan sonraki tüm odağım Beşir olacaktı, ikimizden biri ölmedikçe aramızdaki savaş bitmeyecekti.

Zaza’yı benden alması ve İskender’e yaptıklarını yanına bırakmayacaktım. Eğer ölmez ve sağ kalırsam o adamı kendi ellerimle öldürecektim. Ahtım olsun ki bunu yapacaktım. Benden bir kişiyi daha almasına izin vermeyeceğim. Meyhaneye girdiğimde bu saatte içeri giren tek kadın olduğum için buradaki tüm adamların bakışları beni bulmuştu.

Hiçbirine aldırış etmeden boş bir masaya geçip, “İçki!” diye seslendim. “Bana sert bir şeyler getirin.” Sabaha kadar içmek istiyordum belki o zaman içimdeki acı bir nebze olsun hafiflerdi.

Yaşlı bir adam masama yaklaştığında bu meyhaneyi onun işlettiğini anladım. Günlerdir tarak görmeyen dağınık saçlarıma, ağlamaktan kızaran gözlerime ve göz altlarımdaki karaltıya uzun uzun baktı. Bugün hiç yemek yemediğim için solgun yüzümü izledi ve guruldayan midemin çıkardığı sesleri duydu. Beni neyin bu hale getirdiğini bilmiyordu ama acıyan gözlerle bakıyordu.

Başını çevirip birçok masadaki sarhoş insana baktıktan sonra yeniden bana döndü. “Burası senin için uygun bir yer değil kızım.” Oldukça dostane bir şekilde konuşup beni alkolden uzak tutmaya çalıştı. 

Sarhoş bir şekilde buradan çıkarsam başıma gelecekleri düşünecek kadar iyi biri olmalıydı. “Sana yiyecek bir şeyler getireyim, karnını doyurduktan sonra evine git kızım.” Üzerimde eskiyen elbiseden hiç param olmadığını düşünmüş olmalı ki gururumu incitmeyecek bir şekilde gülümsedi. “Yemek ikramım olsun.”

“Sağ olasın ama ikrama gerek yok.” Çantamdan çıkardığım parayı masanın üzerine bıraktım. “Sen sadece beni sarhoş edecek bir şeyler getir.” İtiraz etmesine izin vermeden, “Lütfen…” dedim. “İçki getir.” 

Alkol konusunda ne kadar kararlı olduğumu görünce mecburen kabul etti. Masadaki paranın hepsini değil, sadece küçük bir kısmını alarak gitmişti. Etrafımdaki insanların bana attığı bakışları hiç umursamadan meyhaneciyi beklemeye başladım. Bir süre sonra içki ve yanında atıştıracağım mezelerle masam donatılmıştı. 

Şu zamana kadar nefret ettiğim ve hiçbir koşulda tadını sevemediğim alkol, bu gece bana eşlik eden tek şeydi. Zaza’nın gözlerimin önünde parçalanmasını hatırlayarak içmeye başladım. Her kadehle gözlerimden sessizce gözyaşları süzülmüştü. “Zaza, Zaza, Zaza…” Dudaklarımdan adı döküldükçe o son vedasını, hemen sonra atlayışını ve havada paramparça oluşuna ağladım.

Mezarına karanfil bırakmıştım.

Onun en sevdiği çiçeği ve ölüm çiçeği diye adlandırdığı bir şeyi onun mezarına bırakarak oradan ayrılmıştım. Bir mezarım bile olmayacak diye düşünüp üzülmüştü, bir mezarı vardı ama o mezarın içinde bütünlüğünü koruyan bir beden yoktu. Ona yakışır bir cenaze töreni yaptırmıştım, onun künyesini de Barbaros almıştı. 

Zaza’dan ona kalan tek şey bir zamanlar boynundan hiç çıkarmadığı askerlik künyesiydi. Sabah ezanına kadar içip zil zurna sarhoş olmuştum. Meyhanedeki insanlar teker teker ayrıldığında bile bu masadan hiç kalkmamıştım. Meyhaneciye daha fazla para teklif edip burayı kapatmasına izin vermemiştim. Burada kalan tek müşteri ben olduğum için kendimle birlikte onu da uykusuz bırakmıştım.

Midemin almayacağından daha fazla içtiğim için her an kusabilirdim. Tüm dünya etrafımda dönmeye başladığında sendeleyen adımlarla meyhaneden çıktım. Her adımım bir boşluğa atılıyormuş gibi yürümekte zorlanıyordum. Saat sabahın altısı olduğu için sokaklarda pek kimse yoktu. Pansiyona dönüş yolunu bile hatırlamıyordum. 

Karşıma çıkan her sokağa girerken sarhoş adımlarım bir amaca hizmet etmiyordu. Bazen duvarlara tutunuyordum bazense titreyen bacaklarım beni taşımadığı için yerdeki atıkların içine düşüyordum. Midem bulanıyor, gözlerimin önü sık sık kararıyordu ve başım durmaksızın dönüyordu. Ben alkol kadını değildim, bunu bir kez daha anlamıştım.

Karşıma birkaç takım elbiseli adam çıkana kadar birilerinin beni takip ettiğini anlamamıştım. Kulaklarında siyah bir kulaklık takılı olan ve sağ ellerinde silah tutan adamlar sadece üç kişilerdi. Bir sarhoşu alt etmeye bir kişi bile yeterdi ama onlar üç kişi gelmişlerdi. Anlaşılan Beşir izimi bulmayı başarmıştı, bu fırsatı değerlendirmek için köpeklerini üzerime salmak için fazla beklememişti.

Başımı kaldırıp dağınık saçlarımın arasından etrafıma baktığımda buralarda hiç kamera olmadığını gördüm. Karşıma çıkmak için kameraların olmadığı bir sokağa girmemi beklemiş olmalılardı. Alkolden dolayı yerimde istemsizce sallanırken yorgunca güldüm. “Fırsatınız varken bitirin şu işi.” Bendeki gönüllü bir teslimiyetti. 

Zaza’ya olanlardan sonra içimde hiç yaşama isteği kalmamıştı. Üstelik İskender’in de akıbeti meçhuldü, bu da ölümü arzulamak için yeterli bir sebepti. Silahlı adamlara bakıp uykulu bir şekilde esnedim. “Bugün ölmek için iyi bir gün.” 

Alkolden uyuşan dilim, kelimelerin peltek ve parça parça ağzımdan çıkmasına neden oluyordu. “Ama yarın…” Alay edercesine gülüp onları izledim. “Öldürmek için döneceğim.”

Onlarda bunu bildikleri için ben harekete geçmeden işimi bitirmeye gelmişlerdi. Ortadaki adam silahını kaldırıp bana doğrulttu. “Beşir’i karşına almayacaktın!” dedikten sonra tam tetiğe basacaktı ki bir kurşun sesi tüm sokağı doldurdu hemen ardından bir tane ve bir tane daha… 

Biri üst üste üç el ateş ettiğinde karşımdaki adamlar kafalarından vurularak yere düşmüştü. Yere düşen adamların arkasında Gurur belirince acıdan kanayan kalbim bir anda hızlanmaya başlamıştı. Onu Diyarbarkır’da görmeyi beklemediğim için şaşkındım. Doğru zamanda ortaya çıkan bu adam, bir kez daha hayatımı kurtarmıştı. 

Silahını belinin arkasına taktıktan sonra yerdeki cesetlerin arasından geçerek bana doğru yürüdü. Her adımıyla aramızdaki mesafeyi biraz daha kapatırken içinde merhameti barındıran gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Dokunmaya bile kıyamadığı saçlarımdaki dağınıklığı görmek yeşil irislerinin titremesine neden olmuştu. 

Solgun yüzüme, ağlamaktan kan çanağına dönen gözlerime ve ayakta zor duran bedenime baktıkça gözlerindeki acı artıyordu. Yanıma geldiğinde içli bir nefesten sonra üzerime eğilip beni kucağına aldı. Onun sıcak kollarının arasına sokulup başımı göğsüne yasladım. “Beni… Nasıl buldun?”

Gurur beni ölüm kokan bu izbe sokaktan çıkartırken başını eğdi ve dudaklarını saçlarımın tepesine bastırdı. “Seni hiç kaybetmedim ki.” Duyduklarımla gözlerim dolunca kirpiklerimi yumdum. O başından beri buradaydı, değil mi? 

Acımı yalnız yaşamak istediğimi bildiğinden ortaya çıkmamıştı ama beni hep izlemiş olmalıydı. Eğer bu adamlar bugün ortaya çıkmasaydı büyük ihtimalle Gurur beni uzaktan izlemeye devam edecekti. Günlerin uykusuzluğu onun kokusuyla bütünleşince kollarının arasında sızmıştım.

***

Yeniden gözlerimi açtığımda başım çatlayacak gibiydi. Kendimi zorlayarak yatakta oturduğumda üzerimde tır geçmiş gibi hissediyordum. O kadar yorgun ve halsizdim ki parmağımı kaldıracak gücüm yoktu. Yüzüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırıp etrafıma baktım. Oldukça lüks bir odadaydım ama buraya nasıl geldiğimi bilmiyordum.

Başımı eğip üzerime baktığımda günlerdir giydiğim kirli kıyafeti bulamadım. Üzerimde beyaz bir gömlek dışında hiçbir şey yoktu. Kaşlarım çatılmıştı ki, “Kustuğun için üzerini değiştirmek zorunda kaldım,” diyen bir sesle irkildim. 

Odadaki tekli koltukta oturup günün bu saatinde içkisini yudumlayan adamı gördüm. “Gurur?” Şaşkın çıkan sesim aynı zamanda pütürlü ve hafif hırıltılıydı.

Tüm gece hiç uyumamış gibi uykulu gözlerle beni izliyordu, onun burada ne işi vardı? “Ne zaman Diyarbakır’a geldin?” Başımda müthiş bir ağrı olduğu için inleyerek şakaklarımı ovuşturdum. “Bu odaya nasıl geldim?”

İçki bardağını koltuğun kenarına bırakıp ayağa kalktığında ifadesiz gözlerle bana bakıyordu. “Hiçbir şey hatırlamıyor musun?”

Hafızamı biraz kurcaladım ama orada Gurur’un gelişiyle ilgili hiçbir şey yoktu. “En son bir meyhanedeydim.” Sızlanarak şakaklarıma daha sert baskı uyguladım. “Bunun dışında hiçbir şey hatırlamıyorum. Başım çok kötü.”

“O kadar çok içersen böyle olur.” Yürüyüp masanın üzerinde duran su şişesini aldı. Bir bardak su doldurup küçük bir kutunun içindeki hapla birlikte bana getirdi. “Bunu iç.”

Ağrıkesici olduğunu düşündüğüm hapı aldıktan sonra sudan birkaç yudum içtim. Gurur yatağımın kenarına oturup yüzüme baktığında gördükleri canını yakıyormuş gibi bakışları hüzünlüydü. “Uykunda bile hep ağladın.” Kuzenlerime olanların acısıyla yaşayamadığımı biliyordu.

“Yalnız kalmak istiyorum.” Yeniden yatağa uzanıp dizlerimi karnıma çektim. Yatakta küçüldüğümde gözlerime akın eden yaşlar yüzünden gözpınarlarım sızlıyordu. “İstanbul’a geri dön, yalnız kalmaya ihtiyacım var.”

“Herkesten kaçabilirsin ama acından kaçamazsın, Farah.” Yerinde kıpırdanıp parmak uçlarıyla yanağımı okşadı. “Bunu aşmanın yolu bu değil.”

“Sen kaçmıştın ama.” Gözlerimden bir damla yaş süzüldüğünde içli hıçkırığımla göğüs kafesim sarsıldı. “Melek’in acısı seni de kaçmaya zorlamadı mı?”

“Haklısın ama ne kadar uzağa gittiysem acım bir o kadar bana yaklaştı. Kendimi yalnızlaştırdıkça canımı yakan o acıyla baş başa kaldım ve bir süre sonra kederime yenildim, Farah.” Arkamdaki sesi yumuşacık çıktığında parmakları bu sefer saçlarıma kaydı. “Bu da beni deliliğe sürükledi.”

“Aynı şeylerin sana da olmasına izin vermeyeceğim.” Beni kucağına alıp yataktan çıkardığında ona direnemeyecek kadar uyuşuk ve halsizdim. Kıyamayan gözlerle beni izlerken sanki bu ızdırap dolu bakışlarımda can veriyordu. “Seni yeteri kadar yalnız bıraktım, daha fazla kendine bunu yapmana müsaade etmeyeceğim.”

“Canım yanıyor, Gurur.” Yüzümü onun göğsüne gömüp kısık bir sesle ağlamaya başladım. İstediğim tek şey günlerce ağlamaktı.

“Sevdiklerimi bir bir kaybediyorum, her an İskender’de gider diye çok korkuyorum.” Hatırladıklarımla küçük bir çocuk gibi burnumu çekerek sesli bir şekilde ağladım. “Belki de onu çoktan kaybettim.” İskender makinelere bağlı bir hayat sürerken bunun ölmekten hiçbir farkı yoktu.

Gözyaşlarım dinene kadar Gurur beni kucağından indirmedi. Onun kollarının arasında doyasıya ağlamama izin verdi ama döktüğüm her gözyaşıyla bedeni biraz daha gerilmiş, nefes alışları kederle bezenmişti. Bir süre sonra beni banyoya getirip suyu ayarladı. Suyun sıcaklığını kontrol ettikten sonra üzerindeki gömleği çıkartıp sadece pantolonla kalmıştı.

Yanıma gelip üzerimdeki gömleğin düğmelerini çözmeye başladığında ona engel olmadım. Onu durduracak enerjim yoktu ama bir şeyi iyi biliyordum. Ben istemediğim sürece Gurur bana dokunacak biri değildi. Gömleğin düğmelerini açıp omuzlarımdan sıyırarak aşağıya düşürdüğünde onun karşısında iç çamaşırlarıyla kalmıştım. 

Daha önce beni gördüğü için utanmadım veya kendimi saklama çabasına girmedim. Acım beni sadece uyuşturmamış aynı zamanda duygulara karşı hissizleştirmişti. Düşündüğüm tek şey kuzenlerime olanlardı, bunun dışında bir erkek karşısında iç çamaşırlarıyla durmayı dert edecek halde değildim. 

Gurur beni duşakabinin içine koyup ılık suyla ıslattı. Daha sonra saçlarıma şampuan sıkıp onları yıkamaya başladı. Saçlarımı köpürtürken parmakları saç diplerime masaj yapar gibiydi. Günlerin kirini saçlarımdan çıkartırken tek bir telini incitmemeye dikkat ediyordu.

Saçlarıma dokunmayı hep çok sevdiği için uzun süre saçlarımı yıkamıştı. Onun karşısında put gibi dikilip gözlerim kapalı bir şekilde duruyordum. Kapalı kirpiklerimin arasından sürekli gözyaşları süzülüyordu. Ayık olduğum her an İskender’e üzülüyor, Zaza için kahroluyordum. 

Gurur gözyaşlarımın farkındaydı, bunu görmekten de nefret ediyordu ama ağlamaya ne kadar çok ihtiyacım olduğunu bildiğinden beni durdurmaya kalkışmıyordu. Babamda olduğu gibi yine her şeyi içime atmak istemiyordum. Ne kadar dağılmam gerekiyorsa o kadar çok dağılıp parçalanmalıydım.

Gurur saçlarımı yıkadıktan sonra banyo süngerini köpürtüp vücudumu yıkamaya başladı. Normalde olsa bedenime karşı koyamaz, beni iç çamaşırlarıyla görünce bile uyarılırdı. Ancak bu sefer durum farklıydı, gözlerimden yaşlar akarken Gurur başka şeyler düşünecek biri değildi. O zayıf anımda faydalanacak biri değildi. Bana olan dokunuşunda arzu yerine saf bir şefkat ve merhamet vardı.

Bedenimdeki tüm kiri çıkardıktan sonra suyu başımdan aşağıya tutup durulanmama yardımcı oldu. Suyu kapattıktan sonra bir havluyu bedenime sardı. Hareketleri o kadar nazik ve sıcaktı ki bir bebekle ilgilenir gibi bana karşı hassastı. Beni kucağına alıp banyodan çıkardıktan sonra yavaşça yatağın kenarına bıraktı. 

“Birazdan dönerim.” Bir süredir bu odada kalıyor olmalı ki gardırobu açtığında içinde kıyafetleri olduğunu gördüm. Beni yıkarken ıslandığı için temiz kıyafetler alıp banyoya girdi. Ondan rahatsız olacağımı düşünmüş olmalı ki banyoda üzerini değiştirip geri dönmüştü.

Askıdaki gömleklerinden birini alıp yanıma geldiğinde elinde aynı zamanda küçük bir havlu vardı. Havluyu saçlarıma sardıktan sonra beyaz gömleği gösterdi. “Bunu giymelisin.” Daha rahat giyinmem için bana sırtını dönünce yavaşça ayağa kalktım.

Üzerimdeki havluyu çıkartıp yere attım, sonra da ıslak iç çamaşırlarımdan kurtuldum. Gurur’un gömleğini giyip tüm düğmelerini kapattıktan sonra yeniden yatağın üzerine oturdum. Burada benim için bir iç çamaşırı yoktu, bu yüzden tek giydiğim şey bir gömlekti. Gurur saç kurutma makinesi ve tarağını alarak yanıma geldi. 

“Bizim çocuklarla konuştum, birazdan sana kıyafet getirecekler.” Makineyi fişe taktıktan sonra yanıma oturdu. “Yaklaş, Farah.” Hiç zorluk çıkarmadan ona doğru kaydım. 

Havluyla saçlarımdaki suyu alırken gözlerimi zor açık tutuyordum. Yeni uyanmama rağmen yine uykum vardı, ne zaman ağlasam devamında hep uykum gelirdi. Acıyı uykuyla takas edebilirmişim gibi depresyon anlarında günlerce uyumak isterdim.

Gurur havluyu kenara bırakıp omuzlarımı tuttu ve ona sırtımı dönmemi sağladı. Saç kurutma makinesinin üflediği sıcak havayı saçlarımda hissettiğimde gözlerim biraz daha kapanmıştı. Başım hafifçe önüme düşünce, “Uyuma güzelim,” diyen sıcak sesini duydum. “Bir şeyler yemeden uyumanı istemiyorum.” Midemden gelen sesleri duyuyordu.

“Neredeyiz?” Sesim fısıltıyla çıktığında beni duymadığını düşündüm ama duymuştu. “Otelde.”

Saçlarımı kuruttuktan sonra onları taramaya başladı. Günlerdir taramadığım için saçlarım dolaşık ve düğüm düğümdü. Canımı yakmadan tüm o düğümleri açabileceğini hiç sanmıyordum. “Nazik olmak zorunda değilsin, yolunan birkaç tutam saç umurumda olmaz.”

Saçlarımın üzerindeki elinin kaskatı kesildiğini hissettim. “Benim umurumda, tek bir teline zeval gelmemeli.”

“Alt tarafı bir saç, Gurur.”

“Benim için çok daha fazlası.” Başını eğdiğinde içli nefesini saçlarımın tepesinde hissettim. Kokumu içine çekip saçlarımın üzerine küçük bir öpücük bıraktı. “Saçlarını seviyorum, Farah hem de hayal edebileceğinden çok daha fazla.” Bunu biliyordum.

Saçlarımı açmaya önce uçlarından başlamıştı. Her defasında tarağı bir tık yukarıdan geçirip aşağıya doğru yavaşça çekiyordu. Saçlarımın her tutamına bunu yapıp karşılaştığı tüm düğümleri bir bir açmaya başlamıştı. Bunu yaparken şaşırtıcı bir şekilde canımı hiç yakmamıştı. Bu sefer saçlarımı taramak onu biraz uğraştırmıştı ama halinden şikayetçi değildi. Bıraksam günlerce saçlarımla oynayabilirdi.

Saçlarımı taradıktan sonra onları ördü. Örerken çok oyalanmadı çünkü midem sürekli gurulduyordu. Bana yemek yedirmek onun için daha önemli olduğundan istese de saçlarımla vakit kaybedemedi. Toka bulamadığı için örgümün ucunu odadaki bir broşürün siyah kurdelesiyle bağlamıştı. Resepsiyonu arayıp odaya kahvaltı istedikten sonra gelip yanıma oturdu.

Daha fazla dayanamadığım için uzanıp başımı dizlerine yasladım. “Uyumak istiyorum.” Gözlerim yeniden dolduğunda sesim ağlamaklıydı. “Babam öldükten sonra annemin neden hep uyuduğunu artık anlıyorum.” Gözlerimden bir damla yaş süzüldüğünde dudaklarım titremeye başlamıştı. “Rüyalarımızda sevdiklerimiz ölmüyor.”

Parmakları saçlarımın üzerinde gezinirken dokunuşunda bile yoğun bir sevgi vardı. “Rüyalara kaçarak gerçeklerden kurtulamazsın, Farah. Kemiklerine kadar acıdığını biliyorum ama hâlâ sana ihtiyacı olan insanlar var. Böyle anlarda sevdiklerini düşünüp onlardan güç almalısın.” Tam bir şey söyleyecektim ki, “Diğer kuzenlerin de seninle aynı durumda,” diyerek düşüncelerimin gittiği yönü değiştirdi. “Birbirinizden kaçarak bunu atlatamazsınız.”

Bunu biliyordum ama gerçekten biraz zamana ihtiyacım vardı. Kendimde tekrar savaşacak gücü bulana kadar burada kalıp babama yakın olmak istiyordum. Kapı çaldığında Gurur yanımdan ayrıldı. Sadece birkaç dakika sonra üzerinde yemeklerin olduğu servis arabasıyla geri dönmüştü. Tüm yemekleri masaya dizdikten sonra bana yaklaşıp yine beni kucağına aldı.

Her yere beni kucağında taşırken yavaşça sandalyeye bıraktı. Yanıma oturduğunda çok uykum olduğu için esneyerek başımı omzuna yasladım. “Farah’ım uyuma.” Adımın yanına sahiplenme eki getirdiğinde çenemi nazikçe okşayarak başımı kaldırdı. “Bir şeyler yedikten sonra istediğin kadar uyumana izin vereceğim.”

Ne kadar yorgun ve güçten düşmüş bir halde olduğumu gördüğü için kaşığı sıcak çorbaya daldırdı. Kaşıktaki çorbayı dudaklarına yaklaştırıp soğutmak için üfledi. İçmem için bana uzatınca hiç iştahım olmadığı için başımı geriye çektim. “Böyle yapma.” Bakışlarıyla adeta bana yalvarırken yüz ifadesi ham acıdan oluşuyordu. “Seni böyle görmeye katlanamıyorum.”

“O öldü.” Dolan gözlerimden taşan yaşlarla başımı eğip gözyaşlarımı ondan saklamaya çalıştım. “Kuzenimin parçalarını kirli bir zeminde topladılar, Gurur.” Bunun canımı ne kadar çok yaktığını bilemezdi. 

“Son ana kadar güçlü durmaya çalıştı ama çok korktuğunu biliyorum, kim olsa korkardı.” Zaza o esnada çok korkuyordu ama hiçbirimiz ona yardım edemedik. Zamanımız çok kısıtlıydı, vaktinde o tetikçiyi bulamamıştık.

“Barbaros tetikçiyi buldu.” Hızla başımı kaldırdığımda Gurur çenemi tutup dudaklarımı araladı ve kaşıktaki çorbayı zorla bana içirdi. “Barbaros’u daha önce hiç bu kadar öfkeli görmemiştim. Çılgına dönmüş durumda.”

Daha fazlasını anlatması için uzattığı her kaşıkla dudaklarımı araladım. Bana bir şeyler yedirirken son gelişmeleri aktarmaya başlamıştı. “Tetikçiden Beşir’in yerini öğrenemeyince onu öldürdü. Harper’ın da peşine düştü, Salazarlara savaş açtı.”

“Bu olanlardan Harper’ın bir suçu yok.” Bunu söylemekten nefret ediyordum ama Zaza’nın ölümü ve İskender’e olanlar Harper’ın suçu değildi. “Babasını öldürdüm, o da bunun karşılığında kuzenlerimi kaçırdı. Ben olsaydım bende aynı şeyi yapardım ama onları öldürmeye kalkışmadı.” Bunu yapan Beşir’di. Harper’dan nefret ediyordum ama öfkemi yanlış kişiye yöneltmeyecek kadar aklım başımdaydı.

“Beşir’den bir haber var mı?” Asıl bilmek istediğim buydu.

“Her yerde onu arıyoruz, uzun süre saklanamaz.” Kasedeki tüm çorbayı bana içirdiğinde ana yemeğe uzandı ama daha fazlasını yiyecek durumda değildim. Midem bulanınca öğürerek başımı iki yana salladım. Biraz daha kendimi zorlarsam kusacaktım. Gurur bunu bildiğinden daha fazla üzerime gelmedi.

“Gittikçe çemberi daraltıyoruz, o herifi bulmamız an meselesi.” Peçeteyi alıp dudaklarımdan taşan çorbayı nazikçe silerken henüz bana iyi bir haber vermemişti.

“Onu öyle bulamazsınız.” Mideme giren bir kâse çorba uykumu dağıttığı için ayağa kalktım. “Başka bir yol bulmalıyız.” Yıllarca babam bile onu bulamamıştı, Beşir saklanmak konusunda çok iyiydi. “İstanbul’a geri dönüyoruz.” 

Bu konudaki kararımı vererek kendimi toparlamaya çalıştım. “Zaza’nın toprağı kurumadan o adamı paramparça etmek istiyorum!” Hem de gerçek anlamda.

“Hemen bugün mü döneceksin?” Gurur ayağa kalktığında bana camdan dışarısını gösterdi. “Buraya kadar gelmişken konaktaki yakınlarını görmek istemiyor musun?”

“Bu haldeyken onları hiç çekemem.” Konağa gitsem Elmas abla her zamanki gibi Caner ve diğerlerini kendimle götürmemi isteyecektir. 

Aynı şekilde Caner’de bunun için bana sızlanıp duracaktı. Seçil’in kaprislerini, amcam ve yengemin dert yakınmalarını çekecek durumda değildim. Ne halde olduğumu önemsemeden yine kendi sorunlarından bahsedeceklerdi. Bunun olmasını istemediğim için hiçbirine Diyarbakır’da olduğumu söylememiştim. Daha fazla burada saklanmak yerine geri dönüp Beşir’in peşine düşmeliydim.

***

İstanbul’a dönünce ilk işim İskender’i ziyaret etmek olmuştu. Yatağının kenarında otururken gözyaşlarımı tutmanın bir yolu yoktu. Monitördeki çizgiler zikzaklar çizerken bip sesleri odayı dolduruyordu. “Uyanmanın bir yolunu bulmalısın.” 

Elini avuçlarımın içine aldığımda beni duymasını her şeyden çok isterdim. “Bu yatakta başka biri yatıyor olsaydı belki bu kadar korkmazdım ama sen…” Gözlerimden birbiri ardına yaşlar akarken solgun yüzüne baktım. “Sen uykuyu hep çok sevdin, hiç uyanmamandan korkuyorum.”

Elini hafifçe sıkarak kalbimin üzerine bastırdığımda gözyaşlarından dolayı onu bulanık görüyordum. “Sana çok ihtiyacım var.” Uyanıp yine bir kanepeye uzanıp boş boş tavanı izlemesini bile özlemiştim. “Çay… Çay içecektik amcam oğlu.” Onunla olan bir anımız gözlerimin önünde canlandığında maziye duyduğum özlem beni öldürebilirdi. “Uçurtma da uçuracaktık, tıpkı çocukken olduğu gibi.”

Aksa içeri girince gözyaşlarımı silemeye çalıştım ama onun da durumu benden farklı değildi. Şanslıydı ki Zaza’nın son anlarına tanık olmamıştı, o patlama yıllarca hatırlayacağım kadar korkunçtu. Aksa’da yatağın diğer kenarına oturup ağlamaktan kızaran gözlerle İskender’e baktı. “Sence bir gün uyanır mı?”

“Bilmiyorum ama hiç uyanmazsa diye ödüm kopuyor.” Çatallaşmış sesim fısıltıyla çıkarken İskender’i kaybetmekten korkarcasına elini sımsıkı tutuyordum. “Uyanmalı, ona ihtiyacımız var uyanmak zorunda.”

Aksa mendille İskender’in alnında biriken teri silerken gözlerinden süzülen yaşları gördüm. “Zaza… Onun artık hayatımızda olmadığını kabullenemiyorum.” Bir anda başını eğip hıçkırıklarla ağlamaya başladı. “Ona daha iyi davranmalıydım.”

“Aksa sen ona hiç kötü davranmadın canım.” İncir kabuğunu doldurmayacak küçük tartışmalarını sorun edip kendini yıpratmasını istemiyordum. “Vazonu kırmaya vakti olmadığı için üzgün olduğunu söylemişti.”

“Zaza’nın benimle ilgili son söylediği şey o aptal vazo olmamalıydı!” Artık hüngür hüngür ağlıyordu. Yanına gidip ona sımsıkı sarılarak onu teselli etmeye çalıştım ama bende onunla ağlamaya başlamıştım. Zaza’ya karşı başta çok tepkiliydik ama daha sonra kardeşimiz gibi olmuştu. İnsan kardeşim dediği birini kaybedince bir parçası onunla ölüyordu.

Uzun süre Aksa’yla birbirimize sarılıp ortak acımıza ağlamıştık. Bir süre sonra biraz temiz hava alacağımı söyleyerek onu İskender’le yalnız bırakıp dışarı çıktım. Aksa’ya nereye gideceğimi söylememiştim. Bugün bitmeden Beşir’i bulacağım, bu uğurda ölmem gerekse bile bunu yapacaktım.

Hastaneden çıktığımda Kılıç’ı burada İskender’in yanında bırakmıştım. Beşir yarım bıraktığı işi bitirmek için hastaneye birilerini gönderebilirdi. En iyi adamlarım burada kalıp hastanede kuş uçurtmayacaktı. Esvet ve Nihat ise annemin güvenliğini sağlamak için malikanedeydi. Şoförü gönderip direksiyon başına geçtim. Tüm adamlarım beni takip ederken hastaneden ayrıldım.

Sonat’ı görmeye gidiyordum. Eğer bugün de Beşir’in yerini bana söylemezse bu sefer onu öldürecektim. Evet, bunu gerçekten yapacaktım. Telefonum çaldığında kimin aradığına bakmadan çağrıyı kulaklıktan yanıtladım. “Konuşmamız lazım.” 

Harper’ın sesini duyduğumda elimin altındaki direksiyonu sıktım. “İşini bitirmem için şansını fazla zorluyorsun, Salazar!”

“Kuzenlerine olanlardan bir suçum olmadığını biliyorsun.”

“Sen onları kaçırmasaydın Beşir’in eline düşmezlerdi!” Sinirden bağırarak yumruğumu direksiyona geçirdim. “Senin de peşine düşmemi istemiyorsan kapat şu telefonu!”

“Sen babamı öldürmeseydin kuzenlerini kaçırmazdım!” O da bana bağırdığında direksiyonu onun evinin olduğu yola çevirmemek için kendimi zor tutuyordum. “Sözünden durup bana kardeşimi vermelisin, kuzenlerine hiçbir şey yapmadım!”

“Zaza öldü!” Boğazımı yırtarcasına haykırdığımda gözlerimden süzülen yaşları görmüyordu. “Kardeşim öldü, İskender ise ölü mü sağ mı, hiç belli değil! Kardeşin de yaşamayacak, Harper! Onu öldüren ben olmayacağım ama tüm düşmanlarına kardeşinin bilgilerini göndereceğim. Beşir’in kuzenlerime yaptığı gibi eminim birileri de sana kardeş acısı yaşatacaktır!”

“Sana Beşir’i vereceğim!” Kardeşini yaşatmak için yapamayacağı şey yoktu ama buna Beşir’i satmak da dahil mi, emin değildim. Bu konuda ona güvenmiyordum. Sungurlarla yıllardır süren bir dostluları vardı, hiç görmediği bir çocuk için her şeyi riske atmazdı.

“Eğer bu da senin oyunlarından biriyse-”

Beni susturduğunda buluşmak için ısrar etmeye başlamıştı. “Beşir’in her yerde adamları var, buluştuğumuzu öğrenirse ona ihanet edeceğimi anlar. Seni ona götürecek bir planım var, görüşmeliyiz. Yanımızda adamlarımız olmamalı, fazla kalabalık olursak dikkat çekeriz.” Bu kadının sözlerine zerre kadar itimat etmiyordum ama onunla buluşacaktım. Ona bir şans daha verecektim.

“Eğer bu bir tuzaksa akşama sağ çıkamazsın!” dedikten sonra telefonu suratına kapattım. Peşimdeki adamların içinde en kıdemli olanı arayıp, “Polat geri dönün,” dedim. “Tek başıma bir yere uğramam gerekiyor, siz malikaneye dönün.”

***

Arabadan indiğimde karşımdaki küçük restorana baktım. Harper’ın adamları etrafta yoktu ama arabası buradaydı. Anlaşılan bu sefer sözünü tutup yalnız gelmişti. Bu görüşmenin gizli kalmasını gerçekten istiyor olmalı ki küçük ve bilinmedik bir restoran seçmişti. İçeri girdiğimde bir masada tek başına oturan kadını gördüm. Geç kaldığım için sık sık saatine bakıp yanaklarının içini havayla dolduruyordu.

Yürüyüp tam karşısına oturarak çantamı masanın üstüne bıraktım. “Beşir nerede?”

Doğrudan konuya girmemle derin bir nefes alarak bakışlarını bana çıkardı ama gözlerinde zerre kadar üzüntü yoktu. “Kuzenlerine olanlar için çok üzgünüm.”

“Senin sahte üzüntünle ilgilenmiyorum, Salazar.” Ellerimi masanın üstünde birleştirerek öne doğru eğildim. “Beşir nerede?”

“Onun yerini öğreneceksin ama bir şartım var.” Sırtını sandalyeye yasladığında onu bana öylece vermeyeceğini anladım. “Zahide’nin ölümüyle bir ilgim yok, Barbaros’u durdur.”

“Bunu neden yapayım?” Gözlerinin içine baktığımda bakışlarımda gördüğü tek şey yoğun bir kin ve kontrol edilemez bir öfkeydi. “Beşir’in karşılığında kardeşini alacaksın, Barbaros anlaşmaya dahil değil.”

Sinirlenerek çenesini sıktığında masanın üzerinde duran eli yumruk olmuştu. “Beşir’in yerini sana söyleyerek Sungurları karşıma alacağım, yani o masadaki tek müttefikimi! Bu anlaşmada büyük bir fedakarlıkta bulunan benim, sen değilsin.” Bu konuda haklıydı, en büyük destekçisini gözden çıkarmasının onun için ağır sonuçları olacaktır. “Sonat gibi bir hastayı karşıma alacaksam sende Barbaros’u durdurmalısın.”

“Pekâlâ, Barbaros’u ikna etmeye çalışırım.”

Mavi gözleri kızgınlıkla bakarken kaşlarını çattı. “Çalışmayacaksın, ikna edeceksin.”

“Tamam! Artık bana Beşir’in yerini söyle.”

“Bu gece Beşir’i alacaksın, karşılığında bende kardeşimi.” Ailesinden ona kalan son kişiyi bulmak istediği için benimle anlaşmaktan başka çaresi yoktu. “Ortak çıkarlarımız için bugünlük ateşkes teklif ediyorum, yarın olduğunda ikimizde birbirimizden nefret etmeye devam edebiliriz.”

Bu konuda anlaştığımızı onaylamak için bana elini uzattı. Memnuniyetsiz gözlerle eline bakmak dışında onun elini sıkmadım. “Kabul ediyorum şimdi çek şu elini.”

Elini sıkmadığım için bozuldu ama bunu gizlemeye çalıştı. “Babam ve Beşir iki yakın dost ve aynı zamanda ortak olduğu için onun gidebileceği her yeri biliyorum.” İki aile yıllardır iç içe bir hayat sürdüğü için bunu bilmesi gayet normaldi.

Garson onun içeceğini getirdiğinde herhangi bir şey sipariş etmedim. Buraya bunun için gelmemiştim. Harper soğuk içeceğini yudumlarken bir yandan da bilmem gereken şeyleri anlatıyordu. “Zahide ve İskender’e olanlardan sonra günlerdir Beşir’in nerede saklandığını bulmaya çalışıyordum.” Bunu Zaza ve İskender için yapmamıştı, bu işte bir parmağı olmadığını gösterip kendini aklamak için yapmıştı. 

Zaza’nın ölümüyle hepimizi karşısına aldığını biliyordu, bunu telefi edecek bir şeyler yapmazsa tüm gücümüzle ona saldıracağımızın farkındaydı. Harper tek başına en fazla iki bölge lideriyle mücadele edebilirdi ama beş güçlü liderin saldırısı onu mahvederdi. Saldırıya geçtiğim an Gurur, Asaf ve Duha’nın da beni destekleyeceğinin farkındaydı.

Üstelik Barbaros daha şimdiden onu köşeye sıkıştırmaya başlamıştı. Tüm bunları bildiği için işleri düzeltmeye çalışıyordu. Harper’ın henüz liderliği bile onaylanmamıştı, daha çok destekçiye ihtiyacı vardı ama bu konuda bizden herhangi bir destek görmeyecekti. Bu kadından nefret ediyordum, masada söz sahibi olursa başıma bela olacağının farkındaydım.

Beşir’i hallettikten sonra sıradaki hedefim Harper olacaktı. Salazarlardan geriye kimse kalsın istemiyordum. Bugün sadece bir çıkar uğruna onunla ateşkes yapmıştım ama bu uzun süreli bir ateşkes değildi.

“Beşir bir dağ evinde kalıyor ama çok iyi korunuyor.” Beni izlerken sakin bir sesle konuşmaya başladı. “Kaldığı evin birçok çıkışı var, üstelik adamları evin etrafındaki tüm araziyi gözetim altında tutuyor. Oraya adamlarınla gidersen daha sen araziye girmeden Beşir kaçar.”

Mavi gözlerindeki sinsi parıltılara bakılırsa belli ki bu konuda bir planı vardı. “Bana ne öneriyorsun, Salazar?”

“Beşir’in yakın olduğu adamlardan biri benim eski sevgilim.” Dudakları kıvrıldığında gecenin planını çoktan yaptığını böbürlenircesine gösteriyordu. “O gerzeğin ağzından laf almak için onunla yatmam gerekti ama neyse ki iyi sevişiyor.”

Yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tutuyordum. “Detayları kendine sakla.”

Planın en can alıcı kısmına gelmiş olmalı ki sırıttı. Tepkimi kaçırmamak için bir an olsun gözlerini üzerimden çekmiyordu. “O eve bir fahişe olarak gireceksin.”

“Anlamadım?” Bedenimdeki gerilim bir anda arttığında her an boğazına yapışabilirdim. “Yaşamaktan sıkıldıysan zevkle seni diğer tarafa postalayabilirim!”

Surat ifadem onu eğlendiriyordu ve sinir bozucu bir şekilde bu durumdan aldığı hazzı saklamıyordu. “Süleyman’ın söylediğine göre Beşir haftanın bazı günleri fahişelerle eğlenirmiş. Yaşlı ve çirkin bir herif olabilir ama uçkuruna düşkün biri.” 

“Süleyman kim?”

“Sana bahsettiğim şu eski sevgilim.”

Nihayet ciddileşip masadan öne doğru eğildi. “Eve giren hiçbir kadın oradan canlı bir şekilde çıkmıyormuş. Birileri o kadınlardan onun yerini öğrenir diye Beşir onlarla yattıktan sonra hepsini öldürüyormuş.” İşin tehlikeli kısmı bu olmalıydı.

“Bu gece üç kadın daha o eve girecek ve kadınları ayarlayacak kişi Süleyman. Seni farklı bir isim ve kılıkta Süleyman’a tavsiye edebilirim. Bu konuda aracı olduğum için diğer kadınlara yaptığı gibi seni araştıracağını sanmıyorum.” O eve girmek kolaydı ama ya çıkmak?

Harper bir şey söylememe izin vermeden bu durumun tehlikeleri hakkında beni uyardı. “Beşir’e yaklaşmanı sağlayabilirim ama oradan sağ çıkacağının teminatını veremem.”

Oraya yalnız gideceğim için Beşir’i öldürsem bile adamları işimi bitirirdi. Harper’da bunun farkındaydı. O kadar adamı aşıp o evden çıkmam çok düşük bir ihtimaldi hatta neredeyse imkansızdı. Adamlarımı evin bulduğu arazinin yakınlarına yerleştirmeye kalkışabilirdim ama bu da çok riskliydi. Daha ben Beşir’e yaklaşmadan ya birileri adamlarımı fark ederse? Bu her şeyi mahvederdi.

Harper bunun kararını tamamen bana bıraktığı için cevabımı bekledi. “O eve girmemi sağla gerisi umurumda değil.” Zaza’nın ölümü kabuslarımı süslüyordu. Beşir bunun hesabını vermeliydi, onunla ölmeyi bile sorun etmiyordum. Yeter ki yaptıklarının bedelini ödesin.

***

Harper’ın benim için seçtiği kıyafetler berbat ötesiydi. Üzerimde siyah kelebek büstiyer ve kalçamı bile zor kapatan mini, deri bir etek vardı. Jartiyerin lastiği eteğin altında gözüküyordu, siyah fileli çoraplarda Harper’ın fikriydi. Yüzüme koyu bir makyaj yapmıştım, saçlarımı da sarıya boyatmak zorunda kalmıştım. İçeri girene kadar kimse beni tanımamalıydı, bu yüzden ilk kez saçlarımı boyatmıştım.

Birileri peruğu çıkarmaya kalkıştığında beni tanımalarını istemiyordum. Sarı saç beni düşündüğümden daha çok değiştirmişti. Beşir’den kurtulursam ve o evden sağ çıkabilirsem yarın ilk işim saçlarımı normal rengine çevirmek olacaktı. Sarının yakıştığı tek insan Gurur’du, ben kendimi bu saçlarla çok yadırgıyordum.

Gözlerimde ise mavi lensler vardı, bu halimle annem bile beni görse tanıyamazdı. Ben genelde bordo ruj kadınıydım ama bu gece kırmızı bir ruj sürmüştüm. On santim topuklu ayakkabılarla ve bu kıyafetlerle hareket etmem hiç kolay olmayacaktı. Tüm gün kendimi değiştirmekle meşgul olduğum için bizimkiler yerimi bilmiyordu.

Restoranda ayrıldığımda arabamı şirketin otoparkına bırakmıştım. Kimse bana ulaşmasın diye telefonu özellikle arabada bırakmıştım. Daha sonra bir taksiye atlayıp şirketten ayrılmıştım. Harper sözünde durup Süleyman dediği o adamı gerçekten ikna etmişti. Beni alacakları durağa gelmiştim. 

Hava çoktan kararmıştı, annem ve Gurur benden haber alamadıkça delirmiş olmalılardı. Taktığım bluetooth kulaklıkla şu anda Harper’la konuşuyordum. “Yanımda geçen herkes dönüp bana bakıyor, bu adamlar nerede kaldı?”

Beni rezil bir durumun içine soktuğu yetmezmiş gibi bir de gülüşüyle canımı sıkıyordu. “Durakta müşterisini bekleyen bir fahişeyi oynamak ne kadar zor olabilir? Yarım saattir sızlanmaktan yorulmadın mı?”

“Az önce babam yaşındaki iki adam bana fiyatımı sordu!” Sinirden bağırdığımda bir yandan da kalçamın hemen altında biten daracık eteği aşağıya çekiştiriyordum. “Bu kıyafetlerin içinde hiç rahat değilim.”

“Bence çok seksi görünüyorsun.” Şu anda beni görüyormuş gibi konuşmasıyla etrafıma bakmaya başladım. Salazarların plakasını taşıyan herhangi bir araç göremedim ama yolun diğer tarafında eski bir araba vardı. Camı yarısına kadar açık olduğu için sürücü koltuğundaki kadını gördüm. 

Gözlerinde güneş gözlükleri olsa da kızıl saçları kimliğini deşifre ediyordu. “Sen neden buradasın?”

Camı biraz daha aralayıp gözlüklerinin arkasında bana baktığında dudakları kıvrıldı. “Süleyman’ın arabasına bindiğini gördükten sonra evime döneceğim. Şaşırtıcı bir şekilde sarı saç sana yakışmış, Tozlu.”

“Kapat çeneni.” Topuklu ayakkabılar ayaklarımı ağrıttığı için duraktaki banka oturup biraz dinlenmek istedim. Oturunca eteğim iyice yukarı sıyrılınca sinirlenerek tekrar ayağa kalktığımda Harper’ın kahkaha atan sesini duydum. “Rahatla rahibe, birazcık kıçın gözükse bu seni öldürmez.”

“Daha uzun bir etek yok muydu?”

“Vardı ama o zaman ne eğlencesi kalırdı?”

“Bu iş bittiğinde kendine bir mezar seçsen iyi edersin!”

“Benimle konuşmayı bırak, Süleyman’ın arabası yolun karşısında göründü.” Söyledikleriyle kulaklığı çıkartıp kutusuna koydum. 

Hemen çantamdaki telefonu çıkartıp Harper’la olan son görüşmemizi sildim. Bu ucuz telefonu göstermelik bir şekilde aldığım için rehberde tanıdık kimse yoktu. Burada olan isimlerde genelde internette bulduğumuz hayat kadınlarının numaralarıydı. Hepsini yakın arkadaşımmış gibi rehbere kaydetmiştim. İçlerinden birini aradıklarında karşılarına bir hayat kadını çıkacaktı.

Bende şu anda fahişe konumundayken tüm çevremin benim gibi olan insanlardan ibaret olması onları şaşırtmazdı. Telefonla ilgileniyormuşum gibi davrandığım esnada iki siyah araba kaldırıma yaklaştı. Öndeki arabanın içinde kalıplı, esmer bir adam çıkıp yanıma geldi. “Alev sen misin?”

“Evet.” Bu ismi seçen ben değildim. Akşamüstü Harper sahte bir kimlikle yanıma gelene kadar yeni ismimin Alev olduğunu bile bilmiyordum. Adam çantamı işaret edince başta ne istediğini anlamadım ama daha sonra kimliğimi görmek istediğini anladım.

Sahte kimliği çıkartıp ona uzattım. Kimlikte yazan ismi ve fotoğrafa baktıktan sonra onu bana geri vermek yerine cebine koydu. “Arabaya geç.” Sanırım neden kimliği geri vermediğini anladım. Patronları olacak o alçak beni öldürdüğünde cesedim bulunursa bile teşhis edilmemeliydi.

Arka koltuğa geçtiğimde burada iki kadın daha vardı. Hiç vakit kaybetmeden yola çıktığımızda bu bir VIP aracı olduğu için kadınlardan biri yanımdaydı. Diğeri de Süleyman denen adamla karşımızda oturuyordu. Yanımdaki kadın zayıf, sarışın ve oldukça güzeldi. Süleyman’ın yanındaki koltukta oturan genç bir kızdı. Onun reşit olduğundan bile şüpheliydim.

“Kaç yaşındasın sen?” Dayanamayıp bunu ona sorduğumda bana cevap vermek yerine gözlerini devirdi. Uzun zamandır bu işleri yapıyormuş gibi rahat davranıp bir bacağını diğerinin üstüne attı. Böylece eteği biraz daha yukarı toplandı ama o bunu hiç sorun etmedi. “Yaşım seni hiç ilgilendirmiyor.”

Tam bir şey söyleyecektim ki Süleyman denen adam kaşlarını çatarak ters bakışlarını bana çıkardı. “Sormaman gereken hiçbir şeyi sorma.” Sakinliğimi korumaya çalışarak sessiz kaldım. Beşir’e küçük kızları pazarlayan alçağın tekiydi.

Harper bana onun fotoğrafını gösterdiği için bu adamın Süleyman olduğunu biliyordum. Kumral bir adamdı ama şakaklarında yer yer kır saçlar vardı. Gözlerinin mavisi ise çok açık bir renkte olduğu için bakışları ürkütücü görünüyordu. Kırklı yaşlarında olduğuna hiç şüphem yoktu. Giydiği takım elbiseyi dolduracak kadar iri bir vücudu vardı.

Onu incelerken haddinden uzun bakmış olmalıyım ki bakışlarımdan beni yanlış anladı. “Önüne dön, bu gece eğlendireceğin kişi ben değilim.” Evet ama bu gece eğlenen tek kişi Beşir olmayacaktı.

Benden istediği gibi önüme döndüğümde yanımdaki sarışın kadın sabırsızlanarak, “Bu gece için ne kadar alacağız?” diye sordu.

Süleyman paketten çıkardığı sigarasını yakmadan önce alaycı bir şekilde güldü. “Bu iş için sana ulaşan kişi ne kadar alacağını söylemedi mi?”

“Söyledi.” Yanımdaki kadın bir tutam saçını parmağına dolarken bizimle saçma bir rekabete girdi. “Ben işimin ehli biriyim, bu orospulardan daha az almak istemiyorum.” Yahu benim payımı da o alsın, para umurumda bile değildi. Ayrıca o kime orospu diyordu?

Karşımda oturan ve bir türlü yaşından emin olamadığım o genç kız, “Sen ne kadar alacaksın?” diye bana sordu. Omuz silkerek camdan dışarıya bakmaya başladım. “Bu işteki kazancım oldukça tatmin edici.”

“Kimle çalışıyorsun?” Başımı çevirdiğimde sağımda oturan sarışın kadın elbisesinin askısını düzeltiyordu ama gözleri üzerimdeydi. Onu anlamadığımı görünce bıkkınca nefesini verdi. “Seni pazarlayan pezevengin kim diyorum?” Onlara Harper’ın adını versem mi diye düşünmeden duramadım.

“Bu seni ilgilendirmez.” Onların konuşma şeklini taklit ederek koltuğa yaslanıp gözlerimi yumdum. “Dün gece hiç uyumadım, gideceğimiz yere kadar biraz kestireceğim.”

Önümde oturan o genç kızın güldüğünü duydum. “Sabaha kadar ne işle meşgul olduğunu anlamak zor değil.” Bu kızın yaşı çok küçüktü ama böyle iğrenç konuşmalara aşina gibiydi. Bu genç yaşında böyle bir iş yapması beni gerçekten çok üzüyordu.

Yolun kalanında onların konuşmalarına hiç dahil olmadım. Bir insanın konuşma şekli hatta hal ve hareketlerinden bile nasıl biri olduğu anlaşılırdı. Süleyman bir hayat kadını olmadığımı anlamasın diye bilerek kendimi sohbetin dışında bırakıp uyuyormuş numarası yaptım. Beşir denen o bunak, grup seks yapacak kadar formunda olmalıydı. Bana vurduğu son darbeden sonra zaferini kutladığını biliyordum.

Yol düşündüğümden daha uzun sürmüştü. İki saatin sonunda arabadaki sarsıntılarla gözlerimi açtım. Camdan dışarıya baktığımda şehirden uzak dağlık bir yola girdiğimizi gördüm. Saat on bire geliyordu, yol biraz daha uzasaydı gerçekten uyuyacaktım. Ne yazık ki kırk dakika daha bu yol bitmedi, sürekli engebeli yollardan geçip durmuştuk.

Kimse benimle konuşmasın diye yol boyunca gözlerimi kapattığım için İstanbul’un hangi bölgesinde olduğumuzu bilmiyordum. Bir çiftliği andıran büyük bir ev görüş açımıza girince nihayet geldiğimizi anladım. Bu taş yapının etrafında sayısız silahlı adam nöbet tutuyordu. Diyarbakır’dan döndükten sonra anneme hiç sarılmadığım için kalbim buruklaştı. 

Bu evden canlı çıkamayacağımı biliyorum ama neye mal olursa olsun Beşir’i de yanımdan götürecektim. Tüm bunları göze alarak buraya gelmiştim. Araba evin bahçesine girdikten sonra hepimiz dışarı çıktık. İki kadın koruma bizi kapıda karşılayıp önce eve aldılar, daha sonra da tek kelime etmemize bile izin vermeden bizi bir odaya koydular. 

Elleri vücudumuzun her yerinde gezinip kapsamlı bir arama yaptılar. Peruk takmak yerine saçlarımı boyatmakla akıllıca bir şey yaptığımı bir kez daha anladım. Üzerimizde tehlike arz eden herhangi bir şey bulamayınca onları takip etmemizi istediler. Kadınların arkasından yürüyüp merdiveni çıkarken etrafıma garip bakışlar atıyordum. Beşir avcılıkla yakından ilgileniyor olmalı ki şu ana kadar birçok doldurulmuş hayvan görmüştüm.

Üst kata çıktığımızda bir kapıyı açıp geçmemizi beklediler. Bu kapının ardında Beşir’in olduğunu bildiğim için sabırsızlanmaya başlamıştım. Benimle yolculuk yapan diğer iki kadının peşinden içeri girdiğimde kapı arkamızdan kapanmıştı. Pencerenin önünde durup bize sırtı dönük olan adamı görünce yoğun bir öfkeyle dolmuştum. Kafasının arkasındaki yanık deriden bile kim olduğu anlaşılıyordu.

Yavaşça bize doğru dönünce nabzım bir anda arttı, bedenimdeki tüm ısının düştüğünü hissettim. Saniyeler yavaşladığında tüm vücudum ilkel bir savunmaya geçmişti. Yıllar sonra ilk kez bir araya gelmiştik ama bu sefer karşısında sindirip köleleştirdiği o çocuk yoktu. Nihayet onu buldum.

Bugün bu odada ikimizden biri ölecekti.

Ya da ikimiz birden…

Yorumlar