Roman
  • 21/09/2026

62-HASRET ACIDIR

Beşir’i ilk gördüğümde dokuz yaşında bir çocuktum. Saatler önce annemin sıcak elini tutarken sadece birkaç saat sonra annemin elimde bıraktığı ısı kaybolmuştu. Onunla bir alışveriş merkezinde gezerken bir anda her şey karanlığa bürünmüştü ve gözlerimi tekrar açtığımda kendimi leş gibi bir hücrenin içinde bulmuştum. O kasvetli yer benim kafesim olmuştu. Beşir’i ilk ve son kez orada görmüştüm.

Aradan geçen onca yıldan sonra onunla yeniden karşılaşmak tüylerimi ürpertiyordu. Düşündüğümden daha çok yaşlanmış ve çirkinleşmişti. Yüzünün yanık derisi buruşarak sarkmaya başlamıştı. Üzerindeki şık siyah gömlek ve pantolon bile çirkinliğini gizlemek için yeterli değildi. 

Bir tek gözleri aynıydı, benimkinin bir benzeri olan kömür karası gözleri geçmişte nasıl bakıyorsa yine öyle bakıyordu. Her şeyin tek sahibi olduğunu düşünen kibri hâlâ gözlerindeki yerini koruyordu. Önce yanımdaki kızlara gelişigüzel baktı, daha sonra da bana. Bu kılıkta beni tanımasını beklemiyordum ama şaşırtıcı bir şekilde tanımıştı. 

Yüzünün yanmış derisi seğirdiğinde gözlerindeki keyifli dokunun kaybolmasıyla beni tanıdığını anladım. “Ümit’in kızı...” Sesi şaşkın çıktığında bir şey söylemeden önce birkaç kez baştan ayağa beni süzdü. Bende gördüğü her şey ona yabancıydı ama buna rağmen beni tanımıştı. “Kendi ayaklarınla ölüme yürüyecek kadar aptal olduğunu bilmiyordum.” Üzerimdeki kıyafetleri gösterdi. “Hem de bu kılıkla?”

“Kıyafet konusunda pek seçeneğim yoktu.” Ezeli düşmanımın karşısında rahatlığımı koruyarak omuzlarımı kaldırıp indirdim. “İşte buradayım.” Bir şeytana sırtımı dönerek gardıroba doğru yürüdüm. “Yalnız geldim, Gurur ve diğerleri burada olduğumu bilmiyor.” Her konuda avantajın onda olduğunu itiraf ederek gardıroptaki kıyafetlere hızlıca göz gezdirdim.

Askıdaki siyah bir gömleği alıp ona gösterdiğimde neyin peşinde olduğumu anlamamıştı. Bu yüzden tuhaf gözlerle beni izliyordu. “Gömleğini ödünç almamın sakıncası var mı?”

Onun için çözülmesi zor bir bulmaca haline gelmişim gibi kafa karışıklığıyla uzun süre bana baktı. Daha sonra odadaki kızlara dönerek onlara kapıyı gösterdi. “Dışarı çıkın.” 

Kızlar henüz paralarını almadığı için itiraz edecekti ki, “Dışarı!” dedim sert bir sesle. “Bu heriften alacağınız tek şey ölüm olacaktır.”

Beşir ile ikimizin hal ve hareketlerinden ortada tehlikeli bir şeyler döndüğünü anladıkları için odadan çıktılar. Bu şeytan kılıklı adamla yalnız kalınca banyo kapısına doğru yürüdüm. “Bence konuşmamızın zamanı geldi.” 

Kapının önünde durup dolabından aldığım gömleği ona gösterdim. “Hiçbir düşmanımın önünde saygınlığımı kaybetmek istemem, üzerimi değiştirmemin sakıncası var mı?” Fahişe kılığında onunla bir konuşma yapmak benim için çok aşağılayıcı olurdu.

Bu evden cesedimin çıkacağından neredeyse emindi. Kıyafetle ilgili ricamı birinin ölmeden önceki son arzusu olarak görüp kabul etti. “Banyo dolaplarını karıştırma zahmetine girme, orada silah olarak kullanacağın hiçbir şey yok.”

“Pekâlâ.” Ona sırtımı dönerek kapıyı açtım. “Bunu aklımda tutacağım.”

Banyoya girip içeriden kapıyı kilitledim. Onu tanıyordum, adamlarını çağırmayacaktı. Buradan canlı çıkamayacağımı bildiğinden bir aptallık yapmayacağımı düşünüyordu. Buna kalkıştığımda bile bana engel olacağını düşünecek kadar kibirli ve gereksiz bir özgüvene sahipti. 

Benim hâlâ o itaatkâr ve korkak kız olduğuma inanan bir yanı olduğuna emindim. Üzerimdeki berbat kıyafetleri ve jartiyerin çoraplarını çıkartıp çöpe attım. Bundan nefret etsem de elimdeki en iyi şey bu olduğu için Beşir’in gömleğini giyip tüm düğmelerini kapattım. Gömleğin uzunluğu çıkardığım etekten daha iyiydi, üzerimde bir elbise gibi duruyordu. 

Kollarını topladıktan sonra aynanın önüne geçip çantamı açtım. Çantadan çıkardığım makyaj temizleyici losyonla yüzümdeki tüm makyajdan kurtulmaya başlamıştım. Yüzümü bir güzel temizleyip yıkadıktan sonra gözlerimdeki lensleri de çıkardım. Aynadan kendime baktığımda nihayet tanıdık bir yüz görmemle rahatladım. Sarı saçlarım dışında bu kadın her şeyiyle bendim.

Banyodan çıktığımda üzerimde sadece siyah bir gömlek ve topuklu ayakkabılar vardı. Beşir masasının önündeki koltukta oturup sabırla beni bekliyordu. Her ihtimale karşı silahı hemen yanındaydı. Yürüyüp karşısındaki koltuğa oturduğumda ikimizin arasında ahşap bir sehpa vardı ve sehpanın üzerinde birkaç içki şişesi duruyordu. 

Beni izleyerek içkisini yudumlarken şişenin yanında duran boş kadehi gösterdi. “Bir şey içer misin?”

“Seni bu dünyada uğurlarken kutlamak için bir kadeh içeceğim ama şimdi değil.” Sakince konuşup gömleğin eteklerini biraz aşağıya çektim. Yüzüm dışında bedenimin başka bir yerine bakmıyordu ama bacaklarımın büyük bir bölümünün görünmesi beni rahatsız ediyordu.

“Demet’e çok benziyorsun, büyüdükçe sanki daha çok ona dönüştün.” Annemden bahsederken bile gözlerinde beliren o ifade midemi bulandırıyordu.

“Annene sadece fiziksel olarak benziyorsun.” Gözlerini bir an olsun yüzümden çekmezken ifadesi biraz sertleşti. “Karakter olarak Ümit’e daha çok benziyorsun.” Babamı hatırlamak bile onu kızdırıyordu. “O da senin gibi hep gereksiz bir cesarete sahip olmuştur. Gözü kapalı ölüme yürüyecek kadar aptaldı.”

“Ya da korkusuz.” Başımı omzuma doğru eğerek alaycı bakışlarımla onu küçümsemeye başladım. “Babam senin gibi değildi, o Ümit Tozlu’ydu, insanları kalleşçe sırtından vurup kuytularda saklanmazdı. En önemlisi…” Kaşlarımı çatmamak için kendimi zor tuttum. “O dostlarına ihanet etmezdi.”

“Melih’i öldürmek istemedim!” Ona inanmadığımı görünce içkisinden sert yudumlar aldı. Boğazını yakıp geçen içkiyle kısa bir an yüzünü buruşturup bakışlarını yeniden bana kenetledi. “Melih düzgün bir adamdı ama yanlış kişiyi destekliyordu.” 

Asaf’ın babasından bahsederken gözlerinde beliren pişmanlığı benden saklayamadı. Buna inanmakta güçlük çekiyordum ama Beşir gibi bir adamın bile bazı pişmanlıkları varmış. “Onu defalarca uyardım, Ümit’in yanında durarak kendi sonunu hazırladığını birçok kez ona söyledim.” Başını çevirip sol taraftaki duvara bakınca raftaki çerçeveyi gördüm. 

Beşir geçmiş günlere özlem duyar gibi o çerçevedeki fotoğrafa bakıyordu. Eski bir çerçevede üç arkadaş vardı, üçü de yirmili yaşların başında görünüyordu. Bir zamanlar ne kadar yakın olduklarını gösteren ve bunu Beşir’e hatırlatan bir fotoğraftı. Babam ikisinin tam ortasında duruyordu. Onun gençlik fotoğrafına bakınca bile kalbim öyle bir sızlamıştı ki, gözpınarlarım yanmıştı.

Hayatını bitirdiği insanların fotoğrafını ne yüzle saklardı?

Babamın dudaklarında küçük bir gülümseme vardı ve elini solunda duran Beşir’in omzuna atmıştı. Melih amca ise babamın sağındaydı ve onun da eli babamın kolunun üzerinde duruyordu. Beşir’in elinde ise üç dal sigara vardı. Kendi ve arkadaşları için paketten çıkardığı ve henüz yakılmamış üç sigara… Üçü de geleceğin onlara ne getireceğinden habersiz kameraya bakıp gülümsüyordu.

“Öfkeme yenildim, Melih ölmeyi hak etmemişti.” Bakışları Melih amcanın fotoğrafında gezinirken bu cinayet onun en büyük pişmanlığı ve yakasını hiç bırakmayan azabıymış gibi iç çekti. “Melih’i yerde kanlar içinde görene kadar yaptığım şeyin ağırlığını anlayamamıştım.”

“Komik değil mi?” Bir anda gülmeye başladığında hisli gözleri, mutlu olmak dışında her duyguyu tattığını gösteriyordu. “Onu vuran bendim ama onun o halini görünce tek düşündüğüm bir ambulans çağırmaktı ya da onu en yakın hastaneye yetiştirmek.”

“Ama yapmadın.”

“Yapmaya fırsatım olmadı, ölümü çok hızlı oldu. Katili olduğumu bilerek öldü.” Başını iki yana sallayarak içki kadehini dudaklarına yaklaştırdı. “Bu yüzden Ümit’i öldürmedim.”

Kaskatı kesildiğimi görünce bir gerçeği itiraf ederek duygusuzca güldü. “Babanın katili ben değilim çocuk.” O olduğuna çok emindim, bu yüzden yaşadığım afallama azımsanamazdı. “Melih’in ölümünün bende yarattığı acı ve pişmanlığı yıllardır aşamadım. Aynı şeyleri Ümit’te de yaşamak istemedim.”

“Sana inanmıyorum!”

“Melih’in cenazesini uzaktan izlerken o gün bir şeyi daha iyi anlamıştım, onlardan nefret etsem de bir yanım hâlâ eski dostlarıma bağlıydı. Acı çekmeleri beni mutlu edecek kadar onlara düşmanlık besliyordum ama ölümleri canımı yakacak kadar da eski günlere değer veriyordum.” Babamın katilinin o olduğuna neredeyse emindim, o değilse bunu kim yapmıştı? Leonard ve Beşir dışında onu öldürmeyi isteyecek kadar kim babama düşmanlık besliyordu?

Babamın katili Leonard’da olamazdı, eğer öyle olsaydı bunu mutlaka öğrenmiş olurdum. Bu konuda gereken tüm araştırmaları yapmıştım, babamı öldüren Leonard değildi. Leonard’dan sonra en büyük şüphelim Beşir’di ama şimdi o da bu işte bir payı olmadığını söylüyordu.

Bu konuda bana yalan söylemesinin bir anlamı yoktu, benden korkmadığını görebiliyordum. Şu anda üstünlük ondaydı, hemen yanında kullanmak istediği bir silah vardı. Tek bir kurşunla işimi bitireceğini bilirken babam konusunda bana yalan söylemesi için bir nedeni yoktu. “Babamı sen öldürmediysen bunu kim yaptı?”

“Birazdan ölecek biri için artık bunun bir önemi yok.” Bu odadan cesedimin çıkacağını düşündüğü için umursamaz gözlerle beni izliyordu. “Düşmanı hep uzakta arıyorsun, sorularının cevabı için bazen etrafına bakmalısın.”

“Kimden bahsediyorsun?”

“İnsan ne zaman değişir, biliyor musun, Farah?” İçkisini yudumlarken zebaniyi andıran görüntüsü beni ürkütüyordu ama bunu ondan saklamaya çalışıyordum.

“Değer verdiği birini kaybettiğinde mi?” Benim değişimim babam öldüğünde başladığı için bu soruya verecek tek cevabım buydu.

“Hayır.” Yanlış cevap verdiğimi gösterircesine başını iki yana salladığında bir an olsun bakışlarını yüzümden çekmiyordu. “Bir insanın değişimi değer verdiği birini incittiğinde başlar.” 

Sabrımı sınayarak kadehi dudaklarından uzaklaştırdı. “Zeki biri olduğunu duydum, bu sözlerden ne anladığını bana söyle.”

Cevap vermeden önce bir süre değişimle ilgili söylediği şeyleri düşündüm. Buraya onunla alakasız konulardan konuşmaya gelmemiştim ama tüm bunların babamın katiliyle bir ilgisi olmalıydı. “Değer verdiğimiz birini incitecek kadar ileri gittiğimizde karşımıza sadece iki yol çıkar.”

Söylediklerim ilgisini çekmeye başlamış olmalı ki sırtını koltuğa yaslayarak, “Bu iki yolun adı nedir?” diye sordu büyük bir sakinlikle.

“Pişmanlık ve daha ileriye gitme hissi.”

“Çok doğru.” Aklından geçenlere değinmişim gibi güldüğünde yanık bir surattaki gülüş bile fazla ürkütücü duruyordu. “Çok sevdiğin birini incitirsen bir anda kendini bir yol ayrımında bulursun. Önündeki yolun adı daha ileriye gitme hissidir, arkanda duran yolun adı ise pişmanlıktır.” 

Gözlerimin içine baktığında sanki düşmanım değil de akıl hocammış gibi bir profil oluşturuyordu. “Geriye dönenler genelde yaptıkları hatalardan ders alır ve bir daha sevdiklerini incitmemek için ellerinden geleni yaparlar.”

“Peki, ya önlerinde duran yolu seçip ileri gidenler?”

“Hep daha fazlasını yaparlar çünkü arkalarına bakıp yaptıkları hatalarla yüzleşmezler.” Bana kendini gösterdiğinde cevap tam karşımdaymış gibi davranıyordu. “Bu da onları hep daha fazlasını yapmaya iter.”

“Sen kendini ne zaman yol ayrımında buldun?” Onu insanlıktan çıkartan nedenleri düşünüp aklıma ilk gelen şeyi söyledim. “Annem babamın evlilik teklifini kabul ettiğinde mi?”

“Yanılmıyorsam konumuz Ümit’in katilinin kim olduğuydu?” Ona sorduğum sorudan kaçarak iğneleyici bir şekilde güldü. “Katil seni, yani değer verdiği birini inciterek kendini bir anda yol ayrımında buldu. İnsanlığını terk ettiği o önemli an sana acı çektirdiği gündü.” Elim ayağım buz kestiğinde söylediği şeylerin ne anlama geldiğini anlayamıyordum.

Koltuktan öne doğru eğilerek sabırsız bakışlarımı ona yönelttim. “Babamın katilini tanıyor muyum?”

“Çok daha fazlası var aranızda.” Gülerek bana baktığında kafamı karıştırmakta aldığı hazzı saklayamıyordu. “Onun bir katile dönüşmesinin sebebi sensin.” Kimden bahsediyordu, etrafımdaki herkes bir katildi ve her biriyle uzun bir geçmişim vardı.

Benim yüzümden bir katile dönüşen ve canımı yakarak bir yol ayrımına gelen kişi kimdi? “Bu gece öleceğimi düşünüyorsan neden bu kişinin kim olduğunu bana söylemiyorsun?”

“Aslında bunu söylerdim ama gerçeği söylemek için bir sebebim yok.” Beni kıvrandırmaktan zevk alarak yüksek sesle güldü. “Ölürken bile babanın katilinin kim olduğunu bilmeyeceksin. Bunun sana vereceği acıyı düşünebiliyor musun?”

“Zahide’ye yaptıklarından sonra ölüm çok mu umurumda sanıyorsun?” O fabrikanın çatısında yaşadıklarımın öfkesiyle dizimin üzerinde duran elimi sıktım. “Onunla hiçbir sorunun yoktu, masum bir insanı öldürdün!”

“Aslında bombayı Ümit’le birinci dereceden kan bağı olan yeğenine, yani İskender Tozlu için gönderdim.” Kadehi sehpanın üzerine bırakarak silahını aldı. “Fakat o aptal kız, İskender’i korumak için adamlarıma kafa tutmaya kalkışmış.” 

Benden kurtulmanın zamanı gelmiş olmalı ki ayağa kalkarak silahın emniyetini açtı. “Büyük fedakarlıklar her zaman ölüm getirir, kuzeni yerine ölmeyi o seçti.”

“Kendi ve İskender’in hayatı arasında onu bir seçim yapmaya zorladın!”

“Ve bundan zerre kadar pişmanlık duymuyorum.” Sırıtarak silahın namlusunu bana doğrulttuğunda tetiğe basmak için ne kadar sabırsızlandığını görebiliyordum. “Senden kurtulduktan sonra sıra diğer Tozlulara da gelecek. Ümit’in soyundan geriye kimse kalmayana dek durmayacağım.” 

Henüz söyleyecekleri bitmemiş olmalı ki hastalıklı bir duyguyla gözlerimin en derinine baktı. “O piç en sadık adamlarımdan üçünü öldürdü.” O gece İskender’in bedeninin yanında gördüğüm cesetlerin Zaza’nın işi olduğunu sanmıştım. Anlaşılan bir kısmını öldüren İskender’di. Zaza’yı korumak için o da elinden geleni yapmış olmalıydı.

“Hiçbir işimi yarım bırakmam.” Gözlerimin içine bakarak duymaktan nefret ettiğim o cümleyi kurdu. “Tahmin et bakalım adamlarım şu anda kimi öldürmek için hastaneye gitti?” Bir hışımla ayağa kalktığımda yüreğim ağzıma gelmişti.

İskender!

“Evet.” O silahı bana doğrulturken aklımdan geçen ismi anlamış gibi gülerek başını salladı. “Bağlı olduğu makinelerin fişleri çekildiğinde kaç dakika hayatta kalacağını merak ediyorum.” Kızgın suratıma keyifle bakıp konuşmaya devam etti. “Ya da serumuna güçlü bir zehir enjekte edildiğinde?”

Beşir’in durmayacağını bu gece bir kez daha anlamıştım. Zaza onun son kurbanı olmayacaktı, benden her şeyimi alana kadar sevdiklerimi öldürmeye devam edecekti! Telefonu çaldığında bir an önce benden kurtulmak istediği için açmadı. Parmağı tetiğin üzerinde dururken alaycı bir sesle konuştu. “Sevdiklerine iletmemi istediğin son bir sözün var mı?”

“Bence o telefona bakmalısın.” Benim de onun için kurduğum bir tuzak varmış gibi davranıp güldüm. “Buraya gerçekten hazırlıksız geldiğimi düşünmüyorsun, değil mi?” Dikkatini dağıtmak için blöf yapıyordum. 

Düşündüğümden daha iyi bir rol sergilemiş olmalıyım ki Beşir telefonunu çıkartıp ekrana bakınca aradığım fırsatı buldum. Bir anda üzerine atlayarak onu arkasındaki koltuğa düşürdüm. Tetiğe basmaya kalkıştı ama son anda iki elimle bileğini tutup namluyu yukarı kaldırdım. Kurşun tavana isabet edince başımı kaldırıp suratına kafa attım. Artık üstünlük bendeydi.

Burnunu kanatıp sızlattığımda silahı tutan eli gevşemişti. Yaşlı bir adamın elinden silahı almak benim için hiç zor olmamıştı. Koltukta onun kucağında otururken bana vurmaya kalkıştı ama silahı kalbinin üzerine bastırdım. “Kıpırdama!” 

Şu anda her türlü çılgınlığı yapacağımı iyi bildiğinden ellerini kaldırıp omuzlarının hizasında tuttu. “Sakin ol, o tetiğe basarsan bu odadan leşin çıkar!”

“Kes sesini!” Kucağından inerken gözlerimi ondan ayırmadan silahı ona doğrultmaya devam ettim. Az önceki silah sesiyle adamları üst kata çıkmaya başlamıştı, onların adım seslerini duyabiliyordum. 

Bakışlarımı Beşir’den çekmeden kapıya ulaşana kadar arkaya doğru adımlar attım. Daha adamları içeri girmeden kapıyı kilitledim. “Söyle onlara kapıdan uzaklaşsınlar.” Kalbine hedef alarak tetiğe hafifçe baskı uyguladım. “Aksi taktirde bu odada leşi çıkan sen olursun!”

Adamları kapıyı zorlayınca koltuktan kalkarak, “Gidin!” diye onlara bağırdı. “Bir kadının üstesinden gelebilirim!” Burası onun çöplüğü olduğu için böyle rahat konuşuyordu ama benden kurtulmak sandığı kadar kolay olmayacaktı.

Köpekleri kapıdan uzaklaşınca ona doğru yürüyerek yerdeki telefonu aldım. Ekran şifresiyle karşılaşınca silahı yeniden ona doğrulttum. “Şifreyi söyle.”

Buna yanaşmayınca onu kolundan vurdum. Gırtlağında hırıltıyı andıran kalın bir ses çıkardığında hiddetlenerek, “Akılsız orospu!” diye bağırdı. İkinci kez tetiğe basmamak için kendimi zor tutuyordum.

“Uzatma da şu şifreyi gir!” Ekran şifresini girmesi için telefonu ona attım. Bu sefer namluyu kalbine çevirince bu konuda şakam olmadığını anladı. Kolunda kanlar akarken sol elini kullanarak şifreyi girdi. Bu silah bende olduğu sürece her dediğimi yapmak zorundaydı.

Telefonu koltuğun üzerine atınca gözlerimi Beşir’den ayırmadan onu aldım. Rehbere girip ezbere bildiğim numaranın tuşlarına basarken sık sık onu kontrol ediyordum. İkinci çalışta Kılıç telefonu açınca, “Her neredeysen hemen hastaneye git!” dedim sert bir sesle.

Sesimden beni tanıyınca önce, “Farah?” dedi şaşkınca ama hemen sonra bağırırcasına konuştu. “Her yerde seni arıyoruz, hangi cehennemdesin!”

“Beni boş ver, tüm adamlarımızı hastaneye gönder! İskender’in hayatı tehlikede, ona bir şey olursa seni asla affetmem, Kılıç!” dedikten sonra telefonu kapatıp Asaf’ı aradım. Beşir benden kurtulmak için en küçük açığımı aradığı için onu göz hapsine almıştım.

Asaf telefonu açınca lafı hiç uzatmadan, “Melih amcanın katili Beşir,” dedim hızlıca. “Şu anda onun evindeyim ve o tam karşımda duruyor. Buraya gelirken gözlerim kapalı olduğu için nerede olduğumu bilmiyorum. Harper’ı ararsan sana evin nerede olduğunu söyler.”

“Farah sen ne dediğinin farkında mısın?” Şaşkın ama aynı zamanda hiddetli sesini duyunca başımı salladım. “Babanın katilinden intikamını almak ve beni kurtarmak için fazla zamanın yok. Acele etsen iyi edersin.” Telefonu kapatıp Beşir’in ona ulaşmayacağı bir yere attım. Asaf üst üste aradı ama kimse o telefonu açmadı.

Benden kuzenimi aldığı için bu herifi öldürmeyi her şeyden çok istiyordum ama Melih amcanın da katiliydi. Benim babamın katilini aradığım gibi Asaf’ta yıllardır babasının katilinin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Uzun yıllardır aradığı adamın karşısına çıkmadan Beşir’i öldürürsem Asaf beni asla affetmezdi.

Silahın ucuyla Beşir’e kalktığı koltuğu gösterdim. “Uzun bir gece olacak bence otur.”

Kolundaki kurşun yarasının onu öldürmeye yetmeyeceğini düşündüğü için rahattı. Koltuğuna oturduğunda eliyle koluna baskı uygulayıp kanamayı yavaşlatmaya çalıştı. “Melih’in oğlu buraya gelmeden öleceksin.” Elimde bir silah olmasına rağmen beni tehdit etme cüretinden vazgeçmiyordu. “Uzun süre benden ses çıkmayınca adamlarım kapıyı kırarak içeri girecektir.”

“Bunu deneyecekler ama onlar her geldiğinde her şeyin yolunda olduğunu söyleyeceksin.” Silahı ona göstererek sırıttım. “Aksi takdirde daha onlar kapıyı kırpmadan beynini dağıtırım. Gram aklın varsa seni öldürdüğüm sürece bana ne olacağını hiç umursamadığımı anlarsın.” Asaf gelene kadar ikimizde bu odadan çıkmayacaktık.

“Beni öldürürsen Sonat bunu yanına bırakmaz!” Asaf gelmeden bu odadan çıkmak için tüm tuşlara basmaya başlamıştı. “Benim kötü olduğumu düşünüyorsan henüz Sonat’ı hiç tanımıyorsun demektir. Eğer bu gece ölürsem benden daha kötüsüyle uğraşmak zorunda kalırsın.”

“O sapıktan korktuğumu mu sanıyorsun?” Buraya her şeyi göze alarak gelmiştim, Sonat’ın öfkesi de buna dahildi. Beşir’den nefret ettiği kadar onu gözünde yüceltip değer verdiğini de biliyordum. Sonat düşmanım olmak istiyorsa keyfi bilirdi, benim kimseden en küçük bir korkum yoktu.

Büyük bir sabırla uzun süre Asaf’ın gelmesini bekledim. Bu süreçte Beşir beni korkutup geri adım attırmak için elinden geleni yapmıştı ama kararımdan değişen bir şey olmamıştı. Dışarıdaki adamları her on dakikada bir kapıya geliyordu, her defasında silahı kafasına dayadığım için Beşir onlara iyi olduğunu söylemek zorunda kalmıştı. 

Adamları kapıdan uzaklaştıkça sinirlenmişti ama her an tetiğe basarım diye onlara geri dönün de diyememişti. Kolu durmaksızın kanadığı için çok kan kaybetmeye başlamıştı, umarım Asaf bir an önce gelirdi. Yoksa ikimize de gerek kalmadan Beşir kan kaybından gidecekti. Aradan ne kadar zaman geçti, hiç bilmiyorum ama tam beklemekten sıkılmıştım ki nihayet dışarıda patlayan silahların seslerini duydum.

Asaf Bolatlı nihayet gelmişti.

“Melih’in oğlu geldi, Beşir.” Özellikle eski dostunun adını cümle içinde kullanarak kaskatı kesilen suratına baktım. “Seni öldürmeyi her şeyden daha çok istesem de bunu yapmayı ona bırakacağım.” Bu şeytan öldüğü sürece onu kimin öldürdüğüyle ilgilenmiyordum, yeter ki Zahide’nin katili bu gece ölsün. Başka hiçbir şey istemiyordum.

Dışarıdaki çatışmanın yarattığı gürültü ve silah sesleri Beşir’i korkutmaya başlamıştı. Artık kurtulmak için hiç şansı kalmadığını bildiği için panikleyerek ayağa kalktı. Gözleri sık sık kilitli kapıyı bulurken elimdeki silah yüzünden tek bir adım bile atamıyordu. “Gitmeme izin verirsen bir daha hiç karşına çıkmam!”

“Bu geceden sonra zaten istesen de karşıma çıkamayacaksın.”

Her koşulda öleceğini anladığı için kapıya doğru koşup, “Buraya gelin!” diye adamlarına bağırdı. Fakat dışarıda kıyamet koptuğu için kurşun seslerinden kimse onu duymadı. Adamları artık kendi canının derdine düşmüştü. 

Ona sadık olanlarda eminim alt katta bir savaş verip Beşir’i korumak için kimseyi üst kata çıkarmamaya çalışıyordu. Dışarı çıkmak için kapının kilidine uzanmıştı ki onu bileğinden vurdum. Sağ elinin damarlarını parçaladığım için Beşir haykırdığında bileğinden kanlar fışkırmaya başladı. Asaf gelmeden kimse bu odadan çıkmayacak dediysem çıkmayacaktı!

“Beni öldüremezsin, onun öldürmesine de izin veremezsin!” Yönünü bana çevirdiğinde bileğinden akan şiddetli kanla dehşete kapılmıştı. Ölüm korkusuyla gözleri fıldır fıldır dönerken aceleyle yanıma geldi ama bana çok yaklaşmasına izin vermedim. Pis kanının üzerime bulaşmasını istemiyordum. 

“Gitmeme izin verirsen babanın katilinin kim olduğunu sana söylerim!” Elinde bana karşı kullanacağı tek kozu öne sürerek bir anlaşma yapmaya çalıştı. “Buradan çıkmama yardım edersen Ümit’i kimin öldürdüğünü söylerim.”

“Sen beni aptal mı sanıyorsun?” Onu buradan çıkartana kadar babamın katilinin kim olduğunu söylemezdi. Eğer söylerse ona yardım etmeyeceğimi iyi biliyordu. 

Hayatını garantiye aldıktan sonra gerçeği bana söyleyeceğini nereden bilecektim? Daha da kötüsü ondan kurtulmaya bu kadar yaklaşmışken onu elimden kaçırmış olacaktım. Elime nadiren geçen bir fırsatı kaçıracak değildim. “Er veya geç babamın katilini bulacağım ama bu olduğunda sen…” Yaralarından dolayı karşımda tir tir titreyen perişan haline baktım. “Mezarında çürüyor olacaksın.”

“Seni orospu!” Üzerime yürüyünce suratına sert bir yumruk atarak onu yere düşürdüm. “Biliyor musun, ne fark ettim?” Aramızdaki mesafeyi kapatarak tüm gücümle karnına tekme attım. “Seni öldürme işini Asaf’a bıraktım ama bu sana vurmayacağım anlamına gelmiyor!” Yıllardır içimde biriken öfkeyi bir şekilde çıkarmam gerekiyordu.

Attığım tekmeyle dengesini kaybetmişti. Yerde iki büklüm kıvranırken yanına diz çöküp suratına bir yumruk daha attım. “Bunu yaptığımda insanlığımı kaybetmeyeceğimi bilsem yemin ederim seni kırk parçaya ayırırdım!” 

Acımı avuç içlerimde sıkıyormuş gibi çirkin yüzüne yeni bir yumruk attım. “Her parçanı bir yere savurmayı her şeyden çok istiyorum!” Sanki bir tek bunu yaparsam rahatlayacaktım ama o zaman bu adamdan ne farkım kalırdı.

“Nasıl bir kadını öldürdüğünü biliyor musun?” Zaza’nın güzel yüzü gözlerimin önünde belirince Beşir’in yakasını kavrayıp onu sertçe sarstım. “Her tehlike anında bana devam et arkandayım, seni koruyorum, diyen bir kadını benden aldın!” Başının arkasını zemine çarparak onu bıraktığımda bir kez daha yumruğum yüzüyle buluşmuştu.

“Zahide beni hep korudu ve ilk kez benim tarafımdan korunmaya ihtiyacı vardı!” Gözyaşlarım birbiri ardına döküldüğünde haykırarak Beşir’in burnunu kırdım. “Yanımda çalıştığı süre boyunca sadece bir kez yardımıma ihtiyaç duydu ama ben onu kurtarmak için hiçbir şey yapamadım. Bunun bana nasıl hissettirdiğini nereden bileceksin!”

Yaralarından akan kanlar hiç kesilmediği için etrafımızda küçük bir gölcük oluşmaya başlamıştı. Yüzü gözü kan içinde kalınca gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu. Bileğinin damarlarında boşalan kanlar ölümün her saniyesini hissetmesine neden oluyordu. “Ben… Pişmanım.”

“Senin pişmanlığın bana kardeşimi geri vermeyecek!” Ayrıca pişman da değildi, ölüm korkusuyla söylediği şeyler samimiyetsizdi. “Beni öldürmeliydin, neden ona kıydın!” Çenesinin altına sert bir yumruk geçirdiğimde gözlerimden akan yaşları tutamıyordum. Şu zamana kadar kaç kişiyle mücadele etmiştim ama ilk kez gözyaşlarım, yumruklarıma eşlik ediyordu.

O bu gece ölecekti ve ben her anına tanık olacaktım. “Zahide ölüm anında bile kendi dışında herkesi düşündü.” O çatı katında olanları hatırladıkça aklımı kaçıracak gibi oluyordum. “Bizi patlamanın şiddetinden korumak için atladı ve ben…” Hıçkırıklar içinde kardeşimin katiline üst üste yumruklarımı geçirmeye başladım. “Hiçbir şey yapamadım!” Daha önce kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim.

O sıradan birini katletmemişti, Zaza öyle bir kadındı ki sevdiklerini kendi hayatından daha üstün tutardı. Onunla tek ortak özelliğimiz bu olabilirdi. “Sadece iki saniye farkla onu kaybettim!” Bunu düşünmek beni öldürecekti. Beşir’in acı dolu kıvranışları bile kalbimde yer edinen kederi hafifletmiyordu.

Kendi kanının içinde debelenen ihtiyara baktığımda kıvranışlarını görmekten daha iyi bir şey yoktu. Ancak onun acı çekmesi bile bana daha iyi hissettirmiyordu çünkü bana son vurduğu darbe çok ağırdı. “Atlamadan hemen önce onu tutmaya çalıştım. Sadece iki saniye erken yetişseydim bunu yapabilirdim!” Parmaklarım onunkileri teğet geçmişti. Kardeşim gözlerimin önünde düşmüştü ve havada kalan ellerim onu tutamamıştı.

“Onunla ölmek umurumda bile değildi.” Kirpiklerimin arasında düşen her damlayla Beşir’e bir yumruk daha attım. Onun kanını akıttıkça hep daha fazlasını yapma isteğim artıyordu. “O esnada istediğim tek şey Zahide’nin elini tutmaktı.” 

Boğazım düğümlendiğinde dalağımı patlatırcasına bağırıp attığım bir yumrukla ağzındaki dişlerin bazılarını kırdım. “Elini tutup yalnız olmadığını, onunla ölüme bile gideceğimi ona hissettirmek istemiştim ama bunların hiçbirini yapamadım!”

Ağız dolusu kan kustuğunda burnundan akan kanlar hep ağzına giriyordu. Derin derin nefesler alarak bana bakmak için kendini zorladı ama çok kan kaybettiği için bakışlarını bir noktada tutamıyordu. “Affet…” Öksürmeye başlayınca ciğerlerinden gelen kanlar dudaklarının kıyısında süzülmeye başladı. “Kuzen… Kuzenine yaptıklarım için pişmanım.”

“Bende zamanında seni bulup durduramadığım için çok pişmanım!” Gözyaşları içinde başımı sallayarak yakasını kavradım. Yumruklarımla kanayan yüzünü kendime yaklaştırarak kaşlarımı çattım. “Gördüğün gibi ikimizin de pişmanlığı Zahide’yi geri getirmiyor!”

Damarlarındaki kan dışarı çekildikçe bedenindeki yaşam enerjisi biraz daha düştü. Korkudan delici bakan gözlerini görünce dudaklarım tehlikeli bir yavaşlıkla kıvrıldı. “Ölümü hissetmeye başladın, değil mi?” 

Şanslıydı ki birini öldürmek için onun gibi korkunç yöntemlerim yoktu. İstesem tam şu anda onu paramparça edip her uzvunu kopartırdım. Böylece parçalanarak ölmenin nasıl bir duygu olduğunu daha iyi anlardı. Fakat ben bunu yapacak biri değildim. Bir kez bu yola girersem işte o zaman kendimden tiksinir ve dönüştüğüm kişiden nefret ederdim.

Artık bu dünyanın bir parçası Haraf olabilirdim ama bir yanım hâlâ Farah’tı, yani iyi olandı ve iyi olan yanım beni belli bir sınırda tutuyordu. Ben o sınırı geçmeye çalıştıkça sanki bana karşı koyup çizgiyi geçmeme izin vermiyordu. İçimde sönmeyen, tamamen karanlığa teslim olmayan küçük bir ışık kalmıştı. O ışık kalbimin derinlerinde yanmaya devam ettikçe bir yanım hâlâ o eski Farah olmaya devam edecekti.

İşkencelerden haz almıyordum, umarım bunun beni mutlu ettiği bir gün hiç gelmezdi. Eğer bir gün birine işkence etmek bana keyif verirse işte o zaman kalbimdeki o küçük ışığında söndüğünü anlayacaktım. “Yal…Yalvarırım.” Başı zemine düştüğünde artık kendi kanının içinde yatıyordu. “Yardım… Bana yardım et.”

“Yardım mı istiyorsun? Pekâlâ.” Buz gibi gözlerle onun aciz çırpınışlarını izleyerek başımı salladım. “Bakalım kendi yarattığın canavarın pençelerinde ölmek sana nasıl hissettirecek?”

Gözleri sık sık kayarken nefes alışları hızlanmıştı. Bunlar onun son nefesleriydi, o da bunu bildiği için korku dolu gözlerle yüzüme bakıyordu. Ellerimi uzatıp boynunu kavrayarak sırıttım. “Benim ellerimde ölmek seni mutlu eder mi, Beşir?” Bence en nefret ettiği şey Ümit’in kızının ellerinde ölmekti.

Boynunu sıkmaya başladığımda çırpınışları artmıştı. Nefret ettiği bir adamın kızı onun sonu oluyordu. Bunun farkındalığıyla kollarını ve bacaklarını çırparak direniyordu. Tüm gücümle boğazını sıkarken onu çıplak ellerle öldüreceğimi hiç hayal etmemiştim ama bunun hoşuma gitmediğini de söyleyemezdim. Bana bir cehennemi yaşatan bu adam, kendi yarattığı cehennemde yanmalıydı.

Nefesini kestiğim için Beşir’in kıvranışları çoğaldı. Yüzü balon gibi şişip kıpkırmızı kesildiğinde gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi büyümüştü. Parmaklarımın altında şiddetle atan nabzını hissedebiliyordum. O direndikçe boğazını daha sert sıkmaya başladım. Aradan geçen her saniyeyle onun hayatla olan bağı koparken aynı zamanda benim ona olan tutsaklığımda son buluyordu.

Bir zamanlar beni tuttuğu o karanlık pis hücre bir anda aydınlanmıştı. İçeride bana psikolojik işkence eden köpeğin oradaki varlığının kaybolduğunu hissediyordum. Beşir’in yavaşlayan nefes alışlarıyla korkularım bir bir dağılmaya başlamıştı. Elektrikli sandalyede acıyla kıvranan o kız çocuğu nihayet huzura ermek üzereydi. En büyük kâbusumu ortadan kaldırarak geçmişinin intikamını alacaktım.

Çırpınışları yavaşlamaya başladığında artık parmaklarımın altındaki nabzı, varla yok arasında bir yerdeydi. Eğer kapı menteşelerinden oynayıp gürültüyle açılmasaydı Beşir’i çıplak ellerimle öldürecektim. O esnada Asaf tamamen aklımdan çıkmıştı. Çocukluğumun katili olan bir adamın çıkardığı acı dolu sesler beni daha fazlasını yapmaya itmişti.

Ne yazık ki biri kapıyı kırarak içeri girdiğinde durmak zorunda kaldım. Asaf adamlarıyla odaya girdiğinde koşup beni hemen Beşir’in üzerinden aldı. Beşir yerde boğazını tutarak öksürükler içinde nefes almaya çalışırken, “Bırak beni!” diye bağırıp Asaf’ın ellerinden kurtulmaya çalıştım. “O ölmeli!” 

Bir süre sonra çırpınışlarım yavaşladığında yüzümü Asaf’ın göğsüne gömüp hıçkırıklar içinde ağlamaya başladım. “O kardeşimin katili…”

“Biliyorum, o fazla yaşamayacak.” Beni kollarının arasında sıkıca tutarken sinirlerimin harap olduğunu bildiği için sıcak sesi yatıştırıcıydı. “Sen zaten ona yapacağını yapmışsın, gerisini bana bırak.” Haklı olduğu için daha fazla ona zorluk çıkarmadım.

Asaf’tan ayrılıp gözyaşlarımı sildiğimde sağkolu Menderes ve birkaç adamı kapıyı koruyordu. Buradaki işimiz bitmeden kimseyi bu odaya almayacaklardı. Asaf’a baktığımda kaskatı bir yüz ifadesiyle yerde çırpınan adamı izliyordu. Babasının fotoğrafını görünce önce özlemle yutkundu fakat daha sonra yumruklarını sıkarak Beşir’in üzerine yürüdü.

“Ne yüzle babamın fotoğrafını saklarsın?” Onun yanına gidip dizini Beşir’in zemindeki kanına bastırıp yakasına yapıştı. “Onun fotoğrafına bakacak yüzü nasıl bulursun kendinden! Arkadaşındı lan o senin, arkadaşın!” Beşir’i savururcasına yere fırlattığında başı sertçe zemine çarpmıştı. 

Asaf sıktığı elini onun yüzüne geçirerek çene kemiğini kırdı. “Benim babam dostlarına ihanet etmeyi bilmezdi!” Mavi gözlerinde yoğun bir acı geçtiğinde hesap sorarcasına Beşir’e baktı ama onun söyleyeceği hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. “Öyle bir adama nasıl ihanet ettin!”

Beşir kan revan içinde kalmışken yüzü gözü şiş bir haldeydi. Asaf’ı en son küçük bir çocukken görmüştü, yıllar sonra eski dostunun oğlunu büyümüş bir adam olarak karşısında bulunca gözleri dolmuştu. İşte bu gözyaşları gerçekti. Az önce Zahide’nin ölümü için af dilenirken gerçekte hiç pişman değildi, her sözü ve bakışı sahteydi. 

Fakat Asaf’la göz göze gelince belki de ilk kez kendinden utandığını görebiliyordum. Baygın bakan gözlerinden bir damla yaş süzüldüğünde artık gördüğü kişi Asaf değilmiş gibi inledi. “Me- Melih.” Çok kan kaybettiği için halüsinasyon görmeye başlamıştı. “Buradasın…” 

Gözlerinden sessiz yaşlar süzülürken kanlı dudaklarında buruk bir gülümseme belirdi. “Geldin, Melih.”

“Ben o değilim!” Babasına duyduğu özlemle Asaf hiddetlenerek bağırıp yumruğunu Beşir’in suratına geçirdi. “Onun adını ağzına alma, sen kalleşçe dostlarına ihanet etmiş bir adamsın!” 

Bir şeyi çok merak ediyormuş gibi durup Beşir’in pişmanlıkla kıvranan gözlerine baktı. “Değdi mi lan! Elde ettiklerin babamı öldürmene değdi mi!”

Beşir kesik kesik nefesler alırken boğazından çıkan sesler hırıltılıydı. Bedenindeki titremeler arttığında her öksürükle daha fazla kan kusup kendi kanının içinde boğulmaya başlamıştı. “Değ-değmedi.” 

Gözlerinden süzülen yaşlarla baygın bakışlarını Asaf’ta tutmak için kendini zorladı. “Üzgünüm… Keşke Melih’i öldürdüğüm o ana geri dönebilsem.” Geçmişe geri dönebilse bu sefer o tetiğe hiç basmayacağını kederli bakan gözlerinden görebiliyordum.

Beşir’in fazla vaktinin kalmadığını anlayınca Asaf silahını çıkartıp onun alnına dayadı. “Ecelinle ölmene izin vermeyeceğim! Sen Melih Bolatlı’nın oğlunun kurşunuyla öleceksin!” Tetiğe bastığında Beşir’in alnının ortasında bir delik açılmıştı. Asaf tüm şarjörü onun beynine boşaltarak üst üste ateş etti. Onun ilk kurşundan öldüğünü bilmesine rağmen tüm şarjörü ona boşaltmıştı.

Bitti, Zahide.

Bitti kardeşim.

Seni yaşatamadım ama katilin de artık yaşamıyor.

Asaf ayağa kalktığında Beşir’in paramparça olan suratına bakıp yüzümü buruşturdum. Çocukken yaşıma uymayan bir film izlemiştim, filmin adı Elm Sokağı Kâbusuydu. Küçük bir çocuğa uygun olmayan bir filmdi ama izlemiştim ve uzun süre etkisinden çıkamamıştım. Filmde Freddy Krueger adında korkunç bir yaratık vardı. Her an benim için de gelecek diye uzun süre geceleri yalnız uyuyamamıştım.

Ben uyuyana kadar başucumda bekleyen babamın gülümseyerek, “O sadece bir film, Farah,” diyen sesini hâlâ duyar gibiydim. “Orada gördüklerin bir kurgudan ibaret. Gerçek hayatta Freddy Krueger diye biri yok, olsa da baban onun icabına bakar.”

O gün babama inanmıştım çünkü o bana hiç yalan söylemezdi. En önemlisi o beni her şeyden korurdu. Eğer babam bana gerçek hayatta Freddy Krueger gibi biriyle karşılaşmayacağımı söylüyorsa karşılaşmazdım. Ne yazık ki babam yanılmıştı, gerçek hayatta da Freddy Krueger’a benzeyen biri varmış ve en büyük kâbusum dokuz yaşında peşime düşmüştü.

Bir insanın kâbusu nasıl gerçek hayatta karşısına çıkabilirdi? Ben bunu yaşamıştım ve o kâbus yıllarca son bulmamıştı. Bugün nihayet bitmişti, hiç bitmeyecekmiş gibi hissettirse de bitmişti sonunda. Beşir’in kanlı bedenine ve dağılan suratına son kez baktığımda Asaf yanıma geldi. Elini belime koyarak beni kapıya doğru yürüttüğünde bakışları Menderes’in üzerindeydi. 

“Bu evi içindekilerle birlikte yakın!” Beşir’den geriye külleri bile kalmamalıydı.

Asaf’la dışarı çıkıp evin eşiğine oturduk. Adamları arabaların bagajında çıkardıkları benzin bidonlarıyla eve girdi. On dakika içinde evin her yerine benzin döküp dışarı çıkmışlardı. Menderes evi yaktığında Asaf cebinden sigara paketini çıkardı. “Onu o hale getirmeden önce beni beklemeliydin.” Paketin içinde iki dal sigara çıkarttığında kaşları çatıktı. “Bu kadar kolay ölmemeliydi!”

“Kolay ölmedi.” Bana uzattığı sigarayı ondan aldığımda yumruk attığım ellerimdeki kana baktım. Bunlar o şeytanın kanıydı. “Onu bir yere kapatıp işkence etmememiz acılar içinde öldüğü gerçeğini değiştirmiyor.” İşkence için bile olsa Beşir’i bir gün daha yaşatmak istememiştim. Yine kaçıp peşimize düşme ihtimalini ortadan kaldırmak istemiştim.

Asaf sigarasını yaktıktan sonra çakmağı bana uzattı ama kızgın ifadesini koruyordu. “Babamın katilinin Beşir olduğunu ne zamandan beri biliyordun?”

Arkamızda cayır cayır yanan bir ev varken biz merdivenin son basamağında oturuyorduk. Sigarayı bırakmıştım ama Beşir’in ölümünün şerefine bu gece bir tane içmeyi sorun etmedim. Yaktığım sigaranın dumanını içime çekerek derin bir nefes aldım. “Babam hayattayken gerçeği öğrendim ama sana söyleyemedim.”

Sinirli bakışları ok gibi beni bulduğunda havadaki gerginliği iliklerime kadar hissettim. “Özür dilerim, Asaf.”

“Farah bu bir özürle geçiştireceğin bir konu değil!” Bana sesini yükselttiğinde dudakları düz bir çizgide buluşmuştu. Yüz ifadesi katıydı, mavi gözlerinde ise öfkenin yanı sıra saklayamadığı bir kırgınlık vardı. “Böyle önemli bir şeyi benden nasıl saklarsın?”

“Babam bana Melih amcanın katilinin kim olduğunu söylediğinde henüz bölge lideri değildim. Seninle de bu kadar yakın değildik.” Onun kızgın bakışlarından kaçmak için sigarayı dudaklarıma yaklaştırıp dumanı ciğerlerime çektim. “Tozluların lideri olduğumda sana söyleyebilirdim ama o zamanlar şimdiki kadar güçlü değildim.”

“Ne demek istiyorsun?” Son söylediklerimin ne anlama geldiğini bilmediği için yerinde hafif dikleşti. “Gerçeği gizlemenle o dönem yeterince güçlü olmamanın ne ilgisi var?”

“Çok ilgisi var.” Bakışlarımı yüzüne çıkartarak tebessüm etmek için kendimi zorladım ama dudaklarım bile kıvrılmadı. “Güçlü bir lider olmazsam seni koruyamam.”

Hava bir anda ağırlaştığında Asaf tek kelime edemedi ama gözleri eskisinden daha yoğun bir şekilde bana bakıyordu. “Gerçeği öğrenseydin Sungurlara savaş açardın, Leonard ve Sonat birlik olup senden kurtulurdu. Üstelik bende tek dostumu koruyamayacak kadar zayıftım. Bunun olmasından korktuğum için o yıllarda gerçeği sana söyleyemedim.” Susmamın en büyük nedeni onu öfkesinden ve düşmanlarından korumaktı.

Nihayet bunu anladığı için bana olan sert tutumu kırılmaya başlamıştı. Gurur’la olan dostluğu bittikten sonra o masada tek başınaydı. Babasını kaybettikten sonra bu tehlikeli dünyada uzun yıllar yalnız kalmıştı. Birinin onu ondan daha çok düşündüğünü bilmesi bana karşı yumuşamasını sağlamıştı. Aslında Asaf’ta tıpkı Gurur gibi yalnız bir adamdı. 

İkisi için bir şeyler yapmaya çalışıyordum ama onların benden çok birbirlerine ihtiyacı vardı. “O dönemlerde güçlü olmadığın için sustuğunu anlıyorum.” Başını salladığında gözlerinde yer edinen o soğuk ifade geri dönmüştü. “Gereken gücü kazandıktan sonra niye sustun?”

“Zamanım olmadı.”

“Farah zamandan daha çok ne var?”

“Zamandan daha az hiçbir şey yok.” Zaza’ya olanları ona hatırlattığımda çektiğim acıyı görmüyor olamazdı. “Aksa’yla yaşadığın sorunlar, Salazarlarla olan kavgamız ve birlikte atlattığımız tehlikeler… Söylemek için hep doğru zamanı bekledim ama bizim dünyamızda doğru zaman diye bir şey yokmuş. Bunu da daha yeni anlıyorum.” Bir belayı atlatmadan başımıza hep yenisi geliyordu, sonra bir de bakıyorduk ki yarına ertelediğimiz her şeyin pişmanlığını çekiyoruz.

“Asaf seni kaybetmek istemiyorum, sen sadece benim ortağım değil, abimsin.” Tüm bedeni hareketsiz kaldığında gözlerini dahi kırpmadan beni izliyordu. Şu anda ne düşündüğünü bilmeyi çok isterdim. “Bu sırrı senden sonsuza kadar saklamayı düşünseydim bu gece seni hiç aramazdım.” 

Yarısına kadar içtiğim sigarayı yere bastırarak söndürdüğümde arkamızda yanan evin çatırtılarını duyuyordum. “Beşir’in benim ellerimde ölmesini istemiştim, bundan daha çok istediğim bir şey yoktu. O sadece çocukluğumun kâbusu değil, aynı zamanda kuzenimin katili.” En az onun kadar Beşir’i öldürmeye hakkım vardı, belki de ondan bile daha çok. Beşir’in işkencelerini çocuk yaşta tadan Asaf değildi.

“Gerçeği senden gizlediğim için Beşir’i öldürme işini sana bırakarak bunu telafi etmek istedim.” Omzumun üzerinden ona baktığımda gözlerimden süzülen yaşlara engel olamadım. “Bu bile sana ne kadar çok değer verdiğimi göstermez mi?”

Son günlerde çok duygusal ve berbat bir ruh halinde olduğum için her şeye çok kolay ağlıyordum. Gözlerimden akan yaşları durdurmak mümkün değildi. Sözlerim onun için yeterince ikna ediciydi, gözyaşlarım ise kalbine dokunmuştu. 

“Buraya gel.” Daha fazla dayanamayıp kolunu omzuma atarak beni göğsüne çekti. “Biliyorum şu an her şey fazla kötü ama bunu da atlatacaksın. Ben yanındayım geçecek, Farah.” Hayır, bazı acılar hiç geçmezdi. Derin bir yaraya dönüşüp kalbimizdeki yerini alırdı. Aradan geçen zaman o yaranın acısını hafifletirdi ama izi hep orada kalırdı.

Gözyaşlarıma bir son vermek için konuyu değiştirip beni başka şeyleri düşünmeye zorladı. “Saçlarını neden boyadın? Ayrıca üzerinde neden bir erkek gömleği var?”

“Uzun hikâye ama saçlarımı eski rengine çevireceğim.”

“Bence de bunu yapmalısın, sarı renk sana hiç yakışmamış.”

“Sağ ol ya, artık kendimi daha iyi hissediyorum.” 

Ayağa kalktığımızda arkamıza dönerek kızıl alevlere teslim olan eve baktık. Koskoca ev cayır cayır yandığı için etrafına yaydığı ısıyı tenimde hissediyordum. Yanan sadece ev değildi, Beşir’in cesedi de küle dönüşüyordu. “O babalarımıza ihanet etti ve bugün…” 

Yıllar sonra nihayet rahat bir nefes alarak cehennemden bir parçayı andıran evi izlemeye devam ettim. “Ümit ve Melih’in çocuklarının ellerinde can verdi.” Kısasa kısas.

“Artık huzurla uyu baba.” Asaf gözlerini evden ayırmadan kısık bir sesle mırıldandı. “Katilin hak ettiğini buldu.” Bizim babalarımız iyi adamlardı, Beşir gibi bir şerefsiz onların dostluğunu hiç hak etmemişti.

Gitme zamanı geldiği için bana arabasını gösterdi. “Adamlarımın içinde Gurur’un casusları olduğuna eminim. Haberi çoktan almıştır, şu anda yolda olmalı. İstersen onu bekleyebiliriz.”

“Gidelim.” Ona haber vermeden kendi başıma hareket ettiğim için Gurur bana çok kızgın olmalıydı. Bu gece çok şey yaşamıştım, onun öfkesini göğüsleyecek durumda değildim.


***

Eve gitmek yerine hastaneye gelmiştim. Üzerimde Beşir’in gömleği varken kendimi çok kirli hissediyordum ama İskender’in nasıl olduğunu görmeden eve gidip üstümü değiştiremezdim. Menderes’in arabasından indiğimde adamlarımın hastanenin bahçesinde nöbet tuttuğunu gördüm. Kılıç’ta onların arasındaydı. 

Kuzenim beni görünce tüm gece tuttuğu nefesini rahatlayarak verdi. Hızlı adımlarla bana doğru yürürken gözleri sık sık sarı saçlarıma kayıyordu. Beni ilk kez farklı renkte bir saçla gördüğü için bunu yadırgamıştı. Üzerimde bir gömlekten başka hiçbir şey olmaması onu kızdırmıştı. Daha yanıma gelmeden ceketini çıkardı. 

“Sen dünkü çocuk değilsin, kafana estikçe ortadan kaybolamazsın!” Ceketini omuzlarımın üstüne bırakarak kaşlarını çattı. “Duyduklarım doğru mu? Tek başına Beşir’in evine mi gittin?” Cevap bile vermemi beklemeden baştan ayağa beni süzerek yumruğunu sıktı. “O herif sana bir şey yaptı mı?”

“Hayır, ayrıca o artık yaşamıyor.” Kılıç’ın sert ifadesi çözüldüğünde yaşadığı şaşkınlık tüm yüzüne yayılmıştı. “Beşir öldü mü?”

“Evet.” Yanından geçerek yorgun adımlarla hastaneye doğru yürüdüm. Topuklu ayakkabılar yüzünden bacaklarımı hissetmiyordum. Ayaklarım şişip uyuşmaya başlamıştı. Bu rahatsız edici ayakkabılar bir süre sonra insanın canını yakıyordu.

“İskender nasıl?”

Kılıç yanımda yürürken saçlarıma attığı kaçamak bakışlar çok komikti. “Sen arayınca hemen İskender’in odasına gittim. Aksa’nın bir hemşireyi bayılttığını görünce yaşadığım şaşkınlığı anlatamam.” Hızla ona döndüğümde Kılıç’ın dudaklarında küçük bir gülümseme belirmişti. “İskender’i kurtaran Aksa oldu.”

“Nasıl?”

Hastaneye girdiğimizde birlikte asansöre doğru yürürken Kılıç olanları anlatmaya devam etti. “Hemşirenin tuhaf davrandığını fark etmiş, en son bir saat önce İskender’e iğne yapılmış. Bu yeni gelen hemşire cebinden dolu bir şırınga çıkartınca Aksa bir şeylerin ters gittiğini anlamış.” 

Hiçbir doktor veya hemşire, hastasına yapacağı iğneyi dolu bir şekilde cebinde taşımazdı. Gizli bir amacı olmayan kimse bunu yapmazdı. Eğer şişedeki ilacı hasta yakınlarının görmesini istemiyorsa farklı bir amacı var demektir. Aksa’nın bunu fark edip onu tam zamanında durdurması İskender’i kurtarmıştı.

“İskender’in odasını değiştirdik, yarına kadar hangi odada tutulduğu gizli kalacak.” Kılıç aldığı tedbirlerden bahsederken asansöre bindik. “Yarın İskender daha güvenli bir hastaneye nakledilecek. Bu konudaki hazırlıkları başlattım ama nakil için senin imzan gerekiyor.”

“Neden?”

“Hasta kayıtlarında İskender’in vasisi sen göründüğün için imzan olmadan onu nakil etmeyeceklermiş.”

“Anladım, onu gördükten sonra gereken nakil belgelerini imzalarım.”

Üst katın koridoruna çıktığımızda İskender’in yeni odasını bilmediğim için Kılıç’ı takip ediyordum. “Esvet ve Nihat nerede?” Ona bunu sorduğumda Kılıç bana bir koridoru göstererek sola dönmemizi sağladı. “Evde anneni sakinleştirmekle meşguller. Allah ikisinin yardımcısı olsun, yengem delirmiş vaziyette.” Benden haber alamadıkça annemin sakinleşmeyeceğini biliyordum.

Kılıç bir odanın önünde durunca geldiğimizi anladım. İçeri girmeden önce ceketini ona uzattım. “Annemi arayıp iyi olduğumu söyler misin?”

Başını sallayarak beni onaylayınca içeri girdim. İskender yatağında uyuyordu, şükürler olsun ki hâlâ nefes alıyordu. Çıplak göğsüne yapıştırdıkları kabloları takip ederek yatağının yanındaki cihazlara baktım. Monitörlerin çıkardığı düzenli sesler ve kalp ritimlerini gösteren zikzaklı çizgiler içimi rahatlatmıştı. Odada yalnız değildi, Aksa’da buradaydı.

İskender’in yatağının kenarına kıvrılmış, uyuyordu. Hiçbir şeyin ona zarar vermesine izin vermeyecekmiş gibi yanından ayrılmıyordu. Aksa’yı bıraktığımda bu odadaydı, saatler sonra döndüğümde de onu burada bulmuştum. Zaza’dan sonra İskender’i de kaybetmek istemediği için hastaneden ayrılamıyordu.

Küçük adımlarla odanın içine yürüdüğümde Aksa’yı uyandırmamak için ses çıkarmamaya çalışıyordum. Pikeyi tutup yavaşça Aksa ve İskender’in üzerine çektim. “Teşekkür ederim.” Aksa’nın yüzüne gelen bir tutam saçını kulağının arkasına sıkıştırırken sesim fısıltılıydı. “Onu koruduğun için teşekkür ederim kardeşim.”

Bakışlarımı İskender’e çıkardığımda acım bir kez daha kalbimdeki yerini almıştı. Onu böyle görmeye katlanamıyordum. “Seni çok özledim.” Uyandığını görmeye çok ihtiyacım vardı.

Bir süre daha odada kalıp İskender’in iyi olduğunu, bugünü de atlattığını kendime hatırlattım. Bir gün uyanacaktı, bu konudaki umudumu koruyordum. Aksa için de zor bir gece olduğunu bildiğimden onu uyandırmaktan korktum. Bu yüzden odada çok kalamadım. Dışarı çıktığımda en iyi adamlarımdan bazılarının bu koridoru koruduğunu gördüm. Bu içimi rahatlatmıştı.

Kılıç’a eve gideceğimi söyleyerek onun arabasını alıp hastaneden ayrıldım. Eve gitmeye kararlıydım ama farkında bile olmadan rotamı mezarlığa çevirmiştim. Neredeyse sabah olmak üzereydi ama henüz güneş doğmamıştı. Tüm gece uykusuz kaldığım için gözlerimi zor açıyordum. Bu rahatsız edici ayakkabıları çıkartarak çıplak ayakla arabadan indim.

Bana eşlik eden adamlara burada beklemelerini söyleyip tek başıma mezarlığa girdim. Attığım her adımla soğuk toprağı çıplak ayaklarımın tabanında hissediyordum. Ben toprağı ayaklarımın altında ezerken, Zaza beni ürperten bu toprağın altında yatıyordu. 

Sabah ezanı okunurken buradaki tüm mezarların arasından geçtim. Zaza’nın mezarına yaklaştığımda gördüğüm kişiyle adımlarım durmuştu. “Barbaros…”

Tüm gece bu mezarın başından hiç ayrılmamış gibi bir hali vardı. Zaza’nın mezarının yanında oturup hisli gözlerle onun adının yazdığı mezar taşına bakıyordu. Adım seslerimi duymasına rağmen başını kaldırıp bana baktı. O da benim gibiydi, düşmanı dahi gelse karşı koymayıp ölüme teslim olacakmış gibi bir hali vardı. Zaza gidişiyle hepimizde derin yaralar açmıştı.

Mezarın diğer tarafına, Barbaros’un da tam karşısına oturdum. Sabah ayazı insanın üşümesine neden oluyordu ve benim üzerimde bir gömlekten başka hiçbir şey yoktu. Fakat üşümemin asıl nedeni Zaza’nın sıcaklığının hayatımdan silinmesiydi. Mezarının üzerindeki solmuş karanfillere bakınca iç çektim. 

“Sence karanfilleri çok sevdiğim için mi gitti?” Barbaros’un sesini duyunca ona baktığımda içim parçalanmıştı çünkü gözleri ağlamaktan kızarmıştı. 

“Karanfiller ölüm çiçekleridir demişti.” Zaza’nın son sözlerini hiç unutmayacakmış gibi bakışlarını bana çıkardı. Gözleri yeniden dolmuştu ama benim yanımda ağlayamadı. “Karanfilleri seven herkes onu ilk sevdiğinin mezarına bırakır demişti.”

Tam konuşacaktım ki dudağının kenarı titreyerek dolan gözlerini benden kaçırdı. “Karanfilleri daha az sevseydim Zahide yaşar mıydı?” Onun bu sözlerinin üzerine bulutlu gökyüzü gürledi ama üzerimize tek bir damla yağmur düşmedi. Gözyaşlarım yağmura dönüşüp bir bir yanaklarımdan süzülmeye başlamıştı.

“Barbaros-”

“Biliyor musun, karanfilleri bu kadar çok sevmemin nedeni oydu çünkü onun en sevdiği çiçeklerdi.” Başını çevirip Zaza’nın mezar taşına baktı, nemli gözleri Zahide Tozlu yazan mermerde uzun süre tutuklu kalmıştı. “Artık karanfilleri sevmiyorum, bana Zahide’nin ölümünü ve onun son sözlerini hatırlatıyor.”

“Karanfillerin ne günahı var, her şey Beşir’in suçu.” İnsan hiç sevdiği bir çiçeğe küser miydi? Barbaros bir zamanlar çok sevdiği çiçekten bile nefret etmeye başlamıştı.

“Onu ilk kez askeriyenin yemekhanesinde görmüştüm. Bir anda adımlarım durmuştu, kalbim belki de ilk kez o kadar hızlı atıyordu. O esnada nefes aldığımdan bile şüpheliydim.” Zaza’nın mezar taşından gözlerini ayırmazken zihni geçmişteki anılarda kaybolmuştu. “O an içimden çok güzel, demiştim. Hayır, fazla güzel.” 

Gözyaşları ela irislerini zorladığında ağlamamak için burnundan derin nefesler almaya başladı. “Ona olan bakışlarımı fark edip ne bakıyorsun, diyene kadar her şey bir rüya gibiydi.” Güldü ama gülüşünde bile yoğun bir hasret, hiç dinmeyecekmiş gibi gelen bir özlem vardı. “Zahide ters bir kadındı, bakışlarımdan bile rahatsız olmuştu.”

“Ben aptal bir herifim.” Geçmişe dair kendine kızdığı çok şey olmalı ki yüz ifadesi sertleşmişti. “Çok güzel olduğu için gözlerimi ondan alamadığımı söylemek yerine bir kadının burada ne işi var, dedim. Bunu bir küçümseme olarak algıladı, bende böyle düşünmesine izin verdim.” 

Şimdilerde Zaza’yla ilgili her şey ona büyük bir pişmanlık yaşatıyor olmalı ki gözlerinden süzülen bir damla yaşı tutamadı. “Sanki hep yanımda olacakmış gibi ona bir kez bile güzel olduğunu söylemedim.” 

Elini kaldırdığında parmaklarının titrediğini gördüm. Sevdiği kadını hissetmek istercesine elini onun toprağında gezdirdi. “Ona kaba olduğunu, kadına benzemediğini hatta bir erkek gibi olduğunu bile söyledim ama hiç güzel olduğunu söylemedim.” Yeni bir gözyaşı daha yanağına süzüldüğünde Zaza’nın toprağını avucuna alıp sıktı. “Oysaki o gördüğüm en güzel kadındı, neden bunu ona söylemedim ki?”

Onu durdurmadım veya susturmaya kalkışmadım, biriyle konuşmaya ihtiyacı olduğunu bildiğimden sessizce dinledim. “İlk gördüğümde ondan etkilenmiştim ama daha sonra sık sık onunla ters düşünce hislerim nefrete dönüştü.” 

Toprağına dokunmaya bile kıyamıyormuş gibi parmakları usulca Zaza’yı örten kara toprağı okşuyordu. “Şimdi düşündüm de aslında ondan hiç nefret etmemişim.” Başını iki yana sallayarak hüzünlü bir şekilde iç çekti. “Zor ve her erkeğin ulaşamayacağı bir kadındı. Ona ulaşamadıkça ondan nefret ettiğime kendimi inandırmışım.”

“Ne zaman Zahide aklıma gelse onu sevmediğime kendimi inandırmak için hep başka kadınlarla oldum.” Bu konuda kendini asla affetmeyecekmiş gibi kaşlarını çatarak yumruğunu sıktı. “Acınası, rezil bir adamım. Neden benden midesi bulanmasın ki? Çoğu zaman ben bile kendimden ve dönüştüğüm bu adamdan iğreniyorum!”

Konuşmak için dudaklarımı aralamıştım ki acı çeken gözlerinden yeni yaşlar birbiri ardına döküldü. “O bana hiç gülümsemedi, Farah.” En çok bunu görmeyi istemiş gibi ıslak bakışlarını Zaza’nın mezar taşına çıkardı. “Alaycı ve iğneleyici gülüşlerine tanık oldum ama bir kez bile içten bir şekilde bana gülümsemedi.”

Onun için kıvrılmayan dudakların özlemiyle başını eğdiğinde omuzları öyle bir büküldü ki o dik duruşundan eser kalmamıştı. Gerçek anlamda yıkılmış bir adam vardı karşımda. “Bir keresinde Gurur senden bahsederken gülüşü cennet gibi, demişti. Farah ne zaman gülümsese cennetin varlığına daha çok inanıyorum, demişti.” 

Sesi kısıldığında Zaza’nın gidişiyle birçok yönden eksildiğini saklamayarak, “Zahide’nin gülüşü nasıl hissettirirdi, hiç bilmiyorum,” diye fısıldadı. “O bana hiç gülümsemedi.”

Bunun için Zaza’yı değil, en çok kendini suçluyordu. Çatılan kaşlarından ve kendine olan öfkesinden bunu anlıyordum. “Ona hiç güzel bir şey yaşatmadım ki nasıl bana gülümsesin?” Keşke tüm bunları Zaza hayattayken anlasaydı. Ne yazık ki biz insanlar kaybetmeden sevdiklerimizin kıymetini bilmiyorduk.

“Neden böyle oldu?” Başını ellerinin arasına alıp sertçe sıktığında kaderin işleyişine lanet eder gibiydi. “Değişecektim, seninle ilk karşılaşmamızda olduğum o adam olacaktım. Zahide’nin nefretini kazandığım gibi bu seferde sevgisini kazanmaya çalışacaktım. Bu olduğunda onu ne kadar çok sevdiğimi itiraf edecektim.” Kurduğu tüm hayallerin yıkılmasıyla ellerini başından çekip yenilgi içinde gözlerini yumdu. “Hiçbirini yapamadan onu kaybettim.”

Barbaros’un bu halini gördükçe Gurur’u bulup ona sımsıkı sarılıp onu ne kadar çok sevdiğimi söylemek istiyordum. Hâlâ fırsatım varken bir zamanlar ondan esirgediğim her şeyi en yoğun şekilde ona yaşatmak istiyordum. Bugün hayatımızda olanları yarın sonsuza dek kaybedebilirdik. Barbaros bunu daha iyi anlamamı sağlamıştı.

“Beşir öldü,” dediğimde gözlerini hızla açıp bakışlarını bana dikti. “Acı çekerek öldü, ölümü kolay olmadı.” Beşir’in iyi bir şekilde ölmediğini bilmek belki içini rahatlatır diye ona bu detaylardan bahsetmiştim.

Bunun hiç yeri ve zamanı değildi ama Barbaros’un öfkesini çıkarmak için sıradaki adımını kestiremiyordum. Öfkesini yanlış kişiden çıkartmasını istemediğim için, “Harper bana yardım etti,” dedim hızlıca. “Beşir’in yerini bana söyleyen ve beni o eve sokan Harper’dı.”

Bunu hiç beklemediği için ne kadar çok şaşırdığını kaskatı kesilen suratından anlıyordum. “Sıkıntı içinde nefesimi vererek gözlerinin en derinine baktım. “Zaza’nın katili Harper değil, o kadını savunmuyorum ama bu işte bir parmağı yok.”

“O gece Harper beni arayıp Zaza ve İskender’in yerin söylemişti. Benimle bir anlaşma yaparak adamlarının bize karşı koymayacağının garantisini vermişti. Beşir’in adamları bizden önce oraya ulaştı. Önce Harper’ın adamlarından kurtuldular, sonra da İskender’i vurup Zaza’nın üzerine bomba yerleştirdiler.” Onları kaçırarak tüm bunlara davetiye çıkartan Harper’dı ama onların katili değildi.

Barbaros tek kelime etmeyince onu sevdiği kadınla yalnız bırakmak için ayağa kalktım. Zaza’yla daha çok vakit geçirmek istediğini bildiğim için daha fazla burada duramadım. Benim de kuzenimle konuşmaya ihtiyacım vardı ama Barbaros buradayken bunu yapamazdım. Zaza’yı görmeye daha sonra gelecektim.

Barbaros’u sevdiği kadının mezarıyla ve geçmişe duyduğu pişmanlıklarla yalnız bırakıp mezarlıktan çıktım. Zamanla belki kendini toparlardı ama kalbinde açılan o derin uçurumun hiç kapanmayacağını biliyordum. Zaza’nın gidişiyle o uçurum hepimizin kalbinde açılmıştı. Bazı insanların yeri hiç dolmazdı, Zaza’da o insanlardan biriydi.

Mezarlıktan çıktığımda adamlarımın tüm itirazlarına rağmen onları eve gönderdim. Beni takip etmelerine izin vermeden tek başıma yola çıkmıştım. Aklımdaki yere gelene kadar ayağımı gazdan hiç çekmemiştim. Arabadan indiğimde karşımdaki gökdelene bakarak iç çektim. Buraya ilk kez Aksa’nın üzerinde çalıştığı bir projeyi yatırımcılara kabul ettirmek için gelmiştim.

Bu gökdelen Gurur’a aitti, bu saatte daha yüksek bir yer arayacak enerjim yoktu. Çıplak ayaklarla içeri girdiğimde resepsiyondakiler beni görünce ayağa kalmıştı. Beni tanıyorlardı, Gurur’un hayatındaki yerimi bildikleri için bana saygısızlık yapamazlardı. Ayakkabısız içeri girmemden daha tuhaf bir şey varsa o da üstümde sadece bir gömlek olmasıydı ve üzerimde kuruyan kanlar…

Ruhsuz adımlarla asansöre doğru yürüdüğümde resepsiyonda görevli olanlar bendeki tuhaflığı fark etmişlerdi. Onlar hemen telefona uzanırken hiçbirini umursamadan asansöre bindim. En yüksek kata basarak sırtımı asansörün duvarına yasladım. Aynadan kendime hiç bakmadım, yansımamda gördüklerimin hoşuma gitmeyeceğini biliyordum.

Asansör en yüksek katta durunca dışarı çıkıp çatı katına açılan kapıya doğru yürüdüm. Demir kapıyı açtığımda hafif bir esinti tenimi ürpertti ama rüzgâr bile bir şeyler hissetmem için yeterli değildi. Soğuk zemine basıp en uca doğru yürüdüm. Burada korkuluklar olmadığı için beni düşmekten koruyacak hiçbir şey yoktu, olmasını da istemiyordum.

Kenarda durup aşağıya baktığımda kendimi bir uçurumun en tepesindeymişim gibi hissetmiştim. O kadar yüksekteydim ki aşağıdaki her şey karınca gibi küçük görünüyordu. Gecenin ayazı saçlarımı dalgalandırırken başımı kaldırıp gökyüzündeki yıldızlara baktım. “Zahide, ah, Zahide…” Adı dudaklarımdan hüzünle döküldüğünde gözyaşları yanaklarımdan süzülmeye başlamıştı.

“Senin yokluğuna nasıl dayanacağım?” Keşke her şey eskiye dönseydi ve biz yine birbirimizle oynayan o küçük çocuklar olabilseydik.

Geçmiş

“Heyecanlı mısın, Farah?” Babamla arabada yolculuk yaparken beni ilk kez Diyarbakır’a getirdiği için camdan dışarıya meraklı gözlerle bakıyordum. “Tüm kuzenlerin şu anda konakta seni bekliyor, içlerinde henüz tanışmadıklarında var.”

“Gerçekten beni mi bekliyorlar baba?” Çok fazla kuzenim vardı, bazıları aileleriyle daha önce İstanbul’daki evimize geldiği için onları tanıyordum ama hepsini değil.

“Baba sence beni severler mi?” Meraklı bakışlarımı ona çıkardığımda bir şey söylemeden önce bir süre beni izledi. Annemin bana özenle giydirdiği askılı beyaz elbiseye, ayağımdaki süslü pabuçlara ve gözlerimdeki gözlüğe bakarak gülümsedi. Bu gözlüğü annemden gizli çantama koyduğumu ve uçağa biner binmez taktığımı biliyordu.

“Farah’ım…” Elini uzatıp saçlarımı okşadığında beni izlemek bile onun için dünyanın en büyük mutluluğuymuş gibi davranıyordu. “Evimin nazlı gülü, kalbimin ışığı, sen hiç sevilmez misin?”

Gülümseyerek kucağına çıkıp yanağına bir sürü öpücük bırakmaya başladım. “Seni çok seviyorum babacığım.” Kollarımı iki yana açıp, “Bu kadar çooook,” dediğimde gülerek kafama hafifçe vurdu. “Senin kollarının açısı çok küçük, demek ki beni çok az seviyorsun.”

“Hiç de bile!” Ona kızarak sevgimin büyüklüğünü savunmaya başladım. “Benim sevgim kollarımdan daha büyük, baba yoksa bana inanmıyor musun?”

Hayır derse akşama kadar onu rahat bırakmayacağımı bildiğinden gülerek başını salladı. “Sana inanmamak ne mümkün küçük hanımağa.”

Araba büyük bir konağın bahçesine girince burada gördüğüm her şey benim için çok yeniydi. O kadar heyecanlıydım ki babamı beklemeden arabadan inmiştim. Dışarıda büyük bir kalabalık vardı, tüm aşiret ağaları ve tanımadığım birçok insan babamı karşılamak için buradaydı. Babam yanıma gelip elimi tuttuğunda sabırsız gözlerle bahçedeki çocuklara bakıyordum.

İskender gülümseyerek bana doğru koşup, “Amcam kızı!” deyince dudaklarımda güller açmıştı. Babamın elini bırakıp bende ona doğru koştum. “Amcam oğlu!” Birbirimize böyle seslenmeyi alışkanlık haline getirmiştik.

İskender’in üzerine atladığımda bunu beklemediği için dengesini kaybetmişti. İkimizde yere düştüğümüzde ben onun üzerindeydim. Babamın gülüşünü duydum. “Bir kızı bile tutamıyor musun, İskender ağa?”

“Amca görmeyeli bu kız şişmanlamış yoksa tutardım onu, güçlüyüm ben amca!” İskender çocuksu gururunu kurtarmaya çalışırken altımda can çekişiyordu. 

“Hadi sarılalım!” Üzerine uzanıp ona sımsıkı sarıldığımda, “Farah ayakta sarılalım,” diye kısık bir sesle sızlandı. Babam ve aşiret ağalarının yanında altımda ezildiğini itiraf edemediği için kısık bir sesle bana yalvardı. “Çok ağırsın kalk kız üzerimden.”

Babam aşiret ağalarıyla selamlaşırken gülerek İskender’in üzerinden kalktım. Daha yeni ayağa kalkmıştı ki boynuna atlayıp ona sarılmamla güldü. “Bende seni çok özledim.” Benim kadar olamazdı.

İskender’le hasret giderdikten sonra tam bir buz kütlesi olan Kılıç ve kardeşleriyle de sarılmıştım. İçlerinden bir tek Zişan sıcak kanlı olduğu için en çok ona sarılmıştım. İskender beni daha önce hiç görmediğim birkaç kuzenimle daha tanıştırdı ama henüz birbirimizi hiç tanımadığımız için bana karşı çekimserlerdi. İçlerinde tuhaf görünen bir kız çocuğu öne çıktı.

Kahve saçları kısaydı ve üzerinde ona bol gelen erkek kıyafetleri vardı. Fakat ela gözleri ilk kez tanışmamıza rağmen çok sıcak bakıyordu. “Hoş geldin, Farah.” Gülümseyerek bana elini uzattı. “Ben Zahide ama sen bana Zaza diyebilirsin.”

Uzattığı eline bakarak gözlerimi kırpıştırdım. “Zaza erkek ismi değil mi?” Bildiğim kadarıyla bu isim erkeklere veriliyordu. Ona neden bir erkek ismiyle hitap etmemi istediğini anlamamıştım.

“Evet, erkek isimi ve ben bu ismi istiyorum.” Başını salladığında cinsel kimliğini reddeder gibi omuz silkti. “Bence ben erkek olarak doğmalıydım.” İnce kollarını kaldırıp yumruklarını sıktığında hiç kas göremedim ama Zahide gururla göğsünü kabarttı. “Erkeklerin yaptığı her işi bende yapabilirim, ne var ki bunda.”

Az önce elini sıkmadığım için yeniden bana elini uzattı. Bu sefer onu fazla bekletmeden elini sıkarak kocaman gülümsedim. “Seni tanıdığıma çok sevindim, Zaza.” Ona istediği isimle seslenince onun da dudaklarında güzel bir gülümseme belirmişti. İleride onun için çok fazla gözyaşı dökeceğimi bilmeden birbirimize gülümsemiştik.

***

Gökyüzündeki yıldızları izlerken hıçkırarak ilk tanışmamızdaki sözlerimi tekrarladım. “Seni tanıdığıma çok sevindim, Zaza. Hem de her şeyden daha çok.” Hayatımdan Zahide Tozlu isminde biri geçmişti ama o hep bizim Zaza’mız olarak kalmaya devam edecekti.

“Farah!” Tam arkamda gür bir ses duyunca yerimden hiç kıpırdamadan arkaya baktım. Gurur gelmişti, resepsiyondakilerin onu arayacağını tahmin etmeliydim.

Beni çatı katının kenarında dururken görmek onu endişeye boğmuştu. Buraya ne amaçla geldiğimi iyi bildiği için aceleyle bana doğru yürüdü ama elimi kaldırarak onu durdurdum. “Yaklaşma.”

Korkudan adımları durduğunda her an atlarım diye ödü kopuyordu. Asansörden iner inmez beni bulmak için koşmuş olmalı ki nefes nefese kalmıştı. Endişeli bakışları ayaklarımın bulunduğu yere kayınca sertçe yutkundu. Sınırda duruyordum, tek bir adım sonrası ölümcül bir boşluktu. “Farah sana yalvarırım buraya gel.”

“Gurur…” Cılız sesim kulağına ulaştığında bana bakınca tek gördüğü şey yaşamaktan vazgeçen bir kadındı. “Zaza öldüğünde istediğim tek şey bunu yapmaktı, yapmadım çünkü katili hâlâ dışarıdaydı.” Diyarbakır’dan dönmemin tek nedeni Beşir’den kurtulmak değildi, artık kendimden de kurtulmak istiyordum.

Gurur’un yüzündeki tüm kan çekildiğinde iri bedeni buz kesti çünkü bu konuda ne kadar kararlı olduğumu görebiliyordu. “Nasıl bu kadar acımasız olabilirsin?” Kendini göstererek kaşlarını çattı. “Bana kendi ölümünü mü izleteceksin? Bunu hak edecek kadar ne yaptım sana!”

“Git buradan.” Yalvararak ona baktığımda son nefesini vermeden önce Zaza’nın sözlerini tekrarladığımın farkında değildim. Akıbetim de onun gibi olacaktı, olmalıydı da. “Bunu görmeni istemiyorum, lütfen git buradan.”

“Farah kurbanın olayım kendine gel!” Bana doğru küçük bir adım attığında o dağ gibi adamın yıkılışını izledim. Korku dolu gözleri sık sık ayaklarımın durduğu yere kayıyor, en küçük bir rüzgârda dengemi kaybedip düşerim diye aklı çıkıyordu. 

“Ben seni bir gün görmeyince ölüyorum.” Yalvaran gözlerini yüzüme çıkarttığında sesi titriyordu. “Her gün görmezsem mahvolurum!”

“Ben artık yapamıyorum, bu dünya korkunç bir yer.” Sesli bir şekilde ağlarken, “Daha fazla dayanamıyorum,” diye fısıldadım. “Kardeşim gitti, Gurur kardeşim gitti.” Hıçkırarak bulanık gören gözlerle ona baktığımda her damla gözyaşı kalbimde kopan bir kan gibiydi. “Söyle bununla nasıl yaşanılır?”

“Biliyorum.” Şu anda nasıl hissettiğimi iyi biliyormuş gibi hızlıca başını salladığında öne doğru bir adım daha attı. Bunu yaparken her hareketimi yakından izliyordu. “Acı çektiğini ve ölmeyi her şeyden çok istediğini biliyorum ama bunu yapamazsın.” Gözlerimin içine baktığında sadece sesi değil, yeşil irisleri de titriyordu. “Ben umurunda değilsem anneni ve seni sevenleri düşün.”

“Beşir öldü, annem artık güvende.”

“Öyle mi dersin?” Beni tüm ihtimalleri düşünmeye zorlarken nefes alışları hızlanmıştı. Güvenli bir bölgede olmasına rağmen bedeni yoğun bir adrenalinle dolmuştu. “Annenin hayatındaki tek tehlike Beşir mi sanıyorsun? Sonat karşı atağa geçtiğinde ödeşmek için ilk kimin peşine düşecek?” Midem kasıldı. Ben ondan babasını aldıysam o da misilleme yaparak annemi öldürmeye kalkışabilirdi.

“Sonat buna yeltenirse ondan kurtulabilirsin.”

“Kendi işini kendin hallet!” Bağırdığında beni ölüm fikrinden vazgeçirmek için her yolu deniyordu. “Anneni koruyacak kişi ben değilim, sensin.” 

Kaşlarını çattığında çenesinden bir kas seğiriyordu. “Sen beni bırakıp gittikten sonra kime ne olacağı umurumda mı sanıyorsun? Peşinden atlarım!” Bunu gerçekten yapacağını gösterircesine yumruklarını sıktı. “Farah’ın olmadığı bir dünyada Gurur’da olamaz, atlarsan andım olsun ki peşinden gelirim!”

“Bunun seninle bir ilgisi yok!”

“Var!” Sesini yükselttiğinde öfkelenmesinin tek nedeni bana bir şey olacak korkusuydu. Derin derin nefesler alarak kıvranan bakışlarını yüzüme çıkardı. “Zahide böyle bir yerde gözlerinin önünde atladı ve aynı şeyi yapmayı isteyecek kadar kendi hayatından vazgeçiyorsun.” Gözleri dolduğunda burnunun direği sızlamış gibi içini çekti. “Sen atladığında aynı şeyi yapmayacağımdan nasıl bu kadar eminsin?”

“Sen o kadar zayıf biri değilsin.”

“Yokluğuna dayanacak kadar güçlü de değilim!”

Tam bir şey söyleyecektim ki beni susturarak, “Yapma,” diye fısıldayıp onda görmeye alışık olmadığım bir acizlikle bana yalvardı. “Yapma sevdam, senin olmadığın bir hayat cehennemim olur.”

Omuzlarım sarsıla sarsıla ağlamaya başladığımda gözlerimden süzülen her gözyaşı zaten ona bir cehennemi yaşatıyor gibiydi. “Canım çok yanıyor.”

“Biliyorum güzelim.” Hızlıca başını salladığında tek istediği beni sakinleştirip kollarının arasına almaktı. “Nelerin üstesinden gelmedin ki, bunu da atlatacaksın.”

Bu sefer bunu yapacağımı hiç sanmıyordum. Babamdan sonra Zahide’yi de kaybetmek benim için çok ağırdı. Gözlerim ayaklarımın altındaki boşluğa kaydığında omuzlarım düşmüştü. “Buradan atlarsam Zaza’nın nasıl hissettiğini anlar mıyım?” Kesik kesik ağlarken, “Bende parçalanırsam biter mi bu azap?” diye sordum.

Gurur’u kolay kolay ağlarken göremezdim, bunu gördüğüm anlar ise kıyametim olurdu. Yeşil gözlerinden bir damla yaş süzüldüğünde artık yalvarmanın da ötesinde bir duyguyla bana bakıyordu. “Hasret acıdır, özlem ise ölümün ta kendisidir be kızım.” Tutmam için bana elini uzattığında sesi can çekişir gibiydi. “Beni özleminle öldürme, Farah.”

Eli tutabileceğim bir uzaklıkta olduğunu görene kadar bana ne kadar çok yaklaştığını fark etmemiştim. Buradan atlayıp hiçbir değeri olmayan hayatımı sonlandırmayı her şeyden çok istedim ama yapamadım. Zaza’ya uzanan elimin havada kalması gibi bende Gurur’un elini havada bırakamadım. Ona kendi yasımı tutturmaya kıyamadım, belki de korktum. 

Evet, korktum ama kendi hayatım için değil. Peşimden atlayacak kadar beni çok sevdiğini biliyordum, bu sevginin onun sonu olmasını istemedim. Gurur’un adını ölümle yan yana getirmek bile beni mahvediyordu. İstediğim tek şey onun uzun ve mutlu bir hayat sürmesiydi. Demek ki sevgi böyle bir şeymiş, kendinizden vazgeçtiğinizde bile tek düşündüğünüz sevdikleriniz oluyormuş.

Gurur nefesini tutarak beni izlerken aradan geçen her saniye onun için büyük bir azaptı. Bir anda atlayıp her şeyi bitiririm diye çok korkuyordu. “Farah’ım nolur…” Bir kez daha bana yalvararak uzattığı elini gösterdi. “Tut elimi gidelim buradan.”

Bu gece ölmeyi her şeyden daha çok istesem de onun için yaşamayı seçtim. Elimi onun avucuna bıraktığımda hemen beni yanına çekip tehlikeden uzaklaştırdı. Beni kollarının arasına alıp sıkıca sarıldığında kalbi duracakmış gibi hızlı atıyordu. 

Artık kollarının arasında güvendeydim ama ona yaşattığım korku yüzünden Gurur rahatlayamıyordu. Kokumu ciğerlerine çekip dudaklarını saçlarıma bastırdığında, “Öldüm, Farah,” diye fısıldadı korku dolu bir sesle. “Orada kaldığın her saniye ömrümden ömür gitti. Bana nasıl bir şey yaşattığını tarif edemem.”

“Özür dilerim ben…” Yüzümü göğsüne yasladım ve hüngür hüngür ağlamaya başladım. “Hiç iyi değilim, artık sağlıklı düşünemiyorum.” Ben hiçbir zaman intihara meyilli bir kadın olmamıştım, bu gece bana ne olduğunu hiç bilmiyordum. İnsan dayanamayacağı bir acıyla karşılaşınca kontrolden çıkabiliyormuş. Bugün bunu daha iyi anlamıştım.

***

Annemin tüm ısrarlarına rağmen akşam yemeğine katılmayıp kendimi çalışma odasına kapatmıştım. Son günlerde tek yaptığım buydu, yine o işkolik kadına dönüşmüştüm. Aylardır şirket ve mezarlık arasında mekik dokuyordum. Eve geldiğimde ise kendimi herkesten soyutlayıp işlere gömülüyordum. Çok çalışarak bana acı veren şeylerden aklımı uzaklaştırmaya çalışıyordum.

Kapıyı bile çalmadan annem elinde bir tepsiyle içeri girince onu görmezden geldim. Yarınki toplantılarımın üzerinden geçerken annemin tepsiyi bırakıp gitmesini bekliyordum. Ondan istediğim gibi beni rahat bırakıp gitmedi. Yemek tepsisini masadaki evrakların üzerine bırakıp çalışmama engel oldu. “Artık bir şeyler yemelisin, Farah.”

“Yemeğimi yedim.” Ona yalan söyleyip tepsinin altında kalan belgelerden birini çekip aldım. “Çalışmam gerekiyor, beni yalnız bırak lütfen.”

“Daha nereye kadar kendini cezalandıracaksın?” İmzalamak üzere olduğum belgeyi alınca elimdeki kalemi sıktım. “Anne şu belgeyi ver, sonra da git.”

“Farah n’olursun böyle yapma.”

“Çık dışarı!” Benim için getirdiği tepsiyi yere savurduğumda bir anda gözüm dönmüştü. Ellerimi sertçe masaya vurup bir hışımla ayağa kalktım ve dalağımı patlatırcasına ona bağırdım. “Rahat bırakın beni! Bunu anlamak çok mu zor!”

İlk kez ona sesimi yükselttiğim için benden korkmuş olmalı ki sıçramıştı. Daha önce benden hiç bu kadar korkmamıştı, irkilerek arkaya doğru bir adım attığını gördüm. Bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı ama konuşamadı. “Bana şöyle bakma!” Gözlerinde gördüğüm o ifadeyle masanın üzerinde duran her şeyi yere fırlattım. “Bana bu gözlerle bakma anne!”

“Na- Nasıl?” Korkudan sesi titrediğinde bana nasıl baktığının farkında bile değildi. Bir öfke patlaması yaşadığımı gördüğü için bakışlarını daha sıcak göstermeye çalıştı ama o korkmuş ifade hâlâ oradaydı. “Farah sana her zamanki gibi bakıyorum.” Yerdeki dağınıklığın arasından geçip bana doğru yürüdü. “Sakin olmalısın kızım.”

“O zaman bana şöyle bakma!” Bana doğru attığı her adım korku doluydu. Bunu görmüyor muyum sanıyordu? “Sana hiç zarar vermedim, benden niye korkuyorsun?” Yerdeki eşyaları gösterdiğimde acı ve sinirden tüm bedenim histeri bir krizle titriyordu. “Bunları kırdım diye mi, korktun? Yenisini alırım!”

“Farah-”

“Bugün korkarsın yarın da kendi kızından nefret edersin!” Dizlerimin üzerine düştüğümde yerdeki kırık tabakların keskin uçları dizlerimi kanattı. Annem bunu görünce yanıma gelmeye çalıştı ama yumruğumu ahşap fayansa geçirerek onu durdurdum. “Neden beni dünyaya getirdin anne!”

Dağılan saçlarımın arasından ona bakıp omuzlarım ağlamaya başladım. Sesim ise haykırırcasına odanın duvarlarında yankı oluşturuyordu. “Söyle anne beni niye doğurdun? Sen bana yediremediğin bir tabak yemeğin derdindesin ama ben her gün biraz daha ölüyorum!”

Koşup bana sarıldığında yerdeki cam parçaları onun da dizlerini kanattı ama bunu hiç umursamadı. “Farah’ım böyle konuşma." Başımı göğsüne bastırıp beni korumak ister gibi kollarını sımsıkı bana sardı. “Biliyorum canın çok yanıyor ama geçecek kızım.”

“Babamınki geçmedi, bu da geçmeyecek!” Hepsi aynı şeyi söylüyordu ama hiçbir şeyin geçtiği yoktu. “Anne ben ölüyorum.” Küçük bir çocuk gibi onun kollarının arasına sokulup içim çıkarcasına ağlamaya başladım. “Dayanamıyorum, yardım et, anne çok canım yanıyor!” 

Benimle birlikte ağladı. Bir anne için bundan daha acı verici bir sahne yoktu. Kızı her gün gözleri önünde eriyordu ama o hiçbir şey yapamıyordu. “Farah sana yalvarıyorum artık kendine bunu yapma.” Saçlarımı okşayarak beni kollarının arasından avutmaya çalışırken hıçkırdığını duydum. “Her şeyi Kılıç’a devret, yurtdışına gidip lisansını yap. Her gün öldüğünü görmektense gidelim buralardan kızım.”

“Ben bir katilim.” Başımı onun göğsüne yaslayıp gözlerimi yumduğumda gözyaşlarım hiç kesilmedi. “Bazen ellerimi defalarca yıkıyorum ama o kan kokusu hiç gitmiyor. Anne kızının elleri artık kan kokuyor,” dediğimde acı içinde inledi. Ellerimde aldığım o kokuyu hiçbir şeyin çıkartamayacağını biliyordu. “Bir psikolog olmak isterken bir katile dönüştüm. Nereye gidersem gideyim bu peşimi bırakmayacak.”

Oysaki istediğim tek şey sıradan bir aileden doğup her genç kızın kaygılarını yaşamaktı. Hayatımdaki tüm endişelerim bana yakışıp yakışmadığını düşündüğüm kıyafetler, arkadaşlarımla yaşadığım sorunlar, iş hayatımda edindiğim stresler ve ay sonunu nasıl getireceğimi düşünmek olsaydı keşke. Her sabah bugün başıma ne geleceğini düşünmek insanda yaşama hevesi bırakmıyordu.

En basitinden etrafımdaki insanlara baktığımda sadece onları görmek isterdim, her an ölebileceklerini düşünüp hüzünlenmesem keşke. Bugün yanımdalar ama ya yarın olmazlarsa diye endişelenip hayatımı kendime zehrediyordum. Yaşadığım hayatın çekilir hiçbir yanı yoktu. “Çok canım yanıyor.”

Onun kollarında hıçkırıklara boğulurken artık sesim bile fazla cılız ve ölüydü. “O sokakta bende babamla ölmeliydim.” Böyle bir dünyaya hiç doğmamayı isterdim. “Belki o zaman Zahide’de Diyarbakır’a geri döner ve hiç ölmezdi.” 

Ben onun kollarında titreyerek acı çekerken annem bana daha sıkı sarılıp beni sakinleştirmeye çalıştı. Bazen saçlarımı okşuyordu bazense saçlarımdan öpüyordu ama onun da gözyaşları hiç dinmemişti. Hep yaptığı gibi bu sefer bana güçlü olmamı söylemedi, belki de herkes gibi bazen zayıf olmaya ihtiyacım olduğunu anlamıştı.

Tüm gücüm tükenene kadar onun kollarında ağlamıştım. Başımı annemin göğsünden ayırınca kapının önünde dikilen adamı gördüm. Gurur buradaydı, söylediğim her şeyi duymuştu. Bu manzaraya ilk kez tanık olmuyordu, son günlerde çok sık öfke patlamaları yaşıyordum. Hepsine tanık olmak ve hiçbir şey yapamamak onu kahrediyordu.

Soluksuz bir şekilde onu izliyordum ama o, bir tek kanayan dizlerime bakıyordu. Bedenimden dökülen tek bir kan damlası bile ona işkencelerin en büyüğünü yaşatıyordu. Hüzünle harmanlanan bakışlarından bunu görebiliyordum.

Odadaki dağınıklığa kısaca göz gezdirdikten sonra bakışlarını yüzüme çıkardı. Ağlamaktan kan çanağına dönen gözlerimi görünce omuzları düşmüştü. Bu perişan halim onun bu hayattaki tek yenilgisiydi. İç çekerek yanıma gelip beni kucağına alarak yerden kaldırdı. 

Beni odadan çıkartırken yeşil gözleri sitemkâr bakıyordu. “Seninle ne yapacağım ben?” Kendime zarar vermemden nefret ediyordu ama çok kötü bir psikolojide olduğum için bana kızamıyordu. “Artık bir psikoloğa gitmelisin, Farah.”

“Gerek yok.” Çok ağladığım için kesik kesik hıçkırırken başımı onun göğsüne yasladım. “Bende bir psikoloğum, onların bana söyleyeceği ve tavsiye edeceği her şeyi zaten biliyorum.”

“Terzi kendi söküğünü dikemez güzelim,” diyen sevgi dolu sesini duydum. “Psikoloğa gitmen utanacağın bir şey değil, ben yıllardır düzenli bir şekilde gidiyorum.”

“Beni koruyacak bir ailem olduğu için senin gibi yıllarca psikoloğa gidecek kadar ağır işkenceler görmedim!” Başımı göğsünden ayırıp bir anda ona bağırdığımda adımları merdivenin tam ortasında durmuştu. Malikanenin havası can yakıcı bir boyuta ulaştığında öfkeyle söylediğim sözlerin altında ezilmeye başladım.

Bir öksüze gerçekten bunları söyledim mi?

Gurur beni kollarında tutarken hiç kıpırdayamadı, nefes alışları bile yavaşlamaya başlamıştı. Şu zamana kadar benden duyduğu en ağır sözleri işitmişti. Hak etmediği sözler, sevdiği kadının dudaklarından döküldüğünde belki de ilk kez benim yanımda bile kendini kimsesiz hissetti. 

“Şanslısın el kızı, seni koruyacak bir ailen olduğu için benim gördüğüm işkenceleri yaşamadın. Ve bunun için tüm kalbimle şükrediyorum.” El kızı deyişi bile bir yabancıyla konuşur gibiydi, bunun nedeni artık beni tanıyamıyor olması olabilirdi. Onun tanıdığı Farah asla o sözleri söylemezdi ve onu kimsesizliğiyle vurmazdı.

Gözlerimin en derinine bakıp her zamanki alaycılığını konuşturmaya çalıştı. Ona söylediğim sözlerin canını hiç yakmadığını göstermek için gülmeye çalıştı ama dudakları bile kıvrılmadı. “Sana daha iyi hissettirecekse bir annem ve babam olmadığını daha çok yüzüme vur.” Başını eğip kanayan dizlerime baktığında birkaç saniyeliğine gözlerini yummuştu. “Kendini değil beni kanat, bu daha az canımı yakar.”

“Gurur özür dilerim.” Gözyaşlarım yine sel olup aktığında kollarımı boynuna dolayarak pişmanlık içinde ağladım. “Öyle demek istememiştim, yaptıklarım ve söylediklerim bana bile yabancı. Çok özür dilerim.” Gittikçe daha çok kontrolden çıkıyordum.

Gurur hiçbir şey söylemeden beni çatı katındaki odamıza getirdi. Aylardır ona yaşattığım acının bir sonu gelmiyordu. O sözlerimi de içine atarak beni üzecek şeylerden kaçınmıştı. Bana karşı gösterdiği bu şefkat ve sabır beni hayretler içinde bırakıyordu. Canını yakıyordum ama kendini hep ikinci plana atıp sadece beni düşünüyordu. Ben onu kanatıyordum, o ise gözlerimden akan bir damla yaşın derdine düşüyordu.

Boşanacağımız gün adliyede ona söylediğim sözlerin bile suçluluğunu yaşıyordum. Onun yüzünden kendimi hep ikinci plana attığımı, artık kendim için yaşamak istediğimi söylemiştim. O da bunu hep yaptığını, kendinden çok sevdikleri için yaşadığını ve kendini hep ikinci plana attığını söylemişti. Bunu yapanın sadece ben olmadığımı söylemişti. Benim için bile bunu yaptığını ima etmişti ama ben ona hiç inanmamıştım.

Bu gerçeği çok geç fark etmiştim, başından beri fedakârlık yapıp kendinden ödün veren tek kişi ben değildim. Onu anlamaya çok geç başlamıştım. Aylardır Gurur’un yaşadığı hayat da hayat değildi ama yanımda olduğu sürece bundan hiç şikâyet etmiyordu. Onun için bir cezaya dönüşmeye başlamıştım ama o kaçıp gitmek yerine, büyük bir sabırla benimle ilgileniyordu.

Beni yavaşça yatağın üzerine bıraktıktan sonra banyoya girdi. Sadece iki dakika sonra ilkyardım çantasıyla geri dönmüştü. Yatağın kenarına oturup ayağımdaki ayakkabıları çıkardığında gözlerim ayak bileğimdeki dövmeyle uyumlu olan dövmesine kaymıştı. Artık o deri bilekliği takmadığı için bileğindeki dövmeyi kimseden saklamıyordu.

Çantanın içinde pamuk ve tentürdiyodu çıkartıp dizlerimdeki yarayı temizlemeye başladı. Dizlerimi kanatan yaraya temas etmek bile onu kızdırıyordu. Canımı yakmamaya çalışarak titizlikle küçük bir yarayla ilgilenirken kaşları çatıktı. “Dizlerindeki acıyı anlamayacak kadar mı hissizleştin?”

“Geçer onlar.”

“Geçmeyecek olan ne?”

“Kalbimde olanlar.” Pamuğu tutan eli dizimin yakınında durduğunda ilk birkaç saniye hiç kıpırdamadı ama daha sonra bakışlarını yüzüme çıkardı. “Onlar da geçecek, kendine biraz zaman vermelisin.” 

Aylar olmuştu, daha ne kadar beklemem gerekiyordu? Zaza’nın ölümünün kaçınca ayında acısı hafifleyecekti? Ya da İskender kaç ay sonra uyanacaktı? Tüm bunların olması için kaç ay daha sabretmeliydim? Gurur dizlerimdeki yaralara üfleyerek acısını dindirmeye çalıştığında sessizliğimi koruyarak onu izledim. O küçük yaranın gerçekten canımı yaktığını mı düşünüyordu?

“Seni çok üzdüm, değil mi?” Sesim kısık çıktığında her an yeniden ağlayabilirdim. “O sözleri söyleyerek seni çok üzdüm.” 

“Ağır bir depresyondasın, Farah normalde böyle bir kadın olmadığını biliyorum.” Çantadan çıkardığı yara bandını dizlerime yapıştırırken tek düşündüğü bana daha iyi hissettirmekti. “Gülü seviyorsak dikenine de katlanırız elbet.”

“Ama bu gül artık zehirli bir çiçeğe dönüşmeye başladı.”

“Senden gelen zehri şerbet diye içeriz, Farah Hanım.” Kıyamayan gözlerle bana baktığında parmağıyla burnumun ucuna küçük bir fiske vurdu. “Öfke anında söylediğin sözler için asma şu güzel yüzünü.” Öfke anında söylenmiş olabilirdi ama her kelimesi canını çok yakmıştı.

Uykum geldiği için esneyerek yatağa uzanıp cenin pozisyonu aldım. “Bana masal okur musun?” Tebessüm ederek başını salladığında ona sahip olduğum için Allah’a binlerce kez şükrettim.

***

“Zaman çok hızlı geçiyor ama arkanda bıraktığın acı hâlâ ilk günkü gibi taze.” Elimi Zaza’nın toprağında gezdirirken bakışlarım hüzünlüydü. Her fırsatta onun mezarına gelip saatlerce onunla konuşuyordum ama bana hiç cevap vermiyordu, veremezdi.

“Aylar oldu ama İskender hâlâ uyanmadı.” Kuzenime hayatımdaki son gelişmelerden bahsederken ıslak gözlerim onun mezar taşını buldu. “Aradan geçen her günle umutlarım biraz daha tükeniyor, İskender ya hiç uyanmazsa?” Üstünde adı yazan mermere parmak uçlarımla dokundum. “Acaba İskender sana olanları hissettiği için mi uyanmıyor?”

Titreyen parmaklarım Zahide Tozlu yazan yazıya usulca dokunduğunda kalbim burkulmuştu. “Seni özlemediğim bir günüm bile yok.”

Mezarın üzerindeki canlı karanfillere baktığımda kalbim sızlamıştı. Bu karanfilleri ona ben getirmiştim. Benim çiçeklerimin yanında bir de solmuş karanfiller vardı. “Anlaşılan Barbaros mezarını çok sık ziyaret ediyor.” 

Barbaros artık karanfillerden nefret ediyordu, çok sevdiği çiçeklere bile küsmüştü. Fakat Zaza seviyor diye ne zaman onu görmeye gelse sevdiği kadına bir buket karanfil getirirdi. “Görünürde Barbaros toparlamaya başladı ama aslında her zamankinden daha kırık ve virane.” Yanında birileri olunca her şey yolundaymış gibi davranıyordu fakat gözleri sık sık uzaklara dalıp gidiyordu. 

“Gülüşleri bile artık hiç olmadığı kadar sahte ve yapmacık. Kadınlarla da arasına sert bir sınır çekti, eskisi gibi kadınlarla düşüp kalkan biri değil.” Barbaros gerçekten çok değişmişti. O eski halinden geriye hiçbir şey kalmamıştı.

“Saçlarımı eski rengine çevirdiğimi sana söylemiş miydim?” Siyah saçlarıma dokunarak burukça tebessüm ettim. “Gurur beni sarı saçlarla gördüğünde tepki bile veremedi çünkü o esnada daha büyük sorunları vardı.” Beni atlamaktan vazgeçirmeye çalışırken saçlarımın değişen rengi düşündüğü son şey bile değildi.

“Sonat…” Beni endişelendiren bir diğer konu da buydu. “Beşir’i babası gibi görüyordu, ona çok değer verdiğini biliyorum. Geriye kalan tek yakınını ondan almışken açıkçası Sonat’ın sessizliği beni korkutuyor.” Bunu fırtına öncesi sessizlik diye yorumluyordum. İçimden bir ses henüz hiçbir şeyin bitmediğini söylüyordu.

“Sözümde durup Harper’a kardeşinin nerede olduğunu söyledim.” Onunla bir anlaşma yaptığımız için bu konuda üzerime düşeni yapmıştım. 

Bölge liderleri o masaya ikinci bir kadının oturmasına izin vermiyordu. Açıkçası Harper’ın işi hiç kolay değildi, aylar geçmesine rağmen hâlâ liderliğini onaylatamamıştı. Bir zamanlar bana yaptıkları gibi diğer bölge liderleri kadın olduğu için ona ambargo uyguluyorlardı. Gurur, Asaf, Duha ve Barbaros ise ondan nefret ettikleri için oyunu ondan yana kullanmamışlardı.

“Harper onun için yapılan oylamadan geçemedi.” O masada sadece bir kişi oyunu ona vermişti ve bu isim Harper’ın bile beklemediği biriydi. Evet, o kişi bendim. 

Oyumu Harper’a verdiğimde Gurur başta olmak üzere masadaki herkes şoke olmuştu. Harper ise ilk birkaç dakika beni izlemek dışında hiç tepki verememişti. Gözleri büyümüş, yüz ifadesi değişmiş ve yutkunarak uzun süre bana bakmıştı. “Ona olan nefretimden bir şey değişmedi, Zaza.”

Oyumu ona vermemin tek nedeni Beşir’den kurtulmam için bana yardım etmesiydi. Harper o adamın saklandığı yeri bana söylemeseydi onu uzun süre bulamazdım. “Masadaki o ataerkil zihniyetten sıkıldığım için bir kadının daha liderliğinin onaylanmasını istedim ama olmadı.” Sonat bile oyunu ona vermemişti, Beşir’i öldürmeme yardım ettiği için Salazarlarla olan müttefikliğini bozmuştu.

Kısacası Harper kardeşini bulmak için o masadaki tek müttefikini de kaybetmişti. Şimdi her anlamda yalnızdı. Bir zamanlar beni küçümsüyor ve asla lider olamayacağımı söylüyordu. Babamın ölümünden sonra çok zorlanmıştım ama bir şekilde masadaki yerimi almıştım. Harper’da aynı şeyi yapacağını sanmıştı ama Leonard’dan sonra her şeyi eline yüzüne bulaştırmıştı.

Eğer Zaza ve İskender’i hiç kaçırmasaydı Gurur, Barbaros, Asaf ve Duha ona karşı bu kadar sert olmazlardı. Aslında bizim dünyamızda hep birileri birilerini kaçırırdı ama Harper’ın bu eylemi Zaza’nın ölümüyle sonuçlanmasaydı hep istediği liderliğe kavuşabilirdi. Benimle birlikte toplam beş oy bizden çıkardı, kendi oyuyla Harper altı oya sahip olup masadaki yerini alırdı.

İntikam arzusu masum birinin ölümüyle sonuçlandığı için o masada onu destekleyecek kimse kalmamıştı. Oyumu ona vermem onu desteklediğim anlamına gelmiyordu. Aptallığının cezasını çekiyordu.

Hayatımdaki tüm gelişmeleri Zaza’ya anlattıktan sonra gözlerimden süzülen yaşları sildim. “Arkanda bıraktığın özlemin yerini hiçbir şey doldurmuyor kardeşim.” Ayağa kalkıp son kez mezar taşına bakıp hüzünle iç çektim. “Ama deneyeceğim, toparlanmaya çalışacağım.” O da bunu isterdi, kendimi dağıtıp yıpratmam hoşuna gitmezdi.

Mezarlıktan çıktıktan sonra beni bekleyen araca bindim. “Bolatlı malikanesine gidelim.” Şoförüm arabayı çalıştırınca koltuğa yaslanıp gözlerimi yumdum. 

Sessizlik içinde geçen bir yolculuktan sonra nihayet Asaf’ın evine gelebilmiştim. Aksa’yla biraz zaman geçirmek belki bana kendimi daha iyi hissettirirdi. Eve dönüp Kılıç’ın sirke satan suratıyla bakışmak istemiyordum. Zaza o gün çatıdayken Esvet’te yanımızdaydı. Zaza’ya olanlardan o da çok kötü etkilenmişti. Bu yüzden daha fazla dayanamayıp Nihat’la birlikte ekipten ayrılmıştı. 

İkisi eski hayatlarına döndükleri için artık onları eskisi gibi sık göremiyordum. Kılıç, Esvet’in yokluğunda iyice çekilmez bir adama dönüşmüştü. Hepimizin sorunları atlatma şekli farklıydı, o da bunu öfkesiyle gösteriyordu. Zaza gidince resmen her birimiz bir yere dağılmıştık. Genetik Karma üyeleri aylardır birbirilerinden kopuk bir hayat yaşıyordu.

Arabadan inip malikaneye doğru yürüdüğümde adımlarım yorgun, bakışlarım ise fazla yılgındı. Bir hizmetçi bana kapıyı açıp Aksa’nın salonda olduğunu söylemişti. Kuzenimi görmek için içeri girdiğimde gördüğüm manzara trajikomikti. Aksa salonun en başındaki koltukta oturup gözünü bile kırpmadan o tuhaf vazoya bakıyordu. Bu vazonun kırıldığını görmeden rahat bir nefes alamayacaktı.

Asaf’la aralarındaki sorunları halletmişti, artık kendi evinde hizmetçilik yapmıyordu. Eskisi gibi o vazoyu silmek zorunda değildi ama hizmetçilik yaptığı dönemlerde bu vazo ona travma olarak kalmıştı. Ondan kurtulmadıkça durmayacağını bilecek kadar kuzenimi tanıyordum. “Bir eşyayı takıntı haline getirdiğini düşünmeye başladım.”

Sesimi duyunca irkilerek bakışlarını ezeli düşmanından çekti. Beni görünce gözlerinin içi parlamıştı. “Geleceğini bilmiyordum.” 

Hızlı adımlarla yanıma gelip ellerime yapıştı. Beni vazoya doğru sürüklerken kahve gözlerinde yalvaran bir ifade vardı. “Asaf bana yemin ettirdiği için bu devanasını ben kıramıyorum, Allah aşkına kurtul şundan.”

“Aksa o sadece bir vazo, artık onun tozunu alan sen değilsin. Neden vazoyu biraz rahat bırakmıyorsun?”

“Farah ben onu rahat bıraksam bile o beni bırakmıyor.” Vazo yüzünden psikolojisi çok bozulmuştu, ağlamaklı bakan gözlerinden bunu anlayabiliyordum. “Bu şey artık kabuslarıma giriyor. Dün gördüğüm rüyada bu devanasının içine düşüp boğularak öldüm!” Aksa hep böyleydi, bir şeyi sorun haline getirince kafayı onunla bozuyordu.

Asaf’ta bunu iyi biliyor olmalı ki ona işkence eden bir vazoyu buradan kaldırmıyordu. İçten içe hâlâ Aksa’dan geçmişin intikamını aldığı için salondaki vazoyu koruma altına almıştı. Aksa onu kırmasın diye ona yemin bile ettirmiş, bu evde neler yaşandığını bilmek bile istemiyordum. İkisi barışmış olabilirdi ama aralarındaki çekişme hiç bitmiyordu.

Aksa beni sürükleyerek bu koca vazonun yanına getirdi. “Şunu duvara doğru sertçe it o zaman kırılır.”

“Bunu yapamam.” Beni kullanarak bir çılgınlık yapmasın diye hemen vazodan uzaklaştım. “Asaf’la sorun yaşamak istemiyorum.”

Sinirlenerek onu canından bezdiren vazoya tekme attı. “Birinin artık bunu kırması gerekiyor!” Ayağındaki terliklerle tekme atınca vazo yerinde bile kıpırdamadı ama Aksa acıyla zıpladı. “Ayağım!”

“Kendini sakatlayacaksın rahat bırak şunu.” Koluna girerek onu koltuğun yanına getirip oturmasına yardım ettim. “O şeyi düşünmeyi bırakırsan kabuslarına girmez.” Gördüğü o korkunç rüyaların sebebi bilinçaltına depoladığı şeylerdi.

İçeri giren hizmetçiye bize iki kahve getirmesini söyledikten sonra bana döndü. Kıyafetlerimde kalan toprağı görünce Zaza’nın yanından geldiğimi anlamıştı. Bakışları mahzunlaştığında güzel yüzünde derin bir acı belirdi. “Onu çok özlüyorum.”

“Bende öyle.” Yanına oturup camdan dışarıya baktığımda içimde hiç yaşama isteği kalmamıştı. Hiç tadım tuzum yoktu artık bu hayatı öylesine yaşıyordum.

“Sende gitme, olur mu?” Üzgün sesiyle ona baktığımda Aksa’nın büyük bir korkuyla beni izlediğini gördüm. Elimi tutup parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi. “Sen benim her şeyimsin, Farah. Sana bir şey olursa bende yaşayamam.”

“Böyle konuşma.” Birleşen ellerimizi sıkarak kaybetme korkusuyla gözlerinin içine baktım. “Seni kaybedersem asıl ben yaşayamam.”

Kahvelerimiz gelince konuyu değiştirerek ikimizi de bu matem havasından çıkarmaya çalıştı. “Gurur’la nasıl gidiyor, duyduğuma göre her hafta sonu huzurevinde kalıyormuş.”

“Evde ona hiç huzur vermediğim için hafta sonlarını huzurevinde geçiriyor.” İhtiyar dostlarının yanında kafasını toplayıp eskisinden daha iyi bir şekilde bana dönüyordu. Ta ki ben tüm hafta onu yıpratana kadar. Gereken sabrı depolamak için yeniden huzurevine gidiyordu, sonra yine bana dönüyordu. Aylardır bu döngü kendini koruyordu.

“Bu süreçte onu da çok üzdüm.” İç çekerek kahvemden bir yudum aldım. “Artık kendime bir çekidüzen vermeliyim ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum.”

“Bende öyle.” Onun da evlilik hayatı pek iyiye gitmiyor olmalı ki çok üzgün bakıyordu. “Biz Tozlu kızlarının acıyı yaşama şekli çok yıpratıcı olmalı. Sanırım bende Asaf’ı canından bezdirdim. Bana daha iyi hissettirmek için her şeyi alttan alıyor, bu da kendimi daha kötü hissetmeme neden oluyor.”

“Biraz daha böyle giderse bizden bıkacaklar.” 

Aksa keyifsiz bir şekilde güldü. “Hâlâ bıkmamaları bir mucize. Ben olsam kendimi bir dakika bile çekmezdim.”

“Bende öyle, kendimden en yoğun nefret ettiğim bir dönemden geçiyorum.”

Kahve gözlerine yaşlar akın ettiğinde omzunun üzerinden bana baktı. İkimizin de yardıma ihtiyacı olduğunu saklayamıyordu. “Sence bunu atlatabilecek miyiz?”

Bu konuda hiç umudum yoktu ama iyimser olmaya çalışarak koluna dokundum. “Denemeden bunu bilemeyiz. Daha az düşünmeye çalış ve hâlâ hayatında olan insanlara sıkıca tutun.” Ona verdiğim bu tavsiyeleri bende uygulayacaktım. Bu acı bizi yok etmeden üstesinden gelmenin bir yolunu bulmalıydık.

Aksa’nın yanında uzun süre kalmıştım. Birlikte saatlerce konuşup dertleşmek ikimize de iyi gelmişti. Asaf eve döndüğünde beni burada görünce tebessüm etti. “Hoş geldin, Farah.”

“Hoş buldum.” Kapının önünde durduğu için ona buradaki koltukları gösterdim. “Neden bize katılmıyorsun?”

“Üzerimi değiştireceğim siz konuşun.” Bakışları Aksa’ya kaydığında karısından nasıl bir Deccallik görüyorsa içeri girmeye korkuyordu. “Seninle konuşmak belki şu bücüre iyi gelir de biraz sakinleşir.” 

Aksa bir hışımla ayağa kalktığında sinirden bir gözü seğiriyordu. “Sen bana bücür mü dedin?”

Asaf onu öfkesiyle baş başa bırakıp gitmek için bize sırtını döndüğünde güldüğünü duyduk. “Olmadığın bir şey söylemedim.”

“Boyumu sorun etmediğini söylemiştin.”

“Etmiyorum.”

“O zaman niye bana bücür diyorsun?”

“Çünkü öylesin.” Durdu ve başını çevirip arkasındaki sinir küpüne baktı. Baştan ayağa Aksa’yı süzerken kendini tutamayıp yeniden güldü. “Boyunla bir sorunum yok, sen çok takıyorsun.”

“Sürekli herkes bana bacaksız ya da bücür derse takarım tabii.” Yüzüne gelen saçlarını arkaya itip omuzlarını daha dik bir hale getirdi. “Benim boyum ortalama bir Türk kadınının boyunda ama etrafımdaki herkes çok uzun olduğu için size kısa geliyorum.” İşaret parmağını kocasına doğrultup çenesini kaldırdı. “Ayrıca senin boyunda o kadar uzun değil.” Gözlerinde bir sorun olabilir mi?

“2,03 santim.”

“Ne?”

Asaf yürüyüp onun tam karşısında durduğunda şimdi aralarındaki boy farkı çok göze batıyordu. Aksa onu görmek için başını bir hayli kaldırmak zorunda kalmıştı. Asaf ona üstten bakışlarını atarken yüzünde eğlenen bir ifade vardı. Mavi gözleri muzırca bakarken Aksa’nın onu daha iyi anlayacağı bir şekilde konuştu. “Boyum iki metre, üç santim.”

Hepimiz zaten Asaf’ın bu boylarda olduğunu biliyorduk ama bizzat ondan duymak Aksa’yı şoke etmişti. “Bu kadar uzamak zorunda mıydın? Nesin sen, kavak ağacı mı? Su aldıkça uzuyor musun?” Gözlerini belerterek şaşkınca konuşması Asaf’ı gülümsetti “Anlaşılan senin gibi hırçın bir çiçeğin suyunu az verdiler ki bu boyda kaldın.”

Aksa onu görmek için biraz daha başını yukarı kaldırırsa pat diye arkaya düşecekti. Aralarındaki boy uyuşmazlığına küfrederek, “Bence beni kurak bir yerde büyütmüşler,” diye sızlandı. “Belki de bir çölde.” 

Ensesini ovuşturarak üzgünce dudaklarını sarkıttı. “Biraz eğilir misin, sana bakacağım diye boynum ağrıdı.”

“Daha iyi bir fikrim var.” Asaf’ın gözlerinde şeytani bir parıltı geçtiğinde Aksa’nın belini kavrayıp onu yukarı kaldırdı. Bir anda Aksa’nın ayaklarını yerden kesip ikisinin yüzlerini aynı hizaya getirmişti. Karısının güzel yüzüne baktığında büyülenmiş görünüyordu. “Böyle nasıl?”

İkisinin yakınlığından dolayı Aksa’nın kızaran yanaklarını gördüm. Evli olmalarına rağmen henüz aralarında hiçbir şey yaşanmadığı için en küçük bir yakınlaşmaları bile onu utandırıyordu. Bir an burada olduğumu unutmuş olmalı ki ellerini Asaf’ın omuzlarına koyup ona gülümsedi. “Dünyaya hep bu kadar yukarıdan mı bakıyorsun? Çok iyi bir hismiş.”

Aksa’nın bu çıkışıyla uzun zaman sonra Asaf daha fazla dayanamayıp kahkaha attı. “Şu anda tek düşündüğün bu mu?” Bakışları sık sık Aksa’nın dudaklarına kaydığı için onun ne düşündüğünü anlamak zor değildi.

Aralarındaki çekim arttığında ikisi gözleriyle birbirleriyle konuşmaya başlamıştı. Onları rahatsız etmemek için çantamı alıp sessizce salondan ayrıldım. Her gün kedi köpek gibi didiştikleri için aralarındaki ilişki yerinde sayıyordu. Hangi tarafın ilk adımı atacağını merak ediyordum, bence ilk atak kuzenimden gelirdi. Aksa pek sabırlı biri değildi, bir gece ansızın Asaf’ın odasına gidebilirdi.

***

Gurur’la yemyeşil ağaçların arasında yürürken keyfim biraz yerine gelsin diye beni buraya getirdiğini biliyordum. Piknik yapmayı seviyorum diye elinde bir piknik sepeti tutuyordu. Onun önünde küçük adımlarla yürümeme rağmen aramızdaki mesafeyi kapatmıyordu. Bilerek birkaç adım arkamda yürüyüp beni izliyordu.

Eğilip yerdeki bir çiçeği kopartıp doğruldum. Güzel bir gelincik çiçeğiydi. Zaza’ya olanlardan sonra çok içime kapanmıştım, gerekmedikçe kimseyle konuşmuyor ve yalandan bile olsa gülümseyemiyordum. Üzerinden zaman geçmesine rağmen bir türlü eski neşeme kavuşamamıştım. Yaşayan bir ölü gibiydim. Ağaçların arasından geçip küçük bir gölün yanına gelince Gurur göl kenarında durdu. 

Sepeti yere bırakıp yanıma geldiğinde hüzünlü gözlerle gölün masmavi suyuna bakıyordum. İstanbul’da böyle bir yer olduğunu bile bilmiyordum. “Farah sana yalvarırım kendini bu kadar bırakma.” Etrafıma attığım boş bakışlar onu çok endişelendiriyor olmalı ki ne yapacağını bilmez bir halde beni izliyordu.

Elimi avuçlarının içine aldığında yeşil irislerinde kıvranan bir ifade vardı. “Her geçen günle sanki seni biraz daha kaybediyorum.” Onu hissetmemi ister gibi elimi hafifçe sıktı fakat canımı yaktığını düşünüp tutuşunu hemen gevşetmişti.

Bu seferde elimin sıcaklığını hissetmeyecek kadar gevşek tutuyordu. Bundan hoşlanmayıp biraz sıkmaya kalkıştı ama yapamadı. O hâlâ elimi tutmaya bile kıyamayan o adamdı. Küçük bir el ele tutuşma olayını bile fazla abartıyordu. Gurur benimle ilgili her olayı fazla ciddiye alıyordu. 

“Aylar oldu, Farah.” Bakışları dudaklarıma kaydığında bir şeyin özlemini çektiğini benden saklayamadı. “Gülüşlerinin o tatlı sesi bir anda hayatımdan kayboldu.” Başını eğip elimin üstüne küçük bir öpücük kondurup yeniden yüzüme baktı. “En son bana ne zaman gülümsediğini bile hatırlamıyorum.”

“Zaza’yla birlikte sanki içimden bir şeyler koptu.” Kuzenimi ne zaman hatırlasam gözlerim doluyordu, yine öyle olmuştu. “Gittikçe eksildiğimi hissediyorum.”

“Bir süre gidelim buralardan.” İstanbul’dan uzaklaşmanın bana daha iyi geleceğini ümit ederek beni buna ikna etmeye çalıştı. “Seninle hiç tatile çıkmadık, istediğin her ülkeye gidebiliriz.”

“Diyarbakır’a gidelim mi?” O bir ülke ismi duymayı beklerken benim dudaklarımdan bir şehir dökülmüştü. Zaza ve İskender’in çocukluğunun geçtiği topraklara gidip bir zamanlar yaşadıkları eve uğramak istiyordum. Onlarla olan çocukluk anılarımın içinde kaybolup az da olsa içimdeki özlemi dindirmek istiyordum.

Gurur kendimi buradaki kaosla sınırlı tutmamdan hiç hoşlanmadığı için Diyarbakır teklifim hoşuna gitmişti. Bu ona kendimi toparlamak için çaba gösterdiğimi düşündürmüştü. Beni biraz neşelendirmek için hınzır gözlerle bakıp tek kaşını yukarı kaldırdı. “Beni kendi topraklarına götürüp orada da peşinden koşturmayacaksın değil mi, hanımağa?”

“Canımı sıkmadığın sürece bunu yapmam.” Yürüyüp piknik sepetinin yanında diz çöktüm. Sepetin içindeki kareli örtüyü aldığımda Gurur cebinde sigara paketini çıkartarak beni izliyordu. “Daha önce hiç Diyarbakır’ı gezdin mi?”

Sigarasını yakıp dumanı içine çektikten sonra başını iki yana salladı. “Diyarbakır’a hep iş için gittim ya da senin için. Açıkçası nasıl bir yer olduğunu pek bilmiyorum.”

“O zaman Diyarbakır’da tur rehberin ben olacağım.” Örtüyü serdikten sonra sepetin içindeki yiyecekleri çıkarmaya başladım. “Orası çok güzel, sana Diyarbakır’ın her yerini gezdireceğim.” Belki böylece az da olsun kafam dağılırdı. Başımı çevirip gözlerini dahi kırpmadan beni izleyen adama baktım. “Gerçekten benimle Diyarbakır’a gelecek misin?”

“Seninle her yere giderim nazlı sevdam.” Bu sefer nazlı sevdam derken hafif sitem etmişti çünkü aylardır nazımla oynuyor ve dudaklarımda küçük bir tebessüm yaratmak için çırpınıyordu. 

Kıyamayan gözlerle beni izlerken dudaklarından çıkan her kelime yemin niteliğindeydi. “Yeter ki şu yüzün gülsün, peşinden cehenneme bile giderim ve bilirsin, orada korktuğum her şey var.” Bu sözleri beni avutmak için söylemediğini artık biliyordum.

Sepetten çıkartıp örtünün üzerine dizdiğim yiyeceklere bakınca kalbim burkulmuştu. Gurur sadece benim sevdiğim şeyleri sepete koymuştu, limonlu cheesecake bile vardı ve bu benim en sevdiğim tatlıydı. Ben genelde Doğu yöresine ait yemekleri severdim ama Gurur hepsini fazla baharatlı ve ağır bulurdu. Onunla damak zevkimiz pek uyuşmuyordu.

“Sen ne yiyeceksin?”

Tam bana cevap verecekti ki koluna sıçrayan iri bir çekirgeyle kaskatı kesildi. Sigara parmaklarının arasından düştüğünde yutkunarak kolunun üzerinde duran çekirgeye bakıyordu. Tüm bedeni buz kesmişti, öyle ki nefes bile alamıyordu. Bir çekirgeden korkmuş olamazdı, değil mi? 

Önce kısık bir sesle, “Böcek,” diye bir şeyler mırıldandı ama daha sonra panikleyerek gür bir sesle bağırdı. “Farah şu böceği al üstümden!” Bir dakika, o gerçekten korkuyor muydu?

Afallamış bir şekilde ayağa kalktım. “Gurur o sadece bir çekirge.”

Çekirge her an yüzüne zıplayacakmış gibi kaskatı bir şekilde yerinde hiç kıpırdayamıyordu. “Çekirge mi böcek mi, artık ne sikimse gelip şunu al!”

“Yoksa korkuyor musun?”

“Yavrum korkmuyorum sadece tiksiniyorum bu hayvandan, orada duracağına gelip alsana şunu.”

“Gurur ben ona dokunamam ki.” Bu doğru değildi.

Sertçe yutkunduğunda dehşete düşmüş gibi irice açtığı gözleriyle bana bakıyordu. “Küçük bir çekirgeden mi korkuyorsun?” Bunu o mu söylüyordu?

İnat edip kollarımı göğsümden birleştirerek yanına gitmedim. “Madem korkmuyorsun o zaman kendin al.”

Turkuaz rengindeki çekirgenin sert kabuğuna bakınca ürkmüş gibi titremişti. “Farah lütfen gelip şunu alır mısın? Bak sen seviyorsun diye lütfen bile dedim.” Buna inanamıyordum, hiçbir şeyden korkmayan Deli Gurur küçük bir çekirgeden ödü kopuyordu.

“Pek de ürkekmiş el oğlu.” Alay ederek ona doğru yürüdüm. “Yanımda ottan böcekten korkmana gerek yok.” Onun konuşma şeklini taklit edip, “Ben seni her şeyden korurum,” diyerek alay ettim. “Şu sevgililik işini prensesler gibi yapıyorsun.” Sinirlenerek kaşlarını çattı ama istese de tek kelime edemedi. Beni kızdırırsa onu o çekirgeyle yalnız bırakacağımı iyi biliyordu.

Çekirgeyi almak için elimi uzattığımda kolundan omzuna atlayınca Gurur bağırdı. Evet, gerçekten bağırdı. Gurur’un sesi gür çıktığı için o normalde de hep bağırır gibi konuşurdu ama ilk kez korkudan bağırdığını görmüştüm. Bu seyir zevki veren bir görüntüydü. Yerinden sıçrayarak bana baktığında dehşete düşmüştü. “Şu orospu çocuğunu al üstümden, onun dalağını sikeceğim!”

Uzun zaman sonra ilk kez dudaklarım kıvrıldığında kıkırtıma engel olamadım. “Ama bu çok güzel bir çekirgeymiş.” Başımı eğip omzunun üstünde duran hayvana bakıp bilerek onu almadım. “Turkuaz renginde sanmıştım ama yakından bakınca gözlerinle aynı renkte.”

Kaskatı bir şekilde dururken başını çevirip çekirgeye bakamayacak kadar çok korkuyordu. “Oyalanmayı bırakıp o yaratığı alır mısın?”

“Gurur bu yaratık değil, güzel bir çekirge.”

“Ota boka güzel demiyor musun, ayar oluyorum!”

“Düzgün konuşur musun, lütfen?”

Ölümcül bakışlarını bana diktiğinde elleri yumruk olmuştu. “Artık şu şeyi alacak mısın?”

“Bilemiyorum, seni sevmiş gibi.”

“Benim sevmediğim hiçbir şey beni sevemez!”

“Sen sanki korkuyorsun.”

“Bir çekirgeden mi korkacağım?” Kaşlarını çatarak dik dik bana baktığında omuzlarını kaldırmaya çalıştı ama çekirge yüzünden bunu yapamadı. “Kızım senin karşında koskoca Gurur Kalender var, bir çekirgeden korkacak adam mıyım ben? Tiksiniyorum, hepsi bu kadar.” Daha cümlesini yeni bitirmişti ki çekirge boynuna doğru zıplayınca, “Farah!” diye haykırdı resmen. “Al şu piçi!” Kahkaha attım.

Elimi uzatıp çekirgeyi avuçlarımın içine hapsettim. Çekirgeden kurtulur kurtulmaz Gurur hızla uzaklaşıp silahını çıkartarak beni şoke etti. “Onu yere indir delik deşik edeceğim. İznim olmadan kimse bana zıplayamaz!”

Onu ilk kez böyle gördüğüm için kendimi tutamayıp ikinci kez kahkaha attım. “Çok tatlısın.” 

Çekirgeyi bu deli adamdan korumak için ağaçlara doğru yürüdüm. Onu yere bırakıp Gurur’un yanına döndüğümde hâlâ elinde silahını tutuyordu ama artık ne korkuyordu ne de sinirliydi. Soluksuz bir şekilde dudaklarımdaki gülümsemeyi izlerken bedenindeki gerginlik kaybolmuştu. “Senin bir gülüşüne ölünür ulan, ölünür.” Kalbim rayından çıkmıştı.

Silahı belinin arkasına takarak tam karşımda durdu. Bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdığında nefes dahi almadan dudaklarımdaki gülümsemeyi izliyordu. O bana bu gözlerle baktıkça içimden daha fazla tebessüm etmek geliyordu. “Tiksindiğim şeylerin seni güldüreceğini bilseydim sana daha önce çekirgelerden bahsederdim.”

Homurdanarak koluna vurdum. “Tiksinmiyorsun, korkuyorsun.”

“Tiksinme ve korku aynı şey değil, benden daha iyi mi bileceksin?”

“Kesin öyledir.”

“Farah dudaklarını büzerek konuşma benimle, sinirlerim bozuluyor.”

“Arkandaki o şey çekirge mi?” Bir anda irkilerek arkasını dönünce kıkırdadım. “Korkmayı bilmez benim sevgilim, tiksinir o.”

Çatık kaşlarla bana döndüğünde vahşi hayvanlar gibi boğazında hırıltılı bir ses çıkardı. “Sen bir gelsene buraya!” Üzerime yürüyünce daha o bana yaklaşmadan hemen kaçtım. 

Koşarak ağaçların arasına girdiğimde Gurur tüm sinirini benden çıkarmak için peşimden geliyordu. “Şu zamana kadar neyden korkmuşum da küçük bir çekirgeden korkacağım! O piç üzerime zıpladığı için biraz reaksiyon gösterdim, bu korkmak değil!”

Yakalanmamak için bir ağaçtan diğerine koşarken her söylediğimle onu sinir ediyordum. “Basbayağı ödün koptu işte.”

“Gel ulan buraya!” Beni yakalayamazdı, bu konuda hiç şansı yoktu.

Gurur uzun süre ormanın içinde beni kovalamıştı, koşmaktan nefesi kesilene kadar peşimi bırakmamıştı. Bunu yapmayalı uzun zaman olduğu için bana iyi gelmişti. Çekirgeden korktuğu için bir saat boyunca onunla dalga geçip sinir etmiştim. Göl kenarına dönüp yanımızda getirdiğimiz şeyleri yerken eskisi gibi onunla sohbet etmeyi özlemiştim.

Gurur yerdeki çimlere uzanıp başını dizlerime yaslamıştı. Gölü izlerken elim onun yumuşacık saçlarında geziniyordu. Gökyüzündeki güneş gözlerini rahatsız edince elimi uzatıp yüzünün yakınında tuttum. Elimle ona gölge yapmaya çalıştığımı görünce gülümsedi. İri parmakları elimi kavradı ve dudaklarına yaklaştırıp avucumun içine küçük bir öpücük bıraktı.

Elimi bırakmadan sol göğsünün üzerine bastırınca kalbinin ne kadar hızlı attığını hissettim. “Diyarbakır’a gidince otelde kalmayalım, Elmas abla üzülür.” Hepsi bu da değildi, döndüğümü duyan aşiret ağaları beni ziyaret etmek isteyecektir. Onları otelde ağırlayamazdım.

Dizlerimi kendine yuva bilip dinlenirken gözlerini yüzümden ayırmıyordu. Bana her baktığında gözlerinde gördüğüm bu aşk, kanımı kaynatıyordu. Ondaki sevgi hiç eksilmiyordu, aksine katlanarak çoğalıyordu. “Sen nerede istersen orada kalırız.” Omuzlarını hafifçe silkerek göğsünün üzerinde duran elimi hafifçe sıktı ama neredeyse hissedemeyeceğim bir şekilde. “Senin olduğun her yer benim yuvam.”

“Beni neden bu kadar çok seviyorsun?” Bu sorunun cevabını gerçekten çok merak ediyordum. Ondaki bambaşka bir sevgiydi.

Yüzümü izlemeye daldığında gördüğü en güzel manzaraya bakar gibiydi. Bana baktığı her saniye gözlerindeki huzur artıyordu ve bedeni biraz daha gevşiyordu. “Benim gözlerimde kendini bir görseydin bana bu soruyu hiç sormazdın.”

“Güzel olduğum için mi beni seviyorsun?”

“Seni sen olduğun için bu kadar çok seviyorum.” Onu güneşten korumak için üzerine eğildiğimde bir tutam saçımı parmağına doladı. “Güzelliğin en son geliyor, ben senin bazen sert bazen yumuşak huyunu, nahif bakan gözlerini, hassas kalbini, güldüğünde yanaklarında beliren çukurları ve gülüşünün o tatlı sesini seviyorum.” Böyle anlarda onu sonsuza kadar konuşturmak istiyordum çünkü her zaman böyle şeyler söyleyen bir adam değildi.

“Bana her kızdığında küçük bir çocuk gibi ayaklarını yere vura vura yürümeni, suratını asıp konuşmuyorum ben seninle demeni, iki dakika sonra neden kızdığını unutup boynuma atlamanı seviyorum.” İnsanın içini ısıtan bakışlarını gözlerime kenetleyip gülümsedi. “Kısacası güzelim ben senin her şeyini çok seviyorum.”

Dizlerimde huzuru yaşayıp beni izlerken biraz daha üzerine eğildim. Aylar sonra ilk kez onu öperek sıcak dudaklarının tadını aldım. Dudaklarına uzun bir öpücük bırakıp başımı kaldırdığımda bunu yetersiz bulmuş olmalı ki tek kaşını yukarı kaldırdı. “Hepsi bu mu?” Yüzünde hınzır bir ifade belirdiğinde gözlerini dudaklarımdan ayırmıyordu. “Az önce senin için şair kesildim, ne bu cimrilik?”

Eğilip dudaklarına birbiri ardına küçük öpücükler bıraktım. “Bunlar yeter mi?”

“Yetmez.” Başını dizlerimden kaldırıp yanımda oturduğunda her zamanki gibi çok doyumsuzdu. “Zillerime basar gibi öpüp kaçıyorsun.” Belimi tutup beni kendine doğru çekerek kucağına oturmamı sağladı. Bacaklarım onun iki yanında dururken ensemi yakalayarak yüzümü yüzüne yaklaştırdı. “Dudaklarının tadını alacağım bir uzunlukta öp beni.”

Derimin altı ısınmaya başladığında kızaran yanaklarıma bakarak gülümsedi. Tek kelime etmeme izin vermeden dudaklarıma kapanınca kalbim titremişti. Kollarımı boynuna dolayıp ona karşılık verdiğimde dudaklarının nasıl hissettirdiğini bile unutmaya başlamıştım. 

***

Eve döndüğümüzde evdekilere Diyarbakır’a gideceğimi söyleyince annem çok sevinmişti. Normalde Elmas ablanın olduğu bir şehre gitmemden nefret ederdi ama buradan uzaklaşmanın bana daha iyi hissettireceğini düşünüyordu. Diyarbakır’dakilere haber salmıştım, yarın sabah uçağa bineceğimi biliyorlardı. Birkaç saat içinde gereken tüm hazırlıkları bitirmiştim.

Sabah yola çıkacağımız için bavulları şimdiden toplamaya başlamıştım. Gurur’un eşyalarını bavuluna koyuyordum, o da bize akşam yemeği hazırlıyordu. “Farah tuz nerede?” Mutfakta bağıran sesi hiç eksilmiyordu. Bu adamın mutfağa girmesini hiç istemiyordum.

Beyaz gömleklerini katlayıp düzgünce bavula koyarken, “Tezgâhın üzerine baktın mı?” diye sordum. Baharatları genelde hep tezgâhın üzerinde bırakırdı.

“Baktım ki sana soruyorum, burada tuz namına bir şey yok!”

“Gurur önce sakinleşip derin bir nefes al, sonra tekrar bak.”

“Kızım baktım diyorum ama yok!” demişti ki küfreden sesini duydum. “Buradaymış.” Biliyordum.


GK markası olan parfüm şişelerden birini aldım. Kendi markası dışında hiçbir parfümü kullanmadığı için orada ona parfüm aramakla uğraşmak istemiyordum. Tarağını ve diğer eşyalarını da bavuluna koyduktan sonra onun eşyalarıyla işim bitmişti. Bavulunu kapatıp kapının yanına bıraktıktan sonra çantamı açtım. Bu çantayı orada kullanmayacağım için içindeki eşyalarımı yatağın üzerine döktüm.

Döktüğüm eşyaların içinde bir flash bellek çıkınca önce onun ne olduğunu anlamadım ama daha sonra bunu Ali’nin bana verdiğini hatırladım. Gurur’a izletmem için vermişti ama ben bunu tamamen unutmuştum. Flash belleği alarak bilgisayarımın yanına gittim. İçinde ne olduğunu bilmeden bunu Gurur’a izletemezdim.

Bilgisayarı açtıktan sonra flash belleği taktım. İçinde sadece bir video vardı. Sesi sonuna kadar açarak vidoyu başlattığımda Leyla’yı görmemle beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Ali neyin peşindeydi? İçinde Leyla’nın olduğu bir videoyu Gurur’a izletmemi mi istiyordu?

“Merhaba, Gurur.” Leyla bunu bir kütüphanede çekmiş olmalıydı, arkasındaki raflarda dizili kitapları görebiliyordum. “Bunu sana yüz yüze söyleyecek cesaretim olmadığı için böyle bir yol buldum, umarım izlersin.”

İçinde kahve olduğunu düşündüğüm kupaya uzanıp bir yudum aldığında bal sarısı gözleri sıkıntılı bakıyordu. “Yıllar önceki o olaydan bahsetmek istiyorum?” Hangi olay? Bunu merak ettiğim için hiç sesimi çıkarmadan bilgisayar ekranındaki kadını izlemeye devam ettim.

“Seninle aramızda hep bir şeyler eksikti, çoğu zaman bunu bende hissediyordum ama görmezden gelmek daha kolaydı.” Susup kameraya baktığında saçlarının rengini açıp kulağının altında kısalttığını gördüm. Yeni bir başlangıç yaparken kendine farklı bir imaj çizdiği anlaşılıyordu.

“Bana âşık olmadığını kabullenmektense bir şeyleri görmezden gelmek daha kolaydı. Fakat bu bazen canımı yakıyordu, zaten tüm tartışmalarımızda hep bundandı.” İç çektiğinde geçmişi hatırlamak bile onu üzdüğü için yüz ifadesi kederliydi. “Yine kavga etmiştik hem de en şiddetli kavgalarımızdan biriydi. Aramızdaki sorunları halletmeden Asaf’ın düğününe katılmıştık.”

Böyle bir video çekip Gurur’a göndermesinin amacını çok merak ediyordum, bunun cevabını birazdan öğreneceğimi düşündüğüm için videoyu durdurmadım. “Asaf’a iyi dileklerimi sunmak için odasına gitmiştim, orada yalnızdı.” Olamaz, bu video Asaf ve Aksa’nın düğününü mahveden olayla ilgili olmalıydı.

Leyla dudaklarını birbirine bastırıp bir süre sessiz kaldığında otuz saniye boyunca devam edecek gücü kendinden bulamadı. Konuşmaya karar verdiğinde yeniden masanın üzerindeki kupaya uzanmıştı. “Berbat bir ruh halinde olduğum için Asaf bir sorun olduğunu hemen anlamıştı.” Buruk bir şekilde gülümsedi. “Senin aksine o etrafındaki insanların ne halde olduğunu hemen fark eden biri.”

“Gurur’da öyle,” diye homurdandım. “Asaf’ı yüceltip onu niye yeriyorsun?” Gurur benim küçük bir dudak bükme hareketimde bile iyi olmadığımı hemen anlayan biriydi. Leyla’yla birlikteyken nasıl bir adam olduğunu bilmiyorum ama bana karşı çok ilgili ve sevgi doluydu.

“Amacım sadece Asaf’a biraz içimi dökmekti.” O gün olanları hatırlamak bile kendini berbat hissetmesine neden olmalı ki bakışlarını kaçırdı. “Beni teselli ediyordu, bu yüzden üzerime eğilmişti.” Gözlerinden bir damla yaş süzüldüğünde iki arkadaşı birbirine düşman etmenin suçluluğunu yaşadığını görebiliyordum. “Asaf sana ihanet edecek biri değil, hiç olmadı.”

Parmağıyla kendini gösterdiğinde gözyaşlarını tutmak için başını kaldırıp yukarı baktı. “Onu öpen bendim, Gurur.” 

Yeniden kameraya baktığında yıllardır bunun utancını taşıdığını saklayamıyordu. “Bunu neden yaptım, inan ki bilmiyorum. Belki senden görmediğim ilgiyi onda görmek hoşuma gitti, belki de en yakın arkadaşını öperek seni cezalandırmak istedim…” Başını iki yana sallayarak, “Bilmiyorum, Gurur,” dedi pişmanlıkla. “Neden yaptığımı hiç bilmiyorum.”

Boğazı kurumuş gibi yutkunarak içeceğinden birkaç yudum daha aldı. Bardağı masanın üzerine bırakıp suçluluk içinde kıvranan bakışlarını kameraya dikti. “Onu öptüğümde Asaf ilk birkaç saniye neye uğradığını anlayamamıştı ama hemen sonra beni iterek kendinden uzaklaştırdı. Fakat o üç saniyelik kısa görüntüyü Aksa odada, sende bahçede görmüşsün.” 

Başını yavaşça salladığında kısa bir anlığına gözlerini yummuştu. Bu konuşmayı yaparken Gurur’u karşısında hayal etmiş olmalı ki duyduğu utançla eğdiği başını kaldırmadı. “Gördüğünüz sadece üç saniyelik bir şeydi, Aksa odadan kaçıp gitmeseydi ve sende balkona sırtını dönmeseydin Asaf’ın beni sertçe ittiğini görürdünüz.”

“Beni kardeşi gibi gördüğünü, bundan sonra hal ve hareketlerime dikkat etmem gerektiğini söyleyip beni uyarmıştı.” Gözlerinden yaşlar akarken dudağının kenarı titremeye başladı. “Sonra ne olduğunu hatırlıyor musun? O gün sabaha kadar içtin, Asaf’a gördüklerin hakkında tek kelime etmedin.”

Gurur’un o günkü tepkisini hiç unutmamış gibi güldü ama gözleri ıslaktı. “Yerinde kim olsa ilk hesap soracağı kişi arkadaşı olurdu ama sen ona gitmek yerine bana geldin. Ona böyle bir şeyi konduramadığın için beni sadakatsizlikle suçladın.” Gözlerinde birbiri ardına yaşlar dökülürken, “Haklıydın,” dedi cılız bir sesle. “O sana böyle bir şey yapmazdı ama benim yapabileceğimi düşünmen de canımı çok yakmıştı.”

“Kızım sen mal mısın?” Sinirlenerek tüm gücümle elimi sıktım. “Onu aldatmışsın işte, adam senden hesap sordu diye neyin dramını yapıyorsun?”

Sanki beni duyuyormuş gibi ıslak gözlerle başını iki yana sallayarak, “Bu bir ihanet değildi,” deyince hayretler içinde kaldım. “Bir anlık gafletten kaynaklanan bir hatayı ihanet olarak görmedim. Çok suçlayıcıydın en önemlisi…” Bir kamera karşısında da olsa geçmişi konuşmak onu çok kötü etkilediği için gözyaşlarını tutamadı. “Benden ayrılmaya kararlıydın, hep istediğin gibi.”

“Bu yüzden bende yapmam gerekeni yaptım, biliyorum hatalıyım ama senden ayrılmaya hazır değildim.” Çantasından çıkardığı mendille gözyaşlarını silerek kendini toparlamak için bir süre konuşmadı. Fakat daha sonra kıvranan bakışlarını yeniden kameraya kenetledi. “Tartışmamız boyunca bir şeyi fark etmiştim, sen bunu ilk kimin başlattığını görmemiştin.”

“Bunu kullanarak bir suçum olmadığını, Asaf’ın beni öptüğünü söyledim.” Böylece kendini kurtarırken Asaf’ı yakmıştı. Leyla’nın eskiden nasıl biri olduğunu bilmem ama şu anda yaptıklarıyla övünür gibi değildi. Tam tersi geçmişi konusunda en çok pişmanlık duyduğu şey bu olaymış gibi davranıyordu.

Bakışları ellerinin bileklerine kaydığında iç çekerek gözlerini yeniden yumdu. “Seni inandırmanın bir yolu vardı, bende bunu kullandım.” Onu sadakatine inandırmak için intihara kalkışmıştı, değil mi? 

Daha önce Leyla’nın bileklerindeki izleri görmüştüm. Hayatı tehlikeye girince Gurur ondan şüphe etmek yerine onu intiharın eşiğine getirdiği için kendine kızmış olmalıydı. Böylece Leyla aklanırken Asaf onun için bir suçluya dönüşmüştü. “Yılan!” Ölümcül gözlerle Leyla’nın ekrandaki yüzüne bakıyordum. Tüm bunları zaten biliyordum ama bizzat ondan dinlemek beni sinirlendirmişti.

“Biliyorum bunu söylemek için çok geç kaldım ama özür dilerim, Gurur.” Gözyaşları yanaklarından süzülürken yüzünü ovuşturarak başını eğdi. “Geçmişte yaptığım yanlışları geri alamam ama yeni hayatımda hatalarından ders alan bir Leyla olmak istiyorum. Sana bunu itiraf etmeden yeni bir başlangıç yapamazdım.”

Yüzüne gelen saçlarını çekerek ıslak bakışlarını kameraya çevirdi. “Umarım bir gün beni affedersin. Daha fazla hayatını zorlaştırmamak için bir daha karşına çıkmayı düşünmüyorum.” Buruk bir tebessüm dudaklarına konduğunda işte şimdi gerçek anlamda veda eder gibiydi. “Bana yaşattığın tüm güzel şeyler için teşekkür ederim ve sebep olduğum her şey için özür dilerim. Hoşça kal, Gurur.”

Video burada bitiyordu. Gece gece sinirlerim bozulduğu için Leyla’ya kızarak ayağa kalktım. “Herkesi birbirine düşürdükten sonra uzaklara gidip kendine yeni bir hayat kur. Nasıl bir Deccal’sin sen!” Arkamı döndüğümde Gurur’la yüz yüze gelmeyi beklemediğim için korkudan sıçradım. Bir anda nefesim kesilmişti, o mutfakta değil miydi?

Yüzündeki donuk ifadeyi görünce videodaki her şeyi duyduğunu anladım. Leyla’nın söylediklerine kendimi kaptırdığım için Gurur’un tam arkamda olduğunu anlayamamıştım. Gözlerini dahi kırpmadan bilgisayara bakıyordu. Yanımdan geçerek videoyu tekrar başlattı. 

Bunu yaparken bir ölüm soğukluğunda olduğu için yüzünde mimik oynamıyordu. Dört dakikalık videoyu baştan sona tam yedi kez izledi, her tekrarda nefes alışları sıklaşıyordu. Leyla, Asaf’tan bahsettikçe Gurur’un gerginliği artıyordu. En yakın arkadaşını haksız yere suçladığını anlaması onun için çok yıkıcıydı. 

Asaf’ın masumiyetine sevinememişti çünkü artık kendi yaptıklarını ve bir yalana inanıp ona yaşattıklarını düşünüyordu. Yüzü gerim gerim gerildiğinde videoyu izlerken yumruğunu sıkmaktan parmak boğumları beyazlaşmıştı. Bir krizin eşiğindeymiş gibi tüm bedeni taşlaşmıştı. Her nefesle hareket eden göğüs kafesi dışında hareketsizdi. 

Leyla hâlâ konuşuyor, o kadar tekrardan sonra Gurur’un artık ezbere bildiği sözleri söylemeye devam ediyordu. Ancak Gurur hiddetli gözlerle ona bakmak dışında hiç tepki vermiyordu. Nefes alışları hızlandığında boynunda belirginleşen damarlar nabız gibi atmaya başlamıştı. “Neden lan!” Bir anda bağırıp bilgisayarı aldığı gibi duvara fırlatarak kırdı. “Bunu hak edecek ne yaptım!”

Uzun zamandır o ölümcül krizleri geçirmediği için durumunda çok büyük bir gelişme vardı. Ne yaptığını hatırlamadığı o krizlerin geri dönmesinden korkarak ona doğru bir adım attım ama Gurur beni kendine yaklaştırmadı. En tehlikeli olduğu dakikaların içine girmek üzere olduğunu anladığı için beni öfkesinden korumaya çalıştı. Bulduğu tek çözüm yolu da benden uzaklaşmaktı.

Bir hışımla kapıdan çıkıp gittiğinde hemen telefonu aldım. Bir an onun peşinden gitmeyi düşündüm ama bence bunu istemiyordu. Önce öfkesini çıkarmak için bir deprem yaratacaktı, daha sonra da bir meyhaneye gidip geçmişin hatalarına içecekti. Tam olarak bunları yapacağını bilecek kadar onu tanıyordum. 

Tek endişem yarattığı o hasarın içinde zarar görmemesiydi. Ali telefonu açınca, “Gurur geliyor, sakın onu yalnız bırakma,” dedim hızlıca. “Leyla’nın gönderdiği videoyu izlediği için delirdi. Bu gece onun yanından ayrılma.”

Telefonu kapatıp pencerenin önünde durduğumda Gurur’un arabasına bindiğini gördüm. Gaza yüklenerek malikaneden ayrılmıştı. Yarın sabah belki onunla konuşabilirdim ama bu gece ona yaklaşmak çok tehlikeli olabilirdi. Öfke anında beni incitecek bir şey yaparsa, bir de bunun suçluluğunu yaşamasını istemediğim için peşinden gitmedim.

“Geber, Leyla!” Bu kadından nefret ediyordum.

***

Gurur gittikten sonra uzun süre onun dönüşünü bekledim ama eve gelmemişti. Neredeyse sabah olacaktı, aklım onda kaldığı için tüm gece gözümü bile kırpmamıştım. Saatlerce camdan dışarıya bakıp onun yollarını gözlemiştim. Bazen dayanamayıp Ali’yi arayarak onun nasıl olduğunu sormuştum. 

Ali tahmin ettiğim şeyleri söylemişti. Kulübe gitmiş, oradaki adamlarına çatmış, birçok şeyi kırıp dökerek orada eğlenen tüm insanları kovmuştu. Kulübü kapatıp sabaha kadar bir masada içerek kafayı bulmuş. Ali’nin söylediğine göre yalnız değilmiş, gecenin geç saatlerinde Barbaros’ta ona eşlik etmiş. Saat beş olmuştu ama onlar hâlâ kulüpteydi.

Bu saatte evde uyanık olan tek kişinin ben olduğumu sanıyordum ama çardağa bakınca birinin daha uyumadığını gördüm. Kılıç’ı da uyku tutmamış olmalı ki bahçedeki çardakta sigara içiyordu. “Esvet’i arayıp dönmesini istesen ölürsün sanki!” Kılıç’a kızarak odadan çıktım. Uzun zamandır Esvet’i görmediği için geceleri doğru düzgün uyuyamıyordu. Onu görmek için de hiçbir şey yapmıyordu.

Evden çıkarak çardağa doğru yürüdüm. Sabah Kılıç’ta benimle Diyarbakır’a gelecekti. Onu yanımda götürmeye mecburdum. Babası sözü dinlenen bir aşiret ağasıydı ve oğluyla arası kötü olsa da Kılıç’ı da orada görmek isteyecektir. Kılıç yanımda olduğu sürece Davud ağa bana boyun eğmeye devam ederdi.

Çardağa girip onun tam karşısına oturduğumda kül tablasını dolduracak kadar çok sigara içtiğini gördüm. “Esvet’i görmeye gitmelisin.” 

“Bunu neden yapayım?” Bu saatlere kadar onu uykusuz bırakan Esvet değilmiş gibi davranması beni sinir ediyordu. “Buraya geri dönmesini istemiyorum.”

“Neden?” Aylardır süren bu inadının sebebini anlayamıyordum. “Onu seviyorsun, neden dönmesini istemiyorsun?”

“Nesini seviyorum ben bu kızın?” Bu soruyu kendine her gün soruyormuş gibi tuhaf gözlerle bana bakıyordu. “Koskoca memlekette kız kalmamış gibi her şeyiyle bana ters birini sevmek zorunda mıydım?”

“Aşk zıtlıkları sever.” Omuz silkerek hafifçe tebessüm ettim. “Bir psikoloğun bir deliyi sevmesi de çok olağan bir durum değil.”

“Evet, bir de bu var. O akıl hastasından ne buluyorsun?”

“Esvet’ten bulduğun her şeyi, belki daha fazlasını.” Bu soruya verecek tek cevabım buydu.

Konuyu kaynatmasına izin vermeyerek bakışlarımı siyah irislerine diktim. “Onu çok sevmene rağmen neden Esvet’in dönmesini istemiyorsun?”

“Tam olarak bu sebeple geri dönmesini istemiyorum!” Esvet’e olan duygularını uzun zamandır benden saklamadığı için bana karşı dürüst oldu. “Onu seviyorum, Farah,” dedi zayıf bir sesle. “Yaşamasını isteyecek kadar çok seviyorum. Buraya dönerse onun da sonu-” Dilini ısırarak susunca bu cümlenin devamındaki şeyi anladığım için gözlerimin ardı sızlamıştı. Onun da sonunun Zaza gibi olmasından korkuyordu. Bu yüzden çok istemesine rağmen Esvet’e dön diyemiyordu.

“Tuhaf,” diye mırıldandığımda bitirdiği sigaranın izmaritini kül tablasına bastırdı. “Tuhaf olan nedir?”

“Barbaros’la konuştuğumda o da Zaza’ya onu sevdiğini söyleyemediği için bunun pişmanlığını çekiyordu.” Acı verici bir şekilde karşımdaki inatçı adamı izledim. “Sen Esvet’i korumak için ona gidemiyorsun, Barbaros ise Zaza’yı kaybedince fırsatı varken ona gitmediği için çok pişman.” 

Kılıç sertçe yutkununca ayağa kalkıp çardaktan çıktım. “Kaybetmeden değerini bilmek gerekir, yoksa giden bir daha dönmez.” Umarım bu sözler aklını başına alması için yeterli olurdu.

Odama döndüğümde telefonu alıp Aksa’yı aradım. Gurur’a yardım etmenin tek yolu onu Asaf’la bir araya getirecek bir zemin oluşturmaktı. Gerisini de o halletmeliydi. Eğer Aksa bizimle Diyarbakır’a gelirse Asaf karısının özlemine daha fazla dayanamaz, peşimizden gelirdi. İstanbul’un gürültüsünden uzaklaşınca belki Gurur’la ikisi aralarındaki buzları eritirdi.

Saat beş buçuk olduğu için kuzenim derin bir uykuda olmalıydı ama onu uyandırana kadar üst üste aradım. Aksa uykulu bir sesle telefonu açıp, “Kapat şu telefonu yoksa seni engelleyeceğim,” diye sızlandı. “Çok güzel bir rüya görüyordum, beni uyandırmak zorunda mıydın?”

“Benimle Diyarbakır’a gelmeye ne dersin?”

“Bu saatte beni arayıp Seçil’in olduğu bir yere gitmemi mi istiyorsun?” Uykusu bir anda dağılmış olmalı ki kızgın sesini duydum. “Engelliyorum seni!” 

Telefonu suratıma kapatınca onu tekrar aradım ama çağrım düşmedi. Mesaj atmaya kalkıştığımda mesajımda gitmeyince ağzım bir karış açılmıştı. Beni gerçekten engelledi mi? “Delireceğim!”

Benden bu kadar kolay kurtulamazdı, Gurur ve Asaf’ın bir araya gelmesinin tek yolu bu geziydi. Bunun olması için de Aksa’nın benimle gelmesi gerekiyordu. Odamdan çıkıp hızlıca merdiveni inmeye başladım. Kapıda nöbet tutan sayısız adamım vardı, onların telefonuyla arayacaktım. Bakalım Aksa hangi birini engelleyecek?

Yorumlar